Maymun, İnsan ve Kedi Tırnağı

Uzun yıllar Maymun’un, İnsan’a en yakın varlık olduğu ve insanın Maymun’dan evrildiği iddiası bilimin en temel fil ayaklarından biriydi, hâlâ da öyledir. Fakat sokaktaki adamın –her konuda olduğu gibi- gözünden kaçan bir sürü ilmî gelişme var. Meselâ, son yıllarda, omurilik yapıları ve özellikleri bakımından, insanın, maymundan ziyade kediye benzediği konusunda ciddi çalışmalar ve bulgular var. Omurilik deyip geçmemek lazım, insanı ayakta tutan ve birçok refleksi yürüten en stratejik organlardan biri, o iş yapmadığı zaman apışıp kalıyor insan. Tıb ve Biyoloji bilimi bu konuları enine boyuna irdelemeye devam ediyor ve mutlaka çok ilgi çekici bulgulara ulaşacaklardır.

“İnsan’la Maymun arasında ne fark vardır?” sorusuna bir çırpıda yüzlerce cevab verilebilir. Ama şöyle bir cevab, makalenin devamına ışık tutabilir: “Zehirlenen bir insan duyduğu ıstırabı ve fizikî-ruhî süreci karşısındakine anlatabiir ama zehirlenen bir maymunun size söyleyebileceği hiçbirşey yoktur, yalnızca inleyip durur.” İşte fark bu, çekilen azaba karşı verilecek tepki. Durumu Türkiye toplumuna teşmil ettiğimizde, cevabı malûm olan şu soruyu sorabiliriz: “Toplumumuz çektiği ıstırabla nasıl tepki veriyor, olanları doğru dürüst karşısındakine anlatabiliyor mu, yoksa sadece iniltili ve anlamsız sesler çıkarmakla mı yetiniyor?” Eğer cevab, “inleyip duruyor” ise, tezimizi basitçe yazabiliriz: Toplum Maymunlaşmış! Eğer bu değişim-dönüşüm ise, yakın tarihimize baktığımızda, İnsan gibi tepkiler verdiğimizden yola çıkarak bunun bir “Tersine Tekamül” olduğunu öne sürebiliriz.

Toplumlar tarihinin “Köleci Toplum” aşamasında da –daha kaba bir biçimde- böyle bir maymunlaştırmayı görüyoruz. Boyunlarında tasmalarla dolaştırılan, alınıp satılabilen, mülkiyet aracı haline getirilen insanlar, “metalaştırılan insanlar”, maymunlar. Bu insanlar da inleyip duruyorlardı ve her “nâle”de kafalarına bir sopa iniyor, sırtlarında kırbaçlar şaklıyordu. Günümüzün “Modern Köleci” düzenine baktığımızda da, “öz”ü itibariyle aynı hatta daha da acımasız ancak “rafine” edilmiş bir ideolojik –siyasî- içtimaî kuşatılmışlıkla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla görebiliyoruz.

Maymun sadece inleyip duran bir varlık değildir, hayvan psikologları –onun görünen- “zekî”liğinin ardında kaydadeğer bir “donukluk” ve “duygusal çarpıklık” olduğunu söylüyorlar. Amerika’da yaygın olan bir espri şudur: Bir Maymun’la bir Japon’un ortak özelliği nedir? Cevab: İkisi de taklid eder! Amerikalılar, Japon teknologların “parlak zekâ” sahibi değil “en iyi taklidçiler” olduğunu iddia ederler. Maymun da, aslında insanı taklid eder, yani bir değer üretmez. Bu bağlamda maymun, mensup olduğu hayvan soyunun da gerçek bir bağlısı olamamaktadır. Havada duran, ayakları yere basmayan bir “ucube” soy gibi. Hani günümüzün “mutant” (mutasyona uğramış, soyu kırılmış) ara türleri var ya, bir bakıma öyle. Meselâ, 100 yıl önce tabiatte, ne Rotweiller, ne Pitbulls, ne Pekinois (Pekinua) ne de “Lou-Lou” köpekleri vardı, bunların hepsi “kırık-soy”lardır. Toplumumuza döndüğümüzde, aynı trajik tabloyla karşılaşıyoruz: Her bağlamda “kırık-soy”lu bir toplum.

Diğer hayvanlarda da, kısmî taklidçiliğe rastlanabilir, özellikle de köpeklerde bu “kısmî” taklidçilik ileri boyuttadır ve bunun altında da köpeğin “sadakat” özelliği yatar. Fakat bu sadakat, kökleri derinlerde olan bir duygu olmaktan çok “ekmek” karşılığı bir “köksüz sadakat”tir. Yağlı bir kemik parçasıyla en babayiğit köpeğin “sadakat”ini teslim alabilirsiniz. Bu karakterin sosyolojik ifâdesi, “köpekleşme”dir, yani kemik karşılığı vazgeçilen yüce değerler, özellikle de şahsiyet ve asalet. At, Eşek, Katır ve diğer bir sürü hayvan da “güdülmeye” açıktırlar. Özünde, hayvanlar umutsuzca da olsa, insana benzemeye çalışırlar ve en ilkel ve en geri bir biçimde insanı taklid ederler. En iğrenç taklid biçimi ise insanın insana köle olmasıdır. Bu durumda insan, maymunun (maymunlaşarak), köpeğin (köpekleşerek), eşeğin (eşekleşerek) yerini almakta, kendi soyundan bir varlığın “mukallid”i olmaktadır.

Hayvanlar Âlemi’nin “sadakat” nedir bilmeyen tek varlığı “Kedi”dir. Boşuna değildir kediye “nankör” sıfatının yakıştırılması. Kediyi kayıt altına almak imkânsızdır, istediğiniz kadar eğitin, baskı altında tutun, aç bırakın, ne yaparsanız yapın, kedi taviz vermez, hatta onu kucağınıza alıp sevmeniz bile o kadar kolay değildir. Yani kendini sevdirmekte bile cimridir. Bacaklarınıza sürtünüp mırıldamasını da sakın yanlış anlamayın, sizi çok sevdiğinden değil, size sahib çıktığındandır. Taklidçilik de yoktur kedide, hele insanı taklid etmek mümkün değil. Bu yönüyle kedi, “maymunlaşma”ya ve “köpekleşme”ye karşı önemli bir paradigmayı temsil eder. Belki de bu nedenle, omuriliği itibariyle kedi, “gerçek” insana en yakın varlıktır. O nedenle “dimdik ayakta” durabilmektedir. Yine belki aynı nedenledir ki, Eski Yunan’da, “Kedinin tırnağı, köpeğin dişinden” daha güçlüdür derlerdi. Bunu en iyi bilen de –garib bir tecelli- köpeklerdir. Kedinin tırnağıyla kör kalan köpek sayısı köpeğin dişiyle sakat kalan kedi sayısından daha fazladır. Bu nedenle, “tırnak”ın tadını bilen köpekler kedilerden çok uzak dururlar.

Kuşkusuzdur ki, insanlara “kedileşme” diye bir sürece girmelerini öğütleyecek değiliz; ancak, “maymunlaşma” ve “köpekleşme”nin toplumu ne hale getirdiğini görüp, “tırnaklarını” hazır tutmalarını ve köpeklerin gözlerini oymaya âmade olmalarını salık veriyoruz. Mevcud koşullarda en tehlikeli duygu “sadakat” duygusudur. Hayrola? diyecek olunursa, köpeklerin yeni bir “ısırma” dönemine girdiğini öğrendiğimizden, tırnaklarınız keskin olsun!

Kaynak: H.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!