Emperyalizm, kapitalist sömürünün en yaygın olduğu, kitleler hâlinde insanlığın sömürüldüğü ve iğdiş edildiği en acımasız safhasıdır. Emperyalizmin milletleri sömürmek ve istismar etmek için oluşturduğu yahud kökleştirdiği en önemli iki sistem, kapitalizm ve demokrasidir. Biri ile zihinler ve fikirler istilâ edilirken (demokrasi), diğeri ile topyekûn iktisadî sistem felç edilmekte, üretici güçlerin gelişmesine engel teşkil edecek tekeller (kapitalizm) oluşturulmaktadır.

Kültür emperyalizmi ise; sermayesi ve silah gücü etkin ülkelerin az gelişmiş diğer kültürleri -özellikle kitle haberleşme araçlarıyla- etkilemesi ve kendine benzetmesidir. Bu benzetme ve yayılmacılık anlayışı sömürgeciliği kolaylaştırdığından, mevcut mahallî kültürün folklorik-turistik bir anlam taşımasının dışında büyümesine ve gelişmesine izin verilmez. Bütün bunların zaman zaman zorla gerçekleştirildiği yerler ve ânlar vardır, bu da Kültürel Asimilasyon olarak fikir dünyamızda yer etmiştir.

Kültürel Asimilasyon; bir kültürün, kendi içindeki azınlık kültürü kendi kültürü içinde eritmesi ve kendine benzetmesidir. Asimilasyon normal bir süreçle olabildiği gibi, devlet eliyle zorla da gerçekleştirilebilir. Ancak bazen bu asimile ediş yahud kültürel emperyalist saldırıya maruz kalış, içtimaî çürüme, çözülme ve yıkılmayı da beraberinde getirir. Bu safha ise “Kültürel Yozlaşma” olarak anılmaktadır.

Kültürel yozlaşma; yabancı kültürlerin olumsuz etkisi ve toplumun kendi öz değerlerine yeterince sahib çıkmaması sonucu meydana gelen kültürel bozulmadır. Bir nev’i, “Kültür Emperyalizmi” kültürel yozlaşmayı ve yıkılmayı da beraberinde getirmektedir. Hâl böyle olunca, Emperyalist saldırılara karşı cemiyetler kendi kültürlerini muhafaza etmek ve aynı coğrafyada birlikte yaşadığı ve aralarında Kültür Birliği bulunan cemiyetlerle de sımsıkı bir Kültürel Gelişmişlik sergilemelidir. Ki ancak o zaman emperyalizmin Kültürel Asimilasyon zulmü ve Batılılaşma şeklinde tezahür eden sömürge saldırısı boşa çıkarılabilir.

Bugün bilinmesi gereken bir hakikat var ki, bildiğimiz anlamda 1400 yıldır süregelen İslâm Kültür Anlayışı ve Müslümanların yüzyıllar boyunca zenginleştirdiği bu muazzam Kültür Mirası, tek başına hiç bir millete has değildir. Bugün hangi ırktan, kavimden, coğrafyadan olursa olsun, Müslim de, Buharî de, İmam-ı Azam da, İmam-ı Şafiî de, Gazalî de, Mevlâna da, Selahaddin Eyyubî de, Ahmede Xani de, Evliya Çelebi de aynı kültürün parçasıdır; diğer bir deyişle, Kürt kültürünün parçasıdır, Türk Kültürünün parçasıdır, Arab kültürünün parçasıdır, hangi kavimden olursa olsun, her müslümanın kültürünün parçasıdır. Bütün bunlar el atılınca ayrıştırılacak şeyler değil, hoş el atılıp ayrıştırılınca ortada ne kalacak, o da ayrı bir mevzu… Kürt Kültürünü –meselâ- yontulmamış Rus kültürü ve diyalektiği ile ifâde etmenin ve onun üzerinden Kürt Millî Kültürü edebiyatı yapmanın çelişkileri de yine bu idrâk içerisinde bedâhet hâlinde.

Batılılaşma cereyanı ve son yüzyılda yaşanan kültürel etkileşim sonucu özellikle Kürt Coğrafyasını terk edip Batıya giden Kürtler, ilk dönem “Jön Türkler” hareketine benzer bir “Jön Kürtler” güruhu oluşturmuşlardı. Bunlar Latin Kültürü üzerinden Kapitalizm, Sosyalizm, Liberalizm, Feodalizm, Ateizm gibi Batı Aydınlanması’na âid düşünceleri ve demokratik yozlaşmaları, tertemiz Kürt çocuklarının kafalarına taşıdılar.

Bunun en çarpıcı sonucunu, “Bir Doğum Günü” kutlaması sebebi ile toplanan insanların içerisine “Gökkuşağı Bayrakları” ile katılan Kürt Eşcinsellerin eylemlerinde görmek mümkün. Yüzyıl öncesine kadar ne Kürt ne de Türk herhangi bir eşcinsel grubtan bahsetmek mümkündü ve varlıklarına dair de herhangi bir emare yoktu. Oysa şimdi her iki milletin de içi dışı bunlarla dolmaya başlamıştır.

Modernleşme adı altında yürütülen Kültürel Yabancılaşma faaliyetleri, Kürtler arasında, özellikle kendileri için mücadele ettiğini söyleyen “küçük bir aydın kesimi” tarafından yaygınlaştırılmıştır. Oysa aynı dönemde Türkiye dâhil bütün Kürt Coğrafyasında Arabça-Kürtçe eğitim veren kurumlar, hem çocuklara dil ve tarih şuuru verip eğitimini yürütmekte, hem de ahlâkî olarak Batı pisliğini camiasına bulaştırmamaya gayret etmekteydi.

“Modern” kavramı, Batıya has ve bu ifâdeyle kastedilen, Batılı gibi davranma, Batılı gibi yaşama ve Batılı gibi düşünmedir. Ve yine bununla reddedilen, ülkemizde, sadece ve sadece İslâmî hayat tarzıdır. Kürt, Türk, Arab ve diğer milletler şayet aksi bir çaba içerisine girse, hemen Modernizm, Özgürlük, Teknoloji, Küreselleşme nutuk ve tazyikleri patlamaktadır.

Kürt Batılılaşmasında basının da özel bir yeri ve rolü vardır. Hawar, Ronahi, Riya Teze ve Gelawêj gibi dergilerde bu modernleşmenin (Batılılaşmanın) izlerine rastlamaktayız. Cumhuriyetin ilânından sonra yurtdışına gitmek zorunda kalan Celadet ve Kamuran Bedirhan kardeşler tarafından Suriye’nin başkenti Şam şehrinde 15 Mayıs 1932’den 15 Ağustos 1943’e kadar düzenli olmayan aralıklarla çıkan Hawar adlı dergi bu durumun en güzel misâlidir. Toplam 57 sayı yayınlanan ve 20 sayfadan ibaret olan derginin 16 sayfası Kürtçe, 4 sayfası ise Fransızca olarak yazılmıştır. Dergide ilk önceleri Kürtçe yazılar hem Arab hem de Latin alfabesi ile yazılıyordu. 23. sayısından sonra tamamıyla Latin alfabesi ile yazılmıştır. Kürtçeye âid bir Latin alfabesi hazırlanması, Kürtçe dil grameri üzerine çalışmalar yapılıp bunların yayınlanması, Kürt kültürüne ve folkloruna âid ürünlerin toplanıp yayınlanması, klasik dönemde yazılmış eserlerin yayınlanması, Hawar dergisinin en öne çıkan özelliklerinden. Ayrıca, “modern” Kürt edebiyatında önemli bir yer tutacak olan, Cigerxwin, Qedrican, Osman Sebri, Nuredin Zaza, Kamuran Bedirhan, Mıstefa Ehmed Boti ve Celadet Bedirhan gibi şahıslar Hawar dergisi yazarlarıydılar.

Elbette sözkonusu durum sadece Hawar dergisi ile sınırlı değildi. İttihat ve Terakki Partisi gibi Siyonist-Hıristiyan güçlerin hegemonyasında Osmanlı coğrafyasını paramparça edip milletlerini küçük lokmalar hâline getirerek Batıya ve Yahudiye yem yapmak isteyen bir teşkilatın, tahribkâr, tehditkâr, tacizkâr davranışları, fikirleri, aşağılamaları belli bir tepki doğurmuştu. Birçok milletin “ırkçılık” fitnesi ile hareket edip, farklı dinden olduğu Osmanlıya ihanet etmesine rağmen Arablarda (Vehhabiler hariç) ve Kürtlerde bu görülmüyordu. Ancak bölgenin kontrolü, iç ve dış saldırılar, belli bölgelerde otorite kaybına, cehaletin yaygınlaşmasına yol açtığından, idarî anlamda sıkıntı çekiliyordu. Böyle bir dönemde Kürtlerin ileri gelenleri, hem Kürtleri mevcut şartlar içerisinde koruyup kollamak, hem de eğitim öğretim açısından ciddi mânâda üretken ve ileri bir seviyeye yükseltmek istemişlerdir. İlk kurulan örgütler, cemiyetler ve çıkarılan gazetelerin böyle bir masum gayesi vardı. Bir kaçına temas edelim:

İlk olarak, Batılılaşma cereyanı içerisinde, Kürt “Ulusal”cıların baştacı ettiği ilk Kürt gazetesi olan Kürdistan Gazetesi’ni sayabiliriz. Ancak dediğimiz gibi, derginin çıkışının ana gayesi Kürtlerin eğitimi, öğretimi ve ilim ve fen açısından “Modern Dünya” seviyesine erişmesi idi. Sonraki dönemde “mecburi iskân, mecburi Batılılaşma” kavramıyla izah edeceğimiz, sürgün sonrası bir dil ve ifâde değişimi oldu ki, bunda da Batılı bir ülkede bulunmanın ve oradaki İttihatçılardan, Ermeni Diasporasından ve Yahudi lobilerinden etkilenmelerinin payı büyüktür. Buradaki etki, dedikodu mahiyetinde bir fikrin yaygınlaşması, karşılıklı tartışmaların bile kişileri bir süre sonra aynı dili konuşmaya itmesi gibidir. Yoksa organik bir bağ şeklinde değil, böyle bir şeyin izine de rastlamıyoruz zaten.

Gazete, 22 Nisan 1898’de Kahire’de yayın hayatına başlar. Mikdat Mithad Bedirhan tarafından çıkartılan gazetenin ilk 5 sayısı Mısır’ın başkenti Kahire’de, 6-19 arası sayıları Cenevre’de, 20-23 arası sayıları Londra’da, 24-29 arası sayıları Folkston’da, 30. ve 31. sayılarıysa Cenevre’de yayımlanır. Gazetenin sahibi ve yazı işleri sorumlusu, ilk beş sayısında Mikdad Mithad Bedirhan’dır; fakat onun ölümünden sonra bu görevi Abdullah Bedirhan üstlenir.

Gazete, yayımlanmaya başlandığı ilk dönemde, politik olmaktan çok, dil ve eğitimin önemini vurguluyordu. Gazetenin Cenevre’ye taşındığı dönemde ise daha çok Sultan Abdülhamid aleyhtarı liberal-demokrat düşünceler savunuluyordu. Süreyya Bedirhan’ın yönettiği 3. dönemde ise gazetenin basımı, Londra, Folkston, Cenevre ve Kahire’de yapılmak zorunda kalınmış ve yayın aksamıştır. Toplam 31 sayı çıkan gazete, 1902 yılında yayınını durdurmuştur.

İlk resmî Osmanlıca gazete “Takvim-i Vakayi”nin 1831’de ve yine ilk özel Osmanlıca gazete Tercüman-ı Ahval’in 1860’da çıktığı düşünüldüğünde, Kürdistan adıyla mahallî ve hususî bir yayının 1890’larda çıkması, Osmanlı kültürünün zenginliğini ve imkânını göstermesi açısından hakikaten oldukça önemlidir. Her ne kadar bir müddet Mısır’dan yayınlanıp sonra Batıya taşınsa da bu gerçek değişmez.

Bir diğeri, Riya Teze gazetesidir. 29 Mart 1930’da, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da yayın hayatına başlar. Defalarca yayın hayatına ara veren gazete hâlen yayınlanmaktadır; ancak Sovyetler Birliği dağılmadan önce 4000 tane basılan gazete, Sovyetler Birliği sınırları içerisinde bulunan tüm Kürt köylerinin yanında Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’daki Kürtlere kadar ulaşırdı. Günümüzde tirajı 500’e kadar düşen gazete, kırk yıllık emektarı Emerikê Serdar idaresinde çalışmalarına devam etmektedir.

Son olarak, Ronahi Dergisi (Aydınlık Dergisi)… Aylık olarak yayımlanan Ronahi dergisinin ilk sayısı, Nisan 1942’de, Hawar dergisinin resimli eki olarak çıkmıştır. Toplam 28 sayı çıkan derginin yayın hayatına 1945 yılının Mart ayında son verildi. Kültür ve sanattan savaş haberlerine, magazinden hikâye ve masallara kadar birçok dalda yazıların yayımlandığı derginin genel yayın yönetmeni Celadet Ali Bedirhan’dı. Osman Sebri, Hesen Hişyar, Qedrican ve Cigerxwin derginin belli başlı yazarları arasında yer alıyordu.

Bu dönemde, cemiyetler de etkindir, hattâ dergilere, gazetelere, aydınlara yön ve istikamet veren de bu cemiyetlerdir, denilebilir.

Kürt milletinin Osmanlı’daki ilk kanunî teşkilatı, 1900 yılında İstanbul’da kurulan Kürdistan Azm-i Kavî Cemiyeti’dir. Cemiyetin kurucusu Diyarbekirli Fikri Efendi, en aktif üyesi ise 1910 yılında kurulan ve Kürt çocuklarının gittiği Meşrutiyet Mektebi’nin müdürü Kürdîzâde Ahmed Ramiz’dir.

Kürdistan’da kurulan ilk cemiyet ise, 1908 yılı Mayıs ayında Diyarbekir’de kurulan Osmanlı Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. Bu cemiyetin, 21 Mayıs 1889’da II. Abdülhamid’e karşı gizli olarak kurulan ve o tarihlerde Yahudici-Batıcı güçlerin eline geçmiş olan Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nden ayrılmış Kürtler tarafından kurulduğu ve kısa bir süre sonra kapatıldığı bilinmektedir.

Ancak biz, Kürt Batılılaşmasının izlerine en çok, 1912 yılında Molla Hıdır’ın başkanlığında kurulan ve Amerika’da yaşayan Kürt toplumu tarafından desteklenen Kürdistan Muhibban Cemiyeti’nde rastlarız. Bu cemiyetin genel sekreterliğine Kürt “ulusal”cılarının yere göğe sığdıramadığı Nuri Dersimî getirilir. Kendisi Türk olan filozof Rıza Tevfik de bu derneğin üyelerinden biridir.

1919′da Diyarbekir ve Urfa’da kurulan Kürt Kulubü ise, Türkler ve diğer milletlerle birlikte bir kurtuluş savaşı teklif etmekte ve Türk İttihatçılarla ortak hareket etmekteydi. Diyarbekir’de Pirinççizâde Fevzi Bey, Urfa’da ise Şeyh Savfet (Yetkin) bu örgütün önemli isimlerindendi ve her ikisi de Osmanlı’nın son, Türkiye Cumhuriyeti’nin de ilk dönemlerinde mebus olarak görev yapmışlardı. Urfalı Şeyh Safvet, 52 arkadaşıyla birlikte Hilafetin kaldırılmasını taleb edecek kadar ileri seviyede kendi toplumuna yabancılaşmıştı.

Batılılaşmaya dair bir başka ize, Kürt romanının öncülerinden olan Erebê Şemo’da (Ereb Şemo) rastlamaktayız. Erebê Şemo, Bolşeviklerin yürüttüğü ekonomik programın başarıya ulaşması amacıyla 1924 yılından itibaren Ermenistan’da, Ermenistan Komünist Partisi’nin bir görevlisi olarak Kürt köylerinde ve Kürtler arasında propaganda ve parti çalışmaları yürüttü. 1930 yılında yayına başlayan ve kuruluşunda önemli bir rol oynadığı Riya Teze (Yeni Yol) gazetesinde üç kitabı tefrika edildi: Emrê Lenîn (Lenin’in Buyruğu), Terîqa Rêvolûsîya Oktyabrê (Ekim Devrimi Tarihi), Kolxoz û Kara Wê Ji Gundîyan re (Kolhozun Köylüler İçin Faydaları).

Farklı uçlardan örnek vermemiz, onları inkâr değil, aslında sahiblenmedir, ama ortaya konulan şeyin Kürt tefekkürüne faydasına ve Kürt tefekkür dünyasındaki karşılığına dair tenkidî bir bakıştır. Nihâyetinde Kürt kültüründe Lenin’in yeri ve rolü, İsrail Kürt birlikteliği, Ermeni Kürt yakınlaşması gibi temel başlıklar altında dünden bugüne bir yabancılaşmadır yaşanıp gidiyor.

Devrim ve bilgi açısından bakılacaksa eğer; Kürt tarihinde kahramanlar yok mudur, Kürt tarihinde takib edilecek lider yok mudur, Kürt kültüründe ilmî anlamda bir birikim yok mudur?

Bu soruların cevablarını verirken Marksist ideoloji üzerinden ve Batılılaşmanın getirdiği inkâr hastalığı yüzünden Kürde has 1350 yıllık kültürel mirası yok saymak, aşağılamak, küçük görmek, aslında, Kürdün bağımsızlığını sözde-lâfta savunmaktan başka bir şey değildir. Hangi Kürt, Bolşevik Devrimi deyince heyecanlanır ki yahud hangi Kürt bir Yahudi ile anılmaktan hoşlanır ki?..

Oysa Batı, Kürt’ü hep bu yapıda görmek istemiştir ve asla Kürt millî kültürüne dönsün ve kendini Kürt Millî Şuuru ve Ahlâkıyla ifâde etsin istememiştir. Çünkü, Doski’nin ifâdesiyle, onları çıkardığınızda ortada hiçbir şey kalmamaktadır.

Kemalistler medreseleri kapatır, İslâm alfabesini yasaklar, yüzbinlerce eseri kese kâğıdı şeklinde imha eder ve binlerce İslâm âlimini soykırıma tâbi tutarken, gayeleri, Türk-Kürt-Arab farketmeksizin Anadolu insanının “zihnini boşaltmak”, inanma ve akletme kabiliyetini budamaktı. Bunda da yol belliydi: Geçmişi sil, mevcudu aşağıla, yeniyi baskıyla veya yedire yedire yuttur.

Bugün Laik Batıcı Kürtler de bundan farklı bir şey yapmıyor. Dün Kemalistlerin Kürtlere zorbalıkla yaptıklarını, bugün de onlar –kültürel özgürlük, bağımsızlık- adı altında topyekûn Kürt milletine yapmaktadırlar. Bu da şu demektir ki; Modernleşme (Batılılaşma) ile kendini ifâde eden, özgürlük arayışına giren Batıcı Kürtler, Kürt tefekkürünün içini boşaltmakta ve gerçek anlamda bir katkıda bulunmamaktadırlar.  Fakat pardon, gökkuşağı bayraklı eşcinsel Kürtler hariç! Herhâlde Ahmede Xani’nin tahayyül ettiği Kürt böylesi değildi.

Irak Kürdistan’ından âlim Tahsin İbrahim Doski, 22 Haziran 2010 akşamı Van İnsan-Der’de bir konferans vermişti. Çok sayıda kişinin dinleyici olarak katıldığı konferansın konusu; “Müslüman Kürt Âlimlerin Kürt Dili ve Edebiyatı Üzerindeki Etkileri” idi. Konferansın son bölümünde Doski, aslında üzerinde olduğumuz mevzuyu en kestirmeden bir hükme bağlamıştı ve bu ifâdeye katılmamamız mümkün değildir. Zira, seküler bir anlayışla Kürt âlimleri devre dışı bırakılırsa, Kürt tarih ve edebiyatının içinin boşalacağını söylemişti:

– “Çünkü Kürt aydın ve bilginlerinin yüzde doksan dokuzu Müslüman Kürt âlimleridir. Geri kalan yüzde birinin de yolu medreselerden geçmiştir. Buna örnek olarak Cigerxun’u verebiliriz. Yakın tarihin en meşhur Kürt edebiyatçılarından olan Cigerxun bile bu medreselerin eseridir. Bu medreselerde aldığı eğitimin katkısı olmasaydı, köyündeki herhangi bir çobandan farkı olmayacaktı.”

Tezat bir şekilde, Ermenistan’da yaşayan N. Mahmudov, Kürt milleti üzerine yazdığı Kürtçe kitabını, 1959′da, Erivan’da yayınlamıştır. Kürt yazar, Muhammed Mukri’nin Ehli Hak üzerine Fransızca kaleme aldığı dinî ve sosyolojik çalışmalar da bu minvalde zikredilebilir. Yine yakın dönem aydınlardan Mehmet Bayrak, Naci Kutlay, Kemal Burkay, Musa Anter, Mehmet Emin Bozarslan ve Mehmet Uzun gibi araştırmacılar da bu çerçevede Kürt sosyolojisi, tarihi ve edebiyatı üzerine çalışmalar yapmışlardır.

Bütün bu yabancılaşmaya-Batılılılaşmaya rağmen, son yüzyılda yetişmiş ve adlarını burada tek tek sayamadığımız, fakat başka çalışmalarımızda birkaçının ismini anma şerefine erdiğimiz Nakşibendî ve Kadirî tarikatının mümtaz şahsiyetleri; Ahmed Kürdî, Şeyh Muhammed Firâki el-Kürdî, Câmi-i Süveyka’nın halifesi olan Şeyh Molla Halid el-Kürdî; yine, yıllardır onca baskıya ve işkenceye rağmen evini yuvasını terk etmeyen, medresesini kapatıp dilini mahkûm etmeyen Norşinli, Oxinli, Tillolu, Diyarbekirli medrese muallimleri; aynı şekilde,  Kürt gençliğini imânsızlıktan, ahlâksızlıktan, Sovyet ve Avrupa Batılılaşmasından korumak için canla başla mücadele eden Suriyeli Şeyh Haznevi; elbette, Kemalizm’in zulmüne muhatab olmuş Şeyh Esad Erbilî (1835); ayrıca, kapatılan medrese yerine yeni medrese kuran ve sürgünden sürgüne gönderilerek cezalandırılan Müftü Abdurrahman Dürre; sonra, şair ve yazar Mele Nurullah Seyda; sonra, babası Mutki’nin saygın yerlilerinden olan ve kendisi Muş-Bulanık’ta dünyaya gözlerini açan, abisi Çanakkale’de, kendisi I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Rus Savaşı gazisi olan Sadreddin Yüksel Hocaefendi’nin Hocası Zübeyir Karakaya; sonra, 28 Şubat’ta şehid edilen Med Zehra Cemaati kanaat önderi İzzeddin Yıldırım; sonra, Nur Cemaatinin etkili isimlerinden M. Sıddık Şeyhanzâde gibi sayısız münevver, Kürt tefekküründe oldukça zengin bir sofra açmışlardır önümüze.

Bugün Kürtlere âid neredeyse en önemli (Arabça, Farsça veya Osmanlıca) kaynaklar, “Batılılaşmamış” bu neslin dili ile aktarılabilmektedir bize ancak. Yine Kürtçe dahi, bu neslin dili ile tüm sadeliğini ve berraklığını korumakta ve Kemalistlerin Türklere yaptığı en büyük kötülük olan “Dil Devrimi”nin, Kürt Batıcıları tarafından Kürtlere yapılmasına müsaade edilmemektedir.

Nihâyetinde, Kürtlerin zaten bir dili ve bir alfabesi vardı; Kur’an alfabesi. Kürtçe, bütün lehçeleri ile yüz yıl öncesine kadar konuşuluyor ve Arabî tarzda ama küçük değişikliklerle (ki Osmanlıca’da da benzer bir uygulama var, Farsça’da da) Kürt alfabesi ile yazılıyordb. Genel kabul görmüş bir kanaattir ki, Arabça Kur’ân dili, Latince İncil dili idi ve bu sebeble Doğuda Arabça, Batıda Latince yaygındı. Kemalistlerin gayesi de bu mânâda bir “devrim” gerçekleştirmekti ve gerçekleştirdiler; artık Müslüman Anadolu’nun dili, İncilin dili olan Latince oldu.

Çağdaş Kürt aydınlarının birçoğu, politik davranma ve siyasî tepki üzerinden eserlerine şekil ve muhteva verdiğinden, tarihin birçok döneminde öne çıkmış Kürt âlimlerinden, Kürt mütefekkirlerinden “objektif” anlamda haberdar olunamamaktadır. Özellikle Kürt Solunda görülen bu hastalık, Kemalistlerden mi bulaşmış, yoksa Batı’nın kendine benzeştirdiklerine vurdukları bir aşı mıdır bilinmez, hep aynı şekilde “kendi milletinin öz kültürünü” inkâr ve aşağılama hâlini doğurmuştur.

Aslında Kürtler, hem Arablardan hem de Türklerden daha geç ve ağır işleyen bir Batılılaşma yaşamıştır. Bunun sebebi de, elbette, Kürt Milleti üzerine beş farklı devletin aynı perspektifte baskı uygulaması ve yok saymasıdır. İçine kapanan bu topluluklar, geçmişten alışageldikleri kültürü ve geleneği uzun süre muhafaza etmişlerdir. Bugün Kürt dünyası, geç Batılılaşmanın getirdiği sarhoşluğu “dünya artık Kürtlerin önemini anladı” şeklinde algılasa da, yine aynı hızda, Millî Tarih ve Şuurunu olgunlaştırma istikametinde ilerlemekte; tarihî rolünü “Batı ve Siyonist İşgale karşı Direnişi” yerine getirme ruh ve ahlâkına sahib olma istikametinde ilerletmektedir.

Netice olarak; bir milletin kültürü, yaşanmak için vardır. Fikir ve aksiyon sahasına giren her kişi, üzerinde taşıdığı bu sorumluluğu ve keyfiyeti yaşayarak isbat etmek, göstermek ve hayat alanını genişletmek mecburiyetindedir. Ancak böylelikle, müsbet yönde kültürel dönüşüm tetiklenir; Batıcı kültür emperyalizmine karşı, milletin kendi dinî inançları, gelenekleri ve dili muhafaza edilmiş olur.

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz