Mesih İnançları ve Lânetli Kavmin Mesihi

1027

Mesih’in Zuhuru, Kıyamet-Armagedon Savaşları’nın âdeta mihenk taşıdır.

Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların ekseriyeti Kıyametin kopmasına yakın bir zamanda Mesih’in zuhur edip, Deccal’i öldüreceği, vb. dünyaya adâlet dağıtacağı ve nizam vereceğine inanır. Dolayısıyla bizim mevzuyu biraz tafsilatlı (üç dinin anlayışını icmâlen) takdim etmeye çalışmamızın sebeplerinden birisi, belki en mühimi, “Mesih’in Zuhuru” beklentisinin bugün dünyada, husûsiyetle de Ortadoğu’da cereyan eden savaş, iç savaş ve işgal hamlelerinin neticede Armagedon Savaşları’na gebe olmasından dolayıdır.

Başka bir ifadeyle Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm ve bunlardan neş’et eden bazı ezoterik tarikat, fırka ve örgütler, hepsi bir Armagedon Savaşı hazırlık devresi, hattâ buna dair ufak-tefek icra faaliyetleri içerisindedirler. Bunlarla birlikte Mason Locaları ve İlluminati de kendine göre bir hazırlık ve icra faaliyetine devam etmektedir. Kısaca bugün bir kısım proje ve cereyan eden hâdiselere göz atıldığında Armagedon Savaşı’na hazırlık devresini bir tur önde götüren fırkaların Evangelistler ile Yahova Şahitleri adlı ezoterik cemaat ve ayrıca İlluminati ile derin diyalogları olan Mûsevi bankerlerin güdümünde hareket eden Kabbalacı Siyonist örgütler olduğu, su götürmez bir hakikat.

Hemen hepsinin arkasında Büyük Britanya Kraliyet Ailesi ve Lordlar ve Roma Kara Asilleri…

Yahudi ve Hristiyan Mesihcilerin Armagedon Savaşı öncesi yaptıkları ve icra ettikleri her türlü plân ve operasyonların merkezinde Edom vardır, yâni; Anadolu’nun işgal edilmesi.

Zira Anadolu düşerse, “Milenyum Challenge; Bin Yılın Meydan Okuması” gerçekleşecektir.

(28 Şubat ertesi; 24 Temmuz 2002 tarihinde Amerikan Ordusu, Nevada çölünde düzenlediği Askerî Tatbikata, Milenyum Challenge; Bin Yılın Meydan Okuması adını vermiştir.)

Mesih kavramının lügat ve ıstılah mânası hakkında icmâl bir takdim

Mes: Yumuşak deriden yapılan, içine çorap, dışına-üzerine ayakkabı giyilen mâmül…
Mesh: Elle sürme, sığama… Abdest sırasında elle başı ıslatma…
Mesih: Üzerine yağ sürülmüş…

İsa (a.s.)’ın doğduğunda Yahya (a.s.) tarafından üzerine yağ sürüldüğü, bu işlevden dolayı Mesih lâkabı ile anıldığı vâkidir. Daha sonraki dönemlerde Hristiyanlar yeni doğan çocuklarını 7 veya 40 günlük olduktan sonra beyaz giysiler içinde, Meryem ve İsa ikonları vs. eşliğinde kiliseye getirirler. Kilisenin vaftizhanesinde çocuk, babası veya bir ruhanî tarafından, içi oyulmuş bir sunağa doldurulan suyun içerisine üç kez batırıp çıkarılır…
En sonunda Kilise sunağında tören biter. Bunun adına Vaftiz denir…

Bu ritüeller tamamlandıktan sonra çocuk, Hristiyan olur. Çocuğu üç kez suya batırıp çıkaran da, çocuğun Vaftiz Babası…

(Sunak: Putperestlerin ilahlarına kurban sundukları taş, masa, kurbantaşı…)

Hristiyanlar tarafından; “Tanrının Biricik Oğlu” ve dolayısıyla, “Ete-kemiğe bürünmüş Tanrı”, addedilen Mesih’e ıstılahta; insanları günahtan ve kirden arındıran, cehennem azabından kurtaran, “Kurtarıcı” mânası ıtlak edilir. İncil’de İsa adı; Rabb kurtarır anlamına gelir…

Hristiyan mezheplerinin ekseriyetinin inancına göre Mesih’e -kendileri gibi- iman etmeyen kimse, asla cennete giremez…

Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların Mesih ve kimliği hakkında iman, yorum ve anlayışları birbirinden bir hayli farklıdır. Öyle ki, bu üç din mensuplarının müntesip olduğu mezheplerden bir kısmı bu konuda bazı anlaşmazlıklardan dolayı birbirlerini tekfir dahi ederler.

Şunu da husûsiyetle belirtmekte fayda var ki, bu üç din mensuplarının ekseriyeti, Mesih’in Kıyamete yakın zuhur edeceğine inanır. Lâkin erken zamanlarda, husûsiyetle modern zamanlar sonrası bu dinlere mensup olduğunu iddia eden bir kısım zümre ve topluluk, bu zuhuru inkâr eder.

Konumuz Lânetli Kavmin Mesihi. Yâni, Yahudilerin Mesih inancı.

Hemen şunu not olarak takdim edelim:

Yahudilerin Mesih’i, İsa (a.s) değil, kıyamete yakın vuku bulacağına inanılan Armegedon Savaşları sırasında önce Yusuf, daha sonra da Davud’un soyundan gelecek bir “Kurtarıcı”dır. Yahudi inancına göre İsa (a.s) bir peygamber değil, hele Tanrı hiç değildir. Aksine, âdeta şeytanın süt kardeşi; cehennemin en alt katında ateşten zincirlere vurulmuş bir münkirdir.

Bu gibi şiddetli görüş ayrılıklarına rağmen bugün Evanjelistlerle, hattâ bir kısım Katolik ve Ortodokslarla Siyonistler el-ele kol-kola hareket etmekte ve dünyayı iliklerine kadar sömürmektedir.

MÜSLÜMANLARIN MESİH İNANCI

İlk dönemlerden itibaren Müslümanların ekseriyeti Kıyamete yakın bir zamanda Mesih İsa (a.s)’ın (Mehdi Resûl ile birlikte) zuhur edeceğine inanır. Bu inancın temel dayanak ve ilkeleri, bir kısım âyet-i kerimenin tefsiri ve hadis-i şerif rivâyetlerine dayanır. Dolayısıyla tarihte ehl-i sünnet mezhebine ittiba eden müfessir, muhaddis ve fakihlerin neredeyse tamamı, ahir zamanda İsa (a.s) ve Mehdi Resûl’ün zuhur edeceğine inanırlar.

Abdulkahir Bağdâdî Hazretleri bu vâkıayı şu şekilde özetlemiştir:

“Ehl-i Sünnet, selâm olsun İsa’nın peygamberliğine inanırlar. Bu, Yahudi ve Brahmanlardan onu inkâr edenlerin görüşlerine zıttır. Ehl-i Sünnet, İsa’nın öldürüldüğünü inkâr ve onun göğe yükseltildiğini (ref) kabul etmişlerdir. Dediler ki: “Doğrusu O, Deccal’ın çıkışından sonra yeryüzüne inecek; Deccal’ı öldürecek; domuzları öldürecek; namaz kılarken Kâbe’ye yönelecek; Allah’ın salât ve selâmı O’na olsun Muhammed’in şeriatını destekleyecek, Kur’an’ın dirilttiğini diriltip, öldürdüğünü öldürecektir.” (1)

Allâme Muhammed b. Ahmed el-İsferayini el Hanbeli “Levâmi’ül-Envar’il İlâhiyye” isimli kitabında, kıyamet alâmetlerini anlatırken der ki:

“Kıyametin büyük alâmetlerinden ikincisi de İsa (a.s.)’ın semâdan inmesidir. Bu kitap, sünnet ve İcmâ-ı ümmetle sâbittir. Mevzu ile ilgili âyetleri ve hadisleri zikrettikten sonra der ki: “icmâ’ya gelince, hiç kimse muhalefet etmemiştir. Ancak felsefeciler ve dinsizler inkâr etmiştir. İsa’nın yeryüzüne ineceği, Şeriat-i Muhammediye ile hükmedeceği, kendisi peygamber olsa bile, müstakil bir şeriatla inmeyeceği hususlarında ümmetin icmâ’ı vardır.” (2)

Bu iki iktibas ehl-i sünnet ulemâsının bu görüşte olduğuna dair hüccet olarak yeter.

Ehl-i Sünnet ulemâsını bu görüşe sevk eden bazı âyet-i kerime ve tefsirleri zikredelim:

“İsa (a.s.)’ın semâya kaldırıldığını Kur’an’ı Kerim meâlen şöyle ifade eder:
“Bilakis Allah (cc) O’nu semâya kaldırdı.” (Nisâ Sûresi: 158)
“Ve seni kendime kaldıracağım.” (Âl-i İmran Sûresi: 55)

Bu iki âyeti celile; İsa (a.s)’nın diğer peygamberlerden farklı bir özelliğini teşkil eden özellikle semâya kaldırıldığı hususunda zâhirdirler. Maksad yalnızca ruhen kaldırılması değildir. Sâdece ruhun kaldırılması değildir. Sâdece ruhun kaldırılması olsaydı, Kur’anı Azimüşşan’ın İsa (a.s)’a tahsis ettiği özelliğin ne kıymeti kalırdı.

İsa (a.s)’ın Ref’ Edildiği ve Ahir Zamanda Yeryüzüne İndirileceğine Dair Bazı Âyet ve Tefsiri:

1-Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor:
“O zaman Allah şöyle dedi: “Ey İsa, şüphesiz ki seni öldürecek olan (onlar değil) Benim, seni kendime yükseltip kaldıracak, seni küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıp) çıkaracak ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar küfredenlerin üstünde tutacak da (Benim). Sonra dönüşünüz(de) yalnız bana (olacak)dır. İşte o zaman aranızda, hakkımda ihtilaf etmekte olduğunuz şeylerin hükmünü Ben vereceğim…” [Âl-i İmran Sûresi: 55]
İzahı: Müfessirler buradaki vefatı uyku ile açıklamışlar ve buna Kur’an’ı Kerim’den şu âyetleri delil getirmişlerdir: “Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan) O’dur.” (En-âm Sûresi: 60)

“Allah (ölenin) ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır.” (Zümer: 42)
Hadisi Nebeviye’den de şu hadisi delil getirmişlerdir:
Resûlullah (s.a.v) uykusundan kalktığı zaman:
“Öldükten sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun…” buyurmuşlardır.

Hâfız İbn-i Kesir, tefsirinde bu âyetlerle ilgili bütün görüşleri zikretmiş ve bu hususta Cumhurun ittifak ettiği görüşü şöyle hülâsa etmiştir:
“Buradaki âyetteki vefat ettirme, uyutmakladır.” Ve Cumhur ulemânın, “Ehl-i Kitab’dan hiç biri hâriç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun, ona (İsa’ya) mutlaka iman edecek.” (Nisâ: 159) âyetinde geçen vefat ettirmekten maksad, uyutmaktır, ölmek değildir, şeklindeki görüşünü te’yid etmiştir…

“Onun ölümünden önce” sözündeki zamir, İsa (a.s)’a râcidir, yâni İsa yeryüzüne inecek, bilâhere ölecek demektir. Bu, İsa, kıyamet gününden önce yeryüzüne indiği zaman, ehl-i kitaptan herkesin ona inanacağını Allah’ın pekiştirerek ifade etmesidir.

2-Allahu Teâlâ buyurur:

“Ve; “Biz, Allah’ın peygamberi, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük.” demeleri sebebiyle (dir ki kendilerini rahmetimizden kovduk). Hâlbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Fakat (öldürülen ve asılan adam) kendilerine (İsa) gibi gösterildi. Zaten ve hakikaten (İsa ve onun katli) hakkında kendileri de ihtilafa düştüler. Bu bâbta kat’i bir şek ve şüphe içindedirler. Onların buna (onun katline) ait hiçbir bilgileri yoktur. Ancak kupkuru bir zanna uymaktadırlar. Onu yakînen öldürmemişlerdir.” (Nisâ: 157)

Bu, İsa (a.s)’ı katlettiklerini, astıklarını zanneden Yahudilerin bâtıl inançlarını kesin olarak yalanlamaktadır.

Kur’anı Kerim, İsa’nın dostlarından yahut düşmanlarından birini ona benzettiklerini ve İsa zannederek onu yakaladıklarını, öldürdüklerini ve haça gerdiklerini haber veriyor. Yaptıkları işte kesin bir inanç içinde olmadıklarını, şek ve şüphede bulunduklarını haber veriyor. Zanla hareket ettiklerini, hâlbuki Allah’ın onu kendi canibine kaldırdığını ifade ediyor.

3-Allahü Teâlâ buyurur:

“Ehli kitabdan hiçbiri hâriç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun, ona (İsa’ya) mutlaka iman edecek, O da kıyamet günü kendileri aleyhine bir şahid olacaktır. (Nisâ: 159)
Bu âyeti celile, ehl-i kitab’ın İsa ölmeden önce O’na inanacaklarını ve tasdik edeceklerini te’kidle haber veriyor.

Bu hususta Sahabe-i Kiram’dan birçok haber de gelmiştir. Ezcümle Said b. Cübeyr’in İbn-i Abbas’dan rivâyet ettiğine göre, İbn-i Abbas:
“Ehl-i kitap’dan hiçbiri hâriç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun ona (İsa’ya) mutlaka iman edecek” âyeti celilesinin tefsirinde demiştir ki: “Bu (yâni ehli kitabın İsa aleyhisselâma inanması) İsa b. Meryem’in dünyaya indirildikten sonraki ölümünden önce vuku bulacaktır…” (3)

İsa (a.s)’ın Yeryüzüne İneceği Hakkında Bazı Hadisler

“Vallahi Meryem’in oğlu (İsa, ahir zamanda) hâkim ve âdil olarak mutlaka inecektir. Haç’ı muhakkak kıracak, (Hristiyanlığı kaldıracak) domuzu öldürmeyi mübah kılıp öldürecek, vergiyi kaldıracak, içkiyi ve her türlü fenâlığı kaldıracaktır. Düşmanlık, kin, insanların birbirinden nefret etmesi, birbirini kıskanması gibi şeyler de gidecektir. Mala dâvet edecek, kimse kabul etmeyecektir.” (4)

“Meryem oğlu İsa âdil hakem, âdil imam olarak inip haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak. Bunun neticesi olarak mal çoğalacak, malı kabul edecek kimseyi bulamayacaklar. Ancak ondan sonra kıyamet kopacak.” (5)
(Ruhu’l Furkan Tefsiri, Cilt 6, s. 20’den 90’a kadar İsa (a.s.) ile ilgili tafsilatlı bilgi mevcuttur.)

Bu hüccetler ışığında gayet rahat bir şekilde diyebiliriz ki; ehl-i sünnet ulemâsının yazdığı tefsirlerde, hadis külliyatlarında, fıkıh ve tasavvuf eserlerinde, mezhepler tarihinde, Milel ve Nihâl gibi bâtıl fırkalara yazılan reddiyelerin tamamında, kısaca, hemen tüm ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı eserlerin en az birisinde, irad ettikleri hutbelerinde veya makalelerinde İsa (a.s), Mehdi Resûl, Deccal ve Kıyamet hakkında mücmel de olsa mâlumat vardır…

İsa (a.s.)’ın Kıyamete yakın zuhur edeceğine dair son olarak, İngiliz ve Fransızlara karşı yıllarca, bizzat cephede savaşarak hürriyet mücadelesi veren Moritanya Kadiri Tarîkatı Şeyhi Ma’âl Ayneyn el-Kalkâmi’nin (öl. 1910) keramet çapındaki ifadelerini nakletmekte büyük fayda mülâhaza ediyoruz, şu:
“İlâhi maksat ancak Osmanlı Devleti’nin seçkin sultanlarınca gerçekleştirildi. Çünkü onlar yöneticilerin en kudretlisiydi. Onlardan sonra Mehdi ve Hz. İsa’nın zuhuruna kadar ümmet çapında bir devlet olmayacaktır. İngilizler ve Fransızlarla savaşacaklar, yedi iklimde örgütlenmek için gerekli uzun ele, en kuvvetli devlete sahip olacaklardır. Bunların hiçbiri onlardan önceki herhangi bir devlete bahşedilmemiştir.”

Modern Zamanlarda Mesih İnkârcılarından Bazıları

Mesih ve Mehdi Resûl’ün kıyamete yakın bir zamanda zuhur edeceği inancı İslâm’ın ilk devirlerinden beri kabul edilmekle birlikte erken zamanlarda dahi bu inanca aykırı görüş belirten birkaç bâtıl fırka zuhur etmiştir. Fakat bu fırkaların sesi-soluğu, dirâyetli emir ve ulemânın argümanları neticesinde kısık çıkmış, nihâyet toplum çapında cılız kalmış, tarihin çöplüğünde çürümeye yüz tutmuştur.

Modern ve post-modern zamanlarda ise, mürekkep yalamış birkaç müstağribin hem Batı’nın hem bâtıl mezheplerin çöplüklerini karıştırmaları ve bu mülevves malzemeleri medyatik araçlarla hemen her gün tekrarlamaları neticesinde hatırı sayılır bir kitle, bunlara teveccüh etmiştir.

Bu müstağriblerin kaziyelerinin birkaçını icmâlen zikredelim:

“Mesihçi ve mehdici mantık, hep Bedir benlentisi içerisindedir. Muhtemel bir Uhud, ütopyacının tüm hayâllerinin yıkılmasına, ümidinin kırılmasına sebep olur. Hatta, Uhud savaşında olduğu gibi, kimileri, kendilerini yenilmezliğe şartladıkları için, yenilgiyi görünce “eğer gerçek peygamber olsaydı yenilmezdi” diyerek irtidad eder, sahabe olarak geldikleri Uhud’dan mürted olarak dönerler.” (6)

“Söz konusu bu Mehdilik nazariyesi ile Hz. İsa’nın İkinci Gelişi hakkındaki nazariyenin içiçe girmesi, tabiî olan bir gelişme idi. […] Mehdi fikri, sünni kelâm sistemine resmen sokulmamakla beraber sünni halk arasında önemini daima korudu. Daha sonra İslâm’a geniş ölçüde giren Yahudi ve Hristiyan kaynaklı uydurma fikirler de bu faaliyet alanının içine girmektedir.” (7)

“Sünni İslâmda görülen Mehdi fikrinin oluşması ve gelişmesi esas itibariyle Şiiliğin ‘İmam’ nazariyesinden gelmektedir. Şiiliğin, sûfîlik kanalıyla sünniliğe yaptığı etkileri saymak mümkün değildir.” (8)

İlahiyat Profesörü Bayraktar Bayraklı’ya göre “Günümüzde bahsedilen Deccal çıkacak, Hz. İsa inecek gibi kıyamet alâmetleri bir hurafedir.” (9)

Bayraklı’nın iddiası, bir “hurafe” (!) ile baş edememe çaresizliğinin örneğidir.
İcmâlen şöyle:

İsrail ve Amerika’daki Siyonist teşkilâtlar ve Evancelist kiliselerin, hattâ Vatikan/Katolik Kilisesi’nin öngörü, proje ve icraatlarının neredeyse tamamı Bayraklı’nın, “hurâfe” diye iddia ettiği Mesih ve Deccal beklentisi üzerinedir.

Siyonist İsrail ve bir kısım Haçlı devletin, “bir hurâfe”nin nezaretinde hareket ettiği iddia edilebilir mi? Yahut, “bir hurâfe” nezaretinde hareket eden devletlerin hurâfeleri karşısında çâresiz kalanlar, bu devletlerin realiteleriyle mücadele edebilirler mi?

Hâsılı: Bir “hurâfe”yle baş edemeyen Bayraklı, Realite’nin adamı olabilir mi?..

(İsyanoğlu ve; “balına sinek konmuş” üstazı Fazlurrahman’ın bâtıl kaziyelerine gelince, tafsilâtlı bir şekilde tenkidi için bkz. Kurgu Din Metodolojisi, Cilt 3, s. 497 ila 522 arası)
Burada kısaca şunu belirtelim; Mesih ve Mehdi inkârı uğruna Uhud Gâzilerini dahi; “irtidat eder, sahabe olarak geldikleri Uhud’dan mürted olarak dönerler” şeklinde bâtıl ve küfre gebe kaziye temâyülcü İsyanoğluna ayıp ve leke olarak yeter…

Fazlurrahman’a gelince; Yahudi ve Hristiyanların modern hurâfelerine “gık” diyememesi ve Ziya ül-Hakk’ı; “Demokrasiyi uygulamıyor” diye Hristiyan Regan’a ispiyon etmesi gibi icraatları, “dalkavuk” olduğuna dair olarak yeter…

Kıyametin ne zaman kopacağı hiçkimsenin kesin bilgisi dahilinde değildir. Henüz kıyamet kopmadığına göre İsa (a.s.) ve Mehdi Resûl’ün zuhur etmeyeceğini iddia etmek, bâtıl bir itikat olsa gerekir. Çünkü; ilgili âyet-i kerime ve tefsirleri, hadis-i şerif ve tefsirleri, kısaca, ehl-i sünnet ulemâsının kanaatleri ve bunlara itibar eden ittiba ehli, İsa (a.s.) ve Mehdi Resûl’ün “Kıyamete yakın zuhur edeceği” inancındadır.

Henüz kıyamet kopmadığına göre bu inancı, “bâtıl” addetmek, “müneccimlik” bir tarafa, bâtıl itikadın ta kendisi olmaya ziyadesiyle müstehaktır.

Henüz “kıyamet kopmadı!” bekleyen, kalan, bu zuhurları bizzat görecektir…

Hani bir de İsa (a.s) ve Mehdi inkârcıları, “gaybın bilinmez olduğu”nu ısrarla vurguluyorlar ya. Bunlara sormak lâzım; “kıyamet kopmadan evvel İsa (a.s.) ve Mehdi’nin geleceği inancını reddetmek, gaybden haber vermek olmaz mı?” diye! Henüz zuhur vakti gelmeyen şeylerin, ebediyyen gelmeyeceğinin iddia edilmesi, “gayb’den haber vermek” olmaz mı? diye! Böyle bir iddia, “kâhinlik” olmaz mı? diye! Kâhinlik bir tarafa, böyle bir iddia, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından bildirilen bir gayb haberini inkâr etmek olmaz mı? diye!..

İsa (a.s.) ve Mehdi Resûlün zuhur edeceğini inkâr etmeyi gerektiren bir Naas var mı?
Yok!..
O hâlde, bu adamların inkârının, “uydurma” olduğunun (olabileceğinin) kabul edilmesi daha mâkûl olmaz mı? Henüz zuhur vakti gelmeyen şeylerin, vakti geldiğinde zuhur edeceğine inanmak daha makûl olmaz mı? Henüz vakit gelmediğine ve kıyamet kopmadığına göre, İsa (a.s.) ve Mehdi’nin zuhur edeceğine inanmak, bu zuhuru inkâr etmekten, ziyadesiyle mâkûl olsa gerekir.

Hâsılı, henüz kıyamet kopmadığına göre İsa (a.s.) ve Mehdi’nin zuhur edeceğini inkâr edenlerin görüşleri kesinlik kazanmış değildir ki, buna itibar olunsun…

“Büyük ve yüksek şeyleri görebilmek için onlara göre bir ruhumuz olması gerekir; yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlarda…”

“Doğru bir kürek suda eğri görünür. Önemli olan bir şeyin görülmesi değildir yalnız, nasıl görüldüğü de önemlidir.”

Sahte Mesihlere Dair Birkaç Misâl

Üstad Necip Fazıl Kısakürek der ki: “Her hakikate, sahtesi musallat!”
Dolayısıyla, Mesih ve Mehdi hakikatine de “sahtelerin musallat” olacağı bir vâkıadır ve tarih boyunca bu hakikate, “sayısız sahte” musallat olmuştur ki, ân itibariyle dünyada Mesihlik iddia eden 200 küsür, bir o kadar da Mehdilik iddia eden düzenbaz vardır. Bunlara dair birkaç misâl:

David El Roi: Tudela; “Kürdistan doğumlu Kabalist ve Talmudist Kürt Yahudisi David El Roi (1160-?) adındaki bir hahamın, Selçuklu sultanına karşı isyan bayrağı kaldırarak, tüm Yahudileri sürgünden bir araya getirip Kudüs’te biraraya toplayacağını ve İsrail’i yeniden kuracağını belirterek Mesih olduğunu ilan ettiğini not etmektedir.” (10)

R. Halife: “19 Kasım 1935 tarihinde Mısır’da doğan ve ABD’de Biyo Kimya dalında doktora yapan Reşit Halife 1974 yılında, “Kur’an’da 19 Mûcizesi adlı matematiksel bir sistem olduğu” iddiasını ortaya attı. “Kur’an’daki bazı âyetlerin bu sisteme aykırı olduğunu ve bu nedenle bunların Tanrının sözü olamayacağını” öne sürdü. “Kur’an’daki bazı âyetlerde bahsedilen elçinin kendisi olduğunu” iddia etti ve el-kaide tarafından suikast sonucu öldürüldü.” (11)
Bin türlü bid’at ve hurâfe üreten ve hemen her meselede saçma söyleyen Edip Yüksel’in, 19’cu Reşit Halife’ye tâbi olduğunu belirtelim…

Hasan Mezarcı: Mezarcı’nın Gelini Havâri Rahel (8 Ocak 2015)
“Sayın Hasan Mezarcı Almanya’da beklenilen Mesih olduğunu açıkladıktan sonra, kendisini çok seven babam, abimi de yanına alarak sayın Hasan Mezarcı’yı ziyarete gitmiştir. Bu ziyaretten sonra babam, Sayın Hasan Mezarcı’nın beklenen Mesih olduğuna iman etti. O tarihten sonra geçen on dört yıl boyunca annem, babam, kardeşlerim ve çevremizdeki birçok kişi Sayın Hasan Mezarcı’nın Meryem oğlu Mesih İsa olduğunu apaçık bir şekilde gösteren birçok rüyalar ve mûcizeler gördüler.

İşte ben Yüce Allah’ın göstermesiyle Sayın Hasan Mezarcı’nın Meryem oğlu Mesih İsa olduğunu gören ve anlatan pek çok şahidi dinleyerek Onun Meryem oğlu Mesih İsa olduğuna iman ettim.

… Bu arada, yine Yüce Allah’ın göstermesiyle, Hazreti Mesih’in ve babamın da istemesiyle Sayın Hasan Mezarcı’nın oğlu Yasir Mezarcı’yla evlendim. Böylece Hazreti Mesih’le ailemiz arasındaki iman bağına, akrabalık ve hısımlık bağı da eklenmiş, ve ben Hazreti Mesih’in gelini olmuştum.

Benim gibi sıradan bir insanı seçerek, tabuları yıkan, putları kıran Sayın Hasan Mezarcı gibi bir kahramanın ve daha da önemlisi Hazreti Mesih’in gelini, Havârisi ve şahidi yaparak yücelten ve onurlandıran Yüce Allah’a sonsuz teşekkür ediyorum.”

11 Mayıs 1954’de Düzce’nin Aydınpınar köyünde Rasim Mezarcı ile Fikriye Çil ikilisinden doğan Hasan Mezarcı’nın, “Meryem oğlu İsa-Mesih” olduğu iddia edilebilir mi?
Böylesine uçuk-kaçık bir iddiada bulunanlara ne denir?

Bu inanç, Mesih İsa (veya Mehdi) İnkârcılığından daha beter bir atraksyon değil midir?
İsa-Mesih (!) Mezarcı’nın, “Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesi” taraftarı olduğunu ve zaman itibarıyle dünyada kendisini Mesih ilân eden iki yüz elli küsur, Mehdi ilân eden iki yüz küsur esfel-i sâfilin (İskender Evrenesoğlu, Adnan Oktar gibi) olduğunu belirtmekte fayda var. Farz-ı muhâl: Bunların birisinin hakiki Mesih olduğu kabul edildiğinde bile geri kalanların hepsinin birer düzenbaz, birer kezzab olduğuna hükmedilebilir…

Tarihte Museyleme, Seccah ve Tuleyha gibi sahte peygamberlerin, hattâ, Firavun ve Nemrut gibi kendilerini ilah olarak takdim edenlerin olduğu nazara itibare alındığında, Mesihlik ve Mehdilik iddiasında bulunanların olabileceği ve sahtelerin, hakikisine bir halel getirmeyeceğini söyleyebiliriz…

İsa-Mesih ve Mehdi Resûlün Zuhuru İnancı Hakkında Mühim Bir Hatırlatma

Ehl-i Sünnet itikadında kıyâmetin kopmasına yakın bir zamanda Mesih ve Mehdi’nin zuhur edeceği inancı vardır. Lâkin bu inanç, âmiri, âlimi, mücahidi ve tebâasıyle mezhep müntesiplerini bir rehâvete ve vurdumduymazlığa sürüklememiş, aksine, ûlvî fikir ve aksiyon hamlelerini muhteşem bir şekilde icra etmeleriyle neticelenmiştir.

Tarih şahittir; Karahanlı, Gazneli, Selçuklu, Eyyübi ve Osmanlı gibi ehl-i sünnet itikadı ve fıkhı çerçevesinde hareket eden cihan devletlerinin hiçbirisi bir Mehdi ve Mesih beklentisi veya hareketi neticesinde doğmamıştır.

Herkes içinde yaşadığı zamandan sorumludur. Dolayısıyla ulvî bir gayesi olan siyasî ve fikrî bir hareket, husûsiyetle İslâmi bir hareket, kesin rivâyetlere dayanan gaybî haberlere mutlaka kulak verir, bunlara itibar eder. Lâkin ümitlerini, fütürist kehânetlere bağlayamaz.

Hülâsa; Mesih ve Mehdi inancımız vardır, lâkin bu inanç bizi hiçbir zaman yan gelip yatarak işleri onlara havâle etmemizi değil, bizzat çalışmamızı tetiklemelidir; mâzimizdeki gibi…

“Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez yeni!” (12)

HRİSTİYANLARIN MESİHİ

Hristiyanlık ve bazı mezhepleri hakkında icmâlen:
İsa (a.s.)’ın Allah Teâlâ’dan getirdiği din, doğuştan itibaren âlemşümuldür ve Hıristiyanlık değil, İslâm’dır. Bu dine “Hıristiyanlık”, mensuplarına, “Hıristiyan” kavramının ıtlak edilmesi sonraki dönemlere ait bir bid’at’tır…

Hristiyanlığın belli-başlı mezhepleri Katolik, Ortodoks ve Protestan mezhepleridir.

Bunların hâricinde Melkaiyye, Yakubiyye, Nesturiyye gibi fırkalara, Catarlar, Aryenler, Evanjelistler gibi nice dal ve kollara ayrılmışlardır.

Lügat itibariyle Katolik: Şâmil, kapsamlı, âlemşümul anlamlarına gelir…
Merkezi Kilise Vatikan’dır. Papa, bütün Hristiyan âleminin mânevi lideri, Hz. İsa’nın vekili ve havârilerin lideri Petrus’un halîfesidir… Vaftiz ve teslis’i kabul eder. Ayrıca tarihte bütün Haçlı Seferleri’nin teşvik ve tertipçisi Katolik kilisedir…

Ortodoks: “Doğru akîdesi, doğru hamd ve senâsı olan cemaat” mânâlarına gelir. Ortodokslara göre Kilise, cisimleşmiş İsa’dır. Dinî işlerini Patrik idare eder. Ruhban okulları Papaz yetiştirir. Katolik ve Protestanlığın Hristiyan akîdesini zedelediğini iddia eder. Mesih’in beşerî ve ilâhi olduğuna inanır…

Protestan: Katolik kilisesine bir tepki olarak doğmuştur. Kilise ve Papa’nın mutlak otoritesini kabul etmez… İncil’in hemen herkes tarafından yorumlanacağını iddia eder, reformcudur. Calvin ve Luther mezhebin iki mihrak şahsiyetidir, fikirleri bir hayli yeni mezhebin tezâhür etmesine sebebiyet vermiştir.

Diyebiliriz ki; Luther ve Calvin’in şiddetli saldırılarıyla tahtı sallanan Vatikan Katolik Kilisesi, ardı arkası kesilmeyen darbelerin neticesinde, “Hümanizm, Pozitivizm, Nihilizm, Komünizm, Anarşizm, Ateizm vb.” izmlerin uğultularıyla ancak gözlerini açabilmiştir…

Evanjelizm: -Buch’un mezhebi- Mesih’in gelmesine yakın bir zamanda Yahudi-Hristiyan ittifakını sağlamaya çalışan Protestan bir fırka. Temel inançları; Mesih geldiği zaman bir kısım Yahudi (124 bin) O’nu kabul edecek ve Hristiyanlarla birlikte dünya krallığını idare edecekler.

İncil’de; “İsa’nın Krallığı bu dünyanın krallığı değil, Göklerin krallığıdır!” şeklinde bir ibare-âyet olmasına rağmen, “Mesih’in Dünya Krallığı” için Yahudi-Hristiyan ittifakını sağlayan Evanjelizm, Irak, Afganistan ve Libya işgalinde mihrak güdücü olarak büyük rol oynamıştır. BOP bu gaye üzere kurulmuş, husûsiyetle “Arap Baharı”, hep bu gaye uğruna körüklenmiş, Ortadoğu, bir kan deryası hâline getirilmiştir…

Melkaiyye: Hristiyanlara göre İsâ (a.s.)’a dair olan öldürme ve asmanın hem nasut (cism)e hem lâhut (ruh)a vâki olduğuna; fakat ruha dokunmakla değil, duygu ve şuur ile vâsıl olduğuna kâni olanlar…

Yakubiyye: Hristiyanlara göre İsâ (a.s.)’a dair olan öldürme ve asmanın iki cevher (esas)den doğmuş olan Mesih’in cevherinde vâki olduğuna kâni olanlar…

Nesturiyye: Hristiyanlara göre İsâ (a.s.)’a dair olan öldürme ve asma hakkında; onun cismi öldürüldü, ruhu yükseltildi diyenler…

Tapınak Şövalyeleri, Moon Tarikatı gibi nice gizemli tarikat Hristiyanlığın bir şûbesi olmakla beraber, “Monofizizm, Nestorianizm, Priscillanizm” gibi mezhepler de, birer koludur.

Hristiyanlığın dal ve kolları bunlarla sınırlı değildir elbet. Son olarak iki mezhebi, Aytunç Altındal’dan iktibas edelim:
“Mûsevî Hristiyanlar: 1. yüzyılda başlayan ve İsa’nın beklenen Mûsevî Mesih olduğuna iman eden Mûsevîler. Bunlar hâlâ Mûsevî geleneğine bağlı, ancak Hristiyanlaşmış Yahudilerdir.” (13)

“Presbiteryen Kilisesi (Yaşlılar demektir), yaşlı kişilerin yönettiği bir Meclise sahiptir. Papalara ve Katolik Kilisesi’ne karşıdırlar. Onları tanımlayan tek bir söz vardır: “Egemenlik Kayıtsız Şartsız, Tanrı-İsa Mesih’indir.” Bunun dışında Hristiyanlıkta Egemen Güç tanımazlar ve sadece Scripture diye bilinen Kutsal Metinler’e itibar ederler. Bunlarda Bishop (Piskopos) yoktur.

… Halen ABD’de çok etkili bir Kilise’dir ve yaklaşık üç milyon üyesi ve 11.500 cemaati vardır. Bu Kilise ilk kez İsviçre’de ortaya çıktı ve zamanla yayıldı. II. Dünya Savaşı’nın ünlü komutanı (daha sonra ABD Başkanı olan) Eisenhower, tüm yaşamı boyunca Yahova Şahidi olarak yaşamıştı ama 1953’te başkanlığı sırasında Presbiteryen Kilisesi’ne kaydını yaptırarak yeniden Hristiyanlığı seçti.” (14)

Tahrif Edilmiş İncil’de İsa (a.s.)’ın Doğumu ve Rabbin Sevgili Oğlu İddiası

“Hristiyan geleneğinde Bâkire Meryem’in atası Yahudilerin en ünlü ve güçlü devlet adamı ve kralı David’e (Davud Peygamber), hattâ ondan da öteye David’in babası Jesse’ye dayandırılmıştır. Bu soy ağacı orta çağda çok tartışılmıştı. Şöyle ki, İncil’de İsa’nın soyu babası (!) tarafından David’e dayandırılmıştı (Matta ve Luka İncillerinde resmî görüş). Ancak Şamlı Aziz Johan (St. John of Damascus, 676-749) bu resmî görüşe karşı çıktı ve İsa’nın babası olarak kabul edilen Yusuf’un gerçekte onun babası değil hâmisi olduğunu öne sürerek soy ağacının Meryem üzerinden yapılmasını önerdi ve bu görüş yaygın kabul gördü. Özellikle Ortodoks kiliseleri bu görüşü benimsediler.

Nedir ki Aziz Johan’ın bu önerisi ilerleyen yüzyıllarda Kiliseler tarafından daha değişik bir şekilde ele alındı. Meryem’in yüceltilmesi dönemi 9. yüzyıldan sonra hız kazandı. Ortodokslar O’na “Tanrı’nın Anası” anlamına gelen “Theotokos” sıfatını yakıştırdılar. Bu durumda Meryem, eşzamanlı olarak Baba Tanrı’nın “eşi” oluyordu. Katolik Kilisesi ise Meryem’i “Hikmet= Sofia”yla özdeştirdi. Böylelikle Meryem Teslis’teki “ikinci kişi” yapıldı.” (15)

İsa Mesih’in Doğumu Matta (Luk. 2:1-7)

18-“İsa Mesih’in doğumu şöyle oldu: Annesi Meryem, Yusuf’la nişanlıydı. Ama birlikte olmalarından önce Meryem’in Kutsal Ruh’tan gebe olduğu anlaşıldı. 19-Nişanlısı Yusuf, doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan sessizce ayrılmak niyetindeydi. 20-Ama böyle düşünmesi üzerine Rab’bin meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi: “Davud oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruh’tandır. Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlardan O kurtaracak.”

24-Yusuf uyanınca Rabbin meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona dokunmadı. Doğan çocuğun adını İsa koydu.”

İsa: ‘Rab kurtarır’ anlamına gelir.
Yıldız bilimcilerin Ziyareti
1-2-İsa’nın Kral Hirodes devrinde Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde doğmasından sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Yeruşalim’e gelip şöyle dediler: “Yahudilerin Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.

11- “Eve girip çocuğu annesi Meryem’le birlikte görünce yere kapanarak O’na tapındılar.”
Yeruşalim: Bugünkü Kudüs; Kutsal Kitab’ta Şalem, Davut Kenti, Siyon, kutsal kent Ariel diye de geçer. “Yeruşalim kızı” ise, “Yeruşalim halkı” anlamına gelir.

Mısır’a Kaçış
13-Yıldız bilimciler gittikten sonra Rab’bin bir meleği Yusuf’a rüyada görünerek, “Kalk” dedi, “Çocukla annesini al, Mısır’a kaç. Ben sana haber verinceye kadar orada kal. Çünkü Hirodes öldürmek için çocuğu aratacak”

14-Böylece Yusuf kalktı, aynı gece çocukla annesi alıp Mısır’a doğru yola çıktı. 15-“Hirodes’in ölümüne dek orada kaldı. Bu, Rab’in peygamberi aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: “Oğlumu Mısır’dan çağırdım.”

İsa Vaftiz Oluyor
(Mar.1:9-11; Luk.3:21-22)

16-“İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü. Göklerden gelen bir ses, “Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum” dedi.”

Tahrif edilmiş İncil’in birçok âyeti alabildiğine doğru ve yanlış birbirleriyle meczederek takdim eder.

Dua (Luk.11:2-4)

9-“Bunun için siz şöyle dua edin: Göklerdeki Babamız. Adın kutsal kılınsın.”
Yorgunlara Müjde (Luk.10:21-22)

25-“İsa bundan sonra şöyle dedi: “Baba, yerin ve göğün Rabbi! Bu gerçekleri bilge ve akıllı kişilerden gizleyip küçük çocuklara açtığın için sana şükrederim. 26-Evet Baba, senin isteğin buydu. 27-Babam her şeyi bana teslim etti. Oğul’u Baba’dan başka kimse tanıyamaz. Baba’yı da Oğul’dan ve Oğul’un O’nu tanıtmak istediği kimselerden başkası tanıyamaz.”
İsa Su Üstünde Yürüyor (Mar.6:45;Yu.6:15-21)

28-“Petrus buna karşılık, “Ya Rab” dedi, “Eğer sen isen, buyruk ver suyun üstünden yürüyerek sana geleyim.” 29-İsa, “Gel!” dedi. Petrus da tekneden indi, suyun üstünden yürüyerek İsa’ya kadar yaklaştı. 30-Ama rüzgârın ne kadar güçlü estiğini görünce korktu, batmaya başladı: “Ya Rab, beni kurtar!” diye bağırdı. 31-İsa hemen elini uzatıp onu tuttu. Ona “Ey kıt imanlı, neden kuşku duydun?” dedi”

Yuhanna, 13-14 İsa-Tanrıya Giden Yol

9-İsa, “Filipus” dedi. “Bunca zamandır sizinle birlikteyim. Beni daha tanımadın mı? Beni görmüş olan, Baba’yı görmüştür. Sen nasıl, ‘Bize Baba’yı göster’ diyorsun? 10-Benim Baba’da, Baba’nın da bende olduğuna inanmıyor musun? Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum, ama bende yaşayan Baba kendi işlerini yapıyor. 11-Bana iman edin; ben Baba’dayım, Baba da bendedir. 13-Baba Oğul’da yücelsin diye, benim adıma dilediğim her şeyi yapacağım. 14-Benim adımla benden ne dilerseniz yapacağım”

Filipeliler, 1-2 Mesih’i Örnek Alın

6-“Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu hâlde, Tanrı’ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. 7-8-Ama kul özünü alıp insan benzeyişinde doğarak ululuğunu bir yana bıraktı.”
10-11- Öyle ki İsa’nın adı anıldığında gökteki, yerdeki ve yer altındakilerin hepsi diz çöksün ve her dil, Baba Tanrı’nın yüceltilmesi için İsa Mesih’in Rab olduğunu açıksa söylesin.” (16)

Kur’an-ı Kerim’in Hükmü

“Ey kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında ancak doğruyu söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, sâdece Allah’ın elçisi, Meryem’e atmış olduğu kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. Allah’a ve Peygamberine inanın, (Allah) üçtür demeyin, kendi hayrınıza buna son verin. Muhakkak ki Allah tek bir ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerdeki ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ: 171)

“Andolsun ki, “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih onlara: “Ey İsrailoğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer ateştir. Zâlimlerin yardımcıları da yoktur” demişti. (Mâide Sûresi: 72)

“Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler elbette kâfir olmuşlardı. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır.” (Mâide Sûresi: 73)

İlk Günah ve Kurtarıcı Rabb İsa-Mesih

… “Meryem’in “Bakireliği”yle “Lekesiz Doğum” diye bilinen iki ayrı olgudur. Meryem, İsa’yı Tanrı’nın Meleği’nin bildirmesi üzerine, bir erkekle cinsel ilişkiye girmeksizin ruhen ve bedenen bâkire olarak dünyaya getirilmiştir. Ama “Lekesiz Doğum” İsa’nın değil, Meryem’in dünyaya gelişiyle ilgilidir ve Tanrı’nın evlâdını, Oğlu’nu dünyaya getiren kadının kendisinin de (Adem ve Havva Olayı) “İlk Günah”tan arınmış olduğunu gösterir. Diğer bir deyişle, İsa ilk günah (ilk cinsel birleşme) olmaksızın dünyaya geldiği için, Meryem de annesi olduğu kabul edilen Hannah tarafından “İlk Günahsız” olarak dünyaya getirilmiştir. Bu yorum Katolik Kilise tarafından ancak 1870’te resmen kabul edilmiş ve Dogma yapılmıştır. Daha önceki yüzyıllarda yaşamış olan Hristiyanlar böyle bir Dogma’yı hiç duymamışlardı. İkinci Vatikan Konsili (1964) nihâî senedinde bu konuda bağlayıcı bir karar koyamamıştır.” (17)

“Hristiyan inancına göre, yeryüzündeki tüm kötülüklerin, acıların, ıstırapların ve eşitsizliğin nedeni bu “İlk Günah”tır. Tanrı’nın biricik oğlu İsa Mesih, insanlığı işte bu uğursuz (!) ilk günahtan kurtarıp, “Arıtarak” yeniden “Cennet”e döndürmek için Bâkire Yahudi kızı Meryem’in “Rahmine” konulmuş ve yeryüzüne gönderilmişti. Meryem, Tanrı tarafından bu “Doğaüstü” görevi yerine getirmek için seçildiği için “Gizemli Gül” (Rosa Mystica) idi. Yeryüzünde Yeni Kudüs’ü (geçmişte Aachen Kenti, günümüzde AB) kurarak ve önce ona inananları sonra Yahudileri, en son da Hz. İbrahim’in çocukları oldukları için bazı dini bütün Müslümanları kurtararak “Yeni Kudüs”teki bu “Arınmış” insanları “Yeni Cennet”e taşıyacaktı. Nedir ki tüm insanlığı kurtarmak amacıyla Kudüsler ve Romalar kuran Hristiyanlar özellikle 16. yüzyıldan itibaren tüm insanlık tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş kitle katliamları ve soykırımları gerçekleştirdiler. Bugünkü Avrupa Birliği’ni ve onun şiarı “İnsan Hakları” kavramının ardında tarihte benzeri görülmemiş “Vahşetler” yatmaktadır; bırakın “Kurtarıcılığı, Adâleti ve Yeni Cennet’e gitmeyi.”

Bu sanal ve Utopik “Kurtarıcılık Misyonu” Christendome’un tarihinde özellikle de 16. yüzyıldan itibaren çok etkili olmuştur. Bir yandan Katolik Kilisesi, diğer yandan seküler prensler ve krallar, her zaman “Zavallı” olan insanları ve insanlığı Kurtarmak hevesine (Utopiasına) kapılmışlar ve kendilerinden menkul kerametleriyle İsa Mesihçilik oynamışlardı, ki bunun 2003 yılındaki örneği ABD Başkanı G. W. Bush olmuştur.” (18)

İsa’yı Tanrı Olaraka Kabul Eden Hristiyanlara Misâl

“Havâri Pavlus, Mesih ve Rab olarak İsa’ya imanı kendine sermâye yaparak O’nu bir Tanrı yaparak Gentililere sundu.” (19)

Atina’dan yollanan bir mektup bugünkü yazımın konusu olacak. Mektupta Manolis Mangaloğlu imzası var. Mangaloğlu’nun Mektubu:

Sayın Altındal

Günaydın gazetesinde tesadüfen bir makalenizi okudum. (30.12.93-İsa Yaşadı mı?) Beyefendi, eğer Eski Ahit ve İncil kitabını incelemiş olsaydınız, Mesih İsa’nın ALLAH’IN KENDİSİ olduğunu öğrenmiş olacaktınız. Evet Sayın Altındal, İSA TANRI’NIN TA KENDİSİ’dir. ALLAH üç şekilden ibarettir. BABA-OĞUL ve RUH TEK ALLAH. Türkçesi ALLAH şekil değiştirerek yeryüzüne gelmiştir. Eski Ahit ve İncil’de İSA’NIN ALLAH’IN kendisi olduğu yazılmıştır. Eski Ahit ve İncil’den bir-iki kelime aktarıyorum: ALLAH insan olarak göründü. İncil’den: İsa Mesih Yahve: Yahve İbranice’de Allah demektir. Sayın Altındal, Mesih İsa dünyaya gelmeden -200 sene evvel- Eski Ahit kitabında yazılmıştır. Mesih İsa Nazaret civarında Kudüs’te üç havârisini de alarak, Petros, Yoannis ve İyokov, bir ulu dağın zirvesinde Mesih İsa, Allah’ın şeklini almıştır. Bir Nur şeklini almıştır. Havâriler Nur ışığını görünce yere kapaklandılar: Yalnız İsa’nın sesini duydular ve dedi ki: Bu gördüğünüzü BEN yeryüzünde olduğum müddetçe hiç kimseye bildirmeyeceksiniz. Nehirde vaftiz olduğu gün gökten bir ses duyuldu: İsa’ya inanan, bana inanır, İsa’ya inanmayan bana inanmaz. Yahudiler kendi tanrılarını, Mesih İsa’yı çarmıha germişlerdir. Yalnız Ortodoks dini kurtulacaktır. Yalnız Hristiyan Ortodokslar cennete gideceklerdir. Diğer dinler örneğin, Hristiyan Katolikler, Protestanlar, Budistler ve İslamiyet ve bütün diğer dinler, tabii başta Yahudiler, hiçbir din cennete giremeyecektir. Sebebine gelince: bu dinler Mesih İsa’nın ALLAH olduğunu inkâr etmişlerdir. Bu dinler yalnız Kıyamet Günü’nde İsa’yı gördüklerine inanacaklardır. Çünkü bildiğiniz gibi Kıyamet Günü’nde Mesih İsa tekrardan Kudüs’e gelip kendi yarattığı tüm dünyadan hesap soracaktır.

Sayın Altındal, Yahudiler bizde şeytanın çocuklarıdır. Yahudilerin yazmış olduğu yalanlara inanmayın. Dünya kurulduğundan bu yana bütün insanlar doğar doğmaz günahkârdırlar, bir tek kişi hariç: MESİH İSA. Çünkü BABASI YOKTUR. Hiçbir tek ALLAH, dünyaya gelip de evlenebilir mi? Hiçbir ALLAH evlenir mi? Sayın Altındal, gerek siz, gerekse ben, MESİH İSA ile konuşacağız. Siz ne cevap vereceksiniz, hiç düşündünüz mü?

Sayın Altındal, size bir-iki suret-âyet gönderiyorum. Lütfen tercüme ettirip dikkatle incelemenizi özellikle ricâ ediyorum. Göreceksiniz bizleri neler bekliyor, özellikle Balkanlar ve Türkiye’yi… Saygılarımla, hürmetlerimi sunarım efendim. (Aytunç Altındal, Türkiye ve Ortodokslar, Alfa Yay., s. 194-195, Yeni Günaydın, 3 Mart 1994)

Atina’lı Mangaloğlu bir tarafa yirminci yüzyılın büyük entelektüellerinden birisi olan Garaudy de hemen hemen aynı inançtadır. Kısaca şöyle:

Garaudy, Hristiyanların inandığı ve tasvir ettiği İsa inancını muhafaza etmekle kalmaz, ilelebet muhafaza edeceğini de ifade eder. Hristiyanların İsa inancı; “Allah’ın İsa Mesih’in şahsında asıl özüyle kendini gösterdiği” şeklindedir. Bu ifadenin daha da muhkemleşmesi için; “1215 yılında Teslis konusunda toplanan Latran Konsili’nin metninde: “Allah, Baba, Oğul ve Ruhulkuds’tür. Bu gerçeklik doğurmaz ve doğrulmaz.” diye nakleden Garaud; “bu ifadelerin İhlas sûresinde hemen hemen aynı şekilde tekrarlandığı” iddiasında da bulunur.
İsa’nın çarmıha gerildiği, mızrak darbeleriyle öldürüldüğü, teninden sızan kanın havâri Yusuf tarafından toplandığı itikadına da inanan Garaudy şöyle devam eder; “Kudas âyini-Communion; Allah ile birleşip, bütünleşme: Hristiyanlık itikadına göre, Hz. İsa havârileriyle yediği Son Yemek’te ekmek için “bu benim bedenim”, şarap için de “bu benim kanım” der. Kilise âyinlerinin sonunda ibadete katılanlara papaz tarafından küçük ekmek dilimleri ve birer yudumluk şarap ikram edilir ve böylelikle hem o Son Yemek yâd edilmiş hem de Hz. İsa’nın bedeni ve kanı ile dolu dolu olunur. Bunun mânevî anlamı Allah’la bir ve bütün olmaktır ki Hristiyanlar buna oldukça derin anlamlar yüklerler.” (20)

Bu efsaneden yola çıkan Garaudy, Konstantin ve ona yataklık edenlere çatar, insanın yaratma kudretinden bahseder ve; “evet bu yaratma gücü Hz. İsa’nın tenini temsil eden o mayasız ekmeğimdir benim” dedikten sonra; “Bu metni yazdığım zaman Fransız Komünist Partisi’nin politbüro üyesiydim. Ben bugün Müslümanın. Onun tek bir kelimesini dahi değiştirme ihtiyacı duymuyorum” (21) der.

Bu ne menem bir “ihtida”?..

Bu tür ifadelerden daha fazlası, dünya çapında bir entellektüele aiddir.

Şunu da belirtelim; Hristiyanların tamamı, husûsiyetle Yehova Şahitleri İsa’yı Tanrı veya Tanrı Oğlu olarak kabul etmezler. Başka: “IS. 272 İtalya ve Roma’daki egemen sekülarist akımların etkisi altında olan Piskopos Pavlus, İsa’nın Tanrı değil, İnsan olduğunu ilân etti.” (22)

M.Ö 250 civarında yaşayan ve kendisini; “Tanrıların Sevgili Oğlu” olarak takdim eden Hindistan İmparatoru Büyük Asoka; “… Dinler Arası Diyalog iyidir. Herkes başka dinlere saygı duymalı ve güzel öğretilerini iyice öğrenmelidir.” şeklinde ifadelerle tam da bugün neredeyse dünya çapında (kısmen) başarılı olan Eklektizmin babası sayılabilir…

Antik Yunan’da Herkül, Eski Mısır’da İsis gibi, insanoğlunu, Tanrı veya Tanrı Oğlu kabul eden birçok mitolojik anektod mevcuttur…

İsa Çarmıhta Ölmedi

“Gnostik-Hristiyanlığın öğretisine göre Çarmıh’taki İsa Mesih yanına annesi Meryem’in bile yaklaşmasını istememiş, fakat sadece esrarengiz bir tip olan Joseph Arimathea adlı kişiyi çağırmıştır. Çarmıhta ölmek üzere olan İsa, Arimathea’ya bir ‘Sır’ aktarmıştı. Gül işte bu sırrı sembolize ediyordu. (Bazı Hristiyanlara göre İsa çarmıhta ölmemiş bu Joseph’le yer değiştirmiş ve Keşmir’e gitmiştir. Ölen Arimathea olmuştur.)” (23)

“Bu Gnostik Hıristiyanlığa en uç örnek, kökeni yine Anadolu’da (Nevşehir/Niğde yöresinde) olan ve önce Balkanlar’da, sonra Rusya ve İtalya’yla Fransa’da etkili olan “Bogamil Kilisesi”dir. Bu kiliseler tamamen Gnostik geleneğe göre kurulmuşlardır. Çok ilginç inançları ve kendilerince kutsal saydıkları kitapları, haç merkezleri, din adamları ve dinsel törenleri vardır. Bunların hiçbiri “Yerleşik=Established” Katolik dinine ve Ortodoks mezhebinin öngördüğü inanç sistematiğine uygun değildi. Örneğin Bogamiller kendi kutsal kitapları sayılan ‘Liber Secretum’da (Sırlar Kitabı), Eski Ahit’teki Tanrı’nın (Jehouch) ‘Kötülük’ün tanrısı olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre bu bir “Demiurge” idi. Gerçek Tanrı bu değildi. Gerçek Tanrı’nın İsa Mesih’ten önce de bir oğlu doğmuştu. Bu “Samuel” (İsmail)’di. Nedir ki bu İsmail Şeytan=Satan’dı. Bogamillere göre “Satan=Samael” İsa’nın ağabeyiydi ve “Kötülüğün” değil, tam tersine Aziz John tarafından yazılmış olan 4. Gospel’deki “Logos”un (Hikmet / Mantık / Kelam) ta kendisiydi.

Bogamiller de Meryem’i İsa’nın (Tanrı’nın) Annesi olarak değil “Âlemlerin Kudüs’ü” olarak görüyorlardı.” (24)

Hristiyanlar İsa’nın Çarmıha Öldürülmesi Mevzuunda Başlıca Üç Mezhebe Ayrılır
“Hıristiyanlar Filatos devrinde Hz. isa’nın yahudiler tarafından öldürülüp asıldığını ve sonra ayağa kalkıp semâya yükseltildiğini söylemişlerdir. On iki Havâriyyundan biri olan Yahudi Esharyutı’nın, Yahudi kâhinlerinden para alarak Hz. İsa’ya ihanet ettiği ve öldürülmesine yol gösterdiği, sonra pişman olup kendini astığı İnciller’de nakledilmektedir. Fakat hiristiyanlar, diğer taraftan, başlıca üç gurup olarak, öldürmenin Mesih’le ilgisinin durumu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir kısmı öldürme ve asmanın hem nasut (cism)e hem lâhut (ruh)a vâki olduğuna; fakat ruha dokunmakla değil, duygu ve şuur ile vâsıl olduğuna kâni olmuşlar ki, bunlara Melkaiyye denir. Diğer kısmı, öldürme ve asmanın iki cevher (esas)den doğmuş olan Mesih’in cevherinde vâki olduğunu söylemişlerdir ki, bunlara Yakubiyye denir. Üçüncü bir kısmı, onun cismi öldürüldü, ruhu yükseltildi demişlerdir ki, bunlara da Nesturiyye derler.” (25)

İsa Yakında Dönecek

“Kitabın adı: War on Terror/Unfolding Bible Prophecy’dir ve yazarı Grant R. Jeffrey adlı bir Evanjelist papazdır. Kitap 2002’de yayımlandı. Papaz Jeffery aynen şunları yazmış: “Bu kitabı yazmaktaki amacım, yakında dönecek olan İsa Mesih’in Ortadoğu’yla ilgili kehanetlerinin bizim neslimizin döneminde gerçekleşeceğini göstermektir. Korkunç İslâmi terörün saldırıları konusunda sizleri bilgilendirmektir. Tüm Batı dünyasının Hıristiyanlarını, İsrail’in Yahudilerini ve yumuşak başlı ve bizimle uyumlu Müslüman hükümetleri yok etmeyi plânlamış olan İslâmcı teröristlere karşı topyekûn bir savaş başlatmalıyız. Kutsal Kitap’ta yazdığına göre (Lev. 50-51) Babil (günümüzde Bağdat) en kısa zamanda yerle bir edilecektir. Bu kehanet çok yakında gerçekleşebilir.”

Papaz Jeffry’in Kutsal Kitap’tan yaptığı alıntı ve kehanet saldırganlık için “spekülatir” (mânevi) zemini hazırlamış, 2003 baharında da ABD ve müttefikleri silahlı saldırıyla “operatif” olanı gerçekleştirmişlerdi. Papazın 18 kitabı toplam 5 milyon adet satmıştır.” (26)

Hristiyanların İsa-Mesih hakkında inanç ve yorumları ciltler dolusu esere mevzu olmuştur. Ve bugün dünyamız; bütün milletler, “İsa-Mesih İmparatorluğu” tehdidi altındadır.
İncil’de mevzuu edilen; “Tanrı’nın Gökteki Krallığı”nı yeryüzünde inşa etmek için kıyamete yakın zuhur edecek olan İsa-Mesih, birinci inişinde, “bulutların üzerinde has müridleriyle” dünyayı gözetecek, vakti geldiğinde yeryüzüne avdet ederek Deccal’i öldürecek, bütün kötülüklerin ve ahlâksızlıkların kökünü kurutacak; “Tanrı’nın Yeryüzü Krallığı”nı inşa ederek bütün insanlığa adâlet dağıtacaktır.

Bu gaye üzere harıl harıl çalışan Vatikan, amacını şu şekilde özetler:

“Birinci bin yılda Avrupa, İkinci bin yılda Amerika ve Afrika’nın bir kısmı, Üçüncü bin yılda da Asya; dünyanın tamamı Hristiyan olacaktır!”

1958-1965 yılları arasında düzenlenen II. Vatikan Konsili tarafından kayıt altına alınan; “Dinler Arası Diyalog” çalıştayının görevi de bu gayeye mâtuftur. Yalnız burada dikkate değer bir husus, Müslüman ülkelerde müslümanların tamamının illâ ki; “Hıristiyan yapılması için çalışmanın gerekmez” olduğuna dairdir. Zira bu faaliyet zaten tarih boyunca Cizvit papazları tarafından yürütülmektedir. Dolayısıyla Müslümanların tamamının illâ ki; “Hıristiyan yapılması gerekmez”, lâkin, “bir Hristiyan gibi düşünmesi ve yaşamasınının sağlanması…” daha elzem bir faaliyettir.

Bu çerçevede; “Dinler Arası Diyalog” çığırtkanlığı yapan şahıs ve zümrelerin tamamı Vatikan Kilisesi’nin muhipleridir. Hattâ bazılarının (Fetö gibi) “Gizli Kardinal” olduğuna dair ciddi şâyiâlar mevcuttur.

Aman dikkat…

Mesihçiliğin Diğer Kaynağı Nabukadnezarın Rüyası

“Nabukadnezar’ın rüyasında gördüğü heykelin başı altındı. Ateş gibi yanıyordu, mehtap gibi parlayan göğsü ve kolları gümüştendi. Heykelin karnı ve kalçaları bronzdan, bacakları demirden, ayakları da kil ve demir karışımından yapılmıştı. Daniel rüyayı şöyle yorumlar:
Heykelin dört parçası büyüklüklerine göre dört imparatorluğu temsil etmekte. Altın Babil’i, gümüş Pers’i, bronz Yunan’ı ve demir ise son imparatorluk Roma’yı simgeliyor. Ama demir ve kil karışımından yapılmış ayaklar birbirinden ayrılacaklar.

Nihâyet kil, en zayıf imparatorluğu temsil etmekteydi. Kil, Bizans İmparatorluğu ve Türkler tarafından tarihteki yerine gönderildi. Evanjelistlerin Daniel’in kitabına dayandırdıkları inançlarına göre Bâbil dahil İsa Mesih’in krallığı öncesine kadar dünyada 4 imparatorluk hüküm sürecek. Bu hesabın içinde Osmanlı ve Türk İmparatorluğu yok.

Armagedon öncesinde de dünyada 10 krallık kurulacak. Bunlar biraraya gelerek Bâbil’e benzer bir dünya imparatorluğu oluşturacaklar. Bilâhare kıyamet savaşı kopacak,
Armagedon savaşı çıkacak. Tanrı’nın krallığına -yâni İsa Mesih’in yeryüzüne gelerek deccali öldürdükten sonra kuracağı krallığa- kadar hiçbir krallık Nabukadnezar ve Bâbil Krallığından daha büyük olmayacak. Nabukadnezar ve Bâbil her şeyin ve herkesin padişahı olarak seçilmişti.” (27)

“Yaşadığımız çağda İsa Mesih’in dirilip Tanrı’nın imparatorluğunu kuracağına inanmak için İncil’de yeterli işaretler vardır. Evanjelistlere göre Tanrı’nın dünyevi kulları Yahudiler, öbür dünya kulları ise Evanjelistlerdir.” (28)

“İsa, bulutların üzerindeyken aşağıda ölmüş Evanjelistleri diriltip yanına alacağına inanıyorlar. […]

Evanjelistlere göre İsa Kudüs’te ortaya çıktığında 144 bin Yahudi, Hazreti İsa’ya inanacak, diğerleri Deccal’in yanında yer alacak. Hazreti İsa’nın liderliğinde bir savaş olacak, İsrail’in bugünkü Megiddo Vadisi’nde. Bu arada 6 melek, tasını Fırat’ın sularına dökecek, Fırat kuruyacak, Fırat’ın yataklarından bütün dünyanın orduları Megiddo Vadisi’ne gidecek inançlarına göre. Şunu da belirteyim ki 1918’de İngiliz General Allenby komutasında İngiliz ordusu, Türk ordusunu Mecidiye’de yendi, ama biz 400 yıl o bölgede kimsenin burnunu kanatmamıştık. Türkiye’de yaklaşık 30 yıldır yaşayan Ankara Kurtuluş’taki bir papaz bu konuyla ilgili, “Türkler bilmeden Armageddon savaşına Hazreti İsa Mesih’e hizmet ettiler” dedi.” (29)

“Buna rağmen Yeni Ahit’teki ünlü Apakolyps bölümünde Haç’tan hiç söz edilmemiştir. Armageddon (Mecidiye) Savaşı diye adlandırılmış olan ve Kıyamet öncesi yaşanacağı varsayılan savaş(lar)da, İsa’nın adının sakladığı ‘Sır’ esas alınmış ve Haç’a hiçbir özel ‘Kurtarıcılık’ atfedilmemiştir. […]

Gül ve Haç Kardeşliği’nin kullandığı Haç’ın da Kilise (Katolik) Haç’ıyla hiçbir benzerliği yoktur.” (30)

“Avrupa’nın “kıyamet halkı” dediği Türkler ve “Deccal” diye tanımladıkları Fatih…
Aradıklarından birisi de Mûsevîler için çok kutsal olan Ahit Sandığı. Kur’an-ı Kerim’de de biliyorsunuz Ahit Sandığı geçer.

Mûsevîler, Hazreti Musa’nın liderliğinde o dönemde Mısır’dan çıkmıştır.

Hazreti Musa’yı öldürmeye kalkan Firavun’un secde eder şekilde bedeni bugün British Museum’da sergileniyor. 1920’li yıllarda Suveyş Kanalı çalışmaları yapılırken bulundu.
Biliyorsunuz Kızıldeniz yarılıyor ve Hazreti Musa ve halkı orayı geçerek kurtuluyor. Firavun’un askerleri ise orada olduğu gibi hayatını kaybetti.

Kızıldeniz’i geçtikten sonra çölde Hazreti Musa, Sina Dağı’na çıkıyor ve 10 emir geliyor kendisine. O sırada Yahudiler altından bir buzağı yapıp ona tapmaya başlıyorlar. Bunun üzerine akrep, yılan gibi çöldeki zehirli hayvanlar Yahudileri ısırmaya başlıyor ve çoğu ölüyor. Hazreti Musa aşağı indiğinde bunları görüyor. Paniğe kapılan Yahudiler, Hazreti Musa’ya, “Tamam biz hata ettik, yine senin Allah’ına, Tanrı’na dönüyoruz, bizi kurtar bu belâdan” diyorlar. Hazreti Musa’da tunçtan 90 santimlik bir yılan figürü yaptırıyor. “Bunu öpeni, dokunanı artık, akrep, yılan soksa da iyileşecek” diyor ve iyileşiyorlar.

Nitekim Mûsevîler, Kubbet-üs Sahra, Mescid’i Aksa’nın altını kazdılar ve Bâbil’in altın heykeliyle Hazreti Musa’nın yılanını aradılar.” (31)

“Yine Albert Pike’a göre Tapınakçılar Johannit’tir, yani Vaftizci Yahya’nın Mesih’i haber verdiğini kabul ederler ama Hazreti İsa’yı Mesih olarak görmezler. Yani Mesih’i beklemeye devam ederler.” (32)

“Tapınakçılar, Yahudilerden uzak dururken, kabala düşüncesini yaşatanlarla iyi ilişkiler içinde olmuşlardır.” (33)

Türbülasyon Dönemi Tanrı ve İsa Mesih’in öfke zamanıdır. Kıtlık, felaket, deprem, vahşi hayvanlar, hastalıklar… Akla gelmeyen daha nice belâlar…

“Türbülasyon Dönemi’nin üç gayesi vardır:

1-Türbülasyon öncelikle Yahudilere yöneliktir. Onların tövbe etmesi şarttır. Bu dönemde dikkati çeken millet İsrailliler olacak. Eski Ahid’de bu açıkça belirtilmiştir.

Türbülasyon döneminin son üç buçuk yılında İsrailliler çok büyük sıkıntı çekecekler. Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine yapacakları Musa Tapınağı Yahudilerin imansızlık döneminde inşa edileceği için bu tapınak da yıkılacak, katliama uğrayacaklar, sürgün edilecekler ve Türbülans Dönemi’nin sonunda Yahudilerin çoğu öldürülecek.

Mesih Mat. 24:22’de şöyle sesleniyor: “O günler kısaltılmamış olsaydı, hiç kimse kurtulamazdı. Ama Tanrı’nın seçilmişleri Yahudiler için o günler kısaltılacaktır. Çok ağır sıkıntı ve katliam yaşayan İsrailliler ruhsal yeniden doğuşa kavuşacaklar. Tövbe edip Tanrı’ya ve Mesih’e dönecekler.

2-Türbülasyon Dönemi’nin ikinci gayesi pagan, imansız milletlerin (Müslüman Türkler, Araplar, Budistler vs.) yargılanmasıdır. Luk. 21:25-26;

“Yeryüzünde milletler denizlerin ve dalgaların uğultusundan şaşkına dönecek, dehşete kapılacaklar.”

Bu dönemde Evanjelistler hariç Tanrı bütün insanları yargılayacak. Çünkü Evanjelistler hariç insanlar çirkinliklerin anası büyük fâhişeyi takip etti. “Canavara” tapınmak için İsa Mesih’in dışındaki sahte peygamberlere yöneldiler.

Tanrısal yargılamanın sonunda Evanjelistler hariç ve bir de imanlı 144 bin Yahudi ve onların yol göstericiliğinde Mesih’e iman edenler diğer bütün insanlar öldürülecek.
Türbülasyon Dönemi’nin sonuncu gayesi Tanrı bu dönemde Şeytan ve Deccal ve sahte peygamberleri yargılayıp cezalandıracak.Deccal ve sahte peygamberler ateş havuzuna atılacak, şeytan da bin yıl süreyle çok derinlere kapatılacak.” (34)

Yehova Şahitlerinin Mesih ve Zuhuru İnancı Hakkında

Hemen her dinden neş’et eden mezhep, cemaat ve tarikatların birbirlerine nisbeten bir “ayırdedici vasfı” vardır. Yehova Şahitleri de “İmanın Esasları” hakkında dahi birçok Hristiyan fırkadan ayrı düşünür. Birçok Hristiyan fırka, İsa-Mesih için “Tanrı” veya “Tanrı’nın ete-kemiğe bürünmüş hâli…” derken, Yehova Şahitleri için İsa kesinlikle “Tanrı değildir, Üçlü Birlik-Üçleme, sahte bir inançtır.”

Bu inanç şu şekilde ifade edilir:
“Kutsal Kitap Yehova Tanrı’nın Yaratıcı olduğunu ve tüm diğer şeylerden önce İsa’yı yarattığını öğretir (Koleseliler 1:15, 16). İsa Mutlak Gücün sahibi olan Tanrı değildir. O, Tanrı’ya eşit olduğunu hiçbir zaman iddia etmedi. Tersine “Baba benden büyüktür” dedi (Yuhanna 14:28; 1. Korintoslular 15:28). Fakat Hristiyan Âlemi genelde Tanrı’nın üç kişiden oluştuğunu öğretir. Baba, Oğul ve kutsal ruh. Kutsal Kitapta “üçleme” sözcüğü bile bulunmaz. Bu inanç sahtedir.” (35)

Yehova Şahitleri’ne göre İsa, insanlığın ilk günahtan kurtarılabilmesi için gerekli bir “fidye” idi. Şöyle ki:
“İlk İnsan Âdem’in kaybettiği kusursuz yaşamı geri almak ve insanların Yehova’yla ilişkisini düzeltmek için gereken bedeldi. Tanrı İsa’yı bütün günahkârlar uğruna hayatını verebilmesi için dünyaya gönderdi. İsa’nın ölümü sayesinde bütün insanlar sonsuza dek yaşama ve kusursuzluğa erişme fırsatı kazandı.” (36)

Kısaca İsa-Mesih, Tanrı Yehova tarafından yaratılan bir beşerdir ve yerdeki yaratılışı şöyle ifade edilir: “Yehova İsa’nın gökteki hayatını Meryem’in rahmine nakletti, böylece İsa günahtan etkilenmemiş kusursuz bir insan olarak doğdu (Luka 1: 35).”

İsa’nın Tanrı’ya, “Baba” demesi veya Tanrı’nın İsa’ya, “Sevgili Oğul” demesi, mecâzendir…
Yine Yehova Şahitleri Hristiyanlığın bir simgesi olarak bilinen Haç işaretinin putperestlikten aparıldığını iddia eder, “hurâfe” olduğunu şöyle tanımlar: “Haç’ın çok uzun zamandır sahte dinlerde kullanıldığını ve eski zamanlarda doğaya tapanlar ya da ses âyinleri yapan putperestlerin haç kullandığını, Roma İmparatoru Konstantin’in haçı Hristiyanlığın simgesi hâline getirdiğini” belirtirler. Dolayısıyle Yehova Şahitleri Tanrı’ya tapınmalarında Haç vb. ikon kullanmazlar. Çünkü; “Yehova tapınmamızda resim, heykel
ya da işaretler kullanmamızı istemez” (Çıkış 20:4, 5; 1. Korintoslular 10:14). (37)

Yine Yehova Şahitleri Noel ve Yılbaşı kutlamalarının, “putperestlik âdeti” olduğunu iddia eder. Şöyle:
“Roma halkının 25 Aralık’ta Güneş’in doğum gününü kutladıklarını, o dönemde din adamlarının daha fazla insanın Hristiyan olmasını istedikleri için o günü İsa’nın doğum günü olarak kutlamaya karar verdiklerini, oysa İsa’nın 25 Aralık’ta doğmadığını” iddia ederler ve, “doğum günü kutlamalarının bir putperestlik âdeti” olduğunu, 1 Ocak yılbaşı kutlamalarının ise “MÖ 46’da Sezar tarafından icad edildiğini ve “Romalıların bu günü tanrı Janus’a adadıklarını” (38) söylerler.

Yehova Şahitleri ile diğer Hristiyan fırkalar arasında naklettiğimizden çok daha fazla ayrılık vardır.
Dolayısıyla Siyaset; Yehova Şahitleri ile diğer Hristiyan fırkaların arasındaki ayrılık ve nifak sorununu hatırlatma san’atıdır, diyelim…

İsa’nın Gökteki Krallığı ve Armagedon Savaşı

Yehova Şahitlerine göre; “Kutsal Kitap bazı insanların gökte yaşamak üzere diriltileceğini söyler. Biri gökte dirildiğinde tekrar insan bedeniyle, insan olarak hayata gelmez. Gökte ruh olarak yaşamak üzere diriltilir. İsa böyle diriltilen ilk kişiydi (Yuhanna 3:13).”

“Mesih gökte hüküm sürmeye başladıktan sonra 144.000 kişi gökte diriltilecektir ve biz şimdi ta o dönemi yaşamaktayız. 144.000 kişinin çoğu gökte yaşamak üzere diriltilmiştir.” (39)

İsa’nın Gökteki ve Yerdeki Krallığı’nın özeti şudur:

Kutsal Kitap İsa’nın diriltildikten sonra göğe döndüğünü, Yehova’nın zamanı geldiğinde O’nu Krallığının Kralı olarak atayacağını; Tanrı’nın kurduğu bu krallığının gökten tüm yeryüzünü yöneteceğini söyler. Yehova Şahidlerinin iddiasına göre İsa Gökte 1914 yılında Kral olmuştur. İsa Gökte Kral olduktan sonra peyderpey 144.000 müridi de onun yanına gelmektedir. Bu tarihten (1914) sonra gökte şiddetli bir savaş kopmuş Mikail (İsa) ve melekler, Ejder (Şeytan) ve cinleri yenmiş, yeryüzüne atmıştır. Bu hâdiseden sonra Şeytan ve cinler yeryüzündeki bütün krallıkları ele geçirmiştir. Dolayısıyla bugün dünyadaki bütün yönetimler (hattâ Âdem’den İsa’nın Yeryüzü Krallığı’na kadar) Şeytanî yönetimlerdir. Dünyadaki bütün sıkıntı ve acılar, şiddet ve savaşlar, yolsuzluk ve ahlâksızlıklar, ihanet ve ikiyüzlülükler, kısaca dağ gibi sorunlar hep bu yüzden kaynaklanmaktadır, fakat Armagedon Savaşı ile Tanrı’nın Krallığı dünyadaki bütün gaddar ve adaletsiz yönetimleri yıkacaktır. Şeytan ve cinler ve onlara tâbi olan kötü insanlar da Yeruşalim (Kudüs) yakınlarında bulunan Hinnom Vadisi’ne atılarak ebedî olarak yokedilecektir.

Bundan sonra Yeryüzü Cennet olacak, iyi insanlar bu cennette ebedî olarak yaşayacaklardır.

Yehova Şahitleri’ne göre insanların ebedî olarak yaşayacakları Cennet, başka bir mekânda değil, Armagedon Savaşı sonrası yeniden şekillenecek olan dünyanın ta kendisidir.
Bütün bunlar İsa’nın Gökteki Krallığı’nda yaşamak üzere diriltilecek olan 144.000 kişinin tamamlanması sonunda tekrar yeryüzüne avdet ederek İsa ile birlikte Şeytan ve cinlerle ve bunlara tâbi olan kötü insanlarla (fundamentalist teröristler!..)savaşıp, onları yendikten sonra gerçekleşecektir.

YAHUDİLERİN MESİHİ

Lügatte Ehl-i Kitab: Kitablı dinlere mensup olanlar… Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan; Yahudi, Hristiyan ve Müslüman olan din mensupları…

Istılahta Ehl-i Kitap tâbiri daha ziyade (hassaten) Yahudi ve Hristiyanlara atfen kullanılmıştır.

Her ne kadar ismi değiştirilse de, hakiki Yahudilik veya Hristiyanlık dinine mensup olanlar, yâni geçmiş çağlarda Musa (a.s.) ve İsa (a.s.)’ın dini olan İslâm dinine tâbi olanlar, İsevî ve Mûsevî şeklinde de vasfedilirler. Bugün, Musa (a.s.) ve İsa (a.s.)’ın Hakk’tan getirdiği dini tahrip ve tahrif edenler bazen Mûsevî ve İsevî olarak vasfediliyorlar ki, bu, mecâzen veya bir iddiaya mebnî olsa gerekir…

Aslında kendilerine Kitab indirilmeleri ve bu kitabın emir ve nehiylerine itaat etmeleri bakımından evveliyatta Ehl-i Kitaba tâbi olanlar, “İslâm-Müslüman” olarak vasfedilmiştir. Daha sonra bu din mensupları kendilerini Yahudi ve Hristiyan olarak adlandırmışlardır. Dolayısıyla Müslümanlar tarafından da bu şekilde vasfedilmelerinin herhangi bir sakıncası yoktur. Buna dair olarak Kur’an-ı Kerim’de Yahudi ve Hıristiyanların meâlen; “İbrahim hangi dindendi?” şeklinde tartışmaları anlatılır ve Yahudilerin; “İbrahim Yahudi idi…”,
Hristiyanların ise; “İbrahim Hristiyan idi…” şeklinde vasıflandırmaları kınanır. Neticede; “İbrahim’in, Hanif Din İslâm’a mensup olduğu”, dahası, “Yahudilik ile Hristiyanlığın İbrahim devrinden sonra icad olduğu” hatırlatılmakla birlikte bu toplulukların kendilerini tanımladığı gibi; Yahudi ve Hristiyan adı ile anılması mevzubahistir.

Hâsılı: Bu vasıflandırmalar nazara itibara alındığında Yahudiliğin gerçek Musa dininden sapanlara ıtlak edildiği ve Musa dinini sâdece kendi kavimlerine nisbet ettiklerinden dolayı “Yahudi” diye anıldıkları mevzubahistir. Bununla birlikte bugün Mûsevîliğin nerede başladığı ve bittiği, Yahudiliğin nerede başladığı ve bittiği, bir kısım Mûsevî’nin kendilerini, “Yahudi” değil de, “Mûsevî” olarak vasıflandırması hasebiyle bu kavramların kesin çizgilerle birbirinden ayrıştırılması hâlen tartışma mevzuudur. (ki, “Hıristiyan Mûsevîlere” dair olarak yukarıda Altındal’dan yapmış olduğumuz iktibası hatırlatalım.)

Bu mânadan mülhem Salih Mirzabeyoğlu’ndan kısa bir iktibas:

“Semâvî dinlerin kendi içlerinde ve İslâm’a nisbetle muhasebeye ihtiyaçları yoktur, çünkü din, yalnız İslâm’dır. peygamberler bir bayrak yarışçısı olarak yola çıkmışlardır. HER PEYGAMBER BELLİBAŞLI BİR ZAMAN VE MEKÂNIN PEYGAMBERİ… Bayrağı öbürüne teslim ederek, öbürü daha öbürüne teslim ederek, aslî sahibine kadar gelmiştir. Ve nihâyet bayrak, TOPYEKÛN ZAMAN VE MEKÂNIN PEYGAMBERİNDE KARAR KILMIŞTIR. Hepsinin ismi İslâm ve hepsinin toplandığı yer, bütün mânasıyla gerçek İslâm… Bu bakımdan dinlerin kendi aralarında ve İslâm’a göre nisbete ihtiyaçları yoktur.”

Mirzabeyoğlu ayrıca; “İsrailoğulları, içlerinde birçok peygamber zuhur eden şanlıların şanlısı bir kavimdir. Yahudilik bunun menfî bir kolu” der.

Yâni Yahudilik, İsrailoğulları’na indirilen Din’den ayrı; menfî bir kol olarak vasıflandırılır. Siyonizm, bu menfî kol’dan doğmuştur…

İcmâlen Yahudilik

Her semâvi din gibi Musa Resül’ün dini de inzâl buyuruldukları zaman itibariyle âlemşümul bir din olmasına rağmen belli bir müddet sonra bir kavim dinî olarak kabul edilmiştir, yâni, Yahudiler tarafından sâdece kendi kavimlerine mahsus kılınan bir din olarak telâkki edilmiştir. Hâlbuki risâletle memur olan bir peygamber sâdece kendi kavmi içinde irşada görevli olsa da, muhatap olan insanların tamamı, yaşadıkları zaman itibariyle bu peygambere veya aynı devirde yaşayan peygamberlerden birisine tâbi olmakla mükelleftir. Meselâ bir Benîisrail olmayan; Mısır’lı Züleyha vâlidemizin Hz. Yusuf (a.s.) ile evlenmesi, Firavun’un hanımı Asiye vâlidemizin Müslüman olması, kezâ meâlen; “sarayda imanını gizleyen bir mü’min…” lâfz-ı celili ve Süleyman (a.s.)’ın Sebe Melikesi Belkıs’ı; “Müslüman olarak bana teslim olun!” şeklinde ihtar etmesinden de anlaşılıyor ki İbrahim (a.s.) ve Yakub (a.s.)’ın dini, başlangıçta bir kavme mahsus değildir. Süleyman (a.s.) devri ve sonrası İsrailoğulları ile öbür halkların karışımından oluşan-melez Samiriyelilerin Yahudiler tarafından hor görülmesi dahi buna dair bir argümandır. Dinin kavme mahsusluğu daha sonraki devirlerde muhtemelen hahamlar tarafından uydurulmuş olsa gerekir.
Ezcümle: “İsrailoğulları tarihte nice peygamber çıkarmış, şanlıları şanlısı bir kavimdir.” Onun menfî kolu ise lânetli yahudiliktir, siyonizmdir.

İşte bu Yahudiler, İsrailoğullarını ıslah için gönderilen peygamberlerin birçoğunu kabul etmemiş, onlara âsi olmuşlar, hattâ bazı peygamberleri katletmişlerdir. Meselâ Yahudilerden bir kısmı Musa, Harun, Yuşa, Zekeriyya (a.s)’a düşmanlık etmiş, Hakk’tan gelen emir ve nehiylere itaat etmemiş, Yahya (a.s.)’ı katletmiş, ekseriyeti ise İsa (a.s.)’a düşman kesilmişler, O’nu Roma Kayzeri’ne ispiyon ederek, kendi rivâyetlerine göre Çarmıha Gerilme hâdisesine sebep olmuşlardır. Böylece İsa (a.s.)’a tâbi olanları; “dinden çıkmış sapkınlar!” şeklinde tahkir etmişlerdir…

Yahudi Mezhepleri

Her din ve ideolojide olduğu gibi Yahudilik de kendi arasında birkaç fırkala ayrılmıştır. Bunlardan belli başlılarını zikredecek olursak, şu:
Ferisîler: Yüzyıllar boyunca Kutsal Yasaya -Musa’ya verilen levhalar- ve dinsel kurallara sıkı sıkıya bağlı olan fırka. Bu fırka, İsa Mesih döneminde dindar bir Yahudi mezhebi olarak tâbir edilir. Bu mezhep mensupları Kutsal Yasa’ya ve yüzyıllar boyu Yasa’ya dayandırılan dinsel kurallara sıkı sıkıya bağlıydı.

(Kutsal Yasa: “Tanrı’nın Peybamber Musa’ya verdiği yasalar dizisi”dir.)

Bu fırka mensupları İncil’de şöyle tahkir ve tebid edilir:
“Bundan sonra İsa halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: Din bilginleri ve Ferisîler Musa’nın kürsüsüne otururlar. Bu nedenle söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin. Ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söylediklerini kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının sırtına yüklerler, kendileriyse bu yükleri taşımak için parmaklarını bile oynatmak istemezler. Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Şölenlerde başköşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar.” (Matta 23; 1-5)
“Vay hâlinize ey din bilginleri ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Göklerin egemenliği’nin kapısını insanların yüzüne kapıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyor, ne de girmek isteyenleri bırakıyorsunuz!”

“Vay hâlinize ey din bilginleri ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız.” (Matta 23; 13-14-15 ve 23) Ferisîler ile İsa’nın Diyalogları,” (40)

Sadûkiler: Akılcılığı savunan, Eski Antlaşma’dan yalnız Musa’nın kitaplarını kabul eden, bu hâldeyken yeniden diriliş, cennet, cehennem, cin ve melek gibi oluş, mekân ve varlıklara inanmayan fırka…

Levililer: İsrailoğullarının on iki oymağından biri ve her oymağın -“Tapınak işleri”ne bakan-; kendine mahsus bir takım işlerini yürüten fırka…

Bunlardan başka bellibaşlı; Kabbalistler, Sabataistler, Eşgenazlar gibi bir takım fırkalara ayrılırlar.

Mason Locaları, Rotayr ve Lions gibi bazı kulüpler Yahudilerin mensup olduğu ve büyük bir kısmını organize ettiği bazı kurum ve tarikatler; dolar trilyoneri Mûsevî Bankerler, Düşünce ve İnsanî Yardım kuruluşları ve birçok STK, Siyonist güdümü altında, “Eretz İsrael” emeli için kollarını sıvamış durumdadır…

Kabbalizm: “Yahudilikte Tevrat ve Zebur’un dış (zâhiri) mânası ile yetinmeyip, Mukaddes Kitab’ın harflerinden gizli mânalar çıkarmaya çalışan ve ona istediği mânaları serbestçe verebilen Yahudi doktrinidir. Bu doktrin Yahudilerin simya, sihir ve varoluş anlayışını da içerir. İbranicede; “Kabbale”, “Gelenek” ve Hz. Musa’nın mazhar olduğu “Sözlü vahiy” mânalarına gelir. Bu vahiy aynı zamanda, yazılı kanun olup Tevrat’ın derin mânasını izah etmektedir… Kabbalistlere göre felsefe, dinden yüksektir. Dinler, gâfil halkı avlamak veya zabtü rabt altına almak için birer âletten ibarettir.” (41)

Bu icmâl iktibaslardan da anlaşılacağı üzere YAHUDİLİK adı altında zuhur eden din, birkaç fırkaya ayrılmıştır. Bazı fırkalar bazılarını TEKFİR eder. Meselâ Hazar Yahudileri, başka bir tavsifle, Kırım Tatarları-Karaim Yahudileri’nin diğer seçkin ve önde gelen Yahudi fırkaları tarafından kabul görmediği iddia edilir.

Hülâsa:
“Doğrusu; “İsrailoğullarından o inkâr edenler, hem Davud’un hem Meryem’in oğlu İsa’nın diliyle lânet edildiler. Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri sebebiyledir. (Mâide Sûresi; 78. âyet meâli)

Bu ve benzeri âyeti kerimeler mûcibinde Yahudilik müsbet değil; “menfî bir kol” olarak; “Musa (a.s.)’ın dininden sapanların dini” olarak da tavsif edilir…

Yahudiler Kimdir ve Nasıl Organize Olurlar

Meşhur “Prag Mezarlığı” adlı eseri yazan Umberto Eco’ya göre Yahudiler:
“Savunmasız insanların, halkın kanını emen kişiler. Protestanlar, Masonlar.
Ve tabii ki Yahudiler…
Cromwel, Kitab-ı Mukaddes’i okuyarak kralın başını kesmişti.
Yoksulların evlatlarına hayat hakkı tanımayan Maltus, Kitab-ı Mukaddes’i ezberine almıştı…” (42)

Umberto Eco Kapitalistleri de; “Zamanımızın hükümdarı olan Yahudiler” şeklinde târif eder. Tâ Abraham Lincoln (1860’li yıllar) devrinden itibaren Amerika Devlet başkanlarına dahi müdahale eden; istediklerini Başkan seçtirebilen, istemediklerine suikast dahi düzenleyen ve Amerika Merkez Bankası’nı (FED) ele geçirmek için tam dört Devlet Başkanı’nı suikast ile öldüren, beş Başkana ise başarısız suikast girişiminde bulunan Mûsevî Bankerler, John Kennedy suikastinden sonra bu gayelerine tam olarak ulaşmışlardır. Bunda en büyük pay İngiltere ile Fransa arasında cereyan eden Waterlo Savaşı (1813-1815) sonrası İngiltere borsasını bir günde çökerten ve iki günde milyarları kaldıran Mûsevî Banker Rothschild ailesidir. Bu hanedan bugün Rockofeller ve Soros hanedanlıkları başta olmak üzere 11 Mûsevî Banker ailesi ile FED’i ele geçirmiş ve “Senyoraj” düzenbazlığı ile dolar tirilyoneri olmuşlardır. Kısaca bu Mûsevî bankerler başta Amerikan halkı olmak üzere bütün milletleri sömürmektedirler.

New York, Paris, Londra, Viyana, Berlin, Amsterdam, Hamburg, Roma, Napoli, Moskova, Pekin, Riyad, Dubai gibi finans ve petrol merkezleri Mûsevî bankerler tarafından idare edilmektedir. Bu bankerler kendilerini, “dünyanın efendisi” olarak görmektedirler. Köklerinden, geleneklerinden koparılan kitlelerin de, “Dünya Vatandaşı” (!) olmaları için milyar dolarlar nezaretinde büyük bir çaba harcamaktadırlar…

Yine Umberto Eco’ya göre; “her Yahudi topluluğu Kahal Yasası’na göre yönetilir. Bet-Din adı verilen özel bir mahkemeye bağlıdır. Kahal Kurumu, Musa peygamber zamanına kadar uzanır…” (43)

Dünyanın hemen her tarafında dağılmış olan Siyonistler, Davud Krallığı dışına hiçbir devletin gerçek vatandaşı olmaz; sahibi olmaya bakar. O da olmadı, “paraleli” olmaya bakar…

Luthere Göre Yahudiler:

“Zehirli yılanlar gibiydiler; kötülük yüklüydüler, hırçındılar, intikam ateşiyle yanıyorlardı, katildiler, iblisin evlatlarıydılar, bunu açıktan açığa yapamadıkları için gizli gizli sokar ve zarar verirlerdi.

Havraları ateşe verilmeli… evleri yıkılmalı, halk çingeneler gibi ahıra kapatılmalıydı.
Yalanların, lânetlemelerin ve küfürlerin öğretildiği Talmud metinleri ellerinden alınmalı, tefecilik yapmaları yasaklanmalı, para ve mücevher olarak bütün altınlarına el konulmalı, erkeklerin ellerine balta ve kürek, kızların ellerine mekik ve iğ verilmeliydi.
Son çözüm, onların Almanyadan kızgın köpekler gibi kovulmalarıydı.” (44)

Mezarlıkta Hamamlar Konsili:

On üçüncü ses: “İsrailoğulları, eğer bütün yeryüzüne dağılmış durumdaysa, bunun anlamı, bütün yeryüzünün ona ait olması gerektiğindendir. Altın buzağı, Harun döneminden beri bize aittir.” (45)

On üçüncü ses:

“Dünyanın birinci gücü altınsa, ikinci gücü de basındır. Bütün ülkelerde yayımlanan bütün gazetelerin yönetimlerine bizimkilerin gelmesi şarttır. Basına mutlak hakim olduğumuzda onur, erdem, nâmus konusunda kamu görüşünü değiştirebilir, aile içindeki eğitimi de ele geçirebiliriz… işçiyi barikatlara, devrimlere doğru itmeliyiz; işte bu felâketler bizi yegâne hedefimize yaklaştıracaktır: İlk atamız İbrahime vaat edildiği üzere yeryüzüne egemen olmak.

İşte kudretimiz o zaman devâsa bir ağaç gibi gelişecek, dalları zenginlik, keyif, mutluluk, güç meyveleriyle yüklenecek, İsraik halkının yüzyıllar boyunca tek kaderi olmuş olan korkunç koşulların karşılığını almış olacağız.” (46)

Dolar, basın, sinema ve nihâyet İnternet çağı ile birlikte İsrailoğulları, tüm insanlıktan intikamını aldı; hemen tüm insanlık, hepsinin veya birinin müptelâsı oldu…

Umerto Eco’ya göre 1789 Fransız Devrimi dahi bir Yahudi projesidir.

Dedem:

“Devrim, çocuğum, bizi ateist bir devletin köleleri hâline getirdi; eşitsizlik eskisinden daha fazla, kardeşler birbirine düşman oldu, herkes ötekinin Kâbili. Fazla özgür olmak, hattâ bütün gereksinimlere sahip olmak bile iyi değil. Bizim babalarımız daha yoksul ve daha mutluydular, çünkü doğayla temas hâlindeydiler. Modern dünya bize tarlalarımızı bozan buharı, pek çok yoksulun elindeki işi alan ama bir zamanlar sahip olduğumuz dokumaları yapamayan dokuma tezgâhlarını verdi.

Kendi başına terk edilen insan, özgür olamayacak kadar kötüdür…” (47)

“Aynen ağaçlara yapıldığı gibi, bir Fransız’ı bir Yahudi’yle (hattâ Alman kökenlisiyle) aşılarsanız şu an sahip olduğumuz şeyi, yâni Üçüncü Cumhuriyeti elde edersiniz.” (48)

Yahudiler hakkında bildiğim tek şeyi bana dedem öğretti:
“En üstün derecede tanrıtanımaz halk onlardır” derdi bana. “İyiliğin âhirette değil burada gerçekleştirilmesi gerektiğinden yola çıkarlar. Bu nedenle sadece bu dünyanın fethi için çalışırlar.” (49)

Yahudilerin Mesihi ve Şeytan İsa

Öncelikle bilinmesi gereken şey, Yahudi müntesipleri tarafından beklenen Mesih’in İsa (a.s.) olmadığı, aksine, O’nun bir Şeytan ve/veya Şeytanın Kardeşi olduğu iddiasıdır.

Tora-Kahal Yasası’na göre sevk ve idare edilen ve Kabbala-Bâtınî metinlerinde numöroloji-gematria-hurûfîlik (rakkamlardan netice çıkarma) ilmine, doğrusuyla-yanlışıyle vâkıf olan Yahudi cemaatlerinin hemen hepsinde Mesih inancı vardır. Fakat bu Mesih, İsa (a.s.) değildir, aksine, İsa (a.s.) “ateşten zincire vurulmuş olarak cehennemin en alt katında hapsedilen şeytan”ın ta kendisidir. Mistik Mesih Sabetay Sevi’nin peygamberi Nathan’a göre Mesih Sevi, “O’nu dahi kurtaracak”tır…

Yahudiler, birincisi; Armagedon Savaşları’nda Kudüs Kapısı’nda savaşırken Şehid düşecek olan Yusuf’un soyundan gelecek olan Mesih’e, ikincisi, bu savaşı zaferle taçlandıracak olan Davud’un soyundan gelecek olan Mesih’e iman ederler. Bu ikinci Mesih’in, zaferle birlikte hem Kudüs kapılarında savaşırken Şehid düşen Yusuf’un soyundan gelen Mesih’i, hem de Eretz İsrael-Davud Krallığı için savaşan ve Şehit düşen, mezarları, hattâ kemikleri Arz-ı Mev’ud’da olan bütün Yahudi savaşçıları dirilteceğine inanılır.

Mesih, Filistin’e ordularıyle ayak bastığı zaman Filistin’de yedi bin Yahudi bulunacağına dair olan inanç Kabbala metinlerinin yorumlanmasına dayanır. Bu hâdise şöyle tasvir edilir:
“O gün Filistinde ölüler dirilecek ve ateşten duvarlar Kudüs’ten gidecek… Ve Mesih geldiği zaman orada hayatta olan yedi bin kişi yeni bir yaratılış, yâni düşüşünden önceki Adem’in vücudu ve Musa’nın vücudu gibi tinsel bir vücut olacaklar ve havada kartallar gibi uçaçaklar, bütün bunlar geri dönen sürgünlerin gözleri önünde gerçekleşecek…” (50)

Önemli bir husus da şudur; Yahudi Mesihçilerin ekseriyeti Safed okulu ve İspanyol Kabalacılarına kadar uzanan ve Moses de Leon’dan beri bilinen Mesih’in, Adem’in ve Kral Davud’un reankarnasyonu olduğuna inanırlar. Bu inanç şu şekilde senkronize edilir:
“ADeM” sözcüğündeki İbranice üç sessiz harf, Adem, Davud ve Mesih sözcüklerinin baş harflerinden oluşan bir akrostiş olarak okunabilir.” (51)

Yahudi inancına göre Mesih gelmeden önce dünya, gerçek birliğine asla kavuşamaz.
Mesih zuhur etmeden önce dünyada iffetsizlik, ahlâksızlık, haksızlık, soygun ve zulüm vb. şeyler çoğalacaktır. Bunun için Evanjelistler ve Siyonistler dünyanın her köşesinde bu gayr-i ahlâki oluşumlara tirilyon dolarlar aktarırlar. Yoksa, Ukraynalı bir Femen’in Venezuella veya Türkiye gibi ülkelerde (güya- bazı durumları protesto etmek için) anadan üryan gerçekleştirdikleri eylemlerin izahı nasıl olabilir?..

Mesih’in gelmesine yakın iffetsizlikten hırsızlığa kadar gayr-i insanî davranışlarda âdeta bir “patlama” yaşanacak ve, “dünyadaki varoluş, yabani ot misali ayıklanacak, ve eskinin yok edilmesiyle yeni varlık başlayacaktır.”

2000 yıldır bütün kavimlerin içine dağılmış olarak bir sürgün hayatı yaşayan Yahudilere gelince: Kabbalacılara göre, “her şeyi toplamak için Beni İsrail’in dört bir yana dağıtılması gerekliydi. Ve Beni İsrail’in görevi, kavimlere ışık olmak değil, tersine, kutsallığın ve hayatın en son kıvılcımlarını onlardan çekip almaktı.” (52)

Yeni Kudüs’leri Amerika (bazı iddialara göre AB) olan Kabalistler, Filistin’deki Eski Kudüs’ü tamamen hâkimiyet altına alıp Davud’un krallığını dünyaya ilân edebilmek için önce Sion Tapınağı’nı yerinde inşa etmeleri gerekiyordu. Ki bunun için Kubbetu’s-Sahra ve Mescid-i Aksa’nın yıkılması lâzım. Burada Süleyman (a.s.)’ın mührü, Musa ve Harun (a.s)’ın bakıyyeleri bulunan; Ahit Sandığı’nı (Kutsal Sanduka) bulacaklarına inanan Yahudiler bu Sanduka’nın ancak Mesih tarafından açılabileceğine inanırlar.

Ahit Sandığı’nı açan ve çarpılmayan Mesih, gerçekliğini böyle doğrulayacaktır.
Sonra Megiddo Vâdisi’nde Armagedon, diğer adıyle Melheme-i Kübra-Kıyamet Savaşı başlayacaktır…

Armagedon Savaşı’nda başta Kabalistler olmak üzere tüm Yahudileri düşmanlarından “gargat ağacı” koruyacaktı, lâkin atom ve hidrojen bombaları, zehirli gaz ve kimyasallar, elektro manyetik zihin kontrol âletleri, GDO ürünleri, domuz gribi gibi bulaşıcı hastalıklar ve ırka mahsus virüs üretme vb. realite silahlar, İsrail’in vazgeçilmezleri…

Mistik Yahudi dünyasında Mesihlik iddia eden birçok zuhûrî peydah olmuştur. Bunların en meşhuru 1626 Ağustos bir Şabat günü İzmir’de doğan Sabetay Sevi’dir. Bu “Dönme Topluluğu” ülkemizde bugüne kadar gerek saman altında, gerek su üstünde dipdiri durmakta; siyasî, iktisadî, askerî ve kültürel, hattâ dinî sahalarda bile birçok kilit noktaları ele geçirmiş olarak, ifsat faaliyetlerine devam etmektedir.

Mistik Mesih Sabetay Sevi

Sabetay Sevinin Doğumu

“Sabetay Sevi 5386’da birinci ve ikinci tapınakların yıkılışının anıldığı gün olan Av’ın dokuzuncu gününde (1626 Ağustosunda) İzmir’de doğmuştu. Şabat gününde doğan çocuklara genellikle Sabetay denirdi…” (53)

Kendisinin “Beklenen Mesih” olduğuna inanan ve gettolarda yaşayan Yahudilerin büyük bir çoğunluğunu buna inandıran Sevi, Mesih’liğin ana temalarını gametri-hurûfîlik (rakkamlarla keşif veya kehânette bulunma) temeline otutturan Kabbala öğrenimine başlar. (1664). Zira o tarihlerde, “bütün Kabbala öğrencileri Safedli mistiklerin -matbu veya elyazması- eserlerine gömülmüş” durumdadır.

Takib ediyoruz: “Bazı binyılcı çevreler, Vahiy 13:18’de verilen “yaratığın sayısını” 666 olarak hesaplamalarına dayanarak İkinci Geliş’i 1666’da bekliyorlardı. Nasıl Kabalcılar spekülasyonlarını Zohar’da söz edilen 408’e (1648) odaklamışlarsa günlerin sonunu hesaplayan Hristiyanlar da kendi Mesihçi rakamlarına bağlı kalmışlar ve onu yaratığın üstesinden geleceği ve azizlerin hükümranlığının kurulacağı 1666’ya işaret ediyor diye yorumladılar.” (54)

Bu çerçeve gereği Sabetay Sevi de 1666 yılında Mesih olduğunu bütün dünyada bulunan ve Yahudi gettolarını sevk ve idare eden sinagoglara, buralarda insanları terbiye eden Rabbilere ve peygamberlere birer mektup yazarak bildirir.

Aynı esere göre; “Mesihlik ruhunun kutsal kökünü İsa’dan başkası olmayan özel bir “kabuk” (yâni şeytanî güç) kuşatıyordu. Böylece İsa kutsallık yönünden olmasa da Mesih’in ruhuyla yakın bir ilişki içindeydi. Kabuğun meyvenin özünden önce görünmesi gibi Mesihçi qelippah’ın (yâni İsa’nın) ruhu Talmud’un dediği gibi “Beni İsrail’i kandırıp yanlış yoldan yöneltmek için” önce bu dünyada görünmüştü… Ve nihâyet o (yâni Mesih) İsa olan qelippah’ını (kutsallığı) geri getirecektir. Talmud cehennemde İsa’ya reva görülen cezalandırma hakkında bazı korkunç ayrıntılar anlatmaktadır; fakat onun sonunda Mesih tarafından kurtulacağı Nathan için yalnızca bir olasılık değil, kesin olan bir husustu.” (55)

Talmud’da; “Mesih gelmeden önce edepsizlik artacaktır”

Yahudi Vital: “Şâyet biz tamamen dindar ve tövbekâr olsaydık bütün iyi ruhları bir anda elippahtan kurtarabilirdik ve Mesih de hemen ortaya çıkardı.” (56)

Bu çerçevede; Yahudi ve Hristiyan teolojisinde, “Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak” diye bir deyim vardır. Bu deyim, “günahların, ahlâksızlıkların, misli-benzeri görülmemiş cinsî ilişkilerin, yolsuzluk ve haksızlıkların, zulmün ve eşkiyâlığın…” artacağı, dolayısıyla, “Tanrı’nın buna artık tahammül edemeyeceği” ve insanlığı bu keşmekeşlikten kurtarmak için “Mesih’i Göndereceği” öngörüsü ile iç içedir.

Mesih geldikten sonra “Üçüncü Milenyum” başlayacak, insanlar, “Tanrı Devleti” vatandaşları olarak, huzur içinde yaşayacaklardır.

Mistik Mesih Sabetay’da bu teolojiye inanmakla kalmamış, günahların artması için her yola başvurmuştur. Meselâ; “doktorun oğlunu, karısının odasına girmeye ikna etmişti. O -Yusuf gibi- dışarıya kaçtığı zaman Sabetay, “şâyet adam kadının istediğin yetire getirseydi büyük bir tiqqun gerçekleştirilmiş olurdu” diye yakındı.” (57)

(Sabetay’ın karısı Sarah’ın 1667 yazında bir erkek çocuk doğurduğu zikredilmektedir…)
Sabetay, “Tanrı’nın söylenemez adını” da (Yahwe-Yehova) zikrederek, geleneksel Yahudi cemaatlerini idare eden bir kısım Rabbî ve Peygamber nazarında büyük tepki toplamaktan çekinmemiştir. Zira bu adı ancak Mesih zikredebilir, ve Mesih’ten sonra bütün cemaat…

Sabetay Sevinin Mesihlik İddiası

Sabetay’ın Mesihliğine dair bir sürü kehânet ve mûcize uydurulmuştur. Bunlardan bir tanesi, Sabetay’ın, yanında ona inanmayan Rabbiler olduğu hâlde eski bir lahitin bulunması ve burada bir parşömene yazılmış olan; “Mordecai Sevi’nin bir oğlu oldu ve Beni İsrail’in Mesih’idir” diyen bir kitap” (58) bulunduğu iddiasıdır.

Buna benzer birçok kehânet ve mûcize uydurması İzmir’den Ege Adaları ve Yunanistan’daki diğer cemaatlere, hattâ Avrupa, İngiltere, Amerika, Asya ve Hind adalarına kadar yayılır.

Gershom Scholem, Sabetay’ın kendisini Mesih olarak takdim ettiği o gün bütün yahudilerin coşku seline kapıldığı İzmir’deki havayı şöyle tasvir eder:
“Şehirde ticaret ve alışveriş durmuştu. İzmir artan şekilde bir aşka gelmenin ve sevincin bayram havasındaydı… Geceleri şehirde “Yaşasın Mesih Kral” ve “Yaşasın Sabetay Sevi” naralarıyla fener alayları yapılıyordu. Mezmurlar 2: 1 “Kral senin gücünle sevinecektir Ey Tanrım. Ve senin kurtarışınla ne kadar çok seviniyor o,” sinagogta her gün üç defa, sabah, öğle ve akşam ibadetlerinde okunuyordu. Mezmur’a Gazze’de Sabetaycı bir yorum yapılmıştı. Bu içeriğin Mesihçi öneminden çok öncelikle “ve senin kurtarışın” sayısal değerinin Sabetay Sevi’ninkine eşit olduğu gematria’dan dolayıydı. Bazı sinagoglarda çiçek desenleriyle süslü bir tahta levhaya yazılmış olan ve üstünde “SABETAY SEVİ’NİN TACI” ibaresi bulunan bir tacın takılı olduğu Mezmur duvarda asılıydı. Şabat ve tatil günlerinde ülkenin hükümdarı için okunan geleneksel dua iptal edilmişti ve metin Beni İsrail’in yeni kralına uyacak şekilde değiştirilmişti.” (59)

Bu tür uydurma rivâyetlerden rahatsız olan Yahudi din adamları da yok değildi. Meselâ, bu uydurmalara karşı Konstantiniyeli Rabbîler özenli şekilde ihtiyatlı bir dille şaşkınlıklarını itiraf ediyorlardı: “Şimdiye kadar tek bir mûcize ve işaret görmedik” Mesih’ten ve Gazzeli Peygamber’den, “Yalnızca rivâyetler ve ikinci elden tanıklıkların kuru gürültüsü…” (60)

Musanın Çocukları ve On Kayıp Kabile

Musanın çocuklarının komuta ettiği on kayıp kabilenin Davud’un soyundan geleceğine inanılan Mesih’in zuhuru sonrası ortaya çıkacağına inanılmasına rağmen, ve bunun için önce Kudüs Kapıları’nda savaşırken Şehid düşecek olan Yusuf’un soyundan geleceği beklenen Mesih henüz zuhur etmemişken Sevi, Musa’nın çocuklarının komuta ettiği; kayıp on kabilenin Fas ve Tataristan’da göründüğü, Mekke ve Medine’nin dahi fethedildiği, ordunun kısa zamanda İsrail’e gelerek “Davud’un Krallığı”nı kuracağı hikâyesini uydurmuştu.

“1665 Kasım ve Aralık’ında elden ele dolaşan mektuplara göre Reuben ve Gad’ın oğulları veya başka bir versiyona göre Reuben, Gad ve Menasseh kabilesinin yarısı Gazze’ye doğru yürümekteydiler.” (61)

“Serrarius’un, Sabetaycı hareketin başlangıcı hakkında yazdığı bir mektupta 1665 Eylül’ü gibi erken bir tarihte kendisine mektuplaştığı İngilizler tarafından İsrail kabilelerinin Arabistan çölünde ortaya çıkışlarıyla ilgili sorular sorulduğundan söz eder, rapor, Yahudilerin Mekke önlerinde kamp kurduklarını, Fas’ta ortaya çıkan On Kabile’nin ordusunun ana kısmının gelmesini beklediklerini bildiriyordu.” (62)

Bu ordunun İran’ın bütün krallıklarına baş eğdireceği Arabistan Çölleri ve Büyük Sahra arasında bir yerlerde tekrar ortaya çıktığı iddia edilecektir.

“Konstantiniye, Selânik, Livorna, Amsterdam ve bir süreden beri yıldızı parlamakta olan Hamburg Yahudileri Sabetaycı coşkunun ön saflarında yer alıyorlardı… Türkiye Yahudileri güvenli bir şekilde toplum içinde yer almışlar ve henüz en parlak dönemlerini geride bırakmamışlardı… Sabetaycı hareketin asıl taşıyıcıları İspanyol Yahudilerinin büyük bir kısmı buraya, imparatorluğa yerleşmişlerdi.” (63)

“Hareket Abraham Pereira gibi bütün servetini Mesih’e sunan Amsterdam milyonerlerinin yanı sıra diyasporanın ücra köşelerindeki en sefil dilencileri de bağrına basmıştı… Mesihçi uyanış bütün sınıfların üstüne çıkmıştı.” (64)

Manasseh b. İsrail’e göre “kayıp kabilelerden bazılarının mekanı olan Tataristan’dan da büyük bir kalabalık Kudüs’e doğru yürümekteydi. Kısa bir süre içinde İran’dan bir Yahudi ordusunun yaklaştığına ilişkin ilk raporlar diğer popüler âhiret tasavvurlarıyla birleşmeye başladı.” (65)

Özetle: Musanın çocukları komutasındaki ordunun Fas, İran ve Tataristan’dan yola çıktığı, İran’ın tamamını, Mekke ve Medine dahil olmak üzere bütün Arabistan’ı fethettiği, Sabetay’ın ise, bir arslanın sırtında İstanbul’a girdiği ve Saray Kapısı’nda Büyük Türk tarafından karşılandığı ve başına Krallık Tac’ı geçirildiği rivâyetleri, Avrupa, İngiltere ve Hindistan bir tarafa, Amerika’da bazı Kızılderili kabileler arasında dahi konuşulur olmuştu. Kısaca, Davud Krallığı kurulmuş, Mesih Sabetay Kral olmuştu…

Sabetay Sevinin Yargılanması ve Ülgüne Sürgünü

1666’nın başlarında Büyük Türk’ün Sabetay’ın başına bir kraliyet tacı taktığı ve onu sağ yanında ata bindirdiği Polonya’da anlatılıyor ve oradan Almanya’ya resmî rapor ediliyordu. “Ve Konstantiniye’ye geldiği gün yer sarsılıp titremişti ve o sultanın sarayına bir aslanın sırtına binmiş olarak gitmişti.” (66)

Bütün bu efsânevî uydurmalar neticesinde Sabetay, İstanbul’a çağırılarak yargılanmıştı.
Yargılama neticesinde -rivâyete göre- Vani Efendi Sabetay’a, “Ya Din değiştirmek, yahut İdam” arasında bir tercihte bulunmayı salık vermiş, Sevi’yi, “Din değiştirmeye” iknâ etmişti. Mahkeme neticesinde Sabetay, Müslüman olduğunu ilân ederek idamdan kurtulmuş, lâkin sürgünden kurtulamamıştı.

Sabetay, “Din değiştirme” savsaklığına da bir kılıf bulmakta gecikmedi.

“Nasıl Musa firavunun sarayında bir Mısırlı olarak yaşadıysa Sabetay da halkını kurtarmak için dininden dönüp bir Türk gibi yaşamak zorundaydı. Güneş yeni bir ihtişamla yeniden doğmadan önce karanlığın içinde kaybolmaya mecburdur.” (67)

“16 Eylül 1666’da dininden dönüşünden neredeyse tam olarak on yıl sonra Sabetay 5437 yılının Kefaret Günü’nde (17 Eylül 1676’da) Ülgün’de öldü.” (68)

“1677 sonbaharında üzücü haberin teyidinden kısa bir süre sonra Maggid soru soranlara Sabetay’ın on iki ay sonra geri döneceğini ve kurtuluşun o zaman tecelli edeceği yanıtını vermişti.” (69)

“Ülgün’deki işaretsiz mezarın yirminci yüzyılın başına kadar Selanik’ten gelen dönme hacılar tarafından ziyaret edildiğine ilişkin bol ipucu vardır.” (70)

Sabetay’ın mezarını ziyaret eden hacılar tarafından “kabrin, ışık hâleleri ile dolduğu” gibi birçok olağanüstü hâdiseler; vehim ve hezeyanlar, İsrailoğulları için itibarını uzun yıllar kaybetmemiştir.

Bugün dahi bu hikâyenin İsrailoğullarını motive etmediğini kimse iddia edemez…
Bu “Dönme” belâsı, Anadolu için büyük bir fâciâ olmuştur.
Hâlen de öyle…

Bu “Dönmeler” nereden ne zaman geldi? İcmâlen:

Bilindiği gibi 1492 yılında Kastilya-Aragon Kralı Fernando ile son Endülüs Sultanı Boadbil arasında cereyan eden savaşta Fernando, Boadbil’i hezimete uğratmış, Endülüste bulunan Müslümanları ve Yahudileri ya; “din değiştirmek” yahut, Engizisyon Mahkemeleri tarafından yargılanarak, “ateşte yakılmak” dahil olmak üzere “idam edilmek” arasında bir tercih sundu.
Bunların bir kısmı din değiştirdi; Hristiyan oldu.
Hristiyan olanlar Portekiz Yahudileri olup, “Marranolar” olarak tavsif edilir ki bunların aynen Sabetaistler gibi; “zor altında kaldıklarından dolayı Hristiyan oldukları”, fakat “gizliden gizliye Yahudi dinine sâdık kaldıkları” iddia edilir.
Hâsılı: “1592’de İspanyolların sürdüğü 100.000’e yakın İspanyol Yahudisi, sultanın izni ve himâyesiyle Osmanlı ülkesine kabul edilmiş, İstanbul, Selânik, Safed ve bazı Rumeli şehirlerine yerleştirilmiştir.” (71)

Bu dönmeler öyle mevkîlere gelmişlerdir ki, meselâ 1550’lerde Yahudi Hamun, Sultan Süleyman’ın doktoru olmuş, oğlu Musa, “arpalık tımarında” vurgun vurmakla kalmamış, buğdayı yabancılara satmak için izin dahi çıkartmıştır.
Marranoların birçoğunun İstanbul’a yerleştiğini ve “tüccar, banker ve vergi mültezimi olarak” görev aldıklarını, bunlardan, “Baharat ticâretiyle zenginleşen Mendes ailesinin servetinin 400.000 altın olarak hesaplandığını” (72) yine İnalcık’tan öğreniyoruz.
Demek ki tehlike sâdece Müslüman (!) olan Sabetaistler değil, Hristiyan (!) olan Marranolardır da…

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” romanında icmâlen:
“Batı Avrupa’nın Dünya Denetçisi Mustapha Mond’a göre; “medeniyetin, asilliğe yada kahramanlığa hiç ihtiyacı yoktur”, çünkü; “tam anlamıyla örgütlü bir toplumda kimse asil yada kahraman olmaya fırsat bulamaz.” Asillik, kahramanlık, keder, üzüntü, neşe, sevinç vb. bütün duygular toplumun fertlerine soma (uyuşturucu) verilerek tattırılır.

Daha doğrusu (bizce) bunlara, soma kullanmadan iştiyak duyan bir insan ya toplumdan tecrit edilir, yahut kafayı yedirirler, ve/veya intihar ettirirler.
Olmadı, doğrudan katlederler…

Kısaca, Cesur Yeni Dünya toplumunu sevk ve idare eden bir numaralı silah, “soma”dır.
Bugün ekseriyeti ya hap veya damardan şırınga ile, yahut dijital uyuşturucu ve sınırsız, fıtrat dışı cinsel ilişki ile tatmin edilen hayvânî insanlık, (hattâ; esfel-i sâfilin) Huxley’in romanındaki gibi Dünya Denetçileri tarafından ele geçirilme ve “sürüleştirilme” tehlikesi ile karşı karşıyadır…

Hemen her ülkede kendi insanını aşağılayan, baskı ve şiddet uygulayan, hattâ katleden yerli işbirlikçi hainler de, bu Denetçilerin gladyatörleri…

Yeni Dünya Dini eklektiktir, dolayısıyla; “Hindistanda yogo-meditasyon yapmak, Afrikada Animist-maskeli dans etmek, Vatikanda vaftiz edilmek, Kudüs Ağlama Duvarında Mezmur’dan ezgiler okumak, Hicazda Şeytan taşlamak…” (d)olgusu üzerine binâ edilmektedir.

Rioda şampanya patlatıp, Canneste kadeh kaldırmak ve Kolombiyada altın vuruş yapmak…

İlluminatenin hümanist eklektik dini budur. Her vatandaşın bunların hepsini tecrübe etmesi, Yeni Dünya Düzeni Denetçileri için sakınca teşkil etmez, yeter ki insanlar, Müesses Nizama Başkaldırmasın…

Kıyamet Günahları ve Kâfirliği

2002’de Oxford Üniversitesi’nde tarih doktorasını tamamlayan, hâlen Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih Bölümü’nde dünya tarihi dersleri vermekte olan; Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens (2014) ve Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi (2017) adlı eserleri onlarca dile çevrilen, dünya çapında çok satanlar listelerini altüst etmiş olan Yuval Noah Harari şöyle der:
“İlk kitabım Sapiens, insanın önemsiz bir maymundan nasıl dünyanın efendisine dönüştüğünü mercek altına almıştı.

İkinci kitabım Homo Deus uzun vadeli geleceği sorgulayarak insanların tanrı mertebesine yükselme olasılığını ve zekâyla bilincin nihâî kaderinin ne olabileceğini göz önüne sermişti.” (73)
Peki bu Harari kim, nasıl birisi?
Kendi târif etsin: “Yirmi bir yaşındayken, yıllar süren inkâr döneminin ardından eşcinsel olduğumun nihâyet farkına vardım.” (74)

Ve sair…
“Maymundan türeme insanın, tanrı mertebesine yükselme olasılığı”ndan söz eden bu eşcinsel Yahudi, İbrani Üniversitesi’nde ders veriyor.

Yahudi ve Hristiyan ilahiyatında, bâtınî-ezoterik metinlerde, “Tanrıyı Kıyamete Zorlamak” tâbiri sık sık geçer. Bunun için; “her türlü iffetsizlik ve yolsuzluğu, zulmü ve tuğyanı artırmak için elinden geleni yapmak”, mübahtır…

Siyonist Evanjelistler büyük günahların işlenmesi için onyıllardır milyarlarca dolar yatırım yapmaktadır. Bundan gaye kaosu artırmak ve “Tanrı’yı kıyamete zorlamaktır” ki, Mesih ancak bu vesileyle zuhur edecek, Deccal ve askerlerini öldürecek, böylece tüm insanlık, “Mesih’in Yeryüzü Krallığı” tarafından sevk ve idare edilecektir…

İslâm dünyasında bu günâhların izdüşümü, Haşhaşinler adlı örgütte tavan yapmıştır.
Kısaca: “1164 yılı… II. Hasan ibadet yönünü Mekke’den çevirdi ve Ramazan sırasında Binyıl’ın başladığı müjdesini verdi… sonra halkın Ramazan orucunu bozmasını istedi, çünkü bu kurallar yalnızca insanların Kıyamete kadar dayanmalarını sağlamak için vardı ve o zaman da şimdi gelmişti… Bunu, Kıyamet Şenliği izledi. Çalgılar çalınıp şaraplar içildi ve şeriatı izlemekten caymayan insanlar öldürüldü.” (75)

“Ocak 1166 tarihinde II. Hasan kayınbiraderi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Bu cinâyetin intikamı oğlu Muhammed tarafından hemen alındı.” (76)

Bu çerçevede kısaca:
Dünya, maymun soyundan türediğini iddia eden eşcinsel soysuzların, tanrı mertebesine yükselme arzusu ve böylece bütün insanlığa hükmetme tehlikesi altındadır.
Dolayısıyla, gayr-i ahlâkî durumların bertaraf edilmesi ve aile ve cinsiyetin bir an evvel teminat altına alınması için ne gerekiyorsa, bir an evvel yapılmalıdır…

Kıyametin Oluşu ve Başlangıç Alâmetleri

“Âhiret âlemi başlamadan önce insanların ve bütün âlemlerin başına kıyamet kopacaktır. Bu kıyametin kopmasını “Sûr’a birinci üfürüş” olayı meydana getirecektir.

Bundan çıkan korkunç bir ses ile bütün canlılar ölecek, her şey altüst olacaktır.

Kıyamet alâmetleri başlıca şunlardır:

1-Din konusunda bilgisizliğin her tarafa yayılması, sarhoşluk veren şeylerin içilmesi, zinâ ve benzeri kötülüklerin çoğalması, öldürme olaylarının artması…
Bunlara küçük alâmetler denir.

2-Mü’minleri nezleye tutulmuş ve kâfirleri sarhoş olmuş gibi yapacak bir dumanın çıkması
.
3-Deccal adında bir şahsın türeyip tanrılık davasında bulunması ve sonra kaybolup gitmesi.

4-Ye’cüc ve Me’cüc adında iki milletin yeryüzüne yayılarak bir müddet bozgunculuğa çalışması…

5-Hz. İsa’nın gökten inerek bir müddet Peygamberimizin şeriati ile amel etmesi…

6-“Dabbetu’l-Arz” adında canlı bir yaratığın yerden çıkarak insanlara karşı sözler söylemesi…

7-Yemen tarafından korkunç bir ateş çıkarak etrafa dağılması…

8-Doğu ile Batıda ve Arab Yarımadası’nda birer büyük yer çöküntüsü olması…

9-Güneşin bir zaman için battığı yerden doğması…

Bu alâmetlere de büyük alâmetler denir.” (77)

Soykırım Yahudi Tanrısının Emridir

İşadamı Edward Cezalet “Şark Meselesi” adıyla 1878’de Yay., makalesinde ülkesinin menfaatlerini de dikkate alarak, İngiltere’nin hâmiliginde (Filistin’de S.B.) bir Yahudi devleti kurulması fikrini ortaya atmıştır.” Ş. T. Buzpınar.

İngilizler, Yahudi devleti için önce Sina’da el-Aris, daha sonraki yıllarda ise Uganda’yı teklif etmiş, Yahudiler bu teklife yanaşmamışlardır…
Siyon devleti gayesiyle Filistin topraklarına “Yahudi Göçü” projesi ise, şimdi İlluminati başhahamı olan Rothschild ailesi ve Baron Maurice Hirsch gibi Mûsevî işadamlari tarafından finanse edilmiştir…

Theodor Herzl, yılanın kuyruğu; zurnanın son deliği…
Proje, destek ve sevkiyat, İngiltere ve Mûsevî tüccarlara ait.
Siyon Devleti-Eretz İsrail için, Arz-ı Mev’ud’da sizi engellemek için önünüze kim çıkarsa; “Hareket Hâlinde Olan Her Şeyi Öldürün” benzeri emirler de tahrif edilmiş Tevrat âyetlerinde mevcuttur.

Bazıları şöyle:
“Hepsini yok edin; Hitit, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını; Tanrınız Rabb’in size buyurduğu gibi” (Tesniye, 20:16-17)

“Ekinlerini yak, evlerini başlarına yık, hayvanlarını öldür; Hareket hâlinde ne görürsen, öldür…” Tahrif edilmiş Tevrat’da buna benzer birçok âyet vardır.

Bu çerçevede; Bir İsrail askeri, bir Filistinliyi veya herhangi kavimden birisini öldürdüğü zaman pişmanlık duymaz, aksine, Tanrı Yahwe’in emrini yerine getirdiği için mutlu olur.
Savaşta öldürülenlerin çocuk, kadın veya yaşlı olması durumu değiştirmez. Dolayısıyla, “öldürme” emrini yerine getiren bir Yahudi kendini barbar, zâlim değil, dini bütün bir muvahhid olarak görür…

Hâsılı; Siyonizmin tek bir gayesi vardır:
Bütün insanlık ya Davud Krallığı’na boyun eğer, yahut öldürülür.
Başka bir ifadeyle: Bütün insanlık ya lânetli kavmin Kralı Mesih’e boyun eğer, yahut, çoluk-çocuk, kadın-ihtiyar demeden katledilir…

Abraham Lincon ve Kenedy Niçin Suikaste Uğradı?

1-Her iki Başkan Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) Mûsevî bankerlerin inisifiyatine bırakılmamasını; bizzat Devlet Bankası olmasını istedikleri için…

2-Her iki Başkan da Katolik idi. Katoliklik ise Amerika’da Evanjelistlerle işbirliği yapan Mûsevî baronların “Siyonizm” idealinin önünde en büyük engellerden birisiydi…

3-Evanjelist ve Siyonistlerin de içinde bulunduğu İlluminateci Masonların kurmak istedikleri Yeni Dünya Düzeni’nde değil Katolikliğe, hiçbir din ve mezhebe (olduğu gibi) yer yoktu. İlluminateciler için tek DÜNYA DEVLETİ ve tek din; Hümanizm olmalıydı. Dolayısıyla, “ulus-millet” kavramı da çöpe atılmalıydı. Zira hedef; Dünya Vadandaşlığı idi…

4-İlluminateci Masonların içinde bulunan Evanjelistlerin bekledikleri İsa-Mesih’in Krallğı’nda; (144.000 Yahudi, Hristiyan olacaktı) ve Siyonistlerin, Yusuf ve Davud’un soyundan geleceğini bekledikleri Mesih’in bütün dünyaya ilân edeceği Davud’un Krallığı’nda Katolikliğe yer yoktu…

5-Protestan; Evanjelislerin, Engizisyon Mahkemeleri’nin Hâkimleri olan Katolik ruhanilerle HESAPLAŞMALARI henüz bitmedi…

6-Katoliklerin bekledikleri İsa-Mesih’in Krallığı’nda Evanjelist ve Siyonistlere yer yoktu…

Bu gibi sebep ve gayelerden dolayı Katolik olduğu iddia edilen Trump’un yakın bir gelecekte ya bunlara baş eğmesi, olmadı, suikasta uğraması; kuvvetle muhtemeldir…

Yeni Savaş Teorisi

Bugün dünyada, husûsiyetle Ortadoğu’da cereyan eden savaşlar birçok düşünür tarafından; “Vesâyet Savaşları” olarak adlandırılır. Bu savaş kendinden önceki bütün savaşlardan farklıdır.

1957-65 küsur yıllarında II. Vatikan Konsili tarafından alınan bir karar ve bunun hemen ilk büyük icraatı olarak 27 Nisan 1978 yılında Afgan kralı Muhammed Davud’a düzenlenen darbe ve Komünist Devrim ve sonra Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden itibaren İngiltere, ABD ve Fransa gibi devletler, Evanjelist, Ortodoks ve Katolik Hristiyanlar, İlluminateci Masonlar, Yehova Şahitleri, Tapınak Şövalyeleri, Kuru Kafa ve Kemik Tarikatı gibi Yasadışı ve Ezoterik örgütler, CFR; Dış İlişkiler Komitesi, Tavistok ve Soros Vakfı gibi Yasa’yı kendilerine uygun hâle getiren barbar örgütler, İkinci Dünya Savaşı sonrası Savaş stratejistleri tarafından üretilen, “Yeni Savaş Teorisi” çerçevesinde hareket etmektedirler.

Yeni Savaş Teorisi kısaca; “Sınırlı Savaş” ve “Dolaylı Saldırı” olarak tanımlanmıştır. Başkan yardımcısı Dick Chaney’in dediği gibi; “bu savaş yüz yıl da sürebilir!”

Teorisyen ve strateji uzmanlarına göre “Topyekûn Savaş tehlikelidir. Çünkü; Topyekûn Savaş, ABD ve İngiltere gibi devletlerin sonu olur” olabilir.

Birinci ve İkinci Dünya savaşları bırakın mağlûb devletleri, gâlip devletlerin bile bir kısım tâviz vermeleri ve çok ağır fatura ödemeleri suretiyle neticelendirilmiştir. Bu iki savaşta milyonlarca insanın ölmesi, sakat kalması, esir edilmesi, iktisadî sistemin çökmesi, Batı insanının açlıkla karşı karşıya kalması gibi sebepler, Topyekûn Savaş Stratejisi düşüncesini bir tarafa bıraktıran belli-başlı yakın tecrübelerdir.

Lâkin bu tecrübeler vatandaşlarının saadetini düşünen ve âdil yönetimle idare edilen devletlerin ders çıkartması bakımındandır, devlet kademelerinin içine sızan, hattâ devletleri ele geçiren yasadışı ve ezotorik örgütler açısından değil. Zira onların beyin takımı için aslolan, kendilerine bağlı olan idareci ve üyelerinin selâmetidir. Dolayısıyla dışarıda kalan her toplum ya yok edilmeli, yahut köleleştirilmelidir; gerekirse vücutlarına mikroçip takılarak…

Bilindiği gibi Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda İsrail diye bir devlet yoktu. ABD, Kanada ve İngiltere’de bulunan Mûsevî silah tüccarları bir taraftan Moskova’ya diğer taraftan da Berlin’e silah satıyordu. Ülkeler yanıyor, devletler yok oluyor; İlluminateci Masonlar ve Mûsevî tüccarlar hem para kazanıyor, hem de hedeflerine adım adım yaklaşıyorlardı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra (1948) Camp Davıd Antlaşması sonucu bir oldu-bitti ile Siyonist İsrail devleti kuruldu… İsrail, iyice büyümeden, güçlenmeden ve Kuzeyden gelecek saldırılara bir “sed” oluşturmadan Kıyamet Savaşı başlatılamazdı. Zira Topyekûn Savaş çıkarsa bu savaşta en ağır hasarı Siyonist İsrail’in göreceği düşüncesi ağır basıyordu. Dolayısıyla stratejisyenler, “Sınırlı Savaş” ve “Dolaylı Saldırı” projesini devreye soktu.

Bu teorinin mimarlarının Polanyalı Yahudi Zbigniew Brezınsgi ve Alman Yahudisi Henry Kissinger olduğunu, bunların ise “âdeta Batının Sabetaistleri” olan Rockefeller ve Rothschild hanedanlığının emrinde hareket eden CFR üyesi olduklarını belirtirsek, Yeni Savaş Teorisi daha iyi anlaşılır.

Ol sebeplerdir ki Batı, Haçlı Seferleri’nde olduğu gibi Topyekûn Savaş’la değil, Sınırlı Savaş ve Dolaylı Saldırı ile hemen her müslüman ülkeye saldırmaktadır. Vesâyet Savaşı da, meselenin cabası.

ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney; “bu savaşın yüz yıl sürebileceğini” ifade eder…

Ve icraatları icmâlen şöyle: Meselâ; Suriye’yi mi bölmek istiyor sunuz?
Bir taraftan Müşrik Şebbihalara silah satacak, diğer taraftan Selefi-Tekfirci IŞİD’i kuracak ve Kripto Mecûsi İran’ın Irak topraklarında örgütlediği Haşdi Şabi birlikleriyle önce Suriye’yi, daha sonra da bütün Ortadoğu topraklarını bir kan deryası hâline getireceksiniz…

Yemen’de Husileri, Afganistan’da Ezaze Şiilerini, Tunus’ta Selefileri, Suud’da Vehhabileri ve sair hepsini sahaya sürecek ve vatandaşları, ırkdaşları, dindaşları birbirlerine kırdıracaksınız…

Kuzey Kore’yi Güney’e, Japonya’yı Çin’e kırdırtacak, Hindistan’ı Arakan’a saldırtacak, silah stoklarını eriteceksiniz. Böylece en az zararla paçayı yırtacak ve hem para kazanacak, hem de dünya nüfusunun azalmasını sağlayacaksınız.

Bu, Gâlibi Olmayan Savaşlar nihâyete erdiği zaman da bir Fatih edasıyle ya “Mesih’in Yeryüzü Krallığı”nı yahut “Davud’un Krallığı”nı veya daha da beteri, Kâinatın Yüce Mimarı adlı İlah’ın arzuladığı “Yeni Dünya Düzeni”ni dünyaya rahat bir şekilde ilân edebilirsiniz.
Zira, artık size karşı direnebilecek ne bir Kavim kalmıştır, ne bir DİN ve Devlet. Gemleri sizin elinizde olan ufak-tefek iki bin küsür devlet düzeninin inşa edildiği dünyada, MİLLETLER üzerinde edepsiz hâkimiyetinizi kolaylıkla tesis edebilirsiniz.

Bakalım; Şeytan ve askerlerinin hesapları tutacak mı?..
Âyet-i Kerime’de Meâlen: “Allah’ın da bir hesabı var!” buyurulur.
Sen bu “HESABIN” neresindesin; ne yapıyorsun?..

Kıyamet Savaşlarının Hülâsası

Yehova Şahitleri’nin tanımına göre Armagedon Savaşı, “Şeytan’ın kontrolündeki bozuk dünya düzenini ve bütün kötülükleri yok edecek olan Tanrı’nın savaşıdır.” (78)

Hristiyanlar, İlluminateci Masonlar vb. Batı’da yetişen veya filizlenen her din-mezhep, ideoloji veya felsefî doktrin mensupları ne olursa olsun, mesele topyekûn Batı’nın menfaatleri olunca, Üçüncü Dünya Ülkeleri, ziyadesiyle de İslâm dünyası ve dolayısıyla müslümanlar karşısında bir Hristiyan olduklarını hatırlıyor, hepbirlikte hareket edebilme kaabiliyetine sahip olabiliyorlar. Hattâ Batı, Amerika’da yeşeren Evanjelizm; (Kutsal Kitaba Dönüş) mezhebinin azim ve gayretleriyle bu hareket kaabiliyetine Siyonist Yahudileri dahi ortak edebiliyor. Hâlbuki Avrupa’da daha dün; 1610 küsür yıllarında başlayan ve 1640 küsür yıllarına kadar devam eden Mezhep Savaşları’nda Katolik Şövalyeler tarafından en az 30 milyon Protestan katledilmişti. Bu katliamda bir Katolik Şövalye’nin; “Hepsini öldürün. Nasıl olsa Tanrı diğer dünyada kimin heretik (dinden sapan) olup-olmadığına karar verecektir!” şeklindeki ifadesi, katliamın boyutunu işaretleme bakımından yeterlidir.

Yine benzer şekilde Engizisyon Mahkemeleri tarafından, “cadı-büyücü” veya “heretik” olmakla itham edildikten sonra malları müsadere edilen, gözleri oyulan, elleri kesilen, diri diri ateşe atılan Yahudilerin haddi-hesabı yoktur.

İkinci Dünya Savaşı’nda Protestan Almanlar ile Katolik Fransız, Ortodoks Slav-Sırp ve Rusların savaşında elli milyon insanın katledilmesi ve Hitler tarafından Yahudilerin fırınlara atılarak yakılması veya Sarin gazı verilerek zehirlenmesi henüz yenidir. Bu katliamı durduran (!) ABD ve İngiltere bugün Irak ve Afganistan gibi yerlerde yapılan katliamların âdeta bir Merkez Üssü vazifesi görmektedir. Ve bundan sonra yapılacak katliamları plân ve organize etmektedir. Bunun için Hristiyan ve Yahudi mezheplerinin tamamı bir ittifak hâlindedir, İlluminate ve Mason locaları gibi ezoterik örgütler buna bir hayli katkı sağlamaktadırlar.

İkinci Dünya Savaşı arefesinde İngiltere, Amerika ve Fransa’nın bir Savaş Filosu olan NATO tarafından üye ülkelerin hemen tamamında Gladyo (Kısa Kılıç) adlı gizli bir örgüt kurulması ile “Kızıl Tehlike”nin, akabinde ise “Yeşil Tehlike”nin bertaraf edilerek “Yeni Dünya Düzeni”nin kurulması plân ve projeleri mâlum. Bu plân bizzat CIA direktörleri tarafından icra edilmekle birlikte 1958-1965 yılları arasında II. Vatikan Konsili kararlarının kilit taşı olan Dinler Arası Diyalog hamlesinin ilk meyvesi olan “Hıristiyan Marksizm Diyaloğu” gibi işlevlerin hemen hepsi, Mesih İmparatorluğu gayesine mâtuf olarak hizmet ve hareket etmektedirler.

Amerika’lı Mason Albert Payk’e göre bu proje; “Birinci ve İkinci Dünya Savaşları çıkartıldıktan sonra” devreye girecek ve Komünizm tamamen imha edildikten hemen sonra, “Yahudilerle Müslümanlar arasında, Üçüncü Dünya Savaşı” başlatılacaktır.

Ve nihâyet Kıyamet Savaşları…

Hâsılı, zamana ve mekâna ağır ağır yayılan ve zorda kalmadıkça asla “doğrudan değil, dolaylı saldırı” ve/vaya “Vesâyet” ile yürütülen savaşlar çağını yaşıyoruz. Bu savaşlar Üçüncü Dünya Savaşı olarak da adlandırılabilir ki, 1978 yılında Afganistan’da yapılan Komünist Darbe ve akabinde 1979 Aralık ayında Sovyetler Birliği tarafından Afganistan’ın işgal edilmesi, Üçüncü Dünya Savaşı için bir başlangıç tarihi olabilir. Lâkin bu savaş önceki İki Dünya Savaşı gibi topyekûn değil, “devre devre” sürmektedir. 1990’larda Bosna-Hersek’te Slavlar tarafından yapılan katliamlar, Çeçenistan’ın işgali, yine Kosova ve Arnavutluk gibi müslümanların yoğun olduğu Balkan ülkelerinde Slav ve Hırvatlar tarafından yapılan katliamlar, 2003 yılında Irak ve Afganistan’ın ABD ve emrindeki işbirlikçiler tarafından işgal edilmesi, 2010 yıllarına müteakip “Arap Baharı” ile birlikte Libya’nın işgal edilmesi, Suriye’nin kan deryasına dönmesi vb. iç savaş ve dış müdahalelerin tamamı, Üçüncü Dünya Savaşı değil de nedir?

Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden bir soluk önce 1978 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nde Deng Şaoping’in iktidarı ele geçirmesi ve akabinde Amerika’ya gitmesi ve burada Para oligargları ile görüştükten sonra 27.000 Çinli öğrenciyi ABD’ye eğitim için göndermesi, Çin sanayisine ve üretime kapitalist bir veche kazandırılması ve sair hâdiseler, ABD-İngiltere ikilisi ve dolayısıyla Kapitalist Batı’nın Üçüncü Dünya Savaşı’na gâlip olarak başlamasının alâmeti fârikası olarak görülebilir. Hattâ, 1979 Şubat ayında İran’da İmam Humeyni tarafından yapılan devrim ve “İran İslâm Cumhuriyeti” adı verilen yeni devletin kuruluşu dahi Kapitalizmin bir zaferi olarak telakki edilebilir.

Şah Rıza Pehlevi’nin hâtıralarında Amerika’ya; “Humeyni’yi neden bana tercih ettiniz!” şeklinde yakardığı iddia edilir. (Benzer iddia ve itiraflar için, “Generalin İtirafları, Şah’ın Son GKB Abbas Karabaği’nin Anıları, Çev; Sabah Kara, Kıyam Yay.,” adlı esere bakılabilir.)

Edom’u Bekleyen Tehlike

Edom, yâni Anadolu tarih boyunca onlarca medeniyetin zuhur ettiği verimli bir toprak parçasıdır. Onlarca dine, medeniyete ve kavme yataklık eden bu topraklar Sümer, Bâbil, Frig, Elam, Lidya, Hitit, Eti, Akad, Asur, Kalde, Medd, Pers, Helen, Roma ve Araplar tarafından yönetilmiş, fakat bu devlet ve imparatorlukların hiçbirisi burada uzun süreli kalmaya muvaffak olamamıştır; Edom’da hiçbir kavim kesintisiz olarak 500 yılı aşkın tutunamamıştır. 1000 yılı aşkın bir süre bu topraklarda tutunabilmek de ancak Müslüman Türklere nasip olmuştur. 965-985 yıllarında Büyük Selçuklu Devleti’nin tarih sahnesinde görünmesi ve 1071 yılında Bizans İmparatorluğu ile Selçuklu Devleti arasında cereyan eden Malazgirt Muharebesi Anadolu’yu, Müslüman Türklerin Ana Yurdu yapmıştır.

Malazgirt Savaşı’ndan evvel Abbasi Ordusu içinde görev yapan; Samarra askeri üssünde konuşlandırılan Müslüman Türk savaşçılar ve yine Malazgirt Savaşı evveli Anadolu topraklarına Müslüman Türkler tarafından düzenlenen Gâzalar kayda değerdir. Bu Gâzalar neticesinde Anadolu, Erzurum ve Sivas üzerinden Aydın ve İznik civarları Türk Obaları için birer yerleşke bölgesi olmuştur. Neticede Anadolu, Müslüman Türk Obaları için birer Ana Yurt olmuş, olmaya da devam etmektedir.

Aslında Edom’un her kavim için bir “Ana Yurt” olarak iddia edilmesi ve görülmesi, “kavimlerin zuhuru” itibariyle mümkün olabilir. Kısaca şöyle: Bilindiği gibi insanlık bir Nuh Tufanı yaşamıştır. Bu Tufan sonunda Nuh’un Gemisi hâricinde olan bütün insanların hayatını kaybettiği mevzubahis edilir. Gemi’nin Cudi Dağı’na oturmasından sonra Nuh’un oğulları Ham, Sam ve Yafet, insanlığın atası olarak tavsif edilir…
(Ağrı Dağı ihtilaflıdır; Nuh’un Gemisi Cudi Dağı’na oturmuştur.)

Bu çerçevede her kavim tarafından Edom’un “Ana Yurt” olarak görülmesi gayet normaldir. Ki, yüzyıllardır Kuzey Batı Avrupa sınırlarına yakın adaları yurt tutan İngilizlerin, hattâ Atlantik’in öte yakasında henüz bir Millet olamamış Amerikalıların dahi Edom’a göz dikmeleri ve bu uğurda Cihan Harbleri dahi çıkarmalarına tarih şahidlit eder. İlluminateci ve Masonlar da, şöyle dursun. Dolayısıyla, 1000 yıldır bu topraklarda yerleşik hayat yaşayan Müslüman Türklerin Edom’u bir “Ana Yurt” olarak telâkki etmelerinden daha doğal bir iddia olamaz.
Gücün varsa Anadolu’da tutunursun. Yoksa, yok olursun.

Bilek hakkı ile bu toprakları fetheden ve bir Fatih olarak Ana Yurt edinen Müslüman Türklerin burada iki imparatorluk kurduğu ve bin yılı aşkın Cihana adâlet ve huzur dağıttığı, cümle âlemin mâlumudur…

Tarihe baktığımızda Cihan Devleti olmak isteyen her devletin mutlaka Edom üzerinde hâkimiyet kurduğu veya kurmak zorunda olduğu şuuruyla hareket ettiğini müşâhede ederiz. Yahut, dünyayı sevk ve idare etmeye tâlip olan her devletin Edom’a hâkim olmayı, “olmazsa olmaz” bir gaye edindiğini görürüz. Ki, Mahan’dan Zbıgnıew Brezezınski’ye kadar batılı bütün strateji uzmanları Asya’ya ve husûsiyetle Asya’yı Avrupa’ya bağlayan boğazlara hâkim olmayı, Dünya Hâkimiyeti için, “olmazsa olmaz” bir Fetih alanı olarak görmüşlerdir. Daha da mühimi, tarihe intikal etmiş kavim ve dinler, medeniyetler, kültür mirası bir tarafa, Mezepotamya denilen bölgede Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların kökleri ve ortak değerlerinin olması, bu toprakları mânevi bakımdan daha bir kıymetlendirmektedir. Dolayısıyla Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar hem dinleri hem devletleri ve dolayısıyla can, mal ve nâmuslarının emniyeti ve selâmeti bakımından bu toprakları bir başka kavme, medeniyete, din veya ideoloji mensuplarına kaptırmamak için tarih boyunca milyonlarca evlâdını fedâ etmiştir, etmeye de devam edeceklerdir.

Özetlersek: Tüm Hristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen Ayasofya Câmii İstanbul’da, Evanjelistler tarafından kutsal kabul edilen Meryem Ana Evi Bülbül Dağı’ndadır. (Dünyada 46 adet Meryem Ana Evi vardır.) Bununla birlikte Evanjelist Hristiyanların, “7 İnayet Dönemi Kiliseleri” adını verdikleri -İsa’nın havarileri tarafından takdis edilen- kiliseler Anadolu topraklarında; Efes, İzmir, Bergama, Aksihar, Salihli, Alaşehir ve Pamukkale’dedir…

Siyonistlerin kudsiyet atfettikleri Siyon Mâbedi-Süleyman Mâbedi’nin yeniden inşası ve Davud Krallığı için Edom’un fethedilmesi mutlak zorunludur. Çünkü bu topraklardan akan iki Nehir arası topraklar, Arz-ı Mev’ud; Vaat Edilmiş Toprak kategorisine girer…

Müslümanlar açısından hem maddî hem de mânevî bakımdan değerli olan ve uğruna en çok kan dökülen Edom, mânevî bakımdan dünyada eşi ve benzeri olmayan Mescid-i Aksa ve Kubbetu’l-Sahra, (Kudüs’de) Kâbe (Mekke’de) ve Mescid-i Nebevî’nin (Medine’de) âdeta bir anahtarı niteliğindedir.

Bütün bunlar Edom’a mâna üstüne mâna katmaktadır…

Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin bu toprakların hâkimi ve hâdimi olması hiçbir zaman Batılıları, dolayısıyla Haçlıları, hattâ Siyonistleri memnun etmemiştir. Bizans ruhu taşıyan Greklerin ve Roma-Cermen-Lâtin ruhuyla hareket eden batılıların tamamı, Osmanlı devletini yıkıp Müslüman Türkleri ebediyyen bu topraklardan atmayı murad etmişlerdir. Bunun için Birinci Cihan Harbi’ni tertib etmişler, Osmanlı bakiyelerinde elli iki küsür devlet-çik kurulmuş, lâkin Müslüman Türkleri bu topraklardan atmaya muvaffak olamamışlardır. Dahası, Cihan Harbi bitmeden 1916 yılında Anadolu’da kaç devlet kurulacağına dair haritalar dahi çizmişlerdir. Fakat bu haritalar o gün itibariyle akamete uğramıştır. 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başları itibariyle bu haritaların ikamesi, tekrar devreye sokulmuştur.

Hâsılı Edom-Anadolu, bir Siyon-Haçlı ve İlluminati işgali ile karşı karşıyadır.
Batılılar tarih boyunca Türkleri Anadolu topraklarından atmak için akla-hayâle gelmeyen plân ve projeler hazırlamışlar, bunların bazılarını uygulamışlardır.

Bu projelerden 100’ünün anlatıldığı bir iktibas:

“Trandafir G. Djuvara, Romanya elçisi olarak İstanbul’da görev yapmış bir diplomat. Bu diplomat 1914 yılında Cent Projest de Partege de la Turguie adlı bir kitap yazmış. Söz konusu kitapta 1281-1913 yılları arasında Türkleri Avrupa’ya sokmamak ve Türkiye’yi parçalamak gayesiyle hazırlanış 100 proje anlatıyor.

Bu kitabın özetini Yakup Üstün 1979 yılında tercüme etmiş… Kitabın tamamı haritalı olarak 1999 yılında emekli büyük elçi Pulat Tacer tarafından tercüme edilmiş ve Gündoğan Yayınevi tarafından basılmış.

Kitabın ön sözünden bir alıntı yapalım:
“Doğu meselesi Türklerin Avrupa’ya girmesiyle başlamıştır. O zamandan bu yana Türkleri Avrupa’dan atmak, Türkiye’yi parçalamak için plânlar yapılmıştır. İstanbul’un Türk egemenliğine girmesi Batılıların müdahalesi için iyi bir vesile oldu. Haçlı seferleri kargaşasının yerini Türkiye’nin paylaşılması projeleri aldı… Çok sayıda papanın paylaşma projesi yanında ünlü devlet adamları I. Fransuva, I. Maksimilyen, XIV Louis, Büyük (Deli) Petro, II. Katerina, II. Josef, I. Napolyon, I. Aleksandır, I. Nikola da paylaşma projesi hazırladı.”

“Batı, ilk rekonkista hedefini 1492’de İspanya’daki son Endülüs İslâm devletini Gırnata’dan söküp atarak gerçekleştirmiştir. Hem de 781 yıl sonra. İspanya’dan milyonlarca Müslüman sürülmüş, 600 binden fazlası kılıçtan geçirilmiştir. Rekonkista Batı politikasında Müslümanların eline geçen eski Hristiyan topraklarının yeniden fethedilmesi anlamındadır. Bu politikanın hedef ülkesi Türkiye’dir. Çünkü Türkiye Hristiyanlığın kurulduğu coğrafyadır. Çünkü Türkiye Siyonist Yahudi ütopyası “vaat edilmiş” toprakların önemli bir bölümünün üzerinde durmaktadır.” (79)

Tevrat ve Kabbala yorumcularına göre İki Nehir arası toprakları da içine alan, “Büyük İsrail-Davud Krallığı, Kuzeyden gelebilecek bir tehdit” ile karşı karşıyadır. Bu yüzden Edom’un mutlaka Siyon-Yahova askerleri tarafından fethedilmesi gerektiği, birçok yorumda bahsedilir.
“Türkiye coğrafyası Kabala ve Talmud’a göre Edom ülkesidir. Edom ve vaat edilmiş topraklar Kabalist Gershom Scholem’in yazdığı Kabala yorumlarına göre en son zaferde fethedilecek ülkenin adıdır.” (80)

Derdi olan için Sykes Picot ve Wilson Haritası nazarlardan uzak olmadığı gibi, Fransa, ABD, İngiltere ve Rusya gibi Süper Devletler’in mahkemelerinde, “Bizansın Vârisi” belgesi çıkartan Paleolog Hanedanı, Konstantiniyye Tahtına oturmak için gün-yıl saymaktadır.

Bu anlamda, Amerika Ordusu’nun 24 Temmuz 2002 tarihinde Nevada Çölü’nde düzenlediği “Milenyum, Chalenge; Bin Yılın Meydan Okuması” adlı tatbikatta; “üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin dört gün içinde işgalinin tatbik edildiği”ni de hatırlatırsak, Edom; Anadolu’yu bekleyen tehlikenin daha bir farkına varabiliriz.

Siyon-Haçlı İttifakı için, “Edom’un Fethi”nde sona yaklaşılmıştır.
Bekliyoruz; Anadolu topraklarının altı, hepinize yeter…

Anadolu Düşerse İslâm Dünyası Perişan Olur

Yâni; bugünkü durumdan daha perişan…

Anadolu düşerse, BOP için Ortadoğu’yu kan deryasına çeviren Siyon-Haçlı İttifakı dünyayı bir kan deryâsına çevirir. Batının kölesi olmayı reddeden bütün milletleri kıtır kıtır doğrar. Aynen Amerikanın yerli halkı olan Kızılderililere ve Avustralya yerli halkı Aborjinlere uyguladığı “Jenosit” uygular; Irkların kökünü kuruturlar. Hristiyanlığı kabul etmeyenleri “heretik” veya “cadı-büyücü” diye kızgın ateşlerde yakarlar. Diğer milletlere karşı her türlü barbarlığı yaparlar. Çünkü, Batı’nın ilke ve prensiplerine göre hareket etmeyi reddeden bütün milletler insan değil, barbardır, İngiliz Chorchil gibilerin nazarında.

Ve Batı bu uygulamalardan hiçbir zaman rahatsız olmaz, olmamıştır da. Çünkü Batı’nın işgal ettiği ve insansız kalan toprakları Vahşi Batı’dan gelen Beyaz Adam’a tahsis etmesi ve Afrika Kıta’sından “köle taşımak” gibi tarihi tecrübeleri vardır.

Batı, Osmanlı Devleti’ni parçaladığı gibi şimdi de Türkiye Cumhuriyeti’ni parça-parça etmek istemektedir. Batı “Üçüncü Milenyum’da Mesih’in Yeryüzü Krallığı”nı bir an evvel kurmak istemekte, dünyaya âdâlet (!) dağıtmayı fazla geciktirmek istememektedir. BOP bu projenin merkezidir. BOP’nin merkezinde ise Türk Devleti’nin işgal edilmesi ve akabinde parçalanması vardır. Bunun için Batı, Bin canı olsa dahi hepsini Vatanı ve Dini için fedâ etmeye namzet olan Türk Devlet adamlarına karşı veya Türk topraklarında yaşayan Müslüman halka karşı eylem yapan her türlü terör örgütlerini ve bunlara yataklık eden siyasi partileri, dernek ve vakıfları alabildiğine desteklemektedir.

Hâsılı Siyon-Haçlı ittifakı (ve İlluminati) tarafından bir işgal tehlikesi ile karşı karşıya olan “Bu Ülke” içeride de üç büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Birincisi; Dinler Arası Diyalog çığırkanlığı yapan dinî zümre. Bu zümre FETÖ ve bir kısım Mezhepsiz Zümre olarak ikiye ayrılır…

İkincisi; Mezhebi ayrılıkların körüklenmesi. Bu da ikiye ayrılır; İran perestişkârlığına mebnî olarak Şiilik, Suud perestişkârlığına mebnî olarak da Selefi-Vahhabi faaliyetleri…

Üçüncüsü; PKK, DEAŞ ve Hizbullah gibi terör örgütlerinin faaliyetleri…

Batı’nın dinsiz tarafına müştak olan zümre zaten ezelî ve ebedî düşmanımızdır. Yukarıdaki bu üç zümreyi “Bu Ülke”de çekip çevirenler ise, mütedeyyin görünsün veya dinsiz olsun farketmez, Batı’ya müştak olan zümredir. Bunlar bizzat Batılı devletler ve ezoterik örgütler tarafından desteklenmektedir. Bu iç belâlardan kurtulmak için bir an evvel tedbirler alınmalıdır.

Dış belâların def’ine gelince: Başta, Hristiyanlarla Yahudiler arasına nifak tohumları atılmalı; geçmişte olduğu gibi birbirine hasım olmalarına gayret edilmelidir…
Katoliklerle Protestanlar, Ortodokslarla Katolikler arasına nifak tohumları ekilmelidir…
Mesihçi Yahudilerle Siyonist Yahudiler, Yahova Şahitleri ile Evanjelistler, Musa’nın çocukları ile Davud’un Çocukları, Ferîsilerle Sadûkiler, Yakubilerle Sabetaycılar birbirlerine düşürülmelidir.

Dünyadaki bütün Kiliseler ve Sinagoglar fitne ve tefrika illetine düşürülmelidir.

Hâsılı Barbar Batı ancak kendi silahlarıyle vurulabilir; vurulmalıdır.

Bir not: Armagedon Savaşı öncesi cereyan eden bütün savaşların bir Zero-Zum; gâlibi olmayan savaşlar olarak tavsif edildiği, Armagedon Savaşı’nda ise insanlığın neredeyse üçte ikisinin yok olacağı iddia edilir.

Yeni Dünya Düzeni Tasarımcısı Mesihçilerin Gayesi

Bunların birçok gayesini icmâlen takdim etmeye gayret ettik. Özetlemek gerekirse:

Yahudi Mesihçilerin gayesi; Kiliseleri ve Câmileri Sinagog yapmak…

Hristiyan Mesihçilerin gayesi; Sinagogları ve Câmileri Kilise yapmak…

İlluminateci-Masonların gayesi; Sinagogları, Kiliseleri ve Câmileri Tapınak, Konser Salono veya Meyhane yapmak. Zor süreçlerde bazıları, “Müze” olabilir…

Gladyatör Şii Mesihçilerin gayesi; Sünnilerden intikam almak…

Vehhabilerin ki; küffara gladyatörlük yapmak…

Sünnilerin gayesi; İ’la-yı Kelimetullah ve Nizam-ı Âlem; Şanlı tarihimizde olduğu gibi.

Başka bir ifadeyle:
Müslümanlarin Mesihi geldiği zaman zulmün soluğu kesilecek ve adâlet tesis edilecek…
Siyonistlerin Mesihi geldiği zaman insanlık siyonistlerin kölesi olacak…

Evancelistlerin Mesihi geldiği zaman; Armagedon Savaşı sonrası 144.000 Siyonist sağ kalacak; müslümanların topraklarını kan deryasına çeviren şer ittifakı bu sefer ırmaklar gibi Yahudi kanı akıtacak…
Ve, İlluminaticiler gerçek çehresiyle gözükene dek, “vekâlet savaşları” sürecek gibi.
Yâni Zero-Zum (gâlibi olmayan) savaşlar…

EK:

Türbülasyon Dönemi

Türbülasyon Dönemi Tanrı ve İsa Mesih’in öfke zamanıdır. Kıtlık, felaket, deprem, vahşi hayvanlar, hastalıklar… Akla gelmeyen daha nice belalar…

Türbülasyon Dönemi’nin iki gayesi vardır:

1-Türbülasyon öncelikle Yahudilere yöneliktir. Onların tövbe etmesi şarttır. Bu dönemde dikkati çeken millet İsrailliler olacak. Eski Ahid’de bu açıkça belirtilmiştir.

Türbülasyon döneminin son üç buçuk yılında İsrailliler çok büyük sıkıntı çekecekler. Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine yapacakları Musa Tapınağı Yahudilerin imansızlık döneminde inşa edileceği için bu tapınak da yıkılacak, katliama uğrayacaklar, sürgün edilecekler ve Türbülans Dönemi’nin sonunda Yahudilerin çoğu öldürülecek.
Mesih Mat. 24:22’de şöyle sesleniyor: “O günler kısaltılmamış olsaydı, hiç kimse kurtulamazdı. Ama Tanrı’nın seçilmişleri Yahudiler için o günler kısaltılacaktır. Çok ağır sıkıntı ve katliam yaşayan İsrailliler ruhsal yeniden doğuşa kavuşacaklar. Tövbe edip Tanrı’ya ve Mesih’e dönecekler.

2-Türbülasyon Dönemi’nin ikinci gayesi pagan, imansız milletlerin (Müslüman Türkler, Araplar, Budistler vs.) yargılanmasıdır. Luk. 21:25-26;
“Yeryüzünde milletler denizlerin ve dalgaların uğultusundan şaşkına dönecek, dehşete kapılacaklar.”
Bu dönemde Evanjelistler hariç Tanrı bütün insanları yargılayacak. Çünkü Evanjelistler hariç insanlar çirkinliklerin anası büyük fahişeyi takip etti. “Canavara” tapınmak için İsa Mesih’in dışındaki sahte peygamberlere yöneldiler.

Tanrısal yargılamanın sonunda Evanjelistler hariç ve bir de imanlı 144 bin Yahudi ve onların yol göstericiliğinde Mesih’e iman edenler diğer bütün insanlar öldürülecek.
Türbülasyon Dönemi’nin sonuncu gayesi Tanrı bu dönemde Şeytan ve Deccal ve sahte peygamberleri yargılayıp cezalandıracak.

Deccal ve sahte peygamberler ateş havuzuna atılacak, şeytan da bin yıl süreyle çok derinlere kapatılacak. (81)

Hristiyanlıkta Kıyamete Gidiş ve Kehanetlerle Bezeli Yeni Dönem

1-Geçmiş çağlar: Yaratılış ve inkar. *Nuh tufanı. *Babil’in kargaşalı dönemi. *Hz. İbrahim’in çağrısı. *Şeriatın Hz. Musa’ya verilişi. *İsrailoğullarının inkârları.

2-İsa Peygamberin gelişi: *Hz. İsa’nın dünyaya gelişi. *Hz. İsa’nın peygamberliği. *Hz. İs’nın çarmıha gerilmesi ve dirilişi. *Hz. İs’nın göğe yükselmesi.

3-Kilise inayet çağı: *Bu dönem sır olarak kilise dönemidir. Kilisenin kurulması. Gerçek kilise bir bina ve yapı deil, İsa Mesih’e iman etmiş insanlar topluluğudur. Her fert kendi başına bir kilisedir. *Yedi inayet kilisesinin başlangıcı. *Yeryüzünde kilisenin hizmeti. *Kilise isa’nın ruhsal bedeni ve gelinidir. *Kilise hem Yahudiler hem de diğer milletler arasında Tanrı’nın adı şerefine seçilmiş özel bir topluluktur.

4-Kilisenin semaya yükselmesi. İsa Mesih’in ikinci defa gelişi: *Kilisenin göğe alınması. Kilisenin sadece tanrı ve İsa tarafından bilinen belli bir sayısı vardır. Bu sayı tamamlanınca kilise göğe yükselecektir. *Mesih’in kürsü yargısı-kilisenin yargılanışı. Mesih’in ödül töreni, mahkemesi. *Kuzunun (damat Mesih) düğünü. Tasviri olarak Mesih ve kilisenin düğünü gökte gerçekleşecektir.

5-Yedi yıllık büyük kaos; Türbülasyon Dönemi: *Vahiydeki yedi mühür, yedi borozan, yedi tas. *Roma’nın yeniden canlanışı. *Şeytan’ın gökten inişi. *Deccal’in yönetimi. *İsrail’in işgal edilmesi. *Babil’in yıkılışı. *Sahte peygamberlerin çıkması. *144 bin Yahudi ve büyük kalabalığın mühürlenişi.

6-İsa Mesih’in üçüncü defa yüryüzüne gelişi: *Armagedon Savaşı. *Mesih’in imanlılar, melekler ve kilise ordusuyla yeryüzüne gelişi.

7-Milenyum İsa Mesih’in bin yıllık küresel krallığı: *Deccal ve adamlarının ateş denizine atılması. *Bin yıllık altın çağ. (82)

“Görelim Mevlâm neyler. / Neylerse güzel eyler.”

DİPNOTLAR

1 Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Çev: E. Ruhi Fığlalı, T. D. Vakfı Yay., 2001, s. 270.

2 Hâbis es-Samarai, Mezhepsizler, Çev: Ali Nar- Sami Özbay, Bilge Yay., 1981, s. 139.

3 Hâbis es-Samarai, Mezhepsizler, Çev: Ali Nar- Sami Özbay, Bilge Yay., 1981, s. 121-122.

4 Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Râmüz’ül Hadis, Çev: A. Pamuk- N. Erdoğan, Pamuk Yay., Cilt 2, s. 1298.

5 Age; Cilt 2, s. 1358-1359.

6 Mustafa islâmoğlu, İsrailoğullarından Ümmet-i Muhammed’e Yahudileşme Temâyülü, Vakit Gazetesi prm., Denge Yay., s. 313.

7 Fazlurrahman, İslâm, Çev: Mehmed Dağ- Mehmed Aydın, 6. Basım, Ankara Okulu Yay., Mart 2000, s. 199-200.

8 A.g.e; s. 253.

9 Ramazan Kurtoğlu, Evanjelizm- Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, 7. Basım, Destek Yay., s. 18.

10 Ali Rıza Yurttaş, Kürt Tarihi, Nokta Kitap., s. 263-264.

11 6 Haziran 2016 Youtube.

12 Necip Fazıl Kısakürek

13 Aytunç Altındal, Üç İsa, 12. Basım, Alfa Yay., s. 105.

14 Aytunç Altındal, Bir Türk Casusunun Mektupları, Alfa Yay., 129- 130.

15 Aytunç Altındal, Gül ve Haç Kardeşliği, 20. Basım, Alfa Yay., s. 52-53.

16 Kutsal Kitab, Kitab-ı Mukaddes Şirketi ile Yeni Yaşam Yay., 3 Mart 2003, İstanbul.

17 Aytunç Altındal, Gül ve Haç Kardeşliği, 20. Basım, Alfa Yay., s. 52-53.

18 A.g.e. s. 88-89.

19 A.g.e. s. 108.

20 Bkz; Roger Garaudy, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, Çev: Cemal Aydın, Pınar Yay., Nisan 2005, s. 46.

21 Roger Garaudy, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, s. 213-214.

22 Aytunç Altındal, Üç İsa, 12. Basım, Alfa Yay., s. 108.

23 Aytunç Altındal, Gül ve Haç Kardeşliği, 20. Basım, Alfa Yay., s. 137.

24 A.g.e., s. 141-142.

25 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zehraveyn Yay., Cilt 3, s. 120.

26 Aytunç Altındal, Gül ve Haç Kardeşliği, 20. Basım, Alfa Yay., s. 189.

27 Ramazan Kurtoğlu- Cansu Canan Özgen, Küresel Düzenin Şifreleri, Asi Kitab Yay., s. 20-21.

28 A.g.e., s. 22.

29 A.g.e., s. 30-31-32.

30 Aytunç Altındal, Gül ve Haç Kardeşliği, 20. Basım, Alfa Yay., s. 149-150-151.

31 Ramazan Kurtoğlu- Cansu Canan Özgen, Küresel Düzenin Şifreleri, Asi Kitab Yay., s. 22-23.

32 Pelin Çift, Erhan Altunay, Ayasofya’nın Gizli Tarihi, Beyaz Baykuş Yay., s. 92.
33 A.g.e., s. 93.

34 Ramazan Kurtoğlu, Evanjelizm- Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, 7. Basım, Destek Yay., s. 121-122.

35 Kutsal Kitaptan Neler Öğrenebilirsiniz, What Can the Bible Teach Us, Ekim 2016, Yehova Şahitleri, s. 213.

36 A.g.e., 216.

37 A.g.e., s. 213.

38 A.g.e., s. 166.

39 A.g.e., 79, 80

40 Kutsal Kitab, Kitab-ı Mukaddes Şirketi ile Yeni Yaşam Yay., 3 Mart 2003, İstanbul.

41 Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, 8. Basım. Akçağ Yay., s. 237-238.

42 Umberto Eco, Prag Mezarlığı, s. 223.

43 A.g.e., 230.

44 A.g.e., s. 253.

45 A.g.e., s. 241.

46 Umberto Eco, Prag Mezarlığı, s. s. 243.

47 A.g.e., s. 65.

48 A.g.e., s. 22.

49 A.g.e., s. 15

50 Gershom Scholem, Sabetay Sevi-Mistik Mesih, Çev; Eşref Bengi Özbilen; Kabalcı Yay., s. 77.

51 Gershom Scholem, Sabetay Sevi-Mistik Mesih, Çev; Eşref Bengi Özbilen; Kabalcı Yay., s. 63.

52 A.g.e., s. 55.

53 A.g.e., s. 102.

54 Bkz; Gershom Scholem, Sabetay Sevi-Mistik Mesih, Çev; Eşref Bengi Özbilen; Kabalcı Yay., s. s. 101.

55 A.g.e., s. 257-258.

56 A.g.e., 57.

57 A.g.e., s. 344.

58 Bkz; A.g.e., s. 211.

59 Gershom Scholem, Sabetay Sevi-Mistik Mesih, Çev; Eşref Bengi Özbilen; Kabalcı Yay., s. 375.

60 A.g.e., s. 543.

61 A.g.e., s. 297.

62 A.g.e., s. 298.

63 A.g.e., s. 19.

64 A.g.e., s. 21.

65 A.g.e., s. 309.

66 Gershom Scholem, Sabetay Sevi-Mistik Mesih, Çev; Eşref Bengi Özbilen; Kabalcı Yay., s. 524.

67 A.g.e., s. 644.

68 A.g.e., s. 806.

69 A.g.e., s. 809.

70 A.g.e., s. 810.

71 Halil İnalcık, Devlet-i Âliyyye I, 62. Basım. İş Bankası Yay., s. 134.

72 Bkz; A.g.e., s. 283.

73 Yuval Noah Harari, 21 Yüzyıl İçin 21 Ders, Çev: Selin Siral, Kolektif Kitap Yay,. s. 13.
74 A.g.e., s. 62.

75 James Waterson, Alamutun Fedaileri, Çev; Özgür Özol, 2. Basım, İkon Kitap, Nokta Yay., s. s. 213.

76 A.g.e., 214.

77 Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, Sad; A. Fikri Yavuz, Akçağ Yay., s. 31-32.

78 Kutsal Kitaptan Neler Öğrenebilirsiniz, What Can the Bible Teach Us, Ekim 2016, Yehova Şahitleri, s. 210.

79 Ramazan Kurtoğlu, Tanrı İmparatorluğu ve Türkiye, 4. Basım, Destek Yay., s. 215.

80 A.g.e., s. 234.

81 Ramazan Kurtoğlu, Evanjelizm- Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, 7. Basım, Destek Yay., s. 121-122.

82 Ramazan Kurtoğlu, Evanjelizm- Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, 7. Basım, Destek Yay., 61-62.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!