Niçin Telegram?

0
1637

MİRZABEYOĞLU NİÇİN HEDEF?
Aslında başlığımızı şu şekilde uzatabiliriz: Saddam, Kaddafi, Usame bin Ladin niçin hedef? Son yıllarda meydana gelen hâdiseler, Müslümanlar’ı bu sualin cevabını vermeye zorluyor. Niçin Saddam? ABD liderliğinde kurulmaya çalışılan “YENİ DÜNYA DÜZENİ”ne baş kaldırdığı için. Niçin Kaddafi? Onların “kurguladığı” oyunun bir parçası olmayı kabul etmediği için. Niçin Usame? Onların kurmaya çalıştıkları “YENİ DÜNYA DÜZENİ”ne çomak soktuğu için.
Cevabı bu kadar “net” olan bir suale, kafaları karıştırıcı ve iğdiş edici cevablar üretenlere iki örnek olarak Hayrettin Karaman ve Senai Demirci isimli iki yazar, aslında pek çok kişinin zihniyetini, hayatı ve İslâm’ı idrak ediş biçimini hülâsa ediyor:
Hayrettin Karaman: “AKP, şiddet ve Müslümanlar arasındaki ilişkiyi çok zayıflattı. Şiddeti aklından geçiren grupları son derece marjinalleştirdi. Şeriatçı olan Müslümanlar AKP’nin vizyonunu kendilerine çok uygun buldu. O Müslümanlar şunu gördü: Dünya ve Türkiye şartlarında bir partinin İslamcı olması, şeriat getireceğim demesi şart değildir. Din özgürlüğünü ve insan haklarını güçlendirmesi yeterlidir.” (Radikal, 16 Mayıs 2011)
Senai Demirci: “Usame ölmedi. Usame bir tasarımdır. İnşa edilmiş bir imajdır. Barış dini İslam’ı savaş dini olarak görmek ve göstermek isteyenler için Usame imajı işe yaramıştır. Usame imajı milyonlarca kez çoğaltılarak sarıklı, cübbeli, sakallı adamların eli silahlı ve nezaketsiz insanlar olduğu fikri zihinlere yerleştirilir. Aynı fikir “Usame öldürüldü” haberiyle de diriltilecek ve ayağa kaldırılacaktır.” (16 Mayıs 2011, Haber7.com)
“Barış dini İslam” ve “şiddetin marjinalleştirilmesi”… Hoş geldin ABD’nin “ılımlı İslâm” projesi…
Bu iki yazar, kendileri farkında olmasalar da “idrak melekeleri”nin kontrolünü ABD’ye kaptırmış, tipik “söylemleri” ile aslında yanlarına virgül atarak çoğaltabileceğimiz birçok kişinin zihniyetini ortaya koyuyor. Bu meselenin Batı ve İslâm arasında bir “dünya hâkimiyeti” kavgası olduğunu kabul edemeyen, etmek istemeyenlerin dünyası bu kadar dar ve sığ. Demokrasi çadırı içinde “isterse dünya yansın, ben konforumu koruduktan ve ibadetimi yaptıktan sonra bana ne!” rahatlığı ve aymazlığı…
Aynı bakış açısı, Salih Mirzabeyoğlu’na uygulanan TELEGRAM işkencesi karşısındaki “suskunluğun” da sebebidir. Susturulmuş “idrakler”; bu konuda neden sustuklarını izah bile edemeyecek kadar zihni Batı tarafından kurgulanmış “Müslümanlar”. “ÖLÜM ODASI B-YEDİ” adlı eserinde şöyle diyor Salih Mirzabeyoğlu:
– “Birkaç noktalama: “Üçüncü binyılda, milenyum dinlerinden başka hiçbir din kalmayacak!” diye, teknolojiyi kutsayan, kuvantum fiziğinin şaman mistiği ile bulaşıklığını dünyanın tam 1000 senelik geleceğinin programlanışı diye putlaştıran BATI dünyası, 2000 yılına girdikten 2 sene sonra AMERİKAN ideolojisinin heykellerinden ünlü ikisinin yerle bir oluşu ile şok oldu. Yıldız savaşları hayâli, yerini yeryüzü gerçeğine bıraktı. Rakibsiz değildiler ve kendi hayâllerini başkasına gerçek gibi yutturma devri geçmişti. Eskiden İkiz Kuleler’in olduğu yer, bir devrin battığı yerdir. Keşke kitablık çapta yazabileceğim şartlar içinde olsaydım: Büyük Doğu-İBDA anlayışının içinde bulunan bu mânâ, yeni bir devrin de en büyük ifşacısı diye Usame bin Ladin’i alkışlar. İnşacısı, şöyle veya böyle, bizim temsil ettiğimiz damardadır. Zaman hükmündeki mânâ: Görelim Mevlâ neyler?”
Bu çerçevede meseleyi “netleştirelim”:
İlâhî ölçüde, meâlen, “Allah, kulunu eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için kendisine halife olarak yarattı.” buyuruluyor. Dünyadaki vazifesi bu olan Müslümanın karşısında kim var? Dünyayı siyasî, askerî, iktisadî, fikrî, ilmî, hukukî, teknolojik, kültürel, her yolla KONTROL EDEN “Batının-küfrün dünya hâkimiyeti” yahud “küfrün dünya düzeni”… Bizim dünyayı “zapt ve teshir etme” tarzında muhatab olduğumuz misyona, küfrün dünya hâkimleri “KONTROL” diyor.
Kimdir karşımızdaki bu dünya hâkimleri? Onlar, kitleleri gerekirse eğitimle, gerekirse haberleşme araçlarıyla, gerekirse siyasî-hukukî-iktisadî müesseselerle, gerekirse ilaçlarla, gerekirse uyuşturucularla, gerekirse seksten türlü eğlence buluşlarına kadar türlü biyolojik veya teknolojik haz oyuncaklarıyla, yine gerekirse işgalle, katliamla, cinayetle, tehditle, şantajla, rüşvetle, bunlarla yapamıyorlarsa Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na yapmaya çalıştıkları gibi TELEGRAM cihazları kullanarak, velhasıl kitleleri her yolla KALBEN, ZİHNEN VE BEDENEN KONTROL EDEN, MANİPÜLE EDEN VEYA ETMEK İSTEYEN bir mihraktır.
Şu hâlde, Batının mevcut dünya hâkimiyetine karşı Müslümanların dünya hâkimiyeti de elbette yine siyasî, askerî, iktisadî, fikrî, ilmî, hukukî, teknolojik, kültürel alanlarda teşkilâtlandırılmış çok yönlü bir bütünlük arzetmeli, tek kelimeyle YENİ DÜNYA DÜZENİ derinlik ve genişliğinde olmalıdır ki, Büyük Doğu-İBDA tam da budur ve küfrün mevcut dünya hâkimiyetine karşı ondan başka ÇÖZÜM VE PROJE getiren, insanlığa dörtbaşı mamur yepyeni bir DÜNYA GÖRÜŞÜ teklif eden başka hiç kimse yoktur. İşte bu yüzden hedeftir Salih Mirzabeyoğlu.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na revâ görülen TELEGRAM işkencesi kararı da, yine bu sebeble sözkonusu “GİZLİ DÜNYA DEVLETİ”nin karargâhında alınan ve buradaki işbirlikçilerince uygulanan çok ciddi, çok hayatî, çok derin bir hâdise olup, çok yönlü değerlendirilmesi, araştırılması ve incelenmesi gereken bir meseledir.
Batının mevcut dünya hâkimiyetine veya dünya düzenine karşı siyasî, askerî, iktisadî, fikrî, ilmî, hukukî, teknolojik, kültürel vs her sahada verilecek her nevi mücadele, bizce TELEGRAM’ı anlamaya, etkisizleştirmeye, bitirmeye dönük bir mücadeledir aynı zamanda. Küfrün DÜNYA KONTROLÜ’nü, Müslümanların DÜNYA KONTROLÜ’nü sağlayacak araçları hayata ve harekete geçirerek etkisizleştirmek!..
Temel mesele budur, sorulması gereken de şu: İdraklerini “farkında olmadan” veya “olarak” Batıya kaptırmış Müslümanları bu savaşta nerede mevkîlendirebiliriz? Takdir sizin. [1]

TELEGRAM BİR ‘KOMPLO TEORİSİ’ DEĞİLDİR
TELEGRAM kavramıyla daha yeni tanışan yahud TELEGRAM’ı daha yeni araştırmaya başlayanlarda, kendilerinin henüz bilmediğini sanki tüm devlet görevlileri, tüm hükümet yetkilileri, tüm akademisyenler yahud tüm araştırmacıların da bilmediği tarzında bir “vehim” doğduğuna şâhid oluyoruz bazen. En ufak bir araştırmaya yanaşmadan ve bu konudaki literatürün üçbeş sayfasını bile çevirmeden ahkâm kesenleri ise zaten dikkate ve ciddiye almıyoruz.
Sonuçta, böyle bir “TELEGRAM’dan habersizlik”, İLGİLİ kişi ve kurumlar arasında YOKTUR. TELEGRAM bahsi yahud istihbaratta dünden bugüne kullanılan psikolojik, farmakolojik, narkotik, hipnotik, elektromanyetik ve benzeri zihin-beden kontrolü ve yönlendirmesi metodları, “istihbarat” teknik ve teknolojileriyle ilgilenen HERKES için neredeyse alelâde bir bilgidir ve devlet sırrı veya millî güvenlik örtüsü altında saklanmaya çalışılsa da, dünyada 50 yıldır oldukça iyi bilinen bir konudur. Problem daha çok, birçok ülkede “bilenler”in devlet sırrı veya devletçe mimlenme kaygısıyla konuşmaktan ürkmesi, sorulunca lafı dolandırma ve çok eski bilgileri veya demode uygulamaları paylaşma zorunluluğu hissetmesi, maalesef kimilerinin de milleti aptal yerine koyucu bir tarzda “yok böyle bir şey!” manipülasyonunu tercih etmesidir.
Oysa Türkçede bile bu konuya temas eden yayınlanmış birçok kitab vardır ki, bunların bellibaşlı 20’sine, yazımızın sonundaki “TÜRKÇEDEKİ ZİHİN KONTROLÜ VE TELEGRAM KİTABLARI” bölümünde yer vereceğiz.
İngilizce bilenlerin ulaştığı yahud ulaşabileceği İngilizce kaynaklara gelince; gerek bilgi, gerek belge, gerek belgesel, gerek video, gerek sesli materyal, gerek şâhidlik ve gerekse makale veya kitab olarak, yüzbinlerce sayfadan ve binlerce saatten fazladır bunlar. Amerikan ve Rus “zihin kontrol projeleri” üzerine resmî devlet belgelerinden bu konudaki akademik makalelere, askerî literatürdeki “yönlendirilen enerji silâhları” yahud “öldürücü olmayan (!) elektromanyetik silâhlar”ın özelliklerinden bu MEVCUT silâhların tanıtım videolarına kadar, saymakla bitmez verinin bulunduğu bir sahadır TELEGRAM.
Bir diğer ifâdeyle TELEGRAM, mevcudiyeti anlamında ne “kimsenin bilmediği” bir sır, ne “kesinlikle anlatılamaz” bir muamma, ne “yalnızca üçbeş istihbaratçının bildiği” bir teknik ve teknoloji, ne de akıllarının almadığına “komplo teorisi” damgası vuran avam taifesinin zannettiği gibi “uçuk” bir bilimkurgu masalıdır. Sözün özü, TELEGRAM’dan haberi olmayanlar, devlet veya ilgili birimleri, aynı şekilde istihbarat görevlileri veya araştırmacıları değil, maalesef ve özellikle BİZLERİZ!
“Türkçede” gördüklerimiz ve okuduklarımız ise, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun –başta “ÖLÜM ODASI B-YEDİ” olmak üzere- eserlerinin dünya çapındaki biricikliğini saymazsak, “ummandan bir katre”den ibarettir ve bu anlamda “bir fikir verme” ve elden geldiğince kamuoyunu aydınlatma amacına matuf sayılmalıdır.
Ne var ki, son bölümde listeleyeceğimiz eserler de çoğu bilinmiyor yahud okunmuyor ve kültür emperyalizminin kitlelerde pekiştirdiği “okuma ve araştırma tembelliği” bu bahiste de karşımıza çıkıyor. Bunun tabiî neticesi olarak, -TELEGRAM’ın tümden cahili olmaktan belki çok da aşağı kalmayacak biçimde- birkaç zayıf cümleden ibaret bir TELEGRAM âşinâlığı ile yetinmek dolayısıyla, bu hayatî meseleyi kamuoyuna gereğince aksettirememe tehlikesi gündeme geliyor. Şu hâlde en büyük vazife, TELEGRAM’ı üstünkörü bilmekle yetinemeyeceklere, yâni bilmeyenlere bildirme borcunda olan BİZLERE düşüyor.
Bilvesile, inşallah Batıda çok sayıda örneği bulunan “zihin kontrolü” araştırma grubları, kurumları ve enformasyon siteleri, Türkiye’de de çok kısa zamanda faaliyete geçer; bundan sonraki savaşların merkezî silâhı olacağı otoritelerce öne çıkarılan “TELEGRAM” teknik ve teknolojisi üzerinde çok daha fazla sayıda araştırmacı, akademisyen ve gazeteci ciddiyetle durur. [2]

TELEGRAMCILARIN BAYAT TAKTİĞİ: ‘BU ADAM DELİ’
“Derin Devlet” üzerine yazdığı kitab ve makaleleriyle tanınan Adem Yavuz Arslan, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun hangi merciin kararıyla ve ne şekilde TELEGRAM operasyonuna maruz bırakıldığını ifşâ eden şöyle bir tesbit yapıyor:
– “MGK BİRİLERİNİ YAHUD BİR KONUYU TEHDİT OLARAK BELİRLER VE GENEL SEKRETERLİK O KONU ÜZERİNE PLÂNLAR YAPAR. DEVLETİN GÜVENLİK BİRİMLERİ BU TEHDİDE KARŞI İSTİHBARAT ÜRETMEYE BAŞLAR. SONRA DA TEHDİT OLARAK GÖRÜLEN KİŞİ VEYA GRUBLARIN KARŞISINA ‘ELEMANLIK’ İLİŞKİSİ BULUNAN KİŞİLER ÇIKARTILIR.”
Mirzabeyoğlu için de aynısı oluyor ve karşısına hem TELEGRAM’cı hem de TELEGRAM destekçisi veya örtbasçısı olarak, devlette görevli veya devletle irtibatlı muhtelif “elemanlar” çıkartılıyor.
İBDA fikriyatıyla kurucusunu millî (!) güvenlik için tehdit gören “RESMÎ HINC”ın kendisini TELEGRAM metoduyla “deli gösterme” plânını, bu yolla tüm bir İBDA fikriyatını “bir delinin hezeyanları” olarak empoze edip kendince bu tehdidi bertaraf etme emelini “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinin 6. bölümünde şöyle deşifre ediyor Mirzabeyoğlu:
– “Zihin kontrolü, bir yönüyle yapanın amacına yönelik bir veri edinme yolu, diğer yönüyle o amaç doğrultusunda irâdeyi kontrol etme işidir; yönlendirme de, buna nisbetle gerçekleştirilen… Ben, hep kızdırıcı ve kızılan olarak, METRİS’ten sonra büsbütün kızılan, bir adamı öldürüp diriltmek ve yeniden öldürüp yeniden diriltmek gibi bir resmî hınca maruz olarak beterden betere bir işkenceye tâbi tutulur ve dış yüz tesbitiyle benim için binbir ölümden en kötüsü hâlinde, “yalnız bir yerde tecrid edildiği ve idamla yargılandığı için bunalıma düştü!” şeklinde küçük ve komik düşürme propagandasına mevzu edilmek istenirken, şu oldu, bu oldu, TELEGRAMCILAR’ın “Telegram sineği”, benim TELEGRAM sızıntısı dediğim tezahürlerin devamını yaşamak üzere BOLU F-TİPİ’ne geldim.”
Mirzabeyoğlu’nu TELEGRAM yoluyla “deli” gösterme şeklindeki “karar” daha en baştan verilmiştir ve cezaevine henüz yeni girdiği demlerde bile bu kendisine karşı alenen ilân edilir. Eserin aynı bölümünden:
– “Kartal’da, benim kaldığım koğuş, B-7 idi: Daha teferruatına girmediğim koğuş için, ARAR, “orasının adı ne biliyor musun? Boku yedi koğuşu” diyordu. O koğuşun koridorlarında, “burası gerçek hapishâne! DELİ! Seni tımarhâneye yollayacağız!” diye çıplak sesle naralar atan görevliler, sözkonusu haberi nasıl değerlendirmek gerektiği hususunda da bir kanaat verebilir.”
Bu vesileyle çok önemli bir hususun altını çizer Mirzabeyoğlu: Kendisini TELEGRAM yoluyla delirtmek, olmazsa “deli” göstermek isteyenlerle, kendisinin “deli” olup olmadığını güya tesbit edecek mercî aynıdır; yâni DEVLET! Eserin 3. bölümünden takib ediyoruz:
– “TELEGRAM bahsinin bu türlü, TELEGRAMCILAR’a sağladığı bir örtülü ödenek – imtiyaz tarafı var. Sanki, seni hasta eden doktora hastalığını anlatırken o sırıtıyor ve yanındaki bilen ve bilmeyenler de, hatâ bir yana, gerçeklere de sırıtıyor. Resmiyet önünde bu işin durumu o. Öyleyse ve benim için aslolan olarak, bana biçilen ve içine girmemek için direndiğim deli gömleği ve bu soydan küçük düşürme amaçlı bu işi, ölsem de mühim değil, ama benim durumumun zannettirmek istedikleriyle alâkası yok niyetine, daha sağlama bağlamak üzere, akıllı-uslu başka eserlerin arkasına bıraktım.”
TELEGRAM’ın “DEVLET İŞİ” olmasından kaynaklanan ve işkenceciyi işkenceciye şikâyet etmek gibi absürd bir durumun sözkonusu olduğu bu durumda, kötü niyetliler bir yana, iyi niyetlilerin muhtemel işgüzarlıklarına da mâni olmaya matuf bir ihtarda bulunuyor Mirzabeyoğlu:
– “Takdir edersiniz ki, bilgi almasından psikolojik savaşına, bir adamı itibarsızlaştırma gayesine kadar istihbarat bir devlet işi olduğuna göre, bir bakıma hâdiseyi yapanı hadiseyi yapana şikâyet gibi bir komiklik var TELEGRAM’da – kanunda yeri var mı yok mu onu söyle… Ben elektro-manyetik dalgayı elimle yakalayamayacağıma ve kimsenin de onu görmesi kabil olmadığına göre? Neticede, beden ve zihin tezahürlerinden, biri fiziki, diğeri anlatıcının anlattığının kıymeti, tesbit edilir mi edilemez mi? Bunun “evet”inin olmadığı yerde abuk subuk oyalayıcı ve TELEGRAM’a tâbi olanı aslında büsbütün zora atıcı göstermelik tıbbî ilgilere lüzûm yok. TELEGRAM altında bir fizikî rahatsızlığın bile, ondan mı yoksa tâbiî bir şekilde bünyeden mi olduğu, bizzat bunu yaşayan için bile birbirine karışan bir mevzu; sağlam insanın tıbbî tedaviye tâbi olması, hele “kafayı bozmuş” niyetine tedavi bir yana böyle zannettirilmesi? İster iyi, ister kötü niyetle olsun…”
Peki TELEGRAM’cıların “deli gösterme taktiği” sadece Mirzabeyoğlu’na mı özel? Tam da tahmin ettiğiniz gibi: Hayır! Dünyadaki hemen tüm örnekler kadar, Türkiye’deki diğer vak’alarda da aynı bayat “kılıf” ve “güvence”nin altına sığınıyor TELEGRAM’cılar.
Bhutanlı devlet adamı ve TELEGRAM mağduru Tek Nath Rizal, Tahkim Yayınları’ndan çıkan “BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE” adlı eserinde, cezaevi günlerinde yaşadığı bu RESMÎ “itibarsızlaştırma ve deli gösterme” taktiğini şöyle hikâye ediyor:
– “Gelen her ziyaretçiye bu bitmek bilmez işkenceden yakınmaya öylesine devam ettim ki, rejim hapishâneye bir psikiyatrist göndermek zorunda kaldı. Bu doktor, gönüllü olarak Birleşmiş Milletler için çalışan bir Burmalıydı. Üstelik sadece benim için değil, benzer işkence şikâyetlerinde bulunan Indra Bahadur Chhetri, Dambar Rai, Parashuram Sharma ve Barmalal Adhikari gibi mahpusların durumlarını da kontrole gelmişti. Hapishâne yönetimi, daha doktor beni muayene bile etmemiş olmasına rağmen, kendisini benim zihin sağlığımı yitirdiğimi söyleyerek önceden yanlış bilgilendirmişti. Aslında rejim, bir Birleşmiş Milletler doktoru tarafından da doğrulanmış olarak, benim zihnen hastalıklı bir kişi olduğumu göstermeyi plânlıyordu.
Doktoru görme sıram geldiğinde, ailemi ve destekçilerimi hatırlatarak beni avutmaya çalıştı, olan bitenlere sabretmemi söyledi. Bu tavrına sinirlenerek, şöyle çıkıştım ona: “İlaçlarınız hiçbir işe yaramayacak, çünkü zihnimdeki sesler yoluyla emirler alıyorum. Şayet bu seslerin zihnime girmesini engelleyebilecekseniz, buyurun söyleyin. Yoksa bana bu tabletleri ve bu tarz tavsiyeleri vermenizin hiçbir anlamı yok.” Ben böyle konuşunca, yaşadığım tecrübeleri anlatmamı rica etti benden. Hikâyemi dinledikten sonra ise, Bhutan’ın bu derece insanlık dışı metodlarla işkence yaptığını öğrenmekten dolayı çok üzüldüğünü belirtti. Burma askerî rejimiyle Bhutan’ın uyguladığı işkencelerin, metod ve şiddet olarak birbirine çok benzediğini ilâve etti. Konuşmasının sonunda, şahsıma duyduğu sempatiyi ifade ederek, bana bazı haplar verdi ve uyuyamadığımda bu hapları kullanmamı söyledi. Ondan sonra da bu Burmalı doktor, hapishâneye bir daha hiç gelmedi.”
Ne kadar tanıdık değil mi? Mirzabeyoğlu’nun gördüğü TELEGRAM işkencesinin Yeni Şafak gazetesine manşet olduğu haberin ikinci bölümünde (20 Haziran 2012) geçen şu ifâdeleri “yorumlama” gereği bile duymuyoruz. Mirzabeyoğlu ile röportajı gerçekleştiren muhabir anlatıyor:
– “Mirzabeyoğlu ile birlikte yapacağımız görüşme öncesi ilk önce konunun resmi boyutunu anlamak ve anlamlandırmak istiyorum. İlk durağım Bolu Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Yurtseven… Bu görüşme Bir ‘gazeteci, haber kaynağı’ ilişkisinden çok, cezaevi ziyaretine giden birinin ‘bu arada savcıyla yaptığı sohbet’ nev’inde gerçekleşiyor. Mirzabeyoğlu’nun ve avukatlarının ‘TELEGRAM’ konusunda sıkıntılarını dile getirdiklerini hatırlatarak, bu sıkıntılar nedeniyle bugüne kadar herhangi bir inceleme yapılıp yapılmadığını soruyorum. Yurtseven, ‘TELEGRAM’ adı verilen ve bir noktadan hedef noktaya, manyetik dalgalar kullanılarak yapılan ‘yönlendirme’ ya da ‘yönetme’ işinin pek mümkün olmadığını söylüyor. Başsavcı, TELEGRAM’a, TELEGRAM yoluyla Mirzabeyoğlu’na işkence uygulandığına inanmıyor. Meâlen, ‘elimin altındaki bir yerde böyle bir şey olsa, benim haberim nasıl olmaz’ diyerek bakış açısını özetliyor.
Mirzabeyoğlu görüşmesinden sonra Bolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi Müdürü Cevat Berber’le görüşüyorum. Bu defa aynı soruyu ona soruyorum. Başsavcıyla yaptığım görüşmeden farklı bir sonuç yok. Müdür bey, Mirzabeyoğlu’nun 2002’den beri Bolu F Tipi Cezaevi’nde bulunduğunu, yaklaşık 10 yıldır burada kaldığını söylüyor. Kendisinin cezaevi müdürü olduğunu söyleyerek, ‘Buranın yöneticisi olarak, Cezaevi içerisinden böyle bir şeyin yapılamayacağını söyleyebilirim’ diyor.”
Mütefekkir Mirzabeyoğlu dışında, TELEGRAM’cıların bu bayat -siz “bayağı” da diyebilirsiniz!- “deli gösterme” taktiğine Türkiye’den çok çarpıcı bir diğer örnek de, emekli askerî hâkim Fehmi Gülseren’in yaşadıkları. Türkiye’nin kendisini gazeteci Gürkan Hacır’ın Sky Türk televizyon kanalındaki zihin kontrolü konulu “Şimdiki Zaman” programına telefonla bağlanarak anlattıklarından tanıdığı ve “kendisine Türk Derin Devleti tarafından zihin kontrolü işkencesi yapıldığını” söyleyen bu değerli insanın, internetteki TELEGRAM-Zihin Kontrol (Mind Control) Facebook sayfası idarecisi gönüldaşlarla yaptığı muhtelif tarihlerdeki yazışmalar, herşeyi tartışmasız bir berraklıkta deşifre ediyor:
– “Ben de bir zihin kontrol mağduruyum. 15 yıldan beri saldırılara hedef oluyorum. Bana yaptıkları en büyük işkence, uyku bozukluğu yaratmalarıdır. Gece uyumamı engelliyorlar. Bazen bu durum günlerce sürüyor. Ayrıca vucudumda ağrı, sızı, iğne batması gibi acı ve yanmalar ve sayabileceğim yüzlerce taciz şekli mevcut.
Bu konuda yapacağınız her türlü yasal girişimi destekliyorum ve tanıklık yapmaya da hazırım. Selam ve sevgiler…” (17 Kasım 2011)
– “Zihin kontrolü olayı ile ilgili çalışmalarınızı takdirle karşılıyorum.
Siyasi ve sosyal düşüncesi ne olursa olsun herkesin birlik ve beraberlik içinde bu konuda mücadeleyi sürdürmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu bir insanlık suçudur. Gün gelecek, insanlar bu yapılanları nefretle ve lânetle anacaklar.
Ben elimden geldiği kadar, tek başıma bu konuda mücadeleye devam ediyorum. Aşağıda isimlerini verdiğim blog ve grubların yöneticiliğini yapıyorum. Buralarda yayınlananlar genellilkle alıntı yazılardır. Şimdiye kadar kendimle ilgili bir yazı yayınlamadım. Ancak alıntı olarak da olsa, bu yazıların bir yerde toplanarak kamuoyunun incelemesine sunulmasının da önemli bir hizmet olduğunu düşünüyorum.
http://uk.groups.yahoo.com/group/zihin_kontrol/
http://zihinkontrol.blogcu.com/
http://www.facebook.com/pages/Z%C4%B0H%C4%B0N-KONTROL-GRUP/119589404806372
http://zihinkontrol.blogspot.com/
Kısaca kendimden bahsedeyim.
Emekli askeri hakimim. 58 yaşındayım. Evliyim. İzmir’de oturuyorum.
15 yıldan beri, belki de daha uzun süredir zihin kontrol saldırılarına hedef oluyorum. Bu saldırıların ilk kez farkına 1996 yıllarında vardım. Tabii o zamanlar zihin kontrolü diye bir teknoloji olduğunu bilmiyordum. Klasik yöntemlerle izlendiğimi ve taciz edildiğimi düşünüyordum. Bir çok kez muhtelif makamlara şikayetlerde bulundum. Paranoid bozukluk teşhisiyle emekliye sevk edildim. Emekli olduktan sonra da saldırılar devam etti. Ancak o zaman, bunun zihin kontrol denen bir teknolojinin ürünü olduğunu anladım.
Şu anda da, en az yılda bir kez, bir hastanenin psikiyatri bölümüne giderek muayene oluyor ve ilaç alıyorum. Bunu yapmadığım zaman şiddetli saldırılara maruz kalıyorum. Bu konu başka bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, tedavimi aksatınca hastalığım nüksediyor şeklinde görülebilir. Ancak asıl gerçek, beni susturmak istemeleridir.
Emekli olduktan sonra, avukatlık yapmak için başvuruda bulundum. Ancak ruhsal rahatsızlığım bulunduğu bahanesiyle engellendi. Bu nedenle, 2004 yılında İzmir Tabibler Odasına şikayette bulundum. Ege Üniversitesi Psikiyatri Bölümüne sevk edildim. Burada 20 gün yatarak müşahade altında tutulduktan sonra, Profesörler Kurulundan, hiç bir psikiyatrik rahatsızlığımın bulunmadığına dair rapor aldım. Bu rapor halen mevcuttur. Ancak bu mücadele beni yıprattığından işin peşini bıraktım. Şu anda da, bu saldırıların bende yarattığı kişilik sorunları dışında, paranoid veya şizofrenik hiçbir rahatsızlığım yoktur. Bu konuda, her türlü tıbbi kurumda muayeneye hazırım. (…)
Benim için endişelenmenize teşekkür ederim. Ancak kimseden korkum yok. 60 yaşıma geldim ve yaşadığım kadar yaşadım. Önemli olan, bu iğrenç olayların gün yüzüne çıkmasıdır.
Çalışmalarınızda, canı gönülden başarılar diliyorum. İnşallah bu kötülükler kimsenin yanına kâr kalmayacak.
Selam ve sevgilerimle…” (17 Şubat 2012)
– “Gönderdiğim tüm mesajları yayınlayabilirsiniz. İsmimi açıklayıp açıklamama konusunu sizin takdirinize bırakıyorum. Nasıl uygunsa öyle yapın.” (19 Şubat 2012)
Bizim son sözümüz ise, “DEVLET”e ve TELEGRAM’ın baş sorumlusu MGK’ya bir mesaj: Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu “deli gösterme”ye matuf emellerinizin farkındayız, fakat siz de şunun farkında olun ki, YEMEZLER!..
Zaten bu “oyun” anlaşıldığı için, şimdi ne yapacaklarını bilemez hâldeler. Mirzabeyoğlu’nu önce Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahânesi’ne sevketmeleri, derken bu “rapor”un tutmayacağını anladıkları için vazgeçmeleri ve “aslında akıllıymış” raporu vermeleri hâlâ hafızalarda. O hâlde soru şu:
Kapalı kapılar ardında Mirzabeyoğlu hakkında İKTİDAR mahfillerinden çevreye üflenen hava olarak, O’nun “psikiyatrik” (!) probleminden dolayı TELEGRAM iddiasında bulunduğunu, Ergenekoncuların TELEGRAM yaptığını ama kendilerinin asla yapmadığını (!) söylüyorlar ya, madem Mirzabeyoğlu “hasta”, öyleyse niçin içeride hâlâ; yok Bakırköy’deki raporun da tescillediği gibi “hasta” değilse, söylediği her şey yüzde yüz gerçek demektir ki, zihnen ve bedenen sağlıklı bir insana TELEGRAM barbarlığını hâlâ sürdürmek niye?..
Doğrusunu söylemek gerekirse, gerçekten tutarlı olarak sürdürdükleri İKİ TEMEL ZULÜM var ki, her şartta bunu başardıkları tartışılmaz: İlki, Mirzabeyoğlu’nun mahpusluğunun; ikincisi, TELEGRAM işkencesinin mutlaka devamı. Gerisi, sadece, bu iki temel zulmün devamını sağlayıcı ve kamuoyunun gözünü boyayıcı “ağza çalınan bir parmak bal” türünden işler…
Diğer yandan, Mirzabeyoğlu’nu tam da Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na –milletvekillerinin daveti üzerine- ifâde vereceği günden hemen birkaç gün önce apar topar Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahânesi’ne sevketmeleri de son haddiyle mânidar. Niçin diye soranlara “rapor verdirtip O’nu kurtaracağız” imâsında bulunurken, gizledikleri asıl amaç ise O’nun tüm olan bitenlerin içyüzünü ve sorumlularını kamuoyuna ifşâ etmesini engellemekti. Maalesef, başardılar da!
Devlet ve hükümet ortak yapımı “Mirzabeyoğlu’nu Kurtarma Tiyatrosu” bitip de Mirzabeyoğlu yeniden işkence hücresine döndükten sonra “Mirzabeyoğlu niçin bırakılmadı?” diye soranlara, bu defa bir başka bahane ileri sürdüler: “Biz hâlledecektik ama Mirzabeyoğlu ve çevresi istemedi!”. Madem “istemediler” ve bu şekilde hâlledemediniz, niçin sizden asıl bekleneni yapmadınız o hâlde ve tüm bir toplum “brifingli 28 Şubat yargı kararlarının iptali ve Mirzabeyoğlu’nun serbest bırakılması” konusunda ittifak hâlindeyken, bu taleb istikametinde yüzbinlerce imza toplanmış ve siyaset yelpazesinin her kanadı “ne duruyorsunuz?” diye sorarken, bu tarafa hiç esmediniz?..
Nereden bakarsanız bakın, hem barbarlar, hem şaşkınlar ve hem de tutarsızlar; tabiî, O’nu mutlaka hapiste ve TELEGRAM altında tutma tutarlılıkları dışında!.. [3]

BOYUN EĞDİR, OLMUYORSA İTİBARSIZLAŞTIR
Elbette çok girift nitelikleri olan ve çok yönlü değerlendirilmesi gereken bu “azîm” TELEGRAM davasını, hem makale hacmimiz hem de fikrî çapımız dolayısıyla çok kısaca ve kabaca ele almak durumunda olduğumuzu hatırlatarak, şimdi bazı soruların cevabını arayalım birlikte.
İlk olarak şu soruyla başlayalım: İBDA fikir, sanat ve aksiyon okulunun kurucusu Salih Mirzabeyoğlu’na TELEGRAM niçin uygulanıyor? Farklı yönlerden bakıldığında çok sayıda ve hepsi doğru olacak cevablar verilebilir ancak şurası çok açık: Çünkü Allahsız ve adaletsiz devlet ve dünya düzenine ruhen, fikren ve fiilen boyun eğmiyor!
İkinci soruya geçelim: Türkiye’de hükümetler değişse de “değişmeyen” ve tam 14 yıldır tatbik edilen TELEGRAM yâni uzaktan elektromanyetik zihin-beden kontrolü ve yönlendirmesi işkencesi niçin hâlâ devam ettiriliyor? Yine çok sayıda ve hepsi doğru olacak cevablar verilebilirse de şu nokta âşikâr: Çünkü onca barbarlığa rağmen hâlâ boyun eğmiyor ve kendisine giydirilmek istenen “deli gömleği”nin içine girmektense, davasının ve mânâsının haysiyeti adına “ölümden beter” işkencelere katlanmayı seçiyor. Öyleyse, hem boyun eğene kadar işkence sürdürülmeli, hem de boyun eğmese dahi topluma, dünyaya ve tarihe “gaibten sesler duyan adam” yâni “psikiyatrik hasta” olarak empoze edilebilecek bir teknolojinin kurbanı yapılarak itibarsızlaştırılmalı!
Hakkında sayısız “manipülatif” film, kitab ve haber hazırlanarak benzer biçimde itibarsızlaştırılmaya çalışılan büyük gerilla kumandanı Carlos yahud müslüman ismiyle Salim Muhammed, bu tezgâhı çok çarpıcı tesbit ediyor ve ilk defa Türkiye’de basılan “SÖZ ÇAKAL CARLOS’TA” adlı eserinde şöyle diyor:
– “Siyonizm ve emperyalizm karşıtı bu insanlar önünde yoldaşımı ve onun gibileri küçük düşürmeye, karalamaya, iftiralar atmaya çalışıyorlar. “Ajandı, casustu” diyerek, kirli işlere bulaştırmaya çalışıyorlar. Niye mi? Çünkü, biz milletlerarası devrimcilerden hâlâ korkuyorlar. Korktukları şey, şahıs olarak bizler değiliz, neticede yaptığımız eylemlerde verdirebildiğimiz zararın çapı ne olabilir ki? Onların asıl korktukları, “örnek” teşkil etmiş olmamızdır, milletlerarası devrimciliği şahıslarımızda örnekleştirmiş olmamızdır. Tam da bu gerekçeyle, bizi umum önünde küçük düşürebilecek her tür iftiradan medet umuyorlar. Biz kimsenin ne ajanı, ne paralı askeri, ne de muhbiri olduk. (…)
Herneyse, işte yoldaşım Weinrich, mahkeme karşısında elden geldiğince kendini savundu, hiçbir şekilde işbirliğine yanaşmadı, davasını orada da haykırdı ve sonunda ağır bir ceza aldı.
Batı, tam da bu yüzden sevmez bizi. Davasını başı dik biçimde savunanlara, prensiblerinden taviz vermeyenlere, siyasî çizgisine sadık kalanlara katlanamaz. Davası uğruna ölüme gidenleri, işbirliğine yanaşmayıp ağır hapis cezaları almayı göze alanları bir türlü kabullenemez. Bu kahramanlara saldırmanın geriye tek yolu kalır onlar için: ONLARI OLDUKLARINDAN FARKLI TANITICI SAHTE İMAJLAR OLUŞTURUP, GÖZDEN DÜŞÜRMEYE BAKMAK!.. (…)
Neticede, biz, Batıya ne kadar zayıf olduklarını gösterdik. Sonunda kazanacak olan da biz olacağız. Çünkü hâlâ korkuyorlar bizden; ellerinde esir olmamıza rağmen, cezaevinde olmamıza rağmen, nasıl korkuyorlar hâlâ bizden. BU KORKU YÜZÜNDENDİR Kİ, ARAMIZDAKİ EN İYİLERİ, HEM DE CEZAEVİNDE OLANLARI, BÖYLE AŞAĞILAMAYA, KARALAMAYA, LEKELEMEYE ÇALIŞIYORLAR.
Sanıyorum, Türkiye cezaevlerinde bulunan bazı kardeşlerimin durumu da böyle. En başta, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu!.. O, bir anlaşma, hem de ufacık bir anlaşma yapmış olsaydı, bunca seneyi cezaevinde geçirmez, böyle büyük bir ceza almazdı.
Her ne olursa olsun, hakikat en sonunda âşikâr olacak, bugünün sömürülmüş ve yanıltılmış insanları yarın neyin ne olduğunu farkedecek, hâlâ yaşayanlarımız şereflendirilecek, ölenlerimiz tüm dünyada saygıyla yâdedilecektir.
Burasını anlıyorsunuz, değil mi? Bizden korkuları, başımızı eğmemiş olmamızdandır. Yoksa, maddî neticeleri bakımından biz ne yaptık ki, ben ne yaptım ki, Salih Mirzabeyoğlu ne yaptı ki? Küçücük şeyler. Ne benim, ne de onun fiilen yaptıklarıdır mesele; aksine, ortaya “örnek” olarak neyi koyduğumuzdur onların korkusunu böyle azdıran. Bizim davranış tarzımız, savaşı hâlâ sürdürüyor oluşumuzdur onları en çok ürküten. İşte bizden duydukları bu korkudur ki, bizim doğru yolda gidişimizin de delilidir. Eğer doğru yolda olmasaydık, ne bizden korkarlar ne de umursarlardı.” [4]
Bazılarının aklına gelebilir; Mirzabeyoğlu’nu öldürmek dururken niçin TELEGRAM’dan medet umuyorlar ki? Cevabımız şu olacaktır: Son bir çare olarak “bedenen” öldürmeyi tabiî ki hep düşünüyorlar ancak onlar için asıl hedef, Mirzabeyoğlu’nun “mânen” öldürülmesidir, “psikiyatrik hasta” etiketiyle itibarsızlaştırılıp “yaşayan bir ölü” hâline getirilmesidir, bedenî işkenceye paralel olarak asıl şahsiyetine ve haysiyetine “suikast” düzenlenmesidir. Yine Kumandan Carlos’a kulak verelim:
– “Çöken emperyalizme, onun ajanlarına karşı başkaldıran ve mücadelelerini yükselten Kumandan Mirzabeyoğlu gibi, benim gibi, diğerleri gibi insanlar, yokedilmesi gereken düşmanlar olarak görülüyoruz. Yokedilmekten kasdettiğim, beden olarak öldürülmek değil; yoksa bundan kolayı yok onlar için. Bir kazayla, elektrikle, çorbaya konulacak birşeyle falan bizleri hemen öldürebilirler; onlar için bu bir problem değil. ANCAK ONLARIN ASIL İSTEDİĞİ, TEK BAŞINA FANÎ BİR BEDENİN HAYATİYETİNE SON VERMEK DEĞİL, BU İNSANLARIN ÖRNEKLEŞTİRDİĞİ DAVRANIŞI VE İDEALLERİ YOKETMEKTİR. BUNUN İÇİN DE, “KÖTÜ ÖRNEK” DEDİKLERİ O SEÇKİN İNSANLARIN MÂNÂSINI ÖLDÜRMEYE YÖNELİK MANİPÜLASYON, KARALAMA VE SABOTAJLAR GELİŞTİRİP TATBİK ETME GAYRETİNDEDİRLER. Kendi durumumla kıyaslamak istemem, çünkü ben bir eylem adamıyım, askerî bir kumandanım, fakat bir “fikir” adamı olarak Kumandan Mirzabeyoğlu’na yönelik tüm bu zulümlerin, tecridin, cezaların sebebi, işte O’nun bu “örneklik” vasfıdır. Yazan, fikirler üreten, ideal düşünceler kaleme alan bu mütefekkirin, işte bu yüzden toplumdan, işçilerden, öğrencilerden, köylülerden, Müslüman olan ve olmayan tüm ideal insanlarından, diğer ülkelerdeki insanlardan, daha iyi bir toplum rüyası görecek olanlardan tecrid edilmesi, uzak tutulması gerekmektedir. Uzak tutulmalıdır ki, bu ideallerini başka insanlara da “bulaştırmasın”!” [5]

RAPOR AL, İŞKENCEDEN KURTUL
Emekli askerî hâkim Fehmi Gülseren’in anlattıkları şu bakımdan da çok dikkat çekici: Kendisine zorla “psikiyatrik hasta raporu” aldırıldıktan sonra, yapılan TELEGRAM işkenceleri yok denecek kadar hafifletiliyor. Kendisiyle görüşen gönüldaşlarımıza en son söylediği, TELEGRAM’cıların artık sadece “senede bir veya iki kez” kendisini taciz ettikleri ve “biz buradayız!” mesajı vermekle iktifâ ettikleridir. Belli ki kendileri açısından maksad hâsıl olmuş, “bana TELEGRAM yapılıyor” dediğinde yahud resmî mercîlere şikâyette bulunduğunda, TELEGRAM’cılar en büyük “korunma ve saklanma kalkanı”na kavuşmuşlardır. Öyle ya, bir “deli”nin (!) iddialarını kim ciddiye alır!?
Ömer Emre Akcebe’nin TELEGRAM mağduru Erkut Ersoy’la BARAN dergisi için yaptığı röportajda da benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Ersoy da “psikiyatrik” mercîlere başvuruyor, kendisine birtakım ilaçlar veriliyor ve hemen anlaşılacağı üzere bu “ilaçlar” ona yardımcı oluyor (!). Sonuçta TELEGRAM’ın tesiri çok hafifliyor. Oysa olan biten gerçekte şudur: Kurban “rapor” almış ve TELEGRAM’cılar için maksad yine hâsıl olmuştur. O hâlde TELEGRAM operasyonu hafifletilebilir! Çünkü “psikiyatrik tedavi” sonucunda güya iyileşme görülmüş, TELEGRAM iddialarının da aslında “psikiyatrik” bir rahatsızlıktan kaynaklandığı böylece isbatlanmıştır (!). “Hasta tedaviye cevab verdi ve şikâyetler de bu yüzden azaldı, TELEGRAM da zaten psikiyatrik bir hezeyandır” (!) denilebilecektir artık. Erkut Ersoy’dan dinleyelim gerisini:
– “Öncelikle, dayanılmaz hâle gelmiş zihin kontrolünden korunmanın yollarını aradım. Çaresizlik insanı her yola sevk ediyor. Konuyla alâkalı psikiyatrik tedavi aldım. Kullandığım ilaçlar zihin kontrolünün tesirini azaltıyordu fakat, insanın içinde kendisini de kaybetmesine sebeb olacak cinsten ilaçlardı bunlar.
Hemen ilaçların akabinde, zihin kontrolü tesirinin şiddetini bir nebze de olsa azaltır azaltmaz, araştırmalara başladım. Bu konuyla alâkalı olarak bir çok kimseyi de organize ettim. Onlarla beraber bir araştırmaya başladık. Bu çalışmalarımızda hem yabancı kaynaklarda konuyla alâkalı olabilecek materyalleri topladık hem de yurt içinde zihin kontrolü yöntemiyle mağdur edilmiş kimselere ulaştık. Bunlardan müsaade edenlerin ses kayıtlarını DVD ile beraber size de vereceğim.
13. Ağır Ceza Mahkemesinde zihin kontrolüyle alâkalı olarak hâlen incelenme safhasında olan bir de dosyam var. Bu konuyla alâkalı yaptığım araştırmada edindiğim bütün bilgileri mahkemeyle paylaştım.” [6]
Ne oldu peki o “dosya”nın akıbeti? Tam da tahmin ettiğiniz gibi, “raporlu bir deli”nin (!) iddialarını “resmen” ciddiye almak gerekmedi!
Hepimizin çokça örneğine şâhid olduğumuz üzere, hapse atılan birçok kişi, aslında “sağlam” olduğu hâlde “deli” taklidi yapıp kurtulmaya çalışır. Malûm olduğu üzere, “rapor” almış psikiyatrik bir hastanın cezaî ehliyeti yoktur ve derhâl serbest bırakılmalıdır. İşte Mütefekkir Mirzabeyoğlu üzerinde oynanan sinsi oyunun “gözlerden kaçan” bir yönü de bizce budur.
Milat gazetesi köşe yazarı Yakup Köse’nin 17 Eylül 2012 tarihinde İBDA Mimarı’yla yaptığı görüşme bu bakımdan çok önemli. Şöyle diyor Mirzabeyoğlu:
– “Bu yapılanlarla beni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ama şu unutulmasın ki, insanlar mahkemelerde deli olduklarını isbat etmek için uğraşırlarken ben akıllı olduğumu isbat etmeye çalışıyorum.” [7]
TELEGRAM’cıların İBDA fikriyatının kurucusundan YILLARDIR bekledikleri de bizce zaten bu: Barbarca işkencelere artık dayanamayıp soluğu hastahânede alsın, sorulunca “bana TELEGRAM yapılıyor” desin, onlar da –emekli askerî hâkim Fehmi Gülseren’e yaptıkları gibi- “paranoyak” veya “şizofren” raporu versinler, işte hepsi bu kadar. Hiç belli olmaz, TELEGRAM’ı bile hemen o ân bitirilebilir veya hafifletebilirler. Sebeb? “Psikiyatrik tedaviye cevab verdi” (!).
TELEGRAM’cıların âmirlerinin kafasında ve bu süreçte perde gerisinde neler döndüğünü kesinkes bilemesek de, Mirzabeyoğlu’nu önce hastahâneye sevketmeleri, ancak bu “oyun”un tutup tutmayacağından emin olamadıkları, belki de O’nun dışarı çıktığı bir durumda TELEGRAM’cıları ifşâ etmesinden korktukları için bu “operasyon”dan vazgeçmelerine bakılırsa, -TELEGRAM’ın kesintisiz sürdürülmesi dışında- şu ânda ne yapacağını bilemez vaziyette gözükmektedir MGK’nın üç büyükleri –cumhurbaşkanı, başbakan ve genelkurmay başkanı- ve onların da “üstündeki” mihraklar.
Şayet bu operasyonun tutacağından emin olsalardı, Hasan Mezarcı misâli, kamuoyu nezdinde “işi bitirilmiş” ve artık “tehlike arzetmez” bir insan olarak hemen peşinden serbest bırakacaklardı muhtemelen Mirzabeyoğlu’nu. Ne de olsa bundan böyle “raporlu bir psikiyatrik hasta” olacaktı; yâni “cezaî ehliyeti” olmayacaktı. Böylece, tüm bir İBDA fikriyat ve aksiyonunu boşa düşürüp “bir psikiyatrik hastanın hezeyanları” olarak empoze edebilecek ve Batılı-Batıcı devlet ve dünya düzenini Büyük Doğu-İBDA fikir ve aksiyonunun “tehdid”inden ilelebed kurtarabileceklerdi. O’nun insanüstü direnişinden dolayı bir türlü başaramadıkları hesab işte buydu.
Mirzabeyoğlu da elbette bunu bilmekte ve üstelik başka hiç kimsenin dahli yahud yardımı olmaksızın hapisten ve işkenceden “bedenen” bir günde kurtulabilecekken, “devlet”in yaptığı işkenceden ve attığı hücreden aynı “devlet” tarafından “psikiyatrik hasta raporu” verilerek bu yolla kurtarılmaktansa (!), yâni işkencecisinin kapısını bizzat gidip çalmaktansa, sırf dava ve mânâsının haysiyeti adına tüm o barbarlıklara yıllarca katlanmakta ve direnmektedir.
Mevcud hükümet ise, “ittifak” hâlinde olduğu iç ve dış mihrakların gözünde –haydi hüsnüzan gösterelim!- “kötü puan” almamak için, Allahsız devlet ve dünya düzenini “fikirleriyle tehdid eden” bir mütefekkiri işkenceden kurtarma riskine hiçbir şekilde yanaşmamakta, “millî (!) güvenlik” maskesi ardında TELEGRAM işkencesine rıza göstermekte, üstelik 14 yıllık bu işkencenin 10 yıldır da patronluğunu yapmaktadır. Zaten hükümetin gerçekleştirdiği o Ergenekon türü operasyonlar da, aynı “müttefik” iç ve dış mihrakların izniyle, teşvikiyle ve onların çizdiği sınırlar dahilinde yürütülmekte, bunda da temel faktör tüm bu “müttefik” unsurların Ergenekon unsurlarıyla zıdlaşması olmaktadır.
Sözün özü, Mirzabeyoğlu’nun gördüğü işkence ve çektiği ıztırab, Batılı-Batıcı iç ve dış “müttefik” mihrakların hiçbirisinin zerrece umurunda değildir. Görüntüde birtakım “olumlu” sözler ve gelişmeler varmış gibi de gözükse, TELEGRAM işkencesinin bitirilmesine yönelik en ufak bir irade bu yüzden yoktur. İşkence hiç kesintisiz sürmektedir. Birtakım zâhiren “olumlu” gelişmeler ise, –bizce- tamamen, Mirzabeyoğlu’nun gördüğü işkenceden ve maruz kaldığı hukuk vahşetinden dolayı rahatsızlığını yüksek sesle dillendirmeye başlayan kamuoyunu avutmaya yöneliktir. İBDA bağlılarının son dönemdeki başarılı kampanyası karşısındaki çaresizliktendir. Bu bakımdan, sinsi devlet politikasının yeni dönemdeki temel çizgisi şudur:
– “Mirzabeyoğlu’na selâm, işkenceye devam!”…

‘DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ’NE KOMŞU OLDUM’
10 Kasım 2012 Cumartesi günü, Bakırköy’e, Ruh ve Sinir Hastalıkları hastahânesinde bulunan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu yalnız bırakmayan arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Hastahâne girişinde bir arkadaşımı arıyor ve nerede olduklarının tarifini alıyorum. Soruyor: “Heykeli geçtin mi?” Ne heykeli diye düşünürken, aklıma geliyor; öyle ya “Düşünen Adam” heykeli… İki gün sonra internet sayfasında Google’ı açtığımda yine “Düşünen Adam” heykeli ile karşılaşıyorum. Meğer, Rodin’in doğum yıldönümü imiş.
Fransız heykeltraş Auguste Rodin’in (d. 12 Kasım 1840 – ö. 17 Kasım 1917) en meşhur eseri, herhâlde “Düşünen Adam” heykelidir. Aslında heykelin orijinal ismi, “Thinker” yâni “Mütefekkir-Düşünür”dür. Hikâyesi şöyle:
1880 yılında Fransız devleti, yeni açılacak Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi için Rodin’e bir kapı ısmarladığında, henüz 40 yaşındadır Rodin. Müze açıldığında kapının yetişmemesinden dolayı bir skandal meydana gelir. Oysa Rodin, Dante’nin “İlahî Komedya”sından mülhem sözkonusu “Cehennem Kapısı” üzerinde 10 yıl boyunca çalışmış, kapının üzerindeki 200 figürü de tek tek, birbirinden bağımsız ele almıştır. Bu eserde “Düşünen Adam”, kapının en tepesine oturtulmuş, Âdem ve Havva figürleri ise kapının iki yanında yer almıştır. “Düşünen Adam” heykeli, daha sonra alçıdan yapılmış büyük hâliyle, ilk kez 1904 yılında Londra’da sergilenir.
İşte bu “Düşünen Adam” heykelinin, dünyanın dört bir köşesinde çok sayıda kopyası yapılır. Hepsi de ya müze ya bilim merkezi ya sanat galerisi ya üniversite ya akademi girişlerine, kısacası en seçkin “fikir-ilim-sanat” kurumlarının en güzel köşelerine konulur. Ne var ki bu heykel, YALNIZCA TÜRKİYE’DE, Ruh ve Sinir Hastalıkları hastahânesinin bahçesine “münasib” görülür. Ülkemizde “düşünen adam”a biçilen değeri buradan da süzmek mümkündür. MÜTEFEKKİR Mirzabeyoğlu’nun tam da bu dönemde “Düşünen Adam” heykeline komşu olmasındaki “ironi”yi de…
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası B-Yedi” isimli eserinin -bundan yaklaşık üç yıl kadar önce yazdığı- 26. bölümünde anlattığı “Düşünen Adam”ı hatırlamamak ne mümkün. Kendisinin TELEGRAM suikasti dolayısıyla daha önce de Bakırköy’e sevkedildiğini (2000) göz önünde tutarak okuyalım:
– «Gözalabildiğine dümdüz buzdan bir zemin; dörtbir yanınız, sonsuzluğa açılan bir yalnızlık hissinden başka hiçbir şey vermiyor. Şu ânda sıcak odanızda veya Kutub bölgesiyle kıyaslanamaz bir ortamda bu satırları okurken, sizi üşütmek istiyorum. Hiçbir canlı yaşamaz ve yön duygusunun kalmadığı o zeminde, küçük bir kaya çıkıntısı ve üzerinde Rodin’in meşhur “Düşünen Adam” heykelini andıran, eli çenesinde oturan çıplak bir adam. Bu adamın hâli, sosyal çevresi ve anlatmaya kalkacağı şey, hiçi yaşarken, onu anlatmak kadar zor ve söze döner dönmez alelâde veya mânâsızlık diye bakılabilecek soydan şeyleri ihtiva etmekte. O adam bendim. 18-20 yaşlarında yaşadığım ve 30 yaşlarında büsbütün kaybolmadan o döneme âit bir psikolojiyi ibtidaîliği ve safiyeti ile aktarmak üzere ele aldığım YAŞAMAYI DENEME isimli romanımda, kahramanım KİM hakkında geçen bir cümle, Kartal Cezaevi’nde yaşadığım TELEGRAM sürecine pek uygundur:
— “İlk kez duyuyordu yaşamanın da kahramanlık olduğunu!”
(…)
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi’nde bulunan DÜŞÜNEN ADAM heykeli, bulunduğu mekân itibariyle “düşünen adam”ın hâlini de gösteriyor. “Deli ile dâhi arasında incecik bir çizgi var!” denilmesine nisbet, belki de o düşünen adam, dâhi idi; ıssızlığın ortasında. Düpedüz akıl hastası bir delinin hâli; dâhi için bir felâket daha. Tasavvuf’ta, bütün mertebeleri aştıktan sonra eşya ve hâdiseye tasarruf iradesini asli sahibi Allah’ın iradesine bırakmış ve O’nun karşısındaki HİÇLİK’inin hâlini, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin ifâdesiyle “tam bir değersizlik” olarak yaşayan üstün velinin hâli ile, basbayağı değersiz olan arasındaki fark karışırsa? Kılık kıyafetleri ve bütünüyle yaşamaları şu dünyaya sırtını dönmek olan MELAMİLERLE, köprü altında yaşayan evsiz barksız gariban berduşların şahsiyetleri karıştırılırsa? Bugün hakikati kalmamış bir kemâl yolu olan “melamilik”i karşılayan kelime, KALENDER:
— “Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. Dünya alâkalarından uzak, hakikat adamı. Filozof.”
Bu tabir, Batı’da Diyojen ve Epiktetos gibi filozofların, bizdeki karşılığı olarak “Kelbiyyun” mektebinin yolu mensublarını da kapsıyor. Sıradan insanlar için onların yaşadıkları şartlar, düşkün ve rezillerle aynı kefede mütalâa edilmelerine sebeb olabilir.
(…)
Telegram’ın, daha arkadan gelecek olan dehşetlerini yaşamamışken, olup bitenin verdiği şaşkınlık hâllerinde, onların vermesine lüzûm yok, kendime teselli ve ümit olarak zihnimden geçen düşünce:
— “Bütün bunlar geçecek ve yaşadığım değişik bir şeyi yazacağım!”
Mehmed, Kenan, Arar, her kimse, yaptığından emin ve güzel sesli biri, duvar dibinde gezinen ses:
— “Ha, haa! Şuna bak! Kurtulup yazacağını düşünüyor!”
Onlara cevab verebilme değil de, cevabın tafsili şartlarında değilim. Oysa ben, gözle görülür şekiller içinde olsun olmasın, varlığın yokluğa, bedenimizin nasılsız ve niçinsiz ruhumuza delil olması gibi, anlattığım ve yazdığım zaman o hâle delil getirmiş oluyorum. “Tahlil, kritik etmek, benim tabiî yapım!” demem, kendimi “uykusunda bile düşünen adam!” diye tarif etmem, Kartal gibi, Bolu’daki NYMPHALAR için de abartılı görünüyor: Çünkü ben, yiyorum, içiyorum, boş duruyorum, helâya gidiyorum, banyo yapıyorum, uyuyorum, yahud havalandırmaya çıkıyorum, vesaire, vesaire… NYMPHALAR’ın tekidli iğnelemeleri içinde olduğundan, onlara da cevab olmuş bir YEVMİYE’yi aktarıyorum: “Bir yazıda kendi kendimizle imtihan hâlinde olduğumuz için, mütemadiyen beğenmeyiz, yazarız… Farkında olmadığımız şeyler oluyor hayatımızda, içimizde bir şey pişiyor, biz farkında olmuyoruz, pişiyor, pişiyor ve birden detay gibi görünen, bir vesileyle patlayıveriyor… Patlama ânlarının mâziye doğru psikolojik pırıltıları; işte KAFA KÂĞIDIM’da düşündüğüm o!”
TİLKİ GÜNLÜĞÜ, muradım bakımından, tam 7 sene 24 saatime hâkim örtülü veya açık, mesaimi ifâde eder: “İçimizde bir şey pişiyor, pişiyor” da, bu dilden kim ne anlıyor ve hayatı böyle mi görüyor? Eğer, Tilki Günlüğü’nün açtığı yoldan gelen eserlerim olmasaydı, tıbkı kutubtaki bir kayaya oturmuş, temessülü gitmiş adam hâli, o eserin yazılış sürecindeki imkânsızı anlatırcasına bir tatsızlıktaki sıkıntım da anlaşılmayacaktı. TELEGRAM’da yaşadığım hâdiselerin kuru naklinin, bana neye mâlolduğu malûm. DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ’ne komşu oldum.»
Bizim ekleyebileceğimiz ise şu kadarcık: “Düşünen Adam” heykeline aradan geçen bunca yılın ardından yine komşu olan MÜTEFEKKİR Salih Mirzabeyoğlu, ülkemizde düşünceye ve düşünce adamına verilen değerin, “düşünen adam”ın başkalarınca nasıl ve nereye lâyık görüldüğünün de “heykelleştiği” isimdir aynı zamanda. Bir ülke ve toplum adına “tarihe geçecek” ne büyük utanç!..

TELEGRAM GÖREN İNSAN NASIL DAVRANIR?
Başlığımızdaki sorunun cevabı aslında apaçık: Hiç de TELEGRAM görmeyen bizler gibi davranmaz, çünkü davranamaz. Beynine ve dolayısıyla beyninin kontrol ettiği bedenine “dışarıdan” DAİMİ bir müdahale vardır da ondan. Hele devletçe TELEGRAM’a maruz bırakılan bu insan, “kobay” olmanın yanısıra aynı zamanda siyasî ve ideolojik bir hedefse, “normal” davranmaması ve “normal” görünmemesi için, cihazın hangi marifetleri varsa sonuna kadar kullanılır. Bu “marifetlerin” neler olabileceğini, her ikisi de TELEGRAM işkencesi gören, biri Türkiye’den Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun, diğeri Himalaya ülkesi Bhutan’dan devlet adamı Tek Nath Rizal’in kaleme aldıkları eserleri vesilesiyle örneklendirmeye çalışacağız. Zaten TELEGRAM’ın hedef kişideki “etkileri” üzerine çok zengin bir uluslararası literatür de sözkonusu ki, TELEGRAM görenlerin nelerle karşı karşıya bulunduğunun bilinmesi bâbında, bu literatürden şöyle bir iktibas yapıyor Mirzabeyoğlu:
– “Beynin elektrikle uyarılması neticesi, nefesin ritmi ve kalb atışı etkilenebiliyor, ikisi arasındaki RİTM bozukluğundan dolayı boğulma – boğulabilme durumu doğuyor ve hattâ kalb atışı durabiliyordu; aynı şekilde sair iç organlarımızın etkilenmesi de sözkonusu… Sağlıklı bir insanda, kaşların çatılması, gözlerin açılıp kapanması – hususiyle gözkapaklarının kilitlenmişçesine açılamaması, çiğneme zorluğu, esneme, uyuma, baş dönmesi, sara benzeri hastalıklara ve daha neler ve nelere sebeb oluyordu; cinsî organların oynanması ve uyandırılmasından, yüz hatlarına ağlama, gülme, yahud çekik göz ve dudak ifâdeleriyle homoseksüel görüntü vermeye kadar.” (Ölüm Odası B-Yedi, Bölüm 33)
TELEGRAM işkence ve zihin-beden yönlendirmesinin hedefi olan insanların çektikleri en büyük sıkıntılardan biri, yaşadıkları ruhî ve bedenî ıztırab yetmiyormuş gibi, bir de, kimi zaman “herkes gibi” davranamamalarının sebebinin çoğu anlaşılamamasıdır. Bu durum, Mirzabeyoğlu ve Rizal gibi, kendilerini “bir davanın haysiyetini temsil eden” şahsiyetler olarak gören rejim muhalifi liderler için çok daha acıdır. Çünkü saldırıya uğrayan ve küçük düşürülmek istenen sadece şahıs ve bedenleri değil, bizzat ve özellikle “temsil ettikleri” davanın haysiyetidir. Önce Mirzabeyoğlu’na kulak veriyoruz:
– “BOLU F-TİPİ CEZAEVİ… Kapı çalmalarla ve Telefon’a gidişimde oynanan oyunlarla ilgili olarak, görevlilerle çıkan tartışma üzerine, Cezaevi Savcısı önündeyim. Oraya gidene kadar vücudum öyle bir infiale getirildi ki, her tarafım zangır zangır titriyor… İlk söylediğim şu oldu:
— “Bu benim tabiî hâlim değil, bakın vücudum – ellerim – kollarım nasıl titriyor…”
O TELEGRAM’ı bilmiyormuş zarureti içinde olmasına nazaran, benim de bana yapılanı söylemem gerek, NYMPHALAR’ın bana söylediklerini ve yaptıklarını korku, vesaire, vesaire yüzünden konuşamıyormuşum gibi olmasın diye.” (Ölüm Odası B-Yedi, Bölüm 7)
– “TELEGRAM’da telkinden bahsederken, çeşitli “ikna” etme yollarının sadece söz ve buna eşlik eden oyun kurmalardan ibaret olduğunu sanmayın; asıl önemli olan, söze eşlik eden veya sözsüz olarak, elektromanyetik dalgalarla beyinde-bedende, istenen duyguya uygun ayarın yapılması. Meselâ, korku veya heyecan durumunda bedende ne oluyorsa, onu sağlayarak sözkonusu duyguyu uyandırma gibi. Misâl değil, gerçek: Duran ARAR, bir lâf söylüyor, kendi kendime konuşur olma sarsaklığım, cevab verip vermeme arasında ve “sen kimsin ki, sana cevab vereyim!” hiddeti buna eşlik ederken, o telâş içinde utanma duygusunu desteklemek üzere ensemden yukarıya doğru “ateş bastı” dediğimiz fizikî etki. Belli ki(!) suçumun tesbitinden o durumdayım. Böyle, bir-üç-beş derken, müthiş yorgunluğum ve bıkkınlığım sırasında, hani ne kafam ne de beynim benim, lâfı söyledi ve bende hiçbir düşünce muhalefeti yokken, ensemden yukarıya doğru hararet yürüdü; foya ortaya çıktı. TELEGRAM’da asıl olan, sözlü lâflamaların beyin-beden etkilerini ölçme bir yana, kontrolde asıl beyin-bedenden istenen duyguları uyandırmadır. İşin püf noktası burada.” (Ölüm Odası B-Yedi, Bölüm 9)
– “TELEGRAM cihazı altında, hayâlden daha diri, sözkonusu ikilik-çokluk yapılabiliyor; bir taraftan bedene tesir, bir taraftan bu hazırlanmışa dair telkin ve suret sevkiyle, oturduğunuz yerde aslî hâlinize aykırı bölünme. Meselâ şu ânda okuduğunuz yazıyı yazarken, bir taraftan da feci küfürler ettiren telkin ve hayâllerin beynime postalanması şartlarındayım. Artık yüzgöz olduk: Meselâ frekans oyunları ile zihin ve vücudumu korkuyormuşum hissini telkine hazırlarlarken, ben ruhen kayıtsız kalabiliyorum.” (Ölüm Odası B-Yedi, Bölüm 43)
Hindistan’ın komşusu küçük Himalaya ülkesi Bhutan’ın meşhur rejim muhalifi lideri ve bir zamanların gözde devlet adamı Tek Nath Rizal de benzer sıkıntısını telaffuz ediyor ve TELEGRAM’ı bilmeyen çevresini uyarmaya çalışıyor:
– “Zihin kontrolü, birçok insan konudan haberdar olmadığı için, ilgili ülkelerce sümenaltı edilmektedir. Benim yaşadıklarımla birebir aynı olan zihnî işkence kayıtları ve şahsî tecrübeler vardır; araştırıldığında hemen ulaşılabilir. Bu kitab boyunca, bazı ilmî tekniklerle üzerimde uygulanan bu işkencenin, TUHAF FİZİKÎ VE ZİHNÎ DAVRANIŞLARIMIN TEK SORUMLUSU olduğunu ifade ediyorum. Bu şâhitliğim, araştırmacılar için kurbanlara uygulanan bu işkenceyle mücadele metodlarının bulunmasında ve herkesçe kabulünde, insan hakları mücadelecileri için bu ahlâksız uygulamanın durdurulmasına yönelik formüller geliştirilmesinde ve kanun koyucular için bu tür suçların en sert biçimde cezalandırılmasında bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir.” [8]
Tek Nath Rizal’in eserini ilk okuduğumuzda bizi en çok etkileyen birkaç hâdiseden biri de, birisi Türkiye’den, diğeri dünyanın neredeyse öbür ucundan olan iki TELEGRAM hedefinin de TAMAMEN AYNI TÜRDEN “geçici” hafıza kayıblarına uğratılmasıydı. Yine Mirzabeyoğlu’na dikkat kesilelim önce:
– “Evet; bayıldım mı, uyudum mu bitkinliğinin ardından, yine elektronik cihazın hüneriyle uyandırıldım. Bana aniden, “küçük kızının ismi ne?” diyen ARAR’ın konuşması; birden kapıldığım-kaptırıldığım PANİK hissi ve ona eşlik eden bir hafıza kaybı. Kızımın ismini HATIRLAMIYORUM! Aradan birkaç dakika geçince, hatırladım; ve aynı panikle, eşimin, çocuklarımın, annemin, babamın, kardeşlerimin isimlerini küçük not kâğıdına, böyle bir duruma tedbir diye yazdım. Sonraki günlerde, ezan ve kameti, hatta Kelime-i Tevhidi ve Kelime-i Şehadeti… Aramalarda, gelenlerin karıştırdığı kâğıtlar arasında bunlar da var; özellikle, askerler bana yapılanı bilmiyorlarsa, kafayı oynattığımın birebir şâhidleri de olmuş oluyorlar. Bu sıkıntı ayrı.” (Ölüm Odası B-Yedi, Bölüm 7)
Tesadüf (!) bu ya, Tek Nath Rizal’e de kendi aile ferdlerinin isimleri unutturuluyor:
– “Önemli konularla ilgili düşünebilmek için mecalim kalmıyordu. Meselâ Tanrıyı düşünüp çocukluğumdan beri ezbere bildiğim mantraları söylemek istiyordum ama bir türlü olmuyordu. Kültürüm ve kimliğim yok olmanın eşiğindeydi; istikametsiz kalmıştım. Ailemdeki fertlerin isimlerini bile unutuyordum. Çoğu zaman eşimin ismini bile hatırlayamıyor ve yeniden hatırlayabilmek için çok yoğun çaba sarfediyordum. Eşimin ismini hatırlayabilmek için verdiğim bu mücadele, saatler, hattâ bazen günler sürüyordu. Sonunda hatırladığımda ise, kendimi çok büyük bir keşif yapmış gibi hissediyor ve çok mutlu oluyordum. Öyle bir duruma sürüklendim ki, değişik duygular arasında ayırım yapabilmekte dahi zorlanıyordum. Hissiyatım tamamen boşaltıldığı için, mânâsızca tepkiler veriyordum. Meselâ, gardiyanlar beni sinirlendirmek için eşimin bir başkası ile ilişkiye girdiğini söylediklerinde, bu bende hiçbir tepkiye sebeb olmuyor, ama yemeğimin gecikmesi veya arkadaşlarımın beni ziyaret edememesi gibi bir başka konudaki küçücük bir malûmat, beni kontrolüm dışında öfke nöbetlerine sokabiliyordu.” [9]
TELEGRAM gören insanların, özellikle Mirzabeyoğlu ve Rizal gibi belli bir siyasî ve ideolojik topluluğun fikrî lideri olan şahsiyetlerin yaşadığı bir diğer sıkıntı da, TELEGRAM’ı ve etkilerini hiç veya yeterince bilmeyen kendi dar çevrelerinin onların aynı zamanda bir “kamera” oluşlarını “hâliyle” pek anlayamamalarıdır. Bu vesileyle, yine Mirzabeyoğlu’nu dinliyoruz önce:
– “Şu veya bu sebeble muhatab olduğum Avukatlarım, ziyaretçilerim veya komşu mahkûmlara, “bana, başkasının duymasını istemediğiniz şeyler söylemeyin; ben aynı zamanda bir kamerayım!” demişimdir, diyorum.” (Ölüm Odası B-Yedi, Bölüm 33)
Rizal de benzer bir sıkıntıyı, üstelik TELEGRAM’dan çok daha “habersiz” kendi kitlesi karşısında yaşıyor:
– “Dönüş yolunda, iki gün Siliguri’de kaldık. Mültecî liderleri bekliyordu beni orada. Aralarında Bhutan Millî Demokrat Parti’nin kurucu başkanı Basnet de bulunuyordu. Onunla yaptığımız müzâkereleri hatırlıyorum şimdi. Bana âcil şifalar dilemiş ve Bhutan’da demokrasi için mücadele veren tüm siyasî partiler ve insan hakları örgütleri birleşene ve beraberce mücadele edene kadar, mültecî meselesinin çözülemeyeceği görüşünü aktarmıştı. Bu görüşmede ayrıca bana, harekete liderlik etmemi teklif etmişti. Zihin kontrolü cihazının etkisi altında olduğum için, bu teklifi kabul edebilecek durumda değildim. Aynı zamanda, zihin kontrolcü her ân her hareketimi gözlediği için, bağımsız biçimde çalışmam da mümkün olmayacaktı. Mültecî dostlar ise liderliği ele almam için bana baskı yapıyordu. Tekliflerini maalesef geri çevirmek zorundaydım. Çektiğim bu eziyeti kavramaktan çok uzaktılar.” [10]
Rizal, sadece kendisinin değil, kadîm dostu olan bir subayın da nasıl kendisiyle “aynı kaygı”yı taşıdığını şöyle hikâye ediyor:
– “Phuntsholing’de bulunduğum demde, hoş bir sabah vakti, Kraliyet Muhafızları bünyesinde eskiden binbaşı olarak görev yapmış Dasho Hari Koirala ile karşılaştım. Yirmi yıldır birbirimizi tanıyor olmamız bir yana, her ikimiz de Lhotsampa toplumuna mensubtuk. Onu bulmuşken, Bhutan’da kullanılan işkence cihazlarını sormak istiyordum. Ancak, daha ben ağzımı bile açamadan, net bir şekilde şunu söyledi bana: “Tek Nath, lütfen ciddi herhangi bir şeyden bahsetme. İkimiz de hapishâneden çıktık ve sana söyleyeceğim her şey, saray tarafından da bilinecek.” Sözlerinden, onun da zihin kontrolü cihazı yoluyla izlendiğini ve beni bu hususta uyarmaya çalıştığını anlamış oldum.” [11]
Tek Nath Rizal’in eserinde öyle bir “trajikomik” hâdise anlatılıyor ki, Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun bu günlerde artan ve önümüzdeki dönemde daha da artacağı şimdiden belli olan “resmî ziyaretçi veya heyet görüşmeleri”nde TELEGRAM’cıların muhtemelen deneyeceği bir manipülasyon tehlikesine de işaret ediyor bizce. İnşallah başaramayacaklar ancak “TELEGRAM’ın etkileri” bahsinde biz yine de bilmiş olalım:
– “Kendimi ne kadar zorladıysam da tam tarihini hatırlayamıyorum. Açlık grevini takib eden bir tarihteydi sanıyorum. Ben hâlâ Chemgang Hapishânesi’ndeyken, Uluslararası Af Örgütü’nden üç yetkili, beni ziyarete geldi. Ziyarete geldikleri gün zihnim rejim tarafından öyle kötü manipüle edilmişti ki, gerçekten artık çalışmıyordu, tam anlamıyla durmuştu. Yetmiyormuş gibi, babamın vefat haberi de o sıralar ulaştırılmıştı bana. Bu yüzden, bambaşka bir dünyada ve sanki bir boşluğun içinde yüzüyordum.
Ziyaretçilerim, öğleden sonra saat iki gibi geldiler. Kendilerini tanıttıktan sonra, serbest bırakılmam için dünya genelinde 5 bin broşür dağıttıklarını açıkladılar. Ayrılmadan önce, iletmek istediğim bir mesajı yazmam için nâzikçe ricada bulundular ve yazabilmem için de kalem kâğıt tedarik ettiler. Ancak, kalem kâğıt tutabilecek bir durumda değildim. Yine de, ısrarla rica etmeleri üzerine, Nepalce bir şeyler yazıp onlara verdim. Yazdığım kâğıdı aldıktan sonra, beni yüreklendirmek üzere, gaddar hapishâne duvarlarının ardında beni destekleyen birçok kişi olduğunu ve beni görmek için beş yıldır beklediklerini söylediler.
Sonraki altı yıl boyunca, onlara verdiğim kâğıda tam olarak ne yazmış olduğumu öğrenemedim. Hapishâneden serbest bırakılıp da ikinci kez Nepal’e gittiğimde, şans eseri, Chemgang Hapishânesi’nde Uluslararası Af Örgütü’ne verdiğim yazıyı İngilizceye çevirmiş olan kişiyle karşılaştım. Hayret ederek öğrendim ki, “bütün siyasî mahpusları serbest bırakın, mültecîlerin şerefli bir biçimde ülkelerine iade edilmelerini sağlayın ve Bhutan’da insan haklarını ve demokrasiyi kurun” demeyi amaçlarken, bunun yerine “dünyadaki tüm yaşlılara gıda temin edin” yazmışım.
Böyle bir şeyi yazmış olmaktan dolayı son derece utanmıştım. Ziyaretçilerin benim hakkımda kimbilir ne düşündükleri aklıma geldiğinde, tüylerim ürperdi. Ancak, bu yazdıklarımı kendi kendime yazmamış olduğumu; aksine, zihnimi kontrol eden kişinin bunları bana yazdırmış olduğunu düşünerek kendimi avuttum. Bu, beni milletlerarası platformda aklî dengesi bozuk bir kişi olarak göstermek için kasden yapılmış bir işti.“ [12]
TELEGRAM hedefi olan insanların “normal görünme” çilesi, belki en çok, can kulağıyla kendisini dinlemeye gelmiş bir topluluğa hitab durumunda kaldıklarında şiddetlenir. Rizal tam da bu duruma işaret eden çok çarpıcı tesbitler yapıyor:
– “Hapishâneye gönderilmeden önce, cesur bir insandım. Keskin de bir hafızam vardı. Üstelik, akıcı ve etkili konuşmalar yapabilen bir hatibtim. Ancak şimdi, bunlara olan hâkimiyetini kaybetmiş bir insanım. Artık, insan topluluklarına hitab etmekte çok büyük güçlük çekiyorum. Hazırlıksız konuşmam gereken durumlarda son derece gergin, sinirli ve ürkek oluyorum. Bazen sesim titriyor, bazen hafızam bulanıklaşıyor, bazen de anlatmak istediklerimin çok dışında ve alâkasız şeyler konuşuyorum. Hattâ kimi zaman zihnim âniden boşalıveriyor ve nerede olduğum yahud ne söylediğim hususunda hiçbir fikrim olmuyor. Kurduğum cümlenin başı ile sonu arasında hiçbir bağ olmayabiliyor. Sonuçta, konunun özünden uzaklaşmış olarak, habire konuşup duruyorum. Bu da beni topluluk önünde gülünç duruma düşürüyor. Böyle olunca, ben de konuşmalarımı yazılı olarak hazırlamaya ve gittiğim yerde bunu okumaya başladım.
Ancak, bulduğum çözüm işe yaramadı ve bu kez de bir başka bir problem ortaya çıktı. Yazdığım metni okumaya başladığımda, ya gözümün önünde bir gökkuşağı beliriyor yahud gözüm sulanıyor. Buysa, beni yalnızca okuyamaz hâle getirmekle kalmıyor, görüşümü de bulandırıyor. Üstelik bütün bunlar, kulaklarımda çınlayan çok yüksek seslerle birlikte gerçekleşiyor. Tüm bu yaşadıklarım, Bhutan Kralı’nın işlediği suçları milletlerarası topluluk önünde söylemekten beni çoğu zaman alıkoyduğu için, kendimi ister istemez suçlu hissediyorum.
Birebir olarak veyahud topluluk önünde bir konuşma daveti aldığımda, ruhen daralıyor, gerginleşiyor ve sersemliyorum. Kimi zaman da her tarafım ağrıyor, kalb çarpıntısı başlıyor, yetmiyormuş gibi, bir de tüm vücudum kaşınıyor. Zihnim, çoğunlukla, ben dâhil kimsenin umurunda olmayan küçük ve önemsiz şeylere yoğunlaşıyor. Zihnimi yeniden rayına sokmak için çok çaba sarfediyor, bu yüzden herşeye yeniden başlıyorum.
Daha da kötüsü, toplantının sonuna doğru sık sık asabım bozuluyor ve karşımdaki kişiye nezâketsiz biçimde akıl vermek veya onu düpedüz aşağılamak gibi beklenmedik şeyler yapıyorum. Toplantı bittiğinde insanların üzerinde bıraktığım bütün intibâ, nezâketsiz, geçimsiz ve küstah bir insan olduğum oluyor. Kendimden utanıyor, hattâ kendimi lânetliyorum ancak, tamamen çaresizim, çünkü tüm bunlar benim kontrolüm dışında gelişiyor.” [13]
Eserinin bir başka yerinde, ister istemez içine düşürüldüğü benzer bir durumu şöyle naklediyor Rizal:
– “2007’de, benimle beraber altı mülteci liderinin, Amerika’nın Nepal Büyükelçisi James F. Moriarty tarafından davet edilişimizi hatırlıyorum. Büyükelçi, mültecîlerin üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeleri hakkında bizim görüşlerimizi aldı. Konuşma sırası bana geldiğinde, [zihin kontrolü yüzünden] tek kelime konuşamamak bir yana, olan biteni kavramakta dahi güçlük çektim. Hattâ elçilikten biri, benim sözkonusu suskunluğum ile ilgili bir yorum yapma ihtiyacı bile duydu. Bu hâdise, tam da Uluslararası Af Örgütü’nün 1997’deki Chemgang hapishânesi ziyareti sırasında içine düştüğüm ve kendilerine kasdım dışında ve münasebetsiz şeyleri çalakalem yazdığım durumun bir tekrarıydı.” [14]
TELEGRAM gören bir insanın nasıl davrandığı, davranabileceği yahud davranmak zorunda bırakılabileceğiyle ilgili olarak, yerli-yabancı literatürde yüzlerce şâhidlik, onbinlerce sayfalık malûmat var. Makale hacmimiz elbette bunları özetlemeye bile yetmeyecek olmasına rağmen, hiç olmazsa bir fikir verebildiğimize inanıyor; tüm barbarca işkencelere rağmen ruhuna, iradesine ve zihnine hükmedilemese de, bilvesile ve özellikle Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun nasıl bir “normal görünme” çilesi yaşadığının dost-düşman herkes ve her kesimce bilinmesini arzu ediyoruz. [15]

TELEGRAMI İFŞÂ EDEN BİR KAHRAMAN: DR. NICK BEGICH
Belilibaşlı birkaç fonksiyonu çerçevesinde kabaca tarif etmek gerekirse (ki bunların çok ötesinde bir genişliği ve derinliği olduğu unutulmamalı), beş duyunun göz, kulak, burun, deri, dil gibi “haricî” organlarını es geçerek, bir deyişle “bypass” ederek, bu organların SİNİRLER kanalıyla beyne naklettiği sinyalleri bu sefer kendi “oluşturup-kodlayıp” bir CİHAZ aracılığıyla DOĞRUDAN beynin ilgili merkezlerine ulaştırabilen ve bu şekilde sadece “hedef kişi”nin algılayabileceği duyu verileri veya telkinler gönderebilen; cihazın başındakiyle “hedef kişi” arasında “ceb telefonu” misâli ânı ânına KARŞILIKLI SESLİ VEYA SESSİZ KONUŞMAYI SAĞLAYABİLEN, beyne sadece beş duyu çerçevesinde veriler yahud telkinler göndermekle kalmayıp, “hedef kişi”nin hissî tepkilerine yine beynin ilgili merkezlerini uyarma yoluyla müdahale edebilen ve “hedef kişi”de gayri iradî çeşitli duyguların oluşumunu tetikleyebilen, diğer yandan da beynin bedenî faaliyetleri koordine eden merkezlerine çeşitli sinyallerle etkide bulunarak beden organlarını manipüle edebilen –hattâ bloke veya tahrib edebilen, yâni öldürebilen!- ve yine meselâ gayri iradî kas hareketleri doğurabilen TELEGRAM cihazı ve tatbikatına dair, “millî güvenlik” ve “devlet sırrı” örtüleriyle kamuoyundan saklanmaya çalışılsa da, sayısız “resmî” bilgi ve belge yine de sızıyor, TELEGRAM mağdurlarının yanısıra cesur araştırmacı ve ilim adamlarının dikkatli gözlerinden hiçbir şey kaçmıyor.
Bu “dikkatli” araştırmacı ve bilim adamlarından biri de, Dr. Nick Begich. Babası bir Amerikan kongre üyesi olan Dr. Begich, özellikle elektromanyetik enerji çerçevesindeki “yeni” bilim ve teknolojiler sahasında yoğunlaşan araştırmalarıyla, kitablarıyla, makaleleriyle, TV belgeselleriyle, radyo konuşmalarıyla ve birçok ülkede verdiği konferanslarıyla çok iyi tanınan bir isim. Sahasında tüm dünyada “otorite” kabul edilen Dr. Begich, bir defasında Avrupa Parlamentosu’na “uzman” olarak davet ediliyor ve TELEGRAM’dan haberi olmayan kimi parlamento üyelerine “bir ses doğrudan beyne nasıl gönderilir, buyrun göstereyim!” diyerek, çok eski teknoloji bir “infra-ses” cihazıyla bunu isbatlıyor. Bu arada, 5-7 Mayıs 1997 tarihlerinde Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu 12. Uluslararası Genel Kurul Toplantısında Amerikan HAARP projesi ve zihin kontrolü üzerine bir konuşma yapıyor. Ağzı açık kalan parlamento üyeleri de, bilâhare, TELEGRAM türü silâh teknolojilerinin yasaklanmasına yönelik aşağıdaki kararı kaleme alıyor:
– “İnsanların herhangi bir formda manipüle edilmelerine imkân verebilecek silâhların gelişimlerini ve kullanımlarını global anlamda yasaklamak için uluslararası bir anlaşma çağrısı yapılmalıdır.” [16]
TELEGRAM’a karşı dünya çapında bir kampanya yürütmekle kalmıyor Dr. Begich, diğer yandan elektromanyetik enerjinin tıbta ve eğitimde nasıl “müsbet” yönde de kullanılabileceğini anlatıyor, üstelik böylesi “müsbet” birtakım cihazların üretilmesine öncülük ediyor. TELEGRAM teknolojisini icad eden süper güçlerin insanlığa ihanet ettiklerini, aslında insan sağlığına ve zihnî gelişimine müthiş faydalı olabilecek bir teknolojinin sırf şeytanî amaçlarla kullanıldığını ve insanoğlunun istifâdesinden kaçırıldığını haykırıyor.
Dr. Begich, 2011 yılında Türkçeye de çevrilen “İnsan Zihnini Kontrol Etmek” adlı kitabında, TELEGRAM teknolojisinin Amerikan askerî literatürüne girmiş kayıtlarını da deşifre ederek bir başka büyük hizmet daha yapıyor. İşte bunlardan 1996 tarihli bir Amerikan ordu belgesi:
– “Bu teknolojilerle ilgili bulduğumuz en açıklayıcı kaynaklardan biri, Hava Kuvvetleri İlmî Danışma Kurulu tarafından yayınlandı. Hava Kuvvetleri, bu yüzyıl için bir araştırma başlattı ve yeni silâhlarla ilgili mümkün olan şeyleri inceledi. Bu öngörülerden biri şok edici bir gerçeği açığa çıkardı:
“Elektromanyetik enerji kaynaklarının gelişimi, yâni insan bedenini yönlendirebilen, şekillendirebilen ve değiştirebilen bir verim mümkündür. Bu şekilde kişinin iradî kas hareketleri önlenebilir, duyguları ve (dolayısıyla eylemleri) kontrol edilebilir, uyku verilebilir, telkinler aktarılabilir, kısa dönem ve uzun dönem hafızaya müdahale edilebilir, bir tecrübe üretilebilir ve bir başka tecrübe silinebilir.”
Bunu düşünün; duyguları yönlendirebilen, davranışı kontrol edebilen, sizi uyutabilen, sahte hatıralar oluşturabilen ve eski hatıraları silebilen bir sistemden söz ediyoruz. Bunun bir öngörü olması gerektiğini görebiliyoruz, ama bunun bugün kullanılmadığını düşünmeyin. Bu sistemler kurgu değildir. Hattâ çoktan var olan bu sistemlerle bu alanda inanılmaz işler yapılmıştır. Açıklama şöyle devam ediyor:
“Aynı zamanda üstü kapalı telkinler ve psikolojik yönlendirme imkânlarının arttırılmasıyla insan bedeninde yükses duyarlılıklı (hi-fi) konuşma oluşturmak mümkün görünüyor. GigaHertz oranında yüksek güçte bir mikrodalga titreşim insan bedenine yansıdığında, çok küçük bir ısı düzensizliği oluşur. Bu, hafif ısıtılmış bir dokunun âni genleşmesi ile özdeşleştirilir. Bu genleşme, akustik bir dalga üretecek kadar hızlıdır. Eğer bir titreşim buharı kullanılırsa, 5-15 kiloHertz aralığında içte bir akustik alan oluşturmak mümkündür ve bu duyulabilir bir miktardır. Dolayısıyla, seçilmiş muhaliflerle onları son derece rahatsız edebilecek bir tarzda ‘konuşmak’ mümkün olabilir.”
Bir insanla, kafasına bir ses aktararak konuşmak mümkün müdür? Yazar bunun kurban için “rahatsız edici” olabileceğini söylüyor, oysa bu tam bir terördür. Bir ferdin beynini işgal edebilecek bir silâh, bir insanın özel hayatının ihlâli demektir.” [17]
“Devlet sırrı”nı güya deşifre etmeden “bunlar 21. yüzyılda olacaklar” diyerek ordu, istihbarat ve emniyet yetkililerini ZATEN MEVCUT TELEGRAM teknolojisi çerçevesinde “eğiten” Amerikan Devleti orada “seçilmiş muhaliflerle onları son derece rahatsız edebilecek bir tarzda” ve başka hiç kimsenin duyamayacağı bir yolla “konuşurken”, buradaki Amerikan işbirlikçisi devlet de Mirzabeyoğlu gibi “seçilmiş bir muhalif”le 14 yıldır barbarca “konuşuyor”; “sahibinin sesi” bir ülke ne de olsa!
Dr. Begich’in tüm bunları kendisinden naklettiğimiz çarpıcı eseri “İnsan Zihnini Kontrol Etmek”te daha birçok sarsıcı bilgi ve belge ifşâ ediliyor. Bu eser üzerine çok sayıda başka makale yazılabilir ki, bizce yazılması da gerekiyor. Ne var ki sayfa imkânları dolayısıyla şimdilik burada bırakıyor, TELEGRAM’ı merak edenlerin ve araştırmacıların bu eseri mutlaka edinmelerini tavsiye ediyoruz.
“Amerikan Zihin Kontrolü Projeleri” demişken, Türkçedeki Zihin Kontrolü ve TELEGRAM Kitabları listesine 2012 yılında yayınlanarak giren son derece ilginç ve aydınlatıcı bir eserden bahsetmemek olmaz: Hakan Yılmaz Çebi ve Ali Selman Demirbağ’ın kaleme aldığı BEYNİMDEKİ YABANCI -Kuantum Evreninde Elektromanyetik Beyin Kontrol- adlı eser…
Kitabın yazarlarından Ali Selman Demirbağ, kendisiyle kitabı vesilesiyle yapılan bir röportajda, Amerikan TELEGRAM teknolojisinin üretildiği merkezlere şöyle temas ediyor:
– “Yine bu alanda isim kazanmış Amerikan silah sanayi DARPA’nın faaliyetlerini anlatır mısınız?
Bu kuruma kısaca Amerika’nın ASELSAN’ı diyebiliriz. Her alanda çalışan bir kurumdur. Bizimle alâkalı kısmı ise UCLA Enstitüsüdür ve bu kurum nörobilim üzerine kuruludur. Bu kurum Amerika’daki bir kurşunun içerisindeki maddeden, görünmez uçaklara kadar her şeyi araştıran bir kurumdur. Bu kurumun ilk çalışmaları nöral implantlar üzerinedir. Bu çalışmalar beyne mikroçipler takmak ve beyni kontrol altına almak için yapıldı. Şu ân mikroçiplere ihtiyaç duymadan elektromanyetik sinyallerle bu işlemi yapmaktadır.” [18]
Yâni, Mirzabeyoğlu’na ve dünyadaki diğer “seçilmiş” hedef ve kobaylara yapıldığı gibi, ilaç, elektrod, mikroçip gibi “demode” araç ve aracılara ihtiyaç duymaksızın “uzaktan” elektromanyetik TELEGRAM’la!.. [19]

TELEGRAMIN BABASI PROF. DELGADO’NUN ARDINDAN
TELEGRAM cihazı, BEYNİ (dolayısıyla beynin kontrol ettiği BEDENİ) bugünkü gibi ilaçsız, yüzyüze hipnozsuz, elektrodsuz, kablosuz, implantsız, mikroçipsiz “uzaktan” elektromanyetik sinyaller göndererek etkileme fonksiyonuna, bu yolla duygu, düşünce ve davranış manipülasyonu-yönlendirmesi kabiliyetine bir günde erişmedi. Bunun gerisinde uzun yıllar süren ilmî araştırmalar ve tecrübeler-deneyler yatıyordu ki, bu sahanın “Batıdaki” en hamarat ama en uğursuz aktörlerinden bir isim, “zihin kontrolü” literatüründe hep öne çıktı: Amerikan Yale Üniversitesi Tıb Fakültesi Nöropsikiyatri Bölümü Başkanı (İspanyol asıllı) Prof. Dr. Jose Delgado.
8 Ağustos 1915’te doğan ve 15 Eylül 2011’de ölen Prof. Delgado, “bilim tarihi” kadar “zihin kontrolü” tarihindeki o uğursuz yerini, beynin ilgili merkezlerini elektrikî sinyaller gönderip uyararak ve bu şekilde “kobay” hayvan ve insanlarda duygu, düşünce ve davranış değişimlerine yol açarak kazandı. [20]
Amerikan ordu ve istihbaratı destekli olarak o kadar teferruatlı ve ısrarlı bir araştırma yürüttü ki Delgado, “beynin elektrikî uyarımı” üzerine 500’den fazla makale yazmakla kalmadı, bir de o meş’um “BEYNİN FİZİKÎ KONTROLÜ – Psikomedenî Bir Topluma Doğru” kitabını kaleme aldı. [21]
Delgado, Yale Üniversitesi’ndeki araştırmalarına 1946 yılında başlıyor, zihnin elektrikî kontrolü üzerine ilk makalesini 1952 yılında yazıyor, en meşhur tecrübesini-deneyini ise 1964 yılında bir arenada üzerine gelen kızgın boğayı beynine uzaktan kumandayla sinyaller gönderip süt dökmüş bir kediye çevirerek yapıyor.
Neyi nasıl yapacağını bilen –bir meslekdaşının ifâdesiyle- bir “teknoloji büyücüsü”dür Delgado. Amerikan devletinin en cömert destek ve teşvikiyle yürüttüğü araştırmalarında önce kablolar, elektrodlar ve birçoğunu kendisinin icad ettiği muhtelif implantlar kullanır. Derken TELEGRAM teknolojisinin bilgisayarlara uyarlanması gerçekleşir. Daha sonra da bugünkü “mükemmel” hâlini, yâni uzaktan ve hiçbir kablo, elektrod, implant, mikroçip vs kullanılmaksızın doğrudan beyne elektromanyetik sinyaller gönderebilen niteliğini kazanır TELEGRAM cihazı.
Sencer Ekin’in 2004 tarihli “TELEGRAM ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri” başlıklı makalesi, Prof. Delgado’nun TELEGRAM tarihindeki rolünü olduğu kadar, TELEGRAM teknolojisinin perde gerisindeki “mihrak” ve “mahfil”leri de ziyâdesiyle aydınlatıcı bir kıymet taşıyor bizce. Delgado’nun kitabının tafsilâtlı bir kritiğinin yer aldığı bu makaleyi ilgililerine tavsiye ederek, biz makaleden çarpıcı bir bölümü iktibasla iktifâ edelim:
– “19. yüzyılın başlarında, ölü kurbağaların kaslarının elektrik ile uyarılarak kımıldatılması şeklinde başlayan çalışmaları, “beynin fizikî kontrolü” fikrine zemin teşkil eden ilk deneyler olarak gösterebiliriz. Kâmil mânâda ilk ciddi araştırmaları yapan kişi ise, İspanyol doktor Jose Delgado’dur ve 1969’da yayınlanan “Beynin Fizikî Kontrolü – Psikomedenî Bir Topluma Doğru” isimli kitabı ile, mevzunun mihrak şahsiyeti olarak gösterilebilir. Delgado, kitabının takdiminde, tüm çalışmalarına ilham kaynağı olarak Madrid Tıb Enstitüsü’nden hocası Cajal’ın 30 yıl önce kendisine söylemiş olduğu şu sözleri gösteriyor:
– «Hafızanın, duyguların ve fikirlerin psikokimyevî yapısı hakkındaki bulgular insanoğlunu yaratılmışların efendisi yapacak; ve onun en büyük başarısı kendi beynini fethetmesi olacaktır.»
Delgado, çalışmalarına, Amerika’da bulunan (“global kraliyetçiler”e karşı çıkışlarıyla maruf Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun da bir kürsü sahibi olduğu ve “Kafatası ve Kemik” mason örgütünün karargâhı) Yale Üniversitesi’nde devam ediyor. Rockefeller University, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi, Birleşmiş Milletler Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuarı, yine kitabın takdiminde “çalışmalara katkıda bulunanlar” olarak zikredilen, hepsi de “yeni dünya düzenci” masonik oluşumlar.
Delgado’nun kitabının baskısı World Perspective’den. Bu yayınevinin logosu altlı-üstlü iki kavisli ok arasında küçük bir dünya figürü, yâni gözbebeği dünya figürü ile karşılanan bir “göz” şekli. Hani şu Yeni Dünya Düzeni’nin ezoterik-dinî altyapısını oluşturan yahudi-mason sembollerinden “herşeyi gören göz”; Lucifer’in gözü… Burada şu kadarını söyleyelim ki, ilk günden itibaren mevzunun finansörleri Yeni Dünya Düzeni hayâli kuran “global kraliyetçi”lerdir.” [22]
Tam bu noktada, “Salih Mirzabeyoğlu’na niçin TELEGRAM?” sorusu da bir yönüyle cevaba kavuşuyor. Akademya dergisinden Hayreddin Soykan’ın ifâdesiyle:
– “Kuruluş gününden bugüne Türkiye Cumhuriyeti, bilindiği üzere, bağımsız, yâni “kararlarını kendi alan” bir ülke değildir. Halka karşı İslâm düşmanı “emperyalistlerin çıkardıkları çizmeleri”, T.C. vatandaşı işbirlikçi “idareciler” giymiştir yalnızca. Bu bakımdan, bir diğerine nazaran “nitelikleri değişen” TELEGRAM’cılar ve destekçilerinin yegâne ORTAK noktası da, “Şeytanî Dünya Düzeni” değerlerine ve bu düzenin ELİT efendilerine “şaşmaz” sadakatleridir. Bu yüzdendir ki, istisnâsız hepsinin baş düşmanı ve baş hedefi, ELİT’in baş düşmanı ve baş hedefiyle aynıdır: “Hâkimiyet Hakkındır” şiarını yükseltip Dünya İslâm Birliği’ni (BOP değil!) kurma ideali ve bu davanın “bir numaralı” idealisti Salih Mirzabeyoğlu! Çünkü Mirzabeyoğlu, emperyalistler ve işbirlikçilerinin koyduğu “normlar”ın dışına çıkıyor ve başka herkesi “torna”larından geçirebildikleri o NORMAL “beyin yıkama” metodlarından zerrece etkilenmiyor. Öyleyse ona daha farklı ve doğrudan bir “cerrahî müdahale” yapılması, hâkimiyetlerine başkaldıran bu “ur”un hiç acımadan “kesilip atılması” gerekiyor. Aynen CIA doktoru Prof. Delgado’nun alenen ifşâ ettiği gibi…
TELEGRAM’ın “babası” Prof. Jose Delgado, “niçin TELEGRAM?” sorusuna cevabı, üstelik Amerikan Kongresi önünde açık açık veriyor. Delgado’nun sayısız İngilizce kaynakta geçen 24 Şubat 1974 tarihli o meşhur sözü:
– «Toplumumuzun siyasî kontrolü için bir psikocerrahî programına ihtiyacımız var. Amaç, zihnin fizikî kontrolüdür. Kendisine sunulan normdan sapan ferd, cerrahî olarak kesilip atılabilir. Ferd, en önemli gerçeğin kendi varoluşu olduğunu düşünebilir, fakat bu yalnızca onun bakış açısıdır. Bu bakışta, tarihî yaklaşım eksiktir. Oysa insanoğlunun kendi zihnini geliştirme hakkı yoktur. Bu tarz liberal bir yaklaşım kulağa hoş geliyor tabiî. Ancak, beyni elektrikî olarak kontrol etmeliyiz. Bir gün ordular ve generaller, beynin elektrikî uyarımıyla kontrol edilecektir.»
Velhâsıl, şu cumhurbaşkanı gitmiş bu cumhurbaşkanı gelmiş, şu başbakan gitmiş bu başbakan gelmiş, şu tetikçi gitmiş bu tetikçi gelmiş, şu genelkurmay başkanı gitmiş bu genelkurmay başkanı gelmiş, şu MİT müsteşarı gitmiş bu MİT müsteşarı gelmiş, şu emniyet müdürü gitmiş bu emniyet müdürü gelmiş, yâni etkili-yetkili makam ve mevkîlere “kimler” gelmiş yahud “kimler” gitmiş, bu yüzden hiç farketmiyor; Mirzabeyoğlu gibi “tam bağımsız” ve “İslâmî Dünya Düzeni” idealine baş koymuş YEGÂNE fikir ve aksiyon adamı, bu sebeble her devrin “baş düşmanı” ve “birinci işkence ve imha hedefi” olarak görülüyor.
Kısacası, TELEGRAM’ı “tek bir kişi” veya “tek bir kesim” yapmıyor. Başa gelen-getirilen ve dünya hâkimi “şeytan”lara sadık cümle işbirlikçilerin eline bu cihaz tutuşturuluyor. İsterse kendi aralarında kanlı bıçaklı olsunlar ve “Şeytan’a en iyi hizmeti ben ederim!” rekabeti içerisinde bulunsunlar.” [23]
Zaten Mirzabeyoğlu da Delgado’ya ve Delgado’nun şefleriyle “buradaki” yerli işbirlikçilerine cevabını bir tokat gibi çarpıyor:
– “Biz, Delgado’nun kobay boğası değil, mânâda Necip Fazıl’ın boğasıyız. Her zaman ve her yerde. Şimdi bulunduğum yer de belli.” [24] [25]

TELEGRAM CEHALETİNİN SEBEBİ İLMÎ CEHALET
Uzaktan elektromanyetik zihin-beden kontrolü ve yönlendirmesi olarak tarif ettiğimiz TELEGRAM’ın “avam” tarafından anlaşılamaması normal ve bunda şaşırtıcı herhangi birşey yok. Her toplumda çoğunluk ne de olsa avamdır ve bu insanların hem teknolojiyi hem de teknolojinin vardığı son noktayı bilmemesi elbette normaldir. Hele bu bir “devlet sırrı”ysa ve avamın başlıca bilgi (!) kaynağı olan görüntülü, yazılı ve sesli basında bu konuda pek bir haber yapıl(a)mıyorsa, bu durum daha da anlaşılır. Bizim için asıl anormal ve hakikaten şaşırtıcı olan nokta ise, az biraz mürekkep yalamış “seçkinler” içinde bile birçok insan için TELEGRAM’ın zor anlaşılır olması.
Doğrudur, TELEGRAM öyle her yönüyle kolayca anlaşılabilecek ve kuşatılabilecek bir mevzu değil, biz de her yönüyle anlamış değiliz zaten. Ne var ki, kuantum fizikçisi olmasa da nasıl “eğitim görmüş” her insanın belli bir “fizik” altyapısı varsa yahud olmalıysa, TELEGRAM konusunda da, “eğitimli” herkesten “asgari” veya “ortalama” bir anlayış seviyesi beklenmesi tabiî.
Böyle bir vasatta şu sonucun çıkması maalesef kaçınılmaz: Bu “seçkinler” hiç de seçkin değil o hâlde. Şöyle ki, kendilerini alelâde kitleden ayıracak araştırmacı ve tahkikçi bir ruhtan uzaktırlar ve avamın bilgilenme tarzıyla, yâni “sansürlü” basından ve “bandrollü” akademik literatürden kendilerine yansıtılanla, daha doğrusu “damlatılanla” yetinmektedirler. Daha da kötüsü, “sansürlü” basını yahud “bandrollü” akademik literatürü bile gereğince takib etmemekte, buralara kadar “yansımış” veya “sızmış” yüzbinlerce sayfalık TELEGRAM literatürünü bilmemektedirler. Türkçede bile istihbaratta zihin kontrolü ve TELEGRAM teknolojisi üzerine birçok eser yayınlanmıştır ki, bunların 20 kadarına son bölümde temas edeceğiz.
Bunlardan bile daha kötüsü ise, kendilerine TELEGRAM’dan bahsedildiğinde, kimilerinin sırtını dönüp “bilmeyeyim daha iyi; kafa konforum bozulmasın” korkaklığını, aldırmazlığını ve yobazlığını, tek kelimeyle “inadî cehalet”i tercih etmesidir.
Bu durumda TELEGRAM’ı elden geldiğince anlatma vazifesi, ne acıdır, ilmî, teknik ve teknolojik altyapısı çok da güçlü olmayan bizim gibi amatörlere düşüyor ki, bu da saydığımız alanlarda eğitim (!) görmüş olanların ayıbı.
Diğer taraftan, TELEGRAM bahsinde, devletin etkili-yetkili birimleri, istihbaratçılar ve devlet dışı istihbarat araştırmacıları için gizli saklı pek birşey olmadığını zaten söylemiştik, hâlâ da söylüyoruz. TELEGRAM cahili olan “onlar” değil, mürekkep yalamış yahud yalamamış olan “bizler”iz yalnızca.
“İlmî cehalet” derken, burada ilim adamlarını da ilgilendiren bir bilgisizlik veya dikkatsizlik bilhassa öne çıkıyor:
“İnsan bedeni”ni algılayışta, geçen yüzyılın başlarında kakılıp kalmış olmaları ve sözkonusu “demode” anlayışlarını bir türlü modern fiziğin bulduklarıyla değerlendirememeleri, anlayışlarını yenileyememeleri…
İnsan bedeninin “dışarıdan” nasıl olup da elektromanyetik sinyallerle yönlendirilebileceğini, bu yolla nasıl fizikî, kimyevî ve psikolojik değişimlere yol açılabileceğini pek anlayamıyorlar, çünkü insan bedeninin temelde “elektrikî” bir sistem olduğunu, bedenin biyofizikî veya biyokimyevî bir sistem olmasının temelinde bir “enerji” sistemi olmasının yattığını unutuyorlar, belki daha utanç vericisi, bunu bile yeterince bilmiyorlar.
Böyle olunca, bedenin temeldeki bu “elektrikî” yapısının DIŞARIDAN elektromanyetik sinyaller gönderilerek nasıl baştanbaşa etkilenebildiğini, bunun insanda ne tür fizikî, kimyevî ve psikolojik tesir ve değişimlere yol açtığını anlamakta zorlanıyorlar.
Dr. Nick Begich’in “İnsan Zihnini Kontrol Etmek” adlı çarpıcı eserinde altını çizdiği gibi:
– “İnsan bedenini ve içindeki ENERJİ etkileşimlerini anlamak için kimyevî model, geçen yüzyılın baskın sunumuydu. Bu, fizikî sağlığımız ve zihinlerimiz içinde olup biten her şeyin, kimyevî etkileşimlerle ilişkili olduğu düşüncesiydi. Geçen yüzyılın sonlarına doğru gerçek bir fikir ayrılığına dönüşen [ise], bize ENERJİ anlamında olan şeylerin, sağlığımız ve ruhumuz üzerinde büyük etkileri olduğu fikriydi.
Bedeni düşünürsek, kimyevî unsurlardan beden hücrelerine, beden unsurlarına ve bedene değil, ama biraz daha derinlere gidelim, önce ENERJİ anlamında bedeni düşünelim, sonra da dışarı doğru bu sırayı düşünün: ENERJİ, atomlar, moleküller, moleküller topluluğu, kimyevî maddeler, beden bölgeleri ve sonra beden. En düşük seviyeden başlayarak ENERJİ, bedenlerimizin işleyişi konusunda önemli etkilere sahibtir.
Bilim insanları arasındaki sun’i ayırıcı çizgiler nedeniyle bu bilgi genelde göz ardı edilir. Genelde matematik becerileri güçlü insanlar fizik ve kuantum fiziğine yöneldiler. Başka ilgi alanları olanlar, ama bilimle ilgilenenler kimya, fizyoloji ve sağlık alanlarına gittiler. Bu ayrım, bilgiyi pek de mantıklı olmayacak şekilde ayırdı. Bu kimyevî reaksiyonların ardında neler olduğuna ve kimyevî reaksiyonları başka kimyevî maddelerle değil, ENERJİNİN kendisini kullanarak nasıl manipüle edebileceğimize dair anlayışı kaybettik.
Daha önce sözünü ettiğim gibi, Utah Üniversitesi aracılığıyla ordu [ABD], 1980’lerin ortalarında bir çalışma yürüttü ve bunun sonucunda 1985 yılında ortaya ‘Radyo Frekansı Dozimetri Elkitabı’ [insan duygu, düşünce ve davranışlarıyla beden organları hangi frekans aralığında sinyaller gönderilerek ne yönde etkilenebilir konulu bir elkitabı] çıktı. Bu kitab aslında, bir radyo frekans ENERJİSİNE ve onun SAĞLIĞIMIZ VE ZİHNİMİZ ÜZERİNDEKİ ETKİSİNE bakmak için hazırlandı. Bunun sonucunda bedendeki her önemli organın, beynin, kalbin, akciğerin ve karaciğerin, çok dar bir bant genişliği içinde radyo frekans aracılığındaki HARİCÎ sinyallerle etkilenebildiğini yahud bastırılabildiğini gördüler.” [26]
Dr. Begich, Amerikan ordusunun bu çerçevede hiç de “yobazca” davranmadığını ve insan zihni ve bedenini yönlendirebilmek için nasıl bedenin “elektrikî” temeli üzerinde odaklandığını ve TELEGRAM teknolojisini geliştirdiğini, bir Hava Kuvvetleri Yarbayı olan Paul Tyler’ın yazdığı bir rapor üzerinden örneklendiriyor. “Beden bir elektrokimyevî sistem olsa da modern bilim, bedenin kimyevî yönlerini kapsamlı bir şekilde araştırdı ve bugüne kadar elektrikî yönlerini göz ardı etti” diyen Yarbay Tyler, zihni-bedeni “elektromanyetik” sinyallerle yönlendirebilen TELEGRAM teknolojisiyle “neler” yapılabileceğine dair birkaç “küçük” örnek de veriyor raporunda:
– “Sun’i elektromanyetik alanların potansiyel uygulamaları çeşitlidir ve pek çok askerî ve sözde-askerî operasyonda kullanılabilir. Bu potansiyel kullanım alanlarından bazıları terörist grublar, kalabalık kontrolü, askerî yerleşmelerde güvenlik birimlerinin kontrolü ve taktik savaşlarda antipersonel teknikleridir. Tüm bu durumlarda, elektromanyetik sistemler hafif veya şiddetli fizyolojik hasar, algı bozukluğu yahud yönelim bozukluğu oluşturmak için kullanılabilir. Buna ek olarak; fertlerin fonksiyon görme becerisi, KARŞI KOYAMAYACAKLARI ŞEKİLDE engellenebilir. (…) Sessizdirler ve onlara karşı sistem geliştirmek zor olabilir… Elektromanyetik radyasyonun değerli olabileceği son bir alan ise, alışılmışın dışında becerilere sahib fertlerin becerilerini güçlendirmektir.” [27]
TELEGRAM operatörlerinin “parapsikolojik” veya “metafizik” becerileri olan sıradışı insanlar arasından seçilmesinin avantajını da vurgulamayı ihmal etmeyen Amerikan ordusu subayı Paul Tyler’ı bırakıp, emirleri Amerika’dan alan NATO ülkesi T.C’deki TELEGRAM uygulamasına geçelim ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu için dillendirilen bir talebe bilvesile değinelim:
Bize sorarsanız, her biri misilsiz kıymetli emek, destek ve fedakârlıklarla Mirzabeyoğlu Davası’nın “yeniden yargılanma” noktasına getirilmesi çok büyük bir başarı ve dönüm noktasıdır. Ancak yine bizce, “yolun sonu” değil, kendisine 15 yıldır yaşatılan hukukî zulüm ve zihnî-bedenî işkence sürecinin yalnızca yeni bir safhasıdır. TELEGRAM bitirilmeden yapılabilecek bir “yeniden yargılama”, ASLA “âdil” bir yargılama olmayacaktır bize göre.
Şöyle ki, bir fikir adamına, milletin gözünün içine baka baka tam 14 yıl ELEKTRİK verip barbarca işkence edeceksiniz, sonra bu ELEKTRİK İŞKENCESİ altında bir nevi çarmıha gerdiğiniz ve bir düğmeye basarak katledebileceğiniz bu insanı bir de mahkemede “cihaz”ınız marifetiyle küçük düşürmeye, beyni ve bedenini manipüle etmeye bakacaksınız, bunun da adı “âdil bir yeniden yargılama” olacak. Böyle değerlendirildiğinde, TELEGRAM bitirilmeden yapılabilecek yeni bir yargılama, müsbet yönleri ilkine kıyasla belki daha baskın olsa bile, sonuçta ikinci bir “tiyatro” olacaktır bizce.
Şahsî görüşümüz şudur: Tribünlere oynamayı kessinler, önce TELEGRAM’ı bitirsinler ve “devlet” olarak nasıl bunca yıldır yaptıkları TELEGRAM barbarlığı konusunda kimseye hesab verme gereği duymuyorlarsa, Mirzabeyoğlu’nun gasbedilmiş haklarını şartsız iade ve tahliyesinde de kimseye hesab verme gereği duymasınlar ve “gereğini” yapsınlar.
Belki biz de “cahil”iz ama sanki TELEGRAM yokmuşçasına yeni bir “tiyatro” sahnelenmesine şartsız alkış tutacak kadar değil. [28]

NEVZAT TARHAN TELEGRAMIN NERESİNDE?
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, nöropsikiyatrinin Türkiye’deki “otorite” isimlerinden biri olmasının yanında, GATA’dan emekli “psikolojik savaş uzmanı” bir albay ve doğrusunu söylemek gerekirse bizim de ziyâdesiyle takdir ve eserlerinden istifâde ettiğimiz bir insan. Diğer yandan, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun gördüğü TELEGRAM, yâni uzaktan elektromanyetik zihin-beden kontrolü ve yönlendirmesi işkencesiyle de “bir şekilde” alâkalı bir şahsiyet. Peki bu nasıl bir “alâka”; biraz daha yakından bakmaya çalışalım ve bunun için Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun 2003 tarihli “TELEGRAM” adlı eserine başvuralım:
– “Bana uygulanan Telegram faslı ile ilgili olarak, ilgisine ve bilgisine, hemen şimdi yahut yarınlarda başvuracağımız kişilerden biri, Genelkurmay Psikolojik Harb Dairesi’nden Kurmay Albay Profesör Doktor N. T’dir. “Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezleri Türkiye Yöneticisi”, N. T… Şöyle diyor:
– “Beyine yerleştirilen çiplerle, hareketler değiştirilebilir. Bu yolla insanların, resmî ideoloji dışı ideolojilerinden, kötü alışkanlıklarına kadar birçok şeyi değiştirmek mümkün. İnsanların şuuraltındaki olumsuz düşünceler silinerek tekrar programlanabilir!” (…)
Emekli Albay Profesör Doktor N. T, yakın bildik sıfatıyla, sözkonusu [TELEGRAM’cı] illegal oluşumu şöyle tarif ediyor:
– “Psikolojik savaş her zaman vardır. Psikolojik savaş üreten derin odaklar var. Bunlar, asker değil, sivil değil. Devlet için, devlete rağmen bir odak. Bunlar, aynı tarikat sistemi ile çalışıyorlar, mânevî bağlarla birbirlerine bağlılar. Şimdi bunlar oturuyorlar, bilgi topluyorlar, daha sonra fikir geliştiriyorlar ve strateji uyguluyorlar!”” [29]
Mirzabeyoğlu’nun “TELEGRAM” kitabındaki sözkonusu tesbitleri üzerine, Prof. Dr. Hakkı Açıkalın da şöyle bir “bilgilendirme” yapma ihtiyacı duyuyor:
– “Bir N. T var, profesör. Kim o?
Prof. Dr. Nevzat Tarhan beyefendi!..
Kulelî Askerî Lisesi’ni 1969’da, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni 1975’de bitiriyor. GATA’da psikiyatri ihtisası yapıyor. GATA-Haydarpaşa Hastahânesi’nde psikiyatri kliniğinin direktörlüğünü yapıyor. Van 100. Yıl Üniversitesi’nde de görev ifâ ediyor. 1990’da doçent, 1993’de albay, 1996’da profesör oluyor. 3 sene Adlî Tıb kurumunda çalışıyor. 1999’da emekli oluyor ve S-TV’de program yapıyor.
91 senesinde Hollanda’da ‘Destructive Drives and Impulse Control – Tahribkâr Sürükle(n)meler ve Sevk Kontrolü’ sempozyumunda ‘En İyi Araştırma’ ödülü alıyor.
Hâlen, ‘Memory Centers of America’ Nöropsikiyatri merkezi Türkiye direktörlüğünü yürütüyor.
Yani adam ‘sevk-kontrol-sürükleme’ işlerine oldum olası meraklı ve ‘uluslararası!!!’ ajan kurumlarının da Türkiye temsilcisi.
Nedir bu, ‘Memory Centers of America’ yâni ‘Amerika Hafıza Merkezleri’?
Asıl adı ‘Leeza Gibbons (Lizabeth Gibbons) Memory Centers’ olan bir teşkilât. Yahudîliğe ve siyonizm ideolojisine hizmet veren ‘bilimsel’ kurumlardan biri. Hafıza ve ileri-düşünce (forward-thinking) üzerine araştırmalar yapıyor. Mr. Nevzat da bu örgütün Türkiye şubesinin direktörü yâni ajanı. Örgütün merkezinin Florida-Miami olduğunu hatırlatalım. Bu Florida ne mühim bir yermiş!..” [30]
Biz, Prof. Dr. Nevzat Tarhan hakkında Prof. Dr. Hakkı Açıkalın gibi düşünmek istemiyoruz, hüsnüzannımızı muhafaza ediyoruz. Kendisinin artık dünya âlemin haberdar olduğu ve “bandrollü” akademik literatüre bile aksetmiş “TELEGRAM” teknolojisini, üstelik Türkiye’deki icrâcılarının kimliğine kadar bildiğinden kuşku duymuyor, ancak kamuoyu önüne çıktığında “muğlak” konuşma ihtiyacı hissetmesini de TELEGRAM’ın neticede bir “devlet sırrı” kisve ve koruması altına sokulmuş “rutin dışı” bir devlet barbarlığı olmasından, kimbilir kendisinin de “derin devlet”in MGK patronajındaki bu operasyonuna “devlet görevi” gereği “bir şekilde” katılmak zorunda kalmasından kaynaklandığını, aynı şekilde Prof. Dr. Açıkalın’ın beyan ettiği “dış bağlantılar”dan, belki daha doğrusu “iş bağlantıları”ndan dolayı da “rahatça” konuşamadığını düşünüyoruz. Bizi böyle düşündürten belli başlı üç hâdise var:
Birincisinde, Akademya yazarı ve internetteki Facebook TELEGRAM-Zihin Kontrol (Mind Control) sayfası yöneticisi iki arkadaşımızla [31] 27 Ağustos 2011 tarihinde Beyazıt’ta düzenlenen bir imza günü vesilesiyle tanıştığında ve kendisine TELEGRAM mağduru Bhutanlı devlet adamı Tek Nath Rizal’in Tahkim Yayınları’ndan çıkmış “Beni Yavaşça Öldüren İşkence” adlı eseri hediye edildiğinde, TELEGRAM’ı inkâr etmek şöyle dursun, bu hususta mağduriyetleri olan insanların kendi hastahânesine gelmelerini ve beyinlerinde bu operasyonun bir hasar bırakıp bırakmadığını tesbit edebileceklerini söylemiştir (ki bu da TELEGRAM’ı kesin bir tesbit metodu addedilemez!).
İkincisinde, bu “tanışma”dan sonra katıldığı bir televizyon programında, bizzat gördüğümüz ve işittiğimiz üzere ve kelimesi kelimesine “TELEGRAM” tâbirini kullanarak, bu zihin kontrolü ve yönlendirmesi operasyonunu teyid etmiştir.
Üçüncüsünde ise, 2002’de kaleme aldığı “Psikolojik Savaş” adlı eserinin “Beyin Kontrolü Nedir?” başlıklı üçüncü bölümünde, hernekadar -o dönemin “siyasî konjonktür”ü sebebiyle olsa gerek- daha çekingen konuşsa ve TELEGRAM’ın “demode” uygulamaları olan implantları yahud çipleri öne çıkartsa bile, satır aralarında gerekli “mesaj”ı vermeyi ve “bugünkü” uzaktan –implantsız, çipsiz- elektromanyetik TELEGRAM konusunda okuyucularını uyarmayı da ihmâl etmemiştir:
– “Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; insan zihninin uzaktan kontrol edilebilmesinin dünya için sosyal ve politik etkileri çok fazla olacaktır. Bizler yeni gelişmelere hazır olmalıyız. (…)
Bugün ABD’de, doğrudan Beyaz Saray’a bağlı ‘Zihin Araştırmalar Merkezi’nin çalıştığı biliniyor. Ayrıca psikolojik silah stokları ve yeni savaşa girme yöntemleri ile ilgileniliyor. Bu savaşın görünmez çarpışma alanı, insan zihnidir. Devletler parapsikolojik silahlarla kendi ideolojik ve politik sistemlerini dünyaya sunmaya ve olayları yönlendirmeye çalışıyorlar.
Londra Üniversitesi Kings College öğretim üyelerinden matematikçi Prof. John G. Taylor ‘Zihnin Gelecekteki Biçimi’ isimli kitabında ‘Biz şimdi birçok zihin durumunu, hemen hemen bütünüyle, fizikî yollarla kontrol edebiliyoruz’ diyor. (…) Yeni anlayışa göre insanın duygularını, davranışlarını ve zekasını kontrolde güçlü yöntemler geliştirildi. (…)
Kuantal teori, kimyanın arkasındaki teoriyi ifade eder. Beynimizde; sese, kokuya, görüntüye ve renge dair elektrik sinyallerinin olduğu biliniyor.
Artık mekanik dünya görüşü, yerini zihnin çok şeyin yuvası ve doğduğu yer olduğu düşüncesine bırakmaya başladı. Hatta tıpta yeni bir kavram gündeme geldi: ‘Düşünce Odaklı Tıp.’ İnsan ne düşünüyorsa beyin ona uygun sinyaller ve mesajlar üretiyor. ‘Bu sinyal ve mesajları okuyabilir miyiz?’ sorusu artık bilimin menziline girdi. Hayal gücü sınırları, akıl okuma ve düşünce kontrolü de bilimin el attığı alanlar olmaya başladı. (…)
Kişinin beyin dalgalarının özel olması sayesinde, sorgulanan kişiye özel beyin parmak izleri çıkarılıp beynin bilgisayara yüklenmiş modeli oluşturulabiliyor. (…)
Görüldüğü gibi insanlık büyük tehlikelerle karşı karşıya.” [32]
Sözün özü; fikirlerine, eserlerine ve tecrübesine -şahsen bizim de dahil olduğumuz- geniş bir kitlenin büyük kıymet verdiği Prof. Dr. Nevzat Tarhan’dan Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun 14 yıldır kesintisiz maruz kaldığı TELEGRAM barbarlığı bahsinde çok şey bekliyor, içinde bulunduğu “nâzik” durumu takdir ediyor olsak da kendisinden çok daha cesur çıkışlar ümid ediyor, üstelik bunun kendisinin ilmî, tarihî ve vicdanî sorumluluğu olduğuna ve bunun gereğini ilk fırsatta yerine getireceğine kalbten inanıyoruz. [33]

ALEV ALATLI TELEGRAMA KARŞI UYARIYOR
Bundan bir yıl kadar önce TELEGRAM’cılar, Bolu F Tipi Cezaevi’ndeki Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu şöyle tehdid ediyor; “Ölüm Odası B-Yedi”, Bölüm 69’dan naklediyoruz:
– “Bu satırları, bedenime elektrikî tesir ve lâflarla bunu telkin ve destekleme şeklinde sıkıntı içinde, karşılıklı KÖTÜ sözler söylenirken, NYMPHALAR’ın hatırlattığı bir hâdisenin benzerini yaşatma tehdidi altında yazıyorum. Hatırlayanlar hatırlar: “Gerçek hayatın aynı bir hâlette araba sürerken, birden kontrolü kaybettim, araba kullanan biri olarak söylüyorum, araba tam devrilecek şoku ile uyandım. Şimdi TELEGRAM’dan mı, yoksa havalandırma kapısından mı unuttum, biri TÜH KURTULDU dedi. Yemin billâh, kaza olsa ölmüştüm. Bunun daha hafif gerçeği, KARTAL’da kalbim üstüne vurulan bıçakla, –elbette görünmüyor!– birkaç gün fiziki tesiri ile yaşamam. Kaza veya bıçak işi; bunların gerçeği insana ne yaşatırsa, elektromanyetik dalga ile o gönderiliyor. Tehdide gelince: Kaza hatırlatılarak, beni tabanca ile vuracaklarını söylüyorlar. Şimdi hiçbir sersem, benim şuuraltımda böyle bir şey olduğunu filân söylemesin. Böyle bir şey olabilir mi? TELEGRAM altında bir insan böyle kurşunla öldürülse, elbette iz miz yok, yapılan kontrolde meselâ KALB’ten gitti. İnsan ölünce zaten kalbi durur. Siz, böyle bir vaka itiraf olmazsa nasıl anlaşılır, ondan haber verin.” [34]
Rus Pravda gazetesinde 14 Ağustos 2007 tarihinde yayınlanan “Russians Have Psychotronic Weapons to Zombie People” (Rusların İnsanları Zombileştirecek Silâhları Var) başlıklı haberde de, KGB’den emekli tümgeneral Boris Ratnikov’un ağzından, Rusya’nın ve diğer birçok ülkenin istihbarat servislerinin sahib olduğu TELEGRAM cihazının işte bu “marifet”inden bahsediliyor:
– “Boris Ratnikov, bir defasında, potansiyel tehditler ve psikotronik bir jeneratör hakkında gizli bir KGB belgesi gördüğünü söylüyor. Belge, psikotronik bir jeneratörün mekanizmasının, kalb, ciğer, böbrekler ve beyin gibi insan organlarının tepki fonksiyonlarının rezonansına dayandığını anlatıyormuş. Her insan organının kendi özel frekans tepkisi var. İşte bu frekans, elektrik alanı radyasyonuyla organı etkilemek için kullanıldığında, sözkonusu uygulama akut kalb yetersizliği, böbrek yetmezliği veya yetersiz davranışa yol açıyor. Böylesi saldırılar genellikle sağlıksız organlara yöneltiliyor ve bazı durumlarda ölümcül olabiliyor.” [35]
Yâni, tamamen sağlıklı olanlara yapılabilirliği dışında, “gerçekçi” olması bakımından diyelim ki kişide az biraz kalb-damar rahatsızlığı veya başka bir hastalık var, cihazla sinyali gönderiyor, kişiyi gayet “tutarlı” bir hastalık açıklamasıyla öldürebiliyorsunuz. Soran veya araştıran olursa, “kalbten gitti!” yahud “şu hastalıktan öldü!” diyorsunuz. Bir diğer ifadeyle, silah, bomba vs gibi “demode” teknikler, kişiye özel elektromanyetik alan verileri önceden tesbit edilmiş nâzik hedefler için, istihbarat dünyasında artık pek kullanılmıyor.
Bu “modern” suikast tarzı, aktüel bir örnek olarak istihbaratçı Kaşif Kozinoğlu kadar, birdenbire intihar (!) eden Aselsan mühendislerinin, aynı şekilde âniden “kalbten” (!) giden Turgut Özal’ın nasıl öldürüldüğünü de –bizce!- berrak biçimde açıklıyor. Mütefekkir Mirzabeyoğlu da zaten, özellikle Turgut Özal bahsinde ve “Şübheli Ölüm!” başlığı altında buna işaret ediyor. [36]
TELEGRAM, bilindiği üzere, sadece Rusların elinde bulunan bir “teknoloji” değil. Haritada bile zor bulunabilecek Bhutan gibi küçük ülkelere kadar yaygınlaşmış bulunuyor. Bir NATO ülkesi olan Türkiye’de ise, Amerika ve İsrail’den teknoloji ve metodoloji devşirilerek kullanılageldiği ve Mütefekkir Mirzabeyoğlu başta olmak üzere “hedef” veya “kobay” görülen şahsiyetler üzerinde HÂLEN uygulandığı malûm. Sözkonusu işkence, yukarıda birkaç örnek uygulamasını verdiğimiz tarzda sadece “beden” organlarını hedeflemiyor, aksine, özellikle “zihin”e yönelik olarak kullanılıyor. Zaten, hem zihnî hem de bedenî faaliyetlerimizin merkezî organı olan “beyin” yoluyla, her iki alan da cihazla uzaktan elektromanyetik sinyaller gönderilerek manipüle edilebiliyor. Beyin faaliyetlerinin temelde “elektrikî” olduğundan daha önce sözetmiştik.
Peki, bir insanın zihni ve beyni niçin bu şekilde hedefleniyor? Bu sorunun sayısız yönden ele alınabilecek sayısız cevabı var. Özellikle Mirzabeyoğlu’nun niçin hedeflendiği sorusunun. Ancak makalemizin çerçevesi dahilinde biz dağılmak istemiyor, tanınmış yazar Alev Alatlı’nın dikkatimizi çekmek istediği bir yön üzerinde durmak istiyoruz.
Alatlı’nın TELEGRAM teknik ve teknolojisini ele alan ve 13-14 Ocak 2007 tarihlerinde Zaman gazetesinde yayınlanan bir makalesine göre; iki süpergücün düellosu şeklinde geçen soğuk savaş döneminin ardından, dünya ne olacağı belirsiz bir “Kaos Çağı”na girmiştir ve bu dönemde sıradışı bazı aktörler çıkıp “fetih amaçlı yeni savaşlar” çıkartarak dünyayı sarsmasın diye, Amerika merkezli “Yeni Dünya Düzeni” iddia ve icrâcıları (elbette Türkiye gibi işbirlikçileri!) TELEGRAM teknolojisinden medet ummaktadır. Verdikleri bu yeni savaşa “Information Warfare” yâni “Bilgi Savaşı” demekte, cebhanelik olarak da “Non-lethal Weapons” adını verdikleri “Öldürücü Olmayan (!) Silâhlar”ı, yâni TELEGRAM teknolojisi çerçevesindeki silâh ve teknikleri tercih etmektedirler. Bu çarpıcı olduğu kadar uyarıcı ve uyandırıcı makaleden birkaç pasaj iktibas edelim dilerseniz.
Amerikan kara kuvvetlerinin önde gelen silâhlanma ve levazım sistemleri Ar-Ge Merkezi Başkan Yardımcısı Renatta Price, meramını (meâlen!) şöyle anlatıyor:
– “Günümüzde savaşın hedefi, bir rejimi yahut devleti yeryüzünden silmek değil, BOZGUNCULARI MODERN DÜNYADAN TECRİT ETMEK SURETİYLE, SAVAŞMA KAPASİTESİNDEN MAHRUM BIRAKMAK, YENİ DÜNYA DÜZENİ’Nİ TEHDİT EDEN FETİH AMAÇLI SAVAŞLAR ÇIKARMALARINI ÖNLEMEKTİR. İki kutuplu dünyada savaşmak üzere yapılanmış müttefik silâhlı kuvvetlerinin yeni bir görev tanımıyla karşı karşıya oldukları açıktır. Bu görev, Yeni Dünya Düzeni’nin zor kazanılmış statükosunu birden fazla cephede en hızlı, en ucuz, en az zayiatla ve en az hasarla koruyacak yöntemleri geliştirmektir.” (…)
Öte yandan, Kaos Çağı’nın cephaneliği, “Information Weapons” dedikleri, öldürmeyen “Bilgi Silâhları” ve bunların ‘anti’leri, yani bu “silâhları defedici silâhlar”dan oluşuyor ki, bunlar aslında birtakım “yöntemler”dir.” (…)
1991’de Amerikan Savunma Bakanı olan Dick Cheney’nin (ki, kendisi hâlen başkan yardımcısıdır) aynı yıl kurdurduğu ve başına (hâlen Dünya Bankası başkanı görevini yürüten ve Irak’ın işgaliyle sonuçlanan ‘Bush Doktrini’nin müellifi olan) Paul Wolfowitz’i getirdiği, “Non-Lethal Warfare Study Group”un İcra Komitesi, ABD’nin “yeni hasımlarının” tanımını şöyle yapar: “En geniş anlamda, sadece Yeni Dünya Düzeni’nin açıklanmış düşmanları değil, durdurmayı arzu ettiğimiz etkinliklerde bulunanların tümü. Bu listeye, başkaldıranları, etnik şiddet yanlılarını, teröristleri, adi suçluları ve maceracıları da ekleyebiliriz.” (1995).
KAOS ÇAĞI’NIN CEPHANESİNİ, “KİTLELERİ, BEDENLERİNİ ‘YARALAMADAN YAHUT HASAR VERMEDEN ENGELLEYEN VEYA TAHRİP EDEN’, KISACA “NLW” DEDİKLERİ, “NON-LETHAL” YANİ “ÖLDÜRMEYEN SİLÂHLAR”DAN OLUŞTURUYOR. BU SİLÂHLARIN BAŞINDA GELEN, “BİLGİ-İSTİHBARAT SİLÂHLARI,” YANİ “INFORMATION WEAPONS.”

ORDULARIN YENİ HEDEFİ: İNSAN BEYNİ…
“Bilgi-İstihbarat Silâhları,” alışageldiğimiz “silâh” kavramını yeniden düşünmemizi ve hayli genişletmemizi gerektiren bir oluşumu tanımlıyor. Silâh olmasına silâh NLW; ama yüksek teknoloji ürünleri olmalarının ötesinde, bunlar, esas itibarıyla “yöntemler”. Örneğin, “eylemcilerin yahut eylemci olma potansiyeline sahip oldukları düşünülenlerin ve onların destekçilerine ait kayıtların” işlendiği veri bankaları, NLW deposunun önde gelen unsurlarından. “Entegre” veri bankalarında, birden fazla ulusal ve/veya ulusötesi istihbarat örgütü tarafından derlenen bilgiler-kayıtlar işleniyor. Amerikan Savunma Bakanlığı’na bağlı “DIDB”, bunların en kapsamlısı olarak biliniyor. BURALARDA TOPLANAN (VE İŞLENEN) KAYITLAR, OLASI EYLEMCİLERİ ÖLDÜRMEKSİZİN BERTARAF EDEBİLECEK YÖNTEMLERİN GELİŞTİRİLMESİNDE KULLANILIYOR. YÖNTEMLERİN ARASINDA, İTİBARLARINI SARSMAK, DESTEKÇİLERİ NEZDİNDE GÖZDEN DÜŞÜRMEK, MARJİNALLEŞTİRMEK, CEMİYETTEN TECRİT EDEREK ETKİSİZLEŞTİRMEK VB. OLDUĞU SÖYLENİYOR.
Amerika’nın en uzun soluklu iş hayatı dergisi, ünlü “Fortune”un editörlerinden Alvin ve eşi Heidi Toffler, dünyanın sayılı fütüristlerinden. Toffler’lerin 21. yüzyılda askeri donanım, silâh ve teknolojide görülecek olan aşırı gelişmenin ve kapitalizmin gezegenimizi nasıl değiştireceğini öngördükleri onlarca kitapları var. Bill Gates gibi, iş yönetimi danışmanı Peter Drucker gibi, dünya ekonomisini yönlendiren adamlarla birlikte çalışıyorlar. Toffler çiftinin 1993 yılında Amerikan Silâhlı Kuvvetleri’ne verdikleri “30 Numaralı Memorandum”, askerleri, teknolojideki gelişmelerin “Bilgi Savaşı” kavramını “insanların duygularını, amaçlarını, muhakeme biçimlerini ve davranışlarını etkilemeyi hedefleyen psikolojik harekâtı” da kapsayacak şekilde genişlettiği hususunda uyarıyor, bundan böyle ordularının yeni hedeflerinin “insan beyni” olduğuna işaret ediyor. Kaçının “komplo teorileri” faslına girdiği bilinmez; ancak hasım toplumları (günümüzde Irak? İran?) LİDERLİK UNSURLARINDAN MAHRUM BIRAKARAK YÖNLERİNİ ŞAŞIRTMAK, NEYİN DOĞRU NEYİN YANLIŞ OLDUĞUNU KESTİREMEDİKLERİ BİR FİKRÎ KEŞMEKEŞE ATMAK, ŞAŞKINLIK, NAFİLELİK, SİLİNMİŞLİK VE HİÇLEŞMİŞLİK DUYGULARINI GÜÇLENDİRMEKTE KULLANILAN NLW HAKKINDA, BU VE BUNUN GİBİ YÜZLERCE MEMORANDUM, MAKALE VE KİTAP OLDUĞU DA BİR VAKIADIR.
“Bilgi Silâhlarının” bir diğer alt-klasmanı da “elektronik savaş teknolojileri” olmaktadır. Halkla ilişkiler uzmanlarının, nükleer, biyolojik vb. “kitle imha silâhlarından” ayrışmalarını kesinleştirmek amacıyla “Kitle Koruma Silâhları” olarak takdim etmeyi tercih ettikleri anlaşılan bu teknolojiler, “düşman”ın emir-komuta zincirini, iletişim hatlarını ve C31 olarak bilinen televizyon haberleşme sistemlerini kullanmasına engel olan araçlar ve benzerleridir. Enerji hatlarında kısa devre yaparak kesilmelerini sağlayan karbon filâman sarılı bobinleri saçan “karartma bombaları”, e-bombaları olarak bilinen, bilgisayar ve iletişim devrelerini yakmaya yarayan elektromanyetik titreşimleri, yüksek performanslı mikrodalga silâhları ve RCA dedikleri zehirli “nümayiş kontrol” gazları da bu sınıftan sayılmaktadırlar. Irak Savaşı’nın ilk günlerinde, Birleşik Amerika’nın söz konusu NLW’ları Bağdat’ta kullanmaya hazırlandığı duyulmuştu.” [37]
Alatlı’nın makalesi bu şekilde gidiyor; ilgilenenler makalenin birinci ve ikinci bölümüne internetten ulaşabilir. Bizi ise özellikle şu nokta ilgilendiriyor:
Yüzlerce yıldır baş aşağı giden İslâm Âlemi’ni bu uğursuz çığırdan “KİM”in çıkarabileceğini ve dünyaya Allahsızların sultasını dağıtacak “yaşanmaya değer” hayatı kimin yeniden getirebileceğini düşman çözdü, yerli işbirlikçisi çözdü, ama belli ki bizler hâlâ tam çözemedik. TELEGRAM başta olmak üzere Mirzabeyoğlu’nun gördüğü barbarca işkenceler karşısındaki hissizliğimizden, etkili-yetkili kimilerinin “üç maymun”u oynamasından ve TELEGRAM var mıydı yok muydu diye HÂLÂ karnından konuşanların varlığından belli. [38]

SAPIK AMERİKAN BAŞKANLARININ ZİHİN KONTROLÜ KÖLELERİ
Batılı-Batıcı “Yeni Dünya Düzeni” projesinin Türkiye ayağını olduğu kadar İslâm dünyasındaki, dolayısıyla dünya genelindeki geleceğini tehlikeye soktuğu için tam 14 yıldır “devletçe” TELEGRAM barbarlığına maruz bırakılan fikir, sanat ve aksiyon adamı Salih Mirzabeyoğlu, 2003 yılında yayınlanan “TELEGRAM” adlı eserinde şöyle der:
– “Telegram: Zihin kontrolü… Bir bakıma Türkiye’de pratiği -teorisi de!- benimle meşhur olan bu iş, “ilim sınır tanımaz!” tesellisiyle Lût kavmine parmak ısırtır melânete ve yardımcı unsurlarla insanı robotlaştırmaya davranmışken, diğer yönüyle “dünyada” da kıstırılmış fertler üzerindeki tecrübelerin sınırını aşamamıştır. Bu ikazdan sonra bildirmeliyim ki, gerek yaşamış kobay ve gerekse mevzuu alâkadar eder buudları işaretlemek bakımından, galiba dünyada da ilk örneğim!”
Atatürkçü “Dost Tarikatı”nın kim vurduya giden TELEGRAM’cı lideri ve zamanın MGK Genel Sekreteri Cumhur Asparuk’un “kankası” Emekli Binbaşı İhsan Güven ve içlerinde şarkıcı Çelik’in de bulunduğu halkasının “toplu seks” icraatlarının basına yansımasından başlayarak, aralarında TELEGRAM’cıların da bulunduğu “Askerî Casusluk, Fuhuş ve Şantaj Çetesi”nin kirli çamaşırlarının ortaya saçılmasına kadar, Mirzabeyoğlu’nun TELEGRAM’cılar hakkındaki “Lût kavmine parmak ısırtır melânet” tesbiti her vesileyle doğrulandı, doğrulanıyor. 10 Eylül 2010 tarihli Sabah gazetesinde sözkonusu “melânet”in birtakım numûneleri sergileniyor; mensubları arasında GATA’nın dünyaca meşhur “beyin araştırmaları uzmanı” Prof. Dr. Eczacı Kd. Albay Tayfun Uzbay’ın da bulunduğu “çete”nin sapkın ve pornografik suçları sıralanıyor:
– “SABAH, çok sayıda amiral ve generali kıskaca alan, şantajla devletin çok gizli bilgilerine ulaşan fuhuş çetesi yapılanmasının ayrıntılarına ulaştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, 1. Ordu Komutanlığı, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları’nda faaliyet gösteren çete “özel oda” olarak tanımlanan hücre tipi yapılanması ile hareket ediyor. Cep telefonu kullanmayan çete elemanları, çok özel belge ve görüntüleri ise belirlenen günlerde transfer ediyor. Askeri yapılanmada “genç subaylar”, sivil bürokraside ise görevde bulunan kişinin en yakını sağlıyor. İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı talimatıyla gerçekleştirilen operasyonda çete üyesi olan amiral C.Y.’e ait olduğu iddia edilen bellek içerisinde askeri personele ait gizli çekilmiş porno görüntüler, gay ilişki pornoları, çocuk pornoları, hayvan pornoları, lezbiyen pornoları gibi çarpık ilişki içeren video-resim arşivi tespit edildi. Bilgisayar kayıtlarında amiral C.Y’nin çeteye üst düzey VIP müşteri ayarladığını gösterir bilgi ve belgeler de bulunduğu öğrenildi. Özel yetkili cumhuriyet savcısı tarafından soruşturması hâlen devam eden fuhuş çetesinin bilgi, belge ve görüntü transferine çok önem verdiği ortaya çıktı. Buna göre çok özel görüntü transferleri tek ayların ilk cumartesi günü gerçekleştiriliyor. Ağırlıklı olarak İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya’da faaliyet gösteren çetenin ayrıca kış ve yaz dönemlerine ilişkin hareket planları da bulunuyor. Çetede tüm irtibatları “aracı elemanlar” sağlıyor. Çete, askeri yapılanmada aracı olarak “genç subayları” kullanıyor. Aracı olarak kullanılacak genç subaylar daha harbiyede öğrencilik dönemlerinde takibe alınıyor. Harbiye sonrasında genç teğmen olarak atanan bu kişiler çete adına hareket etmeye zorlanıyor. Genç subaylar kendilerine gelen bilgi, belge ve görüntüleri harici hard disklerde şifreli olarak saklıyor ve zamanı gelince ilgilisine ulaştırıyor.”
Peki TELEGRAM’cıların sözkonusu sapkın ve pornografik niteliği nereden kaynaklanıyor? CIA’in 1953’te başlattığı meşhur MKULTRA zihin kontrolü projesinin alt kolu olan Monarch (Hükümdar) programı çerçevesinde küçücük kızıyla beraber sayısız tecavüze, hem fizikî hem de psikolojik barbarlık, taciz ve işkenceye uğratılan Cathy O’Brien’ın (kurtarıcısı Mark Phillips’le birlikte) 1995’te yazdığı ve Türkçeye “Baykuş İmparatorluğu” şeklinde tercüme edilen “Trance-Formation of America” adlı kitabtan öğreniyoruz ki, TELEGRAM’cı “Yeni Dünya Düzeni”nin yolu fuhuş ve pornodan geçiyor.
Sözkonusu kitab, gerek son derece müstehcen bir nitelik belirtmesi, gerekse yer yer “fantazi”ye kaçan unsurlar ihtivâ etmesi bakımından tavsiye edilebilecek bir eser olmasa da, esas olarak, “başka kaynakların da doğruladığı” bir sapkınlığın TAMAMEN GERÇEK olduğunu kuşkuya mahal bırakmayacak netlikte gözler önüne seriyor.
Uzaktan elektromanyetik zihin-beden kontrolü ve yönlendirmesi olarak nitelendirebileceğimiz TELEGRAM’ın ABD’deki bir önceki teknik, teknolojik ve metodolojik seviyesine tekabül eden MKULTRA-Monarch programı çerçevesinde zihnen kontrol edilip yönlendirilecek kurbanlar, çoğu daha bebekken seçiliyor, ilk çocukluklarından başlayarak ensest ve pedofili saldırılarına, akıl almaz bedenî ve psikolojik işkencelere, elektrik şoklarına, zorla ilaç ve uyuşturucu kullanımına maruz bırakılıyor. Kendilerine her vesileyle “travma” yaşatılıp, daimi bir HİPNOZ ile de desteklenerek, bu kurbanlarda “çoklu şahsiyet bozukluğu” veya “bölünmüş kimlik bozukluğu” denilen bir rahatsızlık kökleştiriliyor.
Travma doğurucu işkenceler belli bir dönemle de sınırlı kalmıyor, bu süreçte ölenlerin veya kasden öldürülenlerin arasından sıyrılıp da sağ kalmayı başaran kurbanlara hayatları boyunca tatbik ediliyor. Sonuçta kendi iradelerini neredeyse tamamen yitirip bir “Mankurt”a dönüşen bu zavallılar, biri diğerinden habersiz sayısız “şahsiyet” hâlinde kendi içinde bölünüyor; aynı insanda toplu tüm bu farklı “şahsiyet”lere Batılı-Batıcı Yeni Dünya Düzeni’nin casusluğu, fahişeliği, tetikçiliği, kaçakçılığı, ayakçılığı, hizmetçiliği yaptırtılıyor.
Hipnotik bir metodla programlandıkları için de kendi normal (!) zamanlarında tüm bu yaptıklarını hatırlamıyorlar. “Köle”lerinin hafızasızlığına, devlet ve dünya iktidarlarına sonsuzca güvenen “efendi”ler ise, bu zavallılar üzerinde tüm sapıkça, hayvanca ve sadistçe arzularını tatmin ediyorlar. Dilediklerine diledikleri gibi tecavüz ediyor, dilediklerini öldürüyor, yaralıyor yahud sakat bırakıyorlar.
Ne var ki “program”da umulmadık aksamalar yaşandığı da oluyor ve Cathy O’Brien, Brice Taylor, Kathleen Sullivan gibi kurbanlar bu cendereden bir şekilde kurtulup, yıllar süren ve çok masraflı psikolojik tedavilerden sonra “hafıza”larını geri kazanıyor, “bölünmüş şahsiyet”lerinin derinliklerinde yatan sırları gün yüzüne çıkarabilecek imkânı buluyor. Bununla da kalmayıp, her biri bu yaşadıklarını kitablaştırıyor.
Neler yok ki bu kitablarda; “Yeni Dünya Düzeni”nin Amerikalı mimar, idareci ve icrâcılarının akla hayâle gelmedik barbarlık, fuhuş ve sapkınlıkları yer yer delilli isbatlı şâhidliklerle tek tek ifşâ ediliyor. “Zihin kontrolü köleleri”nin zorla fahişelik yaptığı Gerald Ford’tan Ronald Reagan’a, George W. Bush’tan Bill Clinton’a, Dick Cheney’den Hillary Clinton’a, en üst seviyeden en alt memura kadar, kimi pedofil, kimi nekrofil, kimi homoseksüel, kimi lezbiyen, kimi sadist, artık “LÛT KAVMİNE PARMAK ISIRTIR” hatırınıza ne geliyorsa hepsi olanca çirkefliğiyle ortalığa saçılıyor. Bir diğer ifâdeyle, “tetikçi fahişe” olarak programlanan Kathleen Sullivan, şu sözleriyle kesinlikle abartmıyor:
– “Sullivan, Lücifercilerin [Satanist Elit’in], alt sınıfları hayvan olarak gördüğüne, aşağı ırktan olduklarını düşündüklerini safha safha yok etmeyi tasarladıklarına inanıyor. Onlar Lucifer’in [Şeytanî arzuların] açıkça uygulanabileceği, pedofili ve hayvanlarla cinsî ilişki gibi bazı aktivitelerin kanunîleştirileceği yeni bir dünya düzeni yaratmak istiyorlar.” [39]
Hemen anlaşılacağı üzere, Batılı-Batıcı “Yeni Dünya Düzeni”nin TELEGRAM’cı yerli işbirlikçilerinin de katıksız birer sapık olması hiç tesadüfi değil; ne de olsa ABD güdümlü ve NATO’nun kuyruğu “bağımlı” bir devletten, idareci ve memurlardan bahsediyoruz. Sahibinin sesi, üçüncü sınıf taklidi! TELEGRAM’cıların Mirzabeyoğlu’na niçin her vesileyle “YENİ DÜNYA DÜZENİ” propagandası yaptıkları şimdi daha iyi anlaşılıyor; “Ölüm Odası B-Yedi”nin BARAN dergisinde yayınlanan 33. bölümünden:
– “Bende uygulanan şekliyle bu operasyonun Amerikan istihbarat örgütleriyle alâkası nedir bilemem ve ucuz tarafından CIA’ya bağlayacak değilim; bununla beraber, davam ve mânâm da göz önünde tutulmak üzere söyleyebilirim ki, BENİ TÜKETMEK VEYA AMAÇLARI DOĞRULTUSUNDA KULLANMAK İSTEYENLERİN AMERİKAN MAHREÇLİ “YENİ DÜNYA DÜZENİ” MÜNADİLİĞİ İÇİNDE BULUNMALARI BU MEVZUDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ÖNEMLİ BİR HUSUSTUR. (Büyük harflerle yazılı yerler, aynı zamanda Kartal Cezaevi’ndeki Telegram uygulaması sırasında işlenen bir mevzudur; yâni, “Yeni Dünya Düzeni” meselesi… Gerisi ise, BOLU’da da baş mesele.)”
Dünya bu günlerde çok “hızlı” dönüyor; bu bakımdan, kimin “dünya düzeni” hükümran olacak hep birlikte yaşar görürüz. Mirzabeyoğlu’na barbarca işkence eden yerli TELEGRAM’cıların teknoloji ve metodoloji devşirdikleri Amerikan TELEGRAM’cılarına “eski zihin kontrolü kölesi ve Amerikan başkanlarının zorunlu fahişesi” Cathy O’Brien’ın söyledikleri “bile” bizce yeter:
– “Zihin kontrolü gerçektir. MK-Ultra Hükümdar Projesi travmaya dayalı zihin kontrolü altında, kendi hür irademi, düşüncelerimi kontrol etme kabiliyetimi kaybettim. Ne soru sormayı, ne muhakeme yapmayı, ne de şuurlu olarak kavramayı becerebiliyordum; sadece bana söylenilenleri yapıyordum. Zihnimi ve sonuç olarak tüm davranışlarımı kontrol edenler, kendilerinin “uzaylı”, “şeytan” ve “tanrı” olduklarını iddia ediyorlardı. Ama Yeni Dünya Düzeni peşinde koşan hainlerin terör amaçlı iddialarına ve hayâllerine rağmen, dünyaya ait insanlar olduklarını kendi tecrübelerimden biliyorum. Gerçekten de bizim için geçerli olan tabiat kanunları onlar için de geçerli. Beni dini, annelik içgüdülerimi ve insanlara artniyetsiz yaklaşımımı kullanarak manipüle ettiler ama iç varlığıma asla “sahib olamadılar”. Beni kendilerinden biri yapamadılar. İnsan ruhunun gücünün ne kadar büyük olacağını hesablamamışlardı. Hattâ bunun varlığından bile haberleri olmamıştı. İşte bu yüzden üzerimde başarılı olamadılar.” [40]
Talat Turhan ve Faik Kurtulan’ın yakın tarihli ve Cathy O’Brien’ın kitabında [41] sözünü ettiği BOHEMIAN CLUB’ı mercek altına alan “Küresel Sermayenin Tapınağı Bohemian Club” adlı eserinden çarpıcı bir iktibasla bu bölümü sonlandıralım ve bu TELEGRAM’cı “sapkın dünya düzeni” heveslilerinin çirkef içyüzünü araştırmayı okuyucuya bırakalım:
– “Global Çete’nin gizli örgütleri içinde en esrarlısı olan ve bugüne kadar hakkında örgütün yapısı ve işleyişine dair ülkemizde hiçbir kitab yazılmayan, Bohemian Club’dır. Anılan örgütte genellikle Temmuz ayında iki Cumartesi-Pazar’ı da kapsayacak bir süre içinde ABD’nin global elitleri (!), global seçkinleri, yani tüm dünyaya büyük adam diye yutturulan ABD’li örgüt üyesi kodamanlar, bir yandan global dünyayı yönetmek için kararlar alırken, öte yandan da nekrofili (ölüye tecavüz) dahil her türlü cinsî sapıklık ve sapkınlıklarını tatmin ediyorlar. Bununla da kalmayıp, modern insanın çoktan terk ettiği, pagan dinlerinden kalma dev bir baykuş (Moloch) heykeli altında gam yakma töreni diye adlandırdıkları sözümona sembolik insan yakma törenine de katılıyorlar. Üstelik işledikleri bu alçakça suçları kendi çıkarttıkları kanun ile suç kapsamı dışına alarak Amerikan adaletinin içyüzünü sergilemiş oluyorlar. George W. Bush başta olmak üzere birçok ünlü Amerikan Başkanı ve devlet adamı bu gizli örgütün üyesidir.” [42] [43]

BATICI KÜLTÜRÜN GİZLİ BEYNİ: TAVISTOCK
Kültür, şayet bir toplumun ORİJİNAL mânevî değerleri ve bu ruh dokusunun meydana getirdiği ORİJİNAL maddî eserlerin bütünü olarak ORİJİNAL bir “HAYAT TARZI” ise, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, sadece Anadolu insanı değil, tüm dünya “yabancı” bir kültürün, bir diğer ifâdeyle “kültür emperyalizmi”nin istilâsı altında. Tek tipleştirici bu ahtapotun kimliği de belli: BATI KÜLTÜR EMPERYALİZMİ!
Öyle bir Batıcı hayat tarzı ki bu, inancımızdan fikrimize, sanatımızdan ilmimize, okulumuzdan işimize, ailemizden toplumumuza, basınımızdan sporumuza, elbisemizden müziğimize, yediğimizden içtiğimize, artık ferdî veya içtimaî bakımdan hatırımıza ne geliyorsa, her sahada bu ahtapotun yoğurup biçimlendirdiği tarzda yaşıyoruz.
Peki tüm bunlar tesadüfî mi, yâni tarihin bir döneminde “kendiliğinden” mi oluştu? Elbette hayır. Her büyük cinayet gibi bunun da bir cânisi ve cinayetin plânlandığı bir yer ve zaman var. Özellikle son yüzyılda insanlığa dayatılan bu kültür emperyalizminin cânisi, dünya çapında teşkilâtlı siyonist (bir siyonistin yahudi olması gerekmiyorsa da kilit rollerde yine yahudiler var) bir şebeke. Cinayetin plânlandığı yere gelince; bu şebekenin “gözde” araştırma, geliştirme ve uygulama ocaklarından biri, belki başlıcası ise, dünya çapında teşkilâtlı bir kurum olarak TAVISTOCK: Doğum yeri İngiltere’nin başkenti Londra, doğum yılı da (resmî kayıtlara göre) 1921.
İngiliz sarayı, Rockefeller ve Rotschild gibi dünya hâkimi siyonist yahudi aileler, özellikle psikoloji ve psikiyatride uzman Batılı ilim adamları ve doktorlar, üst seviye masonlar ve İngiliz ordusuyla istihbaratının beyinleri elbirliği yapıyor ve hem ferdî hem de kitlevî zihin kontrolü ve yönlendirmesi yapmak, yâni kendi belirledikleri çerçevede Batıcı şahsiyetler oluşturmak için Tavistock şebekesini kuruyor.
I. ve II. Dünya Savaşlarında “PSİKOLOJİK SAVAŞ ÖRGÜTÜ” olarak perde gerisinden İngiliz ve bilâhare Amerikan merkezli siyasetlerin stratejik ve taktik çizgisinin belirlenmesinde öncü rol oynayan Tavistock, 1946’da Rockefeller Vakfı’nın finansörlüğüyle “enstitü” olarak yeniden organize ediliyor ve bir yandan ABD’nin, diğer yandan da Avrupa’nın tüm karar merkezlerine “bir şekilde” yerleşiyor. Artık Batılı siyasetçiler kadar, Batılı istihbarat servislerinin, akademinin ve basın dünyasının akıl hocasıdır Tavistock.
Bu şebekenin öncelikli uzmanlık sahası, gerek ferde, gerekse topluluklara yönelik zihin kontrolü ve yönlendirmesi. Bu çerçevede geliştirdiği stratejilerden ve elde ettiği tecrübeden ordu istihbaratları kadar, CIA ve MI6 özellikle yararlanıyor.
Diğer “kardeş” kurum, kuruluş ve uzmanlarla elbirliği ve işbirliği içerisinde, ferdleri hedefleyen tüm o uyuşturuculu, halüsinojenli, hipnozlu, travmalı, elektroşoklu, elektrodlu, derken elektrodsuz ve uzaktan elektromanyetik TELEGRAM’lı zihin kontrolü projelerini kademe kademe ilerletip hayata geçiriyor.
Aynı zamanda ve “kardeş”lerle aynı dayanışma sürecinde, bugün dünyada hemen herkesin bizzat ve bilfiil hem yaşadığı hem de yaşattığı, bu kez toplumları hedefleyen “kültür emperyalizmi” silâhlarını cebhe cebhe geliştiriyor: “Modern” müzik, sinema, basın, moda, yemek, cinsiyet, spor, eğitim, bilim, sanat, edebiyat ve daha birçok şey, artık çoğu Tavistock uzmanlarının belirlediği çerçevede şekilleniyor.
Bu kadar “büyük işler”e imza atan Tavistock’u nasıl olur da hiç duymadık diyenlerimiz olabilir. Zaten bu yüzden de “tek dünya devleti” için “tek dünya kültürü” oluşturmak isteyen SİYONİST ELİT ve SİYONİST BATI’nın “en iyi korunan sırrı” deniyor Tavistock hakkında.
Sadece “biz” değil, bakalım “başkaları” ne diyor Tavistock için; birkaç iktibasla bahsi kapatıyor, gerisini okuyucunun takibine bırakıyoruz:
Emekli Binbaşı Erol Bilbilik, kitabında Tavistock’a sayfalarca yer ayırıyor:
– “Enstitü çalışmalarının ilham kaynağı, o dönemde Londra’ya gelerek Prenses Bonapart’ın verdiği bir malikâneye yerleşen Sigmund Freud’un davranış bilimi doğrultusunda İNSAN DAVRANIŞLARININ KONTROLÜ konusundaki çalışmaları olmuştur. Enstitü, bu ideolojinin dünyadaki merkezi olması amacıyla kurulmuştur.
Enstitü, bugün, Sussex Üniversitesi’nden, Stanford Araştırma Enstitüsü, Esalen, Massachusetts Institute of Technology (MIT), Hudson Enstitüsü, Heritage Vakfı, Georgetown Stratejik ve Uluslararası İlişkiler Araştırma Merkezi (CSIS), ABD Dışişleri kadrolarının eğitildiği Hava Kuvvetleri İstihbaratı, Rand ve Mitre Corparation Şirketler kadrolarının doktrinasyonu, The Mont Pelerin Society, Trilateral Komisyon, Ditchley Vakfı, Roma Kulübü gibi gizli gruplara kadar uzanan bir ilişkiler ağı geliştirmiştir.
Tavistock, Kore Savaşı’nda ilk defa denenen kitlevî BEYİN YIKAMA TEKNİKLERİNİ GELİŞTİRMİŞTİR. (…)
Tüm OSS ve CIA programları Tavistock’un rehberliğinde oluşturuldu.
Roosevelt ve Churchill’in hava saldırılarının tümü, Tavistock laboratuar şartlarında kitlevî terörden elde edilen tecrübelere göre gerçekleştirildi.
Tavistock ve ABD vakıflarının tüm teknikleri bir tek hedefe kilitlendirildi. Halkın psikolojik gücünü kırmak ve Dünya Düzeni diktatörlerine çaresiz kalarak muhalefet etmemesi, aile bağını zayıflatan, aile, din, onur, milliyetçilik, seksüel davranışları çökerten tüm teknikler Tavistock bilim adamlarınca kalabalıkların kontrolü için kullanılan silahlar oldu. (…)
Günümüzde Tavistock, ABD’deki vakıflar ağını 6 milyar dolarlık bir bütçe ile faaliyette bulundurmaktadır [kitabın yazıldığı dönemdeki rakam; şimdi kat kat fazla]. Vakıfların tümü de Amerikan mükelleflerinin ödediği paralarla fonlanmaktadır.
ABD’nin Dünya Düzeni üzerindeki kontrolünü artırmaya yönelik programlar üreten 10 büyük vakıf ve bu vakıflara bağlı olan 400 kuruluş, 3000 araştırma grubu ve düşünce kuruluşu Tavistock’un doğrudan kontrolü altındadır. (…)
Tavistock, stratejik misyonunu, “endüstriyel ulus-devletlerden post-endüstriyel global Dünya Devleti’ne dönüş ve yönetimin az sayıda oligarka devredilmesi” olarak belirlemiştir.
Tavistock Enstitüsü psikiyatrlarının tanımlamasıyla sürekli ve kitlevî “BEYİN YIKAMA”, insanların gerilim, korku ve endişe seli karşısında bırakılarak beynin sinirsel durumunun değiştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. BEYİN YIKAMA operasyonlarına tâbi tutulmuş insanlar da istenen amaca yönelik olarak programlanabilmektedir. Nitekim Tavistock, Küba füze krizi, birbiri peşi sıra dünyanın birçok yerinde politik liderlerin öldürülmeleri ve televizyonlarda her gün defalarca yinelenen kanlı ve vahşi Vietnam Savaşı görüntüleri ile sarsılan ve bunalan 1960’lar Amerikan ve dünya gençliğini, zihinlerini sürekli meşgul eden milliyetçilik, kamu yararı ve etik değerler dünyasından alıp, “kendi bedeni”, “kendi duygularını” öne çıkaran rock müzik, çeşitli uyuşturucular ve seksin hedonizm dünyasında teselli bulur hâle getirmeyi ABD’ye önermiştir. (…)
Başkan Roosevelt ve Churchill: Roosevelt, Churchill ile Tavistock’un özel operasyonlar yapması karşılığı gizli anlaşma imzalamıştır. [44]
Şu sıralar Tavistock üzerine bir eser kaleme aldığını açıklayan Aytunç Altındal, bir röportajında Tavistock’un az bilinen bu müthiş gücünü şöyle anlatıyor:
– “İlluminati nasıl bir örgüt, kısaca anlatır mısınız?
Nasıl bir örgüt, çok uzun bir hikâye. Artık her tarafta var. İlluminati denilen hâdise sadece ve sadece bugün bir zihniyet olarak var. Bunlar geçmişte cumhuriyetçilik ve laikliği savunmuş bir grup. Dolayısıyla kralları yıkıp yerine cumhuriyet kurmak ve din konusunda da laikliği getirmek meselesiydi. Bugün artık ortada krallar var ama esamisi okunmuyor kralların, dolayısıyla hedeflerine ulaştılar. Günümüzde İlluminati’den çok daha güçlü olan, çok daha etkin olan, dünya siyasetine yön veren başka örgütler var. Bunların arasında en önemlisi Tavistock. Bilinen bir örgüttür.
Bunlar İlluminati’nin uzantıları anlamında olan örgütler mi?
Uzantıları… Ve zihniyet olarak yeni tip insan yaratmak, yeni insan yaratmak istiyorlar. Meseleleri bu.” [45]
Küba’nın efsanevî lideri Fidel Castro, kaleme aldığı makalede yazar Daniel Estulin’den Tavistock iktibasları yapıyor:
– “Aslında faşist yönetimlerinin bir parçası olarak Naziler, radyo programlarını BEYİN YIKAMA aracı olarak yoğunlukla kullanıyorlardı. Bu metodlar TAVISTOCK kanalı tarafından izlenmiş ve takib edilmiş, ‘tecrübelerde-deneylerde’ kullanılmıştı. Projenin amacı, Adorno’nun ‘Müzik Sosyolojisi’ adlı eserinde bahsettiği gibi ‘KİTLELERİN SOSYAL KONTROLÜNÜ SAĞLAMAK İÇİN KİTLEVÎ BİR MÜZİK KÜLTÜRÜ oluşturmaktı.’ (…)
BİLDERBERG ve TAVISTOCK’lar tarafından yürütülen bu saldırı sonucu, koca bir nesil LSD ve marihuananın pençesine kurban edildi. (…)
BİLDERBERG’lerle ilişkisi olan Montreal Kanada’daki McGill Üniversitesi 1960’lı yıllarda MK-ULTRA kapsamındaki deneylerde yer aldı ve [Tavistock kurucusu İngiliz doktor, psikiyatrist, general] JOHN RAWLINGS REES adlı dejenere bir FAŞİST yönetimindeki uygulamada, yetimhanedeki kimsesiz çocuklar üzerinde ölümcül dozlarda LSD tecrübeleri yapıldı. Gizliliği kalktığı için yeni yayınlanan CIA belgelerinde, Allen Dulles’in 100 milyon doz LSD temin ettiği görülüyor. Bunun neredeyse tamamının ABD sokaklarına sürüldüğü anlaşılıyor. (…)
Savaş karşıtı eylemcilerin çoğu, Vietnam’da ortaya çıkan korkunç durum sonucunda Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) adlı örgüte girdi. Ancak TAVISTOCK ENSTİTÜSÜNÜN PSİKOLOJİK SAVAŞININ ETKİSİYLE, ahlâksız olarak adlandırılan savaşa karşı HEDONİZM adı verilen hazcı akımı takib ettiler. Gençliğin bütün değerleri ve doğurucu potansiyeli, HAŞHAŞ dumanlarıyla beraber uçup gitti. (…)
MTV için örnek, Nazi dönemi öncesi Richard Wagner tarzı tiyatro olmuştur. Burada izleyici bir tür kendinden geçme hâline getiriliyor ve coşturuluyordu. Naziler özellikle Nuremberg Mitinglerinde bunu yapıyorlardı. MTV’Yİ KURAN BEYİN YIKAMA UZMANLARI bu etkinin farkındaydı. Televizyon kanalı ile ilgili yazılan ‘Rocking Around The Clock’ adlı eserde, MTV’nin diğer televizyon kanallarına göre daha bağımlılık yaparak etkilediği belirtilirken, buna sebeb olarak, kısa ve öz metinlerin coşkuyu ve beklentiyi artırdığı anlatılıyor. Bir sonraki müzik-videonun artık beklentilerimizi karşılayacağını bekleyerek, çakılıp kalıyoruz ekranın karşısına. Hemen tatmin olma beklentisi ve umudu içinde, sonsuza kadar kısa metinleri yutmaya devam ediyoruz. (…)
Bir müzik-videonun sürdüğü ortalama süre olan 4 dakika boyunca (Tavistock bilim adamları, kobayların bir mesajı alabilecekleri süre olarak 4 dakikayı bulmuşlar) insanın beynine gerçekliğe dışlayacak şekilde sanal gerçekler yüklenmekte. (…)
Karamsar ve çökmüş hâldeki toplumlara fanatik bir grub azınlığın iktidarının güzellenmesi, bu kişilerin kimseye karşı hesab verme sorumluluklarının olmaması, insanlık haysiyetine karşı tüm aşağılamaların yapılması, BİLDERBERG-CFR-TAVİSTOCK ORTAK MANİPÜLASYONLARI HÂLİNDE BEYİN YIKAMA ÇALIŞMALARI VE FEN ADAMLARI, PSİKOLOGLARI, SOSYOLOGLARI VE ANTROPOLOGLARIYLA BİRLİKTE İLERİ SÜRDÜKLERİ YENİ BİLİM ANLAYIŞI VE MİSTİSİZM, NEW AGE TÜRÜ CEREYANLARLA BERABER FAŞİZM UYGULAMALARI, akla yeni bir Roma İmparatorluğunu getiriyor.” [46] [47]

TÜRKÇEDEKİ ZİHİN KONTROLÜ VE TELEGRAM KİTABLARI
İstihbarat dünyasında kullanılagelen bellibaşlı zihin kontrolü ve yönlendirmesi tekniklerinin yanısıra, özellikle TELEGRAM (cihazlı uzaktan elektromanyetik zihin-beden kontrolü-yönlendirmesi ve fizikî işkence) teknik ve teknolojisi hakkında bilgi veren başlıca Türkçe kitabların listesini hazırlamaya çalıştık. Çalışmamızla, bu alanda araştırma yapacaklar kadar, bu konuya ilgi duyanların yararlanabileceği mütevazı bir başvuru kaynağı oluşturmayı arzu ettik. Eserlerin muhtevâsına dair aydınlatıcı olması bakımından, listedeki kitabların tanıtım metinlerinden, arka kapaklarından veya haklarında yazılanlardan pasajlar iktibas ettik.

1) ÖLÜM ODASI B-YEDİ –Giriş-, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, İstanbul 2012.
2010 yılından bugüne tefrika edilen 1. ve 2. cildlerden sonra, hâlen 3. cildi her hafta BARAN dergisinde tefrika ediliyor. İlk cildi İBDA Yayınları’ndan çıktı. Eser hakkında kaleme alınan Ömer Emre Akcebe imzalı bir tanıtım yazısından birkaç iktibas:
– “Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Baran Dergisi’nde hâlen haftalık olarak tefrika edilen “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinin “Giriş” adlı cildi derlenerek İBDA Yayınları tarafından yayınlandı.
Yaşadığımız âhirzaman, Müslüman açısından en şiddetli musibetlere maruz kalınan dönem. Musibetlerin ruhî ızdırabının şifasını materyalist Batı eczahânesinde aramak mecburiyetinde bırakılan ve yaşadığı hafakanlardan kurtulamayarak çoğu defa yitip giden Müslümanlar için, İslâm Eczahânesinden nadide bir iksir hüviyeti taşıyor “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eser.
İçinde bulunduğumuz devrin materyalist Batı adamı tarafından geliştirilen sun’i şeytan TELEGRAM’a karşı vermiş olduğu destansı direnişin ifâdesi olması bir yana, nefsimizle dahi mücadele etmekten aciz olan bizlere, hem işin “nasılını” hem de fikrî derinliğini ve genişliğini göstermesi bakımından da son derece mühim bir eser…
Okuyucusu için ufuk ötesinden ufuk taşıyan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, ÖLÜM ODASI B-YEDİ -Giriş- adlı bu eserinde; insan ile makine, yâni insan ile Batı buhranı arasındaki girift ve çözülmek için beş asır bekleyen problemlere de “çözüm çekirdeği” getirmekte. Doğrudan pek çok çözümü bünyesinde barındıran eser, aynı zamanda bu problemlerin nasıl çözülmesi gerektiğine dair de yol haritası olma hüviyeti taşıyor…
Eser, dergide bölüm bölüm yayınlanmış olsa da, onu bir bütün hâlinde kitab olarak okumak, dergide okumaktan muhakkak ki çok farklı… Özellikle parçaların kitabta birbirini takib ediyor oluşu, dergide okurken idrak edilemeyen sistem ve bütünlüğü daha net bir şekilde okuyucuya sunuyor ve hissettiriyor.
Hem fikir hem de iş ve eser bakımından tarihin belki en kısır döneminde bulunduğumuz bu zaman diliminde, çölde susuzluktan kavrulmuş dudakları yaslayabilecek bir fikir pınarı “Ölüm Odası B-Yedi”. Bu eser, “yaşanmaya değer” hayatı arzulayan, zamanın musibetlerini dırdırlanmak için değil de, iş ve oluş hızını arttırmak zâviyesinden görenler için bir “başucu eseri” niteliğinde.
Bir sınıflandırma yapmak gerekirse, bu eserin sanırız bir sınıfı yok. Zaten sınıflamak da fikren çok doğru bir tavır değil bazen. “Ölüm Odası B-Yedi” de öyle; başkalarına benzetmeye gerek yok. Kaldı ki, bir sınıflama yapmak, daha önce o sınıftan başka şeylerin olduğunu gösterir ki, zaten bu eser gibisi daha önce yok. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu kendi kendisiyle yarışıyor, “tür” veya “sınıf” açıyor. Gerçi O’nun yaptığının bir benzerini başka kim yapabilir yahud yaparsa bu taklidten öteye geçebilir mi, o da bir muamma, hattâ cevabı şimdiden belli bir soru.
Sonunda “içindekiler” bölümünün yer aldığı kitab, 783 sayfa ve 54 ana başlık, birçok da arabaşlıktan meydana geliyor.

FRAGMANLAR
Bu fragmanları müstakil olarak vermekten muradımız, her şuur seviyesinde farklı tedailere yol açacak olmasından ötürü, okuyucuyu kendi şuur seviyemize mahkûm etmemek adınadır.
– “Kuru bilgi vermek değil de, sizde İRFAN KIVAMI hâlinde yaşatmak istediğim bir hamule; Mallarmé’nin, “şiir dili, nesneyi değil, söz konusu nesneden kaynaklanan etkiyi dile getirmelidir; şiir, mânâ yüklü kelimelerden çok, anlatılmak istenenin ihsas gücüyle dolu olmalıdır” demesi gibi, ben Telegramdaki hâdiseleri, benim üzerimdeki ruhî tesirler hâlinde ve bunu verimlendirme şeklinde vereceğim.”
Kitabın arka kapağında şöyle bir değerlendirme yer alıyor:
– “Hayat ve fikrin GAÎ hikmetini ÖLÜM bilmek bakımından bu esere 1993′te niyet ettim. Henüz ortada HIRKA-İ Tecrid isimli eserimin tasavvuru bile yok… Sonra, 1999 ertesi başlayan TELEGRAM işkencesi ve fikir çilesine eza katkısı; kitabın alt başlığı böyle ve ne olduğu ne idüğü de eserin içinde… Bugün, Bolu F – Tipi Cezaevi’nde durumlarına göre NYMPHA veya Mousa adını verdiğim aynı işi görürlerin nezaretinde, onlarla didişirken bu esere başlıyorum ve “Ölüm Odası” isminin tevafukları bana, sonsuz imkânlar tedaî ediyor. Buradaki Telegrancılar’a NYMPHA ve Mousa isimlerini takmam, Kartal’a göre bir yenilik; ve fikir, sanat, teknoloji, siyaset derken, BERZAH hakikatine vurulacak topyekün dünya halinde bir genişlikte, onlar da son derece zeki, ne kadar da salak, bu kadar hainlik ve vahşet olur mu, alaycı, alay edilen, beni ve bendekini dağıtan, sonra kendi zekiliği imiş gibi bana hatırlatan, aslolan niyeti, övünmek gibi olmasın ama, benim çoğu zaman onlardan bir adım ileri durumumdan dolayı değişen, neticede; Üstadım’ın “çözdük her müşkülü derlerse de ki, sonunda VAR OLMA müşkülü kaldı!” hakikatini en canhıraş şekilde gösteren tipler. Onlar, sanki sihirbazın önündeki sihirli küre de, ne derlerse ne yaparlarsa yapsınlar, ben onları bütün bir bünyenin ifşacısı sivilce olarak görüyorum, durumu onlarda seyrediyorum… Devam eden hayatım! – 2012”
Eser içerisinden birkaç iktibas yapmak gerekirse:
– “İlme nisbetle YAPMA’nın dişi olması, YAPMA’nın doğrudan kendisiyle ilgileniyor görünen davranış psikolojisini, psikoloji ilminin tarifine daha uygun göstermektedir. Ruh hakkında bilgi sahibi olmak bir yana, ruha nisbetle bir kâinat ve insan fikri de olmayan –Mutlak Fikre nisbeti olmayan- psikoloji, aslında bütün ekolleriyle, “insandan çıkan ne varsa” genişliği ve rastgeleliği içinde bir takım bedahetler etrafında ifâdeye geçmişken, “doğru ve yanlış”, “güzel ve çirkin”, “iyi ve kötü” değerlendirmesinden uzak ve insanoğlunun arkeolojik psikolojisini andıran MİTOLOJİ’ye benzemektedir.”
– “Sokrat: (Kendinden zuhurun esası hâlinde “başkasının nefsiyle ilgilenmekten rahat bulmak” tâbirine giren kritik etme-tenkid şuuru hedefi olarak, İslâm Tasavvufu ve Batı Tefekkürü arasında kanatlarını açan İBDA, ikinciyi birinciye irca ederken, Sokrat’ı, ilk Yunan fikir fışkırışının temel şahsiyeti ve VAHDANÎ mizacıyla sembol görür. Eflâtun ve Aristo’nun Üstadı. Bu üçlü, mihrak olmak bakımından, Batı’nın önce ve sonrasının kendilerinde buluştuğu bir “kendinden zuhur” örneğidirler. Kendisini EFLÂTUN’dan öğrendiğimiz SOKRAT’ın bu talebesi hakkında, İslâm uleması arasında EFLÂTUN-U İLÂHÎ denmesi, zamanında semavî bir dinin yürürlüğü bulunmasa da, kendilerinin Allah’ı tevhid ruhu ve tenzih mizacıyla idrak edenler sınıfından olduklarını göstermektedir…)” (Ömer Emre Akcebe)

2) TELEGRAM -Zihin Kontrolü-, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, İstanbul 2003.
– “Telegram: Zihin kontrolü… Bir bakıma Türkiye’de pratiği -teorisi de!- benimle meşhur olan bu iş, “ilim sınır tanımaz!” tesellisiyle Lût kavmine parmak ısırtır melânete ve yardımcı unsurlarla insanı robotlaştırmaya davranmışken, diğer yönüyle “dünyada” da kıstırılmış fertler üzerindeki tecrübelerin sınırını aşamamıştır. Bu ikazdan sonra bildirmeyelim ki, gerek yaşamış kobay ve gerekse mevzuu alâkadar eder buudları işaretlemek bakımından, galiba dünyada da ilk örneğim!
Elinizdeki eser, bir yönüyle eskilerin “istişhad” dedikleri “delil getirme ve şahid kılma” usulüyle felsefeden müsbet ilme ve şamanizmden İslam tasavvufuna kadar geniş bir sahaya kanat açarken, diğer yönüyle “hatırât” nevine dair olarak işlenmektedir.” (Arka kapak metni)

3) BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE –Telegram- (Zihin Kontrolü Kurbanı Bir Devlet Adamının Tüyler Ürpertici Hikâyesi), Tek Nath Rizal, Trc: Yusuf Pazar-Hayreddin Soykan, Tahkim Yayınları, İstanbul 2012.
– “Bhutan’ın meşhur devlet adamlarından Tek Nath Rizal, 27 Mart 1947’de, Hindistan ve Çin arasında bulunan küçük Himalaya ülkesi Bhutan’ın güneyindeki Lamidara’da doğdu. Henüz 16 yaşındayken, Bhutan’ın resmî ölçme ve değerlendirmeler birimine kabul edildi. 1964 yılında Bhutan Mühendislik Hizmetleri’ne girdi. Chirang vilâyeti Lamidara bölgesinden milletvekili seçilerek, 1974’den 1984’a kadar on yıl Bhutan Millî Meclisi’nde görev yaptı. Aynı dönemde, Bhutan Millî İş Kurumu’nun da yöneticileri arasındaydı. Milletvekilliğinden sonra Kraliyet Danışmanlığı’na tâyin edildi ve 1984-1988 arası dönemde, hem Kraliyet Danışmanı, hem Bakanlar Kurulu üyesi, hem Kraliyet Kamu Hizmetleri Komisyonu üyesi, hem de Bhutan Devlet Denetleme Bürosu Koordinatörü olarak ülkesine hizmet etti.
Ne var ki, Devlet Denetleme Bürosu’nu yönetirken, yüksek mevkîlerdeki devlet memurları arasında yaygınlaşan yolsuzlukları açığa çıkardığı için Kral’ın hışmına hedef oldu, tüm görevlerinden alındı ve ülkesini terketmeye zorlandı. Sığındığı Nepal’de tutuklanıp Bhutan’a sınırdışı edildi ve “vatana ihanet ettiği” gerekçesiyle müebbed hapis cezasına çarptırıldı. 1989’den 1999’a kadar Bhutan hapishânelerinde korkunç işkencelerle geçen on yıllık bir hapisten sonra, Batılı devletler ve insan hakları kuruluşlarının ağır baskısı sonucunda, eski “devlet adamı” yeni “fikir suçlusu” Tek Nath Rizal, Bhutan rejimi tarafından serbest bırakıldı. Hapisten çıkar çıkmaz Nepal’e ilticâ ederek, hem mücadelesini hem de yaşadığı tüyler ürpertici işkenceleri kaleme aldı. Rizal, “Beni Yavaşça Öldüren İşkence”den başka, “Bhutan’daki Etnik Temizlik ve Siyasî Baskı”, “Sürgünde” ve “Saraydan Zindana” isimleriyle üç eser daha yazdı. Şu ân Nepal’in başkenti Katmandu’da yaşıyor ve Bhutan Hareketi İdare Komitesi’nin yöneticileri arasında bulunuyor.
Rizal’in kitabı hakkında, TELEGRAM’a karşı dünya çapında bir mücadele yürüten akademisyen ve Zihne Adalet Organizasyonu Başkanı Cheryl Welsh bakınız neler diyor:
“Beni Yavaşça Öldüren İşkence’yi okumak için en iyi sebeb:
Atom bombasının aksine, zihin kontrol cihazları üzerinde anlamlı kamuoyu tartışmaları yapılmamıştır, çünkü bu silâhlar 50 yıldır halktan gizleniyor. Oysa bir demokraside böyle bir tutum yanlıştır. Halkın hiçbir bilgi ve katkısı olmadan, ne hakla bu çeşit zihin kontrol cihazları geliştirilmiştir? Maalesef, olan biten tam da budur.
CIA’nın elektromanyetik radyasyon yoluyla zihin kontrolü araştırmalarının başladığı 1950’lerden bugüne, halka tek bir elektromanyetik radyasyon esaslı zihin kontrol silâhı bile açıklanmamıştır. Sizce toplum, zihin kontrol silâhlarının hangi tarihte geliştirilmiş olduğunu böyle nasıl öğrenebilir? Rizal’in kitabını okuduktan sonra, bunu protesto etmek isteyecek ve bu korkunç suçlamaların araştırılmasını taleb edeceksiniz. Aynı zamanda, gizli zihin kontrol silâhlarına karşı yeni kanun ve anlaşmalar yapılması için harekete geçeceksiniz.
Rizal, çarpıcı bir dille dünyayı uyarıyor: Dünyanın büyük güçleri, atom bombasından her bakımdan daha tehlikeli yeni silâhlar geliştirmekle kalmadı, bu gizli silâhları artık uygulamaya da geçti!
Bu iyi kaleme alınmış, özlü ve çığır açıcı kitabı hararetle tavsiye ediyorum. Dünyada ilk defa olarak, tıbbî otoriteler, devlet adamları ve askerî uzmanlar, elektromanyetik radyasyon esaslı bu gizli zihin kontrol silâhlarının sorgu ve işkence amaçlı olarak mahpuslar üzerinde kullanıldığını açıkça kabul ediyor.” (Tanıtım metninden)

4) İNSAN ZİHNİNİ KONTROL ETMEK -Duygular ve Davranışlar Kontrol Edilebilir mi?-, Dr. Nick Begich, Trc: Merve Duygun, Yakamoz Yayınları, İstanbul 2011.
– “Kişisel gelişim ya da başkalarını kontrol etme amacıyla insan zihnini manipüle etme düşüncesi, yüzyıllardır insanlığı merkez alan bir konudur. Ancak bugün, var olan ve hızla gelişen bilim ve çeşitli teknolojilerin kümelenmesi sonucunda, zihni ve duyguları kontrol etmek mümkün. Bu konu daha önce hiç bu kadar önemli olmadı. İnsanı insan yapan duygu ve düşünceleri bir başkası tarafından belirlendiğinde olabilecekleri bir düşünün…
İnsanın istemli kas hareketleri engellenebilir mi? Duygular ve davranışlar kontrol edilebilir mi? Uzaktan uyku hissi verilebilir mi? Hafızaya müdahale edilebilir mi? Sahte anılar yaratılıp gerçek anılar silinebilir mi? Zihin güvenlik duvarı var mıdır? (…)
Bu kitap yukarıdaki sorulara cevap verdiği gibi aşağıdaki sorulara da yanıtlar aramaktadır:
İnsanlık, başka insanların duygu ve düşüncelerine müdahale etmeli mi? İnsanlar, bir başkasının özgür iradesine müdahale etmeli mi?
Her birimiz bu soruları yanıtlamalıyız, çünkü bu teknolojiler bizi ya köleleştirecek ya da özgür bırakıp en yüksek potansiyellerimize ulaşmamıza olanak verecek. Ve buna karar verecek olan bu nesildir.” (Tanıtım metninden)

5) PARAPSİKOLOJİK SAVAŞ, Sheila Ostrander – Lynn Schroeder, Trc: Mustafa Başkaya, Q Matris Yayınları, İstanbul 2003.
– “CIA eski başkanlarından Richard Helms, Watergate soruşturmalarında Warren Komisyonu’na verdiği bilgilerle şöyle demiştir:
“Yapılan araştırmalar, SSCB’nin kendi sisteminin isteklerine uygun politik görüşe bağlı olacak şekilde, halkının davranışlarını düzenleyebileceği bir kontrol teknolojisi geliştirmeye çalıştığını göstermektedir. Bundan böyle aynı teknolojiyi daha karmaşık bir yaklaşımla, bilgiler kodlanarak insan hedeflerine yöneltilebilecektir. Bu, insan zihinleri harbi olacaktır.”
Bu kitap, ABD’de yerleşen yeni tip bir casusluk şebekesinin mevcudiyetinden söz etmektedir.” (Tanıtım metninden)

6) İSTİHBARAT OYUNLARI -Entrikaların Karanlık Orduları-, Gültekin Avcı, Birey Yayınları, İstanbul 2007.
– “Beyin ve zihin Kontrol operasyonlarının nasıl yürüdüğünü; istihbaratçıların insan yüzü okuma konusunda nasıl eğitildiklerini; başlıca istihbarat tekniklerinin neler olduğunu; sivil, siyasi ve askeri istihbaratın ne olduğunu; casus uydu teknolojisinin nasıl işlediğini; uzayda kaç yasak casus uydusu olduğunu; uzaktan uçak kontrolü, uzaktan kumanda mucizesinin nasıl çalıştığını; ABD uzay komutanlığının hedeflerinin neler olduğunu; ekonomik, sosyal, teknolojik, elektronik istihbaratın nasıl işlediğini; Türkiye’deki ABD dinleme istasyonlarının neler olduğunu; kablolu telefonlarla dinlemenin nasıl yapıldığını; bilimsel, siber, biyografik istihbaratın nasıl yapıldığını; istihbarata karşı koymanın mümkün olup olmadığını; istihbarat takip metotlarının neler olduğunu; takip, tarassut, adam kullanma yollarının neler olduğunu; provokasyon ve dezenformasyon yönteminin nasıl çalıştığını; Türk İstihbarat Teşkilatının nasıl şekillendiğini; Türkiye’de Asker, İstihbarat ve MİT ilişkilerinin nasıl olduğunu; istihbarat örgütlerinin dünyada ve Türkiye’de sebep oldukları olayların neler olduğunu ve daha yüzlerce sorunun cevabını bilmek ister misiniz?
Okuyunca kafanızın karışmasını ve gerçekleri öğrenmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.” (Tanıtım metninden)

7) ZİHİN KONTROLÜ -İnsan Beynini Kontrol Altına Alma Yöntemleri-, Ömer Özkaya, Paradoks Yayınları, İstanbul 2011.
– “KGB Generali Boris Ratnikov, zihin okuma çalışmalarını ifşa etti. Rus Resmi Haber Ajansı Ria Novosti’ye konuşan Ratnikov, kendi biriminin, Sovyet sonrası Rusya’daki tepe yöneticilerin bilinçaltılarını dış etkilere karşı korumakla görevli olduğunu söyledi. General Ratnikov, Rusya Devlet Başkanı Yeltsin üzerinde, ülkeyi Çin ile bir savaştan korumak için zihin okuma yönteminin kullanıldığını açıkladı. Yeltsin 1992 yılında Japonya’yı ziyaret etmeyi planladı, ama Ratnikov’un birimi, Kuril Adaları’nın Japonya’ya geri verilmesi için başkanın zihninin programlandırılmasına yönelik girişimleri ortaya çıkardı. Bu hareket, tartışmalı topraklarını Rusya’dan geri almak isteyen Çin’in taleplerine, bu ise iki komşu arasında savaşı kışkırtabilecek bir çatışmaya yol açabilecekti. Bu yüzden Boris Yeltsin Japonya seyahatini iptal etmek zorunda kalmıştı. Ratnikov, 1990’ların başlarında kendisinin ve arkadaşlarının, Moskova’ya gönderilen yeni ABD Büyükelçisi Robert Strauss’un zihnini “taradıklarını” ve elçilik binasında Moskovalılar üzerinde psikotronik etkiler yapabilecek donanım olduğunu gördüklerini, daha sonra bu sistemin etkisiz hale getirildiğini söyledi.” (Tanıtım metninden)

8) İSTİHBARATTA BEYİN YIKAMA -Beyin Kontrolü-, Dr. Armen Victorian, Trc: Mustafa Mencütekin, Timaş Yayınları, İstanbul 2001.
– “Güçlü istihbarat örgütleri, insanların düşünce ve davranışlarını kontrol edebilmenin ve gerektiğinde direnişlerini yok edebilmenin yollarını araştırıyorlar. İnsan bilincini kontrol edebilmek adına yürütülen deneyler, gizlice sürdürülen bir ‘kirli iş’ olarak uzun yıllardır yapılıyor. Telepati, beyin yıkama, LSD, psiko-teknik, uzaktan izleme ve gelişmiş izleme teknolojisine milyonlarca dolar akıtıyor.
Bu deneyler için binlerce insan kobay olarak kullanıldılar, bedensel ve ruhsal olarak yaralandılar; fakat başlarına neler geldiğini bir türlü çözemediler.
Dr. Armen Victorian, başta Amerika ve Rusya olmak üzere, dünyanın güçlü istihbarat örgütlernin bu konuda yaptıkları çalışmaları net bir biçimde ortaya koyan belgeleri biraraya getirdi. Elinizdeki eser, sıradan bir komplo teorisi üretme tuzağına düşmeden, insan bilincini kontrol altına almaya çalışan ‘sinsi, gizemli ve karanlık’ bir dünyanın perdesini aralıyor.” (Tanıtım metninden)

9) BAYKUŞ İMPARATORLUĞU -Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü-, Mark Philips – Cathy O’Brien, Trc: Uğur Alkapar, Aykırı Yayınları, İstanbul 2002.
– “Cathy O’Brien’ın anıları olarak “Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü” alt başlığı ile yayınlanan “Baykuş İmparatorluğu” kitabında Holywood yıldızları ile Amerikan yönetiminin en üst düzeyden yetkilileri arasındaki ilişkiye dair pek çok ipucu yer almaktadır. Dünyanın egemen gücü olarak dünyanın her ülkesine müdahale etmeyi kendilerinin bir hakkı olarak gören ABD elitlerinin sapkın tercihlerini konu alan bu kitabı, dünyada olan biteni anlamak isteyen herkes okumalıdır. Kendisi de bir seks kölesi olarak programlanan yazarın, küçük kızının da daha çocuk yaşta seks kölesi haline getirilme sürecine sokulduğunu anlayan bir annenin, annelik fıtratının koruma içgüdüsü ile harekete geçerek ABD’yi yöneten elitin mahrem hayatının pisliklerini ortaya seren bu itirafları bir yönüyle tiksindirici unsurlar içerse de hayra hizmet açısından takdir edilmelidir.
“Trance-Formation of America” adı ile ABD’de 1995’te yayınlanan ve 2002 yılında da Türkiye’de çevirisi basılan Cathy O’Brien’ın anılar kitabında isminden sözedilen ABD elitlerinden -Hillary Clinton dışında- bugün aktif görevde olan pek kimse kalmamış ise de ABD yönetim erkinin zihniyet yapısını anlamak için bu kitap eşsiz bir kaynak olarak önemini koruyor. Bu anıları psikanalitik bir okumaya tabi tutarsak ABD’nin dünyaya yön vermek iddiasındaki isimlerinin; George W. Bush’dan Dick Cheney’e, Madeleine Albright’tan Hillary Clinton’a pedofiliden homoseksüelliğe nasıl rezilane tablolar sergiledikleri görülür.” (Dr. Hayati Bice)

10) PSİKOLOJİK SAVAŞ -Gri Propaganda-, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Timaş Yayınları, İstanbul 2012.
– “Psikolojik savaşta bir toplumun ruh ve beyni etkilenmeye çalışılır. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, son kitabı Psikolojik Savaş’ta bu teknikleri. insan ve toplum psikolojisi üzerindeki etkilerini konu ediniyor.
Tarihin bilinen ilk savaş tekniği kitabının yazarı olan Çinli kumandan Sun Tzu, kitabının büyük bir kısmında rakibin psikolojik olarak çökertilmesi üzerinde durur. Askeri strateji ve taktiklerin en önemlilerinden biri de Psikolojik Savaş teknik ve taktikleridir. Belirli bir amaca yönelik uzun vadeli plan ve stratejilerle yapılan psikolojik savaş, hem sıcak hem de soğuk savaş dönemlerinin en çok başvurulan mücadele yöntemlerinden biri olmuştur.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Timaş Yayınları arasında piyasaya çıkan yeni kitabı Psikolojik Savaş’ta askeri bir kavram olan bu terimin günlük hayatımızda nasıl kullanıldığını, Türkiye ve dünyadan örnekler ışığında tarihten günümüze bilimsel olarak inceliyor.
Psikolojik Savaş; klasik anlamdaki savaşın kazanılması veya kaybedilmesinde, savaştan sonra da üstünlüğün devam etmesinde yahut sorunların çözülmesinde insanların ruh haline etki ederek sonuç almak olarak tarif ediliyor.
Kitapta; klasik psikolojik savaş bilgileri dışında, bilgi savaşı, elektromanyetik savaş, beyin kontrolü, propaganda yöntemleri ve bilgisayar devrimi, internet taarruzu, tarihsel bilgiler, gelişen intihar eğilimleri, baskıcı kültürlerin etkileri, itaat kültüründen demokratik kültüre geçiş, psikolojik savaşta rol alanların ruh hallerinin tahlilleri, insanın ruh hallerinin nasıl etki altına alındığı gibi alt konular da işleniyor.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan kitabın yazılış amacını şöyle açıklıyor: “Hile ve aldatmaların etkili olabilmesi için, gizli kalması gerektir. Amacımız hile ve aldatma yöntemlerinin bilinmesini sağlamakla toplumsal ahlaka hizmet etmektir. Psikolojik savaşta yenilen taraf, bilgi gücü zayıf olan taraftır. Doğru insanların ayakta kalmak, toplumun geleceğinde söz sahibi olmak gibi bir kaygıları varsa bu kitabı okumaları önemlidir.” (Tanıtım metninden)

11) AMERİKAN DERİN DEVLETİ VE BEYİN YIKAMA OPERASYONLARI, Jim Keith, Trc: Sibel San, Nokta Yayınları, İstanbul 2006.
– “Jim Keith, “Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları” isimli kitabında, “zihin kontrolü ve yönlendirmesi” projelerinin müthiş bir tarihçesini çıkartır. TELEGRAM’a uzanan bu alçakça sürecin ardındaki sapkın zihniyet kadar, sorumlu kişi, kuruluş ve devletleri de ifşâ eder. Bu arada, ilginç bir örnek olarak Huxley’den ve bağlantılarından sözeder. Tavistock kurumu yöneticisi General John Reese’le birlikte çalışan Huxley, aynı zamanda, CIA’in “zihin kontrol operasyonlarının” önemli ismi Luis Jolyon West’in yakın arkadaşıdır. Üstelik “hipnozla çoklu kişiliğin yerleştirilmesi” üzerine çalışan Estabrooks ve “elektromanyetiğin insan üzerine etkileri” üzerine ilk kez çalışan araştırmacı Andhrija Puharic’le birlikte çalışır. 1968 tarihli bir FBI notunda, Huxley’in birlikte çalıştığı bir müzik grubu için “gençlik isyanını daha iyi huylu ve tehlikesiz yönlere kanalize edilmesinde” kullanıldığı yazılıyor. LSD’nin yaygın dağıtımı için planlı ve programlı olarak çalışan Huxley, gerek eserleri gerek hayat biçimi ile “başkaldırması beklenen” gençliği “uyuşturmayı” başarmış görünüyor.
Bu bilgiler ışığında Huxley’in “sıradışılığı” daha ilginç bir hâl alıyor ve eseri “Cesur Yeni Dünya”daki “kehanetleri”nin, aslında bir “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” olduğu tezini destekliyor. Cesur Yeni Dünya’nın son bölümünde yer alan ifadeleri ise bu tez etrafında yeniden anlam kazanıyor:
“21. yüzyıl dünya kontrolörlerinin devri olacak. Eski diktatörler düştü; çünkü hedeflerine, yeterli gıda, yeterli eğlence, yeterli mucize ve sırrîlik sağlayamadılar. İlmî bir diktatörlükte, eğitim gerçekten işleyecek. Çoğu kadın ve erkek, kendi köleliklerini severek yetişecek ve asla devrimi arzulamayacak. İlmî bir diktatörlüğün yıkılması için hiçbir makul sebeb görünmüyor.” (Gülçin Şenel)

12) CIA’DEN MEDYA’YA KİTLELERİN KONTROLÜ, Jim Keith, Trc: Sibel San, Nokta Yayınları, İstanbul 2005.
– “Dünya eliti için kitlelerin kontrolü vazgeçilmez bir gerekliliktir. Bilimin, özellikle de psikiyatrinin gelişimiyle bu kontrol mekanizması doğrudan doğruya insanların zihinlerini hedef almaya başlamıştır. Bu “Yeni İnsan”ın yaratılmasıdır. “Yeni İnsan”ın gerçeklik kavramı beyinde ateşlenen elektronik imajların dansı, efendilerinin yarattığı düşünce ağıdır. Mutluluğu, ona bir tüpten ya da izlediği görüntülerden aktarılır. Tanrısı, elektronik bir perdenin ardında gizlidir. Bu perde aralandığında karşımıza çıkan ise CIA ve en önemli araçlarından olan Medya’dır. Yüzyılın sonunda, insanlığın psikolojik kontrolü alanında yaşanan çarpıcı gelişmelerden, öğrencileri eğitmek yerine onları itaat eden robotlara dönüştürmeyi amaçlayan bir eğitim düzeninin yaratılışına, CIA ve gizli seçkin toplulukların yaratılışından kitlelerin topluca uyuşturulmasına, bilinçaltı ikna yöntemlerinin kullanımından denetim kültlerinin yaratılışına, son olarak; medya’nın bugüne dek şüpheci davranmayan kitlelere uygulayamadığı niteliklere sahip olan gizli zihin kontrol araçlarının yaratılışına, ve daha birçok benzeri konuya değinen bu kitap, insanlığın kontrol altına alınış tarihini sunuyor. Her kitabı büyük tartışmalar yaratan Jim Keith’in bu kitabı, dünya bilincine hükmetmeyi hedefleyen gizli tasarıları bu denli dikkat çekici ve ayrıntılı olarak ortaya koyabilen ilk kitaptır.” (Tanıtım metninden)

13) İSTİHBARAT SERVİSLERİNDE BEYİN YIKAMA OPERASYONLARI, Erdal Şimşek, Kum Saati Yayınları, İstanbul 2005.
– “İnsanoğlu güç ve iktidarla iç içe girdiği ölçüde kendi türüne yabancılaştı. Ve iktidar, güç, egemenlik hırsı, insanı kendi türünün düşmanı kıldı. Gücün ve iktidarın yegane sahibi olmak isteyen, türdeşi olan insanı kontrol altına almak, ona hükmetmek için akla gelecek her türlü yönteme başvurdu.
Kapitalizmin büyüyüp bir üst boyuta geçmesi ile birlikte insanı kontrol altına alma arzusu, devlet organizasyonu haline geldi. Devlet denen aygıtın insan kontrolünü sağlamada kullandığı en büyük ve acımasız maşası, istihbarat servisi oldu.
Bolşevik ihtilali ile birlikte Kapitalizmin karşı türevi olan yeni bir devlet modeli oluştu. Adına Sovyet denen bu devlet yapısında da beyin kontrolü operasyonları, Kapitalist ülkelerden aşağı kalmadı.
Doğu ve Batı dünyasının iki patronunun, savunma sanayiinin yanısıra kitle psikolojisine hakim olmadaki yarışları da çılgın boyutlara vardı. İnsanların zihinleri kontrol altına alınarak istihbarat dünyasındaki savaşlarda kullanılageldi sürekli.
Batı Bloku’nun uç kanadı olan Türkiye, istihbarat servislerinin beyin kontrolü savaş alanı oldu adeta. ABD ve NATO üslerinde, kitlelerin psikolojileri ve zihinleri üzerine sürekli kontrol operasyonları yapıldı. Buna karşılık olarak da Sovyetler Birliği’nden karşı operasyonlar yapıldı.
Bu operasyonlar, Türk devletinin en yüksek düzeyli yetkililerine kadar uzandı. Türkiye’de ilk kez bu kitapta okuyacağınız, dönemin başbakanı olan Turgut Özal da Beyin Kontrolü operasyonuna maruz kaldı.
Erdal Şimşek’in bu araştırmasında dünyada ülkemizdeki beyin kontrolü operasyonlarının çılgın boyutlarını göreceksiniz.” (Tanıtım metninden)

14) ELEKTRONİK HARP VE SİNYAL SAVAŞLARI, Bülent Keskin, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2008.
– “İşte Üç Dahi Mühendisin Katlinin Nedeni:
Aselsan mühendisleri, uçak tanıma sistemlerinin millileştirilmesi konusundaki başarısından sonra, benzer bir başarıyı ABD güdümlü bu elektronik sistemlerinin kontrol dışı bırakılması, uydu müdahalesini bertaraf edecek yeni elektronik sistemlerin geliştirilerek silahlı gücümüzün millileştirilmesi için çalışıyorlardı. Bunlardan 3 gencimiz şehit edildi. Orgeneral Eşref Bitlis Paşa’nın şehit edilmesinde ise içinde bulunduğu uçak kullanılmıştı.
Sadece istihbarat servisleri değil, dünya pazarlarında rekabet eden uluslararası şirketler, organize suç örgütleri, hatta sıradan vatandaşlar bile bugün teknolojik yöntemlerle bireylerin ya da kurumların iletişimine kendi lehlerine çıkar sağlamak için kulak kabartıyor. Gelişen teknoloji, bireylerin “adam adama markaj” yöntemiyle izlenmesi metodu yerine “teknik takip” ya da “elektronik harp” denilen metotları öne çıkardı.
Elektronik takip, işitsel takip, (taşınabilir minyatür vericiler, telefon dinleme aygıtları, gizli mikrofonlar ve kaset kaydediciler), görüntülü takip (fotoğraf makineleri, kapalı devre ve kablolu televizyon, gece görüş araçları veya uydular) ve algılayıcılarla takipte ise, manyetik algılayıcılar, sismik algılayıcılar, gerilim algılayıcıları, kızılötesi algılayıcılar ve elektromanyetik algılayıcılar kullanılmaktadır.” (Prof. Dr. Abdülkadir Akçin, tanıtım metninden)

15) 13 ŞEYTANİ KAN BAĞI -İlluminati Hanedanlığı-, Robin De Ruiter, Trc: Naime Erkovan, Selis Yayınları, İstanbul 2005.
[İçinde “Satanist Elit”in zihin kontrolü projelerine de yer veren çarpıcı bölümler bulunan] bu kitap, insan ırkına hükmetme amacını güden yeni bir dünya düzeninin kuruluş tarihini açıklıyor. Bunlar, dünyanın en etkin aileleri tarafından yönetilen gizli toplulukların, gizli oligarşilerin çalışmalarıdır.
İlluminati hanedanlarını çok az insan biliyor. En Tepedekiler, güçlerini bütün yerküreye yaymış olan oldukça etkin birkaç ailedir. Bu insanların güçleri Moskova’dan Paris’e, New York’tan Tokyo’ya, Pekin’den Ankara’ya kadar ulaşıyor.
Bu 13 güçlü aile, tarihe uzanan özel bir kan bağının mensuplarıdır ve kraliyet ailelerinin töreleri gibi töreleri vardır.
Bugün global sermaye olarak petrol, altın, finans, silah, kimya, elektronik ve medya başta olmak üzere tüm büyük şirketlerin sahibi olan bu ailelerin karmaşık ilişkilerini izleyen Robin de Ruiter, elde ettiği önemli bulguları bu kitapta okurlarla paylaşıyor.” (Tanıtım metninden)

16) CEP TEHLİKESİ, Prof. Dr. Selim Şeker, Hayy Kitap, İstanbul 2010.
Nihal Doğan, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Şeker’e sordu:
– “Elektromanyetik dalga ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?
Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler, insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda araştırma ve denemeler yapıyorlar. Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler bu tür çalışmalar yapıyor. ‘Cep Tehlikesi’ kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım. Arzu edenler kitapta ayrıntılı bilgileri bulabilirler. ” (…)
Zihin kontrol çalışmaları ile başka neler yapılabilir?
Örneğin, ABD idare etmek ve istediğini yaptırmak istediği ülkenin Başbakanı’nın beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir. Zaten bu tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol altına almak. Bundan sonraki savaşlar da böyle olacak!
Beyin yıkama, casuslukta kullanılan en eski yöntemlerden biri. Bugünkü anlamda en önemli uygulayıcısı Hasan Sabbah. Ondan başka, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya komutanı ve ekibi, Kore Savaşı’nda Çinliler uyguladı. ‘Mançurya Kobayı’ filmi beyin yıkama üzerine yapıldı. Batıda ve ABD’de bazı tarikatlar halen uyguluyor. CIA gibi örgütler de uyguluyor. Uygulamalar afyon, kokain, LSD gibi psiko-kimyasallarla ya da hipnozla gerçekleştirilebiliyor. Ya da elektromanyetik dalgalarla. (…)
İddialara göre, ABD artık kişiye özel manyetik alanları tespit ederek kişinin yerini bulabilmekte, sadece ona özgü hayaller yaratarak zihnini kontrol edebilmekte.” (Nihal Doğan)

17) KÜRESEL SERMAYENİN TAPINAĞI BOHEMİAN CLUB, Talat Turhan – Faik Kurtulan, İleri Yayınları, İstanbul 2006.
CIA’nın barbarca ve sapıkça “zihin kontrolü” projelerinden olan MKULTRA’ya, “Baykuş İmparatorluğu” adıyla Türkçeye tercüme edilen şok edici kitabın kahramanı Cathy O’Brien’in anlattıklarından hareketle oldukça uzun yer veren aydınlatıcı bir eser.
– “Küresel Çete’nin gizli örgütleri içinde en gizemlisi olan ve bugüne kadar hakkında örgütün yapısı ve işleyişine ilişkin ülkemizde hiçbir kitap yazılmayan, Bohemian Club’dır. Anılan örgütte genellikle Temmuz ayında iki Cumartesi-Pazar’ı da kapsayacak bir süre içinde ABD’nin global elitleri (!), küresel seçkinleri, yani tüm dünyaya büyük adam diye yutturulan ABD’li örgüt üyesi kodamanlar, bir yandan küresel dünyayı yönetmek için kararlar alırken, öte yandan da nekrofili (ölüye tecavüz) dahil her türlü cinsel sapıklık ve sapkınlıklarını tatmin ediyorlar. Bununla da kalmayıp, modern insanın çoktan terk ettiği, pagan dinlerinden kalma dev bir baykuş (Moloch) heykeli altında gam yakma töreni diye adlandırdıkları sözümona sembolik insan yakma törenine de katılıyorlardı. Üstelik işledikleri bu alçakça suçları kendi çıkarttıkları yasa ile suç kapsamı dışına alarak Amerikan adaletinin içyüzünü sergilemiş oluyorlardı.
George W. Bush başta olmak üzere birçok ünlü Amerikan Başkanı ve devlet adamı bu gizli örgütün üyesidir.” (Talat Turhan)

18) İSTİHBARAT VE İSTİHBARATÇI, Prof. Dr. Nurullah Aydın, Paraf Yayınları, İstanbul 2011.
– “CIA, insanları birçok yöntemlerle birer kobay haline getirmeye çalışır. Hipnoz, bilinçaltı müdahaleleri, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalga ve alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi gibi olayları çoğunlukla istihbarat amaçlı kullanmaktadır. Tarikat ve uyduruk dinler yaratmak, bedensiz varlıklardan yeniçağ bilgilerinin alınması CIA kanalıyla yürütülmektedir.
Dönemin CIA direktörü Allen Dulles’in Princeton Üniversitesi’nde 1953’teki konuşması amacı ortaya koyar. Hedef insan zihnindeki savaşı da kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin beyninde kazanılacaktır; hedef beyin yıkama, zihin kontrolü, ideolojiyi değiştirme ve gerektiğinde birçok Mançurya Kobayı yaratabilmektir!
Mançurya Kobayı, kendi iradesi dışında, birtakım beyin yıkama seanslarının, ilaçlarının veya hipnozun etkisiyle başkalarının istediği bazı eylemleri yapanlara verilen isimdir.
Kelime, Mançurya’dan ve Kore savaşından gelmektedir. Kore savaşı sırasında Amerikalı askerlere Çinliler tarafından bir dizi beyin yıkama deneyi ve işkencesi yapıldığı bilinmektedir. Bu terim, Frank Sinatra’nın ünlü “Manchurian Candidate” filmine konu olmuştur. Filmi CIA finanse edip çekmiştir. Hedef, tehlikeyi büyük gösterip devletten bu konuda fonlar alabilmektir. Filmde, robotlaştırılan bir Amerikan subayının nasıl ulusal güvenliğe zarar verdiği anlatılmaktadır.
Bilimsel yöntemlerle ideal bir Mançurya Kobayı yaratma arayışı, Nazilerden beri süregelmiştir. Soğuk savaşla birlikte, bu konuda KGB ve ABD’li istihbarat örgütleri içindeki araştırmalar hız kazanmıştır. Klinik psikoloji, psikiyatri, nörofarmakoloji, elektrofizyoloji ve parapsikoloji, bu hedefe ulaşmak için kullanılmıştır.” (Prof. Dr. Nurullah Aydın)

19) İŞGAL ÖRGÜTLERİ CIA, NATO, AB, Erol Bilbilik, 2. Basım, Asya Şafak Yayınları, İstanbul 2008.
– “Bugün dünyayı yöneten “masonik-siyonist-satanist-şamanist-paganist” seçkinlerin ÇATI ÖRGÜTÜ, dünya hâkimiyetinin “üst tasarım”ının ve tatbik metodlarının müellifi, TELEGRAM’ın mucidi, “zihin kontrolü-psikolojik savaş-davranış bilimleri” teorisyeni TAVISTOCK teşkilâtını, araştırmacı-yazar Erol Bilbilik’in 2008 tarihli eseri “İşgal Örgütleri CIA-NATO-AB”den naklediyoruz. Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’ın hâlen üzerine kitab kaleme almakta olduğu ve “dünya hâkimi teşkilâttır!” dediği TAVISTOCK hakkında, maalesef Türkçe kaynak sıkıntısı yaşanıyor. Bilbilik’in eseri de, bu bakımdan, mevcud az sayıda kaynaktan biri.” (Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 3’ten)
– “Enstitü, Bedford Dükü Tavistock’un Londra’daki binalarından birinde I. Dünya Savaşı’ndan kurtulan İngiliz askerlerinin savaş şoklarını araştırmak amacıyla 1921’de Londra`da kurulmuştur. Enstitünün başkanlığını İngiliz Ordusu Psikolojik Savaş Bürosu Başkanı Sir John Rawlings-Reese üstlenmiştir. Enstitü ve gerçek çalışmaları; ABD’nin en iyi korunan sırrı olmaya devam etmektedir.
I. ve II. Dünya Savaşı yıllarında Psikolojik Savaş Örgütü olarak çalışan Tavistock Grubu, Rockefeller Vakfı’nın yaptığı büyük bağışlarla 1946 yılında görev alanı genişletilerek yeniden yapılandırılmıştır. Rockefeller, Tavistock’a daha geniş çaplı psikolojik savaş araştırmaları yapma ve uygulama görevleri vermiştir. (…)
Tavistock, Kore Savaşı’nda ilk defa denenen kitlesel beyin yıkama tekniklerini geliştirmiştir. (…)
Tüm OSS ve CIA programları Tavistock’un rehberliğinde oluşturuldu.” (Kitabtan)

20) GİZLİ PARAPSİKOLOJİ SAVAŞI, Jacques Bergier, Trc: Ergün Arıkdal, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul 1981.
Sıralamamızda bu kitaba hernekadar listemizin sonlarında yer vermişsek de, kıymet bakımından kesinlikle ilk sıralarda yer alması gereken eserlerden. Devletlerin “parapsikolojik savaşı”nı çarpıcı örneklerle görmek kadar, bu savaş içerisinde “Zihin Kontrolü ve TELEGRAM”ın yerini anlamak için de kesinlikle başvurulması gereken bir eser. Bir zamanların Batı ve Doğu Bloğu ülkelerinin istihbarat servislerinin “zihin kontrolü” çalışmalarına da temas eden bu eserin maalesef yeni baskısı bulunmuyorsa da, internetten “pdf” olarak kolaylıkla bulunabilir.
Müterciminin eseri takdiminden bir bölüm:
– “Bergier, harika bir hafızaya sahipti. Öncelikle 10-12 dil bilirdi ve 200-250 sayfalık bir kitabı yarım saat içinde okur, sentezini yapardı. Paralel bilimler, kurgu-bilim, olağanüstülük, kısaca okült olan, insanı değişime uğratan her konuda Bergier’i bulmak mümkündür. (…)
L. Pauwels ile beraber yazdıkları “Le Matin des Magiciens – Büyücülerin Sabahı”nda (Türkçede “Evrenin Gizli Sahipleri” olarak yayınlandı), asıl fikirlerini ortaya koydu. Ünlü “Planet” dergisini yayınladı. Üç ay içinde tiraj 8 binden 100 bine çıktı. Dünyanın yetiştirdiği adeta geleceğin bir insanı olarak yaşayan Bergier’in hizmeti, bilinen herşeyin aslında bilinmeyen olduğunu göstermesidir. Giderek kıymeti daha fazla anlaşılmaktadır.
Sizlere sunduğumuz “Gizli Parapsikoloji Savaşı”, parapsikolojinin ne denli uluslararası bir sorun olduğunu ve geleceğinin ne kadar parlak olacağını, gerçek ile gerçeğin arkasındaki olayların önemini kesin çizgilerle ifade etmektedir. Bergier’in ölümünden dört ay önce yayınlanan bu eserini sunmakla, bu büyük bilim adamına olan borcumuzu ödemeye çalışıyoruz.
20 tane eser yazdı ve herbiri insan zihnini ve bilgisini yeni anlayış ve sentezlere götürdü. Evrenin büyük sırlarına götüren kapıyı aralayan Bergier’e dostları, Merihli Jacques diyorlardı. Çünkü konuşmaları, görüşleri ve bilgisi adeta dünya-dışı bir varlık gibiydi. Ulaşılması ve anlaşılması zor oluyordu. Evreni çıplak gözle değil, dürbünle seyrediyor, bizlerden önce görüp anlıyordu.” (Ergün Arıkdal)

21) BEYNİMDEKİ YABANCI –Kuantum Evreninde Elektromanyetik Beyin Kontrol–, Hakan Yılmaz Çebi – Ali Selman Demirbağ, Anatolia Yayınları, İstanbul 2012.
Yakınlarda yayınlandığı için listemizin son sıralarında olsa da, bu konuda ilk okunması gereken birkaç eserden biri.
İçinde işlenen konular arasında “Elektromanyetizma ve Sırları, Yerin Manyetik Alanı ve Etkileri, Şuurun Karanlık Enerjisi, Beyindeki Manyetik Alanın Kaynağı, Şuurun Elektromanyetik Alanı, İkinci Beyin ve Çalışması, Kalbteki Küçük Beyin, Elektromanyetik Beden ve Aura, Düşüncelerimizin Auraya Etkisi, Mikroçiple Uçan Güvercin, Maymun Düşünceleri ile Robot Bacaklar Yürüdü, Robot Böcek Test Uçuşunda, Beyin Akımını Değiştirmek, Mavi Beyin Projesi (Project Blue Brain), Nano Teknoloji ve Zihin Kontrolü, Şuuraltı Mesajlar (Subliminal Mind), Sesin DNA Üzerindeki Etkisi, Nöro Elektromanyetik Saldırılar, Mavi Işın Projesi (Project Blue Beam), Elektronik Yoluyla Âlemşümûl Tabiat Üstü Bağlamlar” bulunan, hemen anlaşılacağı üzere TELEGRAM’a geniş yer veren bu eserin yazarlarından Ali Selman Demirbağ’ın kendisiyle yapılan bir röportajda söyledikleri, TELEGRAM’ın teknolojik tarihinden önemli bir “enstantane”ye işaret ediyor:
– “Yine bu alanda isim kazanmış Amerikan silah sanayi DARPA’nın faaliyetlerini anlatır mısınız?
Bu kuruma kısaca Amerika’nın ASELSAN’ı diyebiliriz. Her alanda çalışan bir kurumdur. Bizimle alâkalı kısmı ise UCLA Enstitüsüdür ve bu kurum nörobilim üzerine kuruludur. Bu kurum Amerika’daki bir kurşunun içerisindeki maddeden, görünmez uçaklara kadar her şeyi araştıran bir kurumdur. Bu kurumun ilk çalışmaları nöral implantlar üzerinedir. Bu çalışmalar beyine mikroçipler takmak ve beyni kontrol altına almak için yapıldı. Şu ân elektromanyetik sinyallerle mikroçiplere ihtiyaç duymadan bu işlemi yapmaktadır.” (Anahtar TV)

22) ZİHİN KONTROL OPERASYONLARI, Atilla Akar – Hakan Yılmaz Çebi – Ali Selman Demirbağ – Kürşad Berkkan, Profil Yayınları, İstanbul 2012.
– “Zihin kontrolünde iki yöntem sıklıkla kullanılıyor. Biri “Mançurya Kobayı”, diğeri “MK-ULTRA” yöntemi. Mançurya Kobayı insanların fiziksel ihtiyaçlarını azaltarak, dirençlerini kırarak çözülmelerini sağlayan ve Soğuk Savaş’ta sıklıkla kullanılan bir yöntem. MK-ULTRA deneğe 75 volttan başlayarak en üst sınıra kadar elektrik akımı verilmesine dayanan bir yöntem. Böylece kişinin direnme ve dayanma noktası ölçülüyor. Bugüne kadar birçok cinayet ve suikastın arkasında zihin kontrol vakaları olduğu iddia ediliyor. John F. Kennedy’nin katili Lee Harvey Oswald, bir zamanların efsanevi sarışını, film yıldızı Marilyn Monroe, John Lennon’ın katili Mark David Chapman’ın MK-ULTRA dahil çeşitli zihin kontrol operasyonlarına maruz kaldıkları iddia edilmektedir. Acaba bu yöntemler Türkiye’de kullanılmış mıdır? Bazı suikast vakalarının arkasında zihin kontrol operasyonları var mıdır? Elinizdeki kitap zihin kontrol konusunda Türkiye’nin yetkin kalemlerin makalelerinden oluşmaktadır. Her bir yazı yazarları tarafından özenle hazırlanmıştır. Her ne kadar bu tür konulara bizde komplo gözüyle bakılsa da, asla öyle olmadığını kitabı okuyunca anlayacaksınız.” (Tanıtım metninden)

23) AKADEMYA KİTAB-DERGİ, II. Dönem, 1, 2, 3 ve 4. sayılar.
Bu dört sayının tüm muhtevâsına ve TELEGRAM konusudaki bilgilendirici birçok makaleye www.yeniakademya.org internet adresinden ulaşılabilir. [48]

 

1 Gülçin Şenel, “Mirzabeyoğlu Niçin Hedef?”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 227, 19 Mayıs 2011.
2 Gülçin Şenel, “Telegram Bir ‘Komplo Teorisi’ Değildir”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 285, 28 Haziran 2012.
3 Gülçin Şenel, “Telegramcıların Bayat Taktiği: Bu Adam Deli”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 286, 5 Temmuz 2012.
4 Salim Muhammed (Ilich Ramirez Sanchez), SÖZ ÇAKAL CARLOS’TA –İfşâlar, Konuşmalar-, Yazılar- Trc: Hayreddin Soykan, Tahkim Yayınevi, İstanbul 2010, s. 151-152. Büyük harfle vurgular bize âit.
5 A.g.e. s. 282. Büyük harfle vurgular bize âit.
6 “Erkut Ersoy ile Zihin Kontrolü Üzerine”, Söyleşi: Ömer Emre Akcebe, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 288, 19 Temmuz 2012.
7 Yakup Köse, “Telegramın Canlı Şahidi Oldum”, Milat Gazetesi, 20 Eylül 2011.
8 Tek Nath Rizal, BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE, Tahkim Yayınları, Trc: Yusuf Pazar – Hayreddin Soykan, İstanbul 2012, s. 11-12.
9 Tek Nath Rizal, BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE, s. 45-46.
10 Tek Nath Rizal, BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE, s. 152.
11 Tek Nath Rizal, BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE, s. 190.
12 Tek Nath Rizal, BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE, s. 100.
13 Tek Nath Rizal, BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE, s. 185-186.
14 Tek Nath Rizal, BENİ YAVAŞÇA ÖLDÜREN İŞKENCE, s. 192.
15 Gülçin Şenel, “Telegram Gören İnsan Nasıl Davranır?”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 287, 12 Temmuz 2012.
16 European Parliament. Resolution on the Environment, Security and Foreign Policy, AS-000599. Jan, 28, 1999. EPI159’dan nakleden: Dr. Nick Begich, İNSAN ZİHNİNİ KONTROL ETMEK –Duygular ve Davranışlar Kontrol Edilebilir mi?-, Trc: Merve Duygun, Yakamoz Yayınları, İstanbul 2011, s. 86.
17 United States Air Force (USAF) Scientific Advisory Board. New World Vistas: Air and Space Power for the 21st Century – Ancillary Volume. 1996 – pages 89-90. EPI402’den nakleden: Dr. Nick Begich, a.g.e. s. 36-37.
18 http://anahtar.tv/2012/06/11/beynimdeki-yabanci-ile-roportaj/ (16 Temmuz 2012)
19 Gülçin Şenel, “Telegramı İfşâ Eden Bir Kahraman: Dr. Nick Begich”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 288, 19 Temmuz 2012.
20 http://en.wikipedia.org/wiki/Jos%C3%A9_Manuel_Rodriguez_Delgado (24 Temmuz 2012)
21 http://therohanaurora.com/jose-delgado/ (24 Temmuz 2012)
22 Sencer Ekin, “Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri”, Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 2, Eylül-Aralık 2011.
23 Hayreddin Soykan, “Mirzabeyoğlu’nun Verdiği Metafizik Dünya Savaşı”, Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 3, Mayıs-Temmuz 2012.
24 Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası B-Yedi”, Bölüm 24, Haftalık Baran Dergisi.
25 Gülçin Şenel, “Telegram’ın Babası Prof. Delgado’nun Ardından”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 289, 26 Temmuz 2012.
26 Dr. Nick Begich, İNSAN ZİHNİNİ KONTROL ETMEK –Duygular ve Davranışlar Kontrol Edilebilir mi?-, Trc: Merve Duygun, Yakamoz Yayınları, İstanbul 2011, s. 229-230. Büyük harfle vurgular bize âit.
27 Dr. Nick Begich, İNSAN ZİHNİNİ KONTROL ETMEK, s. 178-179. Büyük harfle vurgular bize âit.
28 Gülçin Şenel, “Telegram Cehaletinin Sebebi İlmî Cehalet”, Sayı 290, Baran Dergisi, 2 Ağustos 2012.
29 Salih Mirzabeyoğlu, TELEGRAM – Zihin Kontrolü-, İBDA Yayınları, İstanbul 2003, s. 16-17, 24.
30 http://www.geocities.ws/drhakkiacikalinupto/makcoytelegram.htm (7 Ağustos 2012)
31 Hayreddin Soykan ve Ömer Emre Akcebe.
32 Prof. Dr. Nevzat Tarhan, PSİKOLOJİK SAVAŞ –Gri Propaganda-, 10 Basım, Timaş Yayınları, İstanbul 2008, s. 71, 75, 76, 77.
33 Gülçin Şenel, “Nevzat Tarhan Telegramın Neresinde?”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 291, 9 Ağustos 2012.
34 Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası B-Yedi”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 243, 8 Eylül 2011.
35 http://english.pravda.ru/science/tech/14-08-2007/95965-psychotronic_weapon-0/ (18 Ağustos 2012)
36 Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası B-Yedi”, Bölüm 24, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 198, 29 Ekim 2010.
37 http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=487066&title=yorum-alev-alatli-emre-tanerin-demecine-dipnotlar1&haberSayfa=8 (18 Ağustos 2012)
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=487376 (18 Ağustos 2012). Büyük harfle vurgular bize âit.
38 Gülçin Şenel, “Alev Alatlı Telegrama Karşı Uyarıyor”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 293, 23 Ağustos 2012.
39 Jim Keith, AMERİKAN DERİN DEVLETİ VE BEYİN YIKAMA OPERASYONLARI, Trc: Sibel San, Nokta Yayınları, İstanbul 2006, s. 173.
40 Mark Philips – Cathy O’Brien, BAYKUŞ İMPARATORLUĞU -Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü-, Trc: Uğur Alkapar, Aykırı Yayınları, İstanbul 2002. s. 73.
41 İstanbul Beyazıt Kütübhânesi’nden “Baykuş İmparatorluğu” adlı eserin fotokopisini temin edip bize ulaştıran Akademya yazarı Turan Demir’e teşekkür ediyoruz.
42 Talat Turhan – Faik Kurtulan, KÜRESEL SERMAYENİN TAPINAĞI BOHEMİAN CLUB, İleri Yayınları, İstanbul 2006.
43 Gülçin Şenel, “Sapık Amerikan Başkanlarının Zihin Kontrolü Köleleri”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 296, 13 Eylül 2012.
44 Erol Bilbilik, İŞGAL ÖRGÜTLERİ, CIA, NATO, AB, 2. Basım, Asya Şafak Yayınları, İstanbul 2008, s. 17-29. Büyük harfle yapılan vurgular bize aittir.
45 http://www.on5yirmi5.com/genc/haber.84444/bonomo-klibinde-illuminati-sembolu-var-mi.html (3 Aralık 2012)
46 Fidel Castro, “Dünya Hükümeti”, Prensa Latina Türkçe, http://www.plturkce.org/kuba/fidel-castro-dunya-hukumeti (9 Nisan 2012). Büyük harfle yapılan vurgular bize aittir.
47 Gülçin Şenel, “Batıcı Kültürün Gizli Beyni: Tavistock”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 308, 6 Aralık 2012.
48 Gülçin Şenel, “Türkçedeki Zihin Kontrolü ve Telegram Kitabları”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 283-284, Haziran 2012.

KAYNAK: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 4, Ağustos-Ekim 2013.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz