Notalar ve İntibâlar: Tales of Mystery and Imagination Edgar Allan Poe – Alan Parsons Project

263

Madem Pink Floyd dedik, oradan devam edelim. Seneyi bilmem, kaset vardı diyeyim, siz anlayın. Öyle bakınıyorum kasetçide, bir albüm; The Turn of a Friendly Card. Bilmem ama dikkatimi ‘şarkıcı’ (grup) çekiyor, Alan Parsons Project. Bu ismi Pink Floyd’la ilgili bir yerden mi hatırlıyorum? Alıyorum kaseti, böyle başlıyor. O zaman internet filan yok, ama nerden ulaşıyorsam, Alan Parsons’un Pink Floyd’un ‘müzik mühendisliği’ni yaptığını öğreniyorum…

Müzik mühendisi ne iş yapar? Müziğin ‘hendesî-geometrik’ yönü ne ola ki?

Bir ses mühendisi; sesin kaydı, düzenlemesi, karıştırması ve yeniden üretimi ile ilgilenir. Ses mühendisliği; konuşma ve müzik dahil, seslerin yaratıcı ve pratik yönlerinin yanı sıra, yeni ses teknolojileri geliştirme ve duyulabilir seslerin gelişen ‘bilimsel’ anlayışı ile ilgilenir. Bir mânâda, müziğin mantıkçısı, diyalektikçisi; hangi sözü-sesi öne alır hangisini sonraya bırakır, nasıl ikna eder.

Geçen yazıda değinmiştik. Eflatun, geometriyi ‘dialektika’dan aşağı ama diğer ilimlerden yukarı kabul ediyordu. Bizim de aynı sıralamayı kabul etmemizde bir beis yoktur. Nereden biliyoruz bir beis olmayacağını? Zira aynı yazıda Gazzâlî’den aldığımız paragrafta bu yönde bir itiraz yoktu ve dikkat edilirse, itiraz bir yana, O da böyle bir sıralamaya yöneltiyordu. Yâni, müziğin ve/veya herhangi bir ilmin, disiplinin, diyalektiğinden sonra bir de geometrisi olmak zorunda. Aynı şey değil ama bir mânâda ‘taayyün-ü evvel’ ile ‘taayyün-ü sâni’ gibi düşünebiliriz… Bu geometri, çok defa bu diyalektikte içerilmiş hâlde olduğu için, özellikle felsefi anlatımlarda çokça görünür değildir. Özetle ve Eflatunca söylersek, geometri diyalektiğin ‘gölgesi ve sudaki görüntüsü’dür.

Fırsat, bizde paranın olduğu zamanlara deniyor tabiî. İlk fırsatta bir albüm daha alıyorum, The Tales of Mystery and Imagination Edgar Allan Poe

Ötekinde anlamamıştım ama bu albümde müzik mühendisi ne yapar anlıyorum. Edgar Allan Poe’nun hikâye ve şiirlerini anlatıyor. Sonra Gaudi albümünü alıyorum. Hem Allan Poe hem de İspanyol mimar Gaudi’yi Alan Parsons sebebiyle öğreniyorum… Anlıyorum; adam tema çalışıyor.

Galiba hâlâ aynı fikirdeyim, yıllar önce şöyle demiştim. Eğer Beethoven, Vivaldi (Özellikle Vivaldi) yaşasaydı, Kitaro, Alan Parsons, belki Pink Floyd gibi melodiler üretirlerdi. Zira kompozisyon, ‘çalan enstrümanlardan da ayrı olarak, bize bir hikâye anlatır’.

Geçenlerde, 1930’larda Büyük Doğu‘larda çıkmış, müzik üzerine bir yazı gördüm. ‘Enstrüman, müzikte teknik bir husustur’ diyordu. Tam olarak bu! Alan Parsons’a ait her albümü dinleyişimde başka bir ünsiyet durumu daha söz konusu idi. Tüm melodiler o dönemin tek kanalı TRT’nin haber, belgesel vb tüm programlarının jenerik, sinyal müzikleri idi. Yâni bu adam günümüzde Hans Zimmer’e karşılık geliyor bir mânâda… O da ‘bazı adamlar’dan yâni..

Dinleyin, çoğu melodisi bir yerden tanıdık gelecektir. Ben burada Tales of Mystery and Imagination Edgar Allan Poe‘dan, Allan Poe’ya ait Usher Evi’nin Çöküşü hikâyesinin müzikle nasıl anlatıldığına dair The Fall of the House of Usher: I. Prelude / II. Arrival / III. Intermezzo / IV. Pavane / V. Fall isimli bölüm bölüm ayrılmış parçayı vereceğim. (Ve hatırladım, bu bölümler kasetin tüm arka yüzünü kaplıyordu.) Bir de kıyamadım, aynı albümden giriş parçası ‘Rüyâ İçinde Rüyâ’ (Edgar Allan Poe’nun bir şiiri) kısmını…

Sonra…

Bir gün bir arkadaş sormuştu: ‘Seni en çok etkileyen kitab hangisiydi?’ Sohbetin gidişatına bağlı olarak, bu soru ‘en kafa açan’ mânâsınaydı. Tereddütsüz cevab vermiştim: Edwin A. Abbott’un Flatland – (Açıklamalı) Düzülke‘si… (Birkaç gün aradım ama bir türlü bulamadım. Bulursam tekrar okuyacağım. Bulmadan devam edelim.)

Bu kadar basit bir kitabın, bir insanın ‘düşünce paternlerini’ bu kadar değiştirebileceğini, daha önce okuduğu, bildiği ve anladığı, anlamadığı meseleleri bir rüzgâr gibi havalandırıp yere indirebileceğini düşünmezdim. Fırtına sonrası, zihnimdeki her şeyi yeniden yerleştirmek zorunda kalmıştım.

Felsefenin en temel meselelerinden uzay, mekân, buud hakkında bağımsızlık elde etmek isteyen her zihnin onu okuması gerektiğini düşünmekteyim. Abbott’un fikirlerine katılmak zorunda değilsiniz, ancak, madde hakkında insan olmamızın verdiği ‘tabiî yatkınlık’, alışkanlığımızın verdiği geometrik düşünce limitlerinin dışına çıkabilmek ve Salih Mirzabeyoğlu’nun Madde Nedir? eserini hür bir zihinle okuyabilmek için, bir otorite olarak değil ama bir ahbab olarak tavsiye ederim.

Düzülke, bizim üç buudlu (cisim) dünya algımıza nisbetle, önce iki (düzlem-yüzey), sonra tek (çizgi) ve en sonra da buudsuz (nokta) bir dünyaya yapılan seyahati anlatıyor. Üçüncü buuddan gelen birinin algı-eylem diyalektiğinin diğer buudlardaki ‘şuurlar’ tarafından nasıl idrak edileceğini; bir buud düzleminde sergilenebilecek ve buud tarafından sınırlanan hareket örüntülerinin aşılması durumunda nasıl bir ‘olağanüstülük’ algısının teşekkül edebileceğini; sadece şuurun değil, maddenin de mekândan ve buudlardan bağımsız tasavvurlarını; üçüncü buuddan başlayıp buudları azalta azalta buudsuz (nokta) bir varoluşa erişildiği ânda, hareketin artık izafi ve mekânda yer değiştirme hareketinden kurtulduğu bir ânda zamanın saf bir varoluş idraki ve matematik sonsuzdan kurtulmuş saf ve sonsuz bir ‘varoluş ânı‘ndan ibaret kalışını; ve daha birçok fikrî ve zihnî idman yolları açıldığını görebiliriz.

Ancak, Abbott Düzülke‘de, tabiî geometriyi aşan bir fikir yakalamış olsa da, anlatımında ilmî ve yeni geometriye, Descartes’çı koordinat sistemine bağlı kalmaktadır. Doğrusu şu ki, bundan kaçış imkânımız yoktur. Bir noktada ‘ifade’ zarurettir ve fikir, diyalektiğe ve geometriye mecburdur. Bir dil ve ifade imkânı olarak matematik ve geometri, gerek maddeye ve gerekse ruha dair meseleleri ‘gölgeler ve sudaki yansımalar’ olarak idraklerimiz dahiline sokmaya yarayışlı temsil zeminidir. İmam Gazzâlî’nin dediği üzre, matematik bir açıdan ‘metafizik ve fizik ilimleri arasında yer tutmuştur’. Bergson’un ifadesiyle ‘çağdaş ilim, matematiğin kızıdır’. Ancak bilelim ki, ifade zarureti açısından bir temsil imkânı sunuyor olsa da, matematik ve özellikle geometri, ruhu, hayatı, oluşu, süreyi ve hattâ bizzat maddenin öz niteliklerini verecek sembollerden yoksundur.

Zannediyorum Boğaziçi Üniversitesi Fizik Hocası (sempatik mizaçlı ve anladığım kadarıyla saplantısız kafa yapısına sahib nâdir bilim adamlarından) Prof. Erkcan Özcan bir TV programında fizik meselelerle ilgili konuşurken, sorulan bir soru üzerine, meseleleri elinden geldiği kadar asaletini koruyarak vulgarize etme çabasıyla beraber, ‘fiziğe-maddeye dair çelişmelerde problem, çok defa matematik-geometriden kaynaklanıyor.’ gibi bir cümle sarf etmişti. Hâliyle bendenizin kulakları hemen dikilivermişti.

Abbott’un nokta evreninde varolan ve izafi hareketten -hâliyle- yoksun bir şuur, ‘varoluş neşesinden’ başka bir şey ifade etmiyordu. Matematiğin bunu ifade edecek bir sembolü yoktur. Zira nokta; ister eski, ister Descartes’çi yeni geometri alanında, üzerinde işlem yapılamayan, bu sebeble de aslında var olmayan bir şeydir.

Daha sonra…

Mirzabeyoğlu, eserinin başlığını ‘Madde Nedir?’ olarak verdikten hemen sonra, içeride bir yerde sorar; ‘aslında ne madde değildir’ ve madde ne değildir? Bu sorular, maddenin hakikatine yönelmenin ifadesi olduğu kadar, şuuru ve modern ilmi de matematikten aldığını işleyip geri veren ve tekrar alıp tekrar işleyen ve böylece matematik üzerinden kendini doğrulama döngüsü üreten bir mekaniklikten ve döngüden kurtarmaya yöneliktir.

Bergson’da bir cevab bulabiliriz: ‘Şüphesiz madde, atalet, zaruret ve geometridir’; maddeyi ancak böyle idrak edebiliriz. Dikkat edilirse, bu idrak biçimi zekâya atfedilen fonksiyonun başlangıcıdır. Zekâ, maddeyi daima faydasına istismar edeceği bir tahakküm alanı olarak idrak eder. Öyleyse, tersten bir okuyuşla, ruhu bunlardan kurtuluş olarak tarif edebiliriz.

En sonra…

İslâm dünyasında, Aristo etkisiyle nisbeten rasyonel ama tam olarak geometrik bir âlem ve varlık tasavvuru belirmeye başladı. O döneme kadar ‘evvelkiler’ dedikleri İslâmî ilim zümresi, bir tür ‘saf ilâhiyat’ üzerinden ve ilâhiyatı, bağlı olunan ilâhiyat ölçüleri diliyle ifade etmekteydi. Ancak, felsefi tercümeler üzerinden gelen bu yeni diyalektik epey sarsıcı oldu. Dikkat edilirse Râzî, Gazzâlî öncesi dönem, İslâm düşüncesinin bocalama-afallama dönemidir. Bu yeni dile-diyalektiğe takınılacak tavır nasıl olmalıydı? Topyekûn reddedici mi? Gazzâlî bunu yanlış buldu. Topyekûn kabul edici mi? Gazzâlî bunu da yanlış buldu. Önce bu adamların derdini ve ifade için kullandıkları sembolleri ve kasıtlarını anlamak gerektiğini söyledi.

Bocalamadan çıkışın ve kendi mânâsını hem evvelkilerin (mütekaddimîn) ve hem de sonrakilerin (müteahhirîn) dil kalıbları içinde ifade etmenin zirvesinde Gazzâlî vardır.

Her meseleyi kendi bağlamı içinde alıp, Kant’ın çok sonraları yapacağı sınava tâbi tuttu; her fikri ‘antinomi’ler üretecek noktaya kadar götürdü. Geometrinin içinden geometrinin konforunu kırma yolunu seçti. Kant bu noktayı tesbit edip ‘durulması gereken’ sınır olarak göstermişti. Fakat insan bu mudur? Bundan ibaret midir? Böylesi izafi bir alanda mutmain olabilecek midir? Olmadığı ortada ki, insanoğlu gerek maddeci gerek ruhçu olsun, bir ‘mutlak’a uzanıp dokunmak veya dokunduğu haddi mutlak kabul etmek cehdini hiç kaybetmedi. Evet, Kant’ın dediği gibi, akılla metafizik yapılamaz, ama metafizik için akıldan başka bir şeyimiz yok mudur?

Gazzâlî, rasyonel bir tanrı fikrinin neden imkânsız olduğunu gösterdi. Bunu aklın kabul edeceğini de söyledi. Asıl meselenin -ki din denildiğinde mesele daima bu olacaktır- ve asıl metafiziğin, öyle sonsuz göklerde bir hayâl ve fantezi tasavvuru değil, bizzat burada, şimdide ve hakk-realitenin tam merkezinde olduğunu gösterdi. Ne tuhaftır ki, gerçek metafiziğin bu alanı Batı tarafından matematik ve geometri ile doldurulmuştur. Kant’ın aksine, Gazzâlî, Aristo ve takibçileri tarafından ‘gayri şahsî’ olarak kurulmuş bu alanı, rasyonel spekülasyondan boşaltıp, bir kişilik, bir şahsiyet, bir hüviyet imkânı hâlinde yeniden tesis etti.

Allahgayrı şahsî bir ilk illet değilfaaldir’. Din, bir tanrının rasyonel olarak nasıl isbat edileceği meselesi değil, bir peygamberliğin-nübüvvetin nasıl mümkün olduğu meselesi üzerinde yükselir. ‘Peygamberlik tavrı aklın ötesindedir’. Gazzâlî, din ve bahsettiğimiz hakk-realite için gerekli olanın ‘akıl ötesi tavır’ olduğunu söyledi. Takibçisi ve Mutezile filozofları bağlısı (ruh hastası siyasi zümreler) tarafından derisi yüzülerek yakılan Aynülkudat Hemedanî ise bu akıl ötesi tavra ‘şiir idraki’ dedi. Şiir İdraki terkibi, Büyük Doğu-İBDA ekolüne âşina olanlara son derece tanıdık gelecektir. (Eseri, Yazma Eserler Kurumu internet sitesinden PDF olarak indirebilirsiniz. Ben merakınızı celbetmek ve işaret etmekle yetinip bahsi burada bırakarak devam ediyorum) Bergson’un ‘sezgi’ diye aradığı, işte bu şiir idrakiydi; akıl ötesi tavrın giriş kapısı…

Geometrinin gerçekte metafiziğe ait olan alanı doldurması bir tesadüf veya zorlama olarak da görülmemelidir. Her şeyden önce, geometri maddeye ait bir nevi mistisizmi temsil eder. Bir eşyaya ait mekân ile mekânî bilgiler (mekân ve mekânet?), maddeyi aşan mistik hususiyetler gibi algılanmaya pek müsaittirler, zira madde ortadan kalktıktan sonra dahi zihinde bu tasavvurlar yerinde kalabilmektedir. Ayrıca ilmî geometri, Eflatun’un da dediği gibi, soyut tasavvurlara doğru zorlandığında ve hesab işinde incelik ve derinlik yolunda ilerlendiğinde, görünen gerçeklikten bağımsız birtakım ‘irrasyonel’ alâmetler sergilemeye başlamaktadır. Ancak, bu durumda da felsefenin asıl gerçeklik olarak gördüğü ‘dış gerçeklik’le çelişen, dış dünyada karşılığı olmayan birtakım zihnî, hattâ hayâlî formlardan ibaret kalmaktadır. Pisagor, kenarları 1 birim olan bir karenin köşegen (çap) ölçüsünü (karekök 2) olarak hesablayabilmiş olmasına rağmen, bu irrasyonel gerçekliği geometrik açıdan ‘anlamlandıramadığı’ için, talebelerine bundan bahsedilmesini yasaklamıştır. Pisagor ki, sayılar ve geometriyi ‘büyü’ ile ilişkilendirmiş ve bir tür mistisizm kurmuştur. Bizdeki İhvan-ı Safa da bu düşüncelerin uzantısıdır.

Dostumuz yazar Selim Gürselgil’in ‘Büyü ve Dua’ isimli bir kitabı vardı. Çok geçmiş zaman okumuştum. Tekrar bakma imkânım olmadı. Kitabında meseleye bu açıdan bakmış mıydı bilemedim. Ancak takib ettiğimiz konu bizi buraya getirdi. Buraya, kısmet olursa bir gün açacağımız dalları olan şu notu düşelim:

Büyü ile Dua nasıl ki aynı boşluğu doldurma imkânını haiz ise, geometriden mülhem mistisizm ve sahte metafizik de hakiki metafizikle aynı alanı işgal edebilir görünmektedir. Büyü ile Dua arasındaki fark, geometri ile metafizik arasındaki fark ile aynı biçimde görünür. Büyücünün malzemesi geometri, oran, orantı, uyumdur. (Çizilen çemberler, büyücünün sembolik hareket serileri, rakamlar arasında oranlamalar, tesir edilmek istenen nesne veya insana dair mekânda işgal ettiği pozisyon ve durum bildiren kuklacıklar vb) Dua ise, nesnenin kendisine ve nesneye yegâne tesir kudretinin Sahibi üzerinden, nesnenin ‘oluş’una yönelmedir.

Büyü ile Dua arasındaki farkı; Aristo’nun gayrişahsî-evrensel tanrısı bahsinde Gazzâlî’nin anlatmaya çalıştığı meseleyi yıllar sonra anlamış bir Batılı olarak, Bergson’un aşağıdaki satırlarından çıkarabiliriz:

‘Eğer mistisizm söylediğimiz gibiyse, bir şekilde deneysel (şahsî ve indî tecrübe – Ramazan Gün) olarak Tanrı’nın varlığı ve yapısı sorununu ele almak zorundadır. Diğer taraftan, felsefenin bunu farklı şekilde nasıl ele alabileceğini göremiyoruz. Genel olarak, varolan bir nesnenin algılanan veya algılanabilecek bir nesne olduğunu sanıyoruz. O hâlde nesne gerçek veya olası bir deneyde verilmiştir. Geometricinin geometrik bir figür için yaptığı gibi, bir nesne veya bir varlık fikri oluşturmakta özgürsünüz; ama yalnızca deney nesnenin bu şekilde oluşturulan fikrin dışında gerçekten varolduğunu gösterecektir. (…) Ama geriye bu şekilde tanımlanan, kanıtlanan Varlığın Tanrı olduğunu göstermek kalıyor. (..) Genelde, felsefe Tanrı’ dan söz ettiği zaman olan tam da böyle bir durumdur. Burada söz edilen şeyde, insanların çoğunun düşündüğü Tanrı o kadar az söz konusudur ki mucize eseri (ve filozofların düşüncesinin aksine) böyle bir Tanrı deney alanına inseydi, kimse onu tanıyamayacaktı. GERÇEKTE, DİN, İSTER STATİK, İSTER DİNAMİK OLSUN, TANRI’YI HER ŞEYDEN ÖNCE BİZİMLE İLİŞKİYE GİREBİLEN BİR VARLIK OLARAK GÖRMEKTEDİR: Oysa bazı değişikliklerle birlikte ardıllarının çoğu tarafından benimsenen Aristoteles’in Tanrısının yapamadığı şey tam da budur.’ (Din ve Ahlâkın İki Kaynağı)

Bu ‘bizimle ilişkiye girebilen Varlık’ın bu vasıtasız ilişkisine İbn-i Arabî ‘vech-i has’ demektedir.

Batıda geometri ile doldurulan bu alan, bizde ve hâliyle yeni metafizikte, ‘berzah’ hakkında konuşulması gereken alandır!

 

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!