Necip Fazıl’ın Edebiyat Anlayışında Münekkidin Rolü

Recep Yılmaz

Dr. Öğr. Üyesi, Muş Alparslan Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları. 1974 Kdz-Ereğli doğumludur. İlk, orta ve liseyi İstanbul’da okumuştur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili Edebiyatı bölümünü mezunudur. Yüksek lisans eğitimini 2007’de İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Türkçe Bilim dalında tamamladı. Aynı bilim dalında 2013’de doktor ünvanını kazandı. Arapça, İngilizce ve Fransızca bilmektedir. 

(İslâm Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlâkı – IV / Modern Dönem, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul – Kasım 2022, s. 613-624)

Giriş

Cumhuriyet devri Türk şiirinin şöhretli şairlerinden Necip Fazıl’ın çok yönlü bir şahsiyet olduğuna şüphe yoktur. Onun bu çok yönlülüğünün bir tarafı hikâye, roman, tiyatro gibi eserlerle görünen fakat zirvesini şiirde bulan sanat cephesi; diğer tarafı ise köşe yazıları, tarih incelemeleri, düşünce ve tenkit yazılarıyla görünen fikir cephesidir. Altmış yıllık yazı hayatı boyunca sanatıyla fikrini; yâni duygularını ifade ettiği şiirleri ile düşüncelerini ifade ettiği fikir yazılarını ayrı ayrı geliştirmiş olan Necip Fazıl, zaman zaman bu iki alan arasında geçişler de yapmış; şiiri fikre, fikri de şiire yaklaştıran ara formlar üretmiştir. Yine Necip Fazıl çok yönlülüğün bir tezahürü olarak kimi zaman tenkitlere konu olmuş, kimi zaman da sosyal ve siyasî hâdiselerle birlikte edebiyat ve sanat üzerine de tenkitler kaleme almış, münekkitlik yapmıştır.

Necip Fazıl’ın, hem sosyal hâdiseler üzerine yazdığı yazılarında hem de edebiyat ve sanata dair kaleme aldığı tenkitlerinde meseleleri daima bir merkeze irca etme, belli bir noktada toplama gayreti içinde olduğu dikkat çeker. Neredeyse ele aldığı her meselede gösterdiği bu merkeze irca etme tavrına bütüncüllük anlayışı da denilebilir. Bu anlayışı yansıtan yazılarında, hâdiselerin içinde cereyan ettiği zaman boyutu olan tarihî süreçler, yâni Türk toplumunun yakın tarihte yaşadığı medeniyet değişimi olgusu da daima önemli bir yer tutar. Bu, onun, bir toplumun başta sanat ve edebiyat ürünleri de dâhil ortaya koyduğu her eser ve eylemin, o toplumun varlık anlayışını oluşturan kök değerlerden neşet ettiğine ve tarihi süreçlerin önemine yaptığı bir vurgudur.

Yazıda sırasıyla; Necip Fazıl’ın, edebiyata bakışı, tenkit anlayışı, münekkit eksikliğine dair müşahedeleri ve son olarak tenkidin ihyası için ortaya koyduğu yol haritasıyla birlikte münekkide verdiği role değinilecektir.

Necip Fazıl’ın Edebiyat Anlayışı ve Edebiyat-Düşünce İlişkisi

Necip Fazıl’ın münekkide verdiği rolün daha iyi anlaşılması için, öncelikle onun, münekkidin faaliyet alanı olan edebiyatı nasıl anladığına yer vermek lâzımdır. Necip Fazıl, sadece şiir, roman, tiyatro, hikâye gibi türleri kapsayacak şekilde anlaşılan edebiyat kavramının, Batı’da harf, kelime, cümle, yazı dili anlamlarına gelen (Lettres)’den hareketle anlaşılmakta olduğunu, esasen teknik hariç bütün sâf ilim ve tefekkür çeşitlerinin edebiyat dairesi içinde görülmesi gerektiğini söyler. Fen bilimleri dışında kalan ilimler arasında üstün düşünceyle derin duyguyu mezceden edebiyatın konumunu, toplumsal fayda yönünden ne kadar âciz görünürse görünsün, bedendeki kalbin konumuna eş görür. Necip Fazıl edebiyatı, kâinatın künhünü arayan fikre kıyasla, çoğu kere fikri yaya bırakan bir hissediş vasıtası olarak düşünebileceğimizi dile getirir. Edebiyatı bu genişlik ve derinlikte anlamanın, onun izzet ve kıymetinin gerektiği gibi anlaşılmasına yol açacağını belirten Necip Fazıl, edebiyatı olmayan millet, zatiyle de mevcut değildir, der.[1] Tahsin Görgün de edebiyatın daha kapsamlı şekilde anlaşılması gerektiği yönünde fikir beyan ederek, onu düşüncenin hem vasıtası hem de vasatı olarak görmenin daha doğru bir yaklaşım olacağını ifade eder. Görgün, düşünce deyince akla gelen felsefenin de, esasen dile getirildiği vakit edebiyatın bir parçası hâline geldiğine dikkat çekmektedir. Bu nedenle edebiyat felsefeyi de içeren bir yapıdadır.[2]

Edebiyatın düşünceyle olan bağını görmek esasen tek başına yeterli değildir. Düşünce ve edebiyata yön veren merkezî bir anlayış sahibi olunması da gerekmektedir. Necip Fazıl bu merkezî anlayışa “kök telakki” (kök anlayış) adını verir.[3] Ona göre “boşlukta mekân işgâl etmek hassasına” ermek isteyen toplumlar, bu gayeye ancak kendi bünyelerinde yoğrulmuş olan irfan (kültür) mayası sayesinde erebilirler. Kopya olmak yahut taklide düşmek istemeyen toplumlar, ya kaybettikleri öz köklerini yeniden keşfedip onu yeni zamanlar için geliştirecekler yahut kendilerine bağımsız bir kök sağlamak amacıyla geniş bir kültür hamlesine girişeceklerdir,[4] diyen Necip Fazıl, her halükarda bir kök telakki kazanmanın zaruretine dikkat çekmektedir. Ona göre “Türk edebiyatının çektiği en büyük kriz, sanatkârdaki kumaş eksikliğinden ziyade fikir eksikliğinden” neşet etmektedir. Dolayısıyla Türk cemiyetinin en büyük ihtiyacı fikir adamıdır diyen Necip Fazıl, fikir adamının bizde niçin yetişmediği meselesi üzerinde derinleşmemiz, bu soruyu kendimize sorarak, bunun nefs muhasebesini yapıp eksikliği süratle gidermemiz gerektiğine dikkat çeker.[5]

Necip Fazıl’ın Tenkit Anlayışı ve Muhasebe Kavramı

Necip Fazıl’ın tenkit anlayışını onun çokça dile getirdiği muhasebe kavramıyla birlikte ele almak gerekir. Zira eserlerinde sıkça vurguladığı “nefs muhasebesi” aslında bir öz tenkittir. Öz tenkit ya da nefs muhasebesi ona göre insanın kendini idrak etmesinin temel noktasıdır. Bu noktada, Necip Fazıl’ın olmazsa olmaz olarak gördüğü kök telakki kavramının kendini idrak etme ile çok yakın ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır. Birbirine yakın olan bu iki kavramı olgunlaştıran şey ise tenkit fikridir. Bilge Ercilasun da, insanın eşyaya ve dış dünyaya bakarken tenkit fikri ile hareket ettiğini; tenkidin, hem insanın dış dünya ile münasebetini sağlamlaştıran hem de onun zekâ ve muhakemesini geliştiren bir unsur olduğunu belirtir.[6]

Necip Fazıl, nefs muhasebesi noktasından fertle başlattığı tenkidin, bireyden topluma doğru genişleyen daireler halinde farklı türlerine de değinmiştir. Bunlar, cemiyet muhasebesi, tarih muhasebesi, doğu-batı muhasebesi, dünya ve kâinat muhasebesi gibi adlarla karşımıza çıkarlar.[7] Ona göre, bir toplumun zamanın getirdiği değişimler karşısında şahsiyetini koruması yâni kendisini “kendi kalarak” geleceğe taşıyabilmesi, meydana gelen değişimlerin dışında kalmaya çalışmasıyla değil, bilakis değişimlerin kök telakkiye bağlı olarak öz tenkit merkezli muhasebesini yapabilmesi suretiyle olur. Böyle bir öz tenkit, bir toplumun değişimler boyunca kendisine referans vereceği, “biz kimiz” bilgisini sağlar.

Sıklıkla Türk Edebiyatındaki münekkit yokluğundan şikâyet eden Necip Fazıl, “hepimiz, birbirimize karşı bir gün münekkit, bir gün konu teşkil etmekten başka çare bulamıyoruz” diyerek yazı hayatında kimi zaman münekkitlik yapmak durumunda kaldığını dile getirir.[8] Necip Fazıl’ın bu tenkitlerinde ele aldığı eser ve yazarları, ayrıntılardan çok bütünlükçü bir bakışla tenkit ettiği görülür. Nitekim onun tenkit tarzına dair bir izah “Necip Fazıl sanat ve düşünce hayatının dinamik örgüsü gereği genişliğine tahlilci değil de derinliğine hülasacı ve terkipçi olmuştur.[9] şeklinde yapılmıştır. Bu tenkitlere: Necip Fazıl’ın Namık Kemal’in hayatı ve eserlerini değerlendirdiği “Namık Kemal” adlı eseri ile Doğu Edebiyatını muhtasar bir şekilde ele aldığı Edebiyat Mahkemeleri kitabının doğu edebiyatı bölümü, bir bütün olarak Osmanlı edebiyatını ele aldığı Tanrı Kulundan Dinlediklerim eserindeki yedi mektubu ve yakın tarih edebiyatçılarından Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nurullah Ataç, Nazım Hikmet gibi isimleri ele aldığı Edebiyat Mahkemeleri adlı kitabının aynı adı taşıyan bölümü örnek verilebilir.

Necip Fazıl’da tenkidin, dil ve üslup eleştirisi gibi edebî tenkitle sınırlı olmadığı, bilakis onu da içerecek şekilde geniş kapsamlı olduğu anlaşılmaktadır. Elbette edebiyata merkezî bir rol veren ve onu düşüncenin bir vasatı olarak gören Necip Fazıl’ın tenkit anlayışının da belirli edebî türlerle sınırlı kalması beklenemez. O’nun edebiyatı bu genişlikte anlaması, edebiyatın gelişmesinde büyük etkisi olan tenkit için de benzer düzeyde bir genişlik tasavvur ettiğini göstermektedir. Edebiyat anlayışının derinliği, tenkidi geliştirmekte, tenkidin gelişmesi ise edebiyatı yükseltmektedir. Bu iki kavramın arasında diyalektik bir tamamlayıcılık olduğu görülmektedir. Öte yandan tenkidin kısır ve hareketsiz kalışı edebiyatı yavaşlatacak, günümüzde yaygın olarak anlaşıldığı gibi edebiyatın belirli edebi türlerle sınırlandırılması söz konusu olacak, bu da tenkidi köksüz, yüzeysel ve dağınık bırakacaktır.

Bu tenkit anlayışının derinliği, Takıyyettin Mengüşoğlu’nun tanımıyla insan eylemleriyle ortaya çıkarak insan başarılarının bütününü teşkil eden tarihsel varlık alanı ve bu varlık alanının taşıyıcısı dil olgusuna kadar uzanır.[10] Haliyle Necip Fazıl’ın tenkit anlayışı edebiyat ve tarihin içiçe olduğu bir bütünlükten hareket eder. Nitekim Orhan Okay bu bütünlüğe, “her ne kadar edebî tenkitle edebiyat tarihi birbirinden farklı iki ayrı alan olarak düşünülmekteyse de edebiyat tarihinin kuruluşu ile edebî tenkit teorileri arasında paralellikler bulunur”[11] diyerek işaret eder.

Necip Fazıl’da, tenkit bütünlüklü bir dünya görüşüne dayanmalıdır. O bu yöndeki düşüncesini, bizde “Lessing gibi toplum ve dünya görüşüne dayanarak tenkit yapan adam olmamıştır” şeklinde ifade eder.[12] Ona göre dünya görüşü ve mücerret fikir, olmazsa olmazlardandır. Çünkü başarılı terkip ve tespitler, meselelerin en soyut biçimlerine giderek, onları kökenleri itibariyle ele almakla gerçekleşir. Necip Fazıl, bunu “en şerefli teşhis en haysiyetli tecritten gelir” şeklinde ifade eder.[13] Ona göre bu husus Türk edebiyatında oldukça ihmal edilen bir noktadır. O, bu durumun yâni “Mücerret fikir ve felsefede yaya oluşumuzun” sebebi olarak, “nefislerine şahsiyetli ve müstakil terkipler kurma çabasını yükleyemeyen”[14] münevverlerin elinde kalmış olmamızı gösterir.   

Necip Fazıl’ın tenkit ve münekkit eksikliği hakkında pek çok tespiti bulunmakla birlikte bunları somutlaştıran belli başlı misalleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Münekkit Eksikliği Yokluğuna İlişkin Müşahedeleri

Sanat hayatının ilk devresinde hakkında yazılanların kendi eserlerinden fazla olduğu söyleyen Necip Fazıl, bu yazılardan bir dirhem cevher çıkarılamayacak olmasından yakınır. Zira “anlayan, gören, takip eden, ölçebilen yok”tur. Şaire göre bu durumun başlıca sebebi, en büyük problemimiz olan bir “jandarmöri” yâni bir denetim mekanizması kuramamış olmamızdır.[15]

Necip Fazıl, yayınlandığı vakit önemli bir sanat hâdisesi sayılan “Kaldırımlar”ı göklere çıkaranların, esasen ruhunu ve gayesini yitirmiş bir cemiyette bunalımlar yaşayan çilekeş entelektüelin şiiri olan “Kaldırımlar”ı, sokaklarda geceleyen evsiz barksız, sefil bir sınıfın destanı olarak anladıklarını, bu sığ anlayıştan dolayı da şiiri yüceltmek şöyle dursun; onu yerin dibine indirdiklerini söyler. Bu kadarını bile anlayan yok, diye hayıflanır.[16] Yine dönemin meşhur münekkidi Nurullah Ataç’ın yazdıklarına dair yorumu ilginçtir. Kendisine yönelik kullandığı övücü ifadelere rağmen, Ataç’ın yorumlarını yavan bulduğunu açıkça ifade eder. Ona göre Ataç’ın bolca kullandığı parlak, güzel, yeni, keskin, diri, derin… gibi  övgü ifadeleri fikir bağından yoksun kelimelerden ibarettir ve âdeta “incisi düşmüş istiridye kabuklarına benzeyen bomboş sıfatlar…”dır. Nurullah Ataç’ın “niçin?”den, “neden?”den, “nasıl?”dan habersiz tenkitlerini bir “his mayonezine” benzeten Necip Fazıl için Ataç’ın bir münekkit olarak algılanması, bir münekkidin gelecekteki zuhur ihtimalini karartan bir hal almaktadır.[17] Yine Bir Adam Yaratmak piyesi etrafında tiyatro münekkidi Selâmi İzzet’in “Akşam” gazetesindeki yazısında “-Bu eser bir kafa ıstırabının hikâyesidir?” şeklinde bir cümleden ibaret olan ve devamı gelmeyen hükmü sorgular. Bu yazıda gerek ıstırap hakkında, gerekse bu ıstırabın neden, nasıl, ne sebeple ve ne uğurda olduğuna dair hiçbir bahsin yer almamış olması karşısında hayretini belirtir.[18]

Necip Fazıl, hiçbir ruh ve meseleye inemeyen münekkitler arasında, uzun süre münekkitlik yaptıktan sonra roman yazmaya başlayan Abdülhak Şinasi Hisar’ı da zikreder.[19] İsmail Habip Sevük’ün Cumhuriyetin ilânından birkaç sene sonra yayınlanan Teceddüt Edebiyatı Tarihi adlı eserini, eserde kendisine verilen yer için teşekkür etmekle birlikte Türk fikir ve sanat hayatının büyük fikrî ve felsefî muhasebesini yapabilecek kıratta bir tahlil ve terkip kafası taşımadığını iddia ederek yetersiz bulur.[20] O zamanki adı Senfoni olan Çile şiiri için övücü bir yazı yazmış olan ve şiiri Fransızca’ya çevirip Paris’te, (Tur Eyfel) radyosundan okutturan ressam Âbidin Dino’nun esasen metafizik gerilimlerle dolu bu şiirdeki Yandı sırça saray, İlâhî yapı, / Binbir âvizeyle uçsuz maddede… mısralarını, sahip olduğu komünist anlayış gereğince maddeciliğe bağlaması, Necip Fazıl’ın münekkit yokluğundan şikâyetine bir misaldir.[21]

Necip Fazıl, eleştirilerinde o zamanki Türk basınının merkezi olan Babıali münekkitlerine de yer verir. Bunlar, açıkgözlülükleri ve kazandıkları yirmi dört saatlik odaklanma yetenekleri sayesinde, şu veya bu fikir sisteminin, şu veya bu sanat tarzının temsilcileri gibi görünmeyi başaran kişilerdir. Bunlar “En büyük şiir heyecanını, yazdığı hicviyelerde bulan, en büyük tenkit zevkini, çalıştığı gazetenin yazı müdürüne ait romanları, onlardan iğrenmesine mukabil 5 liraya methettiğini söylemekte” arayanlardır. Nefislerinin övülmesinden başka bir davaları olmayan bu kişiler için, “sağ, sol, ileri, geri, bütün fikir sistemleri en kaba nefs gayretinin, en kaba peçesi hükmündedir.”[22]

Necip Fazıl, hakiki münekkidin yokluğu sebebiyle ortalığı muvazenesi olmayan bir edebiyatın kapladığından da şikâyet etmektedir. Orhan Veli’nin Garip adını verdiği yeni şiir çıkışını olumlu bulmaz ve “öteden beri mütefekkirsiz, münekkitsiz, zabıtasız diyarda bu dâvanın mahrem faktörlerine ait hiçbir muhakeme ve muhasebe çizgisi” çekilememiş olmasından kaynaklı bir hâl olarak görür. Ona göre bu sanat, “lisanın bütün iştikak ve ekleriyle ne kadar kelimesi varsa hepsini teker teker kâğıtlara yazıp bir çuvala doldurmanın ve niyet çekercesine rastgele dalarak o ândaki mide ve işkembe zevkine göre birer ve ikişer, üçer ve dörder alt alta toplamanın san’atı”dır.[23] Batı dünyasında bile ruhî boşluğu hisseden şairler etrafında belirli bir kalite belirten gruplaşmalar oluştuğunu, bu şairlerin insanları çeşitli doğru-yanlış yörüngeler etrafında döndürdüklerini, buna karşın Türk edebiyatında ise “bizim cebren boşaltılan” ruhumuzun, “aynı dâvayı büsbütün kepaze edici” tarzda oluşturduğu ortam sayesinde, meydanın “ucuz hokkabazlar, ana mektebi çocuklarının oyunlarından daha hünersiz acemi taklacılar” diye vasfettiği şahsiyetlere kaldığını dile getirir.[24]

Necip Fazıl, geçmişten kalma ahlâkî bütünlüğün, Tevfik Fikret’in başında olduğu “Edebiyat-ı Cedide” sonlarına kadar devam ettiğini belirtir. Fakat değişim hâlindeki toplumla birlikte değişmekte olan sanat, kendi dünya ve kanunlarını inşa edememiş ve süreç içinde fikrî ve ruhî değerlerini yitirmiştir.[25] Böylece modernite etkisiyle değişmekte olan dünyada zemin kaybeden fakat özü itibariyle gelecek için bir takım tohumlar barındıran eski edebiyatın bütünlüğünden kopulmuştur. Diğer taraftan, modernitesinin kodları idrak edilemeyen Batı’ya da ulaşılamamıştır. Dolayısıyla neticede şahsiyet ve kimlik kaybıyla sonuçlanan bir boşlukta kalma hali ortaya çıkmıştır.

1936 yılında Matbuat Umumî Müdürlüğü “1908’den Sonraki Türk Edebiyatı” başlığıyla yeni edebiyat örneklerini Avrupa’ya tanıtmak için Fransızca bir antoloji yayınlamıştır. Necip Fazıl, bu rutin yayın olayının edebiyat çevrelerinde adeta dünyanın sonuymuş gibi önemli addedilmesini ve söz konusu antolojide yer alma meselesinin doğurduğu tartışmaları, o vakte kadar adı sanı duyulmayan birçoklarının da ortaya çıkarak dâhil olduğu çekişme ortamını Türk Edebiyatının içine düştüğü ‘ebedî muvazenesizliğe’ yorar. Bunu, artık hiçbir hâdise üzerinde kıymet hükmü nosyonuna malik olunmadığının ve hâdiselerin derece ve önem sırasına göre “peşin bir şuurla” idare edilemediğinin, bilakis tesadüflere bağlandığının yüzde yüz delili olarak görür.[26]

Tenkidin Yeniden İhyası ve Münekkide Biçtiği Rol

Necip Fazıl’ın, kaybolan şahsiyetin tekrar kazanılması için önemine dikkat çektiği tenkit her şeyden önce öz tenkitle, nefs muhasebesiyle başlayacak ve gelişecektir. Necip Fazıl, yeni şiirin engelsiz, çitsiz alanlarına kolay yoldan şair olmaya koşan gençlere bunun yerine daha gerçekçi olan bir yol olan münekkitliği önerir. Gençlere yeteneklerini bu yönde geliştirmeyi tavsiye eder. Bu tenkit farkındalığı zamanla, tenkit için gereken ölçülerin aranmasını da getirecektir. Bu düşünceyle, “küçük çaplardan büyük çaplara doğru ölçü sahibi olunuz. Münekkitliği, münekkit olmayı gaye edininiz” der. Zamanla kazanılacak formasyon, gençlerin kendilerine, tanıdıklarına, arkadaşlarına, günlük faaliyet muhitlerine karşı tenkit ölçüsüne mâlik olmalarından başlayarak geniş cemiyet plânında bütün bir sanat, fikir ve ruh miyarına sahip olmaya kadar ilerleyecektir. Tanzimat’tan bugüne kadar en büyük zaafımızın, kafasında usûl ve terkip yatan büyük Türk mütefekkirini yetiştiremeyişimiz olduğunu hatırlatan Necip Fazıl, bu yüzden herkesin tenkidi en az bir kere denemeye girişmesini ister, bunun da tefekkür geçidinin açılmasına sebep olacağını umar. Ve yine gençliğe hitaben: “bir şey olmak, bir ideale sahip olmak istiyorsanız (orta aydınlar) zümresine yanaşın (…) vatanımızın en muhtaç olduğu usûl ve terkip zihniyetine ulaşmak için, kendimizi zorlayalım ve bu geleneğin başlatıcıları olalım” çağrısında bulunur. “Öyle bir zaman ve mekânda yaşıyoruz ki, balın maddesini tahlil, lezzetini tâyin, müşterisini ihya, satıcısını temin, piyasasını teşkil işi bizzat arıya düşüyor. Onun içindir ki, bir şey olmak isteyen mefkûre âşığı genç adam, kıymeti, bedbaht ve şaşkın arıların meclisinde arayacağına, onların mahsûlünü kıymetlendirecek mutavassıtlar zümresinde arasın!” Tavsiye ettiği tenkidin o vakte kadar görülen keyfî örnekleriyle değil, belli başlı bir dünya görüşünün, belli başlı ölçülere bağlı olarak yapılması gerekecektir. Böylece oluşacak farkındalık sadece Türk edebiyatını değil, bütün kurtuluşlarımızın da önünü açacaktır.[27]

Necip Fazıl, “muvazene çığırı” olarak kabul ettiği Tanzimat’a kadar gelen Divan Edebiyatı devrinde şairlerin ve ayrıca belli başlı ölçülere bağlı olan cemiyetin irfan sahibi ileri gelenlerinin birer hakikî münekkit olduklarını ileri sürer. O devirde ölçülerin iyice yerleşmiş olduğundan fazladan münekkit diye bir şeye ihtiyaç olmadığını belirtir.[28] Fakat devrin değişmesiyle durum farklılaşmış, münekkit için ayrıca alan açılmıştır. Dolayısıyla Necip Fazıl bu yeni devirde münekkitliği şairlikten daha önce gelen bir konuma taşır ve onun görevini edebiyatımızın boş kadrosu (münhal memuriyeti) olarak yüceltir.  Hâliyle Necip Fazıl’ın geniş edebiyat anlayışı, tenkidin alanını genişletmiş, münekkidin görevini de derinleştirmiştir.

Necip Fazıl, değişim zamanlarında münekkidin artan ehemmiyetini, Batı medeniyetine doğru yönelmeyi ifade eden Batılılaşma sürecini kast ederek “Avrupaî mânada bir oluş gayretinin muvazene devrinde, hele yeni bir oluş içinde münekkidin mutlaka şart” olduğunu söyler ve münekkidin süreç ve tarihle ilişkisini “münekkid, müverrih gibi bir unsurdur”[29] diyerek gösterir. Zira münekkit toplumun geçmişini bilir ve onun geçmişte sahip olduğu değerlerden de haberdardır. Necip Fazıl, yokluğunu hissettiği münekkitle ilgili pek çok tanımlama yapmıştır. Örneğin, bizde bir türlü peydahlanamamış kıymet hükmü temsilcisi olarak ifade ettiği münekkidi, bir edebiyat jandarması olarak da vasfeder. Şu Bâbıâli’de ne gün gerçek bir tenkitçi peydahlanacak, bir fikir ve edebiyat jandarması kurulacak?.. diye hayıflanır.[30]

Necip Fazıl’ın münekkidi, “bütün bir tarih ve cemiyet çilesi çekmiş ve şahsî bir kıstasa varmış olan, akıl ve fikir mustaribidir.” Yine o, toplumunun geçmişine vakıf olduğu gibi geleceğin hesabını da yapar. Münekkidi “tâ başlangıcından bugüne kadar bütün fikir ve sanat zincirini teker teker belli başlı sebeplere bağlayan ve o zincire ilişik yepyeni bir halkalanışın muhasebesini kuran üstün yaradılış” olarak görür.[31] Necip Fazıl’ın münekkidi bir edebi eserdeki tekniğin ustalığı ya da muhtevanın zenginliği karşısında kendini kaybetmez, onu varoluş sebebi ve gayesi bakımından da değerlendirir. Nitekim, T.S. Eliot “Edebiyattan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen bir eleştiricinin bize söyleyecek pek bir şeyi yoktur, çünkü onun için edebiyat sadece soyut bir kavramdır” diyerek münekkit için bir fikir sahibi olmayı önemser. Eliot’a göre “eleştirici, sadece, eleştirdiği yazarların uyguladıkları kuralları bilen bir uzman değildir, kendi inançları olan, bazı ilkelere sadık kalan, hayat tecrübesi ve bilgisi olan bütün bir insandır.[32]

Münekkit, meseleleri “vâhide” yâni temel bir esasa irca edecektir. Necip Fazıl’a göre, bir toplumun yüz yüze geldiği yeni meseleler karşısında soğukkanlılığını koruyamaması iki sonuçtan birini doğurur. Bunlar ya taklide düşüş ya da kaçıştır. “Fakat bir memlekette ki, halk ve münekkit bu incelikleri bilmez, meseleleri vâhide irca edemezse; çalar saat karşısında apışan Afrika vahşileri gibi ya hayranlıktan kendini kaybeder yahut arkasını dönüp umacıdan kaçarcasına var kuvvetiyle, tabana kuvvet uzaklaşır; netice budur”[33] der. Aksi takdirde, sırrı keşfedilemeyen yenilikler karşısında taklide düşülmesi kaçınılmazdır. Necip Fazıl burada münekkidi bir toplumun düşünce gücünün zinde kalmasını sağlayan, problem çözücü, öncü şahsiyet olarak görmektedir.

Görüldüğü gibi Necip Fazıl’ın münekkidi, edebiyatı sadece sanat anlamıyla sınırlandırmış bir eleştirmen değildir. Onun ideal münekkidi, vazifesini, edebiyatla at başı giden düşüncenin genişliği ve sistemliliği üzerinde icra eder. Bu vasıflara sahip bir münekkidin, “vahide irca etme” dediği, meseleleri ana bir merkez yâni kök telakki etrafında ele alma anlayışı sayesinde Türk irfanının ihtiyaç duyduğu bütünlüğün tesisi mümkün olacaktır. Bu bütünlük fikri yakalandıktan sonra gerek İslâm gerekse diğer medeniyetlerde üretilen “kültür yemişleri” şifalı ve zehirli unsurlarıyla onun “dil çarşafı” dediği zemine “silkelenecek”, burada birikenler “bizden olan her şeyi çekici ve bizden olmayan her şeyi itici bir ana kıyas vahidi” şeklinde ifade ettiği temel ölçütlere göre tasnif, tahlil ve tenkit edilecektir.[34] Necip Fazıl’ın nefs muhasebesiyle başlayan, tarih ve kâinat muhasebesine kadar giden tenkit görüşünü, sonunda dünya görüşüne bağladığı görülmektedir. Bunu, kafasındaki nasıl ve niçin hükümleri tam bir dünya görüşü örgüsüne bağlı bir münekkit bekliyoruz, diyerek ifade eder.[35] Nitekim kendisi de bu doğrultuda Büyük Doğu adını verdiği bir dünya görüşü geliştirmiştir.

Sonuç

Necip Fazıl’a göre Türk düşüncesinde Tanzimat’la başlayıp hızlanan değişimlerin getirdiği derin bir kriz vardır. Düşüncenin edebiyatla olan bağını önemseyen ve edebiyatı olmayan millet zatiyle de mevcut değildir, diyen Necip Fazıl için hayatın her alanını etkileyen bu krizin en ciddi yansıma alanı edebiyat olmuştur. Dolayısıyla Türk edebiyatında üretilen şiir, tiyatro, hikâye, roman gibi her türlü eserin tenkidinde, bu büyük hâdiseyi dikkate almaksızın yapılacak değerlendirmeler yetersiz ve eksik olacaktır. Öncelikle yaşanan değişimlerin bir muhasebesinin yapılması gerekir. Fakat bu muhasebe de ancak kök değerlerin varlığı halinde bir anlam ifade edecektir. Zira kontrol edilemeyen değişimler karşısında yitirilen muvazenenin yeniden kazanılması ancak kök değerlerin dikkate alınmasıyla mümkündür.

Toplumumuzu Batı ve İslam medeniyetleri arasında yaşanan boşluktan kurtarmak ve onun kimliği mesabesinde olan irfanına tekrar kavuşmak yolunda yapılacak hamlelere yol göstermek, yabancı kültür unsurlarından bünyeye zarar vermeyecek şekilde yararlanmak, münekkidin yapacağı muhasebe ve tenkitlerle mümkün olacaktır. Necip Fazıl’ın ideal münekkidi, öncelikle içinde bulunduğumuz belirsizlik durumunun farkında olan, şiirin ve edebiyatın düşünceyle bağından haberdar olan, karşılaştığı meseleleri bir vahide irca etme kapasitesine sahip olan, tenkitlerinde neden ve niçinleri olan, nihayet neden ve niçinlerini kendi dünya görüşüne dayandırarak ortaya koyan bir kültür adamıdır. Necip Fazıl’a göre münekkit budur. Necip Fazıl, bu vasıflarla donanmış bir münekkidin yapacağı tenkidin, edebiyattan cemiyete kadar bütün kurtuluşların da önünün açılmasına vesile olacağını belirtir.


Kaynakça

Eliot, T. S. Edebiyat Üzerine Düşünceler. çev. Sevim Kantarcıoğlu. İstanbul: Paradigma Yayıncılık, 2007.

Ercilasun, Bilge. Servet-i Fünun’da Edebî Tenkit. Ankara: Akçağ, 3. Basım, 1998.

Görgün, Tahsin. “Edebiyat ve Felsefe”. Türk Edebiyatı 427 (2009).

Kısakürek, Necip Fazıl. Bâbıâli. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.

Kısakürek, Necip Fazıl. Çerçeve 2. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010.

Kısakürek, Necip Fazıl. Edebiyat Mahkemeleri. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2013.

Kısakürek, Necip Fazıl. Hücum ve Polemik. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2013.

Kısakürek, Necip Fazıl. İdeolocya Örgüsü. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.

Kısakürek, Necip Fazıl. Konuşmalar. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.

Kısakürek, Necip Fazıl. Rapor 9-10. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları: Büyük Doğu Yayınları, 2014.

Kısakürek, Necip Fazıl. Tanrı Kulundan Dinlediklerim. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.

Mengüşoğlu, Takiyettin. Felsefeye Giriş. İstanbul: Remzi Kitabevi, 8. Basım, 2003.

Okay, M. Orhan. “Edebiyat Tarihi”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 10/403-405. İstanbul: TDV Yayınları, 1994.

“Suffe-Necip Fazıl Armağanı”. İstanbul: Suffe Yayınları, 1984.

[1] Necip Fazıl Kısakürek, Rapor 9-10 (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları: Büyük Doğu Yayınları, 2014), s.3.

[2] Tahsin Görgün, “Edebiyat ve Felsefe”, Türk Edebiyatı 427 (2009), s.46.

[3] Necip Fazıl Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), s.123.

[4] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.116-117.

[5] Necip Fazıl Kısakürek, Konuşmalar (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), s.39.

[6] Bilge Ercilasun, Servet-i Fünun’da Edebî Tenkit (Ankara: Akçağ, 1998), s.7.

[7] Necip Fazıl Kısakürek, İdeoloc{Citation}ya Örgüsü (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), 18, 73, 214, 485, 512.

[8] Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve 2 (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010), s.85.

[9] “Suffe-Necip Fazıl Armağanı” (İstanbul: Suffe Yayınları, 1984), s.527.

[10] Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2003), s.160,233.

[11] M. Orhan Okay, “Edebiyat Tarihi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 10/s.403.

[12] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.194.

[13] Kısakürek, Çerçeve 2, s.141.

[14] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.194.

[15] Kısakürek, Konuşmalar, s.209.

[16] Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), s.19.

[17] Kısakürek, Bâbıâli, s.19,129.

[18] Kısakürek, Bâbıâli, s.204.

[19] Kısakürek, Bâbıâli, 130,193.

[20] Kısakürek, Bâbıâli, s.128; Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.193.

[21] Kısakürek, Bâbıâli, s.241.

[22] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.93.

[23] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.201-202.

[24] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.207.

[25] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.69-70.

[26] Necip Fazıl Kısakürek, Hücum ve Polemik (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2013), s.23.

[27] Kısakürek, Bâbıâli, s.232.

[28] Kısakürek, Bâbıâli, s.128.

[29] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.215.

[30] Kısakürek, Bâbıâli, s.19.

[31] Necip Fazıl Kısakürek, Edebiyat Mahkemeleri (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2013), s.69-70.

[32] T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, çev. Sevim Kantarcıoğlu (İstanbul: Paradigma Yayıncılık, 2007), s.260.

[33] Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.202.

[34] Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), s.92.

[35] Kısakürek, Çerçeve 2, s.85.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!