Külliyatta Başyücelik Devleti: ADALET

115

“Kemmiyet ve dış kalıp plânında her şey ve her zaman değiştirilebilir ve icaplara uydurulabilir. Değişemez olan ruh ve keyfiyettir. Dâva, sadece, bu ruh ve keyfiyete denk, dış kalıp ve teşkilâtı, usta mimarlar eliyle petekleştirebilmekte…” (NFK)

· İslâm inkılâbında Şer’î mahkeme diye bir teşekkül yok, sadece ve düpedüz mahkeme vardır. Zira İslâm inkılâbının mahkemeden anladığı, yalnız İlahî emirlerdeki ana kaideye ve ona uygun ve bağlı olarak insanî selim his ve fikir temeline dayalı adalet mekanizmasıdır. Böylece her şey ve her düstur Allah’ın emirleri içinde gâip ve fânidir. Sudan başka bir şeyle çevrili olmayan balık, suyu nasıl göstersin ve tefrik etsin? Şer’î mahkeme tefrikine şu yüzden yer yoktur ki, Allahtan gelen hakikatin gayrına yer olmıyan noktada herhangi bir ayırd edişe de yer olamaz.

· Eski devirlerin «Mahkeme-i Şer’iye»leri, Avrupa yoliyle içimize sızan bazı hukukî ve cezaî ölçülerin benimsenmesi karşısında düşülmüş bir pazarlık ve aracılık seciyesinin ve bu yüzden dine bir kısım hak tanımanın ifadesidir. İslâm inkılâbında ise Allah ve din adına tanınacak bir kısım hak yoktur, topyekûn hak vardır.

· Bir zamanlar İslâmlığın, beşerî temsil kadrosunda, nefsine Müslüman ismini verenlerdeki idrak ehliyetsizliği yüzünden nurunu kaybetmeye başladığına, ricat yoluna girdiğine, işi pazarlığa ve aracılığa döktüğüne, ne kurtarabilirse kâr saydığına; ve bir kısım fedakârlığa razı olarak bir gün her şeyi fedaya namzet bulunduğunun ilk işaretini verdiğine, su kesimi altında ceviz kadar deliğe razı olmakla teknenin bir hamlede devrilmesine razı olmak arasında fark bulunmadığına biricik misal, işte, Tanzimat dedikleri avanak hareketin bu malûl secîyesidir. İslâm inkılâbında ise her şey «hep»çi ve «hiç»çidir. Bütün «müspet»ler «hep» te ve bütün «menfî»ler «hiç»te toplanır; ve bu ruhun tecellisinde adalet miyârı, tam bir kıstâs rolünü oynar.

· Anlaşılıyor ki, İslâm inkılâbının, kanun tohumu, ana kanun maddesi şudur: Bütün kanunlar, hakkın hükümlerine ve ona uygun ve bağlı olarak insanî selim duygu ve düşünceye dayanır; ve bu soydan kanunlara karşı aklî, ruhî, ilmî, hiçbir itiraz ve temyiz makamı bulunamaz.

· Bu bakımdan, İslâm inkılâbının hâkimleri, mihrakını mukaddes ölçüler manzumesinde merkezleştiren ulvî ve her tesirden müstakil hükümlerin tatbikçileri; savcılar da, aynı emirlerin âmme hakları çerçevesinde takipçileri olarak, güzideler güzidesi birer memuriyet sınıfını temsil ederler ve kendilerine teslim olunan emanetin nezaketi derecesinde mes’uliyet belirtirler. Herhangi bir hâkimin eline, ihtiyacı her neyse aydan aya çekmesi ve dilediği rakamla doldurması için devlet hazinesine karşı açık ve sınırsız bir çek karnesi verilip, böylece o hâkim dahi en ince bir hüküm altında tutulurken, maddî ve manevî tek pulu irtikâp edecek kaza mümessili hakkında da, beşerî tâkat ve tahammülün son mertebesindeki ceza tatbik edilir.

· Neticede hâkimler, İslâm inkılâbında, her şeyden evvel nefslerinin hâkimi ve ilâhî sınırların muhafızı olarak, bir taraftan, hâkim olmaktansa ömür boyu prangaya mahkûm olmayı mumla aratacak derecede işkenceli bir mesuliyet duygusunun çilekeşleri, öbür taraftan da, yeryüzüne sultan ve kahramanlık mevzuularına destan olacakları yerde, hâkim olmaya can attıracak nisbette muazzam bir şeref ve haysiyetin sahipleridir.

· İslâm inkılâbının adalet telâkkisinde en canlı ve müşahhas tatbikatçılık örneği, mefkûrevî çapta merhametle, mefkûrevî çapta şiddetli cezayı iç içe barındıran, yani gerçek merhameti ve yerinde şiddeti, yani hakikî adaleti heykelleştiren Halifeler Halifesi Hazret-i Ömer’dir.

· İslâm inkılâbının, adalet tablosu ölçüler manzumesindeki herhangi bir madde gereğince, ferdin ve cemiyetin vermiyeceği ve alıkoyabileceği, karşılık olarak da almıyacağı ve alıkoydurabileceği hiçbir kıymet bahis mevzuu değildir. İnsanlar, gerektiği zaman, sinekler gibi öldürülecek; ve bir sinek için, gerektiği zaman bir dünya yıkılabilecektir.

· İmparatoruna «Berlin’de hâkimler vardır!» cevabını vererek, fertler ve salâhiyetler üstü adalet telâkkisine işaret etmekle Garp adaletine hayranlık çeken Alman köylüsünün misali, hakikatte İslâmın ve Türkün malıydı. Fakat kimse bunun farkında değil: Padişahın «beni kime şikâyet edebilirsin?» sözüne, Garp misalinden asırlarca evvel bir Türk köylüsü «Şeriate şikâyet ederim!» cevabını vermişti. Kanunî ve köylü…

· İslâm inkılâbının adalet ölçüsünde, ferde verilen cezanın şiddeti değil, neticede korunacak fertlerin ve cemiyetin kurtuluşu mevzuu teşkil eder; ve cezalardan birçoğu, onu tatbik etmenin değil, o suçu yok etmenin emelini güder.

· İslâm inkılâbının adalet ölçüsü; dinin yasak etmediği her sahada selim aklı bütün tantanasiyle sınır çizmeye ve had koymaya davet ederek, cana kıymak, hırsızlık etmek, alenî fuhşa meydan açmak, nefsinin ve gayrın hakkını yemek, nefsini ve cemiyetini her türlü ifsat etmek gibi asrî hastalıkların mütekeffil ve müteahhit doktorudur; ve bütün yeryüzünde ondan başka hiçbir doktor, tedavi usulü, reçete ve ilâç yoktur.

· İslâm inkılâbının hâkimleri, halka göre değil, hakka göre hükmederler; ve devlet reisliği makamına niyabetle, halk adına değil, hak adına kaza makamını işgal ve adalet tevzi eylerler.

· İslâm inkılâbının adalet sisteminde, dinin, devlet reisine tanıdığı hakla, daima ana ölçüye sımsıkı bağlı olarak, terbiye, edep, zevk ve güzellik hiyanetlerine kadar fertleri sigaya çekici ve tenbihkâr küçük müeyyidelerle irşad edici, yepyeni ve cihan tarihinde misilsiz teşkilâta da yer vardır.

· İslâm inkılâbının adalet sisteminde, hürriyet telâkkisi, fertlerin hakikate esaretinden doğan gerçek ve üstün insan hürriyetidir; ve hayvan hürriyetiyle hür olmak istiyenlere hayat hakkı tanınmamıştır.

· İslâm inkılâbının yalnız adalet düsturları lâboratuarı, atom harbinden ziyade cihanı yıldıracak ve ruhlarının ta içinden büyüleyip fevç fevç Müslümanlık sarayının somakî eşik merdivenleri üzerinde dize getirecek tesir ve kuvvettedir.

Kaynak: Necib Fazıl, İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ, Büyük Doğu Yayınları, 30. Basım, İstanbul 2021, s. 255-259.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!