Kötülük Problemi Üzerine

Ahmet Nusret Özdil [*]

Bir arkadaşımızın ricası üzerine özellikle ateist ve deistlerin sıkça gündeme getirdiği kötülük problemini kısaca ele almaya karar verdik. 

İddia birkaç farklı kalıba sokulmuş olsa da genel olarak şu temele sahibtir:

– “Yeryüzünde çeşitli kötülükler vardır. Bu kötülükler ya Tanrı’nın izni ile veya Tanrı’ya rağmen vukua gelmektedir. Üçüncü bir ihtimal yoktur. Bu durumda ise ya Tanrı bu kötülüklere müsaade ettiği için kötüdür veya mani olamadığı için âciz. Oysa her iki hâl de Tanrı’nın şanına uygun değildir.” [1]

Bu iddiaya cevabları genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

1-  “Tanrı sadece iyiliğin sebebidir. Kötülük için farklı bir kaynak aranmalıdır” diyerek kötülük için ayrı bir yaratıcı isbat etmek. [2]

2- “Kötülük iyiliğin eksik olması hâlidir” diyerek ‘kötü’ kavramını ‘az iyi’ ile değiştirmek suretiyle kavram katliamına başvurmak. [3]

3- Kötülüğün aslında izafî olduğunu, bir kişiye göre kötü olan bir şeyin başka birine göre iyi olabileceğini söylemek. [4]

4- İyi kavramının var olabilmesi için bir karşıtın bulunmasının zorunlu oluşu kabulünden hareketle “kötülüğün Tanrı’nın iyiyi yaratmak için yaratmak zorunda kaldığı şeyler olduğunu kabul etmek. [5]

5- İmtihan olgusunun varlığı için farklı seçeneklere ihtiyaç bulunduğu ve iyiliğin doğru, kötülüğün yanlış seçenek olarak var olmalarının zorunlu olduğunu söylemek. [6]

6- Bunların hepsini yetersiz görüp ve bir çözüm de önermeyip bu meselenin çözümsüz olduğunu iddia etmek. [7]

Bizce bu cevabların hepsi yetersizdir. Çünkü birinci izah, “Tanrı kötülüğün sebebini yok edebilir mi?” sorusu karşısında çaresiz kalmaktadır. Eğer yok edebilir de etmiyorsa kötü, yok edemiyorsa âciz olmuş oluyor.

İkincisi sadece kavram katliamıdır. “Eğer bir çocuğun yakılarak öldürülmesi sadece iyiliğin az olması ise onu yakan adamı iyiliği az olan bir iş yapmakla mı suçlayacağız?” diyen birisine verecek cevabı yoktur. Hele hele, “bu tanımı ‘iyilik kötülüğün az olmasıdır’ tanımına tercih etmenizin geçerli bir sebebi var mıdır?” sorusu karşısında tamamen çökmeye mahkûmdur. Eğer Tanrı, sadece çok iyi ve az iyi şeyleri yarattığı için “mutlak iyi” olarak isimlendirilebiliyorsa; sadece çok kötü ve az kötü şeyleri yarattığı tanımından hareketle “mutlak kötü” olarak isimlendirilebilmesi lâzım gelir. Bu durumda da “mutlak iyi” hükmünün “mutlak kötü” hükmüne tercihinin geçerli sebebi sorulacaktır ki, bu soru da cevabsız kalacaktır.

Üçüncüsü, kötülüğün hâdiselerin veya fiillerin kendisinden kaynaklanmayıp bir şeye nisbetle olduğu noktasında, bizce haklı olsa da, bu izafîliği sadece kişilerin o hâdiseler hakkındaki değerlendirmesine dayandırmakla hatâ etmektedir. Zirâ bu durumda katil mahkemede hâkimin veya kanunu yazan kişinin, kendisince kötü gördüğü bir fiili işlediği için cezalandırılmakta olup niçin başkalarının değerlerine göre yargılandığının hesabını sormak hakkı kazanır.

Dördüncüsü, Tanrı’nın âcizliğini kabul etmektir. Zirâ varlığı kötülüğe muhtaç olan ‘iyilik’ değil ‘iyilik kavramı’dır. “Kötü”ye ihtiyaç bizim zihnimizde “iyi” kavramının oluşması noktasında vardır ki, Tanrı iyi kavramını bizim zihnimizde yaratmadan sadece iyi olan şeyleri yaratsaydı bile, kötülüğü yaratmasından daha kabul edilebilir bir durum olurdu. İyiliğin var oluşu bizim zihnimizde kavram olarak oluşmasının ürünü değildir.

Beşincisi, çok fazla ön kabule dayanmaktadır. Zirâ bu mesele Tanrı kavramıyla alâkalıdır. Henüz “imtihan var mıdır?” sorusunun hesabı verilmemişken ‘imtihan’a dayandırılmış bir cevab vermek ciddi bir usûl hatasıdır.

Yine bu noktada “imtihan”a dair sorularla yüzleşmek icab eder ki, “Tanrı bizi imtihan etmek zorunda mıydı ki, bizi imtihan etmek için kötülüğü yaratmakta mazur olsun?” sorusu cevabsız kalmak durumundadır.

Altıncısı, kendisinin çözemediği bir meselenin herkes için çözülemez olduğunu iddia etmektir ki, sadece mevcud cevabların yetersizliği ve yeni bir cevab üretmekten âciz kalışa dayanarak böyle bir hüküm vermek uygun değildir. Kaldı ki bu bir cevab niteliği de taşımayıp meseleye bir açıklık getirmediğinden soruyu soran kişi için “bilmiyorum” cevabından farksızdır.

Gelelim bizim cevabımıza:

Kişilere iyi veya kötü denilmesi,  yaptıkları fiil ve sebeb oldukları hâdiselere nisbetleri hasebiyledir.  

Bununla birlikte fiiller ve hâdiseler de zâtlarıyla iyi veya kötü olmayıp başka şeylere itibarla iyi veya kötü olmak vasfı kazanırlar. Bu yüzden aynı hâdise bazı şeylere nisbet edildiğinde iyi olabilirken başka şeylere nisbet edildiğinde kötü olarak nitelendirilir.

Daha anlaşılır bir ifâde ile izah etmek gerekirse, “öldürmek” fiilinin kötü olmadığını söylüyoruz. Bir öldürme fiilini “kötü” -meselâ cinayet- yapan şey mevzuu, “öldürülmeyi hak etmeyen” bir insan olması fikrinden gelir. Fiilin kötü olduğu sabit olduktan sonra bu fiili yapan kişiyi kötü yapan şey ise öldürme fiilini “ölümü hak etmeyen” kişi üzerinde gerçekleştirmeyi ‘kasdetmesi’dir.

İzah etmek gerekirse:

  • “Öldürmek” fiili, konusu bir bebek olunca kötü, bombalı eylemle insanları katleden bir terörist olunca iyi olmaktadır. Bu nisbet yüzünden birincisi cinayet ve vahşet, ikincisi ise adalet olarak isimlendirilmektedir.
  • Ölüme sebeb olan şey bir araç iken [mesela silah] o işe karışıp karışmamak noktasında herhangi bir tercih imkânı olmadığından, bir hayvan iken bir çeşit tercih kabiliyetine sahip olsa da bu tercihi idrak kabiliyetinden mahrum olduğundan, küçük çocuk veya deli iken ise fiilin kendisini idrak edebilse de sonucunu hesab edebilmek noktasındaki noksanlığı sebebiyle, sebeb olduğu “öldürme” eylemi yüzünden “kötü” olmaz.

Bu noktada şu itirazlar yapılabilir:

İTİRAZ:   “Öldürme” fiili her halükârda kötüdür. Bahsettiğiniz şeyler ise onu daha kötü yapar, siz daha kötü oluşunun sebeblerini, kötü oluşunun sebebi olarak sunuyorsunuz. “Öldürme” fiilinin teröristin öldürülmesi durumunda hoş karşılanması onun iyi oluşundan değil daha kötü bir şeyi engellemesi sebebiyledir.

  • Öldürmenin kötü oluşu da kimseye zarar vermeden yaşaması gibi daha iyi bir ihtimali engellemesi sebebiyle değil midir? Bu durumda bu kötülüğünün “her halükârda” olduğunu neye dayanarak söylüyorsunuz?
  • Haydi terörist konusunda sessiz kalalım. Peki, öldürme fiilinin konusu terörist veya bebek değil de bir sivrisinek olduğunda da aynı şeyi söyleyebilecek misiniz? Sivrisinek öldürmek hangi daha kötü sonucu engellediği için hoş karşılanıyor? Kaşınmamızı mı?
  • Haydi ona da sıtma diyelim –ki bizim ölümümüzün onun ölümünden daha kötü olduğunun delili yoktur-, yemek için avladığımız balığı öldürmek de her hâlükârda kötü müdür? Bizim meyve sebzeyle idare etmek zorunda kalmamızın onun ölümünden daha kötü olduğunu kim takdir etti?

İTİRAZ: “Öldürmek” fiilinin kötülüğü hakkında söylediğinizi kabul etsek bile, iş ölmek fiili veya hâdisesine gelince durum değişiyor. Zira “ölüm” hâdisesi, konusu kim veya ne olursa olsun kötüdür. Bu ise sizin “fiiller veya hâdiseler zâtlarıyla kötü olmayıp başka şeylere itibarla kötü olmak vasfı kazanırlar” tezinize aykırıdır. 

  • Bir ân için “ölmek hâdisesi her halükârda kötüdür” tezinizi kabul ediyor, bu ön-kabulle dikkatinizi “öldürmek” fiiline dair tartışmamıza çekiyor ve diyoruz ki: ‘Her halükârda kötü’ olan ‘ölmek’ hâdisesi eğer –yukarıdaki maddeler gereği- kendisinde vuku bulduğu “öldürmek” fiilini ‘her halükârda kötü’ yapmıyor ise ve öldürme fiilini kötü yaptığı her durumda ‘öldürme sebebini’ kötü yapmıyorsa, ‘ölmek’ olayının ‘her halükârda kötü’ oluşunun pratik bir karşılığı yok demektir.

Bu durumda şunu soruyoruz: Bir öldürme hâdisesinde “ölmek” kötülüğüne, birinci dereceden sebeb olan kişi veya şeye bile -her halükârda- ‘kötü’lük nisbet etmemiz sahih olmuyorken, sadece bu tip hâdiselere müsaade ettiği gerekçesiyle Tanrı’ya ‘kötülük’ nisbet etmemiz ne kadar sahihtir?

“Ölmek hâdisesi her halükârda kötüdür” teziniz de tıpkı “öldürmek fiili her halükârda kötüdür” teziniz gibi temelsiz bir tezdir.

Ölüm işkence altında, sefalet içinde yaşamaktan bezmiş insanlar için bir kurtuluş, vatanını korumak için cebheye koşan gençler için bir şeref, onu daha güzel bir hayatın başlangıcı sayanlar için bir milad, sevdiğini kaybetmiş bir âşık için vuslat demektir.

İTİRAZ: Bu saydıklarınızın hepsi yaşamaktan acı duymaya başlamış insanların içinde bulundukları psikolojik hâlin ürünüdür. Fark ettiğiniz üzere ölümü hoş görebilmek için hep daha kötü bir hâle ihtiyaç duyuyoruz. Bu bile ölümün “kötü” oluşundan kaynaklanmaktadır.

  • “Ölümü kötü olarak görmek” de “hayattan zevk alarak huzur içinde yaşamak” gibi daha iyi bir hâlin oluşturduğu psikolojinin ürünü değil mi? Şu hâlde aynı şekilde ölümü kötü sayabilmek için de hep daha iyi bir hâle ihtiyaç duyduğumuzu söyleyemez miyiz?

İTİRAZ: Olabilir, ancak bizim bahsettiğimiz “daha iyi hâl” normal şartlarda hayata hâkim olan hâldir. Sizin söyledikleriniz ise zorlama hayallerin ürünü istisnaî durumlardır.

  • Bu durumda Tanrı’yı “normal şartlarda hayata ‘daha iyi’ durumları hâkim kıldığı” için mi ‘kötü’ olmakla itham ediyorsunuz?

Muhtemel itirazlara kısaca değindikten sonra tahlilimize kaldığımız yerden devam edelim:

“Bununla birlikte fiiller ve hâdiseler de zâtlarıyla iyi veya kötü olmayıp başka şeylere itibarla iyi veya kötü olmak vasfı kazanırlar.  Bu yüzden aynı hâdise bazı şeylere nisbet edildiğinde iyi olabilirken, başka şeylere nisbet edildiğinde kötü olarak nitelendirilir.”

“Peki, bu fiil ve hâdiseler neye nisbetle iyi veya kötü olarak nitelendirilirler?” sorusuna, “içinde gerçekleştiği topluma ve döneme hâkim olan değerlere uygun olup olmayışlarına göre” şeklinde cevab veriyoruz.

“Öldürme” fiilinin konusunun “ölmeyi hak etmeyen bir insan oluşu”, öldürme fiilini kötü yapan şeydir demiştik. “Bir insan hangi durumlarda ölmeyi hak etmiş olur?”  sorusunun cevabı ise cevab veren kişinin etkisi altında bulunduğu “değerlere” göre değişiklik arzeder.

Meselâ, “eşini aldatan bir kişi” bazılarına göre ölümü hak etmişken, bazılarına göre böyle bir şey bir cana kıymanın sebebi olamaz. Bu ihtilâfın sebebi, yargıda bulunan kişilerin düşünce dünyasına hâkim olan değerlerinin farklı olmasıdır.

Yeni doğmuş bir bebeği öldürmek, bir insanın derisini yüzmek gibi bazı durumlar hemen herkesçe kötü sayılırken, evli olmayan kadın ve erkeğin birlikte yaşaması, eşcinsellik, çocuk evliliği, çok eşlilik gibi bazı meselelerin kötü oluşu hakkında ihtilâf bulunması hâkim değerlerin farklı oluşundan kaynaklanmaktadır.

“Öldürme fiilinin kötü olduğu sabit olduktan sonra bu fiili yapan kişiyi kötü yapan şey ise, öldürme fiilini ‘ölümü hak etmeyen’ kişi üzerinde gerçekleştirmeyi ‘kasdetmesi’dir.”

  • “Kasdetmek” ibaresini “irade etmek” yani mânâlarını ve sonuçlarını idrak edebildiği iki durum veya eylem arasında tercihte bulunmak” mânâsında kullanmıştık. Ve bunu “ölüme sebeb olan şey bir araç iken [meselâ silah], o işe karışıp karışmamak noktasında herhangi bir tercih imkânı olmadığından, hayvan iken bir çeşit tercih kabiliyetine sahib olsa da bu tercihini idrak kabiliyetinden mahrum olduğundan, küçük çocuk veya deli ise fiilin kendisini idrak edebilse de sonucunu hesab edebilmek noktasındaki noksanlığı hasebiyle, sebeb olduğu “öldürme” eylemi yüzünden “kötü olmaz” diyerek izah etmiştik.

Bu ifadelerimizi önceki ifadelerimizle birleştirip toparlarsak:

Bir kişi içinde bulunduğu toplumun –kendisini uymakla sorumlu tuttuğu- hâkim değerlere aykırı bir davranışı (kötü davranış) -o değerlere aykırı oluşunu idrak edebilecek bir hâlde iken- yapması sebebiyle “kötü” olmakla nitelendirilir.

Burada önceki ifâdelerimizde bulunmayan şöyle bir ibare eklemiş olduk: “Uymakla sorumlu olunan değerler”. Eklediğimiz bu ibareye göre bir kişinin sebeb olduğu hâdise veya fiil sebebiyle kötü-iyi olabilmesi için, uymakla sorumlu olduğu değerler bulunması, yani bir “sorumluluğunun” bulunması şart oluyor.

Yine bu ibareden önceki maddede bahsettiğimiz “irade” ve “idrak”in de “sorumluluğun” şartlarından olmaları hasebiyle bu nisbetin şartları arasına girdiği anlaşılıyor.

Bu noktada bir ‘sorumluluğun’ var olabilmesi için ‘sorumluluk konusu’nun ve ‘sorumlu olunan makam’ın varlığının şart oluşu ortaya çıkıyor.

Bunun tabiî sonucu olarak, kendisi için bir ‘sorumluluk konusu’ veya ‘sorumlu olduğu bir makam’dan söz edemeyeceğimiz bir kişi, sebebiyet verdiği bir fiile veya hâdiseye nisbetle “kötü-iyi” olmakla nitelenemez.

‘İrade ve idrak’e dikkat çektiğimiz örnekteki unsurlar –silah, hayvan, çocuk, deli- “sorumluluk konusu” olmadığı için fiilleri sebebiyle iyi veya kötü olmakla nitelendirilemezler.

Tanrı ise hem kendisi için bir “sorumluluk konusu” olmadığı için ve hem de karşısında sorumlu olduğu bir makam bulunmadığı için, fiilleri sebebiyle iyi veya kötü olarak nitelendirilemez. Zirâ onun ne uyması gereken sorumlulukları takdir edecek, ne de bu sorumluluklara uyup uymadığını tesbit edecek bir makam vardır. Bunun tabiî sonucu olarak onun uyması gereken sorumluluklar yoktur. Tabiî olarak fiilleri sebebiyle iyi veya kötü olmakla nitelendirilemez.

İddiamızı kısaca toparlamak gerekirse:

“İyi-kötü, kişilere sebeb oldukları fiil veya hâdiselerin sorumluluklarına uygun olup olmayışının ifadesi olarak nisbet edilen mânâlar oldukları için, hiçbir sorumluluğu olmayan biri için iyi-kötü olmaktan söz edilemez.”

KAYNAKLAR

1  “Tanrı, ya kötülükleri ortadan kaldırmak ister de, kaldıramaz; veya kaldırabilir, ama kaldırmak istemez; ya da ne kaldırmak ister ne de kaldırabilir, yahut da hem kaldırmayı ister hem de kaldırabilir. Eğer ortadan kaldırmak istiyor da kaldıramıyorsa, O güçsüzdür; ki bu durum Tanrı’nın karakteriyle uyuşmaz; eğer ortadan kaldırabiliyor fakat kaldırmak istemiyorsa, O kıskançtır; ki bu da aynı şekilde Tanrı ile uyuşmaz; eğer O ne ortadan kaldırmayı istiyor ne de kaldırabiliyorsa, hem kıskanç hem güçsüzdür, bu durumda da, Tanrı değildir; eğer hem ortadan kaldırmayı istiyor hem de kaldırabiliyorsa -ki yalnızca bu Tanrı’ya uygundur-, o zaman kötülüklerin kaynağı nedir? Ya da o kötülükleri niçin ortadan kaldırmamaktadır?”, Epiküros [v: M.Ö. 270], Felsefe Dergisi, Sayı 5, 81-100.

2  “O insanlarla ilgili olarak meydana gelen bazı şeylerden sorumludur; fakat onlarla ilgili çoğu şeyin sorumlusu O değildir. O, her şeyin sebebi değil, yalnız iyi olanın sebebidir. Kötü olan şeylerle ilgisi yoktur. Tanrı iyi olduğu için, insanların başına gelen her şey, çoğumuzun sandığı gibi, O’ndan gelmez. Yalnız iyi olan şeyler Tanrı’dan gelir… İyi olan şeyler de, kötülüklerden daha az olduğuna göre, Tanrı’dan çok değil, az şey gelir bize… Bu nedenle kötü şeyler için başka sebepler aranmalıdır. Bunların Tanrı’dan geldiği söylenmemelidir.” Platon, Devlet, Remzi Kitabevi, İstanbul 1988, 379 c, İktibas: Felsefe Dergisi, sayı 5, 81-100.

3  İbn Sina, METAFİZİK II, KİTABU’Ş-ŞİFA, Çev: Ekrem Demirli, Ömer Türker, Litera Yayıncılık, İstanbul 2005, s. 42.

4  “Antikçağ’da nesnelerin ve hareketlerin sadece bir hâkim veya gözlemcinin görüş veya hissine uygun olarak belirlendiğini iddia eden sofistler konvensiyonel subjektivizm görüşünü savunmuşlardır. Bunlara göre değerler, örneğin adalet dediğimiz şey çoğunluğun fikriyle belirlenir. Sofistlerin bu görüşü Ortaçağ boyunca. Hıristiyan dünyasında teistik subjektivizm şeklinde devam etmişti.” Bkz: ÇELEBİ, İlyas, “Klasik Bir Kelâm Problemi: Hüsün-Kubuh”, MÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 16-17; 1998-1999.

5  “Tabiat, dünyanın ‘ahlâkî’ bir hayat sahnesi oluşunun aslî bir şartıdır. Fizikî fenomende böylesi bir intizam bulunmasaydı, bize yol göstermek için hiçbir ihtimal olamazdı: Ne hiçbir tahmin, ne ihtiyat (tedbir), ne düzenli bir tecrübe birikimi, ne de önceden bir hedef belirleyerek bunun takip edilmesi, ne alışkanlık teşekkülü, ne karakter, ne de kültür ihtimali… Zihinsel kabiliyetlerimiz asla gelişemezdi” [kaynak vermede hata yapıldığı için sözün kime ait olduğundan kuşkuya düştük – A.N.Ö] Bkz: ÖZDEMİR, Mehmet, makale: “Kötülük Problemine Eleştirel Bir Yaklaşım”.

6  Bkz: ŞİMŞEK, İsmail, Yüksek Lisans Tezi: “Platinga’da Tanrı ve Kötülük”.

7  Bkz: BOR, İbrahim; “Kötülük Sorunu ve Kantçı ‘Negatif Teodise’”, Dicle İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 9, Sayı 1, Diyarbakır 2007.

* Ahmet Nusret Özdil, 1993 Konya Selçuklu doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamladıktan sonra, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 2016 yılında mezun oldu. Çeşitli internet sitelerinde makaleleri yayınlandı.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!