MUSTAFA SUPHİ – Türk(iye) Sosyalist Hareketleri Tarihi Üzerine Bir Deneme

Köksüzlüğün Başlangıcı ve Yanlış Tanıtılan Bir Hayalperest – “Tarihçe-i Hayat”

“Coğrafyamızın ilk ve en eski politik… aynı zamanda Türkiye Sosyalist Hareketi’nin ilk devrimci, politik, örgütlü iradesi” diye nitelenen TKP’nin kurucusu ve ilk Genel Sekreteri, Mustafa Suphi’dir. M. Suphi 1883 tarihinde “Trabzon(*) vilâyeti”ne (Lazistan) bağlı olan Giresun’da, “büyük bir paşanın hizmetindeki bir bölge memuru olan” (1) bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının bir bürokrat ve elbette de kendisinin zekî bir genç olması sebebiyle ile “sultanın ismini taşıyan yüksek bir devlet lisesi”nde(2) (Erzurum) [babasının bahsettiğimiz gibi “yüksek bir bölge memuru” olması sebebiyle, tahsil hayatı Osmanlı Devleti’nin sınırları içindeki değişik bölgelerde devam etti. İlkokulu, Kudüs ve Şam’da, liseyi…] yüksek tahsilini İstanbul Hukuk Fakültesinde tamamladı. Üniversiteden sonra da, bilgisini geliştirmek için Paris’e gitti. Paris’te Sorbon Siyasî İlimler Okulunu, “Türkiye’de itabas-ı zirai teşkilâtının hâl ve istikbâli” mevzuulu, Türkiye Ziraat Bankası üzerine yapılmış bir “tez” ile bitirdi. “Tez”, beğenildi ve Fransa’da “Güney Tarım Kredileri” Kongresinde okundu, Roma “Milletlerarası Tarım Enstitüsü Toplantısı’nda da beğenilerek, Enstitünün yayınladığı derlemeye kondu”(3)

İstanbul’a geldikten sonra öğretmen olarak vazife yaparken bir yandan da gazeteciliğe başlıyor; Paris’te tahsile devam ederken “Tanin” Gazetesi’nin muhabirliğini yapmıştı ve burada da, “İftam” Gazetesi’nin yazı işleri müdürlüğü görevinin yanısıra “Hak” gazetesinde de makalelerini neşrettiriyordu. O günlerde iflah olmaz bir “İttihatçı düşmanıydı”(4). Nitekim onun bu hâli, bugün adına destanlar yazılmasına vesile olan TKP’ye kadar ulaşacak yolun kendisine açılmasına sebeb oldu.

«Nitekim, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayı üzerine başlayan tenkil hareketleri, Mustafa Suphi’yi de içine aldı. İspat edilir bir suçu görülemediği, fakat, “tehlikeli ve azgın bir muhalif” olduğu için, “Bahr-ı Cedid” vapuruna yetiştirilenlerden biri de Mustafa Suphi oldu. Bir ara İstanbul’a dönmesine izin verilecek, sonra -bilinmeyen bir sebeble- tekrar Sinop’a gönderilecektir.»(5) M. Suphi, ülkeye döndükten sonra, Yüksek Öğretmen Okulu ve Galatasaray Lisesi’nde “İktisat” okutuyordu. (Kendi yandaşlarınca ise, “İstanbul Yüksek Ticaret ve Tarih Enstitüsünde, -buraya dikkat- “ekonomipolitik dersi” okutuyordu) 1912 yılında “Milli Anayasacılar” (“Milli Meşrûtiyet Fırkası”) adıyla bir topluluk-fırka oluşturdu.

1914 yılında M. Suphi, Kurmay Binbaşı Nevres Bey’in yaptığı bir firar plânı sayesinde meşhur Sinop Cezaevinden bir balıkçı kayığı ve yanındaki 12 kişi ile birlikte kaçtı. Rastladıkları daha büyük bir balıkçı kayığını da ele geçirerek Sivastopol’a gittiler. Suphi’nin niyeti Ç…Sivastopol’dan Kafkasya’ya geçmek ve gazete çıkarak İttihatçılar aleyhine yayına»(6) başlamaktır.

İşte bu sırada Osmanlı-Alman-Rus Savaşı başladı; Ruslar tarafından esir edildiler ve önce Kalupe şehrine sonra da Uralsk’a [Ural] gönderildi. ÇBurada başkaları kadar sıkıntı çektiği söylenemez. Çünkü bu şehirde Kazan’lı Türkler yaşıyordu ve bir İstanbul aydının tutsaklar kampına düştüğü öğrenilmişti. Bu şehrin Kazanlıları hem sayıca kalabalık, hem de varlıklıydılar. Parmaklarını oynattılar ve Rus muhafızlarını kandırmayı başardılar.»(7) Devam eden savaş esnasında Alman ordularının Rusya içlerine ilerlemeleriyle birlikte, bu bölgeye içlerinde Kazanlılar da olmak üzere Rus Bolşevikleri gönderilmeye başlandı. Ve işte M. Suphi, kendine bugün adına destanlar ve ağıtlar yazılan TKP’ni kurduracak olan Bolşevizm’le ilk burada karşılaştı.

Ne oldu, nasıl oldu, kaynaklarda bu döneme ait bir şeylere rastlayamıyoruz, “iflah olmaz ittihatçı düşmanlığı” sebebiyle geldiği burada bu meyanda faaliyette bulunacakken ve “ihtilâl” gibi şiddete ve zora dayanan hadiseden ziyade “inkılabçı” bir zihniyete sahip olduğunu biliyoruz; ancak şunu ifâde edelim ki, Sinop’tan kaçtıktan bir yıl sonra, 1915 yılında onun Ural’da “Sosyal Demokrat (Bolşevik) Partisi”ne girdiğini öğreniyoruz. Lenin’in başında olduğu bu Partinin 1917 Ekim Devrimini gerçekleştirmesinden sonra Moskova’ya gelir ve «Sovyet Hükümetine yandaşlık sunan ilk Türk»(8) olma şerefine(!) erişir.

«Kazan’a gitti ve orada Kazanlı komünistlerle ilişki kurdu. 11 Mayıs 1917’de Moskova’da “RUSYA MÜSLÜMANLARI 1. KONGRESİ” toplandı. 22 Temmuz 1917’de “Millî ve Medenî Muhtariyet” ilân edildi. Ural’da Millet Meclisi toplanarak, Sadri Maksudi (Aral)’nin başkanlığında Kasım-Aralık 1917’de “Millî İrâde Heyeti” kuruldu.

Öte yandan, SULTAN GALİVEY’in öncülüğünü yaptığı “İDİL-URAL DEVLETİ” projesi tahakkuk etmek üzere idi. Fakat Bolşeviklerin “tavsiyesi” ile “TATAR-BAŞKURT DEVLETİ” projesinin bir kısım Müslüman Türkler tarafından rağbet görmesi, “İdil-Ural” projesini akâmete uğrattı.

Mustafa Suphi, işte bu karışık devirde Kazanlı Bolşeviklerle yakınlık kurdu. Buradan, arkadaşlarının tavsiyesi ile Moskova’ya gitti. “Müslüman Komiserliği”ne müracaat ederek çalışmak istediğini söyledi. Yanında, aslen Bosnalı, Avusturya Ordusunda Subaylık yapmış Ethem Bulbuloviç isminde biri vardı. Mart 1918’de “Müslüman Komiserliği”nde, Şerif Manatov tarafından kabul edildiler. Şerif Manatov delaletiyle, Molla Nur Vahidov ve İbrahimov ile tanıştı. Birkaç defa Stalin’le de konuştuktan sonra, “Müslüman Komiserliği” nezdinde bir “Türk Şubesi” açıldı ve YENı DÜNYA gazetesi neşriyata başladı. Tatar Başkurt Komünistleri ile çalışan Mustafa Suphi, Stalin’in de desteği ile lider durumuna getirilmişti.»(9)

Mustafa Suphi’nin “CENTROMUSKOS-MÜSLÜMAN KOMıSERLİĞİ” ve “NARKOMNATS-MİLLETLER HALK KOMİSERLİĞİ” içindeki siyasî faaliyetleri oldukça kısa olmasına rağmen üstünün kalın çizgilerle işaretlenmesi gerekir ki, buradaki siyasî çizgisi ve performansı onun hayatının da kısa olmasına vesile olmuştur. Özellikle 1-8 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan “DOĞU HALKLARI KURULTAYI” onun için dönüm noktasıdır.

Ayrı bir inceleme mevzusu yapılması gereken Ankara Hükümeti-M. Kemal ile Sovyetler Birliği-Lenin-Stalin arasındaki ilişkiler gelişiyor ve bu esnada M. Kemal tarafından oluşturulan “Türk Komünist Partisi” Bakü’de örgütleniyordu. M. Suphi, “iflah olmaz ittihatçı düşmanlığı”nı burada da gösteriyor, “sahte TKP”ni, arkasına aldığı Bolşevik liderler ile dağıtıyor ve “ittihatçılara” (-ve elbette M. Kemal’e…) “- KAHROLSUN PROLETERYANIN İŞLERİNE BURNUNU SOKANLAR!” diye bağırıyordu. Sahteyi tasfiye ettikten sonra da gerçeğini meydana getirmek için uğraşmaya başladı. “TÜRK KOMÜNİST ÖRGÜTLERİ MERKEZ BÜROSU”nu meydana getirdi; İstanbul ve Ankara merkezli örgütlenen Şefik Hüsnü’nün “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi” ile “Türkiye Halk İştirakuyun Fırkası” ve kendisinin Türk esirlerden derlediği TÜRK MÜSLÜMAN KOMÜNİSTLERİ’ni bir araya getirerek 10 Eylül’de Bakü’de “Türkiye Komünist Partisi Kuruluş ve Birleşme Kongresi”ni gerçekleştirdi. Birçok Bolşevik yayını Türkçeye çeviren M. Suphi örgütlenmek ve “devrimi gerçekleştirmek” için Anadolu’ya doğru yola çıkar. Fakat, 28 Ocak 1921’de “15 yoldaşıyla” katledilir.

Katli: Bir Muamma ve “Köksüzlük”ün Başlangıcı

M. Suphi’nin belki de hayatını değerli kılan şey, katli, katl şekli ve katledilme sebebidir. Onun katledilmesi hakkında birçok kişi birçok şey söyledi:

“Yoldaş Rozaliyev”:… « Ankara Hükümeti’ni telâşlandırdı. Azgın gerici (Kâzım) Karabekir “Suphi’nin Ankara’ya bırakılmaması ve duruma göre davranılması” emrini iyi anladı. Jandarmalar onları bekledi. Türk Komünistlerin silâhları alındı, elleri kelepçelendi ve dövüldüler. Motorlu sandala bindirildiler. Az sonra bir başka sandal daha açıldı ve Mustafa Suphi ve kavga arkadaşları süngülenerek denize atıldılar.»(10)

“B. Ömerov- R. Şakirbekov Yoldaşları”: « 1921 yılının ilk aylarında M. Suphi 14 komünistle birlikte, Trabzon yakınlarında Türkiye jandarmaları tarafından vahşice öldürüldüler.»(11)

“TKP”: «[M. Suphi]1921 senesinin Kanunu evveli’nde Anadolu M. Meclisi Hükümeti’nin bilvasıta daveti üzerine TKF Heyet-i Merkezîyesi azâlarından… 20’ye yakın arkadaşlarıyla Anadolu’ya hareket eylemiş ve ilk vâsıl olduğu Kars şehrinde hükümet tarafından riyâkarâne bir alâyişle karşılanmıştı. Trabzon’a vürûdu [öncesinde] Suphi’nin gerek şahsî gerekse siyasî muarızları, aleyhine büyük mikyasta teşvikatta bulunuyor ve efkâr-ı umumiyyeyi aynı maksatla hazırlıyorlardı. Evvelce hazır edilen motorlara bindirilerek denize gönderilmişler ve süngü ve kurşunlarla öldürülerek denize atılmışlardır.»(12)

“Bir Heyet”: « Suphilerin katli Kemalist hareketin halk güçleri karşısındaki karakterini ortaya koyarken…»(13)

«Mustafa Suphi ve yoldaşları 28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan gece Karadeniz’in buzlu sularına gömülürken, Kemalistler ilk siyasî katliamlarını gerçekleştiriyorlardı.»(14)

Erkan Direkçi: «Mustafa Suphi ve Ethem Nejat ile 14 yoldaşı, bir İngiliz gemisinin açtığı ateş sonucu Karadeniz’de katlettiler.»(15)

Mete Tunçay: «Birçoklarının tersine ben, Mustafa Suphiler cinayetinin Atatürk’ün bilgisi dışında işlendiği kanısındayım.»(16)

Hasan Basri Gürses: «Ankara Hükümeti’nin TKP yöneticilerini öldürmesinin…»(17)

İsmet Bozdağ: «Ankara Hükümeti’nin, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının ölümünde hiçbir çıkarları olmadığı gibi tersine… Bu noktada üç ihtimalin kapısı önündeyiz: 1. Enver Paşa ve İttihatçılar 2. Ankara Hükümeti 3. Sovyetler Birliği Yetkilileri.»(18)

Mevzuyla alakalı kitap ve dergi-gazetelerden faydalanılarak yaptığımız araştırma neticesinde hadise hakkında ortaya çıkan durum işte bu. Ziyâ Paşa’nın sözüyle ifâde edersek “hâdise bir, amma rivâyat muhtelif!” Bu bölümün şu satırlarına gelinceye kadar naklettiğimiz cümlelerden de anlaşılacağı üzere, “Mustafa Suphi ve Yoldaşları”nın kim tarafından, nasıl katledildiği kesin olarak bilinemiyor, herkes değişik bir “fail-kâtil” öne sürüyor. İşte Mustafa Suphi, esasında burada “değerlendirilmeye” değer; yani onun katlidir gerçekte hayatı!. Hakkında lâf söylenmeye vesile olan! Kimileri bu noktaya “Mustafa Suphi’nin dramı” derler; doğrudur, ancak eksiktir; biz buna bir de “Türk(iye) Sosyalistliği’nin Dramı” deyimini eklemek isteriz ki, bu kısımı bitirirken bu da görülecektir.

Emri Enver Paşa mı Verdi?

M. Suphi’nin hayatını yazmak isteyenler, bu katl hâdisesine kadar kayda değer pek birşey bulamıyabilirler; 28 Ocak 1921’de Karadeniz’in hırçın ve soğuk sularındaki “hâdise” ise, herşeyi ortaya koyar ve esas buradan geriye doğru bir şekilde onun hayatı yazılabilir…

Evet, rivâyetlerden birini, yani bir “genç” komünistin, “İngilizler” izahını kendi jargonlarıyla söylersek, “keskin anti emperyalist cüretine (!)” vererek kayıt dışına iteliyoruz; eğer, o zamanki şartları düşünürsek, İngilizler yerine Ermenileri gözönüne getirmesi gerekirdi ki, işte o zamanda “gelmiş geçmiş en büyük Türkiye Komünist Partisi olan”(!) kendi Partisinin “Önderi” olan zât ile ters düşme tehlikesi ortaya çıkardı…Vâk’â, “İngilizler” tespitinin bir başka açıdan nasıl vârolduğunu da göstereceğiz; burada, “genç komünar”ın tespitini, o esnada oralarda hiçbir İngiliz savaş gemisinin olmadığı ve böyle bir rivâyet dahi bulunmadığı için reddettiğimizi belirtelim.

“Enver Paşa’dır”, rivâyetine gelince… Bu meseleyi kitabında inceleyen İsmet Bozdağ şunu kaydediyor: « [M. Suphi’nin] Bakû’ye gelip burada eski İttihatçıların kurdukları TKP’sini fesh edip, yeniden ve kendi istediği kimselerle aynı partiyi kurması, Enver Paşa ve arkadaşlarının ümitlerini suya düşürmüş; menfaatlerini baltalamıştır. Eğer Enver Paşa ve arkadaşlarının, Bakû’de ya da Azerbaycan’da bazı emelleri varsa ve Mustafa Suphi, bu emellerin gerçekleşmesine engel oluyorsa, pekâla [Enver Paşa] Yahya Kahya’yı etkileyebilir ve (…) Kafileyi (Y. Kahya) yok etmiş olabilir! Ancak, böyle bir varsayımın kurulabilmesi için Enver Paşa veya İttihatçı arkadaşlarının Bakû’de, gerçekten çıkarlarının bulunduğunu ispatlamak lâzımdır! Yoksa bu varsayım, hiçbir gerçeğe dayanmayan bir iftira çerçevesi içinde kalır. Araştırıyoruz ve görüyoruz ki, Katliâm sonrası Enver Paşa Azerbaycan’da hiç bulunmamış, doğruca Türkistan’a geçerek orada Basmacıları ayaklandırıp Bolşevik Hükümetine karşı savaşa girişmiştir. Öyleyse Yahya Kahya’nın yaptığı eylemin, ittihatçılarla bir ilişiği yoktur.»(19)

Enver Paşa’nın durumu hakkında biraz daha bilgi vermek, bu rivâyeti dışarıda bırakmamız için yeter. Komüntern/Enternasyonelin II. Kongresinde alınan karar gereği 1 Eylül 1920’de Bakû’de yapılan “ŞARK MİLLETLERİ KONGRESİ”ne katılan Enver Paşa, beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, tam mânâsıyla kovulmuştu. Onun amacı bilindiği üzere “Turan” idi; bu maksatla da, Bolşevik Rusya’ya yanaşmıştı; Ekim Devrimi için haddinden fazla iltifâtlarda da bulundu. Bu hâdiseyi “dönemin komünisti” Ş. Süreyya’dan nakledelim:

Enver Paşa’nın bir gün, Kurultay Salonunun bir locasında görünüşü Şarklı delegeler arasında kaynaşmaya sebep oldu. Paşanın şöhreti Müslüman şarkta bir moral, bir efsane halindeydi. Halkın muhayyilesinde onun insan üstü bir hüviyeti vardı. (…) Hele kendilerini Komünist sayan Türkiye’li bir grup, onun kongreye bir delege değil, halk mahkemesi karşısında suçlu olarak çıkarılması lâzım geldiğini Kongre Başkanına hatırlatınca, Enver Paşa büsbütün kendi hâline terkedildi. Gene bunun için olacak ki, kendisine kürsüde serbest söz hakkı verilmedikten başka, hazırladığı nutku kendisinin okumasına da meydan bırakılmadı. Kürsüye gelen ve Komünist sayılan bir Türkiye’li (M. Emin) elinde tuttuğu [ve] sanki ona dokunmak istemiyormuş gibi delegelere doğru uzattığı [Enver Paşa’nın nutku yazılı olan] kağıdı, başkanlığa verilen bu yazıyı okuyorum, diyerek (…) okudu.»(20)

Okunan tebliğ de böyle bir atmosfer içinde elbette, tesir bırakmadı. « Esasen, Enver Paşa’nın gerçek fikirleri [bu] değildi. Enver Paşa, bir süre sonra Taşkent’e Kızıl Ordu ile Basmacıların arasını bulmak için gönderildi. Diğer bir görevi de, Taşkent’te teşkilânıp Hindistan’ı Sovyetler adına istila etmekti. Fakat Enver Paşa bilindiği üzere Basmacılarla birleşerek Rus Bolşeviklerine karşı Kurtuluş Savaşını organize ederken öldürüldü.»(21)

Görüldüğü üzere, Enver Paşa’nın “M. Suphi ve Yoldaşları”nın katlinde bir dahli mevcut değildir, çünkü katledilmelerinden bir faydası yoktur. “Azerbaycan’da bir ümidi” yoktur; bırakın ümidi, o şu sözleri sarfederek nasıl “ruh hâli” veya “inkisâr” altında olduğunu göstermektedir:

«ŞİMDİ DAHA İYİ ANLIYORUM Kİ, İDEALİMİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN, EMPERYALİZMİN BOYUNDURUĞU ALTINDA EZİLEN HALKLARIN KURTULUŞU İÇİN, ÖNCE BU HALKLAR ÜZERİNDEKİ RUS EMPERYALİZMİNE SON VERMELİYİZ.»(22)

Kim(ler) Katletti veya “Susurluk” Nerede Başlar!

Geriye iki ihtimâl kaldı ki, düğümü çözecek olanlar da bunlardır. Ankara Hükümeti mi, yoksa Sovyetler mi veya ikisi bir olarak mı öldürdü “M. Suphi ve Yoldaşları”nı? Ancak şu kesin, cinayeti işleyen kişi (adına Cem Karaca tarafından “müstehzî” bir şekilde şarkı da yazılan) Yahya Kahya! İsminin sonundaki “Kahya”ya takılıp onu küçük görmemek lâzım; 1920’lerde Doğu Karadeniz Bölgesinin en güçlü kişilerinden birisidir, vergiyi -kafasında biçtiği miktarda- Devlet için toplamaktadır. Aynı zamanda, Yahya Kahya koyu bir ittihatçıdır; M. Suphi’ninde -diğer husûsiyetleri bir yana- “iflah olmaz ittihatçı düşmanlı”ğını ise bilmeyen yoktur; “devlet içinde devlet” olan Yahya Kahya’nın bir “düşmanı” ortadan kaldırması bu açıdan tabiî bir hâdise!!! Ancak “işi” sadece bu noktada ele alırsak, Yahya Kahya’nın “şahsî hesabı” gibi bir neticeye varırız ki, aldatıcıdır, aldanılıştır. Öyleyse, önce 28 Şubat’ta Trabzon’da ne oldu onu bir görelim. M. Göloğlu’ndan takip edelim:

«M. Suphi ve arkadaşları, 28 Ocak 1921 günü Trabzon’a vardılar. Şehirde resmî tören hazırlanmış, heyeti karşılamak üzere öğrenciler yollara çıkartılmıştı. Gelenlerin Trabzon’daki tanışları, arkadaşları (…) ve Rus Konsülü de karşılayıcılar arasında ÜSTYOL’da bekliyorlardı. Fakat tertipçiler M. Suphi heyetini, Erzurum yolunun kıyıya vardığı yerde aldılar ve karşılayıcıların bekledikleri üst yoldan geçirmeyerek, hakaret ve tecavüzlerle ALTYOL’dan geçirip doğru iskeleye götürdüler.»(23)

Çoğu içkili olan “tertipçiler” tarafından iskeleye götürülen grup, Yahya Kahya’nın temin ettiği bir motora dolduruluyor ve havanın sert, denizin azgın olmasına bakılmadan zorla sahilden uzaklaştırılıyorlar. Bu arada Yahya Kahya, M. Suphi’nin “güzel karısı Semiramis’i” kendine alıkoyuyor. Buraya kadarki hâdisede, basit olarak “sizi bu topraklarda istemiyoruz!” mantığı geçerli. Ancak, Yahya Kahya hemen bir başka motoru, silahlı adamlarla doldurup peşine yolluyor ve işte katliam da böylece meydana geliyor. Eğer Yahya Kahya, işi, “şahsî hesap” olarak görüyor ise, birinci hâlde kalması gerekirdi; karısını, malını, parasını ve silahlarını aldıktan sonra “onursuz” bir hâlde bıraktığı M. Suphi’nin peşinden o havada bir de sandal çıkartması, eğer “işi kesin olarak hallet” emri almadıysa mânâsız ve gereksiz! Peki “emir” almış mıdır ve aldıysa kimden? İşte, bölümün başındaki “hâdise bir, amma rivâyat muhtelif” mevzuna geri döndük! İlk önce halledilmesi gereken, biraz önceki sualdir.

Mete Tuncay kitabının birinci baskısı yayınlandıktan sonra Yahya Kahya’nın oğlu Osman Kahya’dan bir mektup aldığını belirtiyor:

«Bu mektubta, [Oğlu,] “Yahya Kahya Bey’in o zamanki koşullara göre vatanî vazifesini yaptığını belirtiyor ve “asıl katilin bugün tapılan biri olduğunu zaman gösterecektir” deniyordu.»(24) Hâkeza F. Kandemir, hadiseden sonra K. Karabekir Paşa’nın bir olay sebebiyle Yahya Kahya’yı Sivas Ağır Ceza mahkemesine sevkettiğini, ancak onun, Karabekir’in ifâdesiyle “Kimbilir hangi tesir altında veya nasıl bir hikmet-i hükümet ile” beraat ederek “zafer kazanmış bir komutan edasıyla” Trabzon’a döndüğünü ve bazı kimselere küfürler ederek “daha üstüme varırlarsa, herşeyi olduğu gibi ortaya dökerim” dediğini(25) kaydeder.

Ve “ilginç” bir tevafuklar silsilesi başlıyor bu noktada: Yahya Kahya otomobili içinde öldürülüyor. Zanlılardan birisi de, K. Karabekir. O, bunun üzerine meseleye husûsî olarak eğildiğini Trabzon’a gittiğini anlatır ve ekler:

«Bu hâdise büyük galeyâna mucip olmuş, mebuslardan mürekkeb bir heyet-i tahkikiye gönderilmiş. Bunların tahkiki de netice vermiyor. Hücum taburunu Erzincan’a gönderdim; bu sûretle Trabzon’daki tahkikatın daha serbest yapılmasını temin ettim. TRABZON MEBUSU ALİ ŞÜKRÜ BEY esrar perdesini kaldırdı: KATİLLER Ankara’ya gitmiş. OSMAN AĞA imiş. Perde kalktı, cinayetin nereden geldiğini anlayan Trabzon mebusları ellerimi öptüler..»(26)

Osman Ağa, M. Kemal’in tetikçisi meşhur Topal Osman Ağa’dır. Yahya Kahya’nın yukarıda aldığımız sözleri, artık onun susturulmasının zamanı geldiğini göstermektedir ve Ankara’daki “sahip” tarafından “tetikçi” gönderilir. “TETİKÇİ” TOPAL OSMAN AĞA, BİR “TETİKÇİ” OLAN YAHYA KAHYA’YI ÖLDÜRÜR. VE BİLİYORSUNUZ, BUNU AÇIĞA ÇIKARAN ALİ ŞÜKRÜ BEY! PEKİ ONA NE OLUYOR? TOPAL OSMAN AĞA TARAFINDAN ANKARA’DA KATLEDİLİYOR. PEKİ TOPAL OSMAN’A NE OLUYOR? O DA ÖLDÜRÜLÜYOR! BİR PARANTEZ AÇARSAK, BU HÂDİSE “SUSURLUK” DENİLEN FENOMENİN NERELERDEN FIŞKIRDIĞINI, “ÇETE”LERİN NERELERDE OLUŞTURULDUĞUNU GÖZLER ÖNÜNE SERİYOR.

“Tetikçi Yahya Kahya” dedik… Tetikçi olduğu, M. Suphileri “emir” ile öldürdüğü de rivâyetlerle -mütevatir rivâyet- kesin. Hasan İzzettin Dinamo, «Mustafa Kemal’in Yahya Kahya’ya çektiği telgraf üzerine öldür[ül]dükleri kesinlikle anlaşılmıştır. Telgraf özel ellerdedir»(27) diye kaydeder. Alpaslan Berktay, babası Halil N. Berktay’in bir “anısını” anlatarak bu kesinliği “emin” olarak gösterir:

«Trabzon’da Karabekir’in emir subaylığını yapmış, sonra Milli Emniyet’te [MıT]çalışmış olup, en son olarak İzmir’de müteahitlik yapmış olan Adnan Özdemiroğlu, bir iş ilişkisi nedeniyle bir araya geldiği babam Halil N. Berktay’a bir içki sofrasında şunu söylemişti: “Gelen şifreyi ben çözdüm, emir Ankaradandı. BÜYÜK YERdendi”»(28)

Ankara Katli Tek Başına mı Gerçekleştirdi?

Ankara’nın yani M. Kemal’in, M. Suphilerin katledilmesinde “taraf” olduğu açık oldu, bu kesin! Peki Sovyetler? Lenin-Stalin? Onların bu işte bir ilişkisi olabilir mi? Şimdi de burayı inceleyelim.

“Mustafa Suphi ve 15 Yoldaşı”nı Yahya Kahya’nın “Ankara’daki tapılan birinin emri” öldürdüğü, oğlunun ağzından da meydana çıkmışken, hâdisenin vukuûndan hemen sonra Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği’nin “Karadeniz’de motor batmış ve kafile boğulmuştur.” RESMÎ açıklaması herşeyi gün yüzüne çıkartmaktadır esasında.

Bu noktada, yani, “Mustafa Suphi ve 15 Yoldaşını”n katledilmesinde Sovyetler Birliği parmağını inceleyebilmek ve gösterebilmek için, esaslı bir şekilde o günün Rusyasını siyasî havası ve kutuplarıyla beraber ele almak gerekir ise de, bunu bu makalenin sınırları kabul etmez. Kezâ, “Mustafa Suphi ve 15 Yoldaşı”nın katledilmesi hâdisesini her yönüyle ortaya koymak için, elbette Ankara Hükümeti ve Sovyetler Birliği arasındaki, özellikle M. Kemal, K. Karabekir, Lenin, Çiçerin, Stalin ve M. Suphi arasındaki telgrafların hacimli bir şekilde ele alınması gerekirse de, bu ve yukarıdaki bahsettiğimiz mesele ayrı bir makale mevzusudur. Ancak, incelememizin sonuna yaklaştığımız bu noktada, kaba-kısa bir şekilde 1917 EKİM DEVRİMİ RUSYASI’nın bir fotoğrafını ortaya koymak gerekir ki, mevzumuz olan katletme hâdisesindeki Sovyet parmağı gün yüzüyle müşerref olabilsin; hâdise akabinde yayınlanan “resmî” açıklamalar, “fecr” hükmündedir.

Devrim Rusyasında Durum; Sultan Galivey

1917 Ekim Devrimini gerçekleştiren Bolşeviklerin arasındaki dört isim, lider kadro içinde ilk sıralardadır. LENİN, STALİN, TROÇKİ VE SULTAN GALİVEY! Evet, SULTAN GALİYEV!

Molla Nur Vahidov ve Sultan Galivey önderliğinde başlayan “Ekim Devrimine Müslüman Türklerin desteği”, kesintisiz olarak 1923’lere kadar devam eder. Sultan Galiyev ve diğer Türk Müslüman Bolşeviklerinin, Rus Bolşevik liderlerine verdikleri bu destek devrimci Rus hareketinin tabiî uzantısı veya uydusu olmak demek değildi… Sultan Galivey ve diğer Müslümanlar, Bolşevik Devrimine, “ezilen ve sömürülen insanlara, âdil ve bağımsız yeni bir dünya” ümidi ve elbette o günün şartları içinde de tek çıkış yolu (Çarlıktan ve zulümden) olarak gördükleri için destek vermişlerdi Ekim Devrimi’ne ve hareketin “en vurucu gücü” isayılma noktasındaydılar. Sultan Galiyev bunu şu ifâdeleriyle ortaya kesin olarak koyuyordu:

«KALBİMİN ÜZERİNE BÜYÜK BİR AĞIRLIKLA ÇÖKEN HALKIMIN SEVGİSİ YÜZÜNDEN BOLŞEVİZME GELDİM.»

Ancak, Kafkas Türk İslâmı ile Rus Ortodoxizmi’nin uzlaşmazlığı, kurulan yeni rejimin uygulama ve politikaları ile tekrar gün yüzüne çıkıyor ve Kafkas Türk Müslümanlarına karşı “tecrit ve tenkit, Slav üstünlüğü ve baskısı” oluşturuluyordu; ve meşhur “kendi kaderini tayin hakkı”, “barış içinde bir arada yaşama” ilkelerinin sadece birer masal olduğu da meydana çıkıyordu. Bütün bu gelişmeler -Sultan Galiyev’in kendi tabiriyle- “Yol arkadaşlığı”nı bitirirken, ortaya şu gerçeği çıkarıyordu: Müslüman Türk Bolşevikleri’nin “Sosyalizme” yükledikleri mânâ ile Rus Bolşeviklerinin yükledikleri mânâ birbirlerinden ayrı idi. Rus Bolşevikleri’nin bu menfî tarafları sadece Kafkas Türk Müslümanlarına karşı değildi, “devrimin temeli proleteryaya” karşı da böyle bir tutum geliştirilmişti. Bu hususta “eski tüfekler”den M. Ali Aybar şunu söylüyor:

«Leninist Parti modeli, bir burjuva parti modelidir. Burjuva partilerse bilindiği gibi çoğunluğun fikri alınmadan, azınlığın tepeden inmeci ve premidal bir örgütlenmeyi içerir. Diğer taraftan ise LENİN, devrim sonrası kendisine gelip, partiye başvuran proleterlere “GİDİNİZ SİZİN YERİNİZ PARTİ ORGANLARI DEĞİL, FABRİKALARDIR, BİZ DEVRİMİ BİR AVUÇ PROFESYONEL DEVRİMCİ İLE GERÇEKLEŞTİRDİK.»(29)

Sultan Galivey Kimdir?

Sultan Galivey’in, GPU-Rus İstihbarat Servisi tarafından ele geçirilen ve Uga’daki Başkurt bolşeviklerine yazdığı mektuptaki bilgiler, Kremlin-Lenin-Stalin-Sovyetler hakkında onun neler düşündüğünü göstermektedir:

«MERKEZİ HÜKÜMETİ İYİCE BİLDİĞİM İÇİN SİZİ KATİYETLE TEMİN EDERİM Kİ, BU HÜKÜMETİN (S.B.) RUS OLMAYAN MİLLETLERE KARŞI YÜRÜTTÜĞÜ POLİTİKA, RUSLARIN ESKİ EMPERYALİST SİYASETİNDEN KATİYETLE FARKLI DEĞİLDİR. 1917’DE VERİLEN VAÂDLER GERÇEKLEŞMEMİŞTİR. BUNA GÖRE BİZ, YAKIN GELECEKTEKİ KONGRELERDE MÜŞTEREK BİR CEPHE KURMAK VE KENDİ MİLLÎ ÇIKARLARIMIZI SAVUNMAK İÇİN KAZANLAR VE TÜRKİSTANLILARLA BİRLEŞMELİYİZ.»(30)

Bu amaçla Rus Bolşevik Partisi dışında bağımsız bir Parti kurar ve Slav boyunduruğundan kurtulmak için: «1) Sovyet yönetimi kadrolarına olabildiğince Türk bolşevik kadro yerleştirmeyi, 2) Türk ve İslâm Birliği idealinin yuvaları haline getirebilmek için Müslüman Cumhuriyetlerin eğitim kuruluşlarının ele geçirilmesini, 3) Basmacılar başta olmak üzere ulusal hareketteki kişilerle temasa geçmeği» başlıca prensip olarak kabul eder.(31) Kurmayı plânladığı parti “DOĞU SOSYALİST PARTİSİ” ve “İDEALİ” de, “TURAN FEDERAL SOSYALİST DEVLETİ”dir.

Dünyaya, bir köy öğretmeni olan Mir Said Haydar Galiyev’in oğlu olarak 13 Temmuz 1882’de resmî adıyla, “Özerk Başkırdistan Sovyeti, Sterlitamak Bölgesi Krimsakaly Kasabası, Uga Guberniası, Elimbetovo Köyünde” gözlerini açan Sultan Galivey, “bir Tatar Türkü ve Müslüman Komünist” olarak hangi şart ve gaye için olduğunu belirttiğimiz siyasî hayatına devam ederken, 1928 senesinde “siyasî faaliyetleri” sebeb gösterilerek, Stalin’in emriyle, “karşı-devrimci, burjuva milliyetçisi ve Pan Turanist” olduğu iddiâlarıyla tutuklanmış ve Moskova’da tutuklu bulunduğu hücresinde kurşuna dizilerek katledilmiştir.

Mustafa Suphi İle Sultan Galivey İlişkisi ve Stalin

Şimdi… “Mustafa Suphi ve Yoldaşları”nın katli meselesini incelerken neden birden Sultan Galivey meselesine girdik ve bazılarınca “sapma” sayılabilecek kadar uzattık?! Çünkü MUSTAFA SUPHİ, T.K.P.’NİN GENEL SEKRETERİ ÜNVANI YANINDA AYRICA SULTAN GALİVEY’İN DE “SEKRETERİ” İDİ. Bu kelimeyi, bugünkü gibi “daktilo yazan, telefonlara bakan kişi” mânâsına değil de, husûsen komünist ve siyasî literatürdeki mânâsı ile kavramaya çalışırsak, bu iki kişinin aralarındaki ilişki derecesini anlayabiliriz.

Mustafa Suphi, -hatırlamakta fayda var,- Sinop’tan kaçtıktan sonra esir düştüğü “Beyaz Ruslar”ın elinden “Kazanlı Müslüman Bolşevikler” tarafından kurtarılmış ve “dolaştığı yerler” de daima Sultan Galivey’in “çizgisi” içerisindeki bölgeleri kapsamıştır. “MUSKOM-Müslüman Komiserliği” içinde Sultan Galivey, M. Nur Vahidov, Şerif Monotof, Galimca İbrahimov ve M. Suphi, “YENİ DÜNYA” isimli Türkçe gazete çıkartırlar.

Sultan Galivey’in “SÖMÜRGELER ENTERNASYONALİZMİ” teorisi içerisinde o gün “halkın her sınıfıyla birlikte topyekûn verdiği anti-emperyalist İstiklâl Mücadelesi” içindeki Anadolu (veya Türkiye)nun önemi oldukça büyüktü. Sultan Galivey, Anadolu-Türkiye’nin bu hususiyeti üzerine makaleler kaleme almış, sosyalizmin ve devrimin tüm Orta Doğu ve Afrika ülkelerine doğru genişlemesinde hareket üssü görevini üstlenebileceğini ifâde etmiştir. İşte bu doğrultuda çıkartılan “Yeni Dünya” Gazetesinde de, Anadolu-Türkiye’ye yönelik bu husûsîyetlerin kaleme alınması ve propaganda çalışmaları yanında Rus Bolşevik yöneticilerinin uyguladıkları politika ve metotlar sert bir biçimde tenkit ediliyor ve “devrimin takip etmesi gereken yol” hakkında da makaleler neşrediliyordu.

Lenin’in hastalığı sebebiyle geri plânda kaldığı ve iplerin artık Stalin’in eline geçmeye başladığı bu dönemde “Türkiye’deki baş ajanımız” denilerek Rus Bolşevikleri’nin yöneticilerinden Zinoviev tarafından Stalin’le görüştürülen M. Suphi’ye, onun, “- Eski bir zabit daima milliyetçiliğe döner, hele bu Türk ve İranlı bir zabitse!..”(32) dediği ve M. Suphi’nin de Stalin için pek hayırlı düşünmediği kaynaklarda açıkça zikrediliyor. Bütün bu ifâdeler, bugün ifâde edilenlerin aksine bir gerçeği ortaya koyuyor ki o da şudur: MUSTAFA SUPHİ, her ne kadar Lenin’in birtakım “talimat veren telgrafları”na muhatap olsa da, -bağlı olduğu Sultan Galivey’in, “açık hedef” olmamak için tam mânâsıyla ortaya çıkmaması sebebiyle- SOVYETLERİN “İSTEĞİ” İLE TÜRKİYE’YE GİTMİYOR, “YENİ DÜNYA” GAZETESİNDE PROPAGANDASI YAPILANI, YANİ “SÖMÜRGELER ENTERNASYONALİ”Nİ GERÇEKLEŞTİRMEK ÜZERE SULTAN GALİVEY’İN EMRİYLE BU HAREKETE GİRİŞİYORDU.

İşte bu noktada bu bölümün başında zikrettiğimiz “muhtelif rivayât”ın ikisinin birleştiğini söyleyebiliriz. “Mustafa Suphi ve Yoldaşları”nın katledilmesinin, hem Ankara Hükümeti hem de Rus Bolşevik Komünist Partisi/Lenin-Stalin için ZARURÎ-GEREKLİ olduğu ortaya çıkmaktadır.

M. Suphi’nin başında bulunduğu TKP, Sultan Galivey’in “sömürgeler enternasyonalizmi teorisi” doğrultusunda “ulusal-millî” karakterli bir görünüm arzetmekte ve eğer Anadolu-Türkiye’de başarıya ulaşırsa (veya “tutunursa”) bu, “TEK ÜLKE SOSYALİZMİ”ni kabul etmiş olan Stalinist çizginin gerilemesine sebep olabilirdi. Nitekim Mustafa Suphi’nin Mustafa Kemal’e çektiği “- bizim hariçte maksad-ı teşekkülümüz, dahildeki maksad-ı Millimizi teşkil ve teminden ibarettir. Binaenaleyh size nasıl hizmet edebiliriz?”(33) sözlerinin yeraldığı telgraf metni, onların gâyesinin “Turan Federel Sosyalist Devleti” olduğunu ortaya koyarken, bunun Leninist (ve Stalinist) çizgiye aykırılığı da inkâr edilemez bir şekilde gözükmektedir. Bu “aykırılık”, Rusların, Türk Müslüman aydınlara ve halka karşı giriştiği katliam esnasında, M. Suphi’nin Erzurum’a vardığı zaman söylediği, “- RUSLAR IRKIMIZIN ÜZERıNE TÜRKİSTAN’DA POSTU SERDİLER”(34) sözüyle daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Biz burada “bu işi Sovyetler yapmıştır” demiyoruz; İsmet Bozdağ’ın bu mesele üzerine kaleme aldığı kitapta geçen “- O zaman Sıvastopol ile Anadolu sahilleri arasında vızır vızır işleyen motorlar ve gemilerle bir ajanı Trabzon’a göndermek ve Yahya Kahya’yı tatmin etmek, kolayın kolayı idi”(35) hükmünü de, hem Yahya Kahya’nın, hem oğlu Osman Kahya’nın ve hem de zikrettiğimiz diğer vesîkâları gözönünde tutarak, onun “çok sevdiği Atatürk’ü” korumasının ortaya çıkardığı, “aşk, aklı giderir”e bir misâl olarak addediyoruz.

Ancak şunları hükmümüzü verirken gözönünden çıkarmıyoruz: M. Suphi’nin, Anadolu’da birtakım “taarruzlar olabileceği” endişesiyle yanına Sovyetler Birliği Ankara Büyükelçisi Modivani’yi yanına alarak Kars’a gelmesi… Büyükelçi’nin özellikle Erzurum’dan gelen haberlere yani nümayişler olduğu ve tehlikeli hâdiselerin zuhûr edebileceği endişesine rağmen kafileden ayrılıp tek başına Ankara’ya dönmesi… Katliamın olmasından sonra hiçbir telâş eseri göstermeden Ankara’nın “resmî” açıklaması olan “deniz kazası sebebiyle boğuldular” açıklamasını hemen kabul etmesi… Hiçbir inceleme girişiminde bulunmaması… Bir Sovyet vatandaşı olan M. Suphi’nin ehemmiyeti gözönüne alındığında, Sovyet Hükümeti’nin de “ilk ilişki kurma girişimi”nin bu şekilde neticelenmesi üzerine, “resmî” açıklamayı hemen kabul etmesi, hiçbir girişimde bulunmaması… Ve en önemlisi, devamlı savsaklanan “Türk-Rus Dostluk Anlaşması”nın hemen imzalanıp ve hemen “5 milyon rublenin yollanması”… Bahsi geçen bu anlaşmanın bir maddesinin de, “karşılıklı olarak illegal örgütler üzerine gidilmeleri” maddesini içermesi… Bütün bunlar, katliamda -veriler gözönüne alındığında- Sovyetlerin “aktif” olarak rol almadığını fakat, “işi” Ankara Hükümetine “havale” ettiğini, (hiç değilse, “itiraz” etmediğini) ortaya koyuyor. Nitekim bundan sonra Stalin tarafından Sultan Galivey üzerine yönelinmiş, onun “dış dünya’ya” açılması (M.Suphi) engellendikten sonra, hakkında çeşitli suçlama kampanyaları açılmış ve nihayetinde de katledilmiştir.

Peki Ankara Hükümeti neden bu katliamı gerçekleştirdi? Cevap üç maddede şöyle:

1) Yeni bir rakibin ortaya çıkmasını engellemek,

2) “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” anlayışında ifâdesini bulan ve son tahlilde birinci maddeyle ilişkili durumu ortadan kaldırmak,

3) Kemalist Devrimlerin İslâm’a karşı olması, “Hilâfet” kurumunu “ilgâ” ederek Müslümanları “başsız” bırakması ve bunun da özellikle Hindistan’daki (ve Orta Doğu’daki) İngiliz emperyalizminin yararını gözettiği gerçeğini bir ân bile aklımızdan çıkarmadan, M. Kemal Öke’nin, şu ifâdesini okuyalım:

«Türkistan’da Çarlığın zincirlerinden kurtulan Türkler, yeni ideolojinin (sosyalizmin) Asya’ya yayılmasında etkili olacaktır. Böylece Güney Asya’da İngiliz sömürgeciliğinin yıkılmasında, Hind Müslüman devrimcilerle el ele vereceklerdi. İşte Sultan Galivey’in teorik çatısını kurduğu “Bolşevikleştirilmiş Turan Devleti” böyle doğdu»(36)

İşte M. Suphi’nin öldürülmesinin nelere vesile olduğu veya hangi plânlar sebebiyle öldürüldüğü böyle karmaşık bir görüntü sergilerse de, bu kadar açık: Katledilmesi, emperyalizmin; hem Rus Emperyalizmi hem de Ankara hükümeti ile yakın ilişkide bulunan İngiliz Emperyalizmi’nin çıkarlarına uygun ve yaşasa idi malum “Sömürgeler Enternasyoneli” teorisi sebebiyle bu çıkarların baltalanması ortaya çıkabilirdi!!! Son tahlilde netice bu; “âletler” o kadar mühim değil? Ölmeseydi ne olurdu, başarılı olur muydu? Cevabı verilmesi gereken sual bu. Bunun cevabı ise, başından sonuna kadar “İstiklâl Mücadelesini”, “Halife ve Padişah efendimizi, Hilafet mekânını kurtarmak” için yapan bir memleket de Bolşevik bir hükümet kumak çok zor idi. Onun içindi ki, rahmetli Üstadımız, M. Suphi ile siyasî kök (ittihatçılık) olarak ayrı olsa da gaye de aynı “fikirde” olan Enver Paşa için “hayalperest” tabirini kullanır. Bizim gözümüzde de, M. Suphi bir “hayalperest”tir.

Bu bölümün başında ifade ettiğimiz gibi, “Mustafa Suphi’nin Dramı” mı, “Türkiye Sosyalistlerinin Dramı” mı meselesi de oldukça önemlidir. Bizce, ikisi de; ancak ikincisi, daha da “önemli bir dram”dır. M. Suphi’nin TKP’si bugün “coğrafyamızdaki” sosyalistler tarafından kabul ediliyor ve onun “sekreteri” olduğu ve görüşlerini yaydığı için katledildiği Sultan Galivey’in, “sağ sapma, karşı-devrimci, burjuva milliyetçisi” olarak sosyalizmin dışına itildiği UNUTULUYOR ve bütün bunlara rağmen, hâlâ “Leninist” olduklarını ifade etmekten de, kaleme aldığımız “bilimsel veriler” doğrultusunda kaçınılmıyor!. Ve her ne hikmetse Şefik Hüsnü’nün tamamen “Komintern” kararları doğrultusunda vücud verdiği II. Dönem “enternasyonalist TKP” ise yerin dibine batırılıyor!!!

Son söz, bugün kendine “ML” veya “MLM” diyen hiçbir sosyalistin Mustafa Suphi ve onun TKP’sini kabullenmesinin “reel” bir yanı yok olduğu gibi, bugünkü sosyalist “Türk(iye)” hareket(ler)i de bu mânâda “sahte kökler” üzerine oturmuş, dostu ve düşmanını karıştırmış, “temel” üzerinde değil de “tâli” meseleler çerçevesinde dönüp duran, birbirlerine “çocukça” suçlamalarda bulunan kafası karışıklar zümresi olarak, hiç kimseye ve de özellikle BD-İBDA HAREKETİ önderliğindeki İslâmcı mücadeleye, “emperyalist uşağı” deme hakkına sahip olmayanları ifâde etmektedir.

Dipnotlar:

(*) Bir “rivayet”te de, “Samsun’a bağlı Giresun” ifadesi geçer.

1) “Mustafa Suphi i ego Rabota”. Sultan Galivey. Zizn Nasyonel Hostey-Milliyetlerin Hayatı dergisi. 16. 7. 1921. 14. Sayı. Aktaran: “Mustafa Suphi-Yaşamı, Yazıları, Yoldaşları”. Sosyalist Yyn. Kasım 1992. s. 141

2) a. g. k.

3) “M. Suphi’yi Kim Öldürttü”. Emre Yy.İsmet Bozdağ. 1992. s. 9

4) a. g. k. s. 11

5) a. g. k. s. 12

6) a. g. k. s. 12

7) a. g. k. s. 12

8) Sultan Galivey. a. g. k. s. 141

9) “Mustafa Suphi’yi Kim Öldürttü”. s. 14.

10) “Mustafa Suphi-Yaşamı, Yazıları, Yoldaşları”. Sosyalist Yyn. Kasım 1992. s. 162

11) a. g. k. s. 148

12) a, g. k. s. 42-43

13) “Türkiye Devriminin Yolu ve Görevleri”. Zağros Yyn. s. 144. Bu iktibastan “bir heyet” diye bahsetmemizden maksadımız, kitabın, “Türkiye Devrimine ilişkin beş broşürden, dağ ve savaş şartları içinde gerilla tarafından” oluşturulmuş olması ve Kürdistan “devrimci” ve “yurtseverleri”nin görüşünü (PKK’ya yakın) ifade etmesini göstermektir.

14) “Proleter Doğrultu”. Eylül-Ekim 1996. Say: 7. s. 7. Bu dergi Marksist Leninist Komünist Parti-MLKP’nin legal ve daha çok “teorik bilgiler” ihtiva eden neşriyatıdır.

15) “Atılım” gazetesi. Sy: 21. 27 Aralık 1997. s. 2. Bu gazete, MLKP örgütünün haftalık olarak çıkardığı bir yayındır. Erkut Direkçi de, Ankara Merkezi Kapalı Cezaevinde kalırken gerçekleşen “96 Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu”na katılmış, kanser hastalığına tutulmuş, çeşitli başvurulara ve Adli Tıp raporlarına rağmen çok geç tahliye edilmiş ve 12 Aralık 1997’de tedavi görmek için gittiği yurt dışında ölmüş bir MLKP militanıdır. Aynı zamanda GKB-Genç Komünistler Birliği-Yurtdışı Komitesi üyesi olduğundan, yani “genç komünarları” eğitmek gibi bir vazifeyle iştigal ettiğinden bu mevzudaki görüşü kaydedilmiştir. Fakat hemen şunu ifade edelim ki, bir önceki iktibasda geçen “failler” ile bu şahsın işaretledikleri arasında fark vardır. Burada hemen akla gelen sual, MLKP hangi görüşünü savunuyor olacaktır tabiî olarak. Bu mevzuda, iktibaslardan da anlaşılacağı gibi, “keskin antiemperyalist cüret” sahibi oldularını iddia edenlerin hangi görüşünü, “onların” diye kabul edeceğiz belli değil. İkisi arasında “dağlar” farkı olduğu kuşku götürmez!

16) “Bilim ve Sanat”. S: 8. Ağustos 1981. s. 26.

17) “M. Suphi-Yaşamı, Yoldaşları, Yazıları”. s. 24

18) “Mustafa Suphi’yi Kim Öldürdü”. s. 79

19) a. g. k. s. 78-79

20) “Suyu Arayan Adam”.Şevket Süreyya Aydemir. I. Basım. 1959, s. 208-9

21) “Türkiye’de Sol Hareketler”. Aclan Sayılgan. Hareket Yyn. İstanbul 1972. Aktaran: İsmet Bozdağ. “Mustafa Suphi’yi Kim Öldürdü”

22) “Pod Zinemenenİslâma”. Zovyi Vostok. Nr. 4. 1922. s. 95 (Aktaran: Aclan Sayılgan. “Türkiye’de Sol Hareketler” s. 124)

23) “Cumhuriyete Doğru”. M. Göloğlu. s. 44.

24) “Türkiye’de Sol Akımlar”. Mete Tuncay. Bilgi Yyn. 1978. 3. Baskı. s. 240.

25) “Atatürk’ün Kurduğu TKP ve Sonrası”. Feridun Kandemir. s. 184-186

26) “İstiklâl Harbimiz”. Kazım Karabekir. s. 1147-1148

27) “Musa’nın Mapushanesi”. H. İzzettin Dinamo. s. 217.

28) “Adımlar” dergisi. Sayı: 18. 10-23 Eylül 1989.

29) “Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyoneli”. Erol Kaymak.İrfan Yyn. 1. Bsk. Ocak. 1993. İstanbul. s. 193.

30) a. g. k. s. 183

31) a. g. k. s. 198

32) “Türkiye’de Sol Hareketler”. s. 165

33) “TBMM Gizli Celse Zabıtları. C: 1. 18. 1. 1337, s. 1337

34) “Türkiye’de Sol Hareketler”. Syf: 163. Kitabın sahibi Aclan Sayılgan’ın iktibas ettiği yer: Novyi Vostok dergisi. “Pod Zinemenen İslama” başlıklı yazı. Sayı: 4. 1922. s. 95

35) “M. Suphi Kim Öldürdü”. s. 82.

36) “Glastnost’un Dış Politikası”. M. Kemal Öke. Türkiye gazetesi. 19 Kasım 1991.

Kaynak: Akademya I. Dönem, Sayı 11, Şubat 1999.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!