İslâm Dışı İnançlarda Ruh Telâkkileri

271

Avustralya yerlileri ruhun, fizik ölümle birlikte bedenden ayrıldığına inanırlar. Buna göre ruh, Ruhlar Âlemi’nde kısa bir süre misafir olduktan sonra tekrar bir insan bedenine girer. Fakat aynı bölgedeki Gnanji Kabilesi ise ölen bir kadının ruhunun bedeniyle birlikte ortadan kalktığına inanır. Yine Avusturya yerlileri ruhun ebadının bir tohum tanesi cesametinde olduğuna inanmaktadırlar. Pennefather yerlileri, kalbte yerleştiklerine inandıkları “ngai” adı verilen, ikinci bir ruhun varlığını kabul ederler. Buandikler de, insanın çift ruhlu olduğuna inanırlar. Ölümden sonra bu ruhlardan biri denize, diğeri de bulutlara gider (yükselir). Bigambullar, ruhun insan hayattayken de bedeni terkedebildiğini düşünürler. Buna göre, ölüm düşüncesi ruhun bedenden ayrılması durumunu ifâde ediyorsa o halde “canlılık prensibi”ni oluşturan da ruhtur. Ngarigo hâdisesinde, içgüdüsel bir hayaletlere inanma isteği ve merakı hasıl olur. Bu durum Avrupa’da hâlâ yoğun biçimde mevcuttur. Ngarigo cenaze töreninde, bir nehrin bir yakasından öbür yakasına dikkatlice geçilir. Bu ritüelin (ayinin) amacı hayaletin onları takib edemeyeceği ihtimalinin sağlanmasıdır.

Yeni Guinea’daki Tamiler de insanın çift ruh taşıdığına inanırlar. Bu ruhlardan biri uzun diğeri kısadır. Uzun olan ruh, insanın “gölge”sidir ve rüyâlarda bu ruh hâkimdir. Kısa ruh ise ölüme kadar bedeni hiç terketmez ve ölümle birlikte Lamboam adı verilen Ruhlar Âlemi’ne gider. Bir diğer Yeni Guinea kabilesi olan Windessiler de insanın çift ruhlu olduğuna inaırlar. Buna göre, kadının ölümüyle birlikte her iki ruh da “Aşağı Dünya” adı verilen yere gider. Fakat erkeğin ik ruhundan biri “Aşağı Dünya”ya giderken, diğeri bir başka erkeğin bedenine girer. Solomon ada yerlileri iki tür hayalete –ruha değil- inanmaktadırlar. Birinci grupta güçlü hayaletler, ikinci grupta ise zayıf hayaletler bulunur. Tonganlar, asillere ait ruhların ölümden sonra ilahî bir kimlik kazandığına inanırlar, orta sınıf insanların ise ruhu yine yükselir ancak ilahî bir nitelik kazanması sözkonusu değildir, sıradan bir figür olarak kalırlar; üçüncü gruptaki insanların yani yoksulların ve hizmetkarların ise ruhları yoktur, yani onlar hayvanlar gibi fizikî bir ölümle birlikte yok olurlar. Dr. C. E. Fox’a göre, Solomon adalarındaki San Cristobal halkı, insanın çift ruhlu olduğuna inanırlar. Bu ruhlardan birine “Adaro” denir ki, bu gölge-ruhtur ve “eril karakterli”dir. İkinci ruh ise “Aunga” adını alır ki, bu ruh sakin, sevimli ve “su karakterli”dir. Hayatî prensip “Baş”tır ve Adaro, kişinin ölümünden sonra başa duhûl edebilir. Aunga ise ölünün bütün vücuduna hatta eşyasına girebilir. Üstelik Aunga, kişi hayattayken de başın tepe noktasından (vertex) bazen de ağız, kulak ve burundan da girip çıkabilir. İnsanın ölümünden sonra Adaro (olumsuz ruh) başka bedenlere de gidebilir. Samoa yerlilerinden bazıları, ölüm ânında ruhun bedeni terkettiğini gördüklerini söylemektedirler. Buna göre ruhun ebadı, terkettiği insanın ebadıyla aynıdır. Sosyete ada yerlileri ölen kişinin ruhunun gelecekten haber verme kabiliyetinde olduğunu ve bu haberleri dirilere ulaştırmakla yükümlü olduğunu savunurlar. Bu topluluk ruhun insanın böbreklerinde olduğuna inanırlar. Hawai yerlilerine göre ruh, insanın gözyüvarlarına özellikle de gözyaşı bezlerine yerleşmiştir. Onlar da çift ruhun varlığına inanırlar. İlginç bir çift ruh inancı Filipin Bagoboları’nda dikkat çekmektedir. Buna göre, vücudun her yarısında ayrı bir ruh bulunmaktadır. Soldaki ruh uyku sırasında bedeni terkeder ve ölümden sonra şeytanın ruhu haline gelir, insanın bütün talihsizliklerini, kötülüklerini, hastalıklarını tevarüs eder (üstüne alır). Buna karşılık sağdaki ruh nazik ve lâtiftir. Ölümden sonra “Aşağı dünya”da atalarının ruhlarıyla birleşir. Hollanda Borneosu’nda insan ruhuna “Antu” adı verilir ve bu ruh devasa boyutlardadır. Bu ruh 3 ilâ 7 kere reenkarne olur (tenasuh, yeniden bedenlenme) ve en sonunda mükemmelleşip uçuşkan hale gelir ve atmosfere karışarak sonlanır eşdeyişle insan ruhu sonludur.

W.J. Perry’ye göre, Selebes adalarında yaşayan Toradjakabilesi ruhun, insanın gölgesi olduğuna inanır. Bu ruh genelde başın en üst noktasından (vertex) bazen de burun, kulak, ağız veya eklem yerlerinden vücudu terkeder. Bedeni terkettikten sonra farklı biçimlere girebilir. Söylentiye göre, iki Toradja erkeği uyurken, birisi, bir farenin arkadaşının burnu etrafında dolaştığını görür ve bu fareyi öldürür. Fare öldükten hemen sonra da arkadaşının öldüğüne şahid olur. Ruh hayvan formundayken başka ruhları da ziyaret edebilir. Burada da bir düaliteyi (ikilik) gözleyebiliyoruz. Hayalet ile ruh arasında bir ayırım yapmak gerekirse, ruhun “soluk”la doğrudan bağlantılı olduğunu görüyoruz. Hayaletlerin ise nefesle bir ilgileri bulunmamaktadır. Gilbert ada yerlileri, çocukların doğuştan ruh sahibi olmadığına inanırlar. Çocuğun doğuşundan itibaren 2-3 gün boyunca yakın akrabaları etrafında sür’atle dansederler ve bebeğe gelmesi muhtemel olan ruhun dikkatini çekerler. Bu topluluğa göre de insanın gölgesi aynı zamanda onun ruhudur. Bu ruh ölümden sonra 3 gün boyunca bedenin etrafında dolaşır ve daha sonra da göğe yükselir. Oradan da “Ada cenneti”ne gider. Marshall ada yerlilerine göre, insan ruhu akışkan, hızlı hareket eden ve şeffaf yapıdadır.

Afrika kabilelerinden olan Bariler ruhun sonsuza kadar varolduğuna inanırlar. Bontgolar’a göre, ruh karanlık ve gölgelerle dolu sık ormanlarda yaşar. Masai ve Bahima kabilelerine göre ölümsüzlük krallara ve aristokratlara mahsus bir imtiyazdır. Batı Afrika’da yaşayan Tshi kabilesi ruha “Kra” adını verir. Bu ruh insanın şahsî ruhu olmaktan çok “RUH’UN RUHU” olarak tanımlanabilir. Bir diğer Batı Afrika kabilesinde ise insanın çift ruhlu olduğuna inanılır. Buna göre, “Eril ruh” kötü ve şiddet yanlısıdır. “Dişil ruh” ise iyi ve naziktir. Yoruba kabilesine göre insan 3 ruhludur: Biri başta, biri midede diğeri ise “el ve başparmağı”nda yerleşmiştir. Nijerya’daki Hausa ve Kuzey Kongo’daki Bavili yerlileri 4’lü manevî sistemi kabul ederler: Ruh, gölge, hayat ve çift. Hausalar’a göre tabiat insanın hem içinde hem dışındadır. Bambula kabilesi ise yukarıda zikredilen ruhanî elemanlara bir 5.yi ekler ki, bu da çok kötü insanlara has bir niteliktir ve ölümle ortadan kalkmaz.

Nijerya yerlilerinden olan İbolar insan ruhunun cansız varlıklara ve eşyaya da duhûl edebildiğine inanırlar. Buna karşılık hayvan ruhunun böyle bir kabiliyeti yoktur. Bantular ise hayvanların ruh taşımadığını savunurlar. Hayvanlar insan ruhu “Ngoma”ya bağlıdırlar. Banyankole kabilesine göre, dişi hayaletler kabilenin çocuklarına ve kadınlarına zarar verebilecek karakterdedirler. Dahomey’de, kralın ruhu aynı anda birden fazla yerde bulunabilme kabiliyetindedir. Örneğin Kral Gézu aynı ânda tahtında, savaş alanında ve annesinin bedeninde görülmüştür. Yine Gézu kraliyet ailesine mensub diğer bireylerin kılığında da görünmüştür. Orta Afrika yerli kabilelerinden bazılarında kralın hayaleti aslan veya başka güçlü hayvanların bedenine girebilir. Ashanti kabilesi ruhun rüzgâr karakterki olduğunu kabul ederler. Böylelikle bedenini terketmiş olan insan ruhu insanlara dokunmak suretiyle zarar verebilir. Bu inanışın motiflerine İrlanda folklorunda da rastlanması ilgi çekicidir. İrlandalı bir Aran kadını Lady Gregory’ye şöyle der: “Bazen bulut kılığına giriyorlar bazen de fırtına!” Aynı anlayış, Eski Yunan düşüncesinde de mevcuttur: Buna göre rüzgâr ile yeraltı tanrıları ve ölüm arasında bir bağlantı vardır.

Rasmussen’e göre, Eskimolar insanın beden, ruh ve isim-ruh’tan oluştuğuna inanırlar. Ruh esas bileşendir ve sık sık bedeni terkeder ve geri döner, ayrıca insanı gölgesi aynı zamanda onun ruhudur. Bu ruh cesameti itibariyle insan bedeninden daha küçüktür. Büyücüler bu ruhu görebilirler. Bu ruh bazı cadılar tarafından çalınabilir. İsim-ruh adı verilen ruh ise ikinci bir ruh rolünü üstlenir ve fizik yaşamı kontrol eder. Bu anlamıyla “can” rolünü yüklenir. Ölümden sonra bu isim-ruh hamile bir kadının bedenine girer ve onun çocuğunu kontrol etmeye başlar. Yalnız bu durumda büyücünün müdahalesi de gereklidir.

Kuzey Amerika yerlilerinin ruh konusundaki inançları Eskimolar’ınkiyle benzerlik arzeder. Chippewalar ruha “O’chechag” adını verirler ve bu ruhun bilinçdışılık ve trans duyumlarında bedeni terkettiğine inanırlar. Hayvanların ve eşyanın da ruhu vardır.

Animism (Cancılık) en çok eski Çin’de gelişmiştir. Eski Çin düşüncesine göre, insan ruhu Yin ve Yang adı verilen iki bileşenden meydana gelir. Bu iki bileşen, iyilik ve ışığın ve kötülük ve karanlığın temsilcileridir. Ölümden sonra sayısız ruh biraraya gelir ve ortak eyleme geçerler. Eşyanın da ruhu vardır. Örneğin uçan nesnelerin ruhu özel bir koku yayarlar. Bir anlamda Çinliler hayaletler ve ruhlarla hayatın her alanında içiçedirler.

Brahmanizm; Brahm kelimesi nefes, rüzgâr ve ruh anlamlarına gelir. Buna göre, Brahma “Havada oturan ve her yöne aralıksız esen büyük bir yel gibi, bütün varlıklar bende yerleşmişlerdir.” der. Brahmanlar, bireysel ruhun, tümel ruhtan doğarak yine ona dönmek suretiyle ebedî varlığını koruduğu inancındadırlar.

Buddhaizm’de ruhun belli bir başlangıcı yoktur.

Platon, ruhun geçici bir hayat kalıbına girmeden önce Allah katında, saf bir öz hâlinde varolduğuna inanır. Bu “prééxistancialisme” (Preeksiztansiylizm: Önceden varoluşçuluk) anlayışıdır. Platon’a göre, ruh beyinde yer alır.

Pélagisme (Pelajizm) ise insanî özgürlüğü “prédestination” (predestinasyon: Öncel takdir) dan kurtulmak için şöyle bir inanç getirmişlerdir: Bir beden doğmak üzereyken Tanrı o beden için ayrı bir ruh yaratır ve bu suretle ruhlar bedenlere paralel olarak çoğalırlar.

Saint Augustin, Martin Luther ve Leibniz, ruh’un ilk atamızda (Hz. Âdem’de) “tohum” halinde bulunduğunu ve ondan bütün kuşaklara yayıldığını savunurlar. St. Augustin, bu olayı meş’alenin diğerlerini tutuşturmasına benzetir.

Créationiste (Kreasyonist: Yaratılışçı) Hristiyanlar, ruhun Tanrı tarafından ayrıyeten yaratıldığına inanırken, Traducianıste (Tradüsyanist: Verâsetçi) Hristiyanlar ise çocukların ruhu babalarının ruhundan doğar iddiasındadırlar.

Homeros, ruhun bir nefes olarak ölen insanın ağzından ve yaralarından çıkıp, sonra gölge haline geldiğini, nihayet bir duman olarak dağıldığını söyler.

Pythagoras, ruhu herşeye hayat ve hareket veren ince ve hulûl edici bir rüzgâr olarak kabul eder. Pythagoras ruhun beyinde olduğunu kabul eder.

Avdira (Abdera) okulunun kurucuları olan Dimokritos ve Leukippos’a göre, ruh ateşli bir atomdur.

Aristotelis (Aristoteles), ruhun hayatı kabul edebilen cisimlerde gerçekten belirebilen bir kuvvet, beden, biçim ruhtur. Ruh 3 basamaklıdır. Bitki ruhu, Hayvan ruhu, İnsan ruhu. Her basamak bir üsttekinin maddesidir. Bitkilerde yalnızca özümseme ve üreme ruhu vardır. Hayvan ruhu, devim-istek-duyumla belirir ve bitki ruhuna eklenir. Akılla beliren insan ruhuysa kendinden önceki bütün ruhları kapsar. Bitki ruhu, Hayvanlık biçiminin maddesi, hayvan ruhu ise insanlık biçiminin maddesidir. Bu basamakların tabanında “biçimsiz (Amorf) madde”, tepesindeyse “maddesiz biçim” vardır. Aristo’ya göre, ruh kalpte yerleşmiştir. Madde ilk biçimlenişinde (ilk ruhla yüklenmesinde) –ki bunun nedeni, biçimler biçimine (ruhlar ruhuna) duyduğu özlemle gerçekleşmiştir- 4 ana biçimde belirir: Toprak, su, hava, ateş.

Spiritüalistler’e (Ruhçular) göre, ruh bedenden bağımsız ayrı ve özel bir hassadır.

Pantesitler (Kamutanrıcılar), organizmayı reddeder ve bütün varlığa ruh atfında bulunur.

Hilozoizm (Madde-Canlıcılık) de buna çok yakın bir anlayışı savunur.

Epikürienler ve Stoacılar ise ruhun da ince (rafine) bir madde olduğunu kabul ederler.

Neo-Platonienler (Yeni Platoncular) madde ve ruh ikiliğini reddederler.

Descartes, ruhun mekânsız olduğunu ve bedenle özdeşleşmiş olduğunu söyler. Aynı Descartes daha sonraları, ruhun beyinde bulunan “kozalak bezi”nde (Glande Pinéale) bulunduğunu iddia eder. Epifenomenoglar (Olaycı-Olgucular), İnteraction (karşılıklı etkilenimciler) kuramcıları da Neo Déscartien (Yeni Descartes’çı) felsefeye bağlıdırlar.

Goethe ise ruhsuz maddenin ve maddesiz ruhun olamayacağını savunur.

Leibniz, ruhun beden üzerine etkisini Ezelî âheng kuramıyla açıklar.

Villis, ruh için “Hayatî Âlev” tanımlamasını yapmaktadır.

Materyalizm’e (Maddecilik) göre, ruh organik fonksiyonlarının basit bir hassasıdır.

Behavıourısm’e (Biaviurizm: Davranışçılık okulu) göre, bütün ruhî olaylar uyarım (stimulus) ve cevabtan (réponse) ibaret davranışlardır.

***

Felsefî Tanımı İtibariyle Ruh:

Fr: Âme, İng: Soul, Yun: Psykhe, Al: Seele, İt: Anima.

Canlı organizmanın duyusal yanı. Canlı organizmanın maddi yanını dile getiren beden deyimine karşılık canlı organizmanın maddesiz yanını dilegetiren ruh deyimi, “uçucu gaz” anlamındadır. İslâm’da ruh ve nefs birbirine yakın anlamlar taşırlar. Canlı organizmalar arasında “insan ruhu”nu dilegetirmek amacıyla “Nefs-i Nâtıka” (Düşünüp, söyleyebilen can) deyimi kullanılır. Canlı organizmalar arasında hayvan “ruhlu” (psykhe), insan ise hem ruhlu hem tinli (pneuma, spirit) bir varlıktır.

Arabça’daki “Ruh” kelimesinin kökeni “yel, hava, rüzgâr” anlamına gelen “Rıh” kelimesidir. “Kokulu hava” anlamına gelen “Râyiha” sözcüğü de bu kökten türemiştir.

***

Yehova Şahitleri’nin Değerlendirmeleri:

“Ruh diyarından yeryüzüne gelen Hz. İsa (İsa Mesih), olumsuz ruhî varlıkları doğrulamıştır. Kendisinin birçok defa İblis’ten bahsettiğini ve onu, “yalanın babası” ve “katil” olarak adlandırdığı yazılıdır. (Yuhanna, 8/44). İblis, Hz. İsa’ya yerin bütün krallıklarını gösterek şunları söylemektedir: “Eğer yere kapanıp bana tapınırsan bütün bu şeyleri sana veririm.” Hz. İsa bu teklife şöyle cevab verir: “Çekil şeytan, çünkü Allah’a tapacak ve yalnız ona kulluk edeceksin”. Bu diyalogtan sonra İblis, Hz. İsa’yı terkeder.

İsa Mesih bu tecrübede kim tarafından deneniyordu? Gerçek bir varlık tarafından mı, yoksa yalnızca bir “kötülük vasfı” tarafından mı? Eğer sadece bir kötülük vasfı tarafından denendiyse, bu vasıf kimde bulunuyordu? Bu kötülük bizzat İsa Mesih’in içinde miydi? Eğer öyleyse Hz. İsa’nın günahsız olduğu tezi doğru olmazdı. Fakat Allah’ın sözü olan Mukaddes Kitab’ta, Hz. İsa’nın, “suçsuz, lekesiz ve günahkârlardan ayrılmış” olduğu yazılıdır. (İbraniler, 7/26). Mukaddes Kitab ayrıca şunu da söyler: “O günah işlemedi ve O’nun ağzında hile bulunmadı.” (İ. Petrus 2 /22). Bu nedenle Hz. İsa, bizzat kendi içindeki kötülükle konuşamazdı. O, yaşayan, ruhî bir varlıkla konuşuyordu. Buradan İblis’in ruh diyarında yaşayan gerçek bir varlık olduğu anlaşılıyor.

Fakat, İblis nasıl meydana geldi? İşi tam olan Allah’ın kötü bir varlık yaratmayacağı bellidir. Böyle birşey hem mantığa hem de Allah sevgisine aykırıdır. Dolayısıyla, daha sonra İblis haline gelen ruhî varlığın, Allah’ın bir yaratığı olarak diğer milyonlarca melek, yani “Allah’ın oğulları” gibi kâmil ve kusursuz olması gerekir. (Eyyub 38/7). O halde kendisi nasıl kötü oldu? İlk erkek ve kadın yaratıldıktan sonra, bu ruhî varlık Allah’a isyan etme eğilimine girmiştir. Bunun temel nedeni özündeki tapınılma arzusudur. Hz. Adem ve Hz. Havva, onun için bir alternatif, bir ortak niteliğindeydi. İblis’in çözümü, onları Allah’a karşı isyan etmeye zorlamak oldu. Aden’de, İblis yılanı kullandı. Böylece Mukaddes kitab, İblis’i “eski yılan” yani kâinata kötülüğü ve isyanı sokan olarak teşhis etti. (Vahiy, 12/9;2. Korentliler 11/3).

İblis, itaatsizliğe ve kötülüğe sapan yegane ruhî varlık değildi. Allah çok sayıda mukaddes melek yaratmıştı. Tekvin (Genesis) bölümünün 6/1-5 ayetlerinde Nuh’un günlerindeki tufandan önce, “Allah’ın oğulları”ndan (meleklerden) bazılarının maddi bedenler aldıklarını, gerçek meskenleri olan gökleri terk ederek, insan biçimine girdiklerini açıklar. Bunu neden yaptılar? Görünüşü güzel olan insan kızlarıyla evlenerek beşerî ihtiraslardan zevk almak için. Bu, Allah’a karşı bir itaatsizlik hareketiydi ve Mukaddes Kitab bu hadiseyi “zina etmiş ve başka bedenlerin ardına düşmüş” Sodom ve Gomorrhea’daki halkın hareketine benzetir. (Yahuda 6/7). Aynı şekilde, melaikenin cinsel münasebette bulunmak üzere yere inip insan bedenine bürünmeleri, onların semavî hüviyetlerine aykırıydı. Onların bu hareket tarzı, anormal bir nesil olan “zorbalar” olarak adlandırılan “Nefilim” dahil, birçok kötü sonuçlara yol açmıştır. “Allah’ın bu oğulları” isyankâr hareketleriyle kendi kendilerini cinler haline getirmişler ve cinlerin reisi olan İblis’in tarafına geçmişlerdir.

Bütün küreyi sarmış olan Nuh’un günlerindeki tufan, bütün kötü insanları helâk ettiği zaman, bu sadakatsiz melekler insanî bedenlerini terk ederek ruh diyarına döndüler. Fakat Allah’ın mukaddes meleklerinin oluşturduğu teşkilâtta tekrar yer almalarına müsade edilmedi. Bunun yerine alçaltılmış bir ruhî karanlık durumuna getirildiler. (2. Petrus, 2/4). Allah, tufandan sonra, bu cin haline gelmiş olan meleklerin bedenlenip maddileşmelerine izin vermemiştir. Fakat onlar hâlâ kadınların ve erkeklerin üzerinde tehlikeli bir kudret icra edebilirler. Şeytan, bu cinlerin yardımıyla dünyayı saptırmaya devam ediyor. (Vahiy 12/9).

Yuhanna kitabında, İsa Mesih’in, İblis’i 3 defa, “bu dünyanın reisi” olarak adlandırdığını biliyoruz. (Yuhanna, 12/31; 14/30; 16/11). Mukaddes Kitab, “Bütün dünya kötü olanın kudretinde bulunmaktadır” der. (1.Yuhanna 5/19). Bütün dünya hükümetlerini de İblis idare ediyor. Hz. İsa da, İblis’in yerin bütün krallıkları üzerinde hüküm sürdüğünü yalanlamadı. Vahiy 13/17’de, ona (İblis’e) her sıpt ve kavm ve dil ve millet üzerinde selâhiyyet verildiği belirtilmektedir. 10 boynuzlu canavarla sembolize edilen yaratık, İblis’in ta kendisidir. O nedenle, Hz. İsa, “Benim krallığım bu dünyada değil” demiştir.

Cinlerin birçok erkek ve kadını saptırmak için kullandıkları bir usul de spiritizma (ruhçuluk)dır. Spiritizma, cinlerle temasa geçmek demektir. Spiritizma, insanları cinnî etki altına sokar. Falcılık, sihirbazlık, afsunculuk, büyücülük v.s hepsi de cinciliktir. Bu gibi şeylerle uğraşanlar Allah’ın düşmanı olurlar. Astroloji de bu faaliyetlerden biridir ve Allah’a karşı gelmeyi içerir. Aziz Pavlus (Saint Paul), “Şeytanın kendisi nur meleğinin suretine girer, onun hizmetçileri de salâh hizmetçileri kılığına bürünür” der. (2.Korentliler, 11/14-15).

Eski Ahid, (Tevrat, Old Testament, Ahd-i Atik) de “Tekvin” (Genesis, Oluş) bölümünde Yahova’nın (Yahve) ruhu, kendisinden bir soluk (nefes) olarak fışkırır ve yaratmak için ise suların üzerinde rüzgâr gibi dolaşır.

Tevrat bir de Allah’ın ruhundan söz eder: “Rabb’in ruhu, Saoul’dan çekildi ve Rab tarafından bir kötü ruh ona ıstırab verdi.” (Birinci Krallar, 16/14-15) ve; “Allah tarafından Saoul’a ruh gelince Davud tamburu eline alıp çalar ve Saoul da rahatlayıp ferahlayınca, kötü ruh üzerinden giderdi.” (B.K. 18/23)

Yahudiler’in Talmud kitabı, ruhların düşecekleri zamana kadar kapatıldıkları bir mağaradan sözder. Bu ruhlar bazen, Allah’ın tahtı altında bir ihtiyat alanında bekletilirler. Bazen de, bedene geçmiş bulunan salih ruhlara eşlik ederek göklere dönerler. Bunlar, öteki hayat hazineleri ve kutsal dualar arasında 7. Gök’te otururlar. Ruhlar, İlahî özdendir. Uyku esnasında yeryüzünün her yerini dolaşır ve rüya görürler.

Sir Thomas Browne, “Birçokları ruhun durumunu tasvir etmek için büyük sıkıntı çekerler” diyor. Günümüz uygar insanı ruh ve ölüm ötesi mevzuunda ciddi bir araştırma ve düşünceye sahib değildir. Hatta belki de ilkel düşünce sahibi adam daha ciddiydi denebilir. Hele mistik yönü itibariyle ilkel adam, uygar adamdan daha derinlikliydi. Onun için bilmek inanmaktı. Ya bizim bilmediğimiz birşeyler biliyordu, ya da bilip de unuttuğumuz şeyleri…

İlkel eskatoloji’ye (ölümötesi bilimi) göre ölen bir insanın ruhu aşağıdaki seyri izlemekteydi:

1-Genellikle bir refakatçinin eşliğinde yargılama alanına (salonuna) gidiyor ve orada sonsuz acılara veya zevklere ulaşıyor,

2- Ruhlar âlemine doğru yollanıyor ve buraya ulaşmadan önce kuvvetle muhtemelen şeytanların azabına uğruyor,

3- Dünyada yaşadığı bölgeden çok uzak olmayan bir adaya, bir mağaraya ya da bir ormana doğru yönleniyor ve orada diğer hayaletlerlerle (ruhlarla) birlikte ölümötesi yaşamına devam ediyor. Zaman zaman yakınlarını ziyaret ediyor,

4- Onları, mezarını ziyaret etmeleri konusunda uyarıyor ve kabile ya da kasaba halkıyla yakın temas halinde,

5- Kimi zaman bir başka insanın vücuduna giriyor. Bu olay hemen ölüm sonrasında bir süre gerçekleşiyor.

Ruhun yukarıdaki seyri izlemediği istisnaî durumlar ise şöyle:

-Katledilmiş olmak,

-İntihar etmiş olmak,

-Hayvanlar tarafından öldürülmüş olmak,

-Vücudu tam oluşmamış olmak (özürlü v.s.),

-Kadının doğum esnasında ölmüş olması,

-Çok küçük yaşta ölmüş olmak (rüşdünü ispat etmeden).

Buna mukabil kişinin dünya hayatındaki ibadetinin ölümötesinde bir karşılığı olmadığı inancı hâkimdir.

Ruhun kaç evre geçirdiği konusu ise çok tartışmalıdır. Güney Hindistan’ın yüksek bölgelerinde Todalar adında oldukça ilkel bir halk yaşamaktadır. Toda eskatolojisine göre, Amnodr (öte dünya) Batı’ya doğru uzanır ve Nilgiri Tepeleri’nin ötesinde güneş tarafından aydınlatılır. Amnodr, tanrı On’un yönetimi altındadır. Ölülerin ruhları burada yaşarlar ve dünyada sürdükleri hayatın aynısını sürdürürler. Ruh, Amnodr’a belli yollardan gelir. Sıcak taş adı verilen bir taş bu yolun ilk aşamasında aşılır. Bir sonraki taş Panipikârs adlı taştır. Daha sonra bir orman boyunca yürünür, her ruh vücudundan neşet eden bir bıçakla yolu üzerinde bulunan ağaçların gövdesine bir işaret yapar (kazır). Sonunda bir köprüye gelinir, kötü bir hayata sahib olanlar (günahkârlar) köprüden aşağı düşerler ve yılanlar tarafından yutulurlar. Ancak öyle durumlar vardır ki, ruh bu nehirden kurtulabilir ve geri kalan bölümüyle birleşebilir (Araf esprisi).

Gilbert ada yerlilerine göre, günahların cezası sürekli ertelenir. Avustralya ilkellerine göre, ruh göğe yükselir ve zaman zaman yere iner. Bundan amaç, müşkülü olanlara yardım etmektir.

Wotjolar’a göre, ruh belli bir süre mağarada ikâmet eder.

Wiradjuriler’e göre, ruh büyük bir ağaçta oturur.

Bigambullar, ölülerin gölgeleri çok uzaklara giderler.

Alcheringa inancında, ruhlar yeniden bedenlenene (reincarnation) kadar ruhlar âleminde beklerler. Bu inanç Kuzey kabilelerinin genel inancıdır.

Maori inancına göre, ölümü müteakip 3 gün boyunca ruh cesedin başında bekler. Bilahare gölgeler âlemine gider. Gittikleri yer, dünyanın en karanlık, en derin yeridir. Bunlar afet olarak dünyaya geri dönerler. Önemli insanların ruhları ise göklere yükselir.

Britanya Yeni Guinesa’sındaki Koritalar ruhun ölümden sonra İdu adlı dağa gittiğine, fakat orada belirli bir süre kaldığına inanırlar.

Mafalu inancına göre de ruh dağa çıkar ve oarada yumuşak bir ışık ya da büyük bir mantar biçimini alır.

Monumbo inancına göre, ruhlar hayvan ya da bitki kılığına bürünürler.

Yeni Kaledonyalılar, ruhun bir denizin sonunda bulunan güzel bir yere (toprak) gittiğine inanırlar. Bu ülke, Pott adasının kuzey doğusunda bulunur. Burada uykusuz bir hayat sürerler her gün mezarlarından çıkarlar.

Melanezya inancında, ruh ölüm adalarını dolaşır fakat arada bir doğduğu yere geri döner, kendini gösterir ve duyurur.

Sosyete adası yerlilerine göre, ruh ormana gider ya da bir eşyaya dönüşür.

Hawaililer’e göre, sıradan insanların ruhları yeraltına inerler ve orada kertenkelelere veya kelebeklere dönüşürler. Görkemli ruhlar ise göklere yükselirler.

Hollanda Borneosu yerlilerine göre, ruh bir ağacın tepesinde görünmez bir yuva yapar ya da tepelerde dolaşır. Ruh her hâl-ü kârda ateş tepesini aşmak zorundadır. İyi ruhlar alevleri nasıl aşacaklarını bilirler ancak kötü ruhlar ateşin içine yuvarlanırlar. Fakat imhâ olmadıkları için yeniden döngünün içine girerler.

Dyaklar’a göre ruh göğe yükselir.

Ballaus düşüncesinde ruhlar âlemi yeraltındadır. İyi ve Kötü ruhlar ayrı ayrı bölümlerde yaşarlar.

Sibuyowlar’a göre insanın 7 hayatı vardır. Buna göre birinci hayat dünya hayatı, son hayat ise cennet hayatıdır.

Desunlar, ruhun Kinabalu Tepesi’ne gittiğine inanırlar.

Watubela’da (Endonezya), ruh doğu Seran’daki dağa gider.

Minabassa’da (Celebes) kaydadeğer ruhların göğe yükseldiğine, sıradan ruhların ise ormana gittiğine inanılmaktadır.

Marshall ada yerlilerine göre, ruh ölümü izleyen altı gün boyunca mezarda bekler. Daha sonra Narikrik adasına gider. Orada şeytanla karşılaşır, bilahare Eorerok’a geçer ki burası gölgeler adasıdır.

Mortlock ada yerlileri (Carolines) ruhun bir deniz kuşuna dönüştüğüne inanırlar. Eğer iyi bir ruhsa, cennete ilahî bir refakatle gider.

Yap ada yerlileri, ruhun zekî veya idiot bedenlere göre değişik bir serüven izlediğine inanırlar. Falraman denen bir yere giderler.

Huron yerlilerine göre kötü ruh, uzun ve meşekkatli bir sürecin sonunda güneşe ulaşır. Mezarda kaldığı sırada zaman zaman sosyal olaylara katılır ve mezara bırakılan yemekleri yer.

İroquoi yerlilerine göre, ruhun dünyadan cennete yolculuğu bütün bir yıl sürer. Ruh, yolculuğa hazır oluncaya kadar mezarda kalır. Mezarda sürekli bir ışık vardır. Böylece ruh kendi yemeğini pişirebilir.

Chippewalar, eşyanın ve hayvanların da ruhu olduğuna inanırlar. Eğer bir insan bu eşyaya veya hayvana kötülük ederse ölümötesi dönemde onların hayaletleri tarafından rahatsız edilecektir. Buna mukabil iyi ruhlar, ölümötesi hayatlarını dans ederek, şarkı söyleyerek ve mantar yiyerek geçirirler.

Eskimo inancına göre, ruh ya göklere yükselir ya da denizin dibine gider. Fakat her iki yerde de zevk içindedir.

Yucatan’daki Maya yerlilerine göre ruh (pishan) göklere yükselir.

Kelt inancına göre ölümötesi hayat, dünya hayatının aynısıdır. Aynı keyifler, aynı problemler ve aynı ihtiyaçlar ruhu beklemektedir. Ve ruh, aynı evlerde, aynı alanlarda ve aynı toplumda yaşar.

 

Kaynak: H.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!