İran: 2 – Amerika: 1

154

Bir dünya kupası daha geride kaldı. Bu kupanın en önemli olayı, şübhesiz, İran millî takımının cansiperâne bir oyunla “Büyük Şeytan” Amerika’yı 2-1 yenmesiydi. Bütün bir Fars âlemi zafer sarhoşluğuna gömüldü böylece. Herhâlde İran İslâm Cumhuriyeti devrim literatürüne bu zafer şöyle yansımıştır:

– Ve nihayet mustazaflar müstekbirleri mağlûb etti!

Muhtemeldir, İran’ın Mahsunu da çıkp, “teknik bizde goller bizde, âlem buysa kıral biziz” gibisinden bir türkü yakacaktır, bu zaferin hatırasına. Bu sayede, İslâm İnkılâbı(!)nın nereden gelip nereye gittiği tartışmaları bir müddet unutulacaktır. Eğer İranlı politikacılar da bizimkiler gibi bu zaferi iç politika malzemesi olarak kullanmak isterlerse, bütün İran bir ânda güllük gülistanlık olacak, bütün dertler bir ânda unutulacaktır.

Ciddî olmak gerekirse, bizim gözümüzde İran’ın top sahasında kazandığı bu zafer, Türk kızı Keriman Halisin Avrupa güzellik yarışmasında birincilik kazanmasıyla eşdeğerdedir. Gerçi bizim insanımız o zaman böyle bir gürültüyle ayağa kalkmamış, “büyük şeytanı yendik, hiç olmazsa bacağını kırdık” diye sevinmemiştir ama, hâdisenin Türk milleti açısından kötü bir bozgun yolu açtığı âşikârdır. Hattâ o kadar kötü ki, bu anlamda kendimizi İran’la kıyaslayamayız bile. Çünkü biz, inkılâbını yapamamış, başaramamış, hâlâ bozgun yolunda mesafeler kat’eden bir toplumuz. Burada İran inkılâbını kendi döküntü hâlimizle değil, olması gereken İslâm hassasiyetiyle karşılaştırıyoruz. Farka dikkat!

Bilindiği gibi, Doğu Blokunun yıkılışı, gençlerinin hamburger, kot pantolonu ve diskoteklere karşı artan alâkası ile paralel bir gelişme seyri gösterir. Sovyetler, emperyalist kültürü temsil ettiği için kot pantolonunu yasaklamış, ama gençliğin ruhunu kendi alternatifiyle doyuramadığından onun cazibesi karşısında ezilmiş ve özentinin çığ gibi artmasını da önleyememiştir. Netice itibariyle, Doğu Blokunda gençliğin kot pantolonu giyebilmek için ayağa kalktığını ve komünist rejimi yıktığını söyleyebiliriz…

İran’ın futbolda ulaştığı zafer sarhoşluğu da bize bunu hatırlatıyor. Bu sarhoşluk İran’daki mevcud rejimi yıkacak ve yerine yeniden Batıcı rejimi kuracak çapa erse, biz buna sevinenler olmayız ama, acı bir ifadeyle şunu söyleyebiliriz: Bu inkılâb, süslü noel ağaçları gibi kökü toprakta olmayan, sizin İslâmîliğiniz kökü Hakk’a bağlanmayan, sizin süslü tarihî safsatalarınıza dayanan bir şeydi. Safsatanın da bir muvazenesi, bir mazisi olabilir; ama istikbâli yoktur. Ne kadar varlık iddiasında bulunsa da yoktur. Safsata, karşı olabildiğince yaşar. Karşı olma iradesini kaybetmeğe başlayınca da yok olur gider. Sizin inkılâbınız, karşı olduğuyla değil de, onun yerine koyduğuyla kökünden yanlıştı. Bu anlamda sizin inkılâbınız, Humeyninin gitmesi, yerine başkasının gelmesi müşkülüne çatmadı. Cumhurbaşkanınızın Rusya devlet başkanı ile pencere kenarında votka içme yarışına girmesi ve kaybetmesi müşkülüne çattı. Muvazenesini kaybetti!

İmdi; barok tarzında ustalıkla imar edilmiş bir mimarî eserin, mücerred sanat keyfiyeti bakımından kıymeti olmadığını söylemek doğru olmaz; fakat onun İslâmî bir zevki yansıtmadığı söylenebilir ve söylenmelidir. Söylenmelidir, çünkü İslâmî sanat davası, en iyi barok katedrali yapmak olamaz; İslâm ruhuna uygun en iyi ifade tarzını bulmak ve onu en iyi yapmak olabilir. Oysa bugün çoğu bunu anlamıyor. Meselâ İslâmî şiir alanına başkalarının estetiğini hâkim kılmağa uğraşıyorlar; kâh komünistlerin, kâh boşvermişlerin ruhunun temsilcisi oluyorlar. Komünist estetiğin en iyi kullanımından, en iyi İslâmcı şiir değil, en iyi komünist şiir doğar. İran inkılâbı da bunun gibi, safsataya aid estetik ve ahlâk prensibleri arasından İslâmî bir şey zuhur ettirmeğe çalışıyor!

Futbol hakkında bu düşünce sürdürülebilir. Futbolda en iyi olmak, İslâmî değer bakımından bir kıymet belirtmediğine göre, onda kazanılacak zaferin, parlaklığı arttığı ölçüde, belki hakikî kıymet bakımından yaşatacağı hezimet de büyür. Çünkü hep biliyoruz ki, futbol, başından beri, Batılı hayat tarzını Batı dışındaki ülkelerde benimsetmenin araçlarından biri olmuştur.

Faşist diktatörlerin futbola bakışı, çok ünlü “3F” formülüyle ifade edilir: Portekizce (fado – şarkı türkü), (fiesta – eğlence, şölen), (futbol) kelimelerinin baş harflerinden oluşan bu formül, halkın nasıl uyutulduğunu ve gerçeklerden uzaklaştırıldığını anlatmak için kullanılır. Bir başka faşist diktatöre atfedilen, stadyum için “halkı uyuttuğum 100 bin kişilik beşik” tabiri de en az yukarıdaki formül kadar meşhurdur. Fakat şunu bilmek gerekir ki, bu bakış yalnız faşistlere has değildir. Bütün Batılı emperyalistler açısından geçerlidir. Komünistlerin futbol alanında kapitalistlerle yarışa kalkmasına şaşırmamak gerekir; çünkü onlar da aynı sistemin temsilcileridir.

Bizde futbol, Osmanlı İmparatorluğu’nun son kalesi Ulu Hakana karşı, Batılı hayat tarzını özendirici vasıtalardan biri olarak ortaya çıkmıştır. İlk futbol takımlarını, ülkemizdeki yabancılar, Levantenler ve hristiyan azınlıklar oluşturmuş, ancak bu hâdise, Ulu Hakan tarafından Türk gençlerine yasaklanmıştır. İllegal teşekküller hâlinde beliren birkaç futbol kulübü de pek fazla gün yüzüne çıkamamıştır. Sonra İttihatçılar başa gelince, futbol kulüblerini alabildiğine yaygınlaştırmışlardır. Denebilir ki, Türk futbolu, İttihatçılığın eseridir.

Cumhuriyet döneminde de Batılı hayat tarzını teşvik mahiyetinde futbol yaygınlaştırılmağa çalışılmıştır. Ancak uzun yıllar boyunca, büyük şehirlerde yuvalanmış bir kozmopolit kültür havzasından içeriye girememiş, Anadolu’da pek tesirli olamamıştır. Babalar, futbol oynayan çocuklarına kızmışlar, hattâ onları dövmüşlerdir. Anadolu’da birbiri ardına futbol kulüblerinin çoğalması, 27 Mayıs (1960) askerî darbesinin ardından olmuştur. Futbol, bu dönemden sonra, devlet tarafından gençliğin “depolitizasyonu – siyasî kimliksizleştirilmesi” faaliyetlerinin bir parçası olarak kullanılmıştır. “Ne sağcıyız, ne solcu, futbolcuyuz futbolcudiyen gençler, devletin en sevdiği gençler olmuştur. Bilhassa, gençliğin her türlü siyasî eğiliminin yasaklandığı 12 Eylül (1980) askerî darbesinin ardından, futbol, bütün bir ülkede salgın bir hastalık hâlini almıştır.

Kalabalıkların birbirine girdiği ve onlarca kişinin öldüğü bir futbol müsabakasının ardından, Büyük Doğunun dövizi şu olmuştur:

– “İdealsizlik idealinin sembolü meşin topa lânet!

Futbol üzerinde, İran’ın Amerika’ya karşı kazandığı zaferden daha büyük bir zafer varsa, herhâlde o da bu görüşe ermektir.

AKADEMYA (I. Dönem, Sayı 10, Ağustos 1998, Hasan Avcıoğlu imzasıyla)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!