Okumak, Kitab ve İştikak-Etimoloji Üzerine İBDA Mimarı’nın ‘Fevkalâde’ Bulduğu Tesbitler

578

Aylık Ak-Doğuş Dergisi’nin Mart-Nisan 1990 tarihli 5. ve Mayıs 1990 tarihli 6. sayılarında, Kenan Durdu imzasıyla “İnkılâpçı Gençlik Nasıl Okumalı?” ve “Kitap Vardır; «Kitap» Vardır” başlıklarıyla iki bölüm hâlinde bir makale yayınlanır. Bu makaledeki geçen ve bir yönüyle Büyük Doğu-İBDA külliyatının diline de ışık tutan tesbitler vesilesiyle, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu “Tilki Günlüğü” adlı eserinin 5. cildinde şöyle yazar:

– “Ak-Doğuş dergisinin yeni sayısında, geçen sayıdan devam eden bir yazı: “Kitap ve kitap okuma” üstüne… Kenan Durdu isimli bir gencin… Fevkalâde tahliller ve farkedişler…” (1)

İşte bu çalışmamızda biz de, İngiliz sanat münekkidi John Ruskin’in “Susam ve Zambaklar” adlı eseriyle Rus yönetmen Andrey Tarkovski’nin “Mühürlenmiş Zaman” adlı eserinden yararlanılarak hazırlanmış o makalede yer alan ve sözkonusu eserlerden yapılan iktibasları, kıymet ve ehemmiyetine binaen, sizlerle paylaşmak istedik. İlâveten, Ruskin’in eserinden, bu istikamette pekiştirici bulduğumuz birkaç yeni pasaj da biz ekledik.

Makalede bulunmasalar dahi, yine bu istikamette pekiştirici olarak, bir başka İngiliz sanat münekkidi John Berger’in “Sanat ve Devrim” adlı eserinden bir iktibası, iştikak-etimoloji vesilesiyle Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinden birkaç pasajı ve son olarak da İBDA Mimarı’nın “Marifetname” adlı eserinin farklı sayfalarından “okumak” çerçevesindeki hikmet ve tesbitlerin tarafımızca yapılmış bir derlemesini, öncekilerle birlikte topluca istifadenize arzettik.

Kitablar ve okumak üzerine tüm bu çarpıcı tesbit ve hikmetlerin, okuyucularımız için ziyadesiyle ufuk açıcı olacağına inanıyoruz.

***

John Ruskin… Büyük Doğu-İBDA Diline Işık

“Kitablar iki sınıfa ayrılır; günlük kitablar ve her zaman için gerekli kitablar.” (2)

– “Eğitimin yaygınlaşması ölçüsünde etrafımızda çoğalmakta olan bütün bu günlük kitablar, asrımızın malıdır ve onun özelliğini teşkil etmektedir. Onlara bütün kalbimizle müteşekkir olmalıyız; onlardan gerektiği şekilde faydalanamadığımız takdirde ise kendimizden utanmalıyız. Fakat o gün geçer olan bu kitabların, gerçek kitabların yerini almasına meydan verecek olursak, onları en kötü şekilde kullanmış oluruz. Çünkü aslında bunlara kitab değil, iyi bir şekilde basılmış mektublar veya gazeteler demek daha doğru olur. (…) Gazete yalnızca kahvaltı saatinde okunmak içindir. Şübhesiz, bütün bir gün okunacak bir şey değildir. (…) Gündelik konulardan sözeden bir kitab, sadece yazarın, bir ânda binlerce kişiye hitab etme imkânı bulamaması sebebiyle basılır; imkânı olsaydı, bizzat kendisi konuşmak isteyecekti. (…) Fakat bir kitab, sadece insan sesinin teksir edilmesi veya çoğaltılması için yazılmamaktadır; kitabın asıl gayesi, sesi muhafaza etmektir.” (3)

Ruskin, fikircinin kitab yazma sâikini çerçeveleyerek, devam ediyor:

– “Bildiği kadarıyla, bunları kendisinden önce hiç kimse söylememiştir ve söylemeyecektir.” (4)

Şimdiki iktibas; karşı karşıya bulunduğumuz yayın bolluğunda, ne kadar zor ve o derece hayatî bir seçim yapma zorunluluğumuz bulunduğunu ihtar ediyor ki, bize İBDA Mimarı’nın “klâsiklerden şaşmamamız” tavsiyesini de bilvesile hatırlatıyor:

– “Bu sözü, daha önce de duymuş olmalısınız; yine de, acaba bu kısa hayatı ve hayatın imkânlarını iyice ölçüp biçtiniz mi, hayatınıza bir çekidüzen verdiniz mi? Bir kitabı okuduğunuz takdirde öbürünü okuyamayacağınızı, bugün kaybettiğiniz şeyi yarın kazanamayacağınızı biliyor musunuz? Kraliçeler ve krallarla konuşabilmeniz mümkünken, gidip evinizdeki hizmetçiyle veya seyis yamağı ile dedikodu yapar mısınız?” (5)

Üstün yazar ve eserlerine gelince; onların, okuyucudan nasıl bir çaba beklediğini yine Ruskin’den gösterelim:

– “Asillerin oturduğu bu sessiz, sakin mahallenin kapısında insana sadece şu sorular sorulur: «Buraya girmeye lâyık mısın? Öyleyse geç! Asillerle arkadaşlık mı etmek istiyorsun? O halde kendini asil kimselerin seviyesine ulaştırmaya çalış; ancak o zaman onlarla arkadaş olabilirsin. Akıllı bir kimse ile konuşmaya can mı atıyorsun? Öyleyse onu anlamayı öğren; ancak o zaman onu dinleyebilirsin. Aksi takdirde geçemezsin. Sen bizim seviyemize ulaşmazsan, biz senin seviyene inemeyiz. Yaşayan bir asil, nezaket gösterebilir; yaşayan bir filozof, düşüncelerini size izah etmek zahmetine katlanabilir; biz ise ne ikiyüzlülük edebiliriz ne de herhangi bir yorumlamada bulunabiliriz. Bizim düşüncelerimizin zevkine varmak istiyorsan, onların seviyesine yükselmelisin; varlığımızı tanımak istiyorsan duygularımızı paylaşmalısın».” (6)

– “Onların düşüncesine nüfûz etmeye çalışın; kendi fikirlerinizi onlarda bulmaya kalkmayın. Eğer kitabı yazan şahıs sizden daha akıllı değilse, o kitabı okumanıza lüzum yoktur; sizden daha akıllıysa, birçok bakımdan sizden farklı düşünecek demektir.

Genel olarak bir kitabtan bahsederken, «Ne kadar güzel; tam düşündüğüm gibi!» deriz. Aslında doğru olan, «Ne tuhaf! Daha önce bunu hiç düşünmemiştim; galiba doğru; veya şu ânda onu anlamıyorsam da, birgün anlayacağımı ümit ediyorum» , gibi cümleler kullanmış olmaktır.” (7)

– “Eğer bir yazarın değeri varsa, ne demek istediğini hemen kavrayabileceğinizi sanmayın. Dahası da var; eserin mânâsını bütünüyle kavrayabilmeniz için aradan uzun bir zaman geçmesi gerekecektir. Bu durum, yazarın söylemek istediği şeyi söylememiş olması ile ilgili değildir; fikrini ifade etmek için kuvvetli kelimeler kullanmayışından da ileri gelmemektedir; sadece, fikrine nüfûz etmek isteyip istemediğinizden emin olabilmek için, düşüncelerini ancak üstü kapalı bir şekilde ve birtakım teşbihlerle ifade etmesinden ileri gelmektedir. Bunun neden böyle olduğunu pek anlayamıyorum; ayrıca akıllı kimselerin, en derin düşüncelerini her zaman saklamalarına yolaçan bu amansız sessizliği, ve bu amansız ketumluğu tahlil de edemiyorum. Bu gibi kimseler, düşüncelerini size yardımcı olacak şekilde söylemezler; bunun tam aksine, sizin göstermiş olduğunuz gayretlere bir mükâfat olarak sunmak isterler ve bu mükâfata ulaşmadan önce, onu kazanmaya lâyık olup olmadığınızı kesin olarak bilmeyi arzu ederler.” (8)

Tüm “hakiki” eserlerin nasıl bir cehdle okunması gerektiğine ise şöyle işaret ediyor Ruskin:

– “Bunun için, şu nokta üzerinde ısrarla durmak ve salâhiyet sahibi bir kimse olarak söylemek isterim ki, (sözlerimde yanılmadığımdan eminim) sizler her şeyden önce kelimeler üzerinde titizlikle durma ve onların neyi ifade ettiğini, hece hece, hattâ harf harf anladığınızdan emin olma alışkanlığını elde etmelisiniz. (…)

Ömrünüz yettiği takdirde, Britanya Müzesi’ndeki bütün kitabları okuyabilir, yine de tam mânâsıyla «kara cahil», hiçbir şekilde eğitilmemiş bir kimse olarak kalabilirsiniz; iyi bir kitabtan, harfi harfine, yani gerçek mânâsını kavrayarak on sayfa okuduğunuz takdirde ise, bir ölçüde, her zaman için eğitilmiş bir kimse olarak görülebilirsiniz. Eğitilmiş olma ile olmama arasındaki bütün fark, (yalnızca insanları zihnî bakımdan eğitmek sözkonusu olduğu zaman) okuduğunuz şeyin gerçek mânâsını kavrayarak okuyup okumamanızdan ibarettir. İyi eğitim görmüş bir kimse birçok dil bilmeyebilir; kendi dilinden başka hiçbir dili konuşmayabilir; pek az kitab okumuş olabilir. Fakat bildiği dili iyi bilir; telaffuz ettiği kelimeleri hatasız bir şekilde telaffuz eder; her şeyden evvel kelimenin ETİMOLOJİSİNİ öğrenmiştir; gerçek mânâsını ve kökünü muhafaza eden kelimelerle bugün başka mânâya gelecek şekilde soysuzlaşmış kelimeleri ilk bakışta birbirinden ayırabilir; onların bütün soyunu sopunu -yakın veya uzak hısımlıklarını, şu veya bu gibi bir çağda veya ülkede, milletin kullandığı değerli kelimeler arasına ne dereceye kadar girebildiklerini ve orada nasıl bir yer aldıklarını- iyice bilir. Eğitim görmemiş bir kimse ise, kulaktan dolma pekçok dil öğrenmiş olabilir ve bu dilleri konuşabilir; yine de bu dillerde gerçek mânâsıyla bildiği tek kelime olmayabilir, hattâ kendi ana dilinde, bir tek kelimeyi bile gerçek mânâsıyla bilmeyebilir.” (9)

***

Andrey Tarkovski… Şiir Diline Işık

İster şair geçinsin ister şiir okuyucusu olsun, şairliği sadece altalta kafiyeli-kafiyesiz mısra dizmek sananların anlayamayacağını, büyük Rus sinema yönetmeni Andrey Tarkovski’den işaretleyelim ve bu iktibası; Büyük Doğu-İBDA fikriyatının kurucularının üstün şiir kumaşlarıyla, kaleme aldıkları eserlerinde mündemiç “şiir dili-şiir idrâkı”nı daima gözönünde tutarak okuyalım:

– “Burada şiirden sözederken belli bir türü kasdetmiyorum. Şiir benim için bir dünya görüşü, hakikatle olan ilişkimin özel bir biçimidir.” (10)

– “Sinemada beni çeken, alışılmamış şiiriyet bağlantıları, şiiriyetin mantığıdır. Kanaatimce bu, bütün diğer sanatlar içinde en gerçekçisi ve en şiiriyet taşıyanı olan sinemanın imkânlarına da çok uygun düşmektedir.

Her hâlükârda bu bana, görüntüleri; mantıklı bir sebeb-netice ilişkisine dayalı ve düz bir çizgi doğrultusunda geliştirilen konuya bağlanan klasik dramatürji’den çok daha yakın geliyor. Bu tür aşırı «kusursuz» hâdiseler zinciri, genelde, soğukkanlı hesablamaların ve spekülatif düşüncelerin güçlü etkisiyle oluşur.” (11)

Nasıl bir dünya görüşü ve nasıl bir ifade tarzı sorusuna da cevab takdim ediyor Tarkovski:

– “Karmaşık bir düşünce ve şiiriyeti olan bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun, fazla açık, herkesçe bilinen vakıalar çerçevesine sıkıştırılmamalıdır. Dolaysız, genel geçerli neticeler çıkarma mantığı, ne yazık ki, insana fazla fazla geometri teoremlerinin isbatını hatırlatıyor. Halbuki sanat için, hayatın zihnî ve hissî değerlerinin birbirine bağlandığı TEDAÎ bağları, hiç şübhesiz, çok daha zengin imkânlar sağlar.” (12)

Ruskin’in tesbit ettiği hakikatleri de geliştirici ve pekiştirici olarak, devam ediyor:

– “Eğer bir nesne hakkında herşey hemen bir çırpıda söylenmezse, insan bir fikir üzerinde kafa yormak ve bunu geliştirmek imkânına kavuşmuş olur. Aksi takdirde, netice hemen sunulmuş olur; hem de seyirciye hiç akıl yürütme fırsatı tanımadan. Seyirci ise, zahmetsiz olarak elde ettiği bu neticeyle ne yapacağını bilemez. İbdâ edici, bir görüntünün ibdâ edilmesindeki zahmeti ve mutluluğu seyirciyle paylaşmadan, ona birşey anlatabilir mi?” (13)

Çalışmamızın bundan sonraki kısmında yer alan iktibaslar, sözkonusu Ak-Doğuş makalesinde bulunmayan, fakat mevzumuzu daha da pekiştirip zenginleştirmek bakımından bizim ilâve ettiğimiz tesbit ve hikmetlerdir.

***

John Berger… Sanat ve Propaganda Farkına Işık

Ruskin ve Tarkovski’ye ilâveten; hayatı, kitabları ve Büyük Doğu-İBDA dilini birtakım nüansları içinde yakalayıp temel bazı unsurları yerli yerine oturtucu bir anlayış teminine yardımcı olabilecek bir diğer pencereyi de, İngiliz sanat tenkidçisi John Berger’den açmaya çalışalım:

– “Tüm sanat eserlerinin ideolojik bakımdan etkili olduğu doğrudur; hattâ sanat dışında başka bir gaye gütmediklerini açıkça söyleyen sanatçıların eserleri bile. (…) Fakat bunu böylece belirttikten sonra da, hemen ama kısa süreli etkileme ve kullanılabilme gayesiyle yapılan eserleri, uzun süre dayanmaları gayesiyle yapılan eserlerden ayırdetmek gerekir. (…)

Propaganda türüne haklı olarak girebilecek nitelikteki kısa süreli eserler, âcil fakat geçici vazifelerini, gerek kuruluş gerekse biçimlerinde açıkça yansıtmak zorundadırlar. Bu tür eserler, «o günün emirleri» gibi olmalıdır. Aksi durumda âcil niteliklerini yitirirler. Gayeleri, kısa sürede gerçekleştirilmesi gereken vazifelere çağrıda bulunmak yahut beklenilen fedakârlıklara ilhâm kaynağı olmaktır; bu ilhâm verişin gerçekleşmesi ise o günün kendine has kritik durumuna bağlıdır. Eğer bu günlük emirler daha da ileri gidip, kalıcı ve sürekli bir niteliğe bürünür yahud böyle kabul edilirse, zamanla gelecek gelişmelere engel olurlar. Kuşatmaya uygun emirler, saldırı sırasında pek az işe yarar.

Etkilerinin uzun süreli olması amaçlanan eserler, çok daha karmaşık ve çelişkileri kapsayan bir nitelikte olmalıdır. Bu çelişkilerin varlığıdır onları uzun ömürlü kılacak. Bu tür eserler, o günkü hususî durumdan doğan ve zorunlu tedbir bekleyen tek tek hâdiselerden çok, gerçekliğin yansıttığı yeni ve hayâl edilebilen bütünlüğe yönelmek zorundadırlar. Sanatın fonksiyonunu kehânette bulunma olarak görmeleri, Ruslar için büyük bir kazançtı. Öte yandan, Stalin sultası altında, sanatın kehânette bulunma niteliğine olan inancın, geleceği tâyin etme yolu olduğu inancına zekice fakat yıkıcı bir şekilde dönüşmesi, Rusların talihsizliğidir.

Gerçeğin temsil ettiği yeni bütünlük, yapısı gereği belirsizdir. Uzun vâdeli sanatta bu belirsizliklere yer verilmelidir. Böyle bir sanatın gayesi belirsizlikleri ortadan kaldırmak değil, bunları ihtivâ eden bütünlüğü kapsayıp tanımlamaktır. Böylece de sanat, insanı hemen eyleme yönelten kısıtlı bir kılavuz olacağına, kendi şuurunu arttıran bir yardımcı durumuna gelir.” (14)

***

İştikakın-Etimolojinin Önemi ve Önceliği

Önce Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan:

– “İştikak: Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münasebetleri, meydana gelişleri. Türemek. Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak. Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirmek.

İştikak ilmi: Lûgat bilgisi, etimoloji, kelimelerin kök bilgisi… Bu ilim, bütün ilimlerin ilk basamağını teşkil eder ve onu bilmeyen diğer ilimleri öğrenmeğe yol bulamaz; zira nasıl ki dama çıkmak isteyen birine evvelâ merdiven lâzımsa, lûgat bilgisi de diğer ilimlere yükselebilmek için böyle bir vâsıta durumundadır… Bir ilim faaliyeti içinde bulunmak isteyen herkes, lûgat ilminin esaslarını bilmek zorundadır; demek oluyor ki, lûgat ilmi, “asıl” bilgisi olmanın da ötesinde “aslın aslı” niteliğindedir.” (15)

– “Lâtince, kendisinden kopma hâlindeki İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Almanca gibi dillere kök oluyor. Neticede kökten dallara, dallardan dallara hesabı, ilimleri lisân bünyesine göre otomatik olarak sistematize eden bir dil, bünye oluşuyor. Bugün biyolojide de Lâtince kökenli veri isimlendirmelerinin sebebi bu. Biz de, “mânâ dili kurmak”, “teorik dil alanı oluşturmak” vesaire gibi, bu hususta müstakil eser vurgusu dışında, bütün eserlerimizin toplamını bunlara dair, “muhatab anlayış”a dair diye senelerce işaretledik, işledik… İşte bu yerine göre anlamı değişen “ana dili, baba dili” meselesinin ışığı altında, Büyük Doğu-İBDA baba dilini “aşılayan” diye kavramak ve aşılanma liyâkatini meseleler içinde göstermek; bu şekilde, hem mevzu ve hem dil zarureti hâlinde bir tecrid gereği, bugün doğru olmasa da “Osmanlıca” dedikleri lûgatın kelime ve iştikaklarından istifadeye yol açmak. Onun kökü hâlinde de, “Türkçe çarşafına silkelenmiş Arabça ve Farsça kelimeler”in izinden, Arabça ve Farsçaya sarkmak. Dikkat: Kaba saba, ezbere, hazırlop bir kelime alışından değil Türkçe konuşurken en azından o mânâları ve klişeleri bünyeleştirmekten, Türkçeyi zenginleştirmekten bahsediyorum. Bugünkü avamın “âmî” Arabçasından değil, edebiyat ve ilim, Lâtince misâli kök edinilmesi gereken vechesinden bahsediyorum. Dünyanın en eski ve zengin; İngilizce’ye 50.000 kelime vermiş bir lisândan… Mevzuumuz biyoloji ya: Bir hurmanın, çekirdekten en ergin hâline gelinceye kadarki safhalarını 60 kelimeyle gösteren bir lisan. Bir kuşun 30 çeşit sıfatını sayabilen bir lisan… Bunun dışında, her türlü dilden, kendine hançeremize nisbetle adapte edebileceğimiz, ilmî ve teknik mefhumlar sırasında, elbette biyoloji; bu iş, dediğim işle içiçe.” (16)

– “Rastgele “sel, sal” ekleriyle, aklının estiği yerde kelime uydurarak, hiçbir maletme ve yakıştırma çilesi çekmeksizin hangi lisândan öğrendiysen onu hazırlop kullanarak, olması gereken bir şehir nizâmına nisbetle, kanalizasyonu yok, su şebekesi yok, yolu yok, ışığı yok derme çatma gecekondu manzarası lisân ve onun ilim ve fikir manzarasıyla hiçbir bediî verimin olmayacağı açık. İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, “iştikak ilmi, bütün ilimlerin temelidir!” der. Bunu olsun anlıyor musun? İştikâkın olmadığı yerde, neyi nerde nereye bağlayıp sistemleştireceksin? İştikaktan önce, ne kadar molozlaşmış görünse de hâlâ yaşar Türkçe’yi bile yakıştırarak kullanamıyorsun. Karga diliyle sanat olur mu, fikir olur mu, ilim olur mu? “Misâl” yerine “örneğin”, “cevab” yerine “çaput” vezninde “yanıt” derken, bunların iştikak alâkası içinde neler kaybettiğini biliyor musun? Evvelâ, lisânın hafızasına yüklü binlerce yıllık bir bilgi birikimini kaybettiğini, bu yüzden de pek çok şeyi “yeni” niyetine Batı kültürünün döküntüsü yolundan öğrendiğini? Üstad veya ben, ne olursa olsun birşeyi anlatırken, nasıl asıl ve tahakkümümüz altına alarak aslîleştirdiğimizi? Burada, kuru kuru lisân bilmek ve iştikaktan bahsetmediğim de anlaşılıyor. 20 sene önce, “uyduruk Türkçe” yanlısı uyduruk adamlara mukabil, “Yaşayan Türkçe” tekerlemecisi uyduruk adamlar için, “Türkçe mesele konuşarak yaşar!” demiştim. Yoksa basit hayvanî ve nebatî ihtiyaçlar çerçevesinde konuşacaksan, öyle desen ne olur, böyle desen ne olur. Keyfiyet bu olduktan sonra, lûgat hâfızı olmanın sana ne yararı var? Bunu, Arabça veya İngilizce farketmez, başka lisân öğrenenlere de şöyle tatbik edebiliriz: İlim, sanat, fikir, şu, bu, anlamıyorsun; Türkçe bilmenin sana ne faydası var ki, yabancı dil bilmenin bir faydası olsun…” (17)

– “Bunlar [iştikak ve ebced hesabı], biri diğerini davet eden iki ilimdir… İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin, yeri geldikçe vurguladığımız sözü:

– “İştikak, bütün ilimlerin anasıdır; iştikak ilmi olmadan, ilim olmaz!”

Olursa nasıl olur? Beşinci sınıf soydan… Kezâ, ebced… Bunlara dair pay sahibi olmadan, şâir hiç olmaz!

Kuru kuru iştikak ve ebced hesabı bilmekle ne olur? Ondan da kuru takırtıdan başka hiçbir şey çıkmaz!

Hâl” ile “kaal-söz” farkını, en güzel şekilde Üstadım’ın şu misâli gösterir:

– “Birşeyi bilmek, ilm-el yakîn, görmek ayn-el yakîn, onda garkolmak da Hakk-el yakîndir. Meselâ, Van gölünü bilmek ilm-el yakîn, yanına gidip bakmak ayn-el yakîn, içine girmek de Hakk-el yakîndir!”” (18)

– “İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, “ilm-i edebin bütün yönleri-bütün söz ilimlerini” de içine alacak şekilde, şunu söyler:

– “İştikak ilmini bilmeyen, gerçek ilim sahibi olamaz!”

İştikak ilmi, ilim beldesinin kapısı; bu ayniyet içinde, Allah Resûlü’nün Hazret-i Ali için, “ilim beldesinin kapısı” buyurması… Hadîs’e nisbetle, murad aynı, isterseniz “iştikak ilmi, ilim kapısının eşiği” diyelim. Esas olan mânâyı verebilmek; eşik de kapıdan.” (19)

– “GAMZE, özellikle çenede dudağa dik gelen bir çukurluktur, yahut gülünce elmacık kemiği civarında bir minik deri toplanışı çukuru… Gayet tabiî olarak böyle hemen herkesçe bilinen bir şeyi tarife çalışmam, -her hâlde geçmiş örneklerden belli!-, “ifâde çetinliğine girmek lâzım!” dediğim meselenin küçük misâlleridir; ve sadece bana âit olmayan ve hususen İmâm-ı Gâzâlî Hazretleri’nin “bilinen bir şey üzerine abanarak tecrid”in getireceği yeni bilgiler için zarurettir. Biliyorum sanırken aslında bildiğini sandığında ne kadar çok bilmediğini bulmak, zaten ilim ve fikrin esasındandır…” (20)

İştikak-etimoloji bahsinde, tekrar Ruskin’e kulak verelim:

– “İngilizce gibi menşei bu derece karışık olan dillerde, hemen her fırsatta bir kelimeye değer vermek istenildiği zaman, o kelimenin Yunanca veya Lâtincesini; değersiz mânâda kullanılmak istendiği zaman ise Saksonca veya başka dildeki karşılığını kullanmak mümkün olduğu için, çift mânâlı kelimeler insanların elinde korkunç bir güç kazanmıştır.

Öyleyse, kelimelerle gereken teması kurabilmek için şöyle bir alışkanlık edinmek zorundasınız: Dilimizdeki hemen her kelime, ilk önce bir başka dilin kelimesi olmuştur. Saksonca, Almanca, Fransızca, Lâtince veya Yunanca (Doğu dillerini veya ibtidaî dilleri bir yana bırakıyorum); ayrıca birçok kelime de, bütün bu dillerden geçmiştir; önce Yunanca, sonra Lâtince olmuş; daha sonra Fransızcaya veya Almancaya, en sonunda da İngilizceye geçmiştir. Bu müddet zarfında da her milletin ağzında başka bir mânâ kazanmış ve başka şekillerde kullanılmıştır; fakat bütün iyi yetişmiş bilgili kimselerin hissedebildikleri o köklü, esas mânâsını bugün bile kaybetmemiştir. Yunan alfabesini bilmiyorsanız öğrenin; ister genç veya yaşlı, isterse kadın veya erkek olun, eğer ciddi bir şekilde okumak istiyorsanız (şübhe yok ki bu, okumaya ayırabileceğiniz bir parça boş zamanınızın olmasını gerektirecektir) Yunan alfabesini öğrenin; sonra bütün bu dillerde iyi birer lügat edinin ve bir kelimenin mânâsından şübhe eder etmez, sabırla, onu lügatta arayın. (…) Sonra sizin için mânâsı şübheli görünen tek bir kelime bile kalmamasına dikkat edin. Şübhe yok ki, bu ciddi bir çalışmadır; fakat daha başlangıçta onu ilgi çekici bulacaksınız; sonunda ise size son derece zevkli gelecektir ve böyle bir çalışmanın güçlü ve dakik olmak bakımından, genel olarak karakterinize sağlayacağı faydalar da ölçülemeyecek kadar çok olacaktır.

Şu noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Böyle bir çalışma Yunancayı veya Lâtinceyi, yahud da Fransızcayı bilmeyi veya bu dilleri öğrenmek için gayret göstermeyi gerektirmez. Herhangi bir dili mükemmel bir şekilde öğrenmek, bütün bir hayatı alır. Fakat bir İngilizce kelimenin birbiri ardınca almış olduğu çeşitli mânâları ve bu kelimenin iyi bir yazarın eserinde hâlâ ne gibi mânâlarda kullanıldığını kolayca öğrenebilirsiniz.” (21)

***

İBDA Mimarı’ndan… Okuma Kılavuzu

Son olarak; yazar-okuyucu münasebetini verimli kılıcı belli -daha doğrusu bu çerçevede değerlendirilebileceğini düşündüğümüz- ölçüler sunan İBDA Mimarı’na kulak verelim; böylelikle bahsi toparlayıcı bir “kılavuz” bulunsun önümüzde. İktibas ettiğimiz pasajlar, “Marifetname” adlı eserin muhtelif bölümlerine serpiştirilmiş hâlde bulunuyor ve eserin orijinal akışı içinde farklı intikal noktalarına sıçrayabiliyorsa da, biz sadece mevzumuzla doğrudan ilgili olduğunu düşündüğümüz parçaları -eserin bütünlüğünden ayırarak- seçmiş olduk. Yine kendisinin uyardığı bir hakikat olarak, kitabın “ayna” oluşu ve “yüzüne bir maymun baktığında” hâliyle “havârî” görüntüsü aksettirmeyeceği şeklindeki, fikrî tekâmül ve tenkid ölçüsü başa alınarak okunmalı bu paylaştıklarımız. Demek ki, öncelikle, Büyük Doğu-İBDA fikriyatının umumî kılavuzluğunda, hakikatin çok yönlü iklimlerine “tekâmül ederek” açılabilmeyi öğrenmek durumundayız.

– “Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlamaz.”

– “Bilgi iki çeşittir… Biri mevzuu bilmek, diğeri ise o mevzuu nereden öğreneceğini bilmek.”

– “Düşünmeden öğrenmek, vakit kaybetmektir.”

– “Okuyacağınız yazarı, arkadaşınızı seçermiş gibi seçin.”

– “Aydın insan, fikir hayatına karşı tükenmez ilgisini sürdürmek için yeterli iradesi bulunan insandır.”

– “Okuyorsan, ne karşındakileri susturmak ve bilgiçlik satmak için, ne her okuduğuna körükörüne inanmak, ne de konuşmalarına mevzu bulmak için oku. Kitap vardır, ancak tadına bakmak içindir; kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek ve özümlemek içindir… Başka ifadeyle; kimi kitapların ancak birkaç bölümüne göz atmalı, kimisini baştan sona şöyle bir okuyup geçmeli, pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak adamakıllı okumalı.”

– “Şuursuz ilim, ruhu tahrip etmekten başka bir işe yaramaz.”

– “Rousseau, kendi kendilerini yetiştirenlerin zekâlarında görülen vasfa sahipti: Yani, adı güçe çıkmış şeyleri kolayca, adı kolaya çıkmış şeyleri ise güçlükle öğreniyordu.”

– “Biz, biz oldukça başkasının düşüncesinde kendi mütalâamızı buluyoruz ve kitapları böyle okuyoruz.”

– “Olgun bir okuyucu, çok kez başkasının yazdıklarında, yazarın düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin mânâlar ve renkler kazandırır.”

– “Başkalarının bilgisiyle alim olabilsek bile, ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz.”

– “Ezber bilmek, bilmek değildir.”

– “Okumak başka, sohbet başka… Okurken bir başka düşünceyle temas hâlindeyiz; ama tek başımızayız. İnsan, fikrî bakımdan çok daha güçlüdür. Konuşma, bu gücü dağıtır. Okurken sadece ilhâm alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize!”

– “Güzel kitaplar, yazar için bir son, okuyucu için bir davettirler; suallerimize cevap vermezler. Bizde birtakım arzular uyandırırlar ve iştiyâklarımızı alevlendirirler. Yazar sözünü bitirince şaşarak farkederiz ki, hiçbir şey söylememiştir henüz…”

– “Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklariyle karşılaştırmayan, her ân kendi kafasını kullanmayan, zekâsını mahveder. Okumak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır. Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan, dikkatini teksif edemez.”

– “Ben eserlerimi, düşünmesini bilenlere yazdım.”

– “Zahmetli, lâkin azametli çabada, tohumu serper serpmez mahsulün toplanacağını beklememeli… Bilâkis, büyük ihtimam ve sabırla çalışmalı ki, bir gün idrâk edilebilsin!..”

– “Mütefekkirin mektebi, hekimin eczanesi gibidir. Oraya zevk duymak için değil, kurtaran ıstırabı çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin başında bir yarası mevcuttur; zevk, onları iyi edebilir mi?”

– “Bilmek ve yine de bilmediğimizi anlamak, en yüksek başarıdır; bilmemek ve yine de bildiğini sanmak, hastalıktır.”

– “Teferruat sizi yakalar, avucunun içine alır, sıkar… Sizinle uğraştıkça, siz de ondan sıkılırsınız… Sonra bu iş yavaş yavaş ahenk kazanır ve ayrıntılar görüş açısının oluşmasında vazgeçilmez unsur olur.”

– “O biçimde bir ruhla doğmuş bulunuyorum ki, itiraf edeyim, benim için en büyük tetkik daima, başkalarının delillerini dinlemek değil, fakat onları kendi vasıtalarımla bulmaktır.”

– “Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel anlama ve dinleme sanatı vardır.”

– “Bir yazarın şahsiyetini anlarsanız, o yazarın yazdıklarını da anlarsınız.”

– “Çok sözle çok şey anlatılması kabul edilebilir; az sözle çok şey anlatılması gerekir.” (22)

***

Kaynaklar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, TİLKİ GÜNLÜĞÜ – Ufuk ile Hafiye, Cild 5, İBDA Yayınları, İstanbul (Ağustos) 1994, s. 331-332.

2) John Ruskin, SUSAM VE ZAMBAKLAR, Terc: Türkân Turgut, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1988, s. 14.

3) A.g.e. s. 15-16.

4) A.g.e. s. 16.

5) A.g.e. s. 18.

6) A.g.e. s. 20.

7) A.g.e. s. 21.

8) A.g.e. s. 21-22.

9) A.g.e. s. 23-25 (büyük harfle vurgu bize âid).

10) Andrey Tarkovski, MÜHÜRLENMİŞ ZAMAN, Terc: Füsun Ant, AFA Yay., İstanbul 1986, s. 23.

11) A.g.e. s. 22.

12) A.g.e. s. 22 (büyük harfle vurgu bize âid).

13) A.g.e. s. 23.

14) John Berger, SANAT VE DEVRİM, Terc: Bige Berker, V Yay., Ankara 1987, s. 32-33.

15) Salih Mirzabeyoğlu, HAKİKAT-İ FERDİYYE – Çöle İnen Nur, İBDA Yay., İstanbul 1994, s. 26.

16) Salih Mirzabeyoğlu, BERZAH – Bütün Dalların Birleştiği Kök’e, İBDA Yay., İstanbul 2006, s. 96-97.

17) A.g.e. s. 95-96.

18) Salih Mirzabeyoğlu, BÜYÜK MUZTARİBLER – Düşünce Tarihine Bakış, c. 4, İBDA Yay., İstanbul (Ekim) 2006, s. 17-18.

19) Salih Mirzabeyoğlu, ERKAM – Hayat, Sayı, Matematik, İBDA Yay., İstanbul (Şubat) 2007, s. 47.

20) Salih Mirzabeyoğlu, ÖLÜM ODASI B-YEDİ, Bölüm 149, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 324, 28 Mart 2013, s. 18.

21) John Ruskin, SUSAM VE ZAMBAKLAR, s. 27-29.

22) Salih Mirzabeyoğlu, MARİFETNAME – Süzgeç ve Şekil, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 38, 39, 42, 49, 50, 59, 63, 64, 65, 67, 70, 155, 173.

 

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!