İblis’in Bankaları

2
691

GİRİZGÂH

İblis’in Ordusu – Allah’ın Ordusu

İblis’in halife olma hayâli insanın yaratılışı ile suya düşmüştü. Kendisi yerine insana bahşedilen asîl görevi çekemeyen İblis’in tekrar yeryüzüne hâkimiyeti ancak dünyayı yöneten insanları yönlendirmesi ile gerçekleşebilirdi. İnsan dümen başındaydı ve eğer kaptanı fikriyatıyla etkileyebilirse, gemiyi de dilediği yöne sürebilirdi.

İblis, tarih boyunca ‘yığınları Allah yolundan saptırma’ amacına uygun; Firavun, Nemrud gibi dünyaperestlerle işbirliği yapmış, sayısı belirsiz beşerin dünyevî arzuları karşılığında insanlıklarını satın almıştır. Son devirde ise işbirliği yapacağı ana topluluğu seçmiş ve onları ‘SİZ SEÇİLMİŞ IRKSINIZ’, ‘ALLAH SİZE YERYÜZÜNDE BÜYÜK BİR KRALLIK BAHŞEDECEK’, ‘TÜM İNSANLAR KÖLENİZ, SİZ DE EFENDİLERİ OLACAKSINIZ’ gibi telkinlerle kandırmıştır. Başta malûm insan yığını yoluyla da tüm dünyayı dize getirmeye çalışmaktadır. Son devirdeki ‘kozmik savaş’, akılsız İblis’in dünyaperest cin ve insanlardan meydana gelmiş ordusu ile Allah’ın has kullarının arasındadır. Savaş meydanının ortasında ise, gazete sayfalarının, televizyon ekranlarının arasında sıkışıp kalmış yığınlar…

Hikâyemiz bundan ibarettir. Dış dünyada tüm olup bitenler İblis’in önderliğinde tek millet olan ‘küfrü’ ile rahmanî kuvvetlerin ‘iman’ı arasındaki mücadelenin gölgeleridir. BDPS (Borca Dayalı Para Sistemi) ise, İblis’in hedefine ulaşmak için tarih boyunca fısıldadığı ve nefsine köle olmuşları kandırarak onlara işini gördürdüğü yegâne sistemdir.

BDPS (BORCA DAYALI PARA SİSTEMİ)

Bankalar Birer Fabrikadır; Mamülleri ise Paradır

Riba: 203

Banka: 158

Sarık: Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız. 203+158: 361

Simsar: Komisyoncu, tellal, aracı: 361

Taz’if: İki kat, kat kat etmek. Çoğalmak. Zayıf addetmek: 361

Sürrak: Hırsızlar: 361

– “Bankaya dışarıdan intikal eden satınalma gücü 10 bin olduğu hâlde, onun üretebileceği kredinin, dolayısıyla hükmedebileceği satınalma gücünün, ayırmak zorunda olduğu ihtiyat (rezerv) oranın değerine bağlı olarak 30 bin, 40 bin, 50 bin ve HATTÂ İHTİYAT ORANININ SIFIR OLMASI HÂLİNDE, TEORİK OLARAK, SONSUZ OLACAĞI GÖRÜLÜYOR Kİ, BUNUN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞU AÇIKTIR.” [1]

– “Bankaların parayı yaratma süreci o kadar basittir ki, akıl bunu kabul etmek istemez.” [2]

HURAFE: Özel bankalar kredi-parayı müşterilerin hesablarından verirler.

HAKİKAT: Eğer bankacılık 100 yüz rezerv sistemi ile çalışsaydı bu doğru olurdu. Lâkin günümüzde durum farklıdır. Toplam kredinin sadece (ortalama) yüzde 10’unun kâğıt para olarak karşılığı vardır. Piyasadaki kredilerin yüzde 90 ve belki daha fazlası ise bankalar tarafından üretilir. Yüzde 100 rezerv sistemi yerine kısmî rezerv sistemi (KRS) uygulayan bankalar devlet üstü para üretme fonksiyonu üstlenirler. Darphâne gibi mi? Evet, ‘darphâne gibi’si fazla. BANKALAR ELEKTRONİK PARA ÜRETEN DARPHÂNELERDİR. Bankaların ürettiği para kaydîdir (yâni bilgisayar ortamında girilmiş bir iki numaradan ibarettir), fakat kaydî para üzerinden ödettiği faiz hakiki, gerçek emektendir…

HURAFE: Parayı devletler üretir. Para devletindir.

HAKİKAT: Hayır, para elit aileler tarafından faizle devlete kiralanır. Elit aileler para basımında devlet-üstü ‘tekel güç’ konumundadırlar. Halk uyanmasın diye paranın üzerine halkın sevdiği kahramanların resimleri yerleştirilir. Bir de Merkez Bankası’na millete güven veren isimler koyulur. Türkiye’de ‘CUMHURİYET’, ABD’de de ise ‘FEDERAL’ gibi…

HURAFE: Devletin kasasında bankalar tarafından üretilen paraya karşılık altun, gümüş, vs. vardır.

HAKİKAT: Prof. Dr. Necmettin Erbakan, şâhid olduklarını bir röportajında şöyle açıklıyor:

– “Türkiye’nin 60 milyar dolar rezervi var sözde. Nerede bu 60 milyar dolar? Rockefeller’in kasasında. Rockefeller’in Brezilya’dan şeker alırken kasasından ödediği para. O kullanıyor. Bizim Merkez Bankası’nda ne var? Başkanın masasının üzerinde, ‘sizin bizim American Express bankasında rezerviniz var’ diyen bir beyaz kâğıt.”

Hepsi bu kadar. O parayla gider Afrika’nın madenlerinin, Ortadoğu’nun petrollerinin üzerine konarlar. Havadan ürettikleri ve ABD’nin silâh gücüne dayanarak tüm dünyaya kabul ettirdikleri ‘elektronik parayla’… Worldbank, IMF’nin ‘gelişme’ yalanı ile büyüledikleri devletleri de borç ağlarına düşürürler.

Firavunî yapıdaki BDPS, örümcek ağına benzemektedir. Merkezde ise ‘BANK FOR INTERNATIONAL SETTLEMENTS’ adlı, İsviçre’nin Basel şehrindeki, tüm merkez bankalarının merkez bankası… Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil üye bankalar, toplantılara katılır ve ortak kararları uygulamak üzere ülkelerine dönerler. (Kur’an’da firavundan bahsedilirken örümcek benzetmesi yapılması mânidardır. Örümcek ağının özel yapısı sayesinde, av çırpındıkça daha çok yapışır. İşte borç batağındaki insanların durumu… Öte yandan, örümceğin eline düşmüşler manevî anlamda zayıftır. Kardeşler birbirlerini, anne kocasını katleder bu evde. Sistemi çok güçlü ve yenilmez gören ‘öğrenilmiş-öğretilmiş çaresizlik’ zihniyeti kökleşir böyle olunca.)

 GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BDPS: İBLİS’İN SÜRESİ DOLUYOR

Mezopotamya’da tapınaklar banka görevi görürlerdi. Rahibler, Tanrı’nın adına iş yaptıklarından halk onlara güvenir ve mallarını teslim ederlerdi. Tarihî kayıtlar, tapınaklar ile bankacıların gizli, girift ilişkisini ortaya koyuyor. Yunan’dan Roma’ya, Mısır’a ve Babil’e kadar bu gizli, girift ilişkiyi yakalamak mümkün. [3]

Tarih boyunca şeytanî bankerler özellikle köle ticaretine, maden ocaklarına, silâh sanayiine hâkim olmuşlar. Yöntemleri ise hep aynı: Mevcut maldan çok daha fazla senedi, çeki piyasaya sokarak güç elde etmek, olmayan mal üzerinden faiz geliri, köle kazanmak… Bankacıların ataları, Mısır’da taş tabletler üzerine para basarken, Babil’de kil üzerinde yapıyorlar bu işi. Bugün ise plastik ve kâğıt…

– “Eldeki bilgilere göre, kredi muamelelerinin ilk geliştiği bölge, Mezopotamya’dır. Arkeologlar, İsâ’dan önce 3400-3200 yıllarında Uruk’taki Kızıl Mâbed’in banka gibi faaliyet gösterdiğini düşündürebilecek levhalar bulmuşlardır.” [4]

Eski Yunan’da özel bankacılara ‘trapezit’ denir. Trapez: Masa, tezgâh. Bank: Tezgâh… Trapezitler ‘money changer’lik yâni para mübadelesi yapıyor, müşterilerin altun, gümüş gibi değerli mallarını kasalarında saklıyorlardı. Kasalarındaki mallara karşılık ise senetle, çekle borç veriyorlar ve muhtemelen senetler miktarı kasadaki mevcut mal miktarını aşıyordu. Siteler arasında yıllarca süren savaşlarda harcanan miktarlar, bankaların savaşları havadan ürettikleri paralar ile finanse ettiği intibaını vermekte.

Britanika Ansiklopedisine göre, Babil’in IGIBI Bankası, hükümetin-tapınağın kasasında duran mallara karşılık borç para üretiyordu. Bu sistem Rothschild’lerin 18. yüzyıl Avrupasında uygulamaya başladığı sistemin neredeyse aynısı idi.

Hazret-i Süleyman’ın ölümünden sonra İsrailoğulları ikiye bölünüyor. Kuzeyde İsrail, güneyde Yahuda… İsrail Asurlular tarafından, Yahuda ise Babilliler tarafından sürgüne gönderiliyor. İsrailoğullarının dönüm noktası Babil Sürgünü… Vahye yüz çevirmeleri, Babil’in putperest yaşantısına uymaları ve Babillilerin para sistemini ellerine geçirmeleri… Pers imparatorunu fonlamaları ve tekrar eve dönüş… Günümüze kadar gelen uluslararası para sistemi işte bu dönemde İsrailoğulları tarafından keşfediliyor… İsrail’in bugünkü para birimi Shekel… Ne tesadüf, Babillilerin para biriminin adı da Shekel…

– “Yahudiler Babil para endüstrisinde üst mevkilere yükselmiş olmalılar… Babil zamanında, Hazret-i Musa’nın kanunlarına sırt çevirerek para ticaretinin en gizli sırlarını öğrenmişlerdi… Ne ilginçtir ki Pers güçlerinin Babil istilasından hemen sonra İsrailoğulları’nın anavatanlarına geri dönmelerine izin verildi. Ayrıca kabile hayatlarını ve tapınaklarını tekrar inşâ etmeleri için her türlü destek sağlandı… Bütün bu veriler Yahudi bankerlerin Perslileri finanse ettiğini açıkça ortaya koyuyor…” [5]

  1. Dünya Savaşı sonrasında İsrail’in tekrar kurulması… Rothschild ve Rockefeller gibi Yahudi bankerlerin savaşların finansmanında oynadıkları rol…

Yahudi Rothschild, İngiltere Bankası’ndan sonra sırayla Fransa ve Almanya’da da bankalar kurar. Babil bankalarının son şubesi 1776’da ABD’de kurulur. Lâkin 1812’de uyanan ABD devleti Yahudi Rothschild’den para basma yetkisini geri alır ve ABD kendini İngiltere ile çetin bir savaşın içinde bulur. 1860’da bu sefer Abraham Lincoln şeytanî bankacılardan ziyade devletin kendi parasını basmasını ister ama suikaste kurban gider. En sonunda 1913’te Yahudi Warburg ve Rothschild ailelerinin ortak çalışmasıyla ABD’de tamamen özel şahıslara ait ‘FED’ kurulur. ABD, bankacılara teslim olmuştur. 1960’larda JFK, tekrardan hükümetin basacağı gümüş paraların tedavüle sokulacağına dair kanunname hazırlar ama birkaç ay sonra o da bir suikaste kurban gider. 1971’de ABD Başkanı Nixon şeytanîlerin hareket alanını genişletir. Şeytanîlerin o zamana kadar ürettikleri banknotların belli bir kısmı (hepsi değil) altun desteklidir. Nixon bu bağı yok eder. Artık BDPS’ciler keyiflerince borç para üretebilir ve kimse de senedin karşılığı olarak altun, gümüş veya başka bir mal taleb edemez. Artık şeytanîler, ABD ordusunu da arkalarına alarak tüm dünyaya hâkim olabilirler.

Akraba evlilikleri ile hem servetlerini hem de iş sırlarını koruyan Yahudi bankerlerden Rothschild’in çocuğunun isimlerinden biri, ‘Nemrud’ Rothschild. Kız 18 yaşında ölüyor. Rothschild fonlarından birinin adı da aynı şekilde mânidar: ‘Nemrud’ Fonu… İsrail’in son geliştirdiği füzelerden birinin adı yine ‘Nemrud’.

Osmanlı’nın son yüzyıllarında, bankerler başrolde… “1863’te İngiliz ve Fransız sermayesi tarafından kurulan bu banka, Osmanlı Devleti’nin merkez bankası gibi çalışmıştır. Para basma yetkisi yanında devlete kısa vadeli borçlar verme fonsiyonunu da yüklendi.” [6]

Prof. Dr. Gültekin Çetiner’in ‘Osmanlı’yı Kimler Batırdı’ başlıklı makalesinden bir kesit:

– “Elbette Osmanlının batırılışı BDPS’nin (Borca Dayalı Para Sistemi) kurulduğu ve Osmanlının kendi parasını borçsuz basamaz hâle geldiği Tanzimat dönemiyle başlar. Tanzimat döneminde (3. Mustafa Dönemi) Maliye alanındaki ıslahatlar içerisine, 1757 yılında ‘eshamı tahvilat’ adı altında bugünkü bildiğimiz devlet tahvilleriyle borçlanma süreçleri yerleştirildi. İç borçlanmaların, bankerlere borçlanmanın yolu böylece açıldı. Para artık borca dayalı basılmaya başlandı.

KRS’yi (KISMÎ REZERV SİSTEMİ) biliyorsunuz. Bankalar aynı parayı defalarca kredi olarak vererek her kredi verdiklerinde yeni sanal para ‘yaratıyorlar’. O zamanki bankerler de başta devletin kendisi olmak üzere hemen diğer devlet erkanına, ‘yarattıkları’ sanal paralarla borca dayalı olarak yeryüzü cenneti sundular. Yapılacak en önemli iş bu yağlı müşterinin borçlarını ödeyememesi için elinden geleni yapmaktı. İşte bu noktada Düyun-u Umumiye binasına gelelim.

İstanbul Cağaloğlu’nda Valiliğin yukarısında İstanbul Lisesi’ne yolunuz düşerse en altta zindanlar ve o zaman hazine odası olarak kullanılan yerleri mümkünse gezmenizi tavsiye ederim. Bu zindana girdiğinizde bir tünel ağzı görüyorsunuz. Bu tünelin ucu nereye kadar gidiyor dersiniz? Sarayburnu’na yâni deniz kenarına… Oradan da gemilerle yurt dışına yahut içerideki bankerlerin kasasına tekrar Osmanlıya borç vermek için.

Düşünebiliyor musunuz? Birileri cebinizdeki paranızı sizden çalıyor ve tekrar size faizli borç veriyor. Denilene göre Düyun-u Umumiye binasına kesinlikle Osmanlı memuru veya askerini almıyorlar. Neden almadıkları da belli. Alttaki dehlizdeki faaliyetlerden haberdar olmaması için. Bu dehlizlerden iki adet bulunuyormuş ancak üzerlerine gidilip araştırma yapılmamış.

Bu tüneli gördükten sonra halk arasında meşhur ‘Düyuna kaldıysa’ ifadesini çok daha iyi anlıyorsunuz. Dipsiz kuyu gibi. Borcunuzu ödemek için parayı âdeta dipsiz bir kuyuya biriktirmeye çalışıyorsunuz ama attığınız altunlar bir boru içinde yuvarlanıp size borç verenin kasasına gidiyor.

Düşünüyorum da o zaman yaptıkları bu soygunu bugün kâğıt dolarları ve elektronik bankacılık (EFT) ile kolaylaştırılmış Kısmî Rezerv Sistemi üzerinden isteyerek yaptırıyorlar. Carî açıkları karşılamak ve bankaların yurt dışından sıcak para trafiğini finanse etmek için yastık altındaki altunları Merkez Bankası’nda toplayıp yurt dışından gelecek kâğıt parçası dolarlarla değiştirmenin başka anlamı var mıdır?” [7]

MODERN BDPS (BORCA DAYALI PARA SİSTEMİ)

Sistemin Mekaniğine Giriş

İllüzyon: 154

Nakd: Madenî para. Birşeyin bedelini peşinen ödemek. Birşeye hırsızlamasına bakmak: 154

Avrupa’ya Rothschild ailesi tarafından sokulan BDPS, bugün dünyaya hâkim para sistemidir. Sistem, KASADAKİ MALLARA (GÜNÜMÜZÜN MEVDUAT HESABI) KARŞILIK DAĞITILAN BORÇ MAKBUZ/SENETLERİNİN KASADAKİ MEVCUT MALDAN ÇOK DAHA FAZLA OLMASINA dayanır. Sistem mekaniği şöyle işler:

Ahmet Usta 100 lirasını A bankasındaki hesabına yatırır. Banka, 100 liranın yüzde 10’u olan 10 lirayı merkez bankasındaki ‘zorunlu rezerv’ hesabına koyar. (Yüzde 10 ‘Rezerv Oranı’dır. KRS-Kısmî Rezerv Sistemi, bankaların ne kadar para basabileceğini belirler. Bazı ülkelerde bu oran yüzde 5 hattâ 1’lere kadar düşer… Oran ne kadar düşerse banka o kadar çok para basma özgürlüğüne kavuşur.)

Ahmet Usta’nın 90 lirası bankada, 10 lirası ise bankanın merkez bankasındaki hesabındadır. MERKEZ BANKASINA YATIRILAN 10 LİRA KARŞILIĞI, BANKACILIK SİSTEMİNE BU MİKTARIN 9 HATTÂ BAZEN 20 KATINA KADAR PARA ÜRETME, KREDİ VERME YETKİSİ VERİLİR. Sistemin kendisine tanıdığı hakla; banka, Ahmet Usta’nın yatırdığı 100 lira ile yepyeni 90 lira kredi para üretme fırsatını yakalar. Elbette reklamlar, bayram kredisi, yılbaşı kredisi gibi promosyonlar ile müşteriler BDPS’nin zulüm ağına doğru çekilir. Elif Hanım gelir ve 90 liralık araba kredisini A bankasından alır, arabacının B bankasındaki hesabına yatırır.

1) Banka, merkez bankasına yatırdığı 10 liranın 9 katı olan 90 lirayı borç olarak verdiğinde sanki müşterinin 90 lirası verilmiş gibi gözükür. Halbuki kâğıt para olarak yatırılan 100 lira öylece durur hesabta. Borç olarak verilen, kâğıt karşılığı olmayan elektronik paradır. Yâni banka, para-alım gücü üretmiştir.

2) Ahmet Usta internet bankacılığını kullanarak hesabına baktığında ne görür? Elbette 100 lirası olduğunu. Peki, Ahmet beyin güya hesabındaki parayla ödenen arabacının hesabında ne gözükür? 90 lira. Bu nasıl olur? Ortada 100 liralık kâğıt para ve 90 liralık elektronik para vardır. Ama günün sonunda her ikisi para fonsiyonu görür.

 Devam edelim:

 Banka, arabacının 90 lirasının yüzde 10’u olan 9 lirasını merkez bankasına yatırdığında, sihirli bir tünele girmiş gibi para âniden 9 katı güç kazanır yâni 81 liralık ‘potansiyel-bilkuvve’ güce sahib olur ve fiiliyata geçmek için avını beklemeye koyulur.

Mehmet Bey tatil kredisi için B bankasına gelir ve 81 liralık krediye imza atar. Sözkonusu 81 liralık kredi ise doğrudan tatil acentası sahibi Yusuf Bey’in C bankasındaki hesabına yatar.

C bankası, acenta sahibi Yusuf Bey’in hesabına yatırılan 81 liranın yüzde 10’u olan 8.1’i merkez bankasındaki sihirli kutuya bırakır bırakmaz oradan yaklaşık 73 lira (9 katı) güç kazanır ve borç isteyen bir avı bulduğunda ise piyasaya girer. Bu böyle gider ve sonunda bankacılık sisteminde Ahmet Usta’nın ilk yatırdığı 100 kâğıt lira ile toplam 900 (90+81+72+…..) liralık kredi-elektronik para üretilmiş olur.

Ayrıca; araba galerisinin, tatil acentasının ve daha nice şirketin veya ferdin banka hesabında toplam 1000 liralık mevduat var gibi gözükür. Lâkin sistemde sadece 100 liralık kâğıt para vardır. Geri kalan 900 lira ise banka tarafından üretilmiştir. Yâni tüm halkın banka hesablarında gördükleri rakamın yüzde 10’u kâğıt para, gerisi ise banka tarafından üretilmiş kaydî elektronik paradır.

ÖNEMLİ NOT: Bankacılık sisteminin parayı basmada merkez bankasına eş bir görev gördüğü gerçeği nasıl saklanır? Çok basit. Parçacı bakış açısı yüzünden. Bankalara tek tek, parça parça bakan biri paranın mevduatlardan geldiğini düşünür. Halbuki sistemin bütününe bakan 100 liralık kâğıt paradan 900 liralık kaydî para denilen para üretildiğinin farkına varır. Muhakeme etmek yâni bankalar arasındaki ilişkiyi bütünlüklü olarak kavrayıp değerlendirmek bu gerçeği ortaya koyacaktır. Doğrudur, kredi para mevduatlardan gelir. Peki mevduat nereden gelmiştir? İşte banka, mevduattaki paranın yüzde 90’ını elektronik ortamda var olarak göstermiştir. Meselâ iş sahibi, bankadan kredi alan müşterisinin verdiği çeki banka hesabına yatırır ve sanki banka hesabındaki para kâğıt paraymış gibi harcamaya başlar. Halbuki hesabta olan kâğıt para değil, bankanın elektronik parasıdır. BANKALARIN BU SİSTEMİ YÜRÜTEBİLMESİ, HERKESİN AYNI ÂNDA BANKAYA GELİP PARALARINI ÇEKMEYECEK OLMALARINDANDIR. Yoksa herkes hattâ müşterilerin yüzde 50’si aynı gün gelip bankadan paralarını istese müşteriler mevduatlarında gözüken paraları tahsil edemeyeceklerdir.

KRS (KISMÎ REZERV SİSTEMİ): Bankanın rezervlerinin 9 veya daha fazla katına kadar borç vermesine -daha doğrusu para basma hakkına- verilen addır. Misâlen bankanın kasasında 100 lira varsa, 900-1000 lira para basabilir. Darphânenin otokontrol mekanizması da diyebiliriz.

Kredilerin müşterilerin hesablarının biriktiği havuzdan geldiğini düşünenler elbette kredilerin geri ödendiğinde tekrar aynı havuza dolacağına inanırlar. Halbuki açıkladığımız üzere krediler yepyeni para olarak üretilir. Müşteriler borçlarını ödediklerinde, anapara, sistemden SİLİNİR. Çünkü sistemde dolaşmaya devam ederse elektronik para miktarı kâğıt paraya oranla çok fazla olacağından bankanın foyası meydana çıkabilir. Önemli olan elektronik paranın kâğıt paranın 10-20 katı olarak kalmasıdır. Ne garib değil mi? Siz o anaparayı biriktirebilmek için aylar hattâ yıllarca sabahtan akşama kadar ter dökmüşsünüz, banka da o parayı sistemden siliyor. Bir nevi suç âletini yok etme.

Faiz miktarı ise dolaşımda kalır. Piyasa faiz parası ile dolar ve faizciler piyasadaki paranın gün geçtikçe çoğuna hâkim olmuş olur. Faiz miktarı para, ekonomilerde kimse tarafından üretilmez. Üretilmeyen bu miktar servet, üstelik bileşik faiz hesabıyla artarak borcu alanlardan çıkar. Faizciler önce bu miktarlarda parayı piyasalardan çekerek oralara hâkim olur. Süreç içinde servetleri kendilerine aktarırlar. Bu, nihayetinde herkesin âdeta köle gibi bankalara çalışmasıyla neticelenir.

ISSIZ ADADAKİ SAATÇİLER

Banka: 158

Dam: Tuzak, ağ, hile: 45

Magd: Kurutan ot: 45

Valice: İnsanı şiddetle tutan hastalık: 45

Riba: 158+45: 203

BDPS’nin DAMINI-HİLESİNİ kavrayabilmek için bir misâl: Bir adada sadece 5 kişi var ve bunlar saat yapımı için kredi istiyorlar. Adaya dışarıdan bir adam (bankacı) geliyor ve herbirine 100 lira veriyor. Yüzde 25 FAİZ-RİBA ile. Saatçiler de 100 liraya imal ettikleri saatleri satışa çıkarıyorlar.

SORU: Saatlerin fiyatı en az ne kadar olmalı?

CEVAB: EN AZ 125 lira olmalı ki saatçi hem borcunu hem de faizini ödeyebilsin.

SORU: Hatırlanacağı gibi adada para yokken bankacı yeni para getirdi. Piyasada kaç lira var?

CEVAB: 5 kişiye 100 lira kredi verildi ve piyasada toplam 500 lira varoldu.

SORU: Piyasada 500 lira bulunuyorsa en fazla kaç saat satılabilir?

CEVAB: Saatler piyasadaki mevcut para ile satın alınacak. Bir saatin fiyatı 125 olduğuna göre en fazla 4 saat satılabilir.

SORU: 5’inci saatçiye ne olur?

CEVAB: Saatini satamaz ve bankacı saatine el koyar, işini elinden alır.

(Bankacı üzerinde rakam olan bir kâğıt parçasıyla nasıl gerçek üretim olan saate el koyar da ada sâkinleri uyanmaz diye sorarsanız cevabı basittir. Bankacı kilitli duran kasasında, verdiği kâğıt karşılığı altun olduğuna inandırır ada sahiblerini. Onlar da kasaya bakmama gafletine düşerler. Zira bankacı kravatlı, ceketli, güzel konuşan, karizmatik, güven uyandıran bir tiptir.)

SİSTEMİN HİLESİ: 5’inci saatçinin ürününü satamaması kendisinin beceriksizliğinden değil, sistemin hilesindedir. Banka 500 liralık banknot piyasaya sürmüş ve toplamda faiziyle 625 lira geri istemiştir. Elbette bu mümkün değildir. Piyasada 500 lira varken 625 lira borcu ödemenin imkanı yoktur. Anapara bankacı tarafından üretilmiş ama faiz miktarı üretilmemiştir.

Bu noktada 5’inci saatçi 125 lira olan borcunu ödemek için bankadan yeni borç isteyebilir. Hem borcu artar hem de piyasadaki para miktarı…

Gerçek hayatta ise milyarlarca çalışan vardır. Sistemin hilesi, her geçen gün orta-küçük ölçekli iş sahiblerinin batmasına sebeb olur. BDPS’nin kolay kredi sağladığı şeytanî şirketler de bu yolla yavaş yavaş tekel güç olurlar. Şeytanîlerin tekel olmasıyla işçilerin alternatifi kalmadığından, en düşük maaşa-köle maaşına razı olmak zorunda kalırlar. Tekel şirket, hem mal fiyatını, hem de işçi ücretini belirlemede serbest kalır. Sistemin kurgusu, yandaş şirketlerin TEKEL olması ve tüm diğer işletmelerin kapanıp sahiblerinin BDPS’cilere işçi olması üzerine ayarlanmıştır. Adım adım kölelik…

MORT-GAGE

 Mort-gage, Fransızca bir kelime. Anlamı ise ‘ÖLÜM SÖZLEŞMESİ’. Mort: Ölüm. Gage: Sözleşme.

Ev kredileri BDPS’nin en büyük bölümünü oluştururlar. Lâkin bu krediyi kullananların bir kısmı ‘ÖLMEK’ zorundadır, yâni borçlarını ödeyemediğinden evlerini kaybedeceklerdir.

Sandalye kapmaca oyununda yarışmacılar sandalyelerin çevresinde dolaşır, müzik durduğunda ise oturmaya çalışırlar. SANDALYE ADEDİ OYUNCU ADEDİNDEN AZ olduğundan, birkaç oyuncu oturamaz ve yarışmadan ayrılmak zorunda kalır. ‘Mortgage’ sistemini de içine alan BDPS böyle bir oyundur. Sistemin ‘faizli’ tasarımı gereği her ev kredisi veya başka tür kredi alanın borcunu ödemesine matematikî olarak imkan ve ihtimal yoktur. Zira, sandalye kapmaca oyununda, sandalyeler az olduğu gibi, PİYASADAKİ MEVCUT PARA DA BORÇ MİKTARINDAN AZDIR…

Ülkelerin istatistiklerini incelerseniz, borç miktarı ile piyasadaki para miktarı arasındaki münasebeti farkedeceksiniz. Para miktarı arttıkça borç da artar. Zira her üretilen para esasen borç senedinden başka birşey değildir. Borcun kapanması da mümkün olmadığından, tek çare, ya iflas bayrağını çekmek veyahud da daha fazla borca girmektir.

BDPS VE TRAFİK SIKIŞIKLIĞI

Araba satışlarının neredeyse yüzde 90’ı kredi ile yapılmakta. Demek ki, araç sahiblerinin yüzde 90’ının araba satın alacak ekonomik gücü yok. Demek ki, BANKALAR MEVCUT PARANIN 10 KATI HATTÂ DAHA FAZLA HAVADAN KREDİ ÜRETMESELER, TRAFİKTEKİ ARABA SAYISI BUGÜNKÜ KADAR OLMAZ. HER 10 ARABADAN 9’UNU BDPS’NİN SAHTEKÂR DÜZENİ YOLA ÇIKARIR.

Meselenin sosyolojik ve psikolojik yönleri de var. BDPS hilekâr ayarlarından dolayı toplumun dengesini de alt üst ediyor. BDPS’nin azdırdığı trafik sıkışıklığı özellikle büyük şehirlerde yaşayanların en büyük sorunu. Aileleriyle geçirecekleri zamanı insanlar trafikte harcıyorlar. Bu da aile içi ilişkilerin zayıflamasına sebeb oluyor. Toplumun atomu olan aile zayıflayınca toplum da çöküşe geçiyor. Aile ilgisi azalan çocukların suçlara eğilimi artıyor.

Velhâsıl, trafik sıkışıklığı birçok sosyal sorunu tetikliyor, azdırıyor. Trafikte gerilen insanın sabır gücü zayıflıyor, sinirle trafikte sıkışıp kalmasına sövüp dururken Allah’ın bahşettiği nimetleri unutuveriyor. Elbette şükrü unuttuğundan kalbi kararıyor ve hakikat yolundan uzaklaşıyor.

Bankalar ayrıca BDPS yoluyla ‘nakit’ parası olan tüketicinin de pazarlık gücünü çalıyorlar. Normal şartlarda ‘nakit’ parası olanın bir miktar ‘pazarlık gücü’ olur. Bankalar bastıkları para ile bu gücü de kendi ceplerine aktarıyorlar. Satıcı ‘nakit gücü’ olan müşteriye indirim yapma gereği duymuyor, bu indirim miktarını bankaya ‘komisyon’ olarak ödüyor, banka da BDPS ile ürettiği parayı satıcıya aktarıyor.

BDPS VE BORÇ

Meskuk: Sikkeli. Damgası vurulmuş. Para hâline konulmuş: 146

İkdam: Gayret ve sebat ile çalışmak: 146

Umale: Bir işçinin, işi karşılığında aldığı ücret: 146

Savn: Koruma, muhafaza: 146

BDPS’nin sorunlu bir sistem olmasının iki ana sebebi var: Bir tanesi FAİZ, diğeri ise HİÇBİR EMEK SARFETMEDEN ürettiği borç para geri ödenmeyince, milletin alınteriyle kazandıklarının üzerine konması.

Misâl 1: Birisi sizden çekicinizi ödünç istedi. Siz de üstünde çekiç resmi olan bir kâğıt parçası uzattınız ve bir de kira ücreti istediniz. Şuurlu bir insan böyle bir ticarete girmez. Lâkin, BDPS aynen bunu yapmaktadır.

Misâl 2: Çorbanın içine su katarsınız yoğunluğunu azaltırsınız. Bankalar da devamlı olarak ekonomiye faizli para soktuklarından var olan paranın değerini azaltıyorlar. Çünkü faiz kazanılmış, üretilmiş bir değer olmadığından toplam üretilmiş değerden pay alıyor. Issız adadaki saatçiler 100 lira olan saatin fiyatını faiz yüzünden 125’e çıkarmışlardı. Böylece faiz, elinde 100 lirası olup 1 aded saat alabilecek birinin elindeki değeri çalıyor ve kişi 100 lirasıyla saat alamaz oluyor. 100 lira fizikî olarak kasada dursa da değerinin bir kısmı faizcinin kasasına akıyor.

UYARI: Marksist veya Sosyalistlerin düşündüğü gibi BDPS’de sorun, sermayenin özel şahıslara ait olması değildir. Sorun, sermaye diye yutturulan şeyin hak edilmiş, kazanılmış, ‘artı değer’ yüklü bir sermaye olmamasıdır. Yâni mesele sermayeye sahib olmak değil, sermaye HIRSIZI olmaktır. Ve hırsızlık Marx’ın izah ettiği gibi ‘artı değer’ teorisi ile değil, global hırsızların son icadı olan BDPS denen âletle olagelmektedir. Bir nevi zihin kontrol âleti… Bu uyarı önemli, zira şeytanîler seküler dünya devletlerini kurmak için kendi icatları olan BDPS’yi işaret ederek özel sermayeyi kötüleyecek ve tüm kaynakların tasarrufunun şeytanî elitlerden (bizzat kendilerinden) meydana gelmiş ‘seküler dünya devletine’ geçmesine çalışacaklardır. NATO, Birleşmiş Milletler, IMF, AB gibi yapılanmalar ise bu gaye veya zirveye giden yolun basamakları.

TÜRKİYE’DE PARA BASAN AİLELER (MECAZÎ DEĞİL)

Öte yandan, Koç, Sabancı ve Şahenk aileleri birçok endüstri dalında faaliyet gösteriyorlar. Ürünlerinin çoğunu da kredi kartı ile satıyorlar. Ne ilginçtir ki; aynı şirketlerin kredi saçan bankaları da var. Sabancılar Akbank, Koçlar Yapı Kredi, Şahenkler ise Garanti bankasının sahibleri…

Hayâl edin: Bakkal Medyen Amca arka odasında bir düzenek kurmuş, para basıyor. Mahalleliye de bastığı parayı borç veriyor. Böylelikle Medyen Amca hem malın satışından kâr, hem de borç paradan faiz geliri elde ediyor. Hem de para geri ödenmezse mahallelinin malını mülkünü bastığı para sayesinde ele geçiriyor. Buna ‘kalpazanlık’ deniyor ve büyük bir suç. Soru ise şu: Devletin bankaları desteklemesi onların yaptıkları işi ahlâkî kılar mı? Gün gelir devlet hırsızları desteklerse, bu, hırsızlığı ahlâka uygun hâle mi getirir?

İBLİS: İLK TEFECİ, İLK LAİK

Riba: 203

İstismar: Sömürmek: 203

Cerr: Kendine doğru çekmek. Para almak. Uçurum: 203

Mihneka: Maktul, gerdanlık. Boğacak âlet:203

 

İblis’in ilk kandırması… Hazret-i Âdem ve Havva’nın sonsuz krallık, zevk ve sefası tükenmeyecek bir servet ile aldatılması…

İblis… Katlandıkça katlanan, sahibine hudutsuz servet vaadeden faizin mucidi, babası… Bileşik faiz ile faizin faizini, faizin faizinin faizini, faizin faizinin faizinin faizini kazanarak eksponansiyel büyümesi… Sonsuza kadar sürecekmiş, meleklere döndürecekmiş illüzyonu içinde insanın büyülenmesi… Sınırsızlığa koşan faiz canavarının eşliğinde sınırlı dünyanın sınırlı malına göz dikmesi…

Cehennemin dibinden İblis’in attığı kanca faiz… Kovboyun attığı kement gibi, boynuna doladığını dibe çeken bir âlet…

‘Faiz’ varsa ‘borç’ da vardır. Ve ‘borç’, yoklukla korkuttuğu insanı her türlü kötülüğe sevk eden şeytanların en tesirli silâhlarından biri. Borçlu insanın birçok psikolojik baskıya maruz kaldığı âşikar… Faiz ise borçlunun boğazına geçirilmiş bir halat… Ödenmediği vakit daha da sıkan, sıktıkça sıkan bir gerdanlık. Köleliğin bir şiarı… Gerdanlığın şiddetli sıkmasıyla insanın cinnet geçirip karısını, çoluğunu çocuğunu öldürmesi, intihar etmesi, hırsızlığa yeltenmesi hep duyduğumuz vak’alar… Şeytanın yoksulluk, sefâlet ile korkutma çemberinin zamanla daralan çeperi içinde sıkışıp kalmış borçlu yığınları … Şeytanın sürekli korkutmalarına, hayâl perdesine yansıttığı çirkin senaryolara maruz kalan kalbin oradan oraya avare gibi dönüp durması… Bir türlü istikameti yakalayamaması… Çemberin çeperlerinden kurtaracak ‘sultan’ bir güce ulaşamaması… Hattâ örümcek ağı misâli çırpındıkça daha da tutuklanması…

BDPS’de faiz denen ‘kâr payı’ garanti altına alınıyor. Zımnen, bankacı borçluya şunu diyor: ‘‘Senin işinin ne olduğu umurumda bile değil. Kazan, kaybet, bat, öl, geber… Ben her zaman kazanmalıyım… Sen ter at, yorul, çırpın kazan ve bana getir… Ben havuzun kenarında içkimi yudumluyor olacağım… Ben daha önceden kazanmışım parayı… Üstün para kazanma yeteneğim karşısında saygıyla eğilecek ve hizmet edeceksin… Zaten buna mecbursun, çünkü bana muhtaçsın…’’

Öte yandan bankacı Allah’tan ER-REZZAK, EL-ALİM rolünü çalmaya teşebbüs ediyor. Kimin yarın ne kazanacağını sadece Allah bilir. Ama tefeci kendi kazancını garanti altına alıyor. Ticarete giren iki ortak yarın ne kazanacaklarını bilemezken, bankacı girdiği her ticarette ne kadar kazanacağını önceden belirliyor. Kâinattaki düzene başkaldırıyor, Allah’a savaş açıyor.

Zımnen diyor ki tefeci şeytan veya şeytanî tefeci: Tanrım, bak görüyor musun, senin sisteminde kaybetmek var, iflas var… Bir de benim sistemime bak… Hep kazanç, hep kazanç… Tefeci şeytan veya şeytanî tefeci devam ediyor: Tanrım, senin düzeninde sınırlı kazanç var, herşeyden az az veriyorsun… Bak bizim BDPS’ye… Devamlı para basıyoruz, devamlı kazanıyoruz… Hele bileşik faizle kazandığımızın hududu bile yok… Senin zenginliğini geçtik… Senin bahşettiğin azıcık altun, gümüş ile kalsak hâlimiz nice olurdu… Bak biz her dokunduğumuzu altun yapan birer Midas’ız… Biz senin tüm yarattıklarını, ağaçları, nehirleri altuna çeviren simya âlimleriyiz… Halkın çoğu da bizimle… Sen onlara tamah etmeyi yasakladın ama onlar bayram kredisi, yılbaşı kredisi ile, olmayan paralarını harcıyorlar devamlı… Evet, devamlı istiyorlar, ha bir de şükretmiyorlar hiç… Bizim bankalarda çalışan ve kredi veren arkadaşlara daha çok teşekkür ediyorlar… Hele sen onları borçlarını ödeyemez olunca bir gör… Bizim önümüzde neredeyse secde ediyorlar, seni hatırlamıyorlar bile. Para ve maçtan başka birşey düşünemiyorlar… Eh biz de onları senin yolundan kolayca çıkarıyoruz… ‘Gördün mü Tanrım’ diyor şeytanî tefeciler, ‘İblis gibi harika bir varlığın üstüne çıkardığın şu zavallı varlığı’… İblis bize faiz ile sonsuz krallığı vaadediyor, ya sen?

İblis, Allah’ın düzenine karşı çıktı, düzenin kendi kafasına göre olmasını istedi. İLK LAİK, İBLİS’TİR. Çünkü Allah’ın buyruğu yerine kendi yorumuna uymayı tercih etmiştir. Allah da İblis’e laik düzen kurmak için süre tanımıştır. Laik sistemin kurucusu İblis, sistemini BDPS merkezli inşâ ediyor ve BDPS’yi insanın arzu ve hırslarına bağlıyor. Köleliği zorla değil cüz’i irade yoluyla kazandırtıyor. İnsan arzularına hâkim olamadıkça, Allah’a kulluk etmek yerine, ‘sisteme’ ve dolayısıyla İblis’in seküler-laik düzenine kul oluyor.

Günümüzde laik düzeni en şiddetli savunanlar da BDPS’ci tefeci şeytanlardır. Onlar isterler ki İslâm şeriatı gelmesin, düzenleri devam etsin. Hattâ yöneticiler Müslüman olsun, insanlar namaz kılsın, oruç tutsun. Ama tefecinin düzenine karışılmasın. Tefeciye süre verilsin ki, insan arzularına endeksli düzeni, tüm insanlığı şehvet ve dehşet içinde bıraksın, cehenneme doğru sürüklesin. Hattâ ve hattâ, şeriat kılıfıyla yoluna devam etsin BDPS. İslâmî bono, sukuk çıkarılsın. Tonla para verilerek, ‘fetvacı’ hocalar bankerlerle aynı masaya otursun… İblis’in sistemine onay verilsin, halk da uyumaya devam etsin.

 SONSUZ FAİZ

Riba: 203

Gabr: Baki olmak, ebedi olmak: 203

– “Para hiç yoktan var edildiğinde, gerçek faiz oranı yüzde 8 veya 9, hattâ 22 bile değildir. Sonsuzdur.” [8]

Faiz oranı, faiz miktarının borç miktarına bölümüyle hesablanır. “İnsana emeğinden (sa’y) başkası yoktur” meâlindeki âyet gereği, borç verdiğiniz rakam sizin geçmişte biriken emeğinizin karşılığıdır. Lâkin parayı yoktan üreten biri emek sarfetmediğinden, anaparanın emek üzerinden değeri 0’a yakındır. Tam sıfır da değildir nihayetinde bankacı kolunu bilgisayara uzatmış, parmakları ile tuşlara basmıştır. ‘İnsaflı’ olup bankacının ekrana rakam girmesini de emek olarak sayarsak, faiz oranı şöyle hesablanabilir: 20 /  0.0000000000000000000001: … Faiz oranı trilyonlara, hattâ ve hattâ tek hamlede ekrana ne kadar büyük borç faizi girerseniz o kadar büyük ve hudutsuz bir rakama doğru ilerler.

Faizcilerin hudutsuz büyüme arzusu elbette Allah’ın kâinat için murad ettiği mizanın işleyişine aykırıdır. Kâinatı bir ölçüyle yaratan Allah, insan dahil olmak üzere tüm varlıklara sınırlar tâyin etmiştir. Arı yumurta yapamaz, inek uçamaz, vs… Faizci ise hudutlu düzene başkaldırır, savaş açar ve hudutları aşıp hudutsuz büyümeyi arzular.

Meselâ yüzde 30 faizle 100 litre süt borç aldınız. Borcu ödeyemediğinizde bileşik faiz gereği katlanarak büyür. 100 yıl sonunda ise borç, 25 trilyon litre süte çıkar. Ödenmediği sürece ise sonu belirsiz ve hesabsız bir rakama doğru büyür gider. Hudutlu dünyada hudutsuz süt bulunamaz. Lâkin insanlar faizciye borcumu ödeyebilirim ‘umudu’ ve ödeyemezsem herşeyimi kaybederim ‘korkusuyla’ hayatını faiz borcunu ödeme uğrunda tüketir. (25 trilyon süte dayanmış borcun sadece 100 litresi gerçek borçtur. Geri kalan ise faizdir.) Umut ve korku arasındaki borçlular, yerdeki ve gökteki her şeyi, her maddeyi örneğimizdeki süte dönüştürüp borcunu kapatmak için tabiatın dengesini bozar. Gerçek hayatta ise ağaçların devamlı kesilmesinde, nehirlerin kumlarının çekilip kurutulmasında BDPS’nin parmağı vardır aynı şekilde. Ağaçların en çok kesildiği ülkelerin en borçlu ülkeler olması tesadüfi değildir.

Faizin tabiatı bozmasının kökeninde yine faizcinin hep ‘garanti kazanç’ hırsı yatar. Çocuksu bir ruh hâli… Halbuki kâinatta sadece artı değil eksi kutuplar da var. Faizci ise, tüm kâinatın olduğu gibi üretimin de denge unsuru olan ‘eksi’ kutbu devre dışı bıraktığından yeryüzünde fesada yol açar…

LİRA’ NEYİ ÖLÇER?

Paranın fonksiyonlarından biri ‘standart kıymet ölçüsü’ olması. Kilogram, metre, litre ne ise paranın birimi olan ‘lira, dolar, şekel’ de aynı fonksiyonu icrâ etmeli ki paranın ölçü âleti olma vasfı devam edebilsin.

Meselâ, uzunluğu ölçen bir metre, ışığın bir saniyenin 300,000’de birinde katettiği mesafeye verilen addır. Bir saniye, Sezyum-133 atomunun iki seviye arasındaki geçiş radyasyonunun 9.192.631.770 perioduna karşılık gelen süredir. Bir dakika derken esasen Sezyum atomunda meydana gelen olayın 60 defa arka arkaya olma durumunu ifade ederiz. VELHÂSIL HER ÖLÇÜ BİRİMİNİN BAĞLANDIĞI BİR FENOMEN VARDIR.

Lira, Romalıların kullandığı libra adlı ölçü biriminden gelir. Lirayı geçmişte İsrail, İtalya gibi ülkeler kullanmıştır. Lira bir troy pound ağırlığında olan gümüşe verilen isimdir. İsrail’in şekeli 11 gram buğday ağırlığı mânâsına gelmektedir. İspanyolcada ‘pezo’ yaklaşık 28 gram saf gümüş demektir. Fransız frangı 4 gram ağırlığında altun demektir. Ruble de belli ağırlıkta gümüşe verilen addır.

Paranın ‘kıymet ölçüsü’ fonksiyonunu görebilmesi için; lira, dolar her neyse değişimi çok yavaş olan, değerini uzun süre koruyan ve herkes tarafından aranan bir şeye bağlı olması gerekir. Meselâ, eski İslâm ülkelerinde kullanılan dirhem ve dinarın değeri ‘kırat’ bazında ölçülürdü. Kırat ise 5 aded arpa tanesine verilen ad. Yâni 1 dirhem içindeki gümüş miktarı diyelim 20 aded arpa tanesine denk. Denge unsuru. Kâğıt üzerinde yazan 1 dirhem ise 20 aded arpayı veya ona denk gümüş miktarını sembolize ediyor.

Bir bilgi notu: “Değeri eksilmeyip sabit kaldığı için altun ve gümüşe ‘samit’ adı verilmiştir. Es-Samed’in anlamlarından biri ‘eksilme ve artmadan münezzeh mutlak tam’dır.” [9]

Esas amaç ise, ölçünün mümkün olduğunca sabite yakın olması.

Peki lira, dolar bugün neye bağlı? Yeryüzünde değişimi en keskin ve en fazla olan, sabit olmaktan en uzak şeye: İnsan nefsine, dünyevî hevâ ve heveslerine…

Kredi kartı kullanımı BDPS’nin para basma mekanizmasını devreye sokar. Kredi kartı ile yapılan her alışverişte ‘yeni paralar-liralar’ piyasaya girer. Bu durumda ‘kıymet ölçüsü’ olan paranın bağlı olduğu şey, insanın hevâ, heves, hırs ve arzuları olur. İhtiyaç demiyoruz, zira bugün kuru ekmek ve biraz su ile de hayatta kalabilir insan. Sucuk, salam, pirzola, ekmek arası döner ihtiyaç değil nefsî arzuların tatminidir. Bu bakımdan, yeni para üretimini tetikleyen kredi alışverişlerinin büyük bölümü, ihtiyaçtan dolayı değil, devamlı değişken olan, dönüp duran hevâ ve heveslere bağlı yapılmaktadır. Ev veya araba sahibi olmak o kadar da büyük ihtiyaç değildir. Kirada yaşanabilir, otobüsle de gidilebilir.

İnsanların büyük bölümünün kalblerini Allah yolunda sabitleyemedikleri malûm. Devamlı dönüp duran kalbin arzu ve heveslerine bağlı bir ölçü birimi de, elbette kalbe ve zihne tesir edenlerin rüzgârı yönünde hareket edecektir. Ve tüm iktisadî verimlilik suyunu bu rüzgârın yönünde akıttırarak, şeytanî elitlerin suyun bitimindeki depolarına dolduracaktır.

Muhakkak ki parayı kredi kartı ile insan nefsine bağlayanlar, nefislerle ilgili verileri de bir merkezde toplayabilmekteler. Ne yediği, ne içtiği, hangi kitabı veya dergiyi okuduğu meselâ. Böylelikle sisteme karşı gelebilecek şahıslar da belirlenebilmekte ve zihin kontrolü için o şahısların bir nevi zihin haritaları çıkarılabilmektedir. Konumuzu dağıtmamak için detaylara girmeyeceğiz. Ama şunu da söyleyelim: Önümüzdeki dönemde kâğıt veya madenî paradan tamamen kurtulup, kart-paraya veya çipli paraya geçmenin plânları yapılmakta.

SADDAM, KADDAFİ VE ERBAKAN’IN ORTAK NOKTASI

28 Şubat sürecinde Erbakan’ın en dikkat çeken çalışması elbette ‘D-8’ yâni İslâm Ülkeleri Birliği’ni kurmasıydı. Bu projenin en önemli amaçlarından biri de şeytanîlerin parası yerine Müslüman ülkeler arasında ‘ORTAK PARA BİRİMİ’ oluşturmaktı.

15 Haziran’da D-8’ler İstanbul’da bir araya geldi ve ‘ORTAK PARA BİRİMİ’ konuşuldu.

18 Haziran’da ise hükümet dağıldı.

O günden bugüne de Türkiye, global güçlerin SAHTE para sistemi içinde boğulmaya devam etti. Borçlu büyüme ‘GELİŞME’ adıyla halka yutturuldu ve ‘Türkiye süper güç oluyor’ naralarıyla sahte bir zafer sarhoşluğuna girildi.

Yıl 2001:

Saddam Irak petrollerini dolar ile satmayacağını açıkladı ve sonrasında olanlar malûm.

Yıl 2011:

Libya lideri Kaddafi de DOLAR YERİNE ALTUN PARA ile petrol ticareti yapacaklarını duyurdu. Tüm Afrika ve Müslüman ülkelerine de sisteme dahil olmaları için çağrıda bulundu. Ve apar topar NATO güçleri Libya’yı vurdu. İşin daha da ilginç tarafı, Libya’daki muhalif güçlerin Kaddafi daha devrilmeden bir Merkez Bankası kurmalarıydı. Böylesine bir sistemi nasıl da kuruverdiler? Sadece bu bilgi bile katliamların arkasında kimlerin olduğunu ve nihaî amacın ne olduğunu gösteriyor.

ŞEYTANÎLER VE TEKELCİLİK

 Şeytanîler dünyaya hükümran olmak için her sektörde tekel olmayı hedeflerler. Zaten tarih boyunca da BDPS vasıtasıyla tekel şirket olma gücüne ulaşmaya çabalamışlardır. Elbette bankacılıkta -yâni para basmada- hükümet dahil tüm kurumları saf dışı bırakmak ilk hedef olmuştur.

Peki şeytanîlerin bankaları ele geçirmesi ne anlama gelir?

1) Tüm şirketlerin ticarî verileri ellerine geçecektir. Siz gidersiniz Kazakistan’daki bir şirket ile akreditif açar ticaret yaparsınız. Bankacı, akreditif açmak için sizden tüm bilgilerinizi alır. ‘Hangi mal kime satılıyor, kaça satılıyor, kaç aded satılıyor’a kadar herşeyi öğrenir. Bunun üzerine diğer şeytanî dostuna bu bilgileri verir veya satar ve bir süre sonra bakmışsınız ki şirketinizin müşterisi uçup gitmiş.

  1. Hükümetin Başbakanlık Başmüşaviri olan Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın yıllar önce yaptığı bir konuşmadan bir kesit: “Nitekim İhracatı Geliştirme Merkezi bir araştırma yapıyor. Diyor ki, bizim ihracatçılarımız üç yıl üst üste aynı pazara hitab edemiyor. Neden? Pazarı kayboluyor, başkaları kapıyor. Kim kapıyor? Bu bankacılar kime verirlerse onlar kapıyor demektir.”

2) Sadece şirketlerin değil fertlerin de gizliliği ortadan kalkmış olur. Bankacıların amacı, sadece banka kartlarının ‘para’ olarak kullanılması; kâğıt veya bozuk paranın (fizikî paranın) ise tedavülden kalkması. Böylelikle herkesin hangi kitabı okuduğundan hangi yemeği yediğine ve hangi filmi seyrettiğine kadar sayısız bilgi bankacıların eline geçmiş olacak. Bu da zihin kontrolü için şeytanîlerin elindeki veri demek.

İblis ve avâneleri global bir tekel güce sahib olduklarında ise (Yeni Seküler Düzen, Tek Din, Tek Devlet), halk ikiye ayrılacak. Efendiler ve köleler. Efendilerin tekel şirketinden başka alternatifi olmayan işçiler, hayatta kalmak için fabrikanın köle maaşına razı olmak zorunda kalacak. Bu arada, şeytanîlerin ‘şen sıpa’ kıvamına getirdikleri heyecan ve haz mübtelâsı köleler, tuttukları takımın galibiyeti ile, dizideki kahramanın maceraları ile, uyuşturucu maddeler ile, bilgisayar oyunları ile köleliklerini unutacaklar, hattâ ve hattâ cennette olduklarını zannedeceklerdir.

‘Şeytanîlerin’ güçleri, para sistemlerini cebren ve hile ile tüm dünyaya kabul ettirmelerinden gelmekte. Aynı şekilde, dolara sahib olan şeytanî ailelerin gücünün bir kaynağı da, ABD’nin silâh gücünü arkalarına almaları. Savaşlar sırasında şeytanîler, hem silâh şirketlerini palazlandırıyor, hem de BDPS’yi sokabilecekleri yeni pazarlar açmış oluyor. Meselâ, Mısır’da devrim sonrası gelen yeni hükümet hemen IMF’den borç alacağını açıkladı. ‘İslâmî hukuk’a da uygunmuş hem de! ‘Helal domuz!’ gibi birşey olsa gerek…

Şeytanîler, BDPS sayesinde diğer şeytanî şirketleri de sektörlerinde tekel mevkiine taşıyorlar ki tüketiciler pazarda İblis’e hizmet edecek ürünlerden başka ürün bulamasınlar. Tüm sektörlerde tekel olmak, insanların midelerine girenden giydikleri giysiye kadar, karar verme mekanizmasını ele geçirmek demek. İblis, sentetik yiyecekler, kimyevî maddeler, açık saçık kıyafetler, özellikle gençliğe örnek-model olarak pazarlanan şarkıcı, türkücü, yazar, ressam etiketli tipler ile insanın ahlâkına tesir edebiliyorlar. Zira halk, tekel firmaların cirit attığı bir ortamda seçenekleri azalmış olacağından, mecburen şeytanîlerin sunduğu mamülleri tüketmeye yöneliyor.

ŞEYTANÎLER, TEKEL OLDUKLARINI SAKLAMAK İÇİN YÜZLERCE DEĞİŞİK MARKA KULLANIRLAR. PİYASADA GÖRDÜĞÜMÜZ YÜZLERCE ÜRÜN, ESASEN BİRKAÇ AİLENİN SAHİB OLDUĞU ŞİRKETLERE AİTTİR. HEM BU YOLLA TÜKETİCİ ‘ŞEN SIPALARA’ BİRÇOK ALTERNATİFİ VARMIŞ İNTİBAI VERİLİR. HALBUKİ TÜM ALTERNATİFLER AYNI AHLÂKSIZLIĞA, AYNI DÜZEN BOZUCULUĞA ÇIKAR…

Veya şeytanîler, başarılı rahmanî yönetimli bir şirketi gözlerine kestirirler. BDPS’ci, o başarılı şirket kredi ödemesinde zorluk çektiğinde hemen diğer şeytanî şirketle irtibata geçer. BDPS’ci sözkonusu kredinin geri ödenmesi talimatını verince, rahmanî şirket daha da zor duruma düşer. Bu arada, rahmanî şirketin sıkışık durumundan haberdar edilen şeytanî şirket, BDPS’cilerin uzattığı cömert krediyle borçlu şirketi bünyesine katar. Böylece rakiblerinden birini safdışı bırakmış, pazar gücünü katmerlemiş olur. Elbette insanlığın anası olan ümmetin birbirinden kopuk olması da rahmanî şirketin BDPS’cilere muhtaç olmasına yol açmıştır; o ayrı konu…

BDPS: DÜNYEVÎ ARZULAR ÜZERİNE İNŞA EDİLMİŞ SİSTEM

İblis’in yegâne amacı, kulun kalbinin Allah yolu üzerine sabitlenememesi ve sapmasıdır. Sabitlenen bir kalb, sürekli tefekkür ve tezekkür hâlindedir çünkü. Öyle bir kalbde hakikat nuru parıldar ve kişi o nur rehberliğinde marifet ufkuna doğru yol alırken başkalarına da yol gösterir. İnsanın marifete yaklaşmasını engellemenin yolu ise, Allah’ı anmayı unutturacak, zikrine engel olacak engebeler çıkarmaktır önüne. İblis, bu emeline BDPS ile kolayca ulaşabilir. Çünkü BDPS, şeytanîlere kaynaklar üzerinde ‘tasarruf’ yetkisi verir.

BDPS yoluyla hem şeytanî şirketler güçlendirilir, hem de faizli borcun katlanarak ‘hudutsuz’ büyümesi sonucu, borçluların sınırlı malı da BDPS’ci şeytanîlerin ‘tasarruf’u altına girer. İblis’in liderliğindeki şeytanîler, işte bu ‘tasarruf’ yetkilerini kötülüğü yaymada, dimağı lüzumsuz meşgalelerle işgal eden projelerde kullanırlar. Meselâ futbol… Futbolculara verilen astronomik ve lüzumsuz rakamlar, futbol gibi gereksiz bir endüstrinin çevresinde oluşmuş yüksek finansmanlar… Tek bir şehirde inşâ edilen onlarca stadyum… Bilmem ne kupası gibi global israf organizyonları… Ve kâinatı içine sığdırmış insanın, topun çeperlerinin dışarısına çıkamayan sohbet ve muhabbeti, fikri ve zikri…

GIDA SANAYİ

 – “İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 205)

İnsanların yedikleri ve içtiklerinin, ruhî hayatlarına tesiri vardır. Meselâ domuz yasak edilmiş ki insanlar ‘domuzlaşmasın’. Yapılan son araştırmalarda, yoğurttan şekerlemelere kadar birçok üründe domuzun katkı maddesi olarak kullanıldığı ortaya çıkarıldı. Tüm insanları domuzlaştırmaya çalışan İblis ve avânesi, BDPS’nin mega-kredileriyle desteklenen ‘genetiği değiştirilmiş organizmalar’ üreten kuruluşların da sahibi elbette. Ki ‘domuz’ katkı maddesi, yediklerimiz ve içtiklerimize katılan binlerce menfi maddeden sadece biri… Amaçları, piyasanın azami ölçüde ‘tayyib’ olmayan yiyecekle istila edilmesi ve alternatifi kalmayan insanın tayyib olmayan yiyecekleri tüketerek, marifet nurunun merkezi olan kalbinin kararması. Cehâlet karanlığında ise şeytanîlerin top koşturması…

 SANAT-MEDYA

İnsanların kötü örneklerin telkiniyle yoldan çıkarılmasında, İblis’in ordusuna destek veren televizyon kanallarından yazarlara, filmlere, dizilere, oyunculara, şarkıcı ve türkücülere kadar birçok unsura mühim görevler düşmektedir. Yüksek bütçe ile BDPS’den fonlananlar, fonlanmayan diğer şirket ve sanatçılara nazaran daha çok dikkat çekebilecektir kuşkusuz. Konuşmaları, kıyafetleri ve diğer şeytanîlerin pohpohlamalarıyla, halkın gözünde güven telkin eder bu ‘unsurlar’…

Meselâ, ahlâksızın teki, ‘… Kur’an okuyor’ haberleri ile servis edilir. Halk da ‘vay be, falan sanatçı Kur’an okuyormuş’ diye hissîlik tuzağına düşer ve o meşhurun hareketlerini taklid etmekte bir beis görmez. Bu tip ‘idollerin’ telkinleri sonucu da kişi, günah kapısından bir adım daha girer içeri… Buradan hareketle çoğaltın örnekleri… TEFEKKÜR ETTİKÇE, BDPS’NİN HER TÜRLÜ AHLÂKSIZLIĞIN FİNANSÖRÜ OLDUĞUNU FARKEDECEKSİNİZ.

TEKSTİL

Sinema ve dizilerdeki karakterlerin büyüsüne kapılanlar, hayran oldukları ‘idole’ kıyafetleriyle de benzemeye çalışırlar. Böylelikle, İblis’in insanları Allah yolundan alıkoyma plânına giyim sektöründeki müesseseler de iştirak eder. Birçok giyim firması, kadının saklanması emredilen güzelliğini ortaya çıkaran tasarımlarıyla İblis’in sokakta dolaşan okları vazifesini görür. Tuzağa düşen erkeğin haram olana şehvet dolu gözlerle baktığı ânda kalbi kararır ve düşünce akışı bozulur. Özellikle hayâl dünyası pornografinin askerleriyle fethedilmiş bir erkeğin, kadının maddî varlığına baktığında tasavvur edeceği, hayâl dünyasındaki malzemeler olacağından, şehvet uyandıran giysilerle dolaşan kadınlar ateş misâli tutuşturur erkeğin hayâl dünyasına atılmış odunları. Haram yolla tutuşturulmuş ateş de insanın tefekkür evini küle çevirir. (Savaş, İBDA Mimarı’nın da her fırsatta dile getirdiği insanın ‘MÜSBET HAYÂL KABİLİYETİ’ üzerinedir. İblis ve avânesi, özellikle medyayı yâni film ve dizileri kullanarak bu kabiliyeti ‘menfi’ yöne çekmek ister ki, porno da bu araçlardan biridir.)

Diğer taraftan kadın da, erkeklerin menfi nazarlarının yoğunluğunun elektromanyetik alanını tecavüz etmesiyle aptallaşır. Menfi enerjiyle depolanan kadın, diğer menfi enerji toplulukları olan şeytanî cinlerin hayat yörüngesine girmesine ortam hazırlar. Bu etkilenmenin tesiri ile de kadın nefsinin ‘tasarruf gücü’ zayıflar. Yörüngesindeki şeytanîlerin fısıldamalarıyla kafayı güzelliğine takan kadın, artık beş para etmez meselelerle uğraşır durur. BDPS’nin verdiği mega-kredilerle kozmetik sektöründe de neredeyse tekel olmuş şirketlerin kucağına düşürülen kadın ve ailesi, artık bu şirketleri daha da güçlendirmek için sabah akşam çalışır. Kadın sadece eşiyle paylaşması gereken güzelliğini topluma mâletmeye kalkınca, masrafları da artar. Masraflar artınca, karısını memnun etmek isteyen erkeğin yükü ağırlaşır. Hem BDPS tuzağına daha kolay lokma olur, hem de gereksiz masraflar için daha çok çalışacağından, tefekküre ayıracak vakti azalır.

Kadına şehvetle atılan sıradan bir bakış belki küçük bir günah olsa da, her günah küfre açılan bir kapı olduğundan önemsenmelidir. Çünkü şehvetini sınırlar dışında kullanan kişinin, artık önünde bir sınır kalmamıştır. Eğer hemen tevbe edip geri dönmezse, küçük günah vahim sonuçlar doğurabilir.

Sınırları aşmak, insanın içinde heyecan uyandırabilir başta. Meselâ, yabancı bir ülkeye ilk defa girdiğimizde heyecanlanırız. Daha önce hiç görmediğimiz bu mekânı hayret ve heyecan dolu bakışlarla inceleriz. Allah’ın sınırlarını aşan kullar da kendilerini ‘sınır’sızlığın ortasında bulduklarında, içlerini böyle bir heyecan kaplar çoğu. Ancak, limanın dışına çıkınca vesvese rüzgârı da şiddetlenir. Akın eden vesveselerin etkisiyle, kişi hayâl etmeye başlar; şehvetin sınırı olmasa ne kadar heyecanlı maceralara atılırım, hayat ne kadar da güzel olur diye. Hayâl perdesinde farklı şekil ve senaryolar oynatır bu arada şeytanîler. Senaryoların heyecanına kapılan kişi, hayâllerin gerçeğe dönüşmesi hâlinde ne büyük keyif alacağını tasavvur etmeye başlar. Bir süre sonra ise tasavvurlarını tasdik eder ve kitaba değil de kitabına uydurmaya girişir. Nerede işine gelen bir fikir duysa o fikre sarılır fanatikçe ve bir zaman sonra küfrün en büyük savunucularından biri bile olabilir. İblis ve avânesinin, BDPS vasıtasıyla dünya ve ahiret hayatımıza ne denli tesir edebileceğine dair ufak bir misâl…

YAHUDİLER VE BDPS

– “Erkekçe dergisi muhabiri soruyor:

– “Bir alış-veriş vasıtası olarak paranın mahiyeti mevzuunda ne düşünüyorsunuz?”

Üstadım cevab veriyor:

– “Bilmiyorum mizacınıza bunu neşretmek uygun düşer mi… PARA BİR YAHUDİ İCADIDIR. Paranın teşkil ettiği zulme karşı anti kapitalizm kezâ Yahudi icadıdır.”” [10]

Yahudilerin tahrif edilmiş inanışlarında, Yahudi olmayanlardan faiz alınabilir ama kendi aralarında faiz yasaktır. BDPS’nin Yahudi kökenli oluşuna en büyük delil de, merkez bankası diğer bankalara borç verirken ortaya çıkar bu bakımdan.

Merkez Bankası sadece ve sadece üye bankalara ‘ucuz’ kredi sağlar. Bankalar da aldıkları ucuz krediyi ekstra faiz ekleyerek satar. Diyelim ki Merkez Bankası’ndan yüzde 5’e aldığı krediyi, yüzde 10 faizle sattı banka. Bu durumda banka, yüzde 5 faizi doğrudan cebe indirmiş olur. Yahudiler birbirinden faiz almıyor, oysa Merkez Bankası faizle borç veriyor diyeceksiniz. İşte aldatmaca da zaten bu noktada.

Merkez Bankası X bankasına faizsiz borç verse ve banka yüzde 5 faizle satsa, kâr açısından birşey değişir mi? Elbette hayır. Günün sonunda X bankası havadan yüzde 5 faizi cebe indirmiş olacaktır. Esasen, Merkez Bankası, ‘kardeşlerine’ faizsiz borç veriyordur ama MATEMATİKÎ RAKAM İLLÜZYONU ile bu hakikat gizlenir. Ha yüzde 5’ten alıp yüzde 10 faizle satmış, ha faizsiz alıp yüzde 5 faizle satmış. Kâr bakımından arada hiçbir fark yoktur. Amaç da ‘kâr’ olduğuna göre, demek ki hakikat bizim iddia ettiğimiz gibidir. Merkez Bankası’nın piyasadaki faizin altında bir oranla bankalara borç vermesi, ‘TUĞRA HAKKI-SEIGNORAGE’ın bankalara ‘hediye’ edilmesidir.

BDPS’NİN ARKASINDAKİ ZİHNİYET VE SABETAYCILIK

– “Hem onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın.” denildiğinde: “Biz ancak ıslah edicileriz.” derler.” (Bakara, 11)

Kan vücudumuz için ne ise, para da iktisadî hayatımız için öyle. Hayâl edin: Yok olmanızı isteyen bir düşmanınız var. Kan dolaşımınızın kontrolü bu düşmanın elinde olsa ne olur? Cevab gayet açıktır. Sizi kansız bırakacak, hattâ psikopatsa can çekiştire çekiştere öldürecektir. Böyle bir düşmanın vücudunuzdaki kanı kontrol etmesine razı olunur mu? Peki BDPS hangi zihniyetin elinde?

Kabala, Yahudi mistisizmine verilen ad. Kabala’nın birçok kolu ve yorumlayıcısı var. Zohar, Luria bunlardan birkaçı.

  1. yüzyılda yazılan İshak Luria Kabalasında, kâinat yaratıldığında büyük bir kaza olur (Shevirah). Bu kazada, kaynağından kopan ilâhî kıvılcımlar (Litzotzot)kâinata yayılır ve ‘Kelipot’adı verilen kapsüller içinde sıkışıp kalır. Kelipot’lar kötülüğü temsil eder. Luria’ya göre, insanın görevi, Kelipot’ların içinde saklı kalmış ilâhî kıvılcımları tekrar kaynağına döndürmektir (Tikkun). Bu ise tam anlamıyla ancak kurtarıcı mesihin yeryüzüne inmesi ile gerçekleşebilir. İspanya’dan sürgün edilmiş yahudilere bir umut kapısı olur bu öğreti. Mesih her ân gelebilir ve onların Hazret-i Süleyman devrindeki gibi tekrar yeryüzünde hâkim olmalarını sağlayabilir.

Yıl 1648… Yahudi bir Osmanlı vatandaşı olan Sabetay Sevi (Zvi) ‘LURİANİK KABALA’ öğretisine dayanarak kendini ‘mesih’ ilân eder. Musa’nın şeriatında da bir takım değişiklikler yapar. En büyük değişiklik ise Sabetay’ın ‘İBÂHÎ’ anlayışıdır. Sabetay, sayısı bir hayli çok olan müritlerine der ki: “Artık dinin kurallarına uymaya gerek yok. Günahlar serbest. Hattâ kasten günaha girmeli. Bir ibadet olarak.”

Niye? Çünkü günahlar kâinatı karanlıkla dolduracak ve ancak o zaman dünyamızı aydınlatacak bir krallık kurulabilecek (IMF, Dünya Bankası, NATO gibi kuruluşlar da işte bu amaca götüren basamaklar mesabesinde bugün).

Sabetay’a göre, Kelipot’ları (kötülüğü) yok etmek için iki yol vardır:

Ya dünya tamamen iyilikle doldurulmalıdır. Çünkü her iyilik, Kelipot içinde sıkışıp kalmış ışığı serbest bırakacaktır. Kelipot’lara hayat veren ilâhî ışıklar tükendiğinde ise Kelipot yâni kötülük besin kaynağı kalmadığından yok olacaktır. (Luria’nın öğretisi bu yolu tavsiye eder. İnananlar, ilâhî kanunlara riayet etmeli, bol ibadet ve nefis tezkiyesiyle daha iyi bir insan olmaya çabalamalıdırlar.)

Veyahud da tamamen kötü olmalıdır. Kötülükler artarsa Kelipot’ların içindeki kıvılcım miktarı da artar. Bir zaman sonra da fazla yüklemeden dolayı patlar ve yok olurlar.

İnsan mükemmel değildir. Bu yüzden, kötülüğü yok etmek için 1. yoldan gitmek beyhude bir çabadır. Öyleyse 2. yolu tercih etmelidir. Ancak böylelikle yeryüzü kötülüklerden arındırılabilir. Kötülüğün ortadan kalkmasıyla birlikte iyilik hâkim olacak, tanrının (Yehova) krallığı kurulacaktır.

Adama soruyorsun, ‘niye adam öldürüyorsun, Filistin’de çoluk çocuğu katlediyorsun?’ diye. O da ‘her işte hayır yok mudur? İşte benim işlerimde de hayır vardır. Ben katlettikçe hayrı arttırıyorum’ diyor hâl diliyle. Bu kadar sapıkça bir düşünce elbette şeytanın tuzağıdır. Ve nefsin hoşuna giden tüm aşırılıklara böylelikle kulp bulunmuş olur. ‘İlluminati’ yâni kendinin aydınlanmış olduğunu, yeryüzünde çok önemli ve özel bir görevi yerine getirdiğini düşünen, şeytanın yörüngesine girmiş nefis kölelerinin, ‘Kitab’a uymaları değil de, azgınlıklarını kitabına uydurmaları…

Meşhur Yahudi tarihçi Prof. Dr. Gershom Scholem’e göre, esas kopuş Sabetay’ın Müslüman olmasından sonra yaşanır. Sabetay’ı izleyenler, onun Müslümanlığı kabul etmesinin amacının kötülüğü içten fethetmek olduğu konusunda birleşirler. Fakat ayrıldıkları önemli bir husus vardır: 

Bir grup, sadece Sabetay gibi ruhanî bir liderin kötülük dünyasına girebileceğini (Müslüman görünüp Müslümanların arasına karışmaktan bahsediliyor, bu durumda yok edilmesi gereken Kelipot’lar yâni kötülük kapsülleri de Müslümanlar ve diğer Yahudi olmayanlar olmuş oluyor), diğer normal insanların ise (avam takımı), yaşantılarına eskiden olduğu gibi devam etmeleri gerektiğini savunur.

Diğer gruba gelince, onlar kötülük dünyasına hep birlikte dalmaları gerektiğine inanır. Böylece, 1683 yılında çok sayıda Yahudi, İslâm dinine girer(miş görünür). Amaç, Kelipot’u (kötülüğü) içten fethetmektir. Müslüman görüntüsüyle ahlâksız davranışlarda bulunacak olan bu kişiler topluma örnek olacak, hakiki Müslümanların ahlâkını bozacak ve onların çöküşünü sağlayacaktır. Yâni amaç Müslümanların manevî değerlerini yok etmek, nurlarını alarak onların yok olmasını sağlamaktır. Ve bu inanışa mensub olan Yahudiler için dinî bir vecibedir bu. Âmentüleri böyledir. Yok edilecek ‘Yahudi olmayan’ kötülerin vücutlarından çıkacak nurlar ise, yeryüzüne cenneti getirecektir. Âhireti değil de dünyayı hedef edinenlerin sapkın inancı.

Onlar kendilerini şöyle kandırırlar: ‘Bizim amacımız kötülük değil, iyilik. Kalbimiz temizse, yaptığımız kötülüklerden dolayı hesaba çekilmeyeceğiz. Zira biz kötülüğü, Tevrat’taki kanunlara aykırı hareket etmeyi, iyilik için seçiyoruz. Yâni biz Tevrat’ı ihlâl ederek Tevrat’a uymuş oluyoruz.’ (Bit-tulah shel torah zehu kiyyumah).

Bu noktada, önemli bir hususu belirtmekte fayda var: SABETAYCILAR, İKİ TANE TEVRAT OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRLER. Bunlardan biri ATZİLUT, diğeri BERİAH’tır. Atzilut, ‘Hazret-i Musa’ya gönderilen’ ilk Tevrat’tır güya. Beriah ise buzağıya tapmalarından sonra gönderilen Tevrat. Aralarındaki en önemli fark ise, Atzilut Tevratı’nda serbest olup da Beriah Tevratı’nda yasaklanan cinsî sapkınlıklardır. Sabetaycılar, artık mesih geldiğine göre, ensest, eş değiştirme ve homoseksüellik de dahil olmak üzere, her türlü sapkın cinsî ilişkiye ‘izin veren’ Atzilut Tevratı’na, yâni güya Hazret-i Musa’ya ilk inen Tevrat’a uyulması gerektiğine inanırlar. Bu da, Sabetaycılarla özdeşleşen ‘mum söndü’, ‘kuzu bayramları’ gibi âyinleri açıklar. Elbette ancak ‘aydınlanmış’ bir azınlık (illuminati) ilk inen Tevrat’ı idrak edebilir.

Bazı gazetelerde pornografik resimlerin özellikle bulunmasını; aynı şekilde, eşlerin devamlı birbirini aldattığı, hattâ aile içi cinsî ilişkilerin bile olduğu ahlâksızlıkları özendirip sıradanlaştıran film ve dizilerin tüm topluma yayılması faaliyetlerini, tam da bu ‘dinî’ inancın ışığında yeniden gözden geçirmek gerekir.

Sabetay Sevi’nin macerasına dönelim tekrar: Osmanlı padişahı IV. Mehmet, Yahudi din adamlarının şikâyeti üzerine hâdiseye el koydu. Sabetay da paçayı kurtarmak için Müslüman olduğunu açıkladı. Ve o günden beri müritleri, ahlâksızlığı, o ‘KUTSAL GÜNAHI’, İslâm dünyasında Müslüman maskesi altında; Avrupa ve Amerika’da Hıristiyan; İsrail’de de ‘Musevi’ maskesiyle işlemeye devam ettiler. Kurbanlar kestiler, Cuma namazı kıldılar. Allah dediler, peygamber dediler. Manevî değerlerin yok olması için, ellerinden geleni gizliden gizliye yaptılar.

Son yüzyılda ise özellikle gazete, televizyon, okullar ve şirketleri yoluyla… Elbette tüm bu kuruluşların ortasında, kan pompalayan bir BDPS… Amaçları da dünyanın tüm üretimi üzerinde tasarruf sahibi olmak. Ki her türlü kaynağı, inanç ve amaçları doğrultusunda kullanabilsinler.

SABETAY’IN AVRUPA BAYİSİ: JACOB FRANK

Yıl 1726, yer Polonya… Jacob Frank, Sabetay Sevi’nin reenkarne olmuşu iddiasıyla sahneye çıkar. Kurgu aynıdır: Günahlar serbest; istediğini yap, hayatını yaşa. Doldur şu dünyayı günahla ve ahlâksızlıkla.

Frank’e göre bu dünya, kötülük tanrısının yarattığı bir dünyadır (Frankçiler kötülüğü de ‘tanrıya’ atfederler). Bu yüzden en büyük ibadet de günah olmalıdır. Makyavelist bir anlayışa sahib olan Frankistler, amaca götüren her türlü aracın mübah olduğunu savunurlar. Yakmalı, yıkmalı ve amaca ulaşmalı. Ne de olsa, DÜZENİN GELMESİ İÇİN KAOS GEREKLİ.

Şimdi Filistin’deki katliamlara bir de bu zaviyeden bakmalı. Ve BDPS’nin havadan üretilen kredileriyle finanse edilen son birkaç yüzyıldaki savaşlara ve kanlı devrimlere… Milyonlarca insanın Sabetaycıların, Frankçilerin ‘tanrısına’ kurban olarak sunulmasına… Yakmak, yok etmek gerek; mutlu, mesut bir dünya için bu zaruri.

Velhâsıl, nefislerin aşağılık ve dünyevî arzularına hoş gelmişti bu yeni din. Hemen kabul gördü. Özellikle Avrupa’daki zengin aileler arasında. Muhtemelen kabul edenlerden biri de, BDPS’yi Avrupa’ya getiren Rothschild’di. Rothschild takma bir isim. Roth-Kırmızı; Schild-Kalkan: Kırmızı Kalkan. Frankçilerin ambleminin de kırmızı kalkan olması tesadüf mü?

Taraftarlarına parayı biriktirmelerini, saklamalarını ve çok zengin olmalarını öğütleyen Frank, elbette sınırsız hayat ve günahsız din anlayışıyla Avrupa’nın zengin aristokratlarını çevresine toplamayı becerdi. Nefislerindeki azgınlıklara ‘kulp’ bulanlar, fıtrî inanç boşluklarını dolduran bu sapkın öğretiyi zevkle benimsediler.

Frankçi düşüncenin amacı, tüm dinlerin yok edilmesi ve ahlâkın ‘hiç’leştirilmesidir. Ahlâkî olarak çözülen ve bozulan bir toplum, TİKKUN FELSEFESİ gereği, yeniden inşâ edilecektir. Müritler sınır tanımamalı ve ahlâkî olarak dibe vurmalıdır bu yüzden. Ancak böyle yükselebilirler.

Para sisteminin ana kumandasını ele geçiren bu grup, BDPS ile yüksek miktarda kredi üretir ve bu kredilerle, ahlâkı çökerten (yâni Kelipot’ları içten yıkan) porno, müzik, seküler eğitim, yazılı basın, televizyon ve sinema gibi birçok endüstriyi; vasıtasıyla milyonlarca masumun katledildiği konvansiyonel veya nükleer silâhları; insanları bedenen zayıf düşüren ve sağlığını bozan ilaçları; aynı şekilde ve özellikle, genetiği değiştirilmiş organizmaları üreten firmaları; bâtıl inançları öğreten eğitim kurumlarını desteklerler. Meselâ ABD’nin, hattâ dünyanın en prestijli Yahudi okullarından biri olan Brandeis Üniversitesi’ne adını veren Louis Brandeis’in Frankçi olduğu bilinen bir gerçek. 

İşte dünyamızın son birkaç yüzyıldır içine girdiği girdabın en önemli sebeblerinden biri, bu insanların sapkın inançları uğrunda ve hırsla verdikleri mücadeledir. Her ne kadar muharref Tevrat’a bağlı bazı Yahudiler, Hasidizm gibi akımlar yoluyla dinlerini Sabetay ve Frankçilerden kurtarmak isteseler de, BDPS yoluyla maddî iktidarı eline almış olmuş azınlık grubun yeryüzündeki borusu daha çok ötmüş ve ötmektedir.

UFAK TEFEK BAKIŞ VE ÇIKAR FARKLARI DİKKATE ALINMAZSA, ‘BEYNELMİLEL YAHUDİLİK’, EVANJELİKLER, SİYONİST PROTESTANLAR, DEJENERE KATOLİKLER VE MASONLAR, BU NOKTADA SABETAYCI-FRANKÇİ KİTLEYLE EL BİRLİĞİ, GÖNÜL BİRLİĞİ, ZİHNİYET BİRLİĞİ VE AMAÇ BİRLİĞİ İÇERİSİNDEDİR.

Aynı çerçevede bir diğer önemli bilgi: Babil sürgünü döneminde birçok Yahudi, tevhid inancını terkedip, putperest Babillilerin âdetlerini uygulamıştı. Bunların en meşhuru ise ‘KUTSAL FAHİŞELİK’Tİ (Sacred Prostitution).

Bu sapkın âdete göre Babil kadınları, tapınakta, hayatlarında en az bir kez, tanımadıkları bir erkekle para karşılığı cinsî ilişkiye giriyorlardı. Bir ibadet şekliydi bu.

Bu kavram, öğreti olarak önce Zohar Kabalasına, sonra da uygulamada Sabetaycılık ve Frankçiliğe sirayet etti.

Sabetay ve Frank’in Kabalasında da cinsî sapkınlık ‘dinî’ bir merasimdir. Onlara göre tanrının dişi ve erkek tarafları vardır. ‘Sınırsız cinsellik’ de tanrının dişi yönünü ortaya çıkarmak ve hâşâ ‘eksik’ tanrıyı tamamlamak için bir tür ibadettir. İnsanın içinde gizlenmiş cinsî enerjinin kabuğu kırılmalı, kabuğun içinde sıkışmış ‘ilâhî ışık serbest bırakılmalıdır.

Frank, 1791’de Almanya’da öldü. Ama müritleri ‘Hıristiyan’ veya ‘Musevi’ maskesi altında onun öğretileri doğrultusunda yaşamaya devam etti. Ne ilginçtir ki, İlluminati adlı masonik teşkilatın kurulması; kanlı, bol giyotinli Fransız devrimi; ‘Cehennem Ateşi’ (Hellfire) kulüpleri de Frank’in öğretisinin yayıldığı tarih ve coğrafyalara isabet ediyordu.

Freud’un libido teorisi bu çerçevede değerlendirilmeli bizce. Hollywood’un devamlı olarak ‘cinsellik’ pompalaması da. Ve son dönemde Türkiye’de de popülerliği artan Osho öğretileri. Zihinlerde ‘normalleştirilmeye’, hattâ ‘3. cins’ olarak kabul ettirilmeye çalışılan homoseksüellik ve lezbiyenlik gibi cinsî sapkınlıklar da…

İşte inanışlarını destekleyen ‘teori’leri, daha doğrusu sapkın ‘vehim’leri üreten üniversiteleri, bilim adamlarını, yazarları; ahlâksızlığın yayılma hızını arttıran film, dizi ve gazeteleri; toplumu yozlaştıran, değerlerini yıkan ve dünyevîleştiren daha nice endüstriyi yahud ‘izm’leri BDPS YOLUYLA finanse eden, palazlandıran SABETAYCI-FRANKÇİ zihniyet.

Sınırsız kredi, ahlâksızlığı arttırıcı sınırsız yatırımlar yapmak demek. Bu şekilde zina arttı, bina arttı, hırsızlık arttı; alkol, uyuşturucu, homoseksüellik ve pornografi arttı.

BDPS demek, tüm vücuda dağılacak kanın hangi damara ve ne miktarda gideceğine karar verme mekanizmasına sahib olmak demektir aynı zamanda. Sabetaycı olan, Frankçi olan, günahın artması için çabalayan bu grup, kanı hangi damarlara verecektir sizce? Ahlâk, maneviyat ve iffet damarına mı, yoksa maddiyat, şehvet, dehşet ve felaket damarına mı?..

 FİLİSTİN, SAVAŞLAR, BDPS VE SABETAYCILIK

Nathan Benjamin, Sabetay Sevi’nin en yakınlarındandı ve Sabetay’ın öğretisini yeryüzüne yaymak için tüm hayatı boyunca çabaladı. Nathan Benjamin, Sabetaycılığın merkezi olarak hangi şehri seçmişti? O şehir, Filistin’in Gazze şehriydi.

İshak Luria Kabalasının ıstılahatında ‘Tzitzum’ kavramı, ‘Tanrı’nın kendi içine çekilmesi’ anlamına gelir. Sabetay Sevi, Luria’da mecazî çerçevede kullanılan bu kavrama materyalist bir yorum getirir. Tanrı’nın çekilmesiyle, kâinatta, yaratılışın var olabilmesi için bir boşluk oluşmuştur (sanki Tanrı’nın maddî bedeni varmış da mekânda yer kaplıyormuş gibi).

Buradan iki sonuç çıkar:

Birincisi, kâinatta O’ndan ‘bağımsız’ bir hayat alanı olduğu. Zira artık O, insanın yaşayacağı mekânı terketmiştir (‘uzaklaşmış tanrı’ inancı ki, İslâmda ise Allah, insana şah damarından daha yakındır).

İkincisi de, ‘boşalan’ bölgede ‘tanrılık’ işini insanın üstleneceğidir (özellikle Selanikli Sabetaycılarda tanrı-lider inancı oldukça kuvvetlidir). Ve Luria Kabalasında, gelecek ‘mesihin’ bu makama oturacağına inanılır.

Elbette ‘LAİKLİK’ de kökleri Kabalaya temas eden ağacın meyvelerinden. Zira hem laikliğin ve hem de materyalist yorumlu Luria Kabalasının savunduğu ortak vehim, ‘O’dan bağımsız bir hayat alanı olması’.

Sabetay Sevi’nin Tanrı’nın insan olarak yeryüzünde zuhuru olduğu inancı ise Hristiyanlığın teslisini hatırlatıyor. Kaldı ki, Mesih Sabetay ‘tanrılık’ tacını takarken, Nathan Benjamin ve Abraham Miguel Cardoso gibi isimler de ‘peygamberlik’ görevini yürüttüler.

Peki bugün Gazze’de olanların bununla bir ilgisi var mı? Varsa nasıl? Sabetaycılık-Frankçilik, günümüzde ‘İlluminati’ veya ‘Siyonist’ gibi isimlerle anılan insanların dinî inancı. Ve Gazze’nin önemi de buradan. Kelipot’lar, ‘kötülüğü’ ve ‘şeytanî güçleri’ temsil eder. Bu çerçevede, iki tür Kelipot yâni kötülük veya şeytanî güç vardır.

Bunlar; KELİPOT NOGAH ve KELİPOT HATMAYOT. Kelipot Nogah, ıslah edilebilir (meselâ, ‘elit’lerin değerlerini kabul edenler ve direniş göstermeyenler bu sınıfa girer). Ya Kelipot Hatmayot? Bunlarsa, meselâ emperyalist güçlerin değerlerini kabul etmeyip direnenler ve inandıklarından taviz vermeyenlerdir ki, böylelerinin ıslah edilme şansı yoktur.

O hâlde, amaçları yeryüzünü ‘Kelipot’lardan arındırmak olan Sabetaycı ‘zihniyettekilerin’, ıslah olmayan bu Kelipot Hatmayot’ları ne yapması gerekir? Tek yol ‘TESHUVAH’ yâni ‘yoketmek’. Yok edince ne olacak? Yaratılıştaki ‘kaza’dan dolayı kötülerin içine sıkışmış olan ‘ilâhî kıvılcımlar’ serbest kalacak ve dünya sözkonusu ilâhî kıvılcımların serbest kalmasıyla ‘cennet’e dönüşecek!

Kökeni Mısır’a kadar giden bu öğreti, masonların ‘Mimar Sinan’ dergisinde şöyle anlatılır:

– “Firavun’un başlıca vazifesi, NUR’u aramaktır. Gizli Nur’u, daha canlı ve daha kuvvetli bir surette yüceltmektir. Biz masonlar, nasıl Süleyman Mabedi’ni inşâya çalışıyorsak, eski Mısırlılar da Ehramı, yâni Nur Evini inşâya çalışırlardı.”

‘Nur’u yâni ‘ilâhî kıvılcımlar’ı, Kelipot’ların yâni kötülüğün içinde arayan ve kötülüğe aslî bir değer biçen Sabetaycı müritler de aynı düşüncededir.

Marx’tan ve diğer ütopyalardan da hatırlanacak olan ‘cenneti yeryüzüne taşıma sendromu’ ve özellikle 20. yüzyılda zirve yapan toplu katliamlar… Marx’ın dinlere karşıtlığı ile Sabetaycı-Frankçi öğretinin en önemli amacının yeryüzünü dinlerden temizlemek olması bir tesadüf mü? Sabetaycılara sorarsanız büyük bir hayır (TİKKUN) yapıyorlar, yâni dünyayı düzeltiyorlardır.

BDPS ile Sabetaycı ‘zihniyettekilerin’ inançları uğruna gerçekleştirdikleri katliamların ilişkisi gayet açıktır. Normal şartlarda bir millet savaşı kaynakları ölçüsünde devam ettirebilir. Kaynağı bitenin savaşı da bitmiş olur. PEKİ HAVADAN ÜRETİLEN PARALARLA, YÂNİ ‘SANAL’ KAYNAKLARLA YÜRÜTÜLEN BİR SAVAŞ NE KADAR SÜRER?..

Son bölümlerde Sabetaycı-Frankçiler yâni Dönmeler ve bunların felsefelerini paylaşanlar için söylediklerimiz, en başından beri hikâye ettiğimiz ‘Beynelmilel Yahudilik’ ve uydusu Siyonist Protestanlık, Dejenere Katoliklik ve Masonluk için de geçerlidir ve bunların tümü İslâma hayat hakkı tanımama şeytanî amacı etrafında kenetlenmiş bir şebeke hâlinde ‘Kaostan Düzen’ çıkartma peşindedir.

 BDPS VE MÜSLÜMANLAR

 BDPS, Babil’de ortaya çıkmış çok eski bir hile. Kısmî rezerv sistemi ile bankalar, mevduatların çok üstünde parayı borç olarak dağıtıyor ve bundan kazanç sağlıyor. Her ne kadar İsrailoğullarının hepsi sistemin sahibi olmasa da, ÇOĞU, içlerinden bir avuç insanın BDPS’yi kullanarak zulüm yapmasına sessiz kalıyor ve destekliyor.

Bugün Rothschild gibi aileler Samirî’nin rolünü oynuyor bir bakıma. Ve diğerleri de Samiriî’ye uyuyor. BDPS ise, şehvet ateşinde erimiş nefislerin üzerine Samirî’nin attığı toprak misâli… Çünkü bu atılan toprak yâni BDPS, ‘Frankçi-Sabetayist’lerin projelerinin ‘ses’ getirmesini sağlıyor.

BDPS ile körüklenen televizyonları, gazeteleri, filmleri, sanatçıları, yazarları, öğretmenleri, profesörleri BÖĞÜRÜYORLAR’ ve kötülüğün, günahın mümkün olduğunca yayılmasında görevlerini yerine getiriyorlar. Ve günahı ‘kutsal’ gören Frankçi-Sabetayist zihniyetin ürünü olan bu Lusiferperest sistem, tüm insanlığa ‘altun buzağı’ olarak sunuluyor.

Gerçek soru ise şu: Bugün sistemi altun buzağı gören Müslümanlara ne olacak; ‘devir değişti, Musa dağa çıktı, artık Samirî’nin sistemine ayak uydurmalı; çağdaş, modern olmalı!’ diyen, çaresizlikleri ezberletilmiş Müslümanlara?.. Ve bugün altun buzağıya tapan sadece Yahudiler mi; yoksa, içinde Türk, Kürt, Arab Müslümanlarının da olduğu milyarlar mı?..

 SİSTEMİN PANZEHİRİ

 BDPS denilen sistem ve bunun içinde bankaların havadan para üretme mekanizması dediğimiz KISMÎ REZERV SISTEMİ’ni kaldırmadıkça bu soygun devam edecektir. Bir taraftan bu sistemi ve kötülüklerini herkese anlatırken, bu ‘köklü’ ve ‘dünya çapında’ meselenin çözümünün de yine ‘köklü’ ve ‘dünya çapında’ olması gerektiği âşikardır. Ahtapot gibi binbir koluyla tüm dünyayı boğan SİYONİST BÜYÜK BATI’ya karşı, her noktada o ahtapotun kollarını kesecek, her sahada maddî ve manevî panzehiri üretecek ve muazzam bir İRFAN hamlesiyle o ahtapotun beynini deşifre edip tesirsizleştirecek bir BÜYÜK DOĞU mücadelesinin verilmesi gerektiği de aynı şekilde. O hâlde, malı, mülkü, canı, cananı Allah yolunda fedâ etmeye hazır olmadan BDPS aşılmaz. Esas olan bu mücadeleye paralel ve geçici bir çözüm olarak, aza kanaat etmeyi de bilerek ve tatbik ederek kuşkusuz.

1  Sabri Orman, İKTİSAT, Tarih ve Toplum, 2. Basım, Küre Yayınları, İstanbul 2010, s. 187.

2  J. K. Galbraith, PARA NEREDEN GELİR NEREYE GİDER, Trc: Nilgün Himmetoğlu, Altın Kitaplar, İstanbul 1990, s. 28.

3  Joseph Farrell, BABYLON’S BANKSTER: THE ALCHEMY OF DEEP PHYSICS -High Finance and Ancient Religion-, Feral House, ABD 2010, s. 202.

4  Salih Mirzabeyoğlu, PARAKUTA’ -Paranın Romanı-, İBDA Yayınları, İstanbul 1997, s. 63.

5  David Astle, BABYLONIA WOE, Probable Publishing, ABD 1977, s. 76.

6  Ahmet Tabakoğlu, TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ, 9. Basım, Dergah Yayınları, İstanbul 2009, s. 325.

7  Prof. Dr. Gültekin Çetiner, “Osmanlı’yı Kimler Batırdı”, www.haberdem.com (11 Temmuz 2012).

8  G. Edward Griffin, THE CREATURE FROM JEKYLL ISLAND: A SECOND LOOK AT THE FEDERAL RESERVE, 30. Basım, American Media, ABD 2011, s. 177.

9  Mustafa İslamoğlu, KUR’AN’A GÖRE ESMA-İ HUSNA, Cilt I, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2011, s. 592.

10  Salih Mirzabeyoğlu, PARAKUTA’ -Paranın Romanı-, İBDA Yayınları, İstanbul 1997, s. 45. Büyük harfle vurgu bize ait.

KAYNAK: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 4, Ağustos-Ekim 2013.

 

2 YORUM

  1. selamlar, yazarı uzun zamandır okuyorum, izliyorum. bir iletişim adresi var mı acaba, iktisat öğrencisi olarak bazen danışmam gerekiyor daha iyi bilen birilerine.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz