Notalar ve İntibâlar: Philip Guyler – Blue Glitch

262

Einstein izafiyet teorisi ile ilgili denklemleri kurarken, eşitliği denkleştirmekle ilgili bir problem yaşıyor. Detaylarını internette bulabileceğiniz (aslında ben de tekrardan baksam iyi olurdu) süreci anlatmak yerine, durumu özetleyen bir cümle kurayım: Mekân-zaman, enerji-hareket karşısında sabit durmuyor’. Tuhaf bir kayma var. Einstein bu sebeble denklemlerine bir ‘sabit’ ekliyor ve bir ‘kusur’ olarak gördüğü, sebebini izah edemediği bu kaymanın ‘tesirini tadil ediyor’.

Gel zaman git zaman, Hubble, yaptığı gözlemler neticesinde, kâinatın belli bir biçimde genişlediğini iddia ediyor. Einstein’in ilk tepkisi, ‘olmaz öyle saçma bilim’ olmasına rağmen, bir müddet sonra Hubble ile görüşüyor ve verilerin üzerinden geçtikten sonra, denklemlerindeki ‘tuhaf kaymanın’ sebebinin bu olduğunu farkederek, bu kaymayı ‘durdurmak’ için koyduğu ‘sabit’i kaldırıyor.

Einstein büyük adam (ben böyle diyorsam kim itiraz edebilir ki?); büyük ve bütün hikâyesinden anladığım ise şu:

Newton zaman ve mekânı mutlak olarak kabul eden ‘statik’ bir âlem tasavvuru üzerinden giderken, Einstein, özellikle ışık üzerine yaptığı düşünüşler neticesinde, ‘zamanı değil de ışığı mutlak kabul etsek ne olur?’ fikriyle hareket ediyor. Neticesi, meraklısına, fantazileriyle beraber, internette mevcut. Soru şu; bu tasavvur ‘dinamik midir, statik midir?’

Şuradan girelim: İzafiyet teorisinin en temel formülü, (madde-enerji, hareket) = (mekân-zaman, geometri) olarak verebiliriz. Eğer böyle bir kuruluma itiraz eden yoksa (bakılabilir ve itiraz edilebilir ama teknik hokkabazlıklar sergilememek kaydıyla, karşısına fikir formuna döndürülmüş bir fizik anlatımı koyarak!); bu tasavvurun, Newton’un statik tasavvurundan fazla, ama süreyi ifade edecek dinamik tasavvurdan daha az bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Eşitliğe dikkat ettiğimizde, zamanın geometrik bir düzlem içine alındığını, bu sebeble tıpkı mekânda karşılıklı konumlar nasıl bir izafet belirtiyorsa, aynı yaklaşımla zamanda da böyle bir izafetin mümkün hâle getirildiğini görebiliriz. Sonrası çok uzayacak bir anlatıma konu; izafet meselesi, ama konumuz bu değil, belki başka bir melodide.

Madde enerjiye dönüşebiliyor; ve enerji, hareketin sebebi değil, ama şartı. Dolayısıyla, sanki bizim aradığımız zaman tasavvuru olarak süre, eşitliğin diğer tarafında kalmış, maddenin içine gömülmüş. Onu başkalaştıran, farklılaştıran, olgunlaştıran ve en felsefî biçimiyle söylersek, ‘oluşturan’ bir şey; ‘olmak, tesir etmektir’…

Buraya kadar geldi isek, soruyu cevablayalım derim: Newton statik, Einstein sinematik ve bizim anladığımız mânâda ibdaî oluşun sergilendiği süre ise dinamiktir. Bunda, ekoller arasında büyük tartışmalar doğuracak bir şey yoktur. Zira dinamik oluş, sinematik ve statiği verir, ancak ne statik sinematiği ve ne de sinematik dinamiği veremez. Yâni süre fikrinden, izafî zamana ve mekanik zamana geçebiliriz. Ama diğerlerinden dinamik süreye geçemeyiz. Bu ne demek?

Necib Fazıl’dan: ‘Her daire olan yerde bir merkezin olması tasavvur edilebilir, fakat her nokta olacak yerde bir dairenin tasavvur edilmesi şartı yoktur.’ Peki, bu ne demektir? Bir dairenin görüldüğü her yerde, bu dairenin merkezinde, dairenin her bir noktasına eşit mesafede bir müşterek nokta tasavvur etmek, böylece bu noktanın varlığını ‘bilmek’ mümkündür. Ama dahası vardır: Bir daire oluşturmak için bir merkez ve merkezde bir nokta sabitleyip, bu noktaya belli ve sabit bir mesafede noktalar tesbit ederek bir daireyi teşekkül ettiririz. Şudur ki, ‘daire, noktanın bilinme sebebi, nokta ise dairenin varlık sebebidir’…

Sonra…

Fizik ve Matematikte ne kadar çok ‘sabit’imiz var, değil mi? Euler sabiti, Fibonacci sabiti, Pi sabiti vb. Einstein’in başta verdiğimiz hikâyesinde de görüldüğü üzere, bu sabitler insan zekâsı için çok önemli bir fonksiyona sahib olmalı. Öyle ki, hikâyede görüldüğü gibi, bir takım ‘kusur’ları, uyumsuzlukları ortadan kaldırmaya, zihnimizle ‘realite’ arasında uyum tesis etmeye yarıyor gibiler.

Pi sayısını ele alalım. Çapın çevreye oranını veren, bir daireden bahsedeceksek ‘öyle olması gerektiğini’ şart koşan, yâni Kant’ın Ahlâk alanında söylediğine benzer biçimde, ‘gerektiği için gereken’, kendi kendini izah eden bir kavrama dönüşen, en meşhur ‘sabit’. Ama ne sabit! Pi sayısı, asla durmayan, hâliyle sabit olmayan, kendi bağlamı kendi tanımı ile tenakuz halinde olan bir nicelik. Bu gibi ‘sabitleri’ her kullandığımızda, duraklar üzerinden işlem görmeye alışmış o çok beğendiğimiz zekâmızla tenakuz hâlinde bulunduğumuzun farkına bile varmıyoruz; pi, hareket hâlinde olan bir ‘sabittir’! Üstelik bu sabit, ne dairenin çevresinden ve ne de merkezinden yalın hâiyle çıkarılamaz.

Bu gibi sayıların tabiatlarına baktığımızda, bunların, zihnimizin tabiatta geometrik mükemmelliğe meyyal olmaktan kaynaklanan kusurlarını düzeltmeye yarayan kusurlar olduklarını görürüz. Bir başka göreceğimiz şey ise, bu gibi sayıların, Einstein’in denklemlerinde geometrinin tarafında görünseler ve geometri ile ilintiliymiş gibi algılansalar dahi, denklemin öbür tarafı ile alâkasının daha fazla olduğu gerçeği olacaktır.

Daha sonra…

Hayat için astro-biyolojinin öne sürdüğü bir yaklaşım vardır. Temelde dünyanın güneşe mesafesi, sistem içindeki pozisyonu, dönüş hızı vb tüm veriler baz alınarak, hayatın varolabilmesi için gerekli bir ‘aralık’ tanımlarlar. Bununla, kâinatın diğer bölgelerinde hayatın varolabileceği gezegenlerin tesbitine çabalarlar. Özetle hayat, değişkenlerin belli aralıklar dahilinde olması hâlinde mümkün olabilir, derler.

Pi sayısı; bu biçim bir belli aralık dahilinde olmaya; birbirini asla tekrar etmeyen ilerlemesiyle şuurun davranışına; ne kadar hareketli olsa da geri döndürülebilir kalan izafî zaman anlayışına nisbetle, asla geri döndürülemeyecek ve daima yeni olan süreye; dairenin çevresi ile çapının oranına benzer biçimde, bu madde ile bu ruh arasında hem ilişkiyi kuran, hem değişimi veren ‘oluş’a; kâinatın genişlemesine dayandığını düşünebileceğimiz, hâliyle idrak edilemez ama sezilebilir ‘bütün’ün hissedildiği yekpare bir zamana; kâinatın içinde sergilenen diğer bütün hareketlerin, bu genişleme hareketine karşı zıddına bir direnç, bir duraklama temayülü olarak tanımlanabileceği bir ilk harekete; ne determinist ne finalist aklın açıklayamayacağı hürriyete bir aralık bırakan yapısı ile şuura ve hayata; ve düşündükçe daha bir çok ibdaî oluşa, mümkün olan en iyi örnektir.

Ve dahi sonra…

Bilinen kâinata dair araştırma ve gözlemlerimiz, buna bağlı fizik veya metafizik tasavvurlarımız, zekâmızın el yordamıyla çıkardığı hakikatler; determinist ve finalist yaklaşımların dayanakları buralardadır. Tuhaf olan şudur ki, apaçık realite olarak kendini ortaya koyan hayat, şuur vb meseleler, bu mezhebler tarafından önce fütursuzca emilip tüketilmek arzusuyla açıklanmaya çalışılmakta ve fakat bunun olmadığı bir noktaya varıldığı her durumda birer glitch-kusur, tabiatın birer defosu olarak görülmektedir.  Kâinatta dünya istisnaîdir, dünyada hayat bir istisnadır, hayat içinde insan bir istisnadır. Yok, pardon, ‘tesadüftür’!

En sonra…

Blue Glitch; bu melodide, ‘bütün tarafından düzeltilebilen’, tesiri tadil edilebilen kusur, hata mânâsına glitch’i ne kadar güzel vermiş. Kim? Phil Guyler.

Melodideki ‘glitch’ ânlarını siz bulun. Bu ânlar da melodinin süresine katılmış, melodinin bütünü ile dayanışmış hâldedirler.

Bir rüyâ hatırlıyorum: ‘Dilin ahlâk üzerindeki tesirini tadil gerekir mi?’ diye soruyordu.

‘Çünkü hakiki süre ile karşılaşıldığı ânda onun yaratma demek olduğu görülür, ve eğer bozulan şey devam ediyorsa, bu, ancak yapılan şeyle dayanışmalı olmasiyle mümkün olabilir. ‘…

Olmak, tesir etmektir…

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!