Ortodoks Hristiyanlık Açısından Bazı Temel Kavramlar ve Kısa Bir Polemik

95

Orthodoks Hristiyanlık Açısından: İlahiyât, Bir Terapötik (Tedavi Edici) Bilim Olarak Kabul Edilebilir mi?

Mevzua girmeden önce bazı etimolojik tanımların yapılmasında fayda mülâhaza ediyoruz. «Ορθος» (Orthos): Υυnαncα dik, dimdik, dosdoğru, ödünsüz anlamında. Δοξια (Doksia): Υυnαncα kanâat, zan, ίnαnç anlamında. Orthodoks: Dosdoğru kanâat olarak çevrilebilir. Genelde, halk arasında ve yanlış olarak bu kavram, Hristiyanlığın bir mezhebi konumunda olan Orthodoks Hristiyanlık’la özdeşleştirilmektedir ki, bu hatalıdır. Bir kişi, bir toplum ya da bir düşünce de, Orthodoks olabilir. Yani, bu bağlamda Orthodoks Marksizm’den, Orthodoks İslâm’dan, Orthodoks Kemalizm’den sözedilebilir. Örneğin İBDA fikriyâtına bağlı olan insanlar bizim açımızdan Orthodoks yani dosdoğru, ödünsüz Müslümanlar’dır. Orthodoks kavramının karşıtı ise, “Heterodoks” kavramıdır. Hetero: Υυnαncα, farklı, değişik anlamında olup, heterodoks kavramı da , “farklı kanâate sahip olan, Orthodoks olmayan, belli bir konuda farklı yaklaşımları ve değerlendirmeleri olan” anlamındadır. Sıklıkla başvuracağımız “Θεραπεια,” (Therapia) kelimesi de Yunanca olup, “tedavi, sağaltım” anlamlarına gelir (Küçük bir hatırlatma: İstanbul’daki Tarabya semtinin ismi de bu kelimeden köken alır ve semtin asıl ismi, Therapia’dır). Bir diğer kavram, “Θεωρία” (Theoria) Υυnαncα, “Kuram”, “Nazariyye” anlamındadır, Kelimenin kökü, “Θεωμαι” (Theome) yani “görmek, gözlemek, gözüyle tikip etmek, Nazar etmek”tir. Daha birçok teknik kavramdan da yararlanacağımız için, οnlαrι yeri geldigince açmayı daha yararlı görüyoruz.

Bu tartışma sürekli mevcuttur. Biz, Orthodoks Hristiyanlığın vizyonundan olayı anlamaya çalışacağız. Genelde bütün dinlerin tedavi edici bir yanının olduğu binyıllardır söylenegelmiştir. Hattâ bazı otörler dinin başlıbaşına bir terapi metodu-özellikle psikaterapi- ve bir terapi bilimi olduğunu söylerler.

Bunu felsefî anlamda bir iknâ ediş veya “katharsis” (Arınma-arıtma) olarak ele almak doğru değildir. Ο nedenle başlangıçta bu vurguyu yapmak gerekir. Bu, başlıbaşına bir “terapi” olarak kabul edilir. Orthodoks Hristiyan otörler, Orthodoks Hristiyanlığı, hem tedavinin sonucu ya da meyvesi hem de o meyveyi üreten ağaç olarak görürler. Bir başka değerlendίrme ίse şöyledir: Yalnızca, Allah’ın birliğini kavrayabilmiş olanlar ve bu doğrultuda amel edenler dosdoğru ilâhiyâtçılardır ve yine yalnızca ve ancak onlar, insanlara doğru tedaviyi ve bu tedavinin menşei olan Hristiyanlığın ilkelerini öğretebilirler (Latin-Batι dillerine “Christ”, Υυnαncα’da ise “Hristos” kavramları, İsâ anlamında değil, “Mesih” anlamında kullanılır. İsâ’yı karşılayan kavram ise Batı dillerinde “Jesus”, İbranîce’de “Yeşu”, Yunanca’da ise “Iesus”tur. İngilizce’deki Jesus-Christ, Fransızca’daki Jésus-Christ (Jesu Kri diye okunur) ve Yunanca’daki, “Iesus Hristos”, “Isâ Mesih” anlamındadır. Bu nüansı vurgulamamızın sebebi, Orthodoks Hristiyanlığın “terapi” konusunu bir yönüyle ve önemli ölçüde “Mesihlik” bağlamında ele almasındandır).

Orthodoks Hristiyanlık bu değerlendirmelerini büyük oranda Kilise Babaları’nı referans göstererek yapar. Bu Babalar’dan (Azizler) biri Nazianzeli Agios Giorgos’tur (St. George of Nazianze). Aziz Yorgos, sadece aziz sıfatıyla değil ve fakat bugün anladığımız anlamdaki ilk «İlâhiyâtçı» sıfatıyla da tanınır. Yazılarının başında, “Herkes ilâhiyât ilmi yapamaz, Allah hakkında konuşmak herkese göre bir iş değildir zira, mevzu o kadar ucuz ve basit kabul edilemez. O nedenle bu çalışma (yazılar) da herkes için kaleme alınmamıştır. Bunlar, belli bir imtihandan: geçirilmiş ve başarmış olanlar, bu bağlamda ruhlarını ve bedenlerini arıtmış olanlar içindir. Yalnızca, ‘praksis’den (uygulama, fiiliyat) teoriye, Arınma’dan Nur’lanmaya, yükselenler Allah hakkında konuşmaya mezundurlar. Bu, bütün dış tahribattan ve alışkanlıklardan kurtulunduğunda ve kafa karışıklıkları, ikilemler ve illuzyonlar aşıldığında mümkün olabilir. O hâlde, Allah’ı bilmekten bahsedebiliriz”.

(Bu düstûru en ileri derecede ve ödünsüz bir biçimde izleyen bir Orthodoks Hristiyanlık târikatı hâlâ mevcuttur. Bu târikata “Takvimciler” ya da “Eski Zamancılar” adı da verilir. Bu târikatın mensubu olan kadınlar “kara çarşaf”a girerler, örtülerinin alın bölümünde kırmızı bir haç işâreti taşırlar ve erkeklerle mümkün olduğunca görüşmezler. Daha önceleri peçe de kullandıkları söylenmektedir).

Aziz Neilos ise, ilâhî ilmin yolunun duadan özellikle de, beden zindanından kurtulanın (Havas’ın veya Havas-ül Havas’ın, y.n) duasından ve dahi sürekli / hiç durmadan duasından geçtiğini ileri sürer.

Kilise Babaları’nın ittifak ettiği noktalardan biri, Allah’ın Zat’ına yaklaşmanın ilk derecesi olarak “kalb”i görmeleridir. Eşdeyişle “Kalb”, teoriyi yazmanın / kurmanın ilk ayağı olmaktadır, teoriyi kalb şekillendirir. Bir ileri safha olan “Nous” ile dua eden kişi ise “tevhid”i yakalayacaktır.

Aziz Yannis Klimakos (St. John Climacus) Ruh’un yolculuğunu, bir kutuptan diğerine çizilen sanal paralelleri tırmanma biçiminde tanımlar. Ona göre, Mutlak Saflık, İlâhiyât’ın çok doğru bir biçimde tesis edilmesinden geçer. Eğer, insanın duyuları mükemmel şekilde Allah’a bağlanıyorsa o takdirde Kelâmullah da insana engelsiz (apaçık bir biçimde) ulaşır. Bu bağı kuramayan ve Allah’la ilgili değerlendirme yapan herkes aslında “kendisinden” başkasını anlatmış olmaz. Orthodoks İlâhiyâtı’nda hiç de kabul edilmeyen bir şey, Allah hakkında değerlendirme yapılırken “konjektür”den (hayaller; varsayımlar, peygamberâne tavır ve yaklaşımlar) yararlanılmasıdır (Günümüzde, aydınlar ve bilim adamları dahil insanlar şu iki kelimeyi sürekli birbirine karıştırmakta ve birini diğerinin yerine kullanmaktadırlar: Konjektür ve Konjonktür. Konjektür: Latince bir kelime olup, “Coniectura”dan köken alır. Düşünme, hayal etme, hayal kurma, çıkarım, aydınlatma, bir şeyin anlamını açıklama, izâh getirme anlamlarına gelirken, Konjonktür: Latince, “Coniunctio” kelimesinden orijin alır ve birlik, bağlılık, anlaşma, sessiz aşk / ilân edilmemiş aşk, dostluk gibi mânâlar yüklenir). Çünkü bu tarz, insanı hata yapmaya sevkeder. İşin varacağı nihaî nokta ise, “Demon İlâhiyâtı” (Şeytan İlâhiyâtı) olacaktır ve insanları bekleyen acı son da “Pandemonium” (Şeytanların cirit attığı alan) dur. Ruh-ül Kuds’ün müdâhalesiyle daha önceden arıtılmamış olan zafere susamış hoyrat kalblerde envai türlü şeytan “kutsal!” yazılar yazar. O nedenle, tutkunun esiri olan, İlâhiyât ilmiyle uğraşmasın aksi halde onun yaptığı İlâhiyât doğmadan ölen bir İlâhiyât’tır.

Orthodoks İlâhiyât’ta, “düşünce”nin güçlü bir rolü yoktur. İlâhî Bilgi’ye “düşünce” ile ulaşılmaz. Bu bağlamda Aristotelian (Aristocu) düşünce tarzı doğru bir aydınlanma (Nurlanma) yolu değildir. İlâhî Bilgi’ye ulaşmanm yolu Ruh-ül Kuds’ün müdâhalesinden geçer. Eğer bir insan tutkuların kıskacından daha doğrusu fantezinin acımasız etkisinden kurtulamadıysa o, Allah hakkında hiçbir şey bilemez ve söyleyemez. Kuşkusuzdur ki, tek başına “Nous” da dosdoğru İlâhiyât’ın kavramlarını oluşturmaktan uzaktır. Dosdoğru İlâhiyât’ın teorisini ancak ve ancak, Ruhullah’ın kalemi yazabilir.

Aynı öğretiyi, Aziz Maximus’un (St. Maximus) çalışmalarında da görürüz. Felsefe pratiğini tâkip eden bir insan, sürekli acı çeker ve kısır bir döngünün esiri olur, tutkularından arınamaz ve moral tatminle yetinir. Buna mukabil, «Teori»yi araştırdığında, “Ruhî Tatmin”e ulaşır. Birinci durumda, faziletle melânet arasındaki farkı gözlemleyip kavrayabilir ikinci durumda ise, “Teori” onu bedenî ve bedendışı şeylerin iç niteliklerine taşır. Buna göre, İlâhiyât, “Aşkın kanatlarında taşınan rafine bir zerâfettir ve Ruh-ül Kuds’ün yardımıyla, İnsan Nous’unun ulaşabileceği en uzak noktalara ulaşır ki, orası Allah’ın Sıfatları’dır”. Bunun dışında insan, sürekli acı çeken, kişiliksiz ve başı önünde bir varlıktır. Arınmanın sonucu olmayan bir İlâhiyât, Şeytan’ın pratiğidir. Eylemsiz bilgi, Şeytan’ın İlâhiyâtı’na tekâbül ve hizmet eder.

Aziz Thalassios’un perspektifi de aynıdır: “İnsan Nous’u basit imânla şekillenmeye başlar Zaman içinde Nous, kendini aşarak İlâhiyât’á ulaşır. Buna, yerine başka birşeyin konulamayacağı imân adı da verilebilir. Bu, görünmeyenin görünür hâle getirilmesidir. Bu mânâdaki İlâhiyât, mantığın ötesindedir, o, Allah’ın insana yaklaşmasıdır. İşte bu duruma Kilise Babaları ‘Teori’ adını verirler”.

Aziz Diadokhos Pothiki’ye göre, İlâhiyât insana Allah tarafından verilen en büyük hediyedir ve Allah’ın sunduğu herşey kusursuzdur. Ancak bu hediyeler arasında kalbimizi en çok hararetlendiren ve harekete geçireni İlâhiyât yani teoridir.

Ruh-Nous-Kalb ve Zihin kavramları arasında içiçe geçişler ve zaman zaman da anlam kargaşaları ortaya çıkmaktadır.

Kutsal Metinler’de (Yeni Ahid-İncil) ve Kilise Babaları’nın yazılarında “ruh”, “nous”, “kalb” ve “akıl ve / veya zihin” kavramları arasında zaman zaman karmaşalar, içiçe geçişler ve zaman zaman da ayrışmalar mevcuttur. Hemen hiç kimse, Kilise Babaları’nın yazılarındaki ve Yeni Ahid’deki bu kavramlar arasındaki geçişmeleri tam olarak aydınlatamamaktadır. Bu kavramlar sıklıkla birbirleriyle anlamdaş gibi görünmektedir. Bu yazılar üzerindeki yorumlar okunduğunda, özellikle Batılı yazarlar açısından, akılalmaz bir kargaşa ve hristiyanî derinleşme ve yoğunlaşma eksikliği göze çarpar. Bu yazarların çoğu modern bilimlerin etkisi ve baskısı altında kalarak bu kavramlara yaklaşmaya çalışmakta ve ana temadan sıklıkla uzaklaşmaktadırlar.

O nedenle bu kavramların birbirleriyle, Hristiyanî bakış bağlamında, ilişkilerini ve ayrılıklarını ortaya koymakta ve her kavramı kendi soyut sınırları çerçevesinde değerlendirmekte yarar var.

Zaman içinde, özelde Hristiyanlar genelde de tüm insanlık “İnsan Ruhu”nun “İlâhî bir yansıma-imaj” olduğu, Ruh’un bedene hayat verdiği ve onunla birleşik olduğu ve “İnsan’ın imajı” olduğu ve bu imajın Melâike’nin imajından daha üstün olduğu realitesinden çok uzak düştü.

Ruh, bedeni bütünüyle kavradığından beri hem insan hem de onun bedeni (bedenin kendisi) Allah’ın bir yansıması olarak göründü. Şamlı Aziz Yahya’nın (St. John of Damascus) cenâzeye ilişkin hymnusu (ilâhisi) çok karakteristiktir: “Ölüm üzerinde düşündüğümde ürperiyorum ve güzelliğimin benden çekilip alınacağını görüyorum, o güzellik ki, Allah tarafından tasarlanmış, mezarı biçimlendiriyor, mezarla bütünleşiyor ve bilâhare mezar tarafından biçimsizleştirilip bir anlamda onursuzlaştırılıyor, işte bedenin gerçekliği bu”. Bu yaklaşım, bedenin mezardaki durumunu çok iyi açıklıyor.

***

Nous ve Ruh

Yeni Ahid ve Kilise Babaları’nın yazılarında ruh “Nous”la genelde özdeşleştirilmiştir. “Nous” yunanca bir kavram olup, ilk olarak Antik Yunan filozofları tarafından kullanılmış ve felsefî anlamda, “öz”, “töz”, “ilk akıl”, “devindirici akıl” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Çoğu zaman “Nous” ve “Ruh” terimleri yer değiştirmektedirler. Şamlı Aziz Yahya, “Nous”un, “Ruh”un en saf en arı (en lâtif) parçası olduğunu söylüyor.

Ona göre Nous, Ruh’un gözüdür. Ruh, Nous’u kendisinin farklı bir unsuru olarak içermez ve fakat kendisinin letâfeti olarak içerir ki, bu durum, gözün bedendeki durumuna da benzetilebilir. Aziz Gregory Palamas, Nous terimini iki anlamda kullanır: Birincisi, Ruh’un bütünün bir yansıması olarak ve ikincisi, Ruh’un kuvveti olarak. Bir diğer deyişle, “triloji” (teslis, üçleme) inancının esas ifâdesinin ne olduğunu vurgulama temelinde, Allah; “Nous“, “Kelâm” ve “Ruh“tur (Bu bağlamda da, örneğin Hz. İsâ’nın Ruhullah ya da Ruh’un ruhu olduğu dile getiriliyor). Öyleyse, İnsan Ruhu’nun da kendi Nous’u, kendi kelâmı ve ruhu vardır (olmalıdır). Aziz Gregory’e göre, Nous ve Ruh içiçe kimliklendirilmişlerdir ancak öte yandan (aynı zamanda), Nous, Ruh’un kuvvetidir.

İnsanın yaratılışdan sonra, Melekler, gözleriyle bildiler ki (gördüler ki), İnsan Ruhu kendilerinin ruhunun mânâsını üstlendi bir başka şey daha gördüler ki, o da Ruh, yaratılanda ilâhî irâde yoluyla verilen bir “tanrısallık” ve bir “entelehia”dır. Allah’ın zerâfetiyle yaratılan (ve dönüştürülen) bu İnsan O’nun Ruh’undan ve Nous’undan neşet etti. Böylece ruh, Allah’ın yansıması ve benzeşiği oldu.

Aslında burada Ruh ve Nous’un içiçe geçtiklerini ya da yer değiştirdiklerini görüyoruz. Nous, bedenli bir varlık olmamakla birlikte, tabiatı gereği ilâhî imajı içermektedir. O da aynı ruh gibi, öze ve enerjiye (nur) sahip olması hasebiyle göreli olarak “İlâh” mevkiîne oturtulabilmektedir.

Kalb ise, Ruh’un özü ve Nous’un etkinliği olarak kabul edilmektedir. Son tahlilde, Nous kimi zaman Ruh kavramıyla aynı anlamı yüklenirken, kimi zaman öz, enerji (nur) ya da aksiyon anlamlarını ifâde etmektedir.

Nous diye ifâde edilen şey bazı yazarlar tarafından kalb, gönül anlamında da kullanılmıştır. Yine Aziz Gregory Palamas şöyle diyor: “Öyle görünüyor ki, bazıları hâlâ daha, Nous’un tek bir şey yani enerji olduğunun farkına varamıyorlar“.

***

Nous ve Kalb

Nous, Kalb olarak da kabul edilir. Kutsal metinlerde ve Kilise Babaları’nın yazılarında bu özdeşleştirmeye rastlanır. Buna göre Allah, sâfiyeti kalbe vermiştir. Allah Kalb’e nazar etmiştir ve oradadır. İnsan, O’nu orada görmüş ve bilmiştir. Havari Paul (Aziz Pavlus), Allah’ın nurunun orada (kalbde) olduğunu yazar: Allah, Nur’unu kalbe gönderdi ve İnsan’ın kendi Şânı’nı bilmesini sağladı. Hristiyanlık’ta, bu İlâhî Nur’un tecelligâhı olarak Hz İsâ’nın yüzü kabul edilir. Yine Aziz Paul şöyle der: “Şânı yüce olan Allah ve Hz. İsâ bize kendi İlm’inden ilim, kalblerimize kendi Nur’undan nur verdi. Biz bunları kalb gözlerimizle bildik”.

Diğer yandan, bu anlamda kalb, “Nous”la ikâme edilir. Hristiyan inancına göre, Hz. İsâ, Allah katına alındıktan (göğe çekildikten) sonra havarileriyle olan ilişkisini sürdürür ve “Kudsî Metinler”i anlamaları için onların “zihn”ini açmaya devam eder. Buradaki “zihin” kavramı da “Nous” olarak değerlendirilir.

İnsan, Allah’ı bildiğinden ve kalbi arındırıldığından bu yana (kalb gözü açıldığından beri) olayları ve olguları daha doğru anlamlandırmaya başlamıştır. Muttakiler kalbleri saf olanlardır ve bu nedenle orada Allah’ı görebilirler. Bu anlamda Nous ve kalb aynı anlamı yüklenmiş olurlar. Aziz Maksimus, Hz. İsâ’dan şu cümleyi rivâyet etmektedir: “İçinizdeki herşeyin temiz olduğunu anladığınızda, kalbinizi bulacaksınız“. Bu, vakitlerini bedenî sorunlara ayırmayanları ve sadece kalblerini sürekli arındırmakla uğraşanları ilgilendiren bir durumdur. Öyleyse, Ruh’un özü olarak tanımlanan Nous Kalb’in ta kendisidir. Bu bağlamda, Nous ve Kalb özdeştir.

***

Nous ve Akıl

Bazı yazarlara göre, Nous’un enerjisinden kasıt “idealar” ve “akl yansımalar”ıdır. Aziz Paul, Korinthliler’de şöyle der: “Eğer dille dua edersem, Ruh’um dua etmiş olur fakat Nous’um meyvasızdır, Ne yapmalıyım? Ruh’umla dua edeceğim ve Nous’la da dua edeceğim; Ruh’la teganni edeceğim ve Nous’la da teganni edeceğim”. Burada, Nous akılla ve zekâyla özdeşleştirilir. Bu anlamda, Allah bilgisine Nous’la ulaşılır. Saf Nous, eşyayı doğru biçimde algılar (görür).

***

Nous ve Dikkat

Bazı Kilise Babaları “Nous” kavramını “dikkat” anlamında da kullanırlar ki, bu anlam “akıl” mânâsından biraz daha soyut ve uçuşkandır. Özellikle Filadelfiyalı (Alaşehirli) Theoleptos bu ilişkiyi kurar. Ruhun kuvvetleri bu yolla fonksiyonel hâle geldiğinde bütün iç kimlik (inner identity) Allah’a hizmet eder. Fakat kimi zaman Zihin de dua eder. “Nous” (en lâtif anlamda dikkat) Zihin’e refâkat etmez ve farklı idealar tarafından baskı altında tutulur; serbest bırakılmaz. Zihin alışılageldik şeyleri söyler ve yapar Nous ise, Zihn’i Allah’tan uzak düştüğü için uyarır.

Böylelikle, Nous, eşyaya angaje olduğundan beri, bilinçli ve organizedir. «Nous»un kendisi lâtif dikkat mânâsını üstlenir. Oâdeta dikkatin “soyut ve zekî bir organı”dır. Böylece duyuların yanılsamalarıyla zaman zaman önü kapanan ve göreli olarak işlevi geri kalan Nous’umuzu konsantre edebilir ve onu olması gereken yere yeniden koyabiliriz. O yer, ideaların mevziî olan kalbdir.

Bu cümlelerden anlaşılıyor ki, Nous kavramının, biblico-patristic (İncilî ve Kilise Babaları’na ait) gelenekte birçok anlamı var. Ruh’la özdeşleşiyor, aynı zamanda Allah’ın imajı olarak değerlendiriliyor. Öte yandan ruhun enerjisi (nuru) mânâsını da üstleniyor. Öte yandan nasıl ki, ruh, enerji (nur) ve “öz”e ayrılıyorsa aynı şey Nous için de geçerlidir. Allah katında, öz ve nur ayrılamaz “ayrılar”dır, işte bu iki “ayrılamaz” ayrıların ikisi birden “Nous” olarak kabul edilir. Bu nedenledir ki; Kilise Babaları, Nous’u kimi zaman “öz”, kimi zaman “kalb”, bâzen “enerji” (ruh), bâzen “idelerin yansıması” bâzen de “lâtif dikkat” olarak karakterize etmişlerdir.

Modern dönemlerde ise geleneğe pek de uygun olmayan bir biçimde, “Nous”, “zekâ”yla özdeşleştirilmektedir. Oysa, medeniyetler tarihi, “kalb”in girerek yitirildiği ve tüketildiği bir süreç olmuştur. Giderek, özellikle de günümüz insanı kalbinde ne olduğunu bilemez hâle gelmiş eşdeyişle kalbini kaybetmiştir. Kalb öldüğü için “Nous” kararmıştır. Bu nedenle insan her ikisinin de varlığını algılayamamaktadır. Kutsal Ruh’u ki, bu KELÂM’ın bir gerçekliğidir, içinde hisseden kişinin çok fazla açıklamaya ve aydınlanmaya ihtiyacı yoktur zira tecrübe yoluyla “Nous”un mevcudiyetini ve onun aslında “kalb” olduğunu bilir.

***

Orthodoks İlâhiyât’ında Psikoterapi’ye Yaklaşım

“Ψυχύ” (Psihi): Yunanca “Ruh” anlamında kullanılır. Ancak yine “Πνευμα” (Pnevma) kelimesi de “Ruh” anlamını yüklenmiştir. Pnevma, “içi hava dolu, hava, soluk, nefes, içine hava üfürülmüş olan, nefyedilmiş olan” anlamlarına gelir ve Batı dillerine özellikle de Fransızca’ya, “Pneumologie” (Pnömoloji): Akciğerler bilimi, Solunum yolları bilimi, “Pneu” (Pnö): Araç lastiği, “Pneumonie” (Pnömoni): Zatürrie, “Poumon” (Pumon-Latincesi Pulmo): Akciğer, “Pneumatique” (Pnömatik): Tazyikli havayla çalışan, hareket eden gibi anlam genişlemeleriyle geçmiş olan, İlâhiyât kavramı olarak, “İlâhî Nefes” veya “İlâhî Ruh” anlamlarını taşır. Örneğin, “Αγιο Πνε΄ύμα” (Alio Pnevma), “Ruh-ül Kuds”tür. Tam tercüme edilecek olursa, “Aziz Nefes” demek gerekir. Kısacası “Pnevma”, biraz daha mücerret bir mânâ yüklenirken, “Psihi” bir nebze daha müşahhastır. O nedenledir ki, Sinir Hastalıkları’dan sözedilirken (Ruh hastalıkları doğru bir terim değildir), “Pnevma” terimi değil, “Psihi” terimi tercih edilmiştir.

Orthodoks İlâhiyâtı’nda, “Psihi”nin tedavisi, “Nous”un tedavisi olarak algılanır. İnsan’ın tabiatı, Allah’tan uzaklaştığı oranda “hasta”lanır. Bu hastalanma hâli en üst düzeyde “Nous”un esâreti ve “düşkünlüğü” olarak kabul edilir. İnsan soyunun “günah”ı da, Allah’a “yakın” olamayışı ve gitgide daha da uzaklaşmasıdır. Bu“Nous”u körlüğe, karanlığa ve ölüme sürükler. Nous’un bu durumu, beyin ve beden gücünün birlikte kaybına yol açar. İlk etaptaki tablo (en yumuşak tablo) Tıp dilinde Fransızca, “Angoisse” (Anguas), İngilizce “Anguish” (Engviş), Yunanca ise, “Αγκος” (Angos) olarak αdlandırılan ve Türkçe’ye, “büyük ısdırab, boğuntu hâli, derin azab” olarak çevrilebilen tablodur. Bu hâl Nous’un “malfonction”u yani “işlev bozukluğu”dur. Nous rolünü oynayamamaktadır. Modern çağ insanı bunu anlamlandırmakta büyük güçlük çektiği için olayın çözümünü bulamaz ya da pozitivist ideolojinin terapi yöntemlerinde arar. Şahsiyet gitgide erimeye, saflığından uzaklaşmaya (aşağıların aşağısına inmeye) başlar ve derin bir ısdıraba sevkolur. İşte bu durum, Orthodoks İlâhiyât’ında, “İlâhî Muhabbet’in kaybı” olarak adlandırılır ki, Nous için ölümcül bir hâldir. Âdeta bütün bir insan tabiatı tamamen hastalanır. Orthodoks İlâhiyâtı bu durumu tek tek bireylerin, birbirlerinden bağımsız olarak yaşadıkları bir gerçeklik olarak değil, İlk İnsan’dan bu yana tüm insanlığın genel günahının bir neticesi olarak kabul eder. Eşdeyişle, bir şahsın (Hz. Âdem) itaatsizliği sayısız günahkâr üretti. İnsanlık, ilânihâye bu günahın mirasçısı olacaktır. Ancak kimi yazarlar, bu yaklaşımın daha ziyâde “tıbbî” olduğunu vurgulamakta ısrar ederler yani, evet insan “psihi”si hastalanmıştır ama bu çözümsüz değildir.

İskenderiyeli Aziz Cyril durumu şöyle ortaya koyar:

“Âdem günaha bulaştıktan ve batağa saplandıktan sonra, en önce kirli zevkler devreye girdi bilâhare orman kanunları dört bir tarafı sardı, içimize işledi. Böylelikle Tabiat, günahın çürütücü etkisiyle hastalandı. Bu günâh, Âdem’in itâatsizliğinin sonucuydu. İtâatsizlik, hayvanî tutkuları besledi. İnsanlık bu günâhla zehirlendi, ölü doğmuş olanlar, analarının rahimlerine düşüp de doğma fırsatı bulamamış olanlar bile bu günâhtan paylarına düşeni aldılar. Nihâyet ‘Günâh’ın Kanunu’ dünyaya hâkim oldu. ‘Ölüm’ de insana, Âdem’den dolayı musallat oldu. Bir bitkinin kökü hastalandığında, ondan neşet eden filizler de aynı hastalıkla malûl olurlar”.

Hâl böyle olunca, Nous Allah’a karşı savaşan bir varlık durumuna gelir. Bir yönüyle Şeytan diğer yönüyle vahşi bir hayvandır. Sağa sola saldırır, tahrip ve tahrik eder, parçalar ve kan akıtır. İşte tüm bu riskleri baştan önlemenin bir metodu olarak, “Vaftiz”, “Kutsal Su’yla kutsama” âyini devreye sokulur. Bu âyin aslında sembolik bir arıtma daha doğrusu “Arı olarak geleni, arı tutma, aşılama” eylemidir. Nous’un böylece korunabileceği ve Şeytan’a esir olmayacağı düşünülür. Bu nedenle, vaftiz, “aydınlanma-Nurlanma” olarak adlandırılır. Fakat, zamanla sürekli günâh etkinliği nedeniyle Nous yeniden kirlenebilir. Şeytan, özellikle de cinsî / şehevî arzuları kamçılamak suretiyle, Nous’un bütün etkinliğini durdurup öldürmeye kasteder, zihinleri karartır, gözleri kör eder. Nous’un İlâhî imajının yerine “kadın imajı” yerleşir ve veriler bu “alternatif’ yolla tüketilmeye başlar. İşte bu Nous’un karanlığa düşüşü ve ölümüdür. Yine, bir diğer yanlış veri de, “Maddî değerler”dir. Onlar da İlâhî verinin yerini aldığında, insanoğluna âdeta birer “erdem” gibi görünürler. Üstelik bunlar ete kemiğe bürünmüş, cismânî verilerdir ve kolay sızabilirler. Nous’un bu düşüşü bütün Ruhî organizmanın “confusion”una yani “karmaşasına” sebep olur. Confusion, Boğuntu’ya, o da “Agitation”a yani “taşkınlık, huzursuzluk” hâline dönüşür. Bu nedenle psikiyatri (psihi hekimliği) bilimi sorunu çözemez ancak ve ancak İsâ, “tutku” ile yıkılanı yeniden yapabilir ya da restore edebilir.

Devrilen Nous önce yanlış bilgilenir sonra cahillerden bir cahil olur, bilâhare küçük şeylerle uğraşır ve nihâyet tamamen günâhın esiri olur. Çözüm ise, öğrenme, sürekli dua, oto- kontrol ve hesikasm’dır (Derin Sükûnet).

***

Polemik

Batı ideolojisinin bir saldırı aracı olarak Psikiyatri bilimini hedef almamız kaçınılmaz hâle gelmiştir. Özellikle de son birkaç yıldır televizyonlarda arz-ı endâm eden “psikiyatr” etiketli zevâtı, heryerde mantar gibi biten ve binbir “bilimsel” isimle kendini pazara sunan psikolojik danışmanlık ve tedavi merkezlerini, ideolojinin manevralarının dışında düşünmek safdillik olur. Bilerek ya da bilmeyerek bazı “Müslüman” psikiyatrların da bu piyasada kendilerine yer edinme arayışlarını da bu gelişmelere eklersek olaya değinmemizin farz olduğu ortaya çıkar.

Psikiyatri Yunanca bir kavram: “Ψυχύ” (Psihi): Ruh ve “Ιατρική” (Iatriki): Tabâbet kavramlarının birleşmesinden oluşuyor. Türkçe’ye “Ruh Hekimliği” olarak çevriliyor. Türkiye’de 1974 yılına kadar, Nöro-Psikiyatri (Sinir-Ruh Hekimliği: Asabiyye) adıyla varlığını sürdüren bu bilim dalı daha sonra, Nöroloji ve Psikiyatri olarak ikiye ayrıldı ve bundan böyle Sinir ve Ruh hekimleri aynı disiplin altında değil, Dahilî bir bilim dalı olarak Sinir Sistemi Hekimliği (Nöroloji) ve yine dahilî bir bilim dalı olarak Ruh Hastalıkları Hekimliğı (Psikiyatri) disiplinleri altında icra-ı sanat eylemeye başladılar. Burada bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak gerekir; Batı’da “Psikiyatri” olarak adlandırılan bilimin Türkçe’ye “Ruh Hekimliği” olarak çevrilmesi doğru değildir zira, Batı’nın (Yunan’ın) “Psihi” kavramına yüklediği mânâ ile İslâmî kökenli “Ruh” kavramının süperpozisyonu (üstüste gelmesi) mümkün değildir. İslâm, Ruh’la ilgili olarak fazla teferruata girmez ve onu çok özgün bir yere yerleştirir buna mukâbil yukarıda da bahsettiğimiz üzere “Psihi” sürekli ortadadır, su yüzündedir, Teşbihte hata olmaz, “Bekâretini yitirmiş bir kavramdır”. O nedenle, illâki bir sinonim aranacaksa, yine uydurma ve köksüz-gündelik bir kavram olan “Tin” kavramını önerebiliriz.

Batı ideolojisinin önemli faaliyet alanlarının başında Psikoloji ve Psikiyatri bilimleri gelir. Bu bilimlere verilen rol insanların içsel gerçeklikleri (Tinleri) hakkında tefekküre dalmalarını engelleme, onları yüzeyde tutma, kendi gerçekliklerinden koparma, içlerini boşaltma ve dezenforme etmedir. Bunun en önemli ayaklarından biri dine karşı kıyasıya savaşmak ve bu savaşı yürütürken her türlü hileye başvurmaktır.

Tıp disiplinleri arasında en çok paramedikal-sosyal-ideolojik bilgi ve birikim gerektiren psikiyatrinin Türkiye’deki mensuplarının kahhar bir çoğunluğu bu niteliklerden çok uzaktır. Yüzeyel psikoterapi ve beylik kemoterapi çerçevesinin dışında bir marifetleri olmayan, oldukça sıradan bir psikiyatri kadrosuyla hizmet veriliyor. Bu kelliklerinin üzerine bir de din düşmanlığı fodulluğu eklendiğinre ortaya iğrenç bir tablo çıkıyor. Kendi anadilini kullanamayan, adını yazmaktan aciz, hiçbir yabancı lisâna âşina olmayan, mesleğinin muhteviyatına yabancı ve dine düşman. Buyur bu adamran “Ruh!” tedâvisi bekle. Adam “Ruh”un ne olduğunu bilmiyor ama “Ruh” hekimi olarak ortaya çıkıyor. Adam at hırsızı , adam dolandırıcı, adamın dini imanı para, adam medya manyağı, libido uzmanı! ve nihâyet adam “Ruh!” hekimi.

Yukarıda, Hristiyan İlâhiyâtçıları’nın “cinselliği” Ruh’unn gelişimi önünde önemli bir tehlike olarak değerlendiklerini vurguladık. Bunun doğruluğu-yanlışlığı bir yana, psikiyatri bilimini “libido”ya endeksleyen anlayışı nasıl izah edeceğiz? Hoş, Freudian psikiyatri biraz aşıldı ama buzdağı yerli yerinde duruyor. Çocuk parmağını emiyor, altında cinselliği ara, meme emiyor, cinsî haz aldığını iddia et, kız çocuk babasını arzular (Oedipus), oğlan anasına ilgi duyar (Electra) [Tabiî sen (Freud) Sophpleus’un tragedyalarını bile doğru dürüst okumadan Yahudice yorumlar yaparsan elin oğlu da seni uyarır, der ki, oku be adam, tüm Oedipus serisini oku ve doğru dürüst tahlil et. Aslında doğru, Freud en nihâyetinde bir piskiyatr, o ideolojiden, felsefeden ve dinden anlamaz esas onu yönlendiren şer mihraklarını mahkûm ediyoruz biz. Bizim Psikiyatrlarımızın %1’i Sophokleus’u okumuşsa ve daha da önemlisi tahlil etmişse ben eşeğim!], kırmızı başlıklı kız öyküsünün cinsellikle ilişkisini kur, Oedipus Kompleksi’ni üret, insestin herkesin bilinçaltında olduğunu savun kısaca, insanın apışarasından dışarı çıkamayan bir psikiyatri, Metin Üstündağ-Haydar Dümen psikiyatrisi… Şimdi bu psikiyatri nasıl olacak da, insanlığın yüce değerlerine anlam verecek, “Ruh”u çözümleyecek, insanlığın acılarına, ısdırablarına tedâvi üretecek? Depresyon’dasın, mutlaka “ereksiyon” veya “orgazm”problemin vardır… Manik’sin… “İktidarsızlık” sorunun olabilir… Nevrotik bir kişiliksin, belki küçükken baban sana sarkıntılık etmiştir… Histeriksin, kayınpederinin tecavüzüne uğramış olman lâzım, rüyamda baston gördüm, tamam o hâlde senin eşcinsel eğilimlerin var, vs… Bunlar şaka deşil, günümüz psikiyatrisi büyük oranda “libidinal” hâle getirilmiştir. Hezeyanlara çözüm arayışında olduğu düşünülen psikiyatri biliminin kendisi başlıbaşına bir “hezeyan”dır. Gelin biraz gülelim:

Nevrosis: Yunanca bir kavram. “Νεύρο” (Nevro): Sinir- Osis: Durum, Hâl. Nevrosis: Sinir, Sinir durumu, sinir hâli. “Yunanca” “Νευρικός” (Nevrikos): Sinirli. Tanım: Ruhî nedenlere bağlı olarak semptomların meydana geldiği fonksiyonel bozukluk. Örn. Anksiyete, Depresyon, Histeri. Peki “Ruh” kavramı “Nevroz”un neresinde geçiyor? Hiçbir yerinde. Peki ne geçiyor? “Sinir”. Sinir’le Ruh aynı şey mi? Hiç alâkası yok. Peki neden ısrarla “Ruh” hastalığı deniyor? Tamamen ideolojik. Dinin ve İlâhiyât’ın konularına, ilgi alanlarına müdâhale etmenin en “rafine” yolu bu, yani onun terminolojisini kullanmak. Öyle hipokrit bir bilim anlayışı ki, sokakta bir adam “Ruh”tan bahsetse hemen “gerici”, “mürteci”, “dinci”, “meczub”, “mistik” vs. damgalarını yer. Ama, bu kadar huylanılan bir kavramı “Ruh”! hekimi kullanınca mes’ele yok. Ver kavramı “bilim”in tekeline, geç ırzına sonra “piçleştir” ortaya bırak. “Ruhî nedenlere bağlı olarak…” Peki nedir Ruh? Önce onu tarif et! Yok. Peki neyi replase ediyor? “Sinir”i. O hâlde “sinirsel nedenlere bağlı olarak” de! Yok olmaz, belki “Ruh”a başkaları sahip çıkar, irtica hortlar, yobazlar isitsmar eder. “Bilim” kavramın içine s..arken istismar etmiş olmuyor çünkü o dokunulmaz, ama din “Ruh” hakkında fikir serdedince “Ruh” birden gericileşiyor. Be hey namussuz, düşman olduğun bir kavrama neden sahip çıkıyorsun?

Şizofreni: Yunanca bir kavram. “Σχίζω” (Shizo): Yırtmak- “Φρένα” (Frena): Şuur. Yani bilinç yırtılması, Şuur yarılması, Şuurun sapmalar göstermesi. Tanım: Hastada kendini kişilik bozuklukları ile belli eden ve çoğu zaman hayat boyunca sağlıksız kalmasına neden olan bir grup “ruh” hastalığı. Haydi buyur, yine “ruh” hastalığı. Nasıl oluyor? Niçin “Bilinç bozukluğu” ya da “bilinç hastalığı” değil de illâki “Ruh” hastalığı. Kavramın içinde “Ruh” diye bir şey yok. Ama ne hikmetse “Ruh” hastalığı kategorisine dahil ediliyor.

Mania: Yunanca bir kavram. “Μανία” (Mania): Çılgınlık, azgınlık anlamında. Bir “ruh” hastalığı. Psikomotor aktivite artar. “Çılgınlık” nere, “Ruh” nere?..

Örnekler çoğaltılabilir. Bu, basit bir olay gibi görülüp geçiştirilemez. Olayın ideolojik tahlilini yapmadan anlaşılması mümkün değildir. Buradan gerçek pozitivist-materyalist bilim adamlarına sesleniyoruz: Eğer ilkeli insanlarsanız, inancınıza sıkı sıkıya bağlıysanız, “Ruhbilim” kavramını reddediniz ve yerine başka birşey ikâme ediniz, zira “gerçek” bilim adamı “ruhbilim” kavramını yadsır, aksi halde sizin ilkesiz ve inançsız bir pozitivist- materyalist bilim adamı olduğunuzu kabul etmek zorunda kalacağız ve size hiç değer vermeyeceğiz. Sözüm, kendini bu iddiaya muhatap kabul eden herkese ve istisnasızdır.

Kaynak: H.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!