MİTOLOJİ, İNSAN VE DİL

0
733

BİLİMCİ BATI MI, MASALCI BACI MI?

Batının “Aydınlanma”yla eşzamanlı girdiği Sömürgecilik çağı, gittiği yerlerde farklı kültürler, dinler ve dillerle karşılaşmasına sebeb olmuştur. Yapılan arkeolojik kazılar neticesinde bilinmeyen bazı medeniyetler gün yüzüne çıkarken, o bölgelerde hâlihazırda yaşayan kültürler ise toprağa gömülmek istenmiştir. Niyetimiz bu durumun tahlilini yapmak değil elbette. Fakat Batı, bu keşiflerle geldiği noktada öyle mânâsız bir yerde duruyor ki, elinde her gün büyüyen ve büyüdükçe mânâsızlaşan bir bilgiler veya veriler yumağı var. Her yeni keşif bir öncekini çürütüyor, zaten sistem de buna dayanıyor. Fakat problem şu ki, bulunan pek çok şeyin izâhı yok. Batının bilimci, akılcı, ilerlemeci ve bu yolda hiçbir engel tanımayan anlayışından meydana gelen kültürünün dili, kendini izâh edemediği gibi, filizlendiği mekânda bile insan ruhunda yerini bulamıyor. Mitolojiler ve yeni çözülen metinler, modernizmin kutsal ocağı psikolojinin veya psikanalizin malzemesi hâlinde, yahud ilmî bir veriden ibaret olarak ele alınıyor. Nietzsche’nin sözleriyle, “İLERİKİ NESİLLERDEN BİRİNDEN TARİHÎ İDDİALARI OLAN BİR VERİ MUAMELESİ GÖRMEK, HER MİTİN KADERİDİR.” Nietzsche’ye göre dinler bu şekilde ölürler.

 Hattâ mitolojilerdeki sembolleri, “insanın evrimden önceki safhalarından kalma sinir sistemi güdüklükleri” gibi izâhlara kadar götürenler var. Klasik bilim çevreleri ve kuruluşları, bu görüşlerin dışındaki izâhları kabul etmemekte âdeta direniyor. Mitolojinin şiir dilini, bilim diline tercüme etmek izâhı ne kadar doğrudur bilmiyorum ama, yaptıklarını iddia ettikleri şey bu… Freud’un yaptığı da budur; modern kültür mitleri oluşturmak… Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu’nun sonunda, “insan kardeşlerimin karşısına bir peygamber olarak çıkmaya cesaretim yok ve onlara bir avuntu sunamadığım için beni azarladıkları zaman, en fazla kafamı öne eğebilirim” derken, bunu açık seçik beyan eder. Philip Rieff, Ahlâkçının Zihin Yapısı adlı kitabında, Freud’u Psikolojik insan tipinin ahlâkını dile getiren kişi olarak tanımlar. “Freud inançsızlığımızı sistematikleştirmiştir; onunki din–sonrası bir kültüre sunulmuş en ilhâm verici karşı–itikattır” der. Freud, kendisini modern insanın ilmî çözümleyicisi olarak tanımlar. Psikolojinin; mitolojinin şiir dilini Batının bilim diline çevirdiğini kabul etsek bile, onun ulaştığı sonuçları neyin çürüteceği hakkında hiçbir fikir vermediğinden, ulaştığı sonuçlar aslında an’anevî ilmî anlayışa göre bir “teori” bile değildir.

 Aynı şekilde, Batıda uzun yıllardır, “sıra dışı” izâhlar ile “ilmî kurallar” arasında da bir çatışma yaşanıyor. Bu çatışmalara verilebilecek en dikkat çekici örneklerden biri de, 1958 yılında “Kutub Noktalarının Kayması”yla dünyanın çok büyük felaketlerle karşılaşabileceğini öne süren ABD’li akademisyen Prof. Charles Hapgood’un tezidir. Bu tezin mitolojilerle veya eski kültürlerle ne alâkası var diye düşünebilirsiniz. Şöyle ki; Hapgood tezinde, yerkabuğunun yaklaşık 12 bin yıl önce kaymış olabileceğini söylüyor. (Bu tez, geçmişte meydana gelen tufanları da izâh etmektedir.) Ona göre, yerkabuğu her bin yılda yeraltındaki basınçtan dolayı kayıyordu. Hapgood, bu düşüncelerine dayanarak, Atlantis’in bir zamanlar dünyanın çok daha kuzeyinde bir noktada yer aldığını ve ılıman bir iklime sahib bu kıtada çok nüfuslu bir medeniyetin yaşadığını öne sürdü. Hapgood’un “yer kabuğunun toplu kayması” tezi klasik bilim çevrelerinde ciddiye alınmadı, sadece Einstein tarafından destek buldu. Einstein, 1958 yılında yayımlanan The Earth’s Shifting Crust adlı kitabında Hapgood’un tezini desteklemiştir: “Sonuçta kutub bölgeleri ekvatoral kuşağa doğru kayar”. Bunu bazı fosil bilimciler, kutublarda, tropikal bölgelerde yaşayan hayvan fosillerinin bulunmasıyla desteklediler. Bu, günümüzde artık kabul edilen bir görüştür ve pek çok bilim adamı bu tezi ekinoks yahud eksen kayması (presesyon döngüsü) yönünde yapılan yüzlerce ilmî çalışmayla da desteklemektedir.

Daha bu yüzyılın başında klasik bilim çevrelerince saçma görünen bir tez artık kabul görmüştür. İlginç olan, bundan binlerce yıl önce yaşayan insanlar, (insanın “dil dışı tecrübe alanı” denilen, evrimin önceki safhalarındaki “sinir güdüklükleri” diye izâh getirilen kültürler ve onların sembolleri meselâ) ekinoks kaymasını hem biliyorlar hem de hesablıyorlardı. Bu hesablamalar geometri ve trigonometri gibi bir matematik bilgisi gerektirdiği gibi, elle yapılması çok zahmetli bir hesabtır:

– «Mesela İznikli Hiparkus, Babil’den kalan kayıtlarla yılda 45, 46 ark-saniyelik bir kayma olduğunu öne sürmüştür ki bu değer günümüzde 50.274 ark–saniye olarak hesablanmıştır. Bir daire 360 derece, bir derece 60 dakika, bir dakika ise 60 saniyedir. Bu hesaba göre yıllık kayma, daire çapının 3.99/100.000 kadarıdır ve bu da “BAŞLANGIÇ NOKTASI”na dönüş için 25.766 yıllık bir süreyi öngörür. Şu ândaki kutub yıldızı Polaris’tir, M.Ö. 2800 yılında Alfa Dragon’du. Ekinoks kayması 26.000 yıllık bir siklustur yani Polaris’in şu ân bulunduğu noktaya tekrar gelmesi 26.000 yıl sonra olacaktır. Yani ilkbahar ekinoksunda Güneş doğarken arkasında görünen burç, 2200 yılda bir değişiyordu. Yıllık takvimde Güneşin dönüşü “Balık, Koç, Boğa” yönünde olurken, presesyon kaymasında bu dönüş “Boğa, Koç Balık” yönünde oluyordu.» [1]

Tabiî modern insan, presesyon ve ekinoks döngülerini keşfettikten sonra, geçmiş kültürlerin bu bilgiye sahib olduklarını anlayabiliyor ve o dildeki anlatımlara bir mânâ verebiliyordu.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Esatir ve Mitoloji adlı eserinde bir Kırgız hikayesi şöyle geçer:

 

– «kâinat okyanusu’nda

sisin içinden çıkan bir taş

üzerinde bir DÜNYA BOĞASI

ayakta duran!

 

Başı tam kuzeye

karanlık yere dönük bir balık

başı zincirle bir direğe bağlı

direk – dünya ağacı

direk – dünya ekseni

balık yönünü biraz değişse

TUFAN!» [2]

 

Klasik bilime göre insanoğlu, matematik ilmine M.Ö. 3000’lerde, önce el parmaklarını sonra ayak parmaklarını sayarak başlamış. El yahud ayak parmaklarını sayan insanın aynı ânda gezegenlerin yörüngelerini hesablayacak kadar bir matematik bilgisine ulaşmasının izâhı pek de “ilmî” değil. Müşâhedeye dayanan tecrübî bilgiyle bile, 25.766 yıllık bir siklusu göz önüne alırsanız, böyle bir bilgiye ulaşmaları için en az 30.000 yıllık bir müşâhede gerekmektedir. Özellikle Güney Amerika medeniyetlerinin, presesyon devri, Venüs gezegeninin devirleri ve takvimlerinde yaptıkları hesablar üzerine serdedilen yorumların nerelere vardığı artık herkesin malûmu.

Bir arkeolojik keşfi yahud metni açıklamak için dilbilimciler, matematikçiler, fizik profesörleri, astrofizikçiler, jeologlar, arkeologlar, antropologlar, biyologlar, mühendisler, mimarlar gibi farklı dallarda yüzlerce bilim adamı çalışıyor. Eldeki verilerden yüzlerce faraziye ortaya atılıyor. Fakat bu teorilerin büyük bir kısmı “evrim teorisi”yle çeliştiği için, baştan yok sayılıyor. Bu tür örnekler, ya kabul edilen evrim sürecinin daha öncesinde bir medeniyet olduğu yahud uzaydan gelenlerin evrimi başlattığı veya “bütün bunlar tesadüftü” izâhının dışına çıkamıyorlar. Bu gibi örneklerin daha yüzlercesi gün yüzüne çıkmaktadır. Buna rağmen resmî eğitim ve öğretim, “inancın, bilginin ve dilin”, ilk canlılıktan itibaren oluşan çok uzun bir sürecin sonucu olduğu fikrini dayatmakla kalmaz, bunun aksi bir düşünceye verdiği tepki, ortaçağ Avrupa kilisesini mumla aratır cinstendir. Bu da onların kendi çelişkisi olsa gerek.

 

DİLİN KÖKENİ PROBLEMİ

Mitolojilerdeki veriler ile arkeolojik buluşlar üzerine öyle çok tez ve antitez öne sürüldü ki, bilhassa Batılı ilim adamlarının bu konudaki kafa karışıklığı bir yüzyıl daha geçse çözülemeyecek gibi görünüyor. Yüzlerce yolun geçtiği bir kavşakta kalakalmış, öylece duran bir hâli tasavvur edin. Bütün bunları bir yerlere oturtmaya çalışanların hâli daha da vahim. Asıl problem, bu metinlerdeki dillerin hiçbirinin tam olarak çözülememiş olmasıdır. Fakat bu dillerin kökü üzerine yapılan çalışmalar mevzuu tam da istediğimiz istikamete çekmiş gözüküyor. İnsanın dil kabiliyeti hakkında yapılan tartışmalar gösteriyor ki, insanın dil-dışı bir tecrübe alanı, “ana rahmi hariç”, yok. Dilin kaynağı nedir? İnsanla birlikte niçin ve nasıl ortaya çıkmıştır? Dil ve anlam arasındaki bağ nedir? Psikologlar, nörologlar, biyologlar, antropologlar, anatomistler ve filozoflar bu sorulara cevab aramışlardır. Bu mevzudaki en genel görüş, insan zihninin, zıtlıklar üzerine düşündüğüdür. Bu zıtlıklardan biri de ruh – zihin – beden karşıtlığıdır. Dil ve Anlayış isimli eserinde Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun bu konudaki tesbiti:

– «“Dil mi aklı doğurdu, akıl mı dili?” “düşünce mi faaliyeti doğurdu, faaliyet mi düşünceyi?” zıtlıklarındaki, biriyle diğerini, diğeriyle birini izah etmek gösteriyor ki, son tecritte kutuplaşmış bütün zıtlar, “her şeyin zıddıyla kaim olması hakikatiyle diğerini yok saymıyorsa, sırdan ve sırra ilişik bir keyfiyet belirtirler; dil “sırra–ruha” ilişik bir keyfiyet… İnsanın bir tarifi de bu: “Nefs–i natık–konuşan nefs.”» [3]

Modern anlamda dil ve mânâ ile dilin kökeni üzerine düşünceler, özellikle 19. yüzyılın ilk yarısından başlayarak, Walter Porzig, Harman, Herder, Von Humboldt, Wittgenstein, B. Russell, R. Carnap, W. Quine, Noam Chomsky gibi düşünürler tarafından ortaya atılmıştır. Çok eski devirlerde ise dil ilahî kaynaklı görülmüş ve mukaddes sayılmıştır. Ruhanî olanın meyvesi, ilahî bir tezahürü olarak görülmüştür. Grek filozoflarından Herakleitos, “kâinatın anlamı, dilin anlaşılmasıyla ortaya çıkacaktır” der. Ontoloji eski Yunancada “varlık” yahud “var olma” anlamına gelen “ontos” ile dil, söz, akıl, konuşma, bilgi, kâinat nizâmı gibi anlamlara gelen “logos” kelimesinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Grekler dile “logos” demişlerdir.

İslâm dünyasında konuşmaya “nutuk” veya “nutk” denilir. “İnsan nâtıktır” sözü, “o bilmek istediği şeyi kavramasını sağlayan şeye sahibtir” anlamına gelir. Dil, lisân, kelâm, kavl, lafız, anlam, terkib, taklid ve söz üzerine İslâm düşünürleri çok ciddi eserler vermişlerdir. Bu eserlerin modern zihniyetin geldiği noktadan çok daha ileri olduğu aşikârdır.

 

DİLDE MÂNÂ ÜZERİNE BAZI GÖRÜŞLER

Kelimelerle bu kelimelerin temsil ettikleri arasındaki ilişkinin incelenmesine mânâbilim-anlambilim (semantics) denmektedir. “Mânâ nedir ve nasıl ortaya çıkar? Herhangi bir kavramın mânâsı dil içerisinde tam olarak ifâde edilebilir mi? Bir kelimenin mânâsını vermek mümkün müdür? Yahud bir kelimenin, temsil ettiği şey olduğunu kim iddia edebilir?” gibi sorulara cevab arar. John C. Condon’a bakılırsa, bazıları hiç de memnun değil bu arayıştan:

– «Yakın zamanlara kadar, çoğu dilbilimciler, böyle bir incelemenin onları sistemin dışına ve “gerçekliğe” götüreceği için, anlambilime dar açıdan dahi yaklaşmaya isteksizdi.» [4]

Veyahud, aslında bir kaşık yok da, kaşığı kaşık şeklinde düzenleyen sinaptik ağ uyaranları mı var? “Gösterge”lerden oluşan dev bir ağ hayâl edersek, gösterilen nedir ve bu gösterilenle mânâ arasındaki bağ nerededir? (Sinaptik: Beyindeki sinir hücrelerinin birbirleri ile kimyevî ve elektirikî (titreşimli) haberleşme sağladıkları yapı.”)

John C. Condon, antropolog Dorothy Lee’nin, Kuzey Amerikan yerlilerinin kelime ve şeyleri ayrı görmedikleri tezini şu şekilde aktarıyor:

– «Lee, (…) yalnızca şunu soruyor: “Ben ona kalem demeden önce o bir şey midir?” Lee devam ediyor: “Şey ve kelime, konuşan tarafından ilişkilendirilen ayrı ayrı unsurlar değildi; onlar birbirine bağımlı, ferdin eylemi olmadan ve o eylemden ayrı olarak vücud bulamazlar.» [5]

Yeni fiziğin de isbatladığı, ruhçuluğu tasdik eden hakikat: Onları müşâhede ederek verdiğimiz “biçim”le, BİZ “canlandırıyoruz” varlıkları!..

Dilin dışına çıkıp mânânın kaynağını bulmak çabasındaki dilbilimcilerin dil-dışı bir alan bulup mânânın kaynağını öğrenmek yolundaki çabaları ise sonuçsuz kalmıştır. Kesin dediğimiz matematik bile dille ilgili bir kurgudur. Einstein bu konuda, “Matematik kesin olduğundan gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığı için kesin değildir. Kesin olsaydı matematik olmazdı” der. Einstein’ın bu sözü, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Dil ve Anlayış adlı eserinde geçen bir tesbiti getiriyor hatırımıza:

– «Kâinat bir dildir, ama karanlık ve belirsiz bir dil; insan bu dili el yordamıyla anlamaya çalışır ve yapacağı işler için talimat çıkarmaya uğraşır… Ve sır, bütün ifade biçimlerine hep karşı koyacaktır.» [6]

 İbn-i Arabî’nin insanın konuşma yeteneği hakkındaki şu tefsiri, Batı felsefesi ve fiziğinin ötesinde bir tesbittir. Ötesinde diyoruz, zira en nihayetinde gelecekleri nokta budur:

– «Varlıkda tahayyül olunan her şey tâbir ve tevile muhtaçtır. İnsanın konuşması her şeyden önce tahayyül ameliyesidir. Kâinattaki her bir varlık, âlemin sayısız kelimelerinden bir kelimedir. (…) İşte ilahî vücudî “OL” sözü ile âlemde zuhur etmiş olan bütün varlıklar, uçsuz bucaksız ilahî deyiş içinde birer “kelime” olur.» [7]

Dil, modern anlamda, eşsiz bir simülatöre (benzetici, modelleyici) benzetilmiştir. Hattâ tarihî açıdan ilk simülatörlerin resim, müzik ve şiir olduğu iddia edilir. Hattâ şiirin, dilin sistemi içinde kaynağa ulaşma çabası hakkında ilginç tesbitler vardır. Daha sonra romanın ortaya çıkması ve günümüzde de sinema ve bilgisayar sistemleri bu noktada görülür. Bilgisayarların bizim gibi düşünmesi yani sun’i zekâ üzerine yapılan çalışmalar da, dilde mânânın kaynağı hakkında bir fikir edinmek amacındadır. Bu minvalde, Batının insan zihniyle ilgili yaptığı tüm araştırmalar ve tecrübeler içinde “Telegram” da var.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu şiir dili için; “hayâl melekesiyle idrak edilecek, sözlerden biçilmiş suret, remz, işaret… Şair, her şeyden önce dilin imkânı içinde yeni bir dil yontucusudur” der.

Dilin simülatörlere benzetilmesini Matrix filminde görmüştük. Mitolojik bir tema üzerine kurgulanan Matrix filmi, pek çok kişi tarafından, makineyle insanın savaşını anlatan modern bir mit olarak değerlendirilmiştir. Sun’i zekâ, gerçeklik ve Matrix üzerine kurulmuş filmin Neo karakterini diğerlerinden farklı kılan şey, kendilerini esir etmiş makinenin sun’i dilinin şifrelerini kırmasıydı şübhesiz. Andrew Gordon şöyle diyor:

– «Bir anlamda Matrix filmi, (…) simülasyona basitleştirilmiş yahud romantize edilmiş bir yorum getirmektedir. 1999 yılı dünyasının simüle edilmiş (benzetilmiş) hâli Matrix’in rüyâ dünyası ve 2199 yılı kıyamet savaşının gerçek yeryüzü dünyası arasında keskin bir ayrım vardır.» [8]

Filmde bu savaşın farkında olanlar küçük bir azınlıktı ve onlar da Neo gibi makinelerin oluşturduğu sun’i dilin şifrelerini çözerek bu gerçeği görebilmişlerdi. Morpheus’un; “o zaman gerçek, beynin tarafından yorumlanan elektrikî sinyallerden başka bir şey değildir. Gerçeğin çölüne hoş geldin!” ifâdesi, uzun süre hafızalarda yer etmişti. Belki de çoğumuz, hâkim kültürün, tabiat kanunları, fizik kuralları diye tâbir ettiği “ilmî” kâinat tasavvurlarının dayatmalarıyla düşünüyor ve belki de ancak o kadarını görüyoruz.

Gerçekliğin idrakinin mi dili şekillendirdiği, yoksa dilin gerçekliğinin mi idrakimizi şekillendirdiği, hâlâ tartışma konusu. Mitolojiler, eski hikâyeler ve masallar, maddenin “şeffaflığına” dair pek çok misâl ortaya koymuştur. Bunların pek çoğu bizim hayâl dünyamızı aşan, bizim açımızdan “anlamsız” varlıklarla doludur. St. Anselm bu konuda şöyle der:

– «Bu hikâyelere yahud masallara göre, asıl mucizevî olan “günün nizamı” idi, madde parçalanmayan bir kabuk değildi. Madde geçen bin yılda insan zihninin katılaşmasıyla beraber bu hâle gelmiştir.»

 İbn-i Haldun da Mukaddime eserinde huruf ilmini ontolojik olarak inceler. “İbni Arabî’ye göre harfler bir şifredir ve bu şifreler çözüldüğünde maddî âleme müdahale edilebilir” der. İbn-i Arabî’nin varlık mertebelerinin, harflerin sembolik ve sayı düzeni arasındaki tekabül esasına dayandığını söyler ve daha fazla bilgi için Fütuhat’a yönlendirir. [9]

Günümüzdeki pek çok dilbilimci gibi, bu mevzuun pîri Walter Porzig de, dilin ruhî kaynağına vurgu yapar:

– «Dilce biçimlendirmeyi araştırdığımız her yerde, onun dolaysız sebebi olarak ruhî olanla karşılaşıyoruz. Her dil ifâdesinde, bütün ruhî güçlerin tamamı katılmış ve garib bir biçimde kavranılabilir olmuştur.»

Porzig, Dil ve Lisân ayrımı yapar ve dil için ruhî, lisân için ise bu ruhîliğin biçimlendiği sosyal, kültürel şartlardaki değişikliktir, der. [10]

İBDA Mimarı’nın Kayan Yıldız Sırrı isimli şiir kitabında “şiirin özünü, dilin özünden anlamalı, dilin özünü ruhun özünden…” dediği DİL, tarihin ve kültürün de şartıdır fakat sonucu değildir. İnsan, bir şeyin varlığını, o şeyin zihnimizde, ruhumuzda, kalbimizde karşılığı olan kelimeler ve o kelimelerin denk geldiği mânâlar sayesinde bilir. Öyleyse bize dayatılan zihniyetin lisânının (kapitalist, maddeci, modern vs.) dar kalıblarından sıyrılmak da en büyük mesele. Dil ve onun biçimlendiği lisân bir medeniyeti yok ettiği gibi, yeni bir medeniyetin temelleri de ancak böyle bir anlayış üzerine bina edilen bir dil vasıtasıyla imkân bulur. Alman dilbilimci Humboldt’un da belirttiği gibi:

– «Dil, düşünce ve idraklerimizi bilfiil şekillendiren bir şey ve dilimiz ne kadar izin veriyorsa o kadar görebiliyor ve düşünebiliyoruz. Asıl nokta işte budur. Sembolik dönüşüm.» [11]

“Dil içinde dil kurucu” İBDA Mimarı’nın “misyon”unu farkediyoruz hemen. Kendi ifâdesiyle:

– «Kâinatta her şey, kelimeler hâlinde lûgatte toplu ve biz de lûgat işi üzerindeyiz; lisânın hafızasına yüklü bilgiye, niteliğini belirttiğimiz fikirleşme yolunda hareket ve istikamet vermek.» [12]

Ne kadar istemesek de, zihnimiz bize dayatılan formlar, prangalar üzerinden hareket ediyor ve bizi sınırlıyor. Matematikten tıbba, fizikten kimyaya, psikolojiden mitolojiye, artık aklınıza gelebilecek her sahada, “başkaları”nın etrafımıza ördüğü bu kafesi parçalamak ve “kendimiz gibi” konuşmak için, konuşmak aynı zamanda “yapmak” demek olduğuna göre, bize dayatılan bu “sanal” dünyayı değiştirmek için, “İBDA Dili”ne ve Külliyatına ihtiyacımız izahtan vareste. İnsanın yaradılış gayesi zaten bu:

– «Topyekün kâinat, Allah’ın âyeti ve habercisi; mücerretleri ve buna dair kabartmalarıyla… Eser ve müessir arasında, “tesir edici eser” hüviyetiyle insan; ve kendi iç âlem düzeni peşinde, madde ve mânâda bu şekil verilebilen ve yoğurulabileni tasarrufa memur.» [13]

 

BİR “ANLAMLANDIRMA” DENEMESİ OLARAK POPOL VUH DESTANI

İBDA’nın “şuur seviyesinin her değişiminde, gerçeklik seviyesinin de değişmesi” şeklindeki tesbiti, başka herşeye olduğu gibi, insanlık tarihine de nasıl bakılacağının bir “anahtar”ıdır. Bununla alâkalı olarak John C. Condon şöyle der:

– «Bir anlamda, anlambilim araştırmasındaki en esaslı farkındalık, her daim değişen dünyayı doğrudan doğruya algılayamayacağımızın farkında oluştur. Bu, hiçbir kelimenin bir şeyi tam olarak temsil edemeyeceği; şeyler tartışılırken önemli olan, gerçekliğin oluşlarını kavradığımız sürecin idrakinin farkında olmaktır.» [14]

“Gerçekliğin oluşları”, nasıl her kültür ve medeniyet ortamında veya giderek her şahıs ve grubta farklı “dil prizmaları”ndan geçip kırılarak yansıyor yahud o “prizmalar”dan dışarıya yansıtılıyorsa, “destan” veya “masal” gibi muhayyilenin eserleri de aynı şekilde farklı “dil prizmaları”nda kırılarak yansıyor yahud yansıtılıyor. Bu mânâda, gerçekliğin olduğu gibi, muhayyilenin eserlerinin de katman katman farklı “anlamları” veya “anlamlandırılması” sözkonusu olabiliyor.

Bu çerçevede, Mayaların Popol Vuh destanı ve diğer kadîm medeniyetlerin destanlarına baktığımızda, kahramanlar hep bir savaşın içerisindedir. Bu savaş, kişinin hem kendisiyle, hem de çevresiyle olan savaşıdır. Bu savaşın sonunda onu kahramana dönüştüren şey, aslında onun kendi oluş mânâsını da ortaya koyan bir iç savaştır genelde. Bu tecrübeye savaşçı, savaş esnâsında karşılaşılan tehlikelerin zirvesinde ulaşmaktadır. Ve her savaş insanlığa bir ahlakî fazilet, yeni bir şuur seviyesi ve anlayış kazandırmaktadır. Özellikle Popol Vuh destanındaki ikizlerin yeraltı dünyasında girdikleri her savaşın sonunda, eskiye ait kötü düşünce ve davranış biçimleri de menediliyor.

Kahraman ikizlerden Hunaphu’nun yeraltına yaptığı yolculuğun neticesinde bir yarasanın Hunaphu’nun başını koparması ve o başın “mısır bitkisi” olarak yerden bitmesi üzerinden, Popol Vuh destanına farklı bir bakış açısı sunmaya çalışacağız. Yeraltına yaptığı yolculuğun neticesinde bir yarasa tarafından başı koparılan Hunaphu, yerden biten bir bitki olarak bitiyor, mısır tanesi olarak yeniden yeryüzüne çıkıyor. Hunaphu, mısır filiziyle sembolleştiriliyor. Hunaphu’nun kopan kafası, eskiye âid kötülüklerin kökünden sökülüp atılmasını ve yeryüzüne mısır bitkisi olarak çıkması ise aynı zamanda Maya çağlarının üçüncüsünün kapanıp dördüncüsünün başlamasını temsil ediyor.

Başın kopması ve mısır filizi olarak yeryüzünde bitmesi üzerinde, bir “anlamlandırma denemesi” olarak biraz daha duralım. Yalnız buraya bir “mim” koyup, bu destanın bize hatırlattığı bazı hikmetleri hatırlayalım önce.

Bununla alâkalı olabileceğini düşündüğümüz bir bahis olarak, İbn-i Arabî’nin “berzah” ve “insan-ı kâmil” tanımları çok dikkat çekici bizce. İbn-i Arabî, “berzah”ı insan-ı kâmil olarak tanımlar:

– «“İnsan-ı kâmil ilahî isimlerle zuhur edince Hak, mümkünlük hakikati ile zuhur edince halk olmaktadır.” (…) Hayâl berzahtır ve mânâ ile his arasında yer alır.» [15]

Berzah; iki şeyi -ikisine de karışmadan- ayıran bir şeydir. İbn-i Arabî, Rahman sûresindeki 19. ve 20. âyetleri “berzah”a misal olarak gösterir: “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, onu geçip birbirine karışmazlar.”

İsmail Hakkı Bursevî; “Azrail, Hak Teala’nın emriyle Âdem’in çamuruna acı va tatlı su kattı” buyurur.

İbn-i Arabî “hayâl”i, mânâ ile his arasında berzah olarak tanımladığına göre, tatlı su ve acı su, mânâ ve his âlemi, hayâl âlemi de berzah olarak, iki âlemin birbirine karışmasına engel. Bu bakımdan “fikir”:

– «Berzah her iki taraf için bir ayna konumundadır. Hayâl âleminden kapılan mânâları, akıl yan yana dizerek sistemleştirir. Şeyh bu sürece “FİKİR” der.» [16]

İbn-i Arabî’nin berzah hakkındaki en dikkat çekici teşbihi ise şu olsa gerek:

– «Bitkilerde başkasında olmayan bir berzahımsı sır vardır. Çünkü bitkiler “bitmekle” sözündeki kendisiyle, “sizi bitirdi” sözündeki Rabbi arasında bir berzahtır.» [17]

Burada İbn-i Arabî’nin “berzah”ı insanı kâmil olarak tanımladığını yeniden hatırlayalım.

İBDA Külliyatından bildiğimiz; rûyâ (Farsça): Yerden biten bitki…

Ve Yunus Emre’den bir dörtlük:

 

Söz ola kese savaşı

Söz ola bitire başı

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ede bir söz

 

Şimdi mim koyduğumuz yerden devam edersek, genelde mitolojilerde yeraltına yapılan yolculuklar, şuur dışına yapılan bir yolculuk olarak yorumlanır ve şuur dışının genelde “rüyâ”larla ortaya çıkmasıyla, mitolojiler modern anlamda psikolojinin de mevzuu olmuştur. Bu mevzuda Jung:

– «Ne var ki, uzak şuurlu geçmişten hatıraların yanı sıra, tümüyle yepyeni düşüncelerle ibdâ edici fikirlerin de -o zamana kadar hiç şuurlaşmamış düşünce ve fikirler– şuur dışından gelişi, bir gerçek olarak durmaktadır.» [18]

Biyolojik anlamda, beyin cerrahları ve nörologlara göre, insana şuur dışından gelen bilgiler, “beyin zarı” adı verilen korteksle şuurlu hâle gelir. Yani her şeyi anlamlı hâle getiren şey bir “zar”dır. Bu, beynin kafatası içindeki bölümde incecik bir zardır.

Burada şuur dışı alanın “rüyâ”larla ortaya çıktığını ve -İBDA külliyatından bildiğimiz- rüyânın bir mânâsının da “yerden biten bitki” olduğunu ve İbn-i Arabî’nin “bitmek” ve “bitki”yi berzah âlemiyle ve berzahı da “İNSAN-I KÂMİL” ile izâh ettiğini hatırlarsak, Popol Vuh destanına farklı bir pencereden bir giriş yapma imkânını elde edebiliriz.

İbn-i Arabî’nin “insan-ı kâmil” ve “berzah” kelimelerine yüklediği anlam ve kullandığı semboller; dil, mânâ, fikirleşme süreci ve insan zihni hakkında çok ilhâm verici olmakla birlikte, özellikle Popol Vuh destanının kahraman ikizlerinden Hunaphu’nun “sembolleştiği” mânâyla da denk düşmektedir bizce.

Burada, Jung’un sembollerle ilgili bir tesbitini kulağa küpe yapsak yeridir:

– «Semboller uydurulamazlar, mantık yürütülerek, az çok akılcı bir düşünceye de sembolik bir biçim verilemez. Bu arketiplerin kökenleri ise bilinmemektedir. Ve bu mitolojik fikirlerin eski çağlarda usta bir filozof tarafından icad edildiği, daha sonra kolay kabullenen, eleştirel yaklaşmayan halk tarafından bunların inanç hâline getirildiği yahud güç peşindeki ruhban grubunun anlattığı gerçek olmayan hikâyeler olduğu söylenir. Oysa “İCAD” kelimesi de gerçekte bir şeyin aranarak bulunması demektir. Bu da bulunan şeyin varlığının olması, bilinmesi gerekliliğine işaret eder.» [19]

Burak Çileli’nin, «İbda Dili; Şiir Dili, Rüya Dili veya “Örtü”lü Dil» başlıklı makalesi, yıllar önce Aylık dergisinde yayınlanmıştı. Bu makalenin “rüya” üzerine serdedilmiş çarpıcı bölümlerini yeniden hatırlayalım:

– «Rüyalar, Arketipler ve Tilki Günlüğü: İBDA Mimarı’nın 6 ciltlik romanı Tilki Günlüğü, bizce külliyatının merkezini ve harcını teşkil eder. Onun da merkezinde, “kust” tılsımı… Sanki bütün eserleri bu tılsımlı kelimenin döllenmesi ve döllemesi ile vücuda gelmektedir.

Ve romandaki rüyalar… Önce “rüya nedir?” sorusuna cevab arama bahanesiyle bazı mevzulara temas etmeye çalışalım. Rüya, külliyattaki en basit tarifiyle, “ruhun misâl âleminden kaptığı mânâlar”dır. Bu mânâlara hayâl melekesi, sûretler giydirir. Rüya, şuur için uyanıklık hâline göre daha hür bir alandır. Hayâl kudreti bu seviyede tam randımanla çalışır. Şuur, dış âlemin adî muvazenelerinden kurtulmuştur; bu katmanda, gündelik hayatımızda tâbi olduğumuz determinizm kanunlarına, zamana bir vehim hâlinde çektiğimiz “geçmiş” ve “gelecek” kayıtlarına yer yoktur. Çocukluk hâlini veya “çocuk indeterminizmi”ni andırışıyla söylersek; her şey “mümkün”dür orada.

(…)

Bildiğimiz gibi, rüyalar, ehlince tabir ve tevile muhtaçtır. Gerek tabir edenin, gerekse tabir edilenin kişiliği ve hayat tecrübesi, tasavvufî ifadeyle “hâl” ve mâkâmı”, tabirin sıhhati bakımından önem taşır. Tasavvufta, “nefs-i emmare”den, “nefs-i radiye”ye, seyr-i sülûk’ta nefsin 7 mertebesi vardır. Her mertebede, “şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi” gibi, görülen rüyaların da anlam ve değeri değişir.

(…)

Bu yükseliş mertebeleri, aynı zamanda da “başkası” olmadan “başkası için” olma” mertebeleridir ki, bu takdirde Velînin rüyaları, -aslında her söz ve davranışları- kendisinden kıvılcım kapılan “arketipik” değer belirtecektir.

Tilki Günlüğü, müellifinin “küllî ruh”a yakın bu seviyeden gördüğü rüyaların yanında, “uyku ile uyanıklık arası bir gözle” kendi gölgesinin düştüğü vak’a ve vakıaları fotoğrafladığı “düşvarî – düş gibi” bölümleri; “fikirleri hâdiseleştirme” ve “hâdiseleri fikirleştirme” işi içiçe, “hercaî” uslûbuyla okuyucuya hudutsuz bir katılım imkânı sunmaktadır. Eserden ilminin veya sanatının usûl ve esaslarını heceleyecek olan okuyucu, orijinal buluşlar ortaya çıkardıkça, belki müellifini bile hayrete düşürecek ve ona şu hikmeti tedaî ettirecektir:

“Ney kendinden çıkan sesi ne bilsin.» [20]

Ney: Kâmil İnsan!..

Ve şimdi Esatir ve Mitoloji adlı son çıkan eseriyle İBDA Mimarı, “dünya çapında” tâbirci, te’vilci ve tefsirci hüviyetiyle, insanoğlunun ilk gününden bugüne gördüğü MİTOLOJİK “rüya”ları aslına –İSLÂM’a!- bağlıyor. En güzeli, bu şaheserin “misyon”unu kendisinden dinleyelim:

– «O hâlde, İSLÂM TARİHİ – PEYGAMBERLER TARİHİ – İNSANLIK TARİHİ, kronolojik olarak belirtilemeyen bir sırayla Adem Aleyhisselâm’dan Resûlullah Efendimiz’e doğru klâsik bir usûlle onların dış yüzden hayat ve devirlerinin hâdiseleri hâlinde örnekleri mevcut şekilde anlatıldığı ve anlatılabileceği gibi, sondan başa doğru ve onlarda tecelli eden hikmetler şeklinde iç yüzden de anlatılabilir. Bu ikinci usûl, doğrudan doğruya Peygamberler’de tecelli eden bir hikmetler manzumesi olur; Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin, öncelik sonralık sırası gözetmeksizin vücuda getirdiği Füsus-ül Hikem isimli eseri gibi. Bizim eserimizin mahiyeti ise, insan ve toplum meselelerinin halline yönelik bir ideolocya manzumesine bağlı olarak ESATİR ve MİTOLOJİ’ye el atarken, onun Peygamberler tarihinin salkım saçak görünümlü usaresi olduğunun ve hurafeye karışmış dinî ve mistik motiflerin, tarih, ilim, sanat vesaireye âit verilerin, aslı İslâm’da gösterilmesine dair, seçmeler niteliğinde; merkezde tecelli eden Peygamberlere âit hikmetler olmak üzere, niyeti çevreden merkeze bir usûl.» [21]

Salih Mirzabeyoğlu’nun Esatir ve Mitoloji adlı eserinin, hepimizin sık sık danışma ihtiyacı duyacağımız bir “başucu kitabı” olması yanında, muhatablarını “Alice Harikalar Diyarı”na götüren ve “münşeat” usulüyle yazılmış çok zarif bir eser olduğunu eklemeden geçemeyeceğiz.

 

KAYNAKLAR

1  Yalçın İlter, Kayıp Tarih, Aykırı Yayınları, İstanbul 2004, s. 89.

2  Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji –Güneş ve Ay-, İBDA Yayınları, İstanbul 2010, s. 468.

3  Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış –Dil ve Diyalektik-, İBDA Yayınları, 2 Basım, İstanbul 1986, s. 67.

4  John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası, İnsan Yayınları, İstanbul 1998, s. 150.

5  John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası, s. 75.

6  Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış, s. 241.

7  M. Mustafa Çakmaklıoğlu, “Muhyiddin İbnül Arabî’ye Göre Dil Hakikat İlişkisi”, Doktora Tezi. http://www.ibnularabi.com/matez001.pdf (16 Aralık 2010).

8  Glenn Yeffeth, Kırmızı Hapı Yutmak, Gaye Kitap, İstanbul 2003, s. 48.

9  Tahir Uluç, İbni Arabî’de Sembolizm, İnsan Yayınları, İstanbul 2008, s. 183.

10  Walter Porzig, Dil Denen Mucize, Trc: Vural Ülkü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990.

11  John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası, s. 73.

12  Salih Mirzabeyoğlu, Furkan –Lûgat-ı Salihûn-, İBDA Yayınları, İstanbul 2006, s. 10.

13  Salih Mirzabeyoğlu, Furkan, s. 7.

14  John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası, s. 29.

15  Tahir Uluç, İbni Arabî’de Sembolizm, s. 196.

16  Tahir Uluç, İbni Arabî’de Sembolizm, s. 153

17  M. Mustafa Çakmaklıoğlu, “Muhyiddin İbnül Arabî’ye Göre Dil Hakikat İlişkisi”.

18  Carl Gustav Jung, İnsan ve Sembolleri, Trc: Ali Nahit Babaoğlu, Okuyan Us Yayınları, İstanbul 2007, s. 55.

19  Carl Gustav Jung, İnsan ve Sembolleri, s. 81.

20  Burak Çileli, “İbda Dili; Şiir Dili, Rüya Dili veya ‘Örtü’lü Dil, Aylık Dergisi, Sayı 4, Ocak 2004.

21  Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, s. 12.

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 3, Mayıs-Temmuz 2012, s. 182-193.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz