MANTIĞIN MANTIĞI?

0
658

GİRİZGÂH

Mantık ve mantığın iki temel metodu (tümevarım-tümdengelim) vesilesiyle kaleme aldığımız makalenin detaylarına geçmeden evvel, yazımızın genel çerçevesi üzerine kısa bir girizgâh yapmak yerinde olacaktır.

Mantık ilmine dair yapacağımız müşâhedelerimizden oluşacak bu yazı, mantığın iki temel metodunu merkeze alarak, bu merkez doğrultusunda yapacağımız değerlendirmelerden oluşacaktır. Bu değerlendirmelerle birlikte, hem kendi dairemizi oluşturma, hem de bu daireyi oluştururken dairenin merkezini netleştirmeye çalışacağız.

Mantık ve mantığın metodlarından hareketle mevzumuz üzerinde muhasebe ederken, bu mevzuun tek başına ele alınamayacağını gördüğümüzden, onu netleştirmek adına diğer meseleleri de (hakikat problemi, sezgi problemi, dil problemi gibi) bu mesele etrafında değerlendireceğiz.

Bu yazının merkezinde iki soru var; “sezginin hakikati ne?” ve “hakikat bazen mantıksız olabilir mi?” Bu iki soru etrafında değerlendirmelerimizi yaparken, merkeze niçin bu soruları aldığımızın da üzerinde duracağız. Bu çerçevede bazı noktalara kısaca temas edersek; sezginin hakikati bilinmeden, sezgi ile elde ettiklerimizden şübhe etmekten kurtulabilecek miyiz? Bu hakikat bilinmeden elde ettiklerimizin ne olduğu meselesine, bir yönüyle benzerlik içinde olduğunu düşündüğümüzden, Üstad Necib Fazıl’ın Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar kitabından bir iktibasla devam edelim:

– «Talebesi Eflatun’un tabiriyle, boğa bakışlı, gözlerini diktiği yeri kezzap gibi oyan, çıkık geniş alınlı, sütbeyaz sakallı bu yetmişlik ihtiyar, birçoklarınca Atina’nın başına beladır. Onlara bela gibi göründüğünü kendisi de bilir. Atina’nın bu dış oluş ve görünüşü içinde rahatını bulmuş olanların karşısına, en umulmadık anlarda ve yerlerde çıkıverir; asasını yollarına bir engel gibi diker, geçip gitmelerini önler ve sorar:

– Söyle bakalım, ne düşünüyorsun?

– Neye dair düşünmeliymişim ki?

– Kendine dair…

– Kendime dair mi? İnsan kendisini bilmez mi?

– İnsanın en bilmediği, kendisi… “Kendi kendini bil”

– Ya öbür bildiklerim?

– Bilmeyi bilmeden, onun nereden ve nasıl geldiğini bilmeden, bilmek olur mu?» [1]

Bu hususu kısaca açıkladıktan sonra yazımıza geçebiliriz.

 MANTIK TARİFLERİ MANTIKLI MI?

Mantık tariflerine geçmeden evvel, buradaki tarif ve iktibasların, kalıblaşmışlığının dışında, bizim değerlendirmelerimizin de bir ürünü olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.

Mantığın tarifleri genellikle birbirine benzer, fakat biz kendi yazımıza kaynak olması açısından Nurettin Topçu’nun tarifini uygun bulduk;

– «Mantık, hakikate ulaşmak için zorunlu olan kaideleri ortaya koyan ilimdir. Böylelikle mantık, doğru düşünme kaidelerinin bütününden ibaret bir ilim olmuş oluyor.

MANTIĞIN BÖLÜMLERİ

Genel mantık: Düşünülen şeyin aklın prensiblerine uygun olması için lâzım olan kaideleri araştırır.

Metodoloji: İlimlerin hakikate ulaşmak için takib etmek zorunda oldukları yolları araştırır. Bu yollara metod denir. Her ilmin metodu başkadır. Her ilmin kendi konusuna uygun olan bir metoda ihtiyacı vardır. Genel mantık, zihnin kendi kendisine uygunluğunu arar; metodoloji ise, zihnin kendi dışındaki objeye (eşyaya) uygunluğunu araştırır.» [2]

Salih Mirzabeyoğlu, metodun tarifini –meâlen- şu şekilde yapıyor; metod, asıla götüren yol. Şu hâlde, şayet kullandığımız metod bizi “asıl”a götürüyorsa, bu metodun, hem “dünya görüşü” aslımızla, hem de eğildiğimiz mevzuda elde etmek istediğimiz asılla yahud amaçla da ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

MANTIKTA AKIL YÜRÜTME YOLLARI: TÜMEVARIM VE TÜMDENGELİM

Makalemiz dahilinde geçen tümevarım ve tümdengelim kavramlarından neyi anlamamız gerektiğini Salih Mirzabeyoğlu’ndan göstererek başlayalım:

– «Bütün insanî verim şubeleri metodlarının genel prensiplerini mantık metodunda bulur… Bu bakımdan mantığın iki temel metodu üzerinde duralım:

Birincisi “tümevarım”; Müşahhas hadiselerden hareketle genel prensipler çıkarmadır. Araştırma ve müşahedeye dayanan bir muhakeme yoludur. Özelden genele doğrudur; araştırma, müşahede ve tetkike dayanan bir yol izlediği için, tümevarım yapılırken ister istemez eşya ve hadiseler ayrı ayrı ele alınacak ve her birinin elemanları tahlil edilecektir.

İkincisi “tümdengelim”: Bu metod ise, genel olanın bilgisine dayanarak özelin bilgisine varır… İşin mahiyetini kavramak ve klişede takılmamak bakımından şu hususu da belirtelim ki, “tümdengelim”, genel olanın tümünden, tecrübeye, müşahedeye, tatbike mevzu olanın tümüne varmayı, yani “tümden, tüme gelim”i ifade edebileceği gibi, parçaya gelişi, yani “tümden, parçaya” veya “tekten, teke” varmayı da ifâde edebilir.» [3]

Şu noktada, yapılan tarifler neticesinde karşımıza iki soru çıkıyor: Birincisi; “tümdengelim, zihinde tümdengelinen noktayı tekrar tekrar düşünerek, o noktayı tekrar etmek demek midir?” İkincisi ise; “tümevarım, genel biliniyorsa, genele göre eşya ve hâdiseleri seçme işi midir?” Eğer böyle ise “tümevarımı tümdengelimden ayıran noktalar nelerdir?” Bu sorular etrafında konumuzu açmaya çalışalım.

 TARİFLERE DAİR…

Yıllardan beri o kadar tarif yapılmıştı, peki ama niçin? Tariflerin tarifi derdine düşmek için mi?

“Tarif”, bir yönüyle bize eşya ve hâdiselere nasıl bakılacağını gösterir. Eğer tariflerin bakış açısı verdiğini kabul edersek, bu bakış açısı ile meselenin ele alınması, sözünü ettiiğimiz mevzuyu aydınlatır mı?

Peki “tarif”, tarif ettiği “şey” mi? Meseleleri aydınlatıcı olarak tariflerin önemini anlamak için Henri Poincare’ın Bilimin Değeri adlı eserinden şu iktibasla devam edelim:

– «Bir kere tariflere kesinlik ithal etmeden, muhakemelere kesinliğin girmeyeceği çok geçmeden anlaşılmıştır»” [4]

Burada Salih Mirzabeyoğlu’nun en başa koyduğu “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” [5] prensibini göz önüne alırsak ve devamında doğru düşünce faaliyeti olmadan doğru düşünce olmayacağını kabul edersek, “ilk doğru” meselesi ortaya çıkar ki, bu da, sezginin hakikati meselesini ortaya çıkar. Poincare’nin bu noktada altını çizdiği husus önemlidir:

– «Matematikçilerin meşgul oldukları şeylerin çoğu fena tarif edilmiş bulunuyorlardı; insan onları bildiğini sanıyordu, çünkü onları duyular ve muhayyile yardımıyla tasarlıyordu; fakat bunlar ancak kaba birer hayâldi, muhayyilenin dayanabileceği sarih [tam ve kesin olarak belirlenmiş] fikirler değildi. Mantıkçılar gayretlerini önce bu noktada toplamak zorunda kalmışlar ”» [6]

Özetle; tarif yapanların, tarif ettikleri meseleyi kavramış olmak zorunda oldukları kabul edilir. Peki ya tam kavrayamamışlarsa? O zaman da kavranamaz oluşu tarif edilir deriz. Ancak bu durumda da, kavranamaz bir meseleyi de akıl ile kuşatmış gibi yapılan her tarif o meseleyi daha anlaşılmaz bir hâle sokmaz mı? Ayrıca, tarif etmek sadece akıl ile ilgili ise, her şeyi tarif etmeye kalkmak, her meseleyi akıl ile çözmeye teşebbüs etmek değil midir? Aklın gücü buna yeter mi? Misâl; koku nasıl tarif edilir?

MANTIK, TÜMEVARIM VE TÜMDENGELİME DAİR MÜLÂHAZALAR

Bu bölümde ele aldığımız meseleleri, ileriki çalışmalarımızda tekrar incelemek üzere, bazı yönlerine temas ederek değerlendirmeye çalışacağız.

İlk olarak, yukarıda ele aldığımız mantık tarifindeki mübhemliği bazı sorularla açmaya çalışalım. Ama önce, Nurettin Topçu’nun “mantık tarifi”ni hatırlayalım:

– «Düşünülen şeyin aklın prensiblerine uygun olması için lâzım olan kaideleri araştırır.» [7]

Bu tarifin tarif ettiği şey nedir? Aklın prensibleri nasıl elde edilir? Mantığın aklın prensiblerinin elde edilmesinde bir rolü var mıdır? Mantık akıl prensiblerini araştırıyorsa hangi araçlardan faydalanıyor? Tümevarım ve tümdengelimin bu prensiblerdeki etkisi nedir? Tarifler o kadar mübhem kalıyor ki, bu tariflerden hareketle mantık hakkında bir şeyler söylemek de o derece zorlaşıyor.

Yukarıdaki tarifin şu bölümü üzerinde duralım; “düşünülen şeyin aklın prensiplerine uygun olması için lâzım olan kaideleri araştırır”. Bu tarife göre, mantığın bir araç olduğu anlaşılıyor. Bu araç, herhangi bir bilinmeyenin, bir bilinene nasıl ircâ edileceği üzerinde mi duruyor? Bunu söylediğimiz ânda, mantığın bir temel üzerine oturtulması gerektiğini seziyoruz. Aklın temel prensibleri üzerine oturtulan mantık ile, eşya ve hâdiselere sarkmak… Eğer mantık bir -akıl yürütme ilmi- ise, bir şeye “mantıklı” veya “mantıksız” demenin anlamı nedir? Bu soru, üzerinde akıl yürütülen noktadan mı kaynaklanıyor? Burada şöyle bir problem doğar; bir şeye mantıklı veya mantıksız demek, mantık ilminin ne olduğunun anlaşılmadığı anlamına mı gelir? Eğer akıl yürütme, üzerinde akıl yürütülenin aynı olsaydı, “mantıklı” veya “mantıksız” demenin bir anlamı olurdu. Oysa biraz sonra yapacağımız iktibasta da görüleceği gibi, akıl yürütme, -bir yönüyle- üzerinde akıl yürütülenin aynı değildir. Aynı olsaydı, meselâ, aynı “düşünce, teori veya sistem” üzerinde akıl yürütülerek ortaya konmuş iki fikrin zıd oluşu karşısında, üzerinde akıl yürütülen iki zıd düşüncenin, teorinin veya sistemin olması gerekirdi. Can alıcı bir misâl verelim; akıl yürütme ile üzerinde akıl yürütülen aynı olsaydı, İslâm’a “muhatab” iki adamın birbirine iki zıt şeyi ortaya koyması, birbirine zıt iki İslâm’ın bulunduğu (!) anlamına gelirdi. Diğer yandan benzer bir durum, aynı “düşünce, teori veya sistem”den hareketle aklı yürütülerek farklı sonuçlara varılması durumunda da geçerli gözüküyor. İslâm’dan hareketle akıl yürütenlerin farklı sonuçlara varması, ortada “iki” ayrı İslâm olduğu anlamına (!) mı gelir? Öyleyse problem ne tek başına kalkış-dayanak noktası olan fikirde, ne de tek başına üzerinde akıl yürütülende, tüm bunların aracısı olarak “akıl yürütmeye” ve “mantığa” atfedilen mutlak değer ve otoritede denirse, buna verilecek bir cevab var mıdır?

Biz devam edelim ve Poincare’ye kulak verelim:

– «Mantıkçı, âdeta her isbatı çok büyük sayıda basit işlemlere ayırır; bu işlemler birbiri ardına incelendikten sonra, isbatın hakikî mânasının anlaşılmış olduğuna inanılabilir mi?» [8]

Mantıkçı, isbatın isbatını yapıyorsa; mantık, isbatların iç tutarlığını incelemenin ilmi olur diye bir sonuç çıkar. Eğer böyle ise mantık, bize isbatın tekrarından başka bir şey değilmiş gibi görünür. Peki gerçekten öyle mi?

Yukarıda bahsedilen aynılık (dayanak noktası ile akıl yürütme) kabul edilirse, o zaman akıl yürütmenin yanlışlığından bahsedilebilir miydik? O zaman farklı iki akıl yürütme ile farklı iki sonuca ulaşmaktan bahsetmek abes olmaz mıydı? Bunu daha iyi anlamak için Goldmann’dan bir iktibasla devam edelim:

– «Her felsefe, mutlaka idealist olmamakla beraber, ve daha bazı şeyler meyanında, bir şuur ve zihin görüşü anlayışına dayanır… Bu sebeble, insanla ilgili “vakıalar” hiçbir zaman kendiliklerinden konuşmazlar; mânalarını, ancak ve yalnız, kendilerinden sorulan sualler, bütün bir felsefî anlayıştan ilham alınca ve aldıkça, açıklarlar

Bu iktibası yaptıktan sonra, mantık, eşya ve hâdiselere yaklaşırken, o yaklaştığı “şey”in yapısını bozuyor denemez mi diye sormak istiyoruz. Eğer bahsettiğimiz “aynılık” mutlakmış gibi kabul edilirse, bu soru da anlamsız olmaz mı? Böyle bir kabul, bizi, muhtevânın var olup olmamasının ne anlam ifade ettiğini sorgulamaya (sorgulama?) götürmez mi? Aynı şekilde, bu kabul, bir yönü ile mutlak determinizme mahkûm olmak anlamına da gelmez mi? Ayrıca, bu, insanı hayat karşısında seyirci hâline getirmek demek olmaz mı? Tüm bunlar bizi akıl yürütmenin anlamsızlığına götürmez mi?

Diğer taraftan, mantıkların birbirlerinden ayrılmasının sebeblerinin, üzerine kuruldukları prensibler olduğunu düşünelim. Burada mantığın temininde muhtevânın rolünü görürüz. Yani muhtevâ, bir bakıma mantığa rengini verendir de diyebiliriz. Bunu kabul edersek, “akıl yürütme, üzerinde akıl yürütülenin aynı değildir” şeklindeki değerlendirmemizle çelişmiş mi oluruz?

Başka bir açıdan bakalım; ölçülere muhatab olan iki kişiden hangisi, ölçüyü ölçünün anlaşılması gerektiği hüviyetiyle anlamıştır? Bunu sorduğumuz ânda, karşımıza şöyle bir soru daha çıkar; bu ölçülerden hangisi eşya ve hâdiseleri doğru değerlendirmenin ölçüsüdür? Ama bu sorular akıl yürütmenin temeli ile ilgili… Peki akıl yürütme ile muhtevâyı kesin çizgilerle birbirinden ayırabilir miyiz?

Prof. Necati Öner, “mantık”la neyin kasdedilediğine ışık tutmaya çalışıyor:

– «Mantık, doğru düşüncenin şartlarını ve onun işleyiş tarzını inceleyen bir ilimdir. Fakat herhangi bir konuşma yahud yazı karşısında “mantıklı” veya “mantıksız” deyimleri kullanılırken kastedilen mantık bilimi değildir. Burada bir düşünce tarzı sözkonusudur. Bu düşünce, mantık biliminin incelediği şeylere uygun olan düşüncedir. Başka deyimle mantığın konusu olan düşüncedir. O hâlde bilim olarak mantıkla düşünce olarak mantığı ayırmak lâzım.”» [9]

Bilim olarak mantık ve düşünce olarak mantık ayrımı bu meselenin halledilmesi için yeterli mi? Dilerseniz “aynılık” ve “çelişmezlik” prensibleri nasıl elde edilir sorusundan hareketle meselemize Hilmi Ziya Ülken’le devam edelim.

– «Daima ân’ı yaşıyoruz. Çevrenin, vakaların değişmesine, eski bir ân’ın hiçbir zaman aynını yaşamadığımızı bilmemize rağmen, tekrar edilen ân’ın bize âid olduğunu biliyoruz. Hattâ bu tekrarla, onu yaşayışımızın şuurundan ayırarak kendi başına tekrar edilen bir obje hâline getiriyoruz. “Tekrar” bize öz’ü, mahiyet’i, değişmeler üzerindeki değişmez’i, cevher’i, şekl’i, bünyeyi veriyor. Tekrar etmek suretiyle bir şeyin kendisinin aynı olduğu sezgisine ulaşıyoruz. Böyle olduğu için de kendisinin aynı olan şeyin aynı şartlar altında başka bir şey olamayacağı sonucunu çıkarıyoruz. Aynılık ve çelişmezlik ilkelerini bu suretle elde ediyoruz.» [10]

İfâde ettiğimiz hususlarla Hilmi Ziya Ülken’in eserinden iktibas ettiğimiz noktayı bir arada düşünürsek, karşımıza şöyle bir soru çıkar; “muhtevâ mı mantığı temin eder, yoksa mantık mı muhtevâyı?” Bunu şu şekilde söyleyebilir miyiz; “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz.” Eğer doğru düşünce faaliyeti olmadan doğru düşüncenin de elde edilemeyeceğini düşünürsek, mesele, tavuk yumurta hikâyesine döner ve “ilk doğru” problemini ortaya çıkarır.

Farzedelim “muhtevâ, teori, sistem, fikir vs” mantığı temin etsin; Rene Guenon’un “her sistem tasdik ettiği şeyler açısından doğrudur, reddettiği şeyler açısından ise yanlıştır” [11] cümlesinden hareketle, İBDA’dan öğrendiğimiz “hakikat bazen mantıksız olabilir” meâlindeki hikmetten pay alınması gerektiğini de anlarız. Misâl; eğer mantığı, kuantum dünyasının argümanlarından habersiz olarak ve sanki mutlakmış gibi kurarsak, kuantum dünyasında olup bitenler bize “mantıksız” gelebilir.

Şimdi de mantığın muhtevâyı temin ettiğini düşünürsek, “neye göre?” sorusu açıkta kalacağına göre, “akıl yürütme, dayanaklardan mahrum kalmaz mı?” diye bir mesele ortaya çıkar ki, bu soru da beraberinde başka bir problemi gündeme getirir: Tümden gelinecek noktanın temini, tümdengelim metodu ile elde edilebilir mi? Şöyle ki, tümdengelim ile bunu elde etmek demek, başka bir “tüm”ü gerekli kılar. Eğer tümden gelinecek noktanın sezgi ile elde edildiğinden bahsedersek, bu kez “sezginin hakikati”ni sorgulamak gerekir. İşte bütün mesele!..

SONUÇ İTİBARİYLE

Mantık ve muhtevâ ikiliği karşısında, kâh sezgiyi kâh pratiği kullanarak başka bir ikililiğe düşüldüğü yerde, bizim yerimiz şu: Her meselede olduğu gibi bu meseleyi de Büyük Doğu- İBDA külliyatı süzgecinden –çapımızca- geçirmek; “ilk doğru” meselesi etrafında konuşurken, başkaları gibi nafile yere bunu temin etmenin çeşitli yollarına sapmak ve ille de beyhude bir çabayla “mutlak fikri akılla kurmaya” çalışmak yerine, peygamberler yoluyla gelen MUTLAK FİKRE muhatab “bağlı akıl” ile hareket etmenin gerekliliğine sadık kalmak… Demek ki, “bağlı akıl” hikmetine muhatab olduğumuzu kabul ederek, bundan payımızı eserlerimizde göstermenin bu hikmeti ne kadar anladığımızın delili olacağını bilmek…

 

1  Necib Fazıl, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, 5 Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1998.

2  Nurettin Topçu, Mantık, Dergâh Yayınları, İstanbul 2001, s. 9-10.

3  Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler-, 3 Basım, İstanbul 1993, s. 104.

4  Henri Poincare, Bilimin Değeri, Trc: Fethi Yücel, 2 Basım, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1964, s. 10.

5  Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler-, s. 105.

6  Henri Poincare, Bilimin Değeri, s. 10.

7  Nurettin Topçu, Mantık, s. 9-10.

8  Henri Poincare, Bilimin Değeri, s. 16.

9  Necati Öner, Fransız Sosyoloji Okulu’na Göre Mantığın Menşei Problemi, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1963, s. 7.

10 Hilmi Ziya Ülken, Bilim Felsefesi, 2 Basım, Ülken Yayınları, İstanbul 1983, s. 100.

11 Rene Guenon, Doğu Düşüncesi, Trc: Fevzi Lütfi Topaçoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 2004.

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 3, Mayıs-Temmuz 2012, s. 277-283

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz