Notalar ve İntibâlar: Hüseynî Makamı Salâ

333

Allah Resûlü için salâ… Başka makamlar da olsa bile, Hüseynî makamı daha bir gönle dokunuyor…

Bir adam biliyorum. Her Perşembe akşamı, balkonda, yakındaki minareden salâ okunmasını bekliyor. Müezzini tanımadan seviyor. O kadar güzel okuyor ki, gidip tanışmayı düşünüyor. Ve çok defa, salâyı dinleyince sessizce ağlıyor; böyle anlatmıştı…

“Es Salâtu ve’s-Selâmu Aleyke Yâ Rasûlallah!
Es Salâtu ve’s-Selâmu Aleyke Yâ Habîballah!
Es Salâtu ve’s-Selâmu Aleyke Yâ Nûre Arşillah!
Es Salâtu ve’s-Selâmu Aleyke Yâ Hayra Halgillah!
Es Salâtu ve’s-Selâmu Aleyke Yâ Seyyide’l Evvelîne ve’l Âhirîn!

Ve’l Hamdü Lillahi Rabbi’l Âlemîn!”

Resûl, Sevgili, Nur, yaratılmışın hayırlısı, önce gelenlerin ve sonra gelenlerin efendisi…

Kant’ın vazife ahlâkına Bergson itiraz eder. Bu itiraz, bir ‘eksik kalmışlığa’ dair itirazdır. Özetle ve mealen şöyle der: ‘İnsan, toplum için, gayri şahsî-evrensel bir ilke için, vazife için çaba göstermekten yılar’…

İbni Arabî’den:

“Tevhid tanıklığına bitişmiş peygamberliğe tanıklığı telaffuz etmede bize Allah’ın öğrettiği ilâhî bir sır vardır. Bu sır şudur: Şâri’nin bildirdiği ve nitelediği tek ilâh, aklın algıladığı birlenen ilâh değildir. Çünkü aklın tevhid anlayışı, Allah’ın birliğine tanıklığa, peygamberliğe tanıklığı da bitiştirmeyi kabul etmez. Dolayısıyla, Şâri’nin kendisini bilmesi bakımından tevhid, TEORİK AKLIN KABUL ETTİĞİ tevhidin aynı değildir. Şeriatın kendisine ibadet etmeye ve birlemeye çağırdığı ilâh, zâtında değil, ilâh olduğu mertebedeki ilâhtır. Bunun için, O’nun kendisini nitelediği inmek, istivâ etmek, beraberlik, tereddüt etmek, düşünmek vb. gibi şeriattan soyutlanmış sırf aklın tevhid anlayışının kabul edemeyeceği özelliklerle nitelememiz geçerli olabilmiştir.”

Bergson; Batı tefekkürünün, Eski Yunandan kiliseye, oradan aydınlanmaya ve tüm felsefi düşünüşlere sirayet eden ve bir felsefenin ‘fikrî kuruluşu’ ne biçimde olursa olsun, ‘ahlâkî dayanak’ olarak içgüdü-fayda-sitenin selâmeti istikametinde devam edegelen yaklaşımına itiraz etmektedir. Ona göre, hangi ahlâk kaidesini en yetkin idea olarak aldığın, farketmez. Ahlâk kaideleri-atomları, birbirleri ile sempatik-dinamik bir dayanışma içinde oldukları için, hangisini başlangıç ilkesi olarak alırsan al, kendini doğrulayacak bir hiyerarşiye boyun eğeceklerdir. Mesele, toplumcu-vazifeci bir ilke ile başlayıp, yine toplumcu bir gaye ile sona eren dairevî döngüdedir. Bu, ‘kapalı ahlâktır’ ki, eğer buna da ‘ahlâk’ demek gerekirse, bu ahlâkın zirvesinde, karınca ve/veya arıları buluruz.

Diğer açıdan ise, toplum-fikir benzerliğinden, fikirden başlayıp, tekrar fikre dönen bir diyalektik çabadan fazla bir şey olmayan, dolayısıyla işin içine ister keyfî, ister fikirden süzülmüş hâliyle ‘en yetkin idea’ olarak, TEORİK AKLIN KABUL ETTİĞİ bir ‘tanrı’nın girmesi de pek bir şeyi değiştirmeyecektir.

Tanrı bir fikirdir, Allah bir fikir değildir demiştik… Bilelim ki, felsefî biçim altındaki semavî dinler ile semavî biçim almış felsefî dinler karşısında İslâm’ın pozisyonu, teorik aklın kabul ettiği bir tanrı fikri savunması değil, bir peygamberin nasıl mümkün olup olmayacağı meselesinin müdafaasıdır. Akıl, ‘en yetkin idea’ olmak iddiasıyla, muhtevası herşeyi kuşatmak için genişletilen, böylece ‘şey’ demek hâline getirilen bir fikri kabul edebilir. Onun asıl kabul edemediği mesele, ‘nübüvvet-peygamberlik’ meselesidir.

Öyleyse ne?!..

Bergson’u severim, Fransızları pek sevmem, Almanları severim; fikrî açıdan. Bu bende çok zaman tereddüt doğururdu. Tâ ki bir gün bir yerde, Bergson’un düşünce biçimi itibarıyla Alman ekolüne mensub olduğuna dair bir yazı okuyuncaya kadar; rahatladım.

Eski Yunandan tevarüs eden faydacı ahlâka dayalı gelenek, İsa’nın getirdiğini de emip tüketecek kadar güçlü idi. Bir Yunan havzası olan Roma, İsa’yı aldı ve onun getirdiği ‘duygudaşlığa’ bağlı ahlâkı emip tüketerek kendine döndürdü; ondan bir ‘sûret-ikona’ üretip, ilâhlar sırasına, diğer heykellerin yanına koyuverdi.

Alman düşüncesi, tabiî gelişiminde, ‘duygudaşlığa’ yaklaşmaya ve Roma’dan uzaklaşmaya başlayan bir algının habercisidir. Yeni bir ahlâk arayışı çabasının yüzyıllar sonra tekrar canlandığı, bir tür ‘karşılıklı etkileşim ve içiçe oluş fikrinin nasıl mümkün olabileceği’ arayışı ile dinamizm tasavvurunun insan-âlem ilişkisinde konu edilmeye başlandığı Hegel, Fichte, Kant, Marks vb tüm yaklaşımların yanında, Nietzsche’nin ‘tanrıya ve adamlarına küfreden ve Allah’a ve adamına şiirler söyleyen’ tavrını görmekteyiz.

Burada Bergson’un itirazına geri dönelim. İnsan, toplum için çaba göstermekten yılar. İnsanı alıp sürükleyecek bir melodinin, yanından geçen insanı tabiî olarak kendi akışına dahil etmesi gibi, insanların ‘onun gibi’ olmak isteyecekleri bir ‘o adam’ olmak zorundadır, der.

Resim: Nietzsche, Bergson, Kant

Yazar Selim Gürselgil, Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili olarak paylaştığı bir hatırasında, Mirzabeyoğlu’nun kendisine ‘Nietzsche’den Bergson doğdu’ dediğini söyler. Bunu görür görmez ‘doğrulandığımı’ hissettim.

Tam olarak bu: Nietzsche’nin aradığı ‘süpermen’, Bergson’un bahsettiği ve işaretlediği ‘o adam’dır. Ama Bergson görmezden gelinmiş ve Nietzsche iki yöne ayrılmış; birinden Hitler, diğerinden ise iç çamaşırını elbisesinin dışına giyen Amerikan Ucubesi doğmuştur.

Bu ‘o adam’ın fikir formunda tasvirini ise, Salih Mirzabeyoğlu’nun Büyük Muztaribler isimli eserinde buluyoruz: “ŞERİAT’IN BÜTÜN TAFSİLÂTI, NAZARÎ VE AMELÎ AKIL ARASINDA DOĞMUŞ BULUNAN KABLÎ VE BEDİHÎ BU FİKİRLERİN TAFSİLÂTINDAN İBARETTİR.” (c. 3, s. 158)

Aynı formda devam edersek, bu ‘şuur-nurdur’ veya ‘sevgili’dir, veyahut fikirlere konu olanın ötesinde tek ilâhı bildiren ‘resûldür’ veya insanlığın selâmetinin kaynağı, yaratılmışlar için de hayrın dayanağı, ahlâkın kaynağıdır ve dahi, geçmiş ve geleceği kendinde toplayan ‘efendi’dir.

Burada bir açıklama zarureti hissediyorum. Büyük Muztaribler‘de beni harekete geçiren cümle tam olarak bu idi. Kant’ı okumuştum, Bergson’u zaten okumuştum. Mirzabeyoğlu’nu söylememe gerek yok. Fakat bu eserde ve bu cümlede, peşine düşmemi işaret eden bir şey olduğunu seziyordum. Böyle başladı ve Bergson’un Kant’a itirazının sebeplerini İbda Külliyatı ile çaprazlayarak aramaya başladım.

Şimdilik şu kadarını söyleyeyim ki, Bergson Kant’a, fikirlerinin her katmanında aynı sebeple itiraz ediyordu: Bu nazarî aklın her bir unsurundan bu amelî aklın her bir unsuruna birer ‘iplikçik’ çekerek bir geçiş yapamazsın. İki akıl arasında bir şey olmalı; tıpkı ruhla beden arasındaki ilişkiye benzer bir irtibat noktası. Şimdilik bunun ‘şuur’ denilen şey olduğunu söylemekle yetinelim.

İbni Arabî’den:

“İşte [şeriatın bildirdiği] bu ilâh, kendisini gönderenin birliğine tanıklığına peygamberin kendi peygamberliğine tanıklığını bitiştirmeyi gerektiren bir mabuddur [ibadet edilen]. Bu nedenle, peygamberliğe tanıklık Allah’ın birliğine tanıklığa eklenir.”

Veya Necib Fazıl’dan, meâlen: ‘Allaha Resûlünün gösterdiği yoldan inanmak’; örnek!..

Bergson, Kant düşüncesine karşı, olması gerektiğini isbat ettiği ‘o adamı’, fikir formu içinde ve felsefe sınırlarında kalmaya riayet ederek tasvir etmiştir. Ama ‘şudur’ diye ne işaret ve ne de tanıklık edebilmiştir. Galiba, etmemesi de felsefî tutarlılığı açısından isabetli olmuştur.

Ama onu anladığımı sanıyorum ve onun anlayacağı biçimde şöyle demem gerektiğini düşünüyorum:

Evet, bahsetmeye çalıştığın ‘o adam’ mevcuttur. Bir adam var ve bir topluluk dahi var. Bu topluluk olarak, bu adamı herşeyden ve herkesten çok seviyoruz. Öyle ki, senin rüyasını gördüğünden daha fazlasıyla:

Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür! / Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür! (NFK)

diyenler var; ‘o adam’a ‘Emin’ ve bu adamlara ‘Mü’min’ deniliyor. Bu topluluk, O’nun getirdiği fikri ‘mutlak fikir’ olarak kabul ettiği gibi, senin ‘süreye yerleşmek’ diye aradığın atılıma da ‘Sünnet’e ittibâ’ diyorlar.

Ayrıca bir ‘melodisi’ de var. Tam da melodi için dediğin gibi:

“Dinlerken müziğin bize telkin ettiğinden başka bir şey istemediğimizi sanırız ve müziği dinlerken hareketsizleşip dinlenmeseydik, kaçınılmaz ve tabiî olarak tam da bu telkine göre hareket ederdik. Müzik sevinci, hüznü, merhameti, sempatiyi ifade ettiğinde, biz hemen müziğin o ân ifade ettiği şey oluruz. Yalnız biz değil, aynı zamanda birçokları da, hattâ başka herkes de böyle etkilenir. Müzik ağladığı zaman, onunla birlikte ağlayan, insanlıktır, bütün tabiattır. Gerçekte, müzik bu duyguları içimize sokmaz; müzik daha çok o sırada oradan geçenlerin dansa itilmesi gibi bizi o duyguların içine sokar. Ahlâkın öncüleri de böyle davranmışlardır. Onlar için hayatın, yeni bir senfoninin verebileceğine benzer, tasavvur edilemez hissî yankıları vardır; daha sonra onu harekete dönüştürmemiz için bizi kendileriyle birlikte bu müziğin içine sokarlar…”

Bu melodinin adı ‘Salâ’dır…

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!