Notalar ve İntibâlar: Paul McCartney – Pipes of Peace

251

‘Beatles söylenecek bütün şarkıları söylemiştir’ derler. Paul, Beatles’in kalbidir. Dağıldıktan sonra da Beatles olarak devam eden bir tek odur. Ringo, John, diğerleri zaten iğreti tutundukları Beatles çizgisinden kendi yollarına savrulmuşlardır. Bu şarkının -varsa- hikâyesini bilmem. Ama klibi dahi harikadır, hikâyenin kendisidir ve bizim maksadımıza uygundur. Paul, kelimeler arasındaki mekanik mantık ilişkilerine yaslanan, mizahını dahi buradan üreten (ki bu mizah için en doğru yerdir) soğuk dedikleri İngiliz mizacı ile, kurduğu cümleleri dahi hemen daima teatral jest ve mimiklerin altında sunan, eğlenceli dedikleri Fransız mizacını nasıl da keşfetmiş ve sunmuş bizlere…

Birinci Dünya Savaşı’nda Fransızlarla İngilizler müttefikti. Fransızlar Almanlarla karşı karşıya gelmişlerdi. Ancak üniformalar ve semboller itibarıyla pek Almanlara benzetemedim karşı tarafı. Dolayısıyla, bu durumla ilgili bir itiraz gelirse, hani en kötü hâliyle ‘cahilliğimize verip’, hem parçanın tadını çıkarın hem de ‘hikâyemize‘ ve maksadımıza bakın; tesiri bütün tarafından tadil edilebilecek kusurlar üzerinde çatışır veya örnekler üzerinde böyle ‘kasılmalar’ yaşarsak işin içinden çıkamayız. Neticede, ha İngiliz ha Alman; bizim aradığımız şey açısından ikisi de bir, biraz sabredersek…

Sonra…

Tesiri bütün tarafından tadil edilebilecek kusurumuz, buyrunuz düzeltelim:

Dedi ki: (68) — (Asyalılar ve Doğulular için Fransız medeniyetinin daha çekici oluşunun sebepleri basittir. Kuşku yok ki Fransız medeniyeti, İngiliz ve Alman medeniyetinden daha göz alıcıdır, daha kolay taklit edilebilir. Gösteriyi fazla sevmeyen, içine kapalı, sosyal ayrıcalıklı, değişmez gelenekleri ile bir İngilizi; hayat dolu ve kozmopolit, içine kapalı olmanın ne anlam taşıdığını bilmeyen ve yeni tanıdığı bir kişi ile on dakikada samimi oluveren bir Fransızla karşılaştırınız; netice şaşırtıcıdır. Yarı eğitilmiş Doğulu, birincinin her şeye rağmen samimiyete lâyık olduğunu, ikincinin ise her zaman değişik bir rol oynamaktan hoşnud olduğunu anlayamayacaktır. Doğulu soğuk gözlerle İngilize bakar ve gider kendisini Fransızın kollarına atar.)

Dedi ki: (69) — (Mısırlı, entellektüel zayıflığı içinde Fransız düşünce sisteminin temelinde bir cins boşluk bulunduğunu göremezse, bu netice sürpriz sayılmamalıdır. Elbette o, İngiliz ve Almanların ağır ve çekicilikten yoksun hareketleri yerine, dış yüzeyde de olsa Fransız neş’esini tercih edecektir.)

(Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname, “Doğu ve Batı” levhasından, koyu harfle vurgular bize âid)

Daha sonra…

İnsan ruhu-kişiliği; aralarında bir nitelik farkı olsa da, şekil yönünden incelemede buna millet karakteri-ruhunu da ilave edebiliriz. Yani birinde uygulanacak bir metodumuz varsa, diğerine de tatbik edebiliriz.

Bu mânâda, melodiler boyu getirip, geçen melodide psikolojik şuura temas ettirdiğimiz arayışın bir temsilini bulabiliriz bu klipte diye düşünmekteyim. Klipte iki subay da Paul tarafından canlandırılmış. Ahlâkî şuura ait kısımları zaten pek görünmüyor, ama olanı da ayıklarsak elimizde kalana bakalım. Bu iki mizaç, iki kişilik, sanki bir ve aynı insanın iki ayrı ‘süre’si olarak kabul edilebilir mi?.. Yâni, tamam, mekânda karşı karşıya gelmişler ama sanki daha derinlere gidildikçe belki bir olan ve belki adına ‘sınıfsal ruh’ diyebileceğimiz (küllî ruh demek istemiyorum, zira o bunların da üzerindeymişçesine kendini sergiliyor gibi geliyor bana, şimdilik elimde bu ‘sınıfsal ruh’dan daha iyi bir kavram yok; bilemiyorum belki de küllî ruh demeliyim) vahdete ait tekillikten çıkarılmış-oyulup alınmış iki farklı ‘ân’ın mekânda temsili olarak görünmektedirler. Dhaffer Youssef-Birds Requiem melodisinde değindiğimiz Satrancı Urefa’daki kareleri, izafi olarak değişmeyen ama bizzat değişimin kendisi olan makamlar olarak alırsak, bu makama tekabül edecek ‘tekilliğe’ biz bu sınıfsal ruhu atfediyoruz. Aynı karelerden şuurun ‘oyup çıkardığı’ hâllere ise bu tekil makamın iki ayrı ‘süre’sini denk getiriyoruz. Böylece bu ‘ân’lar, bu ‘süre’lerle üst üste geliyor ve her biri yine birer tekillik olarak varoluyor.

İfade edebilmek için bir matematikçiden-geometriciden çok bir sanatçının hünerine muhtaç olan böylesi bir oyup-çıkarma işleminden elimize geçen bu ‘ân’, kendisinden bu ‘ân’ı çıkardığımız vahidin ‘aynı’dır, gölgesi belki hologramıdır. 

Ben şimdi şunun farkındayım; zihnimde bu meselenin beni ‘mekânsız zaman’ı düşünmeye davet ettiğini biliyorum. Bu sebeble de, fizikten çok matematikte bir tür ifade imkânı bulabiliyorum, ancak matematiğin bir kısmında; diferansiyel hesablar ve limit fonksiyonları, sonsuzun incelenme biçimlerinde; ama burada bir tehlike ile karşı karşıyayım. Kontrolü ifadeye kaptırmak ve mânâyı, ifadeye fedâ etmek. Çokça ‘diyalektikçi’nin düştüğü hata budur. Ayrıca ‘süre’ olarak bahsettiğim zamanın, ruhtan başka bir şeyle ilgili olmadığını da biliyorum. Ama bunu nasıl ifade edebilirim ki?

Şöyle olabilir mi (NFK, “Ruh” şiirinden):

 

Ya bin yıl, ya bin asır sonra o gün gelecek.

Koklarken küllerimi mezarımda bir böcek

O kadar yanacak ki, bir yüksüklük toprağım,

Yerden bir damar gibi kopup fışkıracağım!

Ve birden bakacağım, her tarafım bitişmiş,

Başım, toprak altında bir mâden gibi pişmiş.

Nefesten daha ince bir ipek kumaş derim;

Fosfordan daha parlak, ince uzun ellerim.

Dalacağım kendimin hayran hayran seyrine,

Diyeceğim: Bu dönen şeyler eski yerine,

Benim diye baktığım şeyler miydi bir zaman?

Külümün rüyası mı yoksa gördüğüm?.. Aman!

 

Ha bin yıl, ha bin asır; süre ruh açısından daima tektir, aslında tekilliktir. ‘Zaman mekânda tecelli eder.’ denilir; dikkatimizi bu mekândan bir ân kurtarabilirsek; zamanı mesafeden, hareketi Zenon paradoksundan kurtarabilirsek, -nasıl diyelim- ha Büyük Kıyamet, ha Küçük Kıyamet; süre tektir, tekilliktir.

Dikkatimizi mekândan bir ân kurtarabilirsek; ‘O kadar yanacak ki, bir yüksüklük toprağım’.

İnsan kişiliğine ait süre, Küllî ruha ait süreden ancak bir sanatçının ifade edebileceği biçimde ‘oyulup’ çıkartılmış olarak görünecektir: ‘Yerden bir damar gibi kopup fışkıracağım!’

Hazret-i Peygamber, insan ruhlarını-kişilikleri madenlere benzetmişti: ‘Başım toprağın altında bir maden gibi pişmiş’.

Klipte karşı karşıya gelen iki Paul, bir ve aynı olan Paul’ün iki ayrı ‘süre’sinden ibaret olabilir mi: ‘Dalacağım kendimin hayran hayran seyrine’… Burada bir şey var: Eğer iki Paul varsa, iki süre varsa ve bunlar ‘aynı’ ise bile, bu Paul’lerden biri diğerinden daha ‘gerçek’ olacaktır; buna ister tercih ettirici bir sebeb bulalım, ister bulmayalım ve ‘hiç sebebsiz bir sebeb’ diyelim. İki kişilik! Bu mesele psikolojide ‘kişilik bölünmesi’ meselesini davet eder.

Yazının uzamaması için buna bir başka melodide bakalım ama şimdi size ilk karşılaştığımda çok heyecanlandığım bu meseleye ait iki örneği vermeden edemeyeceğim; bunları farklı zamanlarda edinmiştim. Ancak ikisi arasındaki benzerliği son zamanda tekrar okumalarım sırasında farkettim.  Zaten örnekler de bu meseleyle bağlantılı. Örnekleri aşağıda, ‘ve dahi sonra’ ayracından sonra bulabilirsiniz.

Bir geometrici, bir filozof ve çok defa bir kelâmcı, cismi tanımlarken daima ‘mekânda yer kaplama’ ile söze başlıyor. İşin bu yönü olmadığını söylemiyorum. Ben bir adım daha ileri gidip, ‘mekânsız cisim’ tasavvurunu da düşünmek istiyorum sadece. Tıpkı mekânsız zaman tasavvurunu düşünmek istediğim gibi. Şimdi bunları birleştirelim: Mekânsız zaman ve cisim dedik. Öyleyse buyuralım: ‘La mekânda misilsiz bir sıcaklık vardır.’: ‘O kadar yanacak ki, bir yüksüklük toprağım’…

Ve dahi sonra…

Birinci hikâye – Doğudan:

“Birçok senelerin, kısa olan dünyadaki hayat zamanı içine girdiği ve bu yakınlığın hayâl yoluyla öğrenilmesi… Buna misâl olarak Cevheri’nin acayip bir hikâyesini gösterebiliriz. Kendisinin anlattığına göre, bir gün ekmeklik hamurunu alarak, pişirtmek üzere fırına bırakır ve Nil Nehrine gusül abdesti almaya gider. Yıkanmak için suya girer ve bu esnada uyuyan ve rüyâ gören bir insan gibi kendini Bağdat’ta görür. Orada bir kadınla evlenerek 6 sene birlikte yaşar ve ondan sayısını bilmediği birkaç çocuğu olur. Bu durumda daha su içinde iken nefsini dönmeye zorlar, yıkanır, kurulanır ve elbiselerini giyerek fırına gider, henüz fırından çıkan sıcak ekmeklerini alarak evine döner ve ailesine başından geçen hâdiseyi anlatır. Aradan bir ay geçtikten sonra, suda yıkanırken bir dalgınlık ânında gördüğü kadın, evinin adresini bularak onunla buluşur. Cevheri, kadını ve çocuklarını tanır ve inkâr etmez. Cevherî’nin hanımı ve diğer aile efradı, kadına onunla ne zaman evlendiğini sorar ve 6 sene evvel evlendiği ve bu müddet içinde de yanındaki çocuklarının olduğunu söyler!” (Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu, s. 119, koyu harfle vurgular bize âid)

İkinci hikâye – Batıdan:

“27 Ocak 1883’te Protestan rahip Anselme Bourne, Providence (ABD) şehrinde bir bankadan 500 dolar çekti. Bununla bazı ihtiyaçlarını karşıladı ve tramvaya bindi. Bu hatırlayabildiği son ayrıntı. O gün eve dönmedi. İki ay boyunca da kimse onun başına ne geldiğini bilmiyordu. Ortadan kayboluşu gazetelerde ilân edildi. Ortada bir suç olabileceği şüphesiyle polis de devreye girdi ve sonuç alınamayan birtakım soruşturmalar yapıldı. Ancak 2 ay sonra, Pensilvanya’nın Norristown şehrinde, kendini o vakte kadar Brown adıyla tanıtan, bir buçuk ay kadar önce de bir pastahâne ve şeker dükkânı kiralamış ve kendini sessiz sakin, işine adamış, hayatı hiçbir fevkaladelik arz etmeyen bir adam dehşet içinde uyandı ve komşularını çağırıp onlara nerede olduğunu sordu. Adının Bourne olduğunu söylüyordu. Norristown şehrini hiç tanımadığını, ticaretle hiç ilgilenmediğini ve hatırladığı en son şey olarak -uyanma ânının tâ kendisi gibi geliyordu bu ona- bankadan para çekmiş olduğunu söylüyordu. Bunun üstünden iki ay geçmiş olduğuna inanmak istemiyordu. Komşuları delirdiğine kanaat getirdiler. Doktor da böyle düşünmeye başladı. Ancak Providence’a telgraf çekildiğinde iddialarının doğru olduğu ortaya çıktı, yeğeni onu almaya geldi. Sürdürdüğü ticaretin hesabını kapattı ve amcasını alıp gitti. Rahip Bourne’un daha önce ticaretle uğraşmadığını söylemeye gerek yok. Yine de tüccar Brown’un komşuları onun hiç de göze batan biri olmadığını belirttiler. Düzenli, biraz suskun bir adam gibi görünüyordu. Çok kez dükkânının stoğunu yenilemek için Philedelphia’ya gitmişti. Yemeklerini kendi hazırlardı. Düzenli olarak kiliseye giderdi ve bir keresinde sadık katılımcıların olduğu bir toplantıda olumlu bir etki yaratan kısa bir vaaz da vermişliği vardı.” (William James’in “Psikolojinin İlkeleri” eserindenden, ancak biz bu hâdiseyi kendi konusu için iktibas eden Bergson’dan naklediyoruz.)

En sonra…

Yazı zaten çok uzadı değil mi? Oysa kısa tutmak için yukarıda da dediğim gibi sadece iki hikâyeyi alıntılayıp geçtim. Ancak aşağıya şu iki iktibası vermezsem, mesele edindiğimiz şeyin ‘yönü’ eksik kalır ki, bunu istemem. O hâlde affınıza sığınarak, buyurun iki iktibas daha; ne Batıdan ne Doğudan, hem Batıdan hem Doğudan; Büyük Doğu’dan:

“Saatin ‘saat’ diye isimlendirilmesinin sebebi, nefesleri yahut mesafeleri kat ederek değil, zamanları kat ederek bize koşmasıdır. Kim ölürse saati ona ulaşmış ve büyük kıyamet gününe (giden) kıyameti kopmuş demektir. Söz konusu gün, nefeslerin saatleri için bütün günleri toplayan sene gibidir. Bu seneleri ise hükümlerinin farklılığıyla mevsimler belirler.” (İbni Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye)

“- “Dün muayyeniyetçi bir görüşle kuru akıl ve kuru mantık hesaplarıyla İslâm tarihinde kayıtlı çeşitli soydan harika ve olağanüstülüklere sırıtan ve “hurafe” diye niteleyen kâfir takımı, bugün, kendisine bir çıkış yolu arayan ve bu cümleden olarak dünyanın dört bir kültür ikliminden yeni bir tahassüs ve düşünce tarzı damıtmaya bakan Batı’dan heves, eski hâline ters-fakat yine İslâm düşmanı, bir takım veriler edinmeye meyletmekte, fizikî veya ruhî olağanüstü ve olağandışı hâdiselere ilgi duymakta; en azından bunun esintisi içinde…”

(…)

Her türlü başıboş arayış verimini ve tesbit olunmuş her hakikati yerli yerince koymak; bir nevî ruh kamaşması uyandıran ve küfre geçit veren harikalara dair hâdise nakillerindeki telkin gücünü, misliyle geri döndürecek gerçek imân ve din kutbundan pencere açmak… Bunu misâllendirdik; misallendirmek istedik!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu, s. 10, koyu harfle vurgular bize âid)

Dedik ya; ‘Bu adamlar ne Doğuya ne Batıya âittirler’; izafetle kayıtlanamazlar. “Batı’dan heves”lilerin (yâni yukarıda geçen “Mısırlıların”; bizde kendini ‘Batılı’ zanneden tiplerin de bu ‘Batıcılıkları’ sebebiyle aslında ‘Mısırlı’ olduklarını ilân edebiliriz; onlar adına trajikomik ve ironik bir hâl, yazık!) ‘bu adamları’ anlayamamasının sebebi bu olsa gerek.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!