Notalar ve İntibâlar: Tomaso Albinoni – Adagio in G Minor

1122

Herhâlde lise zamanlarındayım veya daha fazla… Doors’un ‘Severed Garden’ini dinliyorum, dinliyorum, dinliyorum; ‘çok güzel gelen bi şey var’… İnsanı içine alan, daha önceki üzüntülere benzemeyen bir hüznü hissediyorum. Fakirlik değil, ümitsiz aşk değil, değil oğlu değil; bu nasıl bir keder ki nesnesi yok…

Yıllar sonra internet icad oluyor. Severed Garden’i hatırlıyor ve dinliyorum. Bir isim çarpıyor gözüme: Tomaso Albinoni – Adagio… Bakıyorum, Morrison’un sayıklamaları altındaki melodi, Albinoni’nin efsane bestesi Adagio G Minör ve ben Klasik Batı Müziğine giriş yapıyorum.

Adagio’nun bir hikâyesi var. Bir hikâye bir besteye ancak bu kadar yakışır diyebileceğimiz türden.

1945… II. Dünya Savaşı sonları. Almanlar yenilmiş ve Alman topraklarında müttefik işgal güçlerinin postalları ses vermesine rağmen, Alman ruhu ayakta ve bu sebeble müttefikler, özellikle sanayi başta olmak üzere, kültürel dokuyu da tümüyle ortadan kaldırmak kasdıyla şehirleri acımasızca bombalıyorlar. Kültür başkenti Dresden, öyle bir yıkıma uğruyor ki… Şehre gelen kültür avcıları içinde İtalyan Remo Giazotti. Dresden Kütübhânesi yıkıntıları arasında araştırma yapan bir Albinoni uzmanı müzikolog. Yanmış yıkılmış binada Albinoni’ye ait bir sonat buluyor. Ama yanmış evraktan kalan 3-5 notacık, birkaç bas akışı ve ölçü. Çalışıyor ve uzmanlığına dayanarak bu emarelerden besteyi yeniden ortaya çıkarıyor. İşte bu sebeble Adagio’ya ‘Dresden’in küllerinden doğan anka kuşu’ yakıştırması yapılıyor.

En az melodinin kendisi kadar güzel ve melodinin ruhuna eşlik eden bir hikâye bu; şimdi anlıyorum o ‘nesnesi olmayan keder’i. Bu, melodinin şekliyle bir mutabakat kuran; Albinoni’de, Giazotti’de, bende ve sizde müşterek olan bir şeyin işaretçisi…

Sonra…

Neyi yanlış yaptık biz? Neyi gözden kaçırdık ki, yüzyıllar oldu affedilmemiş gibi bir köşede büzüştük kaldık. Hayır, büyük bir şey olamaz, çünkü gözden kaçmazdı. Önemsemediğimiz bir şey, küçücük bir teferruat olmalı. Belki yere düşmüş bir mushaf yaprağını almaya erinen basit bir Anadolu köylüsü, belki İtalyan sefarethânesinde kumar oynarken kendisine uzatılan zarfı sabaha bakarım diye ceket cebine atan İtalyan muhibbi bir paşa… Af çıkar mı?..

Bu da benim kederimdi. Başka kederlerim de olabilir, başka dinlemelerim de. Ve sizin de kederleriniz pek bir yakışır Adagio’ya ve iyi gider bir bardak çayla; kimbilir?..

Daha sonra…

Farkettiniz mi bilmem, buraya kadar verdiğimiz birkaç hikâye, melodinin tâ kendisi olan derin keder duygusunun içini doldurmamıza yaradı. Yani hikâyeler, melodiden bizi kaplayan hüzne bir muhteva temin etti. Ama hikâyeden önce de melodiden derin bir keder alıyor, hattâ bu kederi güzel olarak niteliyorduk. O halde buraya kadar doldurduğumuz muhtevayı boşaltmamıza izin verin: İnsanı kederlendirecek bir vak’a hiç olmasaydı dahi, insanda keder duygusu var olmaya devam edecekti.

En sonra…

Bilelim ki her ‘öznel’ hikâye ile doldurulabilecek olan bu form ile bu muhtevalar arasında bir mesafe kalacaktır. Şimdi tümüyle boşalttığımız bu muhtevaların yerine, formuyla tam mutabık, hiç boşluk kalmayacak bir muhteva doldurmayı deneyelim… Çünkü, ‘dünyanın neşesi gitti ve kederi kaldı’!..

Adagio’nun Dresden hikâyesi için güzel bir okuma parçası:

İkinci Dünya Savaşı’nda Dresden’in küllerinden doğan bir başyapıt: Adagio – fikriyat

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!