Mülkiyetin Batı’daki Tarihî Seyri

GİRİŞ

Benim kitaplarım, benim elbiselerim, benim eşyalarım, benim hayvanlarım, benim arazilerim, benim üretim araçlarım… Pekala ama niçin benim? “Benim” deme hakkını nereden aldım? Tabiattan mı, fıtrattan mı, sosyal sözleşmeden mi, toplumdan mı, devletten mi, dinden mi? Bu şeyler nasıl benim oldu? İşgalle mi, emekle mi, verasetle mi, hırsızlıkla mı, gaspla mı, başkalarının emeğini istismarla mı, güçle mi? Bu hakkım mutlak mı, mukayyet mi? O şeylere sahip olmaktan dolayı aileme, akrabalarıma, topluma ve devlete karşı bir mükellefiyetim var mı? Benim olanı dilediğim gibi kullanabilir, kiraya verebilir, hibe edebilir, miras bırakabilir, satabilir ve hatta imha edebilir miyim?..

Benimki, seninki, onunki… Böyle bir ayırım niçin? Ferdî mutluluğun, toplumsal barışın, maddî gelişmenin, ailenin-medeniyetin ve devletin temeli olduğundan mı?

Benimki, seninki, onunki… Peki ama, senin olanlar benimkinden niçin kat be kat fazla, onunki benim olandan niçin kat be kat az?..

Sahiplenmek sakın zenginin fakire bir oyunu, boyunduruğu ve köleleştirme aracı olmasın? Sakın sömürünün manivelası, büyük balığın küçük balığı yutmasının meşruiyeti olmasın?

Toplum mülkiyeti mi?

Hepimizin evi, hepimizin toprağı, hepimizin üretim araçları, hepimizin ekmeği… Herşey hiç kimsenin veya hepimizin veya toplumun… Ama niçin? Kim verdi bu hakkı topluma? Ben mi, sen mi, o mu? Tabiat mı, din mi, tarih mi, devlet mi?

Ne senin, ne benim, ne onun; herşey hepimizin… Böyle bir ortaklık niçin? Barışı, eşitliği ve adaleti sağladığından mı? Tarihi bir zorunluluk, tarihi süreçte ileri bir aşama olduğundan mı?

Ne senin, ne benim, ne onun; herşey hepimizin… Peki ama o masa başında oturuyor, sen çalışıyormuş gibi yapıyor, bense toprağı alın terimle yoğuruyorken niçin eşit paylaşıyoruz, niçin herşey hepimizin oluyor?

Ortaklık sakın yan gelip yatanların, parazitlerin, gözü açıkların, alınterine ve emeğe şeytanca musallatı olmasın?

Mesele: İnsanın tabiatla girdiği zorunlu ve kaçınılmaz ilişkinin bir sonucu olarak ortaya çıkan mülkiyet kime ait olmalı? Ferde mi, topluma mı, toplum adına devlete mi?.. Yoksa bu zıtlıkların dengelendiği bir mülkiyet mi?…

Hindistan’da Brahmanizm, mülkiyetin her türlüsüne karşı çıktı. Servet edinmek için çalışmayı, ticaret ve ziraatle uğraşmayı affedilmez günanlardan saydı.

“Eğer acı çekiyorsak, isteklerimiz yüzündendir; şehvet, böbürlenme ve servet edinme hevesindendir.” dedi Budizm, 2600 yıl öncesinden. Bunların hepsine sırtını döneceksin ve işte o zaman Nirvana’ya varacaksın, kurtuluşa ereceksin. “Servet seni insan olmaktan uzaklaştırır. Dünya malını hor ve hakir gör, refahı değil insanlığı iste.”

Hind Cennîizm dininin bir mezhebi olan Dicembera, edep yerlerini örtecek bir parça örtüye sahip olmayı bile çirkin karşıladı. Öyle ki mensupları ormanlarda çırıl-çıplak yaşardı.

Çin Tavi dini, mülkiyeti sevimsiz bir şey olarak telakki etti.

Bilge Konfuçyüs, devlet mülkiyetini savundu. Çin devlet başkanı mutlak hâkimdi; herşeyin sahibi oydu.

3000 yıl önce İran’da devletin resmî dini olan Mazda ortak yaşamı vaazetti. Fert hiçbir şeyin sahibi olamazdı. Herşey herkesin; kadınlar ve çocuklar bile.

Zerdüşt ise ferdî mülkiyeti üstün bir müessese olarak tanıdı. Ancak aşırılığa gidilmemesi için önüne engeller koydu, hayırlı işlerde kullanılmasını emretti Farisîlere.

Zenc dininde mülkiyet, hasseten toprak mülkiyeti kutsallaştırıldı. Bir ülke fethedilse dahi toprak eski sahiplerinin elinden alınamazdı. Toprak kiminse, o oranın ebedî sahibidir.

Eski Yunan’da, ocak-aile hangi toprağın üzerinde kurulmuş ise o toprağın mülkiyeti artık o ocağa aittir. Ocak, o toprağa aittir de denilebilir. Toprak sadece ailenin yaşayanlarına değil ölenlere ve doğacaklara, Eflatun’un deyimiyle geçmişe ve geleceğe aittir. Yaşayanların elinde o nihayet bir emanettir.

Eski Roma’da da eski Yunan’a benzeyen aile mülkiyeti göze çarpar. Din-aile ve mülkiyet arasında kopmaz bir bağ vardı. Ailelerin topraklarını birbirinden ayıran sınır İlahı’na (Terminus) inanılırdı… Zamanla en büyük servet olan toprak dahil şeylerde ferdî mülkiyet ortaya çıkınca güçlü-hilebâz ve zengin olan büyük servetler biriktirdi; toprağını daha da genişletti. Cicero’dan öğrendiğimize göre, “toprakların az sayıdaki ellerde toplanışı o kadar ileri götürüldü ki, Atina’da nüfus daha az olmasına karşın 15 bin mülk sahibi bulunduğu halde, Roma’da ancak 2 bin mülk sahibi vardı.”… 7 bin yıl öncesinden başlayarak zengin-fakir kutuplaşması ilerleyen yüzyıllarda giderek arttı. Mülkiyetteki bu eşitsizlik ve adaletsizlik birçok iç kargaşayı, savaşları ve ihtilali besledi. M.Ö. birinci yüzyılda Spartacus, köleleri, bu mülksüz ve hürriyetsiz insanları, şaha kaldırdı, Roma’yı sarstı. On sene sonra ise Catilina isimli fakir düşmüş bir aristokrat, fakir halk yığınlarının haklarını almak için mücadele verdi. Fakat mülkiyete-iktidara-güce karşı bir zafer kazanamadılar.

Avustralya yerlilerine göre toprağın altında bir gün yeniden dirilecek olan ataların aziz ruhu yatar ki, bu yüzden toprağın mülkiyete konu olup-olamayacağı dahi hatıra getirilmez.

Kimi Kızılderililer servet biriktirmemeyi gaye edinirler, “potlaç” adını taşıyan bir ayinde bütün servetlerini topluma terkederlerdi.

Greenland’ın eskimoları ferdin şahsı ile mülkünü özdeşleştirir. Bir eskimo öldüğü zaman mülkünü de onunla birlikte mezarına gömerlerdi.

İnkalar’da, toplam servetin dörtte biri İnka ve ailesine, dörtte biri güneş rahipleri kastına (İnti), dörtte biri soylulara ve son çeyreği de üretimi gerçekleştiren çalışanlara aitti.

Hz. Musa’dan önce Yahudiler ki, Kenan iline yerleşmeden önce onlara İbranîler denilirdi, hayvancılıkla uğraşan, çadırlarda yaşayan göçebe Samîlerdi. Bunlar kabilelere ayrılmış ve her kabile de farklı ailelerden müteşekkil klanlara bölünmüştü.. Hayvan sürüleri aile mülkiyetine, yerleştikleri topraklar ise ortaklaşa mülkiyete tâbi idi. Zenginliğin ölçüsü malik olunan sürülerdi. Zira beslenme-giyim ve barınak (çadır) gibi tabiî ihtiyaçlar sürülerden karşılanırdı. Aile servetleri arasında aşırı bir fark yoktu: “En fakir, en zengine eşitti.” Yahudiler Hz. Musa’nın vaadettiği Kenan (Filistin) iline yerleştikten sonra (M.Ö. 14. yy.) göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçtiler. Tarım ve meyvacılıkla uğraşıyorlardı. Taşınır mallardaki ferdî mülkiyet zamanla toprak üzerinde de görüldü. Ne var ki, faiz-güç-hile mülkiyette eşitsizliği getirdi. Sahip olan olmayanı sömürdükçe sömürdü, faizle borç verdi, sonra borcunu ödeyemeyen fakir yığınları köleleştirdi. M.Ö. 3. yy’a kadar haksızlıkları önlemek, adaleti sağlamak için birçok peygamberin (Hz. İsrail, Hz. İlyas, Hz. Yeremya, Hz. Mika…) tebliğleri nankör Yahudiler’e, bu ebedî lanetli kavme tesir edemedi.

Toprakta özel mülkiyetin doğuşunu kardeş katili Kabil’e bağlayan ve ortaklaşa mülkiyeti erdemlilik sayan tarihçi Josephus ve filozof Philon’un (M.Ö. 1. yy) naklettiklerine göre M.Ö. 2. yy’da kurulan Eseni tarikatı, her türlü şahsî mülkiyeti yasakladı. Bağlıları tarım ve balıkçılıkla uğraşıyorlardı, ticareti hoş görmüyorlardı. Kölelik yoktu. Herkese ait elbiseler, yiyecekler, eşyalar ortaklaşa ambarlarda muhafaza ediliyordu. Toplum mülkiyetinin idaresini aralarında seçtikleri memurlar yapıyordu.

Hıristiyanlığın ilk yıllarında azizler, ortaklaşa kullanımı savundular. Tertullian, ortaklaşa mülkiyeti över, ferdî mülkiyeti eleştirir. 4. yy’da Aziz Ambrosius, “ferdî mülkiyet hakkı zorbalığın ürünü, ortaklaşa mülkiyet hakkı tabiatın hediyesidir” der. Aziz Augustinus da aynı kanaattedir. Manes’in mezhebi sadece altın ve gümüş edinmeyi reddederken 12-13. yy’da Aziz François d’ Assise ise herşeyi reddediyor ve fakirliği övüyordu. Fransa’da engizisyon tarafından yok edilen Cathare (Albigeois) tarikatı ilk kilisenin ortakçı eğilimini savundu. Yine Anaboptizm ve Libertenler de ortak mülkiyeti savunurken, Moravyalı Kardeşler akımı karşılıklı yardım ve hizmet esasına dayanan ideal bir toplum düşlüyorlardı.

Cataldine ve Maceta isimli iki Cizvit sahibi tarafından Paraguay’da 1610 yılında kurulan Guaranie Cumhuriyeti Hıristiyanlık ilkelerine dayanan ortakçı bir toplum denemesiydi. Guaranie Cumhuriyeti’nde toprak topluma aitti; en küçük toprak parçasını bile almak-satmak, kiraya vermek veya vasiyet etmek mümkün değildi. Bütün binalar da toplumundu. Her vatandaşa evlendiğinde bir ev tahsis edilirdi. Tarım dışındaki üretim kamu atölyelerinde yapılır, ustabaşlarını işçiler seçerdi. Üretim araçları özel mülkiyete konu olamazdı ancak bununla birlikte bazı üretim işleri ve gelirleri, mesela toplum için çalışmasından arta kalan zamanlarda iplik bükme gibi işler ve gelirler şahsî nitelik taşırdı. Sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum. “Herkes kardeş gibidir” ilkesine göre mallar dağıtılırdı. Bu devlet 1768 yılında sömürgeci İspanyol ve Portekiz emperyalizmi tarafından yıkıldı ve servetleri yağma edildi…

İnsanın tabiatla girdiği zorunlu ve kaçınılmaz ilişkinin bir sonucu olarak ortaya çıkan mülkiyet kime ait olmalı? Ferde mi, topluma mı, toplum adına devlete mi?.. Yoksa bu zıtlıkların dengelendiği bir mülkiyet mi?..

BATI’DA MÜLKİYET

Sokrates’i kendisinden öğrendiğimiz Eflatun (M.Ö. 4. yy) ideal “Devlet”inde ortak mülkiyeti önerdi. Ona göre hem yoksulluk, hem zenginlik zararlıdır. İnsanların tabiî eşitsizliğinden hareketle aşağı sınıf olarak kabul ettiği çiftçi, esnaf ve tüccar ortak mülkiyetteki üretim araçlarını kullanarak üretim yapacaklar, aristokrat yöneticiler ve koruyucular ise devletin yönetim ve güvenliğini sağlayacaklar, neticede şeyler ortaklaşa paylaşılacaktı. Çünkü “dostlar şeylere ortak olarak sahiptirler.” Daha pratik ve uygulanabilir devlet teorisini ele aldığı ve “Devlet”ten sonra yazdığı “Kanunlar”da Eflatun, bazı sınırlamalarla özel mülkiyeti kabul eder. Her vatandaş, üretimi, kendisi de mülkiyete konu olan kölelerin yaptığı toprak parçalarına sahiptir. Vatandaşlar arasında mülkiyet eşitsizliğinin sınırları 5’e 1’dir. Biri en fakir olandan 5 kattan daha fazla varlıklı ise 5 kattan sonrasına devlet el koymalıdır. Mülkiyet eşitsizliğini körükleyen faiz kesinlikle yasaktır. Ticaret ve üretim faaliyetlerini aşağılayıcı bulan Eflatun, bu işlerin yabancılara bırakılmasını ister.

Özel mülkiyeti savunan ancak bazı hallerde ortak mülkiyete de yer verilmesini isteyen Aristo (M.Ö. 4. yy) “Politika”sında toprağın bir kısmında ortak mülkiyeti savunur ki, bu topraklar ortak köleler tarafından işletilecektir; diğer kısmında ise eşit olarak dağıtılıp vatandaşların kendi kölelerine işleteceği bir özel mülkiyeti öngörür. Ortak toprakların geliri kamu giderleri için kullanılmalıdır. Aristo da Eflatun gibi faizin yasaklanması taraftarıdır. Eşitsiz mülkiyet dağılımı kargaşa ve ihtilallerin temel nedenidir. Bu yüzden yöneticiler mülkiyette hiç olmazsa nisbî bir eşitliği sağlamalıdırlar.

Hellenistik dönem filozoflarının kurduğu Stoacı Okul’un tabiî hukuk teorisini Roma’da savunan Cicero, “gerçek hukuk, tabiata uygun akıldır” der. “Evrensel şekilde uygulanır, değişmez ve ebedidir. Emirleriyle ödeve çağırır, yasaklarıyla yanlış fiilleri önler. Bu hukuku yazan, yayınlayan ve uygulayan Allah’tır. Tabiî hukuka uymayan kendinden kaçmakta, kendi tabiatını inkar etmektedir.” Tabiî hukukun temel unsuru insanların eşitliğidir… Cicero, “Cumhuriyet”inde özel mülkiyetin tabiattan değil, hukuk, işgal, mübadele ve ganimetten kaynaklandığını ancak hukuk bakımından herkes eşit olduğundan devletin özel mülkiyete müdahale etmemesi ve ama sadece koruması gerektiğini söyler.

Romalı Seneca ise özel mülkiyete, tabiî olmadığı için karşı çıkar. Tabiî eşitlik ve ortaklığın olduğunu varsaydığı eski geçmişe, “tabiî durum”a veya “Altın Çağ”a atıfta bulunur; orayı özler… “Altın Çağ” çok eski geçmişe ait bir efsanedir. Bu kavramı ilk kullanan Antikçağ Yunan düşünürü Hesirodes’tir. (M.Ö. 8. yy). “İşler ve Günler” isimli eserinde insanlık tarihini altınçağ-gümüşçağ-bronzçağ-kahramanlık çağı ve demirçağ olarak beş devreye ayırır. Kendisinin bencillik, yalan ve düzenbazlığın çağı olarak vasıflandırdığı Demirçağ’da yaşadığını söyleyen Hesiodes, “altınçağ”ı insanların eşit, ortak ve özgür, geçim sıkıntısından azade, kavgasız, çekişmesiz ve tabiatın cömert olduğu bir çağ olarak tanımlar…

Herşeyin ortak olduğu Altınçağ’a ileride de göreceğimiz gibi Batılı birçok düşünür atıfta bulunur. 19. yy’da Morgan, Engels ve Lavelye Altınçağ efsanesine ilmî bir hüviyet kazandırmaya çalışırlar. Fransız Saint-Simon (1760-1825) diğerlerinin aksine Altınçağ’ın geçmişte değil gelecekte olduğunu iddia eder.

Roma’da teorik mülkiyet tartışmaları pratik-pozitif Roma hukukunu etkilemedi ancak gerek bu tartışmalar gerekse eski Yunan’daki teorik tartışmalar daha sonraki Batı fikir hayatında derin etkiler bıraktı. “Mülkiyetin Tarihi”ni yazan Felicien Chollage’ya göre, “bundan böyle insanlar ferdî mülkiyetin toplumda bir dağılma, karışıklık ve yoksulluk mu meydana getirdiğini yahut da aksine olarak ortaklaşa hayatın devamı için zorunlu olan verimli çalışmanın bir şartı mı olduğunu kendi kendilerine sorup duracaklardır.”

Günümüz Batı ülkelerinde ve Batı değer yargılarını medeniyetin ölçüsü olarak kabul eden dünyanın diğer pek çok ülkesinde uygulama alanı bulan Roma Hukuku’nun doğuşunu “On İki Levha Kanunları”na dayandırabiliriz. Bu kanunlar, ticaret ve imalat işleriyle uğraşıp zenginleşen ancak vergiden ve askerlikten muaf tutulan Roma’nın eski yerlileri Plepler’in, vatandaş olma ayrıcalığına sahip Partice’leri zorlamaları neticesinde kabul edilmişti. Roma’da böylece belirmeye başlayan ferdî mülkiyet müteakip yüzyıllarda gelişmeye devam etti. Ne var ki, Roma’da mülkiyet hakkının hukukî yönden gelişmesine karşın mülkler arasında eşitsizlik giderek artmıştı.

Roma Hukuku, mülkiyet hakkını mutlak bir hak olarak kabul eder. Bünyesinde kullanma, yararlanma ve tasarruf etme haklarını birleştiren mülkiyet hakkı, sahibine mülkü üzerinde neredeyse sınırsız bir yetki verir. Tasarruf hakkı malike sahip olduğu şeyi hibe ve vasiyet edebilme, satabilme ve imha edebilme; kullanma hakkı, o şeyi istediği zaman ve istediği sürece kullanabilme; faydalanma hakkı ise o şeyden bizzat faydalanabileceği gibi başkasına kiralamak suretiyle de faydalanabilme yetkisini verir… Malikin, intifa ve irtifak hakları gibi mülkiyetin konusuna diğer kişiler yararına mükellefiyetler koyması da sınırlı niteliktedir. Bedelini ödemek suretiyle kamulaştırma, devletin özel mülkiyete müdahalesi bir kaide değil istisnadır. Zaman aşımı yoluyla mülkiyetin kaybı da pek nadirdir.

Özel mülkiyet hakkını miras sistemiyle destekleyen Roma Hukuku, tabiî hukuka göre ortak şeyler sayılan “hava, akarsu, deniz ve kıyısının” özel mülkiyete konu olamayacağını kabul eder. Roma Hukuku burada tabiî hukuka atıfta bulunur ancak gerek doktrinde gerekse de uygulamada Roma hukukçularının mülkiyeti tabiî bir hak sayıp saymadıkları hâlâ tartışma konusudur.

Mülkiyet kime ait olmalı? Ferde mi, topluma mı, toplum adına devlete mi? Yoksa bu zıtlıkların dengelendiği bir mülkiyet mi?..

Yukarıda değindiğimiz gibi kimi Hıristiyan topluluklarının ortak mülkiyeti savunmalarına karşın Hristiyanlığın özel mülkiyetten yana olduğu söylenebilir.

Hıristiyanlığın mülkiyet görüşünü sistematik bir şekilde ilk önce, Aziz Augustine açıklamaya çalışır. “Allah Devleti” isimli eserinde tabiat durumunu, zengin-yoksul ayırımının olmadığı o masumiyet çağını anlatır. Ancak “ilk günah”, insanoğluna günah yolunu açınca, temelde kusurlu nitelik taşıyan dünyevî kurumlar da belirmeye başlar; özel mülkiyet kurumu gibi… Ona göre mülkiyet tabiî hukuka değil devlet hukukuna ve toplum geleneklerine dayanır. Görüşleriyle bir bakıma ortaçağ Batısının mülkiyet anlayışını dile getiren Aziz Augustine, dinsizlerin ve günahkarların mallarına el konulmasını önerir.

Resmî kilise Aquino’lu Aziz Thomas’la birlikte ferdî mülkiyete taraftarlığını ilan eder. Aziz Thomas (1225-1274) insan-eşya ilişkilerine değinir. Akıl ve irade sahibi insanın eşya üzerinde kaçınılmaz bir egemenliği vardır.

Onları kendi amacına göre kullanır. Doğru olan özel mülkiyettir. Çünkü insan, sadece kendine ait olanı üretme hususunda, herkese ve çoğunluğa ait olanı üretmeye nispetle daha arzuludur. Her insana belli bir nesne bırakılırsa hayat daha düzenli olur. Aksine, her insan ayırım olmaksızın her nesneye dikkat etme durumunda kalırsa toplumda kargaşa çıkar; mallar dağıtılmadığı zaman sık sık çatışmalar görülür. Peki dağıtım nasıl yapılacak? Aziz Thomas, Aristo gibi dağıtımı kanun koyucuya bırakır. Kanun koyucu; dağıtımı, kamu yararını gözönünde tutarak gerçekleştirmelidir, adaleti esas almalıdır. Aziz Thomas, fiyat ve faiz meselelerini de ele alır. Emekçi, sosyal statüsüne uygun şekilde yaşayabileceği bir fiyat-ücret ile yetinmelidir. İş vereni zor durumda bırakarak daha fazla fiyat istemek gayrı adil ve haksız kazançtır. Faiz hakkındaki görüşleri eski Yunan filozoflarının ve ilk Hıristiyanların görüşlerini yansıtır; gayrı meşru ve haramdır. Ödünç paranın getirisi ödünç alana ait olmalıdır. Ödünç verenin, verdiğinden fazlasını (faiz) istemesi açgözlülüktür.

“Hırsızlık yapmayacaksın!” On Emir’deki bu ilkeden hareketle reformist Luther (1483-1546) özel mülkiyetin meşru olduğunu savunur. O, mülkiyetin tabiî hukuk gereğince ortak olduğu görüşünü reddeder ve On Emir’le tabiî hukuku birbirinin aynı sayar. Kilisenin servetine, faize ve çalışmayanların müreffeh hayat sürmelerine karşı çıkan bu Alman din adamı, Aziz Paul’e atıfta bulunur: “Bir insan çalışmıyorsa yememelidir de!” Mülkiyet konusunda Luther’in tutarlı olduğu söylenemez: Özel mülkiyeti On Emir-Tabiî Hukuk’tan çıkaran kendisi değilmiş gibi onun tabiî hukuktan gelen bir hak olduğu görüşünü savunanları tenkid eder ve Aziz Augustine gibi “ilk günah” efsanesinin kötü ama katlanılması zorunlu bir sonucu sayar.

Bir başka reformist J. Calvin (1509-1564) de “hırsızlık yapmayacaksın!” ilkesinden özel mülkiyeti çıkarır. Sanki ortaklaşa mülkiyette hırsızlık olmazmış gibi. Mülkiyetin tabiî hukuka dayandırılmasına şiddetle karşı çıkan Calvin, selefleri gibi mülkiyetin doğuşunu “ilk günah” efsanesine bağlar. Ona göre Allah, bazı şartlara riayet etmeleri şartıyla dünyayı işlemeleri için insanlara bağışlamıştır. Mülkiyet hususunda Allah’ın şartı onun adil kullanımıdır. Devletin görevi mülkiyete müdahale değil korumaktır. Calvin’i seleflerinden ayıran en önemli görüşü, faizi meşrulaştırmasıdır. Gerçi yoksuldan alınacak faizi kınıyor ama zenginlerin işlerini daha da geliştirmek için faizle ödünç para almalarını meşru karşılıyor ve böyle birine borç vereni de ayıplamıyor. Bir süre sonra, 1638 yılında, Calvinist C. Salmasius “Faiz Hakkında” isimli eserinde Calvin’in faize koyduğu sınırları da kaldırır. Artık vahşî kapitalizme yol açılmıştır.

Sosyal Hıristiyanlar’dan Pin Chambly (1836-1924) mülkiyet hakkında hem içtimaî, hem ferdî bir özellik taşıyan iki taraflı tezi savunur. Mülkiyet hakkı, yaşamak hakkından doğar ve bundan dolayı da tabiî hukuka dayanır; bu yalnız fertler için değil, aynı zamanda aileler, birlikler, dernekler, dini cemiyetler ve bütün toplum için de böyledir… Mülk sahibi, mülksüzlere yardım etmek mecburiyetindedir. Devlet, aile kurumunu yeniden sağlamlaştırmak için ailevî mülkiyetin tesisine çalışmalıdır. Ayrıca ortak malları çoğaltmak ve mülkiyet sahibi toplumsal dernekleri yaygınlaştırmak gereklidir. Bu ortak mülkler ferdî mülkiyete erişemeyenlerin ihtiyaçlarını tatmine yarayacaktır… 20. yy’ın Sosyal Hıristiyan yazarlarından Emanuel Mounier, Chambly’in fikirlerini geliştirir. “Bizim için” der, “ne tam manasıyla ferdî mülkiyet ve ne de ortak bir mülkiyet vardır. Mülkiyetin ferdî ve içtimaî olmak üzere iki taraflı bir fonksiyonu vardır. Ben ferdî ve ortaklaşa denilmesini tercih ederim.”

Papaz Wilfred Masod, Almanya’da Hıristiyan ve milli bir sosyalizm taraftarıdır. Kapitalizmin toplumda açtığı derin yaralar onu özel mülkiyet düşmanlığına götürdü. Masod (d. 1867) gayet sert ifadelerle özel mülkiyete saldırır: “Haktan mahrum eden mülkiyettir.” Devam ederek: “Hıristiyanlık büyük bir keşfin arifesinde bulunuyor; çünkü Ruhülkudüs Hıristiyanlardan mülkiyet konusunun hallini istiyor… Hıristiyanlık üzerine bir ağırlık çöküyor, çünkü o sefaletin varlığını ciddiye almadı. Gündelikçi işçi rejimi düşünce-vicdan ve tarih önünde mahkum edilmiştir.”

Aziz Thomas’ın fikirlerinden mülhem Katolik mülkiyet doktrini dört ayrı papalık mektubu ile açıklanır. Dr. Adnan Güriz “Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu” isimli eserinde bu mektupların geniş bir özetini sunar.

1891 tarihli birinci mektup “Rerum Novarum”da, özel mülkiyetin tabiî bir hak olduğu ve pozitif kanunların bu hakka riayetleri nispetinde adaletli olabilecekleri belirtilir. Buradaki “tabiî” kavramıyla insan fıtratını kasteden papalık, “bütün zamanların uygulaması özel mülkiyet ilkesini insan tabiatına en uygun şekilde kutsallaştırmıştır.” der…

1931 tarihli ikinci mektup “Quadragesimo Anno”da ferdî mülkiyete sosyal bir amaç kazandırılmaya çalışılır: “İki tehlikeden kaçınmak lazımdır. Eğer mülkiyetin sosyal ve genel yönü inkar edilirse veya küçümsenirse ferdiyetçiliğe gidilir veya ona yakın bir noktaya gelinir. Öte yandan mülkiyetin ferdî karakteri reddedilirse veya küçük görülürse kollektivizme gelinir. Mülkiyetin ikili özelliğinden yani hem ferdî, hem sosyal olmasından dolayı insanlar, sadece kendi çıkarlarını değil genel iyiliği de gözönünde tutmalıdırlar. Tabiî hukukça belirtilmediği zaman bu ödevlerin açıklanması yöneticinin ödevidir.”… Mülkiyet tabiî bir hak sayılmakta ve veraset yoluyla tasarrufa yöneticilerin müdahale etmemeleri öngörülmekte.

Üçüncüsü, Papa XII. Joh’un 1961 tarihli “Mater Magistra” isimli mektubu… Kapitalist dünyada başlayan değişime papalık da ayak uydurur ve önceki mektubun kınamasına karşın bu mektupta kamu teşebbüslerine ve kamu mülkiyetine çok geniş bir alan bırakılır. Vatikan özel mülkiyetin ortak yarar için kullanılması yönünde devlete ödevler yükler.

Nihayet 1967 tarihli “Populorum Progressio”, Papa VI. Paul tarafından yayınlanır. Bu mektupla ferdî mülkiyet hakkının mutlaklığına taraf olmaktan tamamen vazgeçilir. Mülkiyet hakkının izafîliğinden, sınırlılığından ve kamu yararına aykırı kullanılamayacağından bahsedilir. Hem frensiz kapitalizm ve hem de insan hürriyetini tahdit eden Marksizm tenkid edilir.

Mülkiyet kime ait olmalı? Ferde mi, topluma mı, toplum adına devlete mi? Yoksa bu zıtlıkların dengelendiği bir mülkiyet mi?…

Kimilerin safahat içinde yüzmesine karşın büyük çoğunluğun sefalet hayatı sürmesini kabullenemeyen İngiltere Krallığı’nın yüce yürekli şansöliyesi Sir Thomas More ile İtalyan papazı Tommaso Campanella kimi ilk Hıristiyan mezheplerine ve Eflatun’un ideal komünizmine özlem duyarlar… More, idealini “Ütopya Adası veya Cumhuriyetlerin En İyisi”nde (1516), Campanella ise “Güneş Ülkesi”nde (1623) eserleştirir.

“Ütopya”, Americo Vespuci ile birlikte yolculuk eden ve kendisini tarıma vermek üzere ondan ayrılan, derken Ütopya adasını keşfeden gemici Raphael Hythlodee adında hayali bir kişinin ağzından yazılır.

Ütopya Cumhuriyeti’nde 54 şehir vardır. Her şehir, en akıllı ve bilge 3 senatörünü her yıl devlet merkezine gönderir. Cumhuriyeti bu seçilmiş senatörler-filozoflar yönetir. Toprak kamunun mülkiyetindedir. Tarım çiftlikleri 40 erkek, 40 kadın ve 2 köleden oluşan birliklerce işletilir. Bu çiftliklerde 2 yıl çalışanlar, 2 yıl da şehirde çalışırlar ve bu dönüşümlü olarak sürüp gider… Konutlar toplumundur. Herkes kendi oturacağı evini kura ile 10 yıllığına seçer, her insan diğerinin evine serbestçe girip-çıkabilir. Kadın-erkek herkes günde 6 saat çalışma mükellefiyetindedir. Orada hile, soygun, hırsızlık, çatışma ve cinayet yoktur; çünkü orada para yoktur…

More, ortakçı mülkiyet idealine bağlılığı nispetinde Katolik inancının da tavizsiz müdafaacısı oldu ve bu yüzden idam edildi. 1635 yılında iade-i itibar edildi ve azizlerden sayıldı…

Campanella, vatanı olan Kalabriya’yı İspanyol Hükümetine karşı ayaklandırmaya kalkışmaktan 28 yıl hapse mahkum edildi. Hapislik esnasında Cenovalı, hayalî bir kaptanın dünya seyahatinde iken şahit olduğu ve kendisine anlattığı “Güneş Ülkesi”ni kaleme aldı. Bu ülkenin insanları buraya Hindistan’daki zulümden kaçarak gelmişler ve komünist bir düzen kurmuşlardı.

“Güneş Ülkesi”nde evler, odalar, yataklar ve gerekli bütün eşyalar ortaklaşadır. Her 6 ayda bir kimin nerede oturacağını yöneticiler belirler. “Herkes aynı zamanda hem zengin; hem yoksuldur. Zengindir, zira her şahıs bütün ihtiyaçlarını eksiksiz karşılamaktadır ve yoksuldur, zira hiç kimsenin özel malı yoktur, herşey ortaktır. Güneş Ülkeliler mala-mülke köle olmazlar; maldan-mülkten sadece yararlanırlar.” Orada tabiî hukuk geçerlidir ve tabiî hukuk herkesin iyi yaşamak için gerekli herşeyden faydalanabilmesini öngörür.

Mülkiyet kimindir? Nasıl doğmuştur? Kaynağı ve meşruiyet temeli nedir? Nasıl düzenlenmelidir?..

17. yy’da tabiî hukukçular, Cicero’ya atıfta bulunarak, “bütün insanların hür ve eşit doğduğunu” yeniden gündeme getirdiler. Devlet hukuk bakımından vatandaşların eşitliğini kabul etmeliydi…

“Savaş ve Barış Hukuku”nun yazarı H. Grotius (1583-1645) “tabiat kanunu” kavramının teoricisidir. Ona göre tabiî hukuk “doğru aklın ilkelerini” kapsar ki, bu ilkeler yapılması ve yapalmaması gereken fiilleri de gösterir. Tabiî hukuk, insan iradesinin dışında; tabiatta cereyan eden şeylerle birlikte tabiî olan insan iradesinin eylemlerini de içerir. Buna göre insan iradesiyle kabul edilen mülkiyet hakkı ne kadar tabiî ise, bir kez kabul edilen bu hakkı tahdit ve iptal etmek de o derece gayrı tabiîdir; o asla değiştirilemez-değiştirilmemelidir. Çünkü tabiî hukuk doğru aklın ilkesidir ve Allah bile onu, (mesela 2X2=4 yapmasını) değiştiremez…

Grotius’a göre “tabiat durumu”nda insan ihtiyaçlarını karşılayacak şeylerin çokluğu özel mülkiyeti gerekli kılmıyordu; herşey ortaklaşa idi. İnsanlar tabiatın cömertliklerinden serbestçe yararlanıyorlardı. Ne var ki insanlar bu sade ve masum hayattan zamanla bıktılar ve hayvancılık, tarımcılık gibi birtakım mesleklerle uğraşmaya başladılar. Bu süreç sonunda açgözlü ve çıkarcı kötüler çoğaldı, iyiler de onlara uyunca “herkes devlet gibi bileğinin gücüne dayanarak yaşar oldu.” Hâl böyle vahimken insanlar eskiden ortaklaşa olan şeyleri bölüşmek ve şahsi mülk yapmak amacıyla “açıkça veya zımnen sözleştiler.” İşgal ile mülkiyet edinme sözleşmenin ilk meşru sonucuydu. Önce taşınır, sonra taşınmaz şeylerde özel mülkiyet süreci böyle başladı. “Sosyal sözleşme” devletten önceydi ve bir insanın kendine ait olanı korumak için zora başvurması pozitif hukuktan önce yürürlükte vardı. Dolayısıyla devlet ve pozitif hukuk insanların iradeleriyle oluşturdukları özel mülkiyete karışmamalıdır. Aksine hareket tabiî hukuka aykırıdır. Grotius, denizlerin işgal yoluyla özel mülkiyete konu olamayacağını, herkes için serbestliğini savunur…

Açıkça görüldüğü gibi P. Grotius liberalizmin mülkiyet teorisini kurma çabasındadır. Bir başka deyişle mülk sahibi kapitalistlerin menfaatlerini devlete karşı güvence altına almak amacındadır.

Pufendorf da aynı amaç peşindedir. Alman düşünürü protestan Samuel Pufendorf’a göre yeryüzünde bulunanları insanlara veren Allah, şeylerden nasıl yararlanacaklarını insanların takdirine bırakmıştır. Hiçbir şeyin hiç kimseye ait olmadığı “tabiat durumu”nda ne özel, ne ortak mülkiyet vardı. Günün birinde insanlar kendi aralarında süregelen savaşlara son vermek üzere açık veya zımnen anlaşarak özel mülkiyet hakkını kabul ettiler. Şayet kendi içinde çelişmiyor ve toplum düzenini bozmuyorsa bu tür “sosyal sözleşme”leri tabiî hukuk geçerli sayar ve insanların ona uymasını emreder. Grotius’dan farklı olarak Pufendorf, devletin, “sosyal sözleşme”yle birlikte doğduğunu varsayar. Devlet kendisini doğuran mülkiyeti korumalı ve saygı duymalıdır. Devletin vazifesi herkesi mülk sahibi yapmak değil ama mülkiyet hakkına sahip olmasını sağlamaktır ki, bu da hukuk önünde insanların eşitliği ilkesinin gereğidir. Kimi insanlara tekeller ve ayrıcalıklar tanınması tabiî hukuka aykırıdır. Mülkiyet hakkını tabiî bir hak olarak kabul eden Pufendorf vasiyet hakkını ise pozitif hukukun tanıdığı bir hak olarak ele alır.

Bir başka tabiî hukukçu İngiliz Blackstone’a göre de özel mülkiyet hakkının kaynağı tabiî hukuktur ve insanlar sosyal sözleşme ile bu haklarını güvenceye alırlar. Blackstone’un Grotius ve Pufendorf’tan ayrıldığı husus, kanun koyucunun içtimaî amacı gerçekleştirmek ve barışı sağlamak için özel mülkiyet kurumunun özüne dokunmadan kısmî düzenlemeler yapabilmesini tabiata uygun saymasıdır. Blackstone’nun bu gayreti “ferdî yarar ile toplum yararı arasında çelişme” olmadığını ispatlamak içindi. Bu, liberalizmin “fert kendi menfaatini artırdıkça toplumun da menfaati artır” varsayımıyla aynı şeyi ifade ediyordu. O yüzdendir ki, Blackstone’un mülkiyet teorisi İngiliz kapitalistlerince uzun süre benimsendi…

Fransa’da özel mülkiyet hakkını tabiata dayandıran François Quesnay’dır (1694-1774). Dr. Quesnay, Fizyokratik akımının kurucusudur. Ona göre, mülkiyet ve sözleşme hürriyetleri tabiî hukukun en önemli gerekleridir ve devlet bu hakları pozitif hukuk aracılığıyla güvenlik altına almalıdır. Quesnay, tabiî düzenin temeli olan mülkiyet hakkını birbirine bağlı üç alt unsura ayırır: Kişisel mülkiyet, taşınır mal mülkiyeti ve toprak mülkiyeti… Toprak, servetin ölçüsüdür. “Kişisel Mülkiyet hakkı” insanların hayatlarını korumak ve ihtiyaçlarını gidermek için gerekli malları tüketmek zorunluluğunun bir sonucudur. Taşınır mal mülkiyeti ise kişisel mülkiyetin tabiî bir sonucudur. Nihayet toprak mülkiyeti, ilk iki mülkiyetin tabiî sonucudur. Hem emeğini hem de taşınır mallarını kullanarak toprağı tarıma elverişli hale getiren kişinin toprakta mülkiyet hakkını reddetmek, kişisel ve taşınır mal mülkiyetinin de reddini gerektirir. Tabiî düzenin bozulmaması için her üç mülkiyetin eksiksiz bulunması şarttır. Kişiler topraklarını işlemeseler ve böylece sosyal vazifelerini yerine getirmekten kaçınsalar dahi, tabiî hukuk gereğince onların mülkiyet hakkına dokunulmamalıdır.

İngiltere’de 1688 devrimiyle tabiî bir hak sayılan mülkiyet hakkı Amerika’da 1776, Fransa’da ise 1789 devrimiyle tabiî bir hak sayıldı.

Fransız devrimi hürriyet, güvenlik ve zulme karşı direnme hakları gibi mülkiyet hakkını da tabiî haklar kategorisinde ele aldı. Devrimciler, “tabiat durumu”nda özel mülkiyetin varolduğuna ancak buna karşılık devlet dahil bütün müesseselerin ve onlara ait mülkiyetlerin sözkonusu olmadığını, sonradan ortaya çıktığını ileri sürdüler. Özel mülkiyet tabiî, diğer mülkiyet çeşitleri ise gayrı tabiî, sunî idi. Dolayısıyla sunî kilisenin mülkiyeti de sunî idi ve el konulabilirdi. Nitekim Devrim Meclisi, 1789 Kasım’ında kilisenin bütün mallarına, 1791 yılında da sunî devletin imkanlarıyla büyük mülkiyetlere kavuşan soyluların topraklarına tazminat ödenmeksizin el koydu.

Devrim sonrası Fransız medeni kanununu hazırlayanlardan hukukçu Portalis “tabiat durumu”nda ortak mülkiyetin varlığını kabul etmez. İnsanlar varolduğundan beri alanı sürekli genişleyen özel mülkiyet de vardır. Çünkü tabiî bir hak olan mülkiyet ne bir sözleşmenin ne de pozitif hukukun sonucudur; insanın kendisinden, varlığından doğmaktadır… Miras hakkını tabiî hukukla alakasız gören Portalis, devletin belli durumlarda mülkiyeti kamu yararına düzenleyebileceğini, mesela zarurî hallerde bedelini ödeyerek istimlak yapabileceğini savunur.. Mülkiyet, “kanunların yasakladığı bir işte kullanmamak şartıyla faydalanmak ve eşyayı istediği gibi kullanabilmek hakkıdır.” şeklinde Fransız Medeni Kanunu’nda maddeleştirilir…

Amerika’da 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Demecini hazırlayan Thomas Jefferson mülkiyet hakkını tabiî kabul eder ve devlet müdahalesini sakıncalı görür. Ona göre devletin görevi mülkiyeti düzenlemek değil ama mülkiyetten mahrum kalan insanlara iş alanı ve fırsatı sağlamaktır.

1776 Virginia Haklar Demeci, Massachusetts Haklar Demeci ve 1774 Kıta Kongresi bildirisi gibi aynı dönemde yayınlanan Amerikan demeçlerinde mülkiyet, hayat ve hürriyet hakları tabiî hak olarak ilan ve kabul edildi… “Hiç kimsenin hukuka aykırı şekilde hayat, hürriyet ve mülkiyetten yoksun bırakılamayacağı ve özel mülkün haklı bir sebep olmaksızın ve tazminat ödenmeksizin genel kullanma için alınamayacağı” görüşü Anayasaya alındı.. ABD Yüksek Mahkemesi ise özel mülkiyet hakkını tabiî, mutlak ve dokunulmaz kabul ederek aksi girişimleri önledi.

Bottomur’a göre başlangıçta mülkiyet oldukça yaygındı. Amerika, küçük çiftçiler ve küçük müteşebbisler memleketi idi. 1830’larda zenci köleler dışında çalışanların beşte dördü çalıştıkları üretim araçlarına sahip bulunuyordu. Ne var ki mülkiyeti tabiî, mutlak ve dokunulmaz kabul eden Amerika’da servetler arasındaki fark gittikçe arttı ve bir asırlık süreçte küçük işletmeler ve mülkler, büyük mülk sahipleri lehine yok edildi, servet farklılığı had safhaya vardı.

Mülkiyet kimindir? Nasıl doğmuştur? Kaynağı ve meşruiyet temeli nedir? Nasıl düzenlenmelidir?..

Mülkiyeti tabiî bir hak sayan ve “sosyal sözleşme-devlet”i onu güvence altına almanın sonucu gören yukarıdaki görüşlerin aksine Thomas Hobbes (1583-1679), mülkiyetin tabiattan gelmediğini iddia eder. Tabiat halinde hiçbir zanaat ve mesleği bilmeyen insanın hayatı “kısa, pis, yoksul ve yalnızdır, hayvanınkine benzer… Herkes herkesle savaş halindedir. Doğru-yanlış, haklı-haksız gibi değerler anlamsızdır.. Zor ve hile tabiat halinin temel erdemleridir.” Ele geçirdiğimi elimde tutabildiğim müddetçe benimdir. İşte insanlar tabiat durumunun bu güvensizliğinden kurtulmak zorunluluğunu hissetmeleri “sosyal sözleşme”yi, sosyal sözleşmenin uygulanabilme zorunluluğu devleti ve devlet de özel mülkiyet hakkını doğurdu. Madem ki özel mülkiyet hakkı devletin bir bağışlamasıdır, şu halde bu hakkın devlete karşı kullanılması ve savunulması söz konusu olmamak gerekir; zira aksini savunmak devletin varlığını tehlikeye düşürür. Devlet hukukun meydana getiricisi olduğu için hukukla bağlı sayılamaz. Mülkiyetin kazanılması bakımından bütün vatandaşlarına aynı hukukî korumayı sağlayan devletin kanunlarla mülkiyeti dilediği gibi düzenleme yetkisi vardır. Devleti mutlaklaştıran İngiliz felsefe tarihçisi Hobbes, mülkiyet hakkını mutlaklaştıran ve bu hakka devletin müdahale edemeyeceğini savunan tabiî hukukçuları şiddetle eleştirir. Fikirleri burjuvazinin aleyhine olduğu için İngiltere’de tutulmaz.

Liberal filozof Kant’ın öğrencisi Cattlieb Fichte (1782-1814), mülkiyet hakkını insanlarla eşya arasındaki ilişkinin ve aynı zamanda diğer insanların gönüllü rızasıyla oluşan bir sözleşmenin devletçe garanti edilmesinin sonucu görür. Mülkiyeti özgürlüğün şartı kabul eden Fichte, herkesin mülk sahibi olabilmesi için devletin mülkiyeti düzenlemesini, vatandaşları çiftlik, zanaatçılık, ticaret ve memuriyet gibi çeşitli iş alanlarına dağıtmasını, neyin-nerede-nasıl ve ne miktarda üretilmesi gerektiğine karar vermesini, eşya fiyatlarına ve mübadeleye lonca birlikleri vasıtasıyla müdahale etmesini savunur…

Ficht’in fikirleri yalnız F.Lassele’in doktirinine değil, Hegel’in fikirleriyle birlikte Alman nasyonel sosyalizminin sosyal programına da ilham kaynağı oldu.

Friedrich Hegel (1770-1831), filozof Kant’ın “irade teorisi”ni geliştirmişti… Kant, mülkiyetin konusunu kişisel iradenin belirme alanı olarak görüyordu. Her insanın kendi iradesini belirtebileceği dış bir nesneye (mülkiyete konu olabilen bir şeye) sahip olması, pratik-amelî aklın postulatıdır. Yalnız yaşayan insanın nesneler üzerinde irade belirtmesinin, “bu benimdir” demesinin bir anlamı yoktur. Çünkü kişiyi irade belirtmeye iten sebep, kişi ile eşya arasında sözkonusu olan herhangi bir ödev ilişkisi değil, diğer insanların varlığıdır. Hukuk, kişilerin iradî davranışlarını genel bir hürriyet kanununa göre uzlaştırır. Özel mülkiyet hakkı da medenî toplumlarda hürriyetleri düzenleyen “genel hürriyet kanunu”nun a priori sonucudur. Buna göre diğer hürriyetler gibi mülkiyet hürriyeti de başkalarının hürriyetlerinin başladığı yerde bitmelidir. Onlarla sınırlı olmalıdır… Kişisel mülkiyetin sınırını çizen, ödevler yükleyen genel hürriyet kurallarının kaynağı ise bağlayıcı bir irade olan “toplum iradesi”dir. Böyle bir sonucu kişisel irade sağlayamaz. Onun için senin-benim ayırımı ancak medenî devlette görülebilir… Kişisel iradenin nesnelere yönelmesinin “genel irade-devlet” tarafından kabulü ile doğan özel mülkiyet, vasiyet hakkını da kapsar. Vasiyet kişi iradesi ile mümkünken miras, “genel irade-kanunlar” ile sözkonusu olabilmektedir… Kant’a göre sosyal sözleşmeyle doğan devlet, sosyal sözleşme ile tabiî ortaklıktan vazgeçip özel mülkiyete onay veren ancak bazen temel ihtiyaçlarını gideremeyecek derecede yoksullaşanlara, hastalara ve kimsesizlere bakmakla mükelleftir.

Kant’ın irade teorisinden idealist bir mülkiyet teorisi geliştiren Alman idealist felsefesinin meşhur temsilcilerinden Hegel, bir değer olarak kabul edilmiş nesne ile kişi, irade ve hürriyet arasında varolan ilişkiyi ele alır. Hegel öncelikle kişiliğin olumlanması ve doğrulanması olarak tasarladığı dışa yansıma biçimini, dış dünyadaki varolma durumunu önemser ve ona sıkı sıkıya bağlı kalır. Ona göre bu dışa yansıma, dış dünyadaki varoluş, dıştaki gösteri, “özel mülkiyet”i isteme arzusunu ifade etmektedir. O zaman, “serbest irade” varoluştaki kişinin iradesi olarak doğrudan şey içinde doğrulanıp varlığını ortaya koymaktadır. Şöyle de denilebilir: Kişi, iradesini herbir şey-nesne içine yerleştirerek belirginleşmekte, özgün özellik kazanmaktadır. Kişi, bu tür bir faaliyeti kendisinin bir hakkı olarak görmektedir. Bundan böyle, bu hak bir hukuk olarak kişi için bir “ilk öğe-öz-cevher”e ait amacı oluşturmaktadır. Özel mülkiyeti hürriyet, ruh ve irade ile alakalandıran Hegel onu, ferdin “kişiliğinin” dışa ait yansıması ve “kendini kabul ettirme”si olarak görmektedir. “Kişi, bağımsız amacı olan iradesini bir nesne ile birleştirerek onu kendinin yapma hakkına sahiptir.” diyen Hegel’e göre, belli bir nesneye yönelen kişisel irade böylece amaçlarından birini elde edebilmekte ve aynı zamanda hürriyet de gerçekleşmektedir. “İdea gibi olmak için kişi, hürriyetin dışsal bir alanına sahip olmak zorundadır.”

Ferdin serbest, gizli, tabiî iradesi “sahip olma-mülkiyette” dışlaşırken, kendisinin mitini, efsanesini yıkmakta ve neticede de aklîleşmektedir. Kendi varoluşunun doğrulanmasını, tasdikini, delilini, açıklanmasını ve en önemlisi haklılığını arayan fert, onu yine kendisinde, olduğu gibi müşahhaslaşmasını mümkün kılan “sahiplik” olarak bulmaktadır… Fert kişi olarak, kendisinin gerçek çehresini, görüntüsünü ve kimliğini sahip olmayı arzuladığı şeyin içinde sergilenmiş ve yansımış olarak görmektedir. Hegel “kişi, ancak mülkiyette kendisi içine girmiştir” derken, kişinin kendisini mülkiyet olarak varsaydığını belirtir ki, bu varsayım, fertle aynı biçimde düşünen başkaları arasında çıkacak her türlü savaş ve çatışmanın kalkış noktası haline gelmektedir. Oradan da birbirini karşılıklı kabul etme, tanıma ve sayma doğmaktadır. Dışa yansımış kendimden yine kendime doğru olan dönüş sırf “ben”dir; ben’den ben’e uzanan sonsuz ilişkidir; kişi olarak kendimden yeniden oluşuyorum ve kişiliğimin bu beriki varlığına diğer kişilerin varlığında, onlarla ilişkilerimde ve onlar tarafından tanınıp kabul edilmiş olmakta sahip oluyorum; işte bu karşılıklı kabullenme ve tanımadır. Çünkü “karşılıklı” bir biçimde birbirini “varsayma” bir eylemdir, üstelik özne olan ve evrenselliğini ispatlamak için herşeye hazır olan bir “ben”dir. İşte savaşım ve çatışma bu “ben”ler arasındadır. Gerçekte, müşahhas haklarını savunmak sebebiyle fertler arasında filizlenen savaşım yahut mülkiyet hakkı, daima bencil bir özellik göstermiştir. Yani, onlar, ferdin saf-arı öznelliğinde yer etmişler, ferdin serbest iradesi mülkiyet içinde serbest ve tabiî olmayan iradeye dönüşmüştür. Nitekim sahip fert halini almış insan, sahip olma gücünün başkalarınca aynen kabul edilip tanınması durumunda, kendisinde kendi varlığının kesinliğini görmektedir. Şimdi burada özellikle dikkat edilmesi gerekli bir husus var, çünkü, o, hukukî bir belgite kaynak oluşturacaktır; şey tarafından üretilen bu kesinlik, kazanılmış, sonradan elde edilmiş hak olarak hukuk tarafından doğrulanmakta, tanınmakta ve resmî nitelik kazanmaktadır. Böylece, o, Hegel’in “sözleşme” diye isimlendirdiği bir güvenceye dönüşmektedir…

Hegelci düşüncede “‘sözleşme” kavramı sadece belli bir mülkiyeti ifade etmiyor, aynı zamanda kendisinin doğrulanmasını, haklılık kazanmasını, tanınmasını düşleyen bir serbest iradenin meşru bir işlemini, müşahhas bir kanıtını da oluşturuyor. Sözleşmesiz, sahip olma gücünün bir anlamı yoktur. Demek ki, mülkiyetin şartı karşılıklı irade beyanı (tanıma-sözleşme)dir. Müşahhas gerçekliğe sahip bir hürriyetin şartı, sembolü ve bağımsız amacı sayılan özel mülkiyetin mahiyeti işte bu sözleşmeyle belirlenmektedir.

İki veya daha fazla kişinin veya bütün toplumun nesneler üzerindeki ortaklığı karşılıklı hürriyetlerin-iradelerin sınırlanması demektir. Bu yüzden Eflatun’un ideal devletini eleştiren Hegel, devletin ferdî mülkiyeti bütün topluma yaygınlaştırmasını, mesela manastırların mülkiyetindeki toprakları fertlere dağıtmasını önerir. Böylece toplumda hürriyet yaygınlaşacaktır. Ancak mülkiyet kişliğin-hürriyetin belirme aracı olsa bile o ne tabiî ne de mutlak bir haktır. “Bir araç değil bir amaç olan devlet”i sınırlayan bir mülkiyet hakkından bahsedilemez. Buna karşılık diğer kişilik hakları gibi mülkiyet hakkı da kişisel iradenin (ki, subjektiftir) üstünde bulunan, ailenin ve medeni toplumun bir sentezi olan “devlet-objektif irade” tarafından düzenlenir ve sınırlandırılabilir.

Almanya’da mistik bir nasyonalizmi savunan ve Hegel’in fikirlerinden kuvvet alan çağdaş iktisatçılar ve hukukçular, mülkiyet dahil bütün kişisel hakların devletin (objektif iradenin) amaçlarına ve ihtiyaçlarına tabi olması gerektiğini savundular. Yine Prusya otokrasisi, İtalyan faşizmi ve Alman nasyonel sosyalizmi kısmen de olsa Hegel’in mülkiyet görüşünden faydalandılar.

Hegel ve Fichte’in fikirlerinden devlet sosyalizmine geçiş arayan Ferdinand Lasalle (1825-1864), Alman sosyalizminin bu büyük hukukçusu, hukukî kaidelerin değişik zaman ve yerlerdeki bütün toplumlarda aynı ve birbirinin benzeri olduğunu savunan tabiî hukukun mücerret ve genel fikirlerinden vazgeçmek gerektiğine inanır. Mülkiyet ve mirastan sanki asla değişmez ve yalnız bir şekli bulunan kurumlarmış gibi bahsetmek hatalıdır. Ona göre hukuk genel iradenin kaideleşmiş ifadesidir. Ferdî haklar bu genel iradeden doğarlar. Genel irade değiştikçe haklar da değişime uğrar. Demek ki mülkiyet hakkı da diğer haklarla birlikte ebedî, değişmez, mutlak değil; aksine genel irade (devlet)in düzenlemesine tabi, değişebilir, nisbî bir haktır. Genel irade, mesela devrim yoluyla değiştiğinde mülkiyet ve miras haklarının mahiyetleri de değişir.

Ferdî mülkiyet hakkını devletin irade ve amacına bağlayan görüş 20. yy’da kendine İspanya, İtalya ve Almanya gibi birçok ülkede uygulama alanı buldu. En önemli uygulamalardan birisi, Alman nasyonal sosyalizmi denemesidir. Özel mülkiyete tahditler getirilir. 1933 tarihli Prusya ve Alman kanunu toprakta yeni bir mülkiyet tipi meydana getirdi. Buna göre alanı 50 ar ile 125 hektar arasındaki işlenebilir arazilere “irsî tarla” dendi. İrsî tarlada sadece sahipleri ve akrabaları, dışardan işçi kullanmaksızın çalışmak zorundaydılar. Bu topraklar parçalanamaz, satılamaz ve ancak çocuklardan sadece birine miras bırakılabilirlerdi. Çiftçi ürünlerin büyük bir kısmını mahallî federasyona vermek zorundaydı; cüz’î bir kısmını ise en fazla yüzde 6-8 kârla piyasada satabilirdi.

Hegel’in İngiltere’deki takipçileri “irade teorisi”ni sosyalizme karşı geliştirip kullandılar. Thomas Hill Green’in başında bulunduğu Oxford idealistleri, gittikçe vahşîleşen kapitalizmin toplumda sebep olduğu kötülükleri ortadan kaldırmayı amaçlıyorlardı. Bununla birlikte liberalizme karşı değillerdi. Hegel’in teorisi onlara bu imkanı sağlayabilirdi. Çünkü irade teorisi özel mülkiyeti insan kişiliğinin zorunlu belirme aracı sayıyor ama aynı zamanda içtimaî refahın bağımsız amacı olan devlete, mülkiyet hakkını düzenleme ve kısıtlayabilme yetkileri veriyordu.

Özel mükiyeti “iradenin gerçekleşmesi” olarak gören Green, bazı insanların mülkiyete sahip bulunmaları ve böylece iradelerini gerçekleştirebilmelerine karşın diğer insanların hukuken değilse bile fiilen bu haktan yoksun bırakılmalarını adil bulmaz ve böylesi bir durumda Proudhon’u haklı görür: Mülkiyet hırsızlıktır!.. Mülkiyet vasıtasıyla insan kendi varlığı dışındaki nesneleri kendisinin yapmaktadır ki, bu, insan organlarının kendi varlığı dışına bir çeşit yayılması anlamına gelmektedir. Böylece kişisel istek ve amaçlar gerçekleşme imkanı bulur. Bütün insanların ortak özelliği olan iradenin “ortak amacı” bütün insanların refahıdır. Kişisel irade tanındığı oranda ortak-sosyal iyiliği gerçekleştirme imkanı da doğacaktır. Bu sebeple mülkiyet kurumunun temelinde, kişisel iradenin toplum tarafından tanınması ve korunması fikrinin bulunduğu söylenebilir. Herkes kendisi ve amacı için çalışırken aynı zamanda sosyal iyiliğin gerçekleşmesini de sağlamaktadır. Burada Green, açıkça liberalizmin peşin fikri olan ve kapitalistlerce hararetle müdafaa edilen “herkesin kendi çıkarı için çalışması toplumun da çıkarınadır” dogmasına destek çıkıyor. Ona göre yetenek farklılığı da mülkiyet eşitsizliğinin haklı ve zorunlu sebebidir. Devletin ödevi mülkiyetin kötüye kullanılmasını, onu ortadan kaldırmadan ve özüne de dokunmadan önlemek, tedbir almaktır. Ancak Green de selefleri gibi özel mülkiyetin herkesin hürriyetinin teminatı olabilecek şekilde nasıl düzenlenmesi gerektiğine değinmez.

Mülkiyet kimindir? Nasıl doğmuştur? Kaynağı ve meşruiyet temeli nedir? Nasıl düzenlenmelidir?..

“Medeni Hükümet”in (1690) yazarı John Locke, mülkiyeti, insanların emek karşılığı elde ettikleri bir varlık olarak görür ve savunur. Değeri ve her şey üzerinde farkı oluşturan sadece emektir. Bir insanın tabiatta bulunan serbest mallardan herhangi birine emeğini katması onun mülkiyetini kazanması için yeter sebeptir. Özel mülkiyeti doğuran sadece emektir. Elmayı ağaçtan topladığı an toplayan onun sahibidir; ne daha önce ne daha sonra. Eğer izin gerekseydi insanlar açlıktan ölürdü. Kaynaktan fışkıran su herkesindir ama testisini dolduran testideki suyun tek malikidir. Toprağı işleyen işlediği yerin sahibidir, bunun için diğer insanlardan izin almak gerekmediği gibi zaten bunun pratiği de imkansızdır. Taşınır mallarda sahip olunacak miktar insanın ihtiyacı ve yararlanma imkanı ile sınırlı olmasına karşın taşınmaz mallarda mülkiyet hakkı insanın kendi emeği ile işleyebileceği toprak parçası ile sınırlıdır… Locke, “tabiat durumu”ndan toplum hayatına geçildikten sonra, mülkiyetin emekle ölçülmekten çıktığı ve mülkiyet hakkının pozitif hukukça düzenlendiği kanaatindedir: “İnsanlar aralarında yaptıkları kanunlarla kendi toplumlarındaki kişilerin mülkiyet haklarını düzenlemişlerdir. Böylece emekle başlayan mülkiyet sorunu anlaşma ve uyuşma ile çözümlenmiştir.”… “Tabiat durumu”nda görülen ve emeğe dayanan mülkiyeti güvenceye almak için insanlar devleti oluşturmuşlardır ki, bu sebepten devlet mülkiyet hakkına dokunmamalıdır… Locke’un, mülkiyet hakkının tabiî bir hak mı, pozitif bir hak mı olduğu ikileminden kurtulamadığı söylenebilir.

Locke’un “emek teorisi” iktisat ilminin kurucusu Adam Smith (1723-1790) tarafından benimsenir. “Her insanın kendi emeği üzerindeki mülkiyeti, diğer mülkiyet türlerinin temelidir; dokunulmaz ve kutsal nitelik taşır.” “Tabiat durumu”nda ne patron ne toprak sahibi vardı, emek veren emeğinin bütün ürünlerine sahipti. Ancak toplum hayatına geçildikten sonra kimi insanlar kapital biriktirmek suretiyle diğer insanları çalıştırmaya başlamış ve emeklerin ürününe el koymuşlardır. Toprağa sahip olanlar ekmedikleri ürünü istemeye başlamışlardır.

Smith toprak mülkiyetini emeğe değil, müşterek anlaşmayla dağıtılmasına bağlar.. Ona göre büyük mülkiyetin bulunduğu yerde büyük eşitsizlikler kaçınılmazdır. Bir zengine mukabil toplumda çok sayıda yoksul göze çarpar. Öfkeye kapılan yoksullar ihtiyacın ve kıskançlığın etkisiyle zenginin malına göz dikerler. Mülk sahibi zengin devlete sığınır. Çünkü devlet mülkiyetin bekçisidir. Onun olmadığı yerde devlet de gereksizdir… “Emek sahibi emeğine sahip olmalıdır” derken Smith, her insanın kendi emeğinin ürünlerine saip olmasını değil özgürce seçtiği herhangi bir işverene ücret karşılığı satabilmesini kasteder.

Smith gibi diğer klasik iktisatçılar da mülkiyetin meşruluğunu emeğe dayandırırlar. Ancak klasik iktisatçılardan hiçbirisi çalışmadan büyük mülkiyetlere sahip olan kapitalistlerin servetlerinin gayrı meşru olduğunu dile getirmez. Bu çelişkiyi yakalayan Marx, emeğin hakkının “artık değer” ile gasp-istismar edildiğini, anarşist Proudhon ise hırsızlandığını iddia edecektir.

Önemli teorilerden bir diğeri “faydacı teori”dir. Liberal Kapitalizmin “Kişilerin kendi menfaatlerini artırmasının toplumun da menfaatini artıracağı” fikrinden hareketle faydacı teori çok sayıda kişinin azamî mutluluğunun (utilitarianizm) sağlanmasını savunur.

Faydacı ahlak ve hukuk görüşünün kurucusu David Hume (1711-1776), emek teorisi ve tabiî hukukun mülkiyet görüşüne karşı çıkar. Ona göre emek ve mülkiyet arasında herhangi bir ilişki yoktur; ilişkiyi varsaymak aslında bir tedai yanılsamasıdır. Tedaiyle toprak ve onu işleyen kişi kavramları birleştirildiği gibi insanın malik olduğu şeylerin ürününe de malik olduğu sanılır. Aynı şekide mirasçılık da tedai ile ilişkilidir. Zira babanın ölümü çocuklarını çağrıştırır-tedai ettirir. Hume, tedainin doğru olanı bulmakta yetersizliğine inanır. Tedai, tek başına ne mülkiyeti doğurur ne başkalarınca mülkiyet hakkının tanınmasını ne de hukukça korunmasını sağlar. Gerçek: Mülkiyet, faydalılığı sebebiyle insanlar arasındaki bir anlaşmayla doğmuş ve özel mülkiyet kurumu toplumun iyiliği yönünden zarurî görüldüğü için de hukuk düzenince korunmaya alınmıştır. Zaten bu yüzdendir ki insanlar hukuk düzenine saygı duymuşlardır.

Faydacılığı geliştiren ve tanıtan Jeremy Bentham (1748-1832), konunun pratik ve politik yönlerini tahlil eder. Bentham da selefi Hume gibi tabiî hukukun mülkiyet anlayışını reddeder; tabiattan gelme bir mülkiyet hakkı olamaz. Hukuk varolmadan önce mülkiyet yoktu; onu doğuran hukuktur. Şayet hukuk ortadan kaldırılacak olsa onunla birlikte mülkiyet de kalkar. Devlet-hukukun kişilere mülkiyet hakkını tanıması ve bu hakka tecavüzü önlemesi gerçekte onun hem fertler hem de toplum için faydalı bir kurum olmasındandır. Şu hale göre mülkiyet mutlak ve tabiî bir hak değil pozitif hukukun kişilere tanıdığı bir yetkidir… Mülkiyet yüzündendir ki insanlar çalışmanın çilesini unutmakta, tabiatla savaşmakta ve onun üzerinde egemenlik kurmaktadırlar. Vatan sevgisinin ve çocuklara bir şeyler bırakabilme azminin sebebi de mülkiyet hakkıdır. Bu hakkın yokluğu ise hiç şüphesiz insanların çalışma şevk ve azmini kıracak, toplumun ticari, endüstriyel ve zıraî hayatını olumsuz etkileyecektir… Bentham’a göre sosyal faydayı yani, “en çok sayıda insanın en büyük mutluluğunu” sağlamak hukukun amacıdır. Hukuk düzeni bu amaca ulaşmak için güvenliği sağlamaya, geçim araçlarını temin etmeye ve nisbî eşitliği uygulamaya çalışmalıdır. Mesela, mülkiyetin mirasçılara geçmesi konusunda birtakım sınırlamalar koyabilir, malların belli ellerde toplanmasını önleyebilir… Bentham, kişi yararı ile toplum yararı arasında çatışma olduğu zaman toplum çıkarının tercih edilmesini önerir. Bentham faydacılık tahlilleriyle bağlantılı olarak hedonizm tahlilleri de yapmıştır…

Hedonizm’in kalitatif ve kantitatif ölçüleri arasında ayırım yapan, fazilet ile mutluluk arasındaki ilişkiyi belirten ise John Stuart Mill (1806-1873)dir. İktisatçı ve felsefeci Mill, özel mülkiyet kurumunu, tabiî hukuk ve faydacılığı uzlaştırmaya çalışarak temellendirir. Toprak hariç mülkiyete mevzu olabilecek her şeyde inhisarî ve mutlak nitelikli bir özel mülkiyet mümkündür. Ancak toprak zatı itibariyle insan emeğinin sonucu olmadığından toprak üzerinde çalışmaksızın onun mülkiyetini haklı gösterecek sağlam bir teori bulunamaz. Toprağın özel mülkiyeti topluma yararlı olmadığı takdirde o adalete de aykırı olacaktır. Mill’e göre devletin genel politikası toprak sahibinin haklarından daha önemlidir… Mill’in seleflerinden farkı, onun, insanların toplum yararını kendi çıkarlarından üstün görebilecek şekilde eğitilebileceğine inanmasıdır ki, bu sosyalist bir toplum düzeninin imkansız olmadığının kanıtı sayılmalıdır. Toplum menfaatinin ferdin menfaatinden öncelikli ve üstün olduğunu savunan Mill’in, faydacılığı ferdiyetçilikten sıyırıp sosyalizme dayanak yapmaya çalıştığı söylenebilir. Ancak o sosyalist bir düzene geçiş için devrimden değil evrimden yanadır. Bu fikirlerinden dolayı Mill, İngiliz İşçi Partisi’nin çekirdeği addedilen Fabian Sosyalizmi’nin öncülerinden kabul edilir.

Faydacılardan Spencer toprak mülkiyeti konusunda Mill’den daha ileri giderek toprak mülkiyetinin devlete ait olmasını ve devletin kira karşılığı toprak tahsis etmesini savunur. Toprağın dışındaki şeylerin mülkiyetlerini tabiata uygun sayan ve başlangıçta Darwinci bir teori geliştiren Spencer, tabiî seleksiyonun insan toplumlarında da bulunduğu, özel mülkiyet kurumunun varlığıyla zayıfların yok olacağı ve sadece kuvvetlilere hayat hakkı tanınacağı fikrini kuvvetle benimser. Ancak daha sonra Darwinci tez ile faydacı görüşü uzlaştırmaya çalışır.

“Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu” isimli eserinden büyük ölçüde istifade ettiğimiz Dr. Adnan Güriz’e göre Alman hukukçusu Rudolf von Jhering’in faydacılığı İngiliz faydacılığından üstün ve ayrı özelliklere sahip bulunmakta ve onun “Hukukta Gaye” isimli eserinde ele aldığı görüşler, hukuk düşüncesi yönünden önemli bir aşama niteliğini taşımaktadır.

Jhering’e göre: 1- Kişi kendisi için vardır. 2- Yeryüzü kişi için vardır. 3- Kişi yeryüzü için vardır… İlk iki şartta kişinin hakları, üçüncüsünde ise ödevleri doğmaktadır. Mülkiyet hakkı tabiatın insan için varolmasıyla ilgilidir; ancak tabiatın nimetlerine ulaşmak için insanın emek vermesi gereklidir. Kişi kendi faydası ve çıkarını arar ama ferdî egoizm bütün sınırlardan kurtulduğu zaman topluma zararlı olur. Mesela sınırsız ticaret hürriyeti gerçekte gasp için bir izin, bir korsanlık fermanı demektir. Bununla birlikte insan sırf kendisi için değil toplum için de çalışır-çalışmalıdır. Yalnızca kendisi için varolan bir insan düşünülemez. Karı kocası, koca karısı, ana-baba çocukları, çocuklar ana-baba içindir de; kısaca insan hem kendisi hem de başkaları içindir… Jhering, mülkiyeti hayatı koruma amacının sonucu sayar. Mülkiyet hakkı olmaksızın insanın varlığı yönünden güvenilir bir gelecekten söz edilemez… Mülkiyet hakkının kullanımı toplumun menfaatleri ile çelişirse toplumun kişisel mülkiyete müdahale hakkı doğar. Tabiî hukukun “mülkiyet hakkının dokunulmazlığı” ilkesi toplumu bilgisizliğin, inadın, kinin eline teslim etmekten başka bir anlam taşımaz. “Benim evim, toprağım ve hayvanlarım kalsın da herşey yok olsun, zarar etmez.” düşüncesi toplumun zararınadır. Oysa toplumun yararı aynı zamanda kişilerin yararı demektir… Mülkiyet hakkına sosyal bir mahiyet kazandırmaya çalışan Jhering tabiî hukukçuların aksine kişinin toplumdan-hukuktan-devletten bağımsız kendine özgü hakları olamayacağı kanaatindedir. Mülkiyet hakkı, sosyal fayda görüşü ile sınırlı olmalıdır. Şu halde mutlak mânâda bir mülkiyet hakkından sözedilemez… Mülkiyetin doğuşunda ve meşruiyetinde emeğin önemli bir rolü olduğuna inanan Jhering, zahmetsiz ve kolay menfaat sağlama imkanlarının artmasıyla mülkiyetin meşruluğunu yitirebileceğine dikkat çeker. Bu durumda alın teriyle ekmeğini kazanan insanın kalbinde yaşayan mülkiyet duygusunun yerini ortakçı mülkiyet eğilimi alır…

Mülkiyet kime ait olmalı? Ferde mi, topluma mı, toplum adına devlete mi? Yoksa bu zıtlıkların dengelendiği bir mülkiyet mi?..

Liberal kapitalizm mülkiyetin kayıtsız, şartsız ferde ait olmasını savunur… Kapitalizm mülkiyeti meşrulaştırmak için kendi çıkarlarını-tezlerini desteklediği ölçüde işgal teorisini, tabiî hukuk teorisini, faydacılık teorisini ve hatta Hegel’in idealist irade teorisini benimsemiş-kullanmıştır. Bunlarla birlikte kapitalizmin savunucularınca daha birçok teori geliştirilmiş ve kanıt ileri sürülmüştür:

İngiliz Edmond Burke (1729-1797) tarihi süreçle ortaya çıkan ve kutsallaştırılan özel mülkiyeti savunur. Mülkiyet kurumu dahil zamanaşımının meydana çıkardığı kurumların iyisiyle kötüsüyle benimsenmesi gerektiğini söyler. Mülkiyetin kaynağı nedir? Nasıl kazanılmıştır? Bu haktan nasıl yararlanılmıştır? Bu ve benzeri sorulara cevap aramak anlamsız ve gereksizdir. Mülkiyet kurumu madem ki vardır, olduğu gibi, bir bütün olarak benimsenmelidir. Mülkiyetin kötüye kullanılmasına imkan tanıyan kurumlar mı var? Dokunmayın ve bunu geleneğin gereği, geçmiş nesillerin herkesin iyiliği için kurduğu ve tecrübeyle geliştirdiği bir sonuç olarak görün. “İnsanların eşitliği” ilkesi, ona göre canavarca bir uydurmadır. Bu yüzden yoksullar hoşnutsuzluğa düşmekte. Gerçek olan eşitsizliktir. Mülkiyette eşitsizlik toplumun tabiatından gelmektedir. Bu duruma, fakirler üzüleceklerine bundan sonraki hayatlarını (öbür dünyayı) düşünüp teselli aramalıdırlar… Burke, zamanaşımıyla kazanılan mülkiyete el koyduğu için Fransız Devrimi’ne karşı çıkmıştır.

Fransız iktisatçı Paul Leray Reaulieu da özel mülkiyeti meşrulaştırmak için birçok kanıt gösterir. Bunlardan tarihi kanıt en önemlilerindendir. Tarih, bize mülkiyetin gittikçe yaygınlaştığını ve genişlediğini gösterir. Başlangıçta özel mülkiyet sadece kadınlar, köleler, hayvanlar ve doğrudan kullanılan eşyalar üzerindeyken zamanla ev, ocak ve toprak üzerinde yaygınlaştı ve günümüzde, edebiyat ve sanat gibi maddî olmayan şeyleri de içine alarak tam ve mutlak biçimini aldı… Tarihî delilden sonra psikolojik delil gelir. Eğer mülkiyet tarih boyunca gittikçe daha geniş bir alana yayılıyor ise bu, insanın tabiatında saklı olan derin bir içgüdüye cevap verdiğindendir. İnsanlar ihtiyaçlarını gidermek için şeylere sahip olmadıkça kendini gerçekten özgür hissetmez… Ahlaki delil daha kesindir. Mülkiyet ahlak bakımından iş ve tasarrufa dayanır. İnsan emeği ile meydana gelen eşya, şahsiyetin bir devamı-uzantısıdır ve bu yüzden o da kendisini üretenin şahsı gibi hürmete layıktır… Fakat en esaslı kanıt sosyal menfaat delilidir. Toplum ferdin emeğine muhtaçtır. Emeği uyarıcı tek etken ise mülkiyettir. Dolayısıyla toplum mülkiyete müsaade etmelidir. Fertleri zorlamadan çalıştıran ve onları tasarrufa teşvik eden biricik sosyal düzen özel mülkiyet düzenidir.

Özel mülkiyetin doğuşunu mübadelenin doğuşuna bağlayan klasik iktisatçılardan Frederic Bastiat (1801-1850) ise oldukça hamasî bir özel mülkiyet savunuculuğu yapar. Ferdî mülkiyet lehindeki mücadelesini göstermek için “İktisadî Ahenkler” isimli eserinin başına haçlıların meşhur, “Allah’ın parmağı buradadır” sloganını koyar… İnsanlar, tabiattaki maddeler ve kuvvetler üzerinde çalışmaya başladılar, birlikte çalıştılar ve birbirlerine karşılıklı hizmetlerde bulundular. Mübadelede karşılaştırılan bu hizmetler “değer” fikrinin, değer de mülkiyet fikrinin doğmasına sebep oldu. “O halde herkes hizmetleri nispetinde mülk sahibi oldu.” Bir şahsın serveti, kendisi ve ataları tarafından topluma yapılmış hizmetlerin maddî kalıntısıdır. Bu sebeple fertler arasında zenginlik farkı bulunması meşrű ve yerinde bir neticedir. Şu halde mülk sahiplerinin vicdan azabı çekmesine lüzum kalmadı. Şöyle diyor Bastiat: “Hayır, sizler Allah’ın lütuflarını gasbetmediniz. Belki siz yalnız kendinizi düşündünüz, fakat şahsî menfaatiniz bile son derece ileriyi gören bilge bir kudretin aracı olmuştur.”

19. yy’ın sonları ve 20. yy’ın başlarında gerek liberal kapitalizmin toplumda oluşturduğu büyük tahribatı onarmak gerekse kollektif mülkiyeti savunan sosyalist ve anarşist fikirlerin etkisini azaltmak kaygısıyla kapitalist ülkelerde, özel mülkiyete teoride ve pratikte sosyal bir kapsam kazandırma arayışları başlar. Fransız hukukçu Duguit’in “sosyal fonksiyon teorisi” bunlardan en dikkate değer olanıdır. Duguit, mülkiyet konusunu incelerken pozitivizmin kurucusu Auguste Comte’tan ilham aldığını belirtir. Başlangıçta Saint-Simon’un tesirinde kalan ancak sonraları derin fikrî ayrılıklara düşen Comte (1798-1857), her vatandaşın bazı yetkilere sahip bir kamu memuru sayılabileceğini ve bu yetkilerinden toplumsal dilek ve görevlerinin çıktığını, dolayısıyla bir mülke sahip olan vatandaşların onu bir imtiyaz değil, sosyal bir görev saymaları gerektiğini ileri sürüyordu. Mülkiyet, “her kuşağın kendinden sonraki kuşağa ait işleri hazırlayan sermayeyi meydana getirmesi ve yönetmesi için gerekli sosyal bir görev olarak dikkate alınmalı”ydı. Comte, özel mülkiyetin kaldırılabileceğine inanan sosyalistlerin yanıldığı kanaatindeydi. Oysa hayal ettikleri toplum bireylere baskı yapacaktı. Ferdî mülkiyetin sürdürülmesinden başka alternatif yoktur. Bununla birlikte, “hiçbir mülk cemiyetin zorunlu elbirliği olmaksızın yalnız sahibi tarafından meydana getirilemeyeceğine, hatta bir yerden başka bir yere nakledilemeyeceğine göre, onun kullanılması da tamamen ferdî olmamalıdır.”

Comte’un görüşlerini geliştiren Duguit, mülkiyeti subjektif bir hak olarak görmez. Mülkiyet, bir zenginliğe-maddî bir şeye karşılık gelen objektif bir durumu, hukukî değil fakat ekonomik bir niteliği temsil etmektedir. Bir başka deyişle mülkiyet, malikin subjektif hakkı değil, zenginliği elinde bulunduranın sosyal fonksiyonudur. Onun gözlemlerine göre çağımızda (20. yy) mülkiyet giderek sosyalize olmakta ancak bu kollektivist bir mülkiyete gidildiği anlamında değil, ferdî mülkiyetin sosyal bir fonksiyon yüklenmesi anlamındadır. Ferdiyetçiliği eleştiren Duguit, ferdin bir amaç değil fakat araç olduğunu, sosyal yapı denilen büyük makinanın bir çarkından başka birşey olmadığını varsayar. Hürriyet, nasıl ki kişinin fizikî, entellektüel ve ahlakî faaliyetlerini sosyal bağlılığın gelişmesi için kullanması ödevi ise, mülkiyet de ona sahip olanların sosyal bağlılıklarını geliştirmek ve korumak amacıyla kullanma ödev ve mükellefiyetidir. Herkes imkanları nisbetinde, mesela zengin zenginliğinden, kapitalist, üretim araçlarına sahip olduğundan dolayı belli bir fonksiyonu yerine getirmekle, mesela, iş alanları açmak, kapitali işlemekle mükelleftir. Fertler üstlerine düşeni yaptıkları ölçüde sosyal korumadan yararlanabilirler. Görevini yerine getirmekten kaçınan, mesela, toprağını işlemeyen kişi mülkiyetin korunmasını toplumdan isteyemez-istememeli. Duguit bu gibi durumlarda mülkiyete toplumun el koymasından yanadır.

Ferdî mülkiyeti kamu yararına bağlamak ve ona sosyal mükellefiyetler yüklemek için 20. yy’ın başlarından itibaren birçok kapitalist ülkede gerek hukukî gerek ekonomik ve malî düzenlemelere gidilir. Devlet ve kamu mülkiyeti gittikçe kendisini daha geniş alanlara yayarken, ferdî mülkiyet hakkına da önemli sınırlamalar getirilir.

Devlet ekonomisi Roosevelt’in New Deal’i ile ABD’de, I. Dünya Savaşı sırasında ve sonra Hitler zamanında Almanya’da, 1936’daki önemli millileştirmelerle Fransa’da, Faşizm ile İtalya’da, II. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’de ve daha birçok ülkede başlamış ve inişli çıkışlı olmakla birlikte devam edegelmiştir.

Bazı mülkiyet alanlarında görülen devletleştirme-millileştirme-kamulaştırma hareketleriyle birlikte bizatihi devletin ve kamu tüzel kişilerinin mülkiyete mevzu birçok şeyi kurup geliştirdikleri görülür. Bunlara paralel olmak üzere ekonomik, mali ve sosyal yasamalarla ferdî mülkiyetin inhisarî ve mutlaklığına önemli sınırlamalar getirilirken, ona sosyal mükellefiyetler yüklenmeye de çalışılır.

“Hukukun Safhaları” isimli eseriyle tanınan Henri Decugis, “Kanun koyucu özel mülkiyet anlayışını hatırı sayılır derecede kısmıştır. Bütün uygar ülkelerde farklı derecelerde bu söz konusudur.” tesbitinde bulunurken Lucien Lavrat ise özel mülkiyetin artık bir kamu hizmeti halini aldığı hükmüne varıyor: “Liberal kapitalizmde, bir teşebbüsün sahibi onu işletmekte yahut zevkine göre işleyişini durdurmakta serbest idi. Son yıllarda durum artık böyle değildir. Kanun gitgide maliklerin sahip oldukları şeyi kullanma haklarını sınırlamaktadır. Mülkiyet kapitalist kalmakta fakat bir kamu kuruluşu karakterini almaktadır. Bu kamu kuruluşu karakteri, demiryollarını, millileştirilmiş olmadıkları zaman bile büyük şehirlerin kamu ulaştırma araçlarını, havagazını, elektriği, suyu, PTT’yi vb. hedef tuttuğu zaman daha da çok göze batar. Bu kuruluşları devletin, vilayetin yahut bucağın malı olmadıkları zaman bile, mülkiyetin kamu hizmetine doğru gelişmesi olup bitmiş bir olaydır. Mülkiyet ya milli-bölgesel veya mahalli çapta kollektiftir yahut da özel sahiplerinin emrinden alınmış ve kullanılışı kollektivitenin örgütleyicileri tarafından düzenlenmiştir.”

J.C. Serven-Schreiber daha 1961’de, ABD için şunları söyler: “Devletin sınaî, sosyal yahut kültürel yatırımı özel sektörü fiilen geçmiştir.”

Kapitalist ülkelerde ferdî mülkiyete getirilen sınırlamalardan bazıları: Vergiler, kamu yararı adına istimlak, ihracat-ithalat kısıtlamaları, mal tahribatının yasaklanması, binaların bakım ve tamiri zorunluluğu ve mirasta kayıtlar… Aynı ülkelerde devlet-kamu mülkiyet alanları ise şöyle sıralanabilir: Ağır sanayi, savunma, güvenlik, adalet, yönetim, denizler ve büyük göller, elektrik, şehrin temizlik ve bakımı, yollar, cadde ve sokaklar, hastaneler, okullar, demiryolları, denizyolları, kütüphaneler, müzeler, ulaştırma-toplu taşıma ve haberleşme vasıtaları, parklar, ormanlar ve ölü araziler…

Mülkiyet kime ait olmalı? Ferde mi, topluma mı, toplum adına devlete mi? Yoksa bu zıtlıkların dengelendiği bir mülkiyet mi?

Mülkiyetin nasıl düzenlenmesi gerektiği hususunda farklı fikirler ileri süren Anarşistler, özel mülkiyet kurumuna şiddetli eleştiriler yönelttiler. Anarşizmi ilk olarak “gerçek ve dolaysız demokrasi” olarak “Cumhuriyet”inde dile getiren Eflatun’dan mülhem 19. yy’daki kimi düşünürler Anarşizmi ideolojileştirdiler. Her türlü otorite ve düzen fikrini inkar eden Anarşizm’in belli başlı temsilcilerinin mülkiyete bakışlarına değinmeden önce anarşist olmasa da fikirleriyle anarşistleri ve sosyalistleri etkileyen J.J. Rousseau’ya değinmekte fayda var.

“İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temeli Hakkında” isimli incelemesinde Rousseau, özel mülkiyet hakkını insanlık için bir yıkım amili olarak görür. “Altın çağ” olarak vasıflandırdığı tabiat durumundan medenî topluma geçişi özel mülkiyetin ortaya çıkışına bağlar: Bir toprak parçasını çevirerek “bu benimdir” demeyi düşünen ve kendisine inanacak kadar saf insanlar bulan kişi, medenî toplumun gerçek kurucusudur. Kazıkları çekip atarak veya hendeği doldurarak insanlara, “bu yalancıyı dinlemekten sakınınız, meyvaların herkesin olduğunu ve toprağın kimseye ait olmadığını unutursanız batarsınız” diyen adam insanlığı ne kadar cürümden, savaştan ve cinayetten korumuş olurdu.

Rousseau’ya göre, aile hayatının gelişmesi, sürekli oturulacak barınakların yapılması, avcılık için araçların bulunması ve insan isteklerinin giderek çoğalması özel mülkiyet fikrinin belirmesini etkilemiş ve bu da insanlar arasındaki tabiî eşitliğin yerini giderek eşitsizliğe bırakmasına sebep olmuştu. Böylece yeni ortaya çıkan toplumda en kuvvetli olanlar kuvveti, en yoksul olanlar da yoksulluğu başkalarının mallarını almak için bir hak saymaya başladılar. Toplumdaki korkunç savaş ve güvensizlik durumu üzerine zenginler dahiyane bir plan hazırladılar: “Zayıfları baskıdan korumak, ihtirasları sınırlamak; her insana ait olanı güvenlik altında buludurmak için birleşelim. İstisnasız herkesin uymak zorunda olduğu, hem zayıfa, hem kuvvetliye karşılıklı ödevler yükleyecek, talihin etkisini azaltan, adalet ve barış kaidelerini koyalım… Güçlerimizi kendimize karşı kullanacağımıza, bizi akıl kanunlarıyla yöneten, birliğin bütün üyelerini koruyan ve savunan, ortak düşmanları yenen ve aramızda uyuşma sağlayan yüksek bir iktidarda güçlerimizi birleştirelim” diyerek, diğer insanları kandırdılar. Yoksula yeni köstekler vuran, zengine yeni güçler sağlayan, tabiî hürriyeti tamir edilmez şekilde yok eden, mülkiyet ve eşitsizlik kanununu ebedî olarak tesbit eden, ustaca yapılan bir gaspı değiştirilmez bir hak haline getiren ve birkaç muhterisin yararına bütün insanlığı sürekli çalışmaya, köleliğe ve yoksulluğa sürekleyen, toplumun ve hukukun kaynağı budur veya bu olmalıdır.” … Tabiat haline özlem duyan Rousseau, yeniden tabiat durumuna dönüşün imkansız olduğunu ancak yöneticilerin hiç olmazsa özel mülkiyetin kötülüklerini azaltmaya çalışmaları gerektiğini belirtir. Korsika için hazırladığı anayasa taslağında, “amacım özel mülkiyeti mutlak olarak ortadan kaldırmak değildir; çünkü bu imkansızdır” diyen Rousseau şöyle devam eder: “Fakat ben onu en dar sınırlar içine almak, onu bir ölçü ve kurala bağlamak, ona zaptedilecek, yönetilebilecek, itaat altına alınabilecek ve daima kamu yararına uygun tutulmasını sağlayabilecek bir fren bulmak istiyorum.”

Aradığı freni bulamayan Rousseau ne gariptir ki daha sonraki denemelerinde burjuvazinin çıkarlarına uygun bir mülkiyet görüşünü savunur.

Anarşizmin öncüsü İngiliz düşünürü Godwin’dir. 19. yy’ın başlarında İngiltere’deki özel mülkiyet kurumunu “herkesin iyiliği” ilkesine temelde aykırı görür. Mülkiyet o kadar eşitsiz ve keyfî dağılmıştır ki, en aktif, en akıllı insanlar ailelerini açlıktan kurtarmak için en büyük çabayı sarfediyorlar. Malların eşitsiz dağılımı, insanların düşünme gücünü yıkmakta, onları nefrete sürüklemekte; zenginler ihtirasa, kendini beğenmeye, yoksulları ise hileye, suça teşvik etmekte… William Godwin (1756-1836) şöyle der: “bir yanda, günlük ekmeğini çıkarabilmek için mücadeleye dalmış ve varlıklarının en değerli kısmı olan akıllarını işletmek için ne zaman, ne de gücü bulunan yoksullar durur. Öte yandan da kendilerine düşen malların bolluğu ile baştan çıkmış, zihinsel faaliyetlerde bulunacakları yerde kendilerini en bayağı zevklere vermiş zenginler vardır.” Malların bazı ellerde birikimi fikrin gücünü yerle bir etmiş, dehanın kıvılcımını söndürmüş, insanların pek çoğunu en pis tasaların içinde boğmuştur. Devletin varlığına da karşı çıkan Godwin, malların insanlar arasında nasafet-hakkaniyet ilkelerine göre yani, “her insana ihtiyaç ve durumuna göre” dağıtılmasını öngörür. Fikirlerini tatbik etmek amacıyla Godwin’in Meksika’da kurduğu komünist koloniler başarısızlıkla sonuçlanır.

Godwin’den sonra Max Stirner haykırır: “Hiçbir hak istemiyorum; işte bundan dolayı da hiçbir hak tanımak zorunda değilim. Elde etmek yeteneğinde olduğumu elde ederim; elde etmemiş olduğum da hakkımın dışında kalır.” Mülkiyet kurumu bir gereklilik değil sadece bir fiksiyon veya bir ide’dir. Onun kutsallığı boş ve değersiz bir yargıdır. Mülkiyet hakkını tanıyan kim? Hukuk… Şu halde gerçekte şeyler üzerinde zilyed olan insan değil hukuktur… Stirner komünist bir toplum düzenine de karşıdır: “Liberal devlet, ferde başını sokacağı son bir sığınak bırakmıştı. Oysa komünizm bu son barınağı da toplum adına istemektedir. Bundan sonra da artık kutsalın kutsalı toplum, herşeyi kendine maledecek ve ferdin hiçbir şeyi kalmayacaktır.”… Gerçekte Stirner’in özlediği, mülkiyetin kişinin kendi gücü ve yetenekleri ile sınırlı olduğu, malların insan mutluluğunu gerçekleştirecek şekilde dağıtıldığı devletsiz bir toplum düzenidir. Devletsizdir zira, statik olan bu kurum dinamik insanın benlik ve hürriyetinin en büyük engelcisidir. Stirner’in ferdiyetçi bir anarşizmi savunduğu söylenebilir.

Ferdiyetçi anarşizmin Amerika’daki temsilcisi Benjamin Tucker, mülkiyetin ferdî olmasına değil ama onun adaletsiz dağılımına ve işleyişine karşı tavır alır. Adaletsizliğin kaynağı ise kapitalizmdir. Kapitalist düzende işçi asgarî düzeyde yaşarken, işçinin meydana getirdiği “artık-değer” tefeciye gitmektedir. Nasıl mı? Her türlü kira ve kârla, yani faizle. Mülkiyet, malike malik olmayanlar üzerinde egemenlik sağladığı için kınanmalıdır. Onu güvenlik altına alan kim? Devlet. Şu halde devlete-hukuka ve mülkiyete itaat edilmemelidir. Mesela devlete asker ve polis olmamalı, mahkemelere gidilmemeli, vergi ödenmemeli… Kapitalist düzenin şiddet yoluyla değil de ikna yoluyla yok edilmesini savunan Tucker’in idealinde, “her insanın ancak kendi çalışmasının ürününü alacağı” bir gelecek vardır ve orada herşeyi Hıristiyanlığın sevgi ilkesi düzenlemektedir…

Mülkiyet nedir? Hırsızlıktır!.. İşte Proudhon… Pierre Joseph Proudhon (1809-1865)… Anarşist, sosyalist, ütopist ve idealist… Burs karşılığı Besanchon Akademisi’ne “Mülkiyet Nedir?” isimli eserini hazırlar. Özel mülkiyete şiddetli eleştiriler yöneltir. Oysa o dönemde (1830-1840’lar) Fransa’da özel mülkiyete, Roma Hukuku’nda olduğu gibi mutlak bir hak niteliği verilmişti. Şöyle diyor Proudhon: “Yoksulun hakkını ortaya serdim, zenginin hırsızlığını gösterdim. Şimdi adalet istiyorum. Oysa siz beni tutukluyorsunuz.” “Mülkiyet Nedir?”, Cemil Meriç’e göre Proudhon’un kaderini çizen kitap; Proudhon’un ve Fransız sosyalizminin. Bir şuurun ve vicdanın kükreyişidir bu. Statükocular için “sokakta tabanca sıkan bir adam”dır artık o; devrimciler için ise bir yol gösterici, bir bilge. Marx’ın “Fransız proleteryasının ilmî beyannamesi” olarak karşıladığı “Mülkiyet Nedir?”de Porudhon şöyle der: “Kölelik nedir? Tasarılı öldürmedir. Mülkiyet nedir? Hırsızlıktır!” Mülkiyet, bir insanın bir şeyden yararlanması hakkından çok başkalarının o şeyden yararlanmasını menetmek hakkıdır. Mülkiyet başkalarını yoksun bırakma hakkıdır. O başkaları: Yoksul halk kitlesi. Günde 10 saatten fazla çalışan ve üreten o, ancak ürüne ve üretim araçlarına el koyan bir avuç ayrıcalıklı mutlu azınlık. Peki hırsızlık nasıl oluyor? “Mal sahibi” diyor Proudhon, “çalışanlara emeklerinin tam karşılığını ödememekle tutar yükünü.” Gerçi patron yaşayacağı kadar işçiye “bireysel ücret”i öder ama ne tam hakkını ne de ortaklaşa emeğin karşılığını öder. İşte 20 kişi bir işi bir günde yapabiliyor. Peki 1 kişi 20 günde aynı işi yapabilir mi? Hayır. Proudhon’un anlatmaya çalıştığı şu atasözümüze denk gelir: “Bir elin nesi, iki elin sesi”. Patron işçilerin bir araya gelmesinden kaynaklanan fazla ürünün karşılığını ödememekle hırsızlık yapmaktadır.

Mülkiyet nedir? Hırsızlıktır… Hırsızlık: Aşırma yoluyla, hileli iflasla, evrakta oynamalarla, yankesicilik ve dolandırıcılıkla, güveni kötüye kullanmayla, kumar ve piyangoyla, faizcilikle, tefecilikle, rantla, çiftlik-konak-toprak kirasıyla, ticaret yoluyla… Buğdayını alıcıya şu kadara satan ve ölçüm anında elini ölçeğine daldıran ve bir avuç tohum aşıran çiftçi, hırsızlar. Derslerinin karşılığını devletten alan ancak bir kitapçının açık gözlülüğüyle de bir kez daha halka satan profesör, hırsızlar. Toprağını, evini kiraya veren, hırsızlar. Parasını ödünç veren ve faiz isteyen, hırsızlar. Devlet, piyango düzenleyerek hırsızlar. 6 lira edeni 3’e alan veya 3’e aldığını 6 liraya satan tüccar, hırsızlar. 1’e ürettiğini 2’ye satan üretici, hırsızlar. Ve “Mülkiyet Nedir?”in yazarı ile yayıncısı olan bendeniz der Proudhon, kitabın ederinin 2 katını siz okuyuculara ödettiği için hırsızlar…

Mülkiyeti emeğe, işgale, tabiî hukuka, kamu yararına ve sosyal sözleşmeye dayandıran görüşleri eleştiren Proudhon, mülkiyet kurumunun yerini kişisel “elde bulundurma”nın (zilyedlik) alması gerektiğini savunur. Çünkü zilyedlik adalete ne derece uygunsa, mülkiyet de o derece aykırıdır. Herkes çalışmak zorundadır. İnsanın insan tarafından sömürülmesi önlenmelidir ki, bu mülkiyetin doğurduğu eşitsizliğin ortadan kalkması sonucunu doğuracaktır. Proudhon, eşit olmayan emeklerin, eşit olmayan mülkiyetleri doğurmasını adaletsizlik olarak görmez. Bazen aksini söylemiş olsa da onun amacı mülkiyet eşitsizliğinin değil, adaletsizliğinin kaldırılması, ayrıcalık ve tekele dayalı eşitsizliklere son verilmesidir. Her kişi ve aile, adil bir değişim ilkesine göre emeğinin karşılığını almalıdır. Boş ve çalışmadan elde edilen mülkiyeti hırsızlıkla itham eden Proudon’un idealinde kendi tarlalarını eken çiftçiler ve küçük ölçüde üretim yapan bir zanaatkarlar toplumu vardır.

“Sistem kurmuyorum” diyor Proudhon, “ayrıcalığın son bulmasını, köleliğin kaldırılmasını, hakların eşitliğini, yasanın egemenliğini istiyorum… Adalet, yalnız adalet istiyorum!” …Ama adalet nedir? İlkesi, keyfiyeti, formülü nedir? “Bizim yüksek bilginlerin bu soruya verecek cevapları yoktur. Adalet nedir? İlahiyatçılar karşılık veriyor: Tüm adalet Allah’tan gelir. Bu doğrudur ama bundan öte hiçbir şey öğretmiyorlar.” Adalet nedir? “Hayat aslında çelişme demektir.” diyor Proudhon. Bu çelişme adaleti gerektirir; adalet de bizi zıtların karşılıklı tesirleşmesine yani mütekabiliyete götürür. Sosyal düzende mütekabiliyet-karşılıklılık adaletin formülünden başka bir şey değildir. Mütekabiliyetin temelinde fikirlerin, düşüncelerin, ihtirasların, yeteneklerin, mizaçların ve menfaatlerin ebedî zıtlığı vardır. Bu sebepten, mütekabiliyet hayatın özüdür. Çözüm, çelişmeleri adalet ilkesine dayanarak uzlaştırmak değil fakat “yatıştırmak”tır. Proudhon’un sentezi budur. Oysa Marx ve Hegel’in diyalektiğinde sentez, uzlaşmaktır.

Fikirlerinde zamanla yumuşama görülen Proudhon, hayatının son 25 yılını şu meselelerin cevabını aramakla geçirdi: “Nasıl bir sistem getirilmeli ki sahip olmayanlar iş aletlerine kavuşma ümit-imkanlarını kaybetmesinler ve sahip olanlar sermaye verirken beklenmedik kazanç hakkı (faiz) istemesinler?” ve “özel mülkiyet kaldırılmadan onun kusurları nasıl ortadan kaldırılabilir?”

Kollektif anarşizmin savunucularından M. Aleksandroviç Bakunin (1814-1876), hem fert, hem devlet mülkiyetine karşıdır. Evrim sürecinde özel mülkiyetin yerini kollektivizme bırakacağına inanan Bakunin, geleceğin toplumunda toprak ve üretim araçlarının topluma ait olacağını, bununla birlikte tüketim malları üzerinde özel mülkiyetin devam edeceğini öngörür. Orada işçinin emeğinin bütün ürünü kendisinindir. Kendi sisteminin komünist değil kollektivist olduğunu ileri süren Bakunin, her türlü düzenleyici otoriteye karşıdır: “Toplumun ve kollektif mülkiyetin organizasyonu aşağıdan yukarıya hür birleşme yoluyla olmalı, yukarıdan aşağıya herhangi bir otorite aracılığı ile birlik kurulmamalıdır.”… Birçok kez hapsedilen ve Lyon’da halk isyanı çıkaran bu Rus asıllı anarşistin fikirleri 20. yy’ın başlarında takipçisi Fransız Jean Grave tarafından savunuldu-yaşatıldı.

Komünist anarşizmin temsilcisi sayılan Kropotkin, üretim araçlarında ve Bakunin’in aksine, tüketim mallarında da özel mülkiyeti reddeder. Onun fikrine göre fabrikalar, makinalar, ilkel maddeler, ulaştırma araçları ve toprak bir yanda; barınaklar, üretilen mallar, giyecekler ve benzerleri diğer yanda olmak üzere mallar arasında ayırım yapmak ve birincilerin kollektif mülkiyette, ikincilerin de özel mülkiyette konu olacağı yönünde hükme varmak temelsiz ve aldatıcı bir nitelik taşır. O herşeyde kollektif mülkiyeti savunur: “Her şey herkese aittir. Her kadın ve erkek gerekli nesnelerin üretimine paylarını katmaları şartıyla, diğerlerinin ürettikleri şeylerden pay almaya hak kazanırlar.” Üretime katılan herkes bölüşümden pay alacaktır. Dr. Adnan Güriz, Kropotkin’in “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesini benimsendiğini söyler. Marx’ın savunduğu “proleterya diktatörlüğü” dahil her türlü devleti reddeden Kropotkin, özel mülkyeti temel alan kapitalist düzenin evrim sürecinde yerini anarşist ve komünist bir düzene bırakacağını iddia eder. Fransız anarşistlerinden J.J. Reclus onun fikirlerini 20. yy’a taşımıştır…

Mülkiyet kime ait olmalı? Ferde mi, topluma mı, toplum adına devlete mi? Yoksa bu zıtlıkların dengelendiği bir mülkiyet mi?..

Sosyalizm üretim araçları üzerinde toplum mülkiyetini öngörür. Komünizm antikçağdan beri kullanılan bir kavramken sosyalizm ilk olarak İngiltere’de Robert Owen (1771-1858) tarafından kullanıldı.

İdealist sosyalistlerden Owen, kooperatif hareketinin öncülüğünü yaparak sosyalizme kapı aralamayı düşündü. Amerika ve İskoçya’da komünist koloniler kurdu. Ne var ki koloniler fiyaskoyla sonuçlandı.

İdealist-ütopist sosyalizmin kurucusu Saint-Simon (1760-1825), kapitalizmin, küçük bir azınlığı zenginleştirirken çalışan kitleyi köleleştirip yoksulluğa ittiğini ileri sürerek mülkiyetin yeniden düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Güdümlü ekonomi ve teknokrasinin savunuculuğunu yaptı. Saint-Simon’a göre bütün kötülüklerin sebebi, iktisadî düzenin ferdiyetçilik ve fert çıkarları üzerine kurulmasıydı. Onun özlediği iktisadî alanda mutlak yetkilere haiz bir devlet, eksperler ve idareciler tarafından kurulan ve yönetilen yeni bir sosyal düzen vardı. Büyük topraklar ve büyük sanayi tesisleri toplum adına devletindi. Orada herkese emeğinin karşılığı, ne eksik ne fazla, hakkıyla ödenecekti.

Nispeten ılımlı bir sosyalist olan Saint-Simon’un takipçileri onun fikirlerini hiç de istemediği kollektivizme dayanak kıldılar. Takipçilerine göre tedricen özel mülkiyet ve miras kurumları kaldırılmalıydı. “Baba” Enfantin (1796-1864) ve Bazard (d. 1791), Saint-Simonculuğu 1828’de bir mezhep olarak örgütlediler. Hedef kitle burjuvazi ve aydınlar idi… Diğer ütopist sosyalistlerden Blanc (1811-1882) ve Fourier (1772-1837) sosyalizme geçiş imkanlarını hazırlamak amacıyla işçi kooperatiflerinin öncülüğünü yaptılar. Servetini Fransız ihtilalinde kaybetmiş zengin bir ailenin çocuğu olan Fourier’in idealini kurduğu sosyalist düzende, “falanj” adını verdiği sosyal birimlerde, 12 adet olarak belirttiği insanın temel ihtiyaçları en iyi şekilde karşılanacaktı. Fourier hayalinde kare şeklinde bir alana kurduğu “falanj”da herkese kabiliyetine göre iş taahhüt eder ve müjdeler: “Herkes emeğinin gelirini alacaktır.” Her “falanj”ın çeşitli iş ve meslekten belli sayıda üyesi vardı. Burada elde edilecek hasılanın 3’te biri sermayeye, 4’te biri ehliyete ve kalanı da emeğe pay edilecektir. “Falanj” gelirinin bazen az olma riskine karşı da üyelere garanti veriliyordu. Her şartta en az geçim seviyesini sağlayacak gelir verilecektir… Zengin birinin desteğiyle Fransa’da bir “falanj” kuran Fourier, bir yıl bile geçmeden teşebbüsünü sürdüremeyerek hüsrana uğradı.

Almanya’da devlet sosyalizmini savunan Karl Rodbertus (1805-1875), özel mülkiyeti toplumun başlıca hastalığı olarak kabul ediyordu. Ancak bununla birlikte, özel mülkiyetin devam etmesini, sadece sermayenin faizi ve toprağın rantının yani “zehirli uzuvlar”ın devlet eliyle toplanıp paylaşıma bağlanması şartıyla mümkün görüyordu… Devlet sosyalizminin savunucularından kabul edilen Lasalle’ye daha önce değinmiştik.

Rus sosyalistlerinden filozof Herzen (1812-1870), devletin fonksiyonunu üzerine alacak ve karşılıklı anlaşma ilkesine göre yürütülecek olan “köy komünleri”nin gelecekteki sosyalist düzenin temeli olacağına inanıyordu… 1870’lerde Rusya’da Narodnik Partisi, Herzen’in fikirlerini programına aldı…

19. yy’da ortaya çıkan ve 20. yy’da gerek fikir adamları gerekse çeşitli tonlardaki sosyalist partilerle varlığını sürdüren sosyalist dünya görüşleri içerisinde Marksizmin önemli ve ayrıcalıklı bir yeri vardır.

Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895) tarafından örgüleştirilen Marksizm ve Marksist Sosyalizm, mülkiyeti hukukî bir üst-yapı kurumu olarak telakki eder. Din, sanat, politika, devlet, hukuk ve mülkiyet gibi üst-yapı kurumlarının biçim ve mahiyetini belirleyen “üretim ilişkilerinin, toplumsal ekonomik yapının gerçek temelinin ifadesi olan alt-yapı”dır. Burada mekanik bir determinizm değil, karşılıklı tesirleşmeyi kapsayan diyalektik bir oluşumunun varlığı ileri sürülse de nihaî belirleyici etken daima alt-yapı’dır. Bu alt-yapı tarafından belirlenen ve onun üzerine kurulan üst-yapı kurumları her zaman ve mekanda hakim sınıfların çıkarlarını yansıtır.

Üretim güçleri tarafından belirlenen mülkiyet biçimleri ve mülkiyet ilişkileri, üretim güçlerinde bir değişme olmadıkça kendiliğinden değişmez. Toplumsal zenginliğin toplum üyeleri arasında dağılış şeklini (mülkiyeti) belirleyen toplumsal üretim güçleri ve ilişkileri değiştikçe ve geliştikçe, mülkiyet de değişir ve gelişir. Nasıl ki kollektif temelli ilkel toplum (tez), yerini özel mülkiyete dayanan farklılaşmış topluma (anti-tez) bıraktıysa o da yerini, temeli kollektif olan fakat ilkel komünizme üstün olan komünist topluma (sentez) bırakacaktır… Diyalektiği bütün tarihi sürecin anahtarı olarak kullanan Marksizm’e göre her üretim ilişkisine denk gelen bir mülkiyet biçimi vardır. Tabiat döneminde, tabiatın insanlara sağladığı üretim araçları boldu ve bu üretim araçlarının üzerinde ortaklaşa mülkiyet sözkonusuydu. Sömürünün olmadığı bu dönemde hem hukukî hem de fiili eşitlik sürüp gitmekteydi. Ancak Engels’e göre aynı toprak üzerinde yaşayan insanların çoğalması ve iş bölümünün yavaş yavaş üretim sürecine nüfuz etmesiyle yani Marx’ın tabiriyle “üretim güçlerinin gelişmesiyle” ilkel kollektif mülkiyet yerini kabile mülkiyetine bıraktı. Zamanla üretim güçleri ve ilişkileri daha da gelişerek kabile mülkiyetinin yerini ondan daha gelişmiş bir aşamayı teşkil eden komşuluk mülkiyeti (tarımsal komün) aldı. Marx, “tarım komünü”nü, “ortak mülkiyete dayanan toplumdan özel mülkiyete dayanan topluma geçişin aşaması” olarak niteler. Tarımsal komünden sonraki aşama, birçok kabilenin birleşerek anlaşma ve fetih yoluyla kurdukları site devletlerdir ki, artık burada esir de diğer üretim araçlarıyla birlikte özel mülkiyetin konusudur. Üretim güçlerindeki gelişme devam etmekte (özellikle el tezgahlarının keşfi) ve sahneye feodal mülkiyet düzeni çıkmakta. Feodal toplumda üretim araçlarına feodal lordlar sahipse de serfler de kısmen üretim araçlarına sahip olabiliyorlardı. Feodal düzen ise üretim güçlerindeki gelişmeyle (özellikle buhar makinasının keşfi) yerini, daha gelişmiş bir aşamayı ifade eden kapitalizme bırakır. Burada bütün üretim araçlarının mülkiyeti kapitalistlere aittir. Tarihi maddeciliğe göre bu evrim süreci yaşanacaktı ve yaşandı. Bundan sonrası, kapitalizmin yerini nihaî aşamayı teşkil eden komünizme bırakmasıdır.

Ancak marksizme göre kapitalist toplum düzeninden komünist aşamaya geçiş “geçici nitelik taşıyan proletaryo diktatörlüğü” olmaksızın imkansızdır. Tarihi süreçte bir aşamadan daha ileri bir aşamaya geçişi nasıl ki sınıflar arasındaki çatışmayla mümkün olmuş ise proleterya diktatörlüğüne geçiş de ancak ezilen işçi sınıfının hakim kapitalist sınıfla çatışmasıyla yani bir ihtilalle mümkün olacaktır.

Marx ve Engels tarafından kaleme alınan 1948 tarihli Komünist Partisi Manifestosu’nda, şayet proletarya kapitalist ülkelerde iktidarı ele geçirirse, toprakta özel mülkeyete son verileceği, miras kurumunun kaldırılacağı, üretim ve ulaştırma araçlarının devlete devredileceği, sınaî alanda devletçiliğe gidileceği ilan edilir. Proletarya Diktatörlüğü’nde tüketim malları üzerinde özel mülkiyet devam edecek ve ürünlerin paylaşımında Saint-Simoncuların sloganı olan “herkesten yeteneklerine, herkese çalışmasına göre” ilkesi geçerli olacaktı. Toplam gayrısafî üründen amortisman, kapital birikimi, kamu yönetim giderleri, eğitim, sağlık ve diğer toplumsal tüketim ihtiyaçlarını karşılayacak giderler indirildikten sonra geriye kalan fon yukarıdaki ilkeye göre fertlere paylaştırılacaktır.

Proleterya Diktatörlüğü’nün de ortadan kalkacağı o nihaî aşamaya, yabancılaşmanın, devletin, dinin ve ailenin olmadığı o sınıfsız topluma, o sonsuz bolluk toplumuna, o komünist düzene erişildiğinde artık tüketim malları üzerindeki özel mülkiyet de ortadan kalkacak ve herşey de toplum mülkiyeti sözkonusu olacak. Paylaşım ilkesi ise bundan böyle şu olacak: “Herkesten yeteneklerine, herkese ihtiyaçlarına göre.”

Proleterya Diktatörlüğü’ne oradan da komünist topluma geçişin giriş kapısı ihtilali, Marx ve Engels gelişmiş kapitalist ülkelerde, özellikle İngiltere’de her an olacakmış gibi beklediler ancak hiç inanmadıkları öbür dünyaya göçene kadar müjdeli haberi alamadılar. Çeyrek asır sonra, 1917’de, Marx ve Engels’in hiç de ihtimal vermedikleri bir ülkede, Rusya’da, Vladmir İlyiç Lenin (1870-1924) önderliğinde ihtilal gerçekleştirilir ve böylece ilk sosyalist devlet kurulur.

Sovyet Rusya’nın 1936 tarihli anayasasında üretim alet ve araçlarının sosyalist ortak mülkiyeti kabul edilir ve asla özel mülkiyete konu olamayacakları belirtilir. Yine tüketim mallarının paylaşımında “herkesten kabiliyetine göre herkese çalışmasına göre” ilkesinin uygulanacağı kanunlaştırılır. Anayasaya göre topraklar, yeraltı zenginlikleri, sular, ormanlar, değirmenler, fabrikalar, madenler, demiryolları, su ve hava ulaştırması, bankalar, PTT, devlet çiftlikleri (Sovkhozlar: Toprak, üretim araçları ve hasıla devlete ait işçiler ücretle çalışırlar.), makina ve traktör istasyonları ve belediye teşebbüslerinin tamamıyla şehir ve endüstri merkezlerindeki ikamet yerlerinin çoğunluğu halk adına devlete aittir; “devlet mülkü”dür… Devlet mülkiyetinden başka ikinci bir mülkiyet tipi “kollektif çiftlik mülkiyeti”dir. Kolkhoz olarak isimlendirilen bu tarım çiftiliklerinde toprağın çıplak mülkiyeti devlete, yararlanma hakkı kollektif çiftlik ve kooperatif üyelerine, daha doğrusu bu kuruluşların tüzel kişiliğine aittir. Bu yararlandıkları topraklar, işlemeleri için sınırsız bir süreyle onlara verilmiştir. Kolkhoz’lardan elde edilen gelir, tarımsal aletlerin kirası ve gelecek yılın tohum bedeli, vergiler ve köyün sosyal masrafları gibi giderler indirildikten sonra kalanı üyelere pay edilir… Sovyet Rusya’da üçüncü bir mülkiyet şekli de özel mülkiyettir ki, kişilere ek gelir sağlamaları amacıyla bu hak verilmişti. Ancak özel mülkiyete konu olacak üretim araçlarını kişinin bizzat kendisinin işlemesi, başkalarını çalıştırmaması şartı vardı. Mesela köylülerin ek gelir elde etmek amacıyla hayvanlara ve dikiş makinasına sahip olmaları gibi… Anayasa’nın öngördüğü son bir mülkiyet şekli ise “şahsî mülkiyet”tir. Şahsî kullanmaya ve yararlanmaya tahsis edilen mallar şahsî mülkiyetin kapsamına girerler: Kişinin ikamet yeri dahil maddî ve manevî (?) ihtiyaçlarını karşılayan mallar. Malik, şahsî malları üzerinde kullanma, tasarruf etme ve miras bırakma haklarına sahiptir…

FAYDALANILAN ESERLER

1 – Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslâm Atlası, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1985.

2 – Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlâk, İbda Yay., İstanbul 1987.

3 – Felicien Challaye, Mülkiyetin Tarihi, (Çev. Arif Kızgıntuğ), Düşünen Adam Yay., İstanbul 1994.

4 – P.J. Proudhon, Mülkiyet Nedir?, (Çev. Gülşen Üretürk), Ararat Yay., İstanbul 1969.

5 – Eflatun, Devlet, (Çev. Türkan Uzel), M. Eğ. Basımevi, Ankara 1942-1946.

6 – F. Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, (Çev. Kenan Somer), Sol Yay., Ankara 1977.

7 – K. Marx, F. Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, (Çev. Mihri Belli), Sol Yay., Ankara 1977.

8 – Karl Marx, Kapital, Sol Yay., Ankara 1977.

9 – A. Smith, Milletlerin Zenginliği, (Çev. Haldun Derin), M. Eğ. Basımevi, İstanbul 1948.

10 – Şahin Yenişehirlioğlu, Hegel Felsefesinde Birey, Toplum, Devlet İlişkileri, Birey ve Toplum Yay., Ankara 1985.

11 – Thomas More, Ütopya, (Çev. M. Urgan, U. Günyol), Gün Basımevi, İstanbul 1964.

12 – Tommaso Campanella, Güneş Ülkesi, (Çev. U. Günyol, H. Kazgan), Sosyal Yay., İstanbul 1985.

13 – Grotius, Savaş ve Barış Hukuku, (Çev. Seha Meroy), Ank. Ünv. Siyasal Bilg. Fak. Yay., Ankara 1967.

14 – Kropotkin, Anarşizm, (Çev. N. Sel), Habora Kitabevi, İstanbul 1967.

15 – Aristo, Politika, (Çev. Niyazi Berkes), Maarif Basımevi, İstanbul 1944.

16 – Jhering, Hukuk Uğrunda Savaş, (Çev. Rasim Yeğengil), Sinan Mat., İstanbul 1964.

17 – Ayşe Buğra, İktisatçılar ve İnsanlar, İletişim Yay., İstanbul 1995.

18 – Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce, Remzi Kitabevi, İstanbul 1991.

19 – G. Bourgin, P. Rimbert, Sosyalizm, (Çev. Ahmet Angın), Kitapçılık Yay., İstanbul 1966.

20 – Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, İlmî Yay., 1981.

21 – İmam Ebû Yusuf, Kitabu’l-Haraç, (Çev. Ali Özek), Hisar Yay., İstanbul 1973.

22 – Ö. Lütfi Barkan, İslam – Türk Mülkiyet Hukuku, Huk. Fak. Mecmuası ayrı basım, İstanbul 1941.

23 – Ali Şafak, İslam Arazi Hukuku ve Tatbikatı, TÜRDAV Basım, İstanbul 1977.

24 – Ö. Nasuhi Bilmen, Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, Bilmen Yayınevi. İstanbul.

25 – Vehbi Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yayıncılık.

26 – Ali Hikmet Berki, Mecelle, Hikmet Yay., İstanbul 1982.

27 – Adnan Güriz, Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu, Ank. Ünv. Huk. Fak. Yay., Ankara 1969.

28 – Adnan Güriz, Modern Mülkiyet Kavramı ve Toprak Reformu, (Seminer), Ankara 1968.

Kaynak: S.D., Akademya I. Dönem 4. Sayı, Ekim 1996. (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!