Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

– Furkan Dergisi’nden İktibas –

 ENES MOLLAOĞLU’NUN RÖPORTAJI

İBDA Fikriyatı’nın kurucusu Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Güven Yılmaz’la yaptığımız röportajı, bir davanın ibretlik vesikası olarak takdim ediyoruz… E.M.

***

Bir cümle ile tarif etmek gerekirse, Salih Mirzabeyoğlu kimdir?

Salih Mirzabeyoğlu’nu, tek cümle ile, “teklif ettiği yeni dünya düzeni ile mevcut rejimlerin muhalifi bir mütefekkir” olarak tarif etmek yanlış olmaz sanırım. Ancak bu muhalefet, niteliği itibariyle kuru bir eleştiriden ibaret değildir. Aksine, O’nun muhalefetinin nedenini ve niçinini; teklif ettiği dünya görüşünün bir yansıması olarak hukukî, siyasî, iktisadî, içtimaî, felsefî, tasavvufî, bediî… kısacası insana ve topluma dair her alanda gerçekleştirdiği fikrî çalışmalar sonucu ortaya koyduğu, şimdilik 60’a yakın telif eserinde aramak gerekir. 

Müvekkiliniz Salih Mirzabeyoğlu’nu bir fikir adamı olarak nitelendirdiniz. Peki şu ân niçin cezaevinde?

Bilindiği üzere Sokrat, yoldan sapmış, doğrudan sapmış, kendilerini bu sebeble perişan etmiş, insanlıktan çıkmış Atinalılara hak ve hakikati gösterebilmek bakımından elinden geleni yaptı. Yaptığı şey neydi; yanlışlarını onlara söyleyerek, o yanlışlar yerine hangi doğruya sahib çıkmaları gerektiğini dile getirmek. Beğenmediler. “Sen” dediler, “bizim alışkanlıklarımıza, bizim çıkarlarımıza, bizim bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun. Sen kurulu düzeni yıkmak istiyorsun.” Mâlum, yargıladılar Sokrat’ı. “Suçlusun” dediler. O meşhur savunmasını yaptı. Büyük Jüri toplandı. Baldıran zehiri içerek ölüme mahkûm ettiler. 

Müvekkiliniz ile Sokrat arasında bir benzerlik olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Sokrat ne yapmış? Döneminde mevcut yanlışları dile getirmiş ve bunların yerine doğru olanları teklif etmiş. Bir ordu kurarak veya bir suikastle, rejim yıkmaya çalışmamış. Sanırım burada asıl önemli olan husus, Atinalıların Sokrat’ı suçlarken O’na söyledikleridir. Ne diyordu Atinalılar, ”sen bizim alışkanlıklarımıza, çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun.” Bu cümleler tarihi süreç içinde her toplumda farklı kalıblarda olsa da aynı mahiyette söylenegelmiştir.

Kaldı ki bu cümleler günümüz insanı için de pek yabancı değil herhalde. Nitekim Carlos da aynı şekilde gerek kendisinin gerekse Salih Mirzabeyoğlu’nun emperyalistler tarafından cezaevlerinde tutulmaya çalışılmasını buna benzer cümlelerle izah etmekte…

İnsanlık tarihi boyunca insan ve topluma dair hastalıkların teşhis ve tedavisi için fikir geliştirenler; maalesef bu hastalıklardan nemalananlar tarafından haksız bir şekilde suçlanmışlardır. İktidar ve güce sahib olan bu parsacılar; değişik ikna metodlarıyla, bu insanların zararlı oldukları noktasında toplumu kandırmayı çoğu kez başarmışlardır. Ancak zaman içinde parsacıların maskesi düşmüş ve reçete sunanların haklılıkları anlaşılmıştır. Sağlığında kıymeti bilinmeyen bu insanların fikirlerine ölümlerinden sonra büyük değer verilmiş ve bu değerler insanlık fikir tarihinin gelişiminin temel taşları olarak kabul edilmiştir.

Batı şimdi bir yandan düşünce tarihinde Sokrat gibi bir değere sahib olmakla övünürken, diğer yandan geçmişte olduğu gibi “alışkanlıklarımıza, çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun” edebiyatına bugün de devam etmektedir. 11 Eylül uçaklama hadisesinin ardından ABD başkanının “hayat tarzımıza saldırı” sözünü hatırlarsınız.

Bu olayla ilgili, sosyolojik ve siyasî tesbit ve tahlilden, hukukî yansımaya geçecek olursak; daha öncesi de var olmakla birlikte, Sokrat döneminde mevcut olan Yargının Siyasîleşmesi, tâ Milattan öncesinden bugüne kadar pek çok olayda kendini göstermiştir. Ancak günümüzde buna en son ve en iyi örnek olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun yargılanmasını gösterebiliriz. 

Müvekkilinizin âdil yargılanmadığını mı düşünüyorsunuz?

Öyle düşünüyorum. Bu apaçık bir gerçeklik olarak meydan yerinde. Bu dava ile hukukun genel prensiblerinin birçoğu alaşağı edilmiştir. “ÂDİL YARGILANMA HAKKI” VE “TABİÎ HÂKİM” kuralı Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle teminat altına alınan en temel insan haklarındandır. Her şeyden önce müvekkilimiz hakkında karar veren yer, Devlet Güvenlik Mahkemeleri… Devlet Güvenlik Mahkeme heyeti içinde askerî hâkim ve savcı… Temyiz dilekçelerimizde de belirttik. Bu davanın soruşturma safhası da dâhil olmak üzere yargılama safhasının bir bölümü DGM’lerde askerî hâkim ve savcıların görev aldığı dönem içinde yapılmıştır. Bu durumun “tabiî hâkim” kuralına açıkça aykırı olduğu yasama organı tarafından da kabul edildiğinden, askerî hâkim ve savcıların DGM’lerdeki görevlerine son verilmesine dair kanun çıkarılmıştır.

Yine bilindiği üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Avrupa Birliği müktesebatı çerçevesinde askerî hâkim ve savcıların heyetlerden çıkarılmasından sonra kanunî düzenleme ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri de kaldırılmıştır. Şimdi söyleyeceğim husus son derece önemlidir: Başta Mirzabeyoğlu davası olmak üzere, ister mahkeme heyeti içinde askerî hâkim veya savcı var olsun, isterse tüm heyet sivil hâkim ve savcılardan oluşsun, Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından verilen ve kesinleşerek hâlen infaz safhasında olan tüm kararlar kanunî dayanaktan yoksundur ve keenlemyekün -sanki hiç olmamış gibi- addedilmelidir.

Bunu biraz açar mısınız?

Elbette. Zaman bakımından kanunun uygulanması bahsi içinde konuyu ele alıyoruz. Hukukun temel prensiblerinden biri, “SUÇUN İŞLENDİĞİ ZAMAN YÜRÜRLÜKTE BULUNAN KANUN İLE SONRADAN YÜRÜRLÜĞE GİREN KANUNLARIN HÜKÜMLERİ FARKLI İSE, FAİLİN LEHİNE OLAN KANUN UYGULANIR.” Bu prensib, yeni TCK’nın 7. maddesinin 2. fıkrasına da aynen geçmiştir. Bu prensibi Mirzabeyoğlu davasında müşahhaslaştıracak olursak, daha önce söyledik, yargılamanın bir bölümü DGM’lerde askerî hâkim ve savcıların görev aldığı dönem içinde yapılmıştır. Kezâ idam kararı yine DGM tarafından verilmiştir. Bu karar infaz edilmemiş, fail lehine olduğu düşünülen (ki bunun ne derece doğru olduğuna daha sonra temas edeceğiz) idam cezası, ağırlaştırılmış müebbed hapse çevrilmiştir. Bu karar da tarafımızdan temyiz edilmiş ise de maalesef Yargıtay’ca onaylanmıştır. Konuyu dağıtmadan toparlayalım. DGM’ler kanunla kaldırıldı. DGM’lerin kanunla kaldırılmasından önce bu mahkemelerce karara çıkartılmış ve henüz infazı bitmemiş tüm davalarla ilgili olarak, sanık tarafından hiçbir başvuru yapılmaksızın re’sen yeniden yargılama yapılmalıdır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılması gerekçelerine de baktığımızda, bu bir yandan Âdil Yargılanma Prensibi gereğidir, bir yandan da failin lehine olan yasanın uygulanması prensibi gereğidir. Mirzabeyoğlu cezaevinde, niçin? DGM tarafından verilen bir karar gereği… Peki DGM’lere ne oldu? Bilinen sebeblerle kanunla kaldırıldı… YÂNİ KANUNLA KALDIRILAN VE YOK EDİLEN BİR MAHKEME TARAFINDAN VERİLMİŞ BİR KARARLA MİRZABEYOĞLU VE AYNI DURUMDA BULUNAN PEK ÇOK KİŞİ HÂLÂ CEZAEVİNDE. 

Bu durumda, kaldırılan her mahkemenin geriye dönük kararları yok mu sayılacak? Meselâ Aile Mahkemeleri kuruldu. Öyleyse Asliye Hukuk Mahkemeleri’nin Aile Mahkemeleri görevine giren davalar yeniden mi ele alınacak?

Elbette hayır. Burada diğer mahkemelerle DGM’leri farklı tutmak gerekir. DGM’ler tıpkı İstiklâl Mahkemeleri, Yassıada Mahkemesi gibi olağanüstü şartlarda oluşturulmuştur. Bu mahkemeler, yargının siyasîleşmesine örnek gösterilecek nitelikte mahkemelerdir. Nitekim konjonktür değiştiğinde bu mahkemelerden çıkan kararlar sorgulanmış ve hattâ infaz edilenlerin itibarları yine devlet eliyle iade edilmiştir. 28 Şubat darbecilerinin yasama, yürütme ve yargı kuvvet ve organları üzerinde silâh zoruyla kurduğu kesif baskının izleri hem hafızalarda tazedir ve hem de etkisini bir ölçüde hâlen devam ettirmektedir. Aralarında yüksek yargı organı mensublarının da bulunduğu bir kısım savcı ve hâkimlerin darbeciler tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak brifing adı altında talimatlar verilmesiyle başlayan bu süreç, o zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı tarafından mahallî savcılıklara kimler hakkında dava açmaları gerektiği konusunda yazılı ve sözlü talimatlar verilmesiyle sürmüştür. Bunlar basına yansıyan ve herkes tarafından bilinen hususlardır.

Burada DGM’lerin kaldırılış gerekçelerine bakmak gerekir. Bu mahkemelerin varlık veya yokluğu, teknik bir husus değildir. Aksine, hukuk devleti ilkesi doğrultusunda, var olmaması gerektiği için kaldırılmıştır. Geç de olsa, şeklen de olsa bir yanlıştan dönülmüştür. Hukuk Devleti içinde var olmaması gerektiği düşünülen BU MAHKEMELERİN VERDİĞİ TÜM KARARLAR YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ VE İNFAZ SAFHASINDAKİLER VE HATTÂ İLERİDE İTİBARLARI İADE EDİLMESİ MUHTEMEL OLDUĞUNDAN İNFAZI BİTENLER İÇİN DE YENİDEN YARGILAMA YAPILMALIDIR. Bu, hukukun üstünlüğünün tescil edilmesidir. Bu, hukuk devleti kavramının, sadece yazılı bir metin olarak kalmasının ötesinde, fiilî olarak ortaya konulması ile devletin kendi itibarını kurtarmasıdır.

Bu tartışmalar, Abdullah Öcalan ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı sonrası da yapılmıştı.

Evet. Ancak bu tartışmalar çok dar ve sığ bir planda gerçekleşti. Olaya daha ziyade sosyolojik ve psikolojik ve hattâ ideolojik bakan bir ikisini saymazsak, hukukçular yargılamanın yeniden yapılması gerektiğinde mutabıktılar. Hattâ hatırlayacaksınız, dönemin “bakan”ı da âdeta bu kervana katılmış ve “Yargılayalım canım, ne olacak, nasıl olsa aynı karar verilecek” diyerek keramet(!) bahşetmişlerdi. Bir yandan anayasanızda hukuk devleti olduğunuzu iddia edeceksiniz, diğer yandan hukuk devleti olmanın gerektirdiği hiçbir şeyi yapmayacaksınız; hattâ tersini yapacaksınız ve sonra da “hukukunuza uyun!” diyen Mirzabeyoğlu’nu cezaevine atacaksınız. 

Peki sizce Mirzabeyoğlu, DGM’de değil de başka bir mahkemede yargılansaydı, bu cezayı almayacak mıydı?

Mesele ceza alıp almamaktan ziyade, yargılamanın hangi şartlar altında ve nasıl yapılmış olduğudur. Bunun için de, Mirzabeyoğlu’nun Emniyet’e alınmasından tutun da karar safhasına kadar, tüm yargılamayı en ince teferruatına kadar incelemek gerekir. Ve hattâ yargının siyasîleştirilmesi teşebbüslerine de örnek bir dava niteliğinde, hukuk fakültelerinde ders olarak okutturulması gerekir. Gerek gözaltına alınması gerekse gözaltındaki muameleler sırasında yaşanan hukuksuzluklar, yargılamanın âdil olmayacağının tâ başından delili idi. Zaten müvekkilimiz de mahkemeye gönderdiği dilekçe ile, yargılamanın âdil yapılacağına inanmadığı için duruşmalara katılmayacağını bildirmiştir. 

Mirzabeyoğlu’nu yargılamanın âdil olmayacağı fikrine ulaştıran saik nedir? Bu genel bir kanaatin sonucu mudur? Yoksa yaşanılan bir şey mi var?

Elbette bu içi boş bir kanaat değil. Bunun için Mirzabeyoğlu’nun mahkemede yaptığı savunmada geçen şu cümleye bakmak yeter:

«Fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır. Bu çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir. DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen, sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.»

Şimdi, poliste sorgu esnasında “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” tehdidine muhatab bir kişinin yargılamanın âdil yapılacağına inanmasını bekleyebilir misiniz? Nitekim hatırlayacağınız üzere mahkemece idam hükmü verildiğinde Mirzabeyoğlu “TİYATRO BİTTİ” diyerek yargılama safahatını tarih sayfalarına not etti…

Mirzabeyoğlu’nun mahkemeye çıkartılması da olaylı oldu ve Metris Cezaevi’nden alınırken yaralananların yanı sıra tutuklulardan bir kişi de ölmüştü.

Kan akıtılan ve bir kişinin ölümüne yol açan 25 Ocak 2000 Metris operasyonunun hikâyesi uzun ve ayrı bir inceleme konusu… Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Mirzabeyoğlu ve birlikte yargılandığı iki arkadaşı, bu tarihten 4 gün önce duruşmaya çıkacaklarını Cezaevi İdaresi ve Savcılığı’na bildirmişlerdi. Mirzabeyoğlu’nun yaklaşık 200 sahifelik savunması da bitmiş ve tam bir “kitablık çapta savunma” olmuştu… Bu savunma, Mirzabeyoğlu’nun 42. kitabı olarak da basılacaktı… Bu operasyon, buna rağmen yapıldı. Devlet, tâbir-i caizse 5 Aralık’ın rövanşını almak için bu operasyonu gerçekleştirdi. Hem de Müslümanlara karşı Hıristiyanların sembolü olan NOEL BABA ismi ile. HUKUK DEVLETİNDE İNTİKAM HİSSİ İLE HAREKET!.. 

5 Aralık olayı dediğiniz, Metris’deki isyan sanırım.

Evet bu da ayrı ve incelenmesi gereken bir başlık. Ancak konuya ilişkin davalar devam ettiği için şu aşamada daha fazla konuşmak yerinde değil. 

Mirzabeyoğlu’nun mahkemeye çıkartılması hadisesine dönecek olursak…

Av. Harun Yüksel, hatıralarını kaleme aldığı bir yazısında o günleri şöyle özetliyor:

– «Bu operasyonda hiçbir tutuklu isyan veya direniş göstermediği hâlde, özel olarak eğitilmiş ve daha önce de Ulucanlar Cezaevi olayını gerçekleştirmiş özel jandarma birliği, 25 Ocak 2000 günü saat 4’te Mirzabeyoğlu ve diğer İBDA-C davası sanıklarının bulunduğu koğuşa ihtarsız ve ihbarsız yaylım ateşi açmış ve daracık koğuşa yüzlerce gaz bombası ve kimyevî bomba atmıştı.

Operasyon komutanının “devlet sözü, kılına zarar gelmeyecek” lafına karşılık, devletin sözüne güvenmediğini söyleyen Mirzabeyoğlu’na şahsen söz verilmiş ancak, komutanın göz kırpması ve göz yumması ile operasyonu düzenleyen jandarma birliği tarafından sağ salim teslim alındıktan ve elleri arkadan kelepçelendikten sonra tekme, yumruk ve dipçik darbeleriyle linç edilmek istenmiş, bu darbeler altında bayıldığında da, öldü sanılarak bırakılmıştı.

Mirzabeyoğlu işte bu şartlar altında kan, barut, kimyevî madde ve is kokan Metris’ten alınıp Kartal Cezaevi’ne getirilerek müşahede bölümünde 5 metrekarelik rutubetli bir hücreye tek başına konuldu. Eli yüzü ve bütün vücudu yara bere içinde idi. Bir bacağı, bayıldığında kırmak için çok uğraştıklarından, diğerinin üç misli kalınlıktaydı, üzerine basamıyordu. Darbelerin tesiriyle sık sık baygınlık geçiriyordu… Söylemeye lüzum var mı bilmiyorum; yanına ne doktor uğramıştı ne bir ilaç verilmişti, ne de yaralarına pansuman yapılmıştı…

Mirzabeyoğlu, ertesi gün olağanüstü güvenlik tedbirleri altında, hurdahaş edilmiş vücudu, yara bere içindeki yüzü, kesilmiş saçı sakalı, kanlı ve çamurlu elbiseleriyle DGM huzurunda… Mahkeme, Mirzabeyoğlu’na “bu hâlin nedir” diye soracağına, ayakta bile duramaz hâldeki sanıktan savunma yapmasını istiyor… Bu hukuk skandalı karşısında, biz de savunma avukatları olarak davadan çekildik ve duruşma salonundan dışarı çıktık.»

Burada dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir skandal var. O da şu: Mirzabeyoğlu, çıkan bir arbedede yaralanmış ve bu hâle gelmiş değil. Tek bir yarası ve hattâ çiziği olmadığı hâlde teslim olmuş ve kelepçelendikten sonra hurdahaş edilmiştir. Bunun devlet güvencesi ile bağdaşmaması bir yana, “delikanlılığa” da sığmayacağı ortada!..

Bir tarafta can emniyeti kendilerine emanet edilenler tarafından canına kasdedilmesi, diğer taraftan mahkemenin bu görüntü karşısındaki “bağımsız”(!) yargı tavrı!.. Kartel medyasının “traş” muhabbetini söylememe bile gerek yok sanırım… 

Mirzabeyoğlu’nun yargılanmasında pek çok hukukî prensibin alaşağı edildiğini söylediniz, bu minval üzere devam edecek olursak, neler söyleyeceksiniz?

Evet. Aslında hep bu konu üzerindeyim. Ancak daha iyi izah etmek açısından ister istemez biraz ayrıntıya kaçıyorum. Müvekkilimizin savunmasından takib edelim:

– «1975’den beri dergi, kitab faaliyetleri hâlinde fikir üreten ve 1984’den beri de bunu İBDA markası ile gerçekleştiren ben, “fikir suçu” kapsamında doğrudan şahsî faaliyetimle ilgili olarak suçlanabilmem durumu bir yana, ne dün için, ne bugün ve ne de yarın, benden yapılan iktibaslar veya bana yapılan atıflardan dolayı, legal veya illegal işlerin mesulü tutulamam…»

Bu cümleler, anlaşıldığı üzere, SUÇUN ŞAHSÎLİĞİ PRENSİBİ’ne dairdir. Yine müvekkilimiz, savunmasında, «ben bir fikir adamıyım; bıçak yaparım, o bıçakla isteyen ekmek keser, isteyen adam keser» diyerek, tek cümleyle aslında suçun şahsîliği prensibini özetliyor. Aslında bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için; İBDA nedir, İBDA-C nedir, Cebhe ve Kendinden Zuhur kavramları neyi ihtiva etmektedir, tüm bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Yeri gelmişken belirtelim; müvekkilimizin İŞKENCE adlı eserinden hatırladığım bir bölüm var ki, konuyu özetliyor:

– «Dikkatimi çeken hususlardan biri de, ne MİT’te ve ne de Siyasî Şube’de, sorgulamayı yapanlardan hiçbiri, fikir plânında hiçbir şeyden haberdar değillerdi… İBDA-C örgütü diye bir davaya balıklama dalan adamlar, İBDA’nın kitabî yönünde tam bir cahil idiler… Adeta, mikrobu bilmeden doktorluk taslamak gibi bir şey… Bütün bilgileri, gazete haberleri çerçevesinde idi; ve gazete okuyucusu olarak devşirdikleri haberleri istihbarat yapmış gibi topluyor, bir zaman sonrada bunları İstihbarat Teşkilâtı’nın çalışması diye basına veriyordu…»

Nitekim bu tesbit ve endişenin tezahürünü iddianamede görüyoruz: “İBDA-C adlı örgütün lideri olan kod adı ile kurulacak Büyük Doğu İslâm Devletinin Komutanı seçilecek olan Kumandan Kod Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber…. Lidersiz bir örgüt düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer.”

Dikkatinizi çekerim, bu cümle hava tahmini yapan bir meteoroloji uzmanına değil, maalesef; “müddeî, iddiasını isbat ile mükelleftir” prensibi doğrultusunda iddiasını kesin ve inandırıcı bir delille isbat etmek zorunluluğunda olan İddia Makamı’na ait. Üstteki lehe delil cümlesiyle, alttaki aleyhe iddiayı bertaraf eden ve delili eşyanın tabiatına aykırılıkta arayan hukuk adamı!.. Bu cümlenin neresinden tutalım, neresinden bahsedelim. “Kumandan”ın Mirzabeyoğlu’na ait bir lakab olduğundan mı? Madem bir devlet kuracak, “devlet başkanı” olmak varken niçin “komutan”lıkla yetineceğinden mi?

Yine iddianameden takib edelim: “Bizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve İBDA/C adlı örgüte sempati ile bakanlara okutturulmak suretiyle siyasî ve ideolojik bir bilinç verilmesinde kullanıldığı ve Büyük Doğu İslâm Devletini’nin nasıl kurulacağı hususunda kitablarında yer vererek örgüt mensublarına yön vermektedir” diyor Sayın Savcımız. Sanığın hem lehine hem de aleyhine olan delilleri toplamakla mükellef olan Sayın Savcı, her ne hikmetse haklarında bir yasaklama kararı bulunmayan bu kitabları bir yandan örgüt rehberi gibi gösterirken, diğer yandan meselâ müvekkilimizin İBDA Diyalektiği isimli eserinde açıkladığı “Kanuni yoldan veya kanun dışı yoldan, kim ne yaptıysa şerefinin ve mesuliyetinin kendine ve zümresine ait olacağı CEBHELER dönemi…” cümlesini es geçiyor. Gayet açık; mesuliyeti de şerefi de yapana ait… Yâni bir cebhe tarafından yapılan işin şerefi veya mesuliyeti başka bir cebhede başkaca bir iş yapan kişiye ait olamaz.

İki cebhe arasında bile birbirlerinin eylemi sebebiyle diğerinin suçlanabilmesi mümkün değil iken, tüm bunların dışında bulunan İBDA Fikriyatının ve temsilcisinin suçlanabilmesi sonsuz kere imkânsızdır.

Ancak buna rağmen, yukarıda belirttiğimiz gibi, “Kumandan Kod Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber…. Lidersiz bir örgüt düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer.” cümlesi ile “Suçun Şahsîliği Prensibi” alaşağı edilirken, hukuk tarihinde yeni bir prensib ihdas ediliyor. Müddeînin iddiasını isbat sadedinde yetersiz kaldığı ve isbat için delillerin yetmediği yerde kullanılmak ve devreye sokulmak üzere yepyeni bir prensib… MÜNASİB GÖRME PRENSİBİ!.. Madem örgüt var, lidersiz örgüt olamayacağına göre liderliğe en lâyık kişi budur. 

Müvekkilinizin cezalandırılmasına yetecek derecede dosyada delil mevcut değil miydi peki?

Müvekkilimizin kitablarını örgüt rehberi olarak niteleyen Sayın Savcı, iddianamede bir takım eylemleri sayarak, “İBDA/C adlı silâhlı terör örgütünün 1994 yılından 30/12/1998 tarihine kadar gerçekleştirdiği bu eylemlerin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderdiği yazılardan anlaşılmaktadır.” demektedir. İddianamenin tanzim tarihi 12.01.1999. Bu tarihi özellikle verdim. 1994 senesinde Konya’da yapılan bir operasyon sonucu yakalananların üzerinde bir bildiri çıkıyor. Daktilo ile yazılmış bu bildiriyi Salih Mirzabeyoğlu’nun Ankara’dan postaladığı düşünülerek hakkında gıyabî tutuklama kararı veriliyor. Sonra Konya DGM Adana’ya taşınıyor. Adana DGM de, diğer sanıklar hakkında karar verilerek, Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesi alınamadığından hakkındaki dosya tefrik edilerek, yetkisizlikle İstanbul DGM’ye gönderiyor. Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararında, “HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği” gerekçe olarak gösteriliyor. İstanbul DGM de dosyayı tekrar 25.05.1998 tarihinde Adana DGM’ye geri gönderiyor ve diyor ki:

– «ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİBSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR. İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL’DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERİNDEKİ FAALİYETLERİN DE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.»

İçişleri Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 tarihli yazısı ve İstanbul DGM’nin 25.05.1998 tarihli yazısı ile Salih Mirzabeyoğlu’nun yasadışı örgütün üyesi ve yöneticisi olmadığı tescil ve tesbit edilmişken, 5 ay içinde ne değişti de böyle bir dava açılıyor? Bunun hukuk kavramları dâhilinde izah edilebilmesi mümkün mü? HUKUKUN SİYASÎLEŞMESİ prensibine(!) bundan daha güzel bir örnek var mıdır?

Yine yargının bağımsızlığını zedeleyen bir başka husus da, örgüt davalarında sanıklar hakkında Emniyet Müdürlüğü’nden görüş alınması. “Görüş” kavramını özellikle söylüyorum. Asıl olan “bilgi alınması”dır. Ancak maalesef gerek savcılarımız gerekse mahkemeler, Emniyet Müdürlüğü’nden verilen cevabî yazılara bir bilgi olarak değil muteber bir görüş olarak bakmakta ve iddianamelerinde ve kararlarında delil başlığı altında yer vermektedirler. İddianamede aynen şöyle geçiyor:

– «Emniyet Müdürlüğü’ne yazılan yazılarımızda sanık Salih İzzet Erdiş’in örgüt içerisinde konumu ve İBDA/C adlı örgütün Türkiye genelinde yaptığı eylemler sorulmuş, Emniyet Genel Müdürlüğü cevabî yazılarında; İBDA/C adlı örgütün liderinin Kumandan kod sanık Salih İzzet Erdiş olduğunu belirtmiştir.»

Madem bu konuda Emniyet yazısına itibar edeceksiniz, niçin yargılama yapıyorsunuz? Hukuk devleti miyiz, polis devleti mi? Kanaatimce daha da ilerisi… Neden diyecek olursanız, hemen burada şu çelişkiye dikkat çekmek isterim: Bir yandan yukarıda belirttiğim İçişleri Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 tarihli yazısında müvekkilimizin örgüt üyesi veya yöneticisi olarak nitelendirilmemesi, ancak tıpkı iddianame örneğinde olduğu gibi birkaç ay sonra İBDA/C adlı örgütün lideri olarak belirtilmesi. Bu arada ne değişti de emniyet karar değiştirdi? Fazla söze hacet yok sanırım.

Bir diğer önemli vakıa da, örgüt tarafından yapıldığı iddia edilen eylemlerden, fiilî olarak katılmasa bile örgüt lideri olarak müvekkilimizin sorumlu tutulması. Savunmalarımızda da belirttik: 1999 öncesi İBDA/C örgüt üyesi olduğu gerekçesi ile pek çok kişi hakkında davalar açıldı. Ancak bu davaların hiç birinde müvekkilimiz hakkında gerek azmettirmekten gerekse örgüt liderliğinden dava açılmadı. O zaman iki ihtimâl var. Birincisi, müvekkilimizin yargılandığı davaya konu iddianamede tek tek sayılan 100 civarında eylem ile ilgili diğer şahıslara karşı dava açıp da müvekkilimiz aleyhine dava açmayan savcılar vazifelerini savsaklamışlar; bu nedenle yargılanmaları gerekir. İkinci ihtimâl, önceki savcıların yaptıkları doğru, ama bu iddianameyi hazırlayan savcı da, yargının siyasîleşmesi sürecinde vazifesini yapmış!

Dikkat ediyorsanız, şu kadar zamandır özet olarak anlatmaya çalışsak da hâlâ iddianame aşamasındayız.

Âdil yargılanma mevzuu ile alâkalı olarak iddianame safhasından yargılama safhasına geçecek olursak, gerek müvekkilinizin gerekse avukatları olarak sizlerin endişeleriniz nelerdi? Zaman bu endişelerinizde sizi haklı çıkardı mı?

Yargılamanın âdil olmayacağına ilişkin endişelerimiz, gerek müvekkilimizin gerekse bizlerin savunmalarımızdaki ana tema idi.

Salih Mirzabeyoğlu savunmasının daha ilk cümlelerinde, “fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır. Bu çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir. DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “Yukarıdan bastırıyorlar sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.” derken, hukukun üstünlüğüne vurgu yapıyordu demiştik. Aslında müvekkilimiz bu cümlelerle aynı zamanda, hukukun üstünlüğü prensibinin yasama ve yürütme organının yanında en başta yargıyı bağladığını haykırırken, hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılması ile ortada sadece kaba kuvvet kalacağını ve o zaman haklı olanın değil kuvvetli olanın dediğinin olacağını ihtar ve ikaz ediyordu.

Bununla birlikte, “Acaba müvekkilimizin savunmasında belirttiği ve Komiser Yardımcısı Bahri’nin sorgulama sırasında “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diye özetlediği tavır, bahsi geçen ve Sokrat’a da aynı gerekçelerle karşı çıkan; hastalıklardan nemalanan parsacı takım “yukarıdakiler”in; gerçekleri toplumdan gizleme çabasının bir sonucu olabilir mi? Diğer bir endişe ki bunu tahayyül etmek bile bir hukukçuya işkence… Emniyet’e örgüt liderliğinin kabul ettirilmesi talimatını verenler, acaba cür’et edip bağımsız yargıya da el atarak mahkemenin sonucunu önceden bildirmiş olabilirler mi?.. Dedik ya, düşünmek değil, tahayyül etmek bile bir işkence…” şeklinde yazılı savunmalarımıza yansıyan cümleler, yargının bağımsızlığı ilkesine vurulmak istenen darbe karşısındaki endişelerimizin birer tezahürüydü.

Yine, “sanıyorum, geçen celsede ve bu celsede meseleleri fikir bazında etraflıca ve asıl gerçeklere temas ederek ele alışım, dobralığım ve üslubum da, niçin güç odaklarını kızdırdığımı gösteriyor… Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz önünde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dava olacaktır.” diyen Salih Mirzabeyoğlu’na “o konuda bize güvenebilirsiniz“ diyen mahkeme reisi Sedat Karagül, ilerleyen günlerde bu görevden alınacak ve zaman olarak müvekkilimiz hakkındaki davanın karara bağlanmasından sonra gazetelere yansıyan beyanlarındaki, “DGM’DE MAHKEME REİSLİĞİM DÖNEMİMDE TARAFIMA ETKİ EDİLMEK İSTENMEYEN HİÇBİR DAVA OLMADI” itirafıyla yargının ne derece bağımsız(!) olduğuna ışık tutacaktı.

Hâkim değişikliğinden hemen sonra, müddeî iddiasını isbat ile mükellef iken, hem savunma hem de müvekkilimizin suçsuz olduğunu isbat sadedinde toplanmasını istediğimiz hiçbir delil toplanmadan apar topar bir karar… Ve sonuç, idam… O gün bu kararı veren mahkeme reisi, bugün avukat olarak mahkemelerde hukukun üstünlüğünden dem vuruyor ki, yaptıklarından sonra bu cümlesi ile ne kadar zavallı bir konumda olduğunun farkında bile değil.

Velhasıl, siz istediğiniz kadar davanın fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bilemediniz örgüt üyeliği ve yöneticiliği çerçevesinde yapılması gerektiğini, TCK 146. maddesinin bu olayda uygulama imkânı olmadığını delil ve gerekçelerle ortaya koyun. Sonuç itibariyle müvekkilimizin savunmalarında zikredilen Komiser Bahri’nin dediği oldu.

Peki Yargıtay bu kararı onayladı mı?

Evet maalesef… Yargının siyasîleştiğini ve özellikle Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararlarında bunun açıkça görüldüğünü söyleyerek tüm üye hâkimleri reddetmemize rağmen, bu talebimiz reddedildi. Ve tüm hukuka aykırılıklar dile getirilerek müvekkilimizin tabiriyle “hukuk namusu”nun kurtarılması taleb edilmiş ise de, DGM’nin kararı onaylandı.

Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak yaptığınız açıklamada, hâlen Bolu F Tipi Cezaevinde bulunan müvekkiliniz hakkında kanunun geriye yürütüldüğünü iddia etmektesiniz. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?

DGM mahkemeleri örneğinde, “failin lehine olan hükümler uygulanmalıdır” diye belirtmiştim. Ancak her nedense, devletin her kademesinde ve işinde, vatandaşın aleyhine olan her şey hiç vakit kaybetmeden uygulanırken, lehe olanlar ise sanki uygulayıcıların cebinden çıkıyormuş gibi yavaş ve cimri davranılıyor.

Bilindiği gibi müvekkilimiz, hâlen kendisine isnad edilen suçun işlendiği ve hüküm kurulduğu zamanda yürürlükte bulunan cezayı değil, bunun dışında bir başka cezayı çekmektedir ve 8.7.2005 tarihi itibariyle tek kişilik hücreye konulmuş ve kanun geriye yürütülmüştür.

Anayasa’nın 38. maddesinde “kimseye suç işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez” denir ve hukukun temel prensiblerinden sayılan bu husus, TCK’nın 7. madde 2. fıkrasında “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur“ şeklinde belirtilmiştir.

Daha ağır şartlar taşıyan hükümlerin uygulanması bu durumda mümkün olmadığına göre, 1999 ve öncesi fiilleri nedeniyle yargılanıp idam cezasına çarptırılan Salih Mirzabeyoğlu ve O’nun konumunda olan diğer siyasî mahkûmlara, lehe olan yasanın hükümlerinin uygulanacağı tabiîdir. Daha iyi anlaşılması bakımından olayı teoriden pratiğe dökecek olursak, Salih Mirzabeyoğlu hakkında 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümlerini ve özelikle ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına yönelik infaz rejimini uygulayamazsınız.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümleri daha ağır şartlar mı içeriyor?

Evet. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 25. maddesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Bu cezanın infazı, ağırlaştırılmış şartları gereği her gün devam eden ve bir ömür boyu da devam edegelecek olan bir işkencedir. Burada infazın, 3 metrekarelik bir hücrede, diğer insanlardan tecrid edilerek, tek başına, günde 1 saatlik bir havalandırma, 15 günde bir tüm ziyaretçiler toplamı için 1 saatlik süre sınırlaması ile kesintisiz bir ömür boyu devam edeceği dikkate alındığında insanı diri diri mezara gömmekten bir farkı yoktur.

Aslında infaz rejiminden önce ve buna bağlı olarak, ölüm cezası ile ağırlaştırılmış müebbed hapsin hangisinin failin lehine olduğunu tartışmaya açmak gerekiyor. Yâni bir kere idam kararı mı failin lehine, yoksa diri diri bir hücrede işkence çekerek bir ömür boyu her gün ölmekten beter olmak mı? Bununla birlikte idam cezası devam etse idi TBMM’nin onayı gerekecekti. Son dönemlerde meclisten böyle bir onay çıkmaması âdeta teamül olmuş ve cezalar müebbede çevrilmekte idi. Müebbed rejiminde 30 yıl gibi bir süre sonunda tahliye imkânı var iken, ağırlaştırılmış müebbed rejiminde tahliye ancak ölümle mümkün. Yine infaz şartları açısından da müebbed hapsin şartları ağırlaştırılmış müebbed hapsine göre daha iyi.

Bir de açıklamalarınızda müvekkilinizin özel bir durumu sebebi ile dahi tek başına bir hücrede kalmamasından bahsetmektesiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Elbette. Kısaca izah etmeye çalışayım. Salih Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevi’ne naklinden sonra burada 5 ay süreyle maruz kaldığı TELEGRAM-Zihin Kontrolü ile, kendisinden mahkemelerde Kemalist olduğunu açıklaması istenmiş, bunun üzerine müvekkilimiz de Kemalist olduğunu açıklamaktansa ideolojik bir tavırla hayatına son vermek istemiştir. Bunun üzerine paniğe kapılan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün yazılı emri ile tek başına kalmaması için yanına birisinin verilmesi kararlaştırılmıştır.

Müvekkiliniz üzerinde Kartal ve sonrasında Bolu’da tatbik edilen ve hâlen devam eden TELEGRAM işkencesi hakkında kanunî bir müracaatınız oldu mu?

Elbette bu konu ile ilgili gerekli yerlere yazılı ve şifahî bilgiler verildi. Ancak cevab, klasik “DOKTORA SEVKEDELİM” ölçüsünden öteye geçmedi. İsbatı kabil olmayan şartlardaki bu hâdise karşısında doktorların tavrının ne olacağı da mâlum. Yetkililerin bu mevzuyu ne kadar bildikleri bir yana, zaman içinde müvekkilimiz tarafından yayınlanan kitab ve yazılar sonucu dahi, bilseler de görmezden gelmeleri ve yok farzetmeleri dikkate şâyan. Olayın ilk patladığı günlerde yaptığımız açıklamalar sebebiyle Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak hakkımızda açılan dava sessiz sedasız kapatılırken, yakın zamandaki tüm açıklamalara rağmen bir karartma politikası uygulanmaktadır ki, en tepeden en aşağıya kadar tüm yetkililer bu işin sorumlusudur. Ve sorumlular, zamanı geldiğinde bu hukuk dışı uygulamaları nedeniyle hukuk önünde hesab vereceklerini de unutmamalıdırlar.

Aşağı yukarı her cümlenizde yargının siyasîleşmesine vurgu yaptınız. Bununla ilgili günümüzdeki tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

İster resmî ister gayr-ı resmî kurum-kuruluş ve şahıs, kim üstüne alınırsa alınsın, yargının siyasîleşmesini hâkim-savcı atamalarına indirgeyerek, parsadan kendisine veya yandaşlarına düşen payı beğenmediği için yaygara yapan zihniyet, bu bahse en güzel örneğin, mahkemeye “tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz önünde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dava olacaktır” ikazında bulunan Salih Mirzabeyoğlu ve onun durumunda olan diğer siyasî mahkumların yargılanma ve infaz süreci olduğunu görsünler.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Salih Mirzabeyoğlu, telif eserleriyle alternatif bir sistem teklif eden ve kendisini “rejim muhalifi” olarak tanımlayan bir kişidir. Aslında alternatif demek de pek doğru değil sanırım. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’nun teklif ettiği Yeni Dünya Düzeni’ni TEZ olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Bu sebeble, sözü yine, TELEGRAM işkencesi altında olmasına ve içinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen, adı ne olursa olsun tüm çetelerle mücadelesine fasılasız devam eden Salih Mirzabeyoğlu’nun savunmasındaki bir cümle ile bağlayayım:

– «Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.»

Yeni Dünya Düzeni’nin tesisi için her nevi çete ile mücadeleye devam.

KAYNAK

Furkan Dergisi, Şubat 2011.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!