Pirsig’in İki Romanı – Şu ‘Motosiklet-Akıl’a Zen’siz de Bakamaz mıyız Usta?

211

Robert M. Pirsig:

BATI AKILCILIĞININ DELİRTTİĞİ BİR ADAM

Ayrıntı Yayınevi, gerçekten kaliteli kitaplar neşrediyor…

Bu incelemede bölümler halinde bunlardan ikisini tahlil etmeye çalışacağız:

Robert M. Pirsig‘in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” ile “Lila” isimli iki “roman”ı… (1)

Roman kelimesini özellikle tırnak içine aldık ki, sebebi şu: Bu iki eserde “roman”dan çok felsefî metin özellikleri ağır basıyor…

Yayınevi, arka kapaktaki tanıtım yazısında bu durumu şöyle belirtiyor:

“Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı roman, biyografi ve felsefî deneme türlerinin sınırlarını genişleten; bütün bir akılcılık geleneğini sorgulayan benzersiz bir ‘kült kitap’.” (2)

Yine kitabın başlangıcında yazarın biyografisi anlatılırken, kitap hakkında şunları söylüyor yayıncı:

“Hem okurlardan hem de eleştirmenlerden çok olumlu tepkiler alan bu hayli çetrefil düşünce metni tam bir ‘kült kitap’ oldu. Tam olarak belli bir türün içine sokulamadığı için çeşitli eleştirmenlerin roman, otobiyografi ve felsefî deneme olarak sınıflandırdıkları bu metinde, adı belirtilmeyen bir anlatıcının, oğlu ve iki arkadaşıyla birlikte Minnesota’dan Kaliforniya’ya yaptığı on yedi günlük bir motosiklet yolculuğunun, hem de bir düşünce yolculuğunun hikâyesi olan Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Batı kültürünün temel felsefî problemlerine ve insanlığın teknolojiyle ilişkisine dair derin bir araştırmanın ürünü olarak görülüp övülmüştür.” (3)

Bu iki iktibasın ışığında, inceleme konusu iki romanı bir filozofun otobiyografik romanı olarak vasıflandırabiliriz.

Filozofların neslinin tükendiği bir dünyada kim bu yeni zaman filozofu Pirsig:

“1928’de Minneapolis’te doğan Robert Maynard Pirsig, Minnesota Üniversitesi’nde felsefe, kimya ve gazetecilik öğrenimi gördü. Hindistan’daki Bernaros Hindu Üniversitesi’nde Doğu felsefesi üzerine çalıştı. 1959 ile 1962 yılları arasında Montana ve Illionis’deki çeşitli üniversitelerde kompozisyon ve retorik dersleri verdi. Bu dönemin sonunda ağır bir sinir krizi geçirdi ve elektrik şoku terapisi gördü. Pirsig 1963 ile 1967 arasında Minneapolis’te teknik yazar olarak çalıştı. Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’nı başlangıçta kısa, hafif bir felsefî deneme olarak yazmayı tasarlamıştı, ama 1968’de motosikletle ülkeyi baştan başa geçerek yaptığı bir geziden sonra anlatı çatısını bu gezi üzerine oturttu. Pirsig sonradan yazdığı sonsözde şöyle diyor: ‘Kitap tam 121 yayıncı tarafından reddedildikten sonra bir yayıncı kitap için standart avans olan 3000 doları ödemeyi kabul etti. Yayıncı, kitabın kendisini niçin yayıncılık yaptığını düşünmeye zorladığını anlatıp kitabı basacağını, ama bu 3000 doların büyük ihtimalle bundan alacağım son para olacağını, bu yüzden cesaretimin kırılmaması gerektiğini söyledi. Böyle bir kitapta amaç para değildi.’ Oysa 1974’te basılan Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı kısa zamanda olağanüstü satarak best-seller haline geldi.” (4)

Bu tanıtımdan da anlaşılacağı üzere Pirsig“bir kitap yazayım da best-seller olsun ve köşeyi döneyim” mantığı içindeki klasik Amerikan yazarlarından farklı bir niyetle eserini tamamlıyor ve yayıncı da, “bu eser satmaz ama bu kitabı basmazsam niçin yayıncılık yaptığımı kendime izah edemem, yayıncılığın para dışında da sebepleri olmalı” diye düşünerek eseri basıyor. Yâni eserin hem yazılışı hem de basılışı, Amerika’da hâkim mantık olan kapitalist mantık verilerine aykırı olarak, para değil de “ahlâkî kaygı”larla oluyor… İşin daha garip olan yanıysa, “çerezlik” türden hafifmeşrep kitapları best-seller yapan Amerikan okuyucusunun bu “ağır” felsefe metnine olan inanılmaz rağbeti…

Hangi yan ve yönden bakarsanız bakın tuhaf: Haydi Pirsig‘i anladık, adam “deli”… “Delidir ne yapsa yeridir”… Yayıncıya ne demeli? 121 yayıncının “abiciğim bu kitap on para etmez” diyerek reddettiği kitaba sen 3000 dolar öde ve dünyanın masrafını ederek bas!.. Ya okuyucu? Seks, şiddet, alavere-dalavereyle zekice kurgulanmış ABD roman endüstrisinin “heyecanlı” kitaplarını bırak da, Batı akılcılığını temelinden sorgulayan ve bu temelleri yerle bir eden, romandan başka herşeye benzeyen bu eserleri best-seller yap!..

Ayrıntı Yayınları’nın, bu eserlerin tercümesini yayınlamasına gelince; “ateist olsun da çamurdan olsun” mantığıyla hareket ettiklerini kendileri söylüyor:

“Daha önce Phaedrus, metafiziği dağların doruklarına benzeterek ‘aklın yüce ülkesi’ diye nitelemişti. Lila’da ise Nitelik Metafiziğini şu sözlerle açıklıyor: ‘Engin bir boşluk ve kutsal olan hiçbir şey yok.’ Asıl ürkütücü olanın dağların doruklarına tırmanmak değil, vadilere sıkışıp kalmak olduğunu bilenler, Pirsig‘in önümüze açtığı bu enginliğe, kutsal olan bir şeyler bulma umuduna hiç yüz vermeden açılmaktan keyif alacaklar…” (5)

Kutsal olan hiçbir şey yoksa ve aslolan hiçlik ise; öyleyse bu yazarlıktır, yayıncılıktır gibi sıkıntılı işlere niçin tevessül ediyorsunuz? Bırakın kendinizi hedonist-hazcı dalgalara; keyfini çıkarın üç günlük ömrün, Bektaşîlerin yaptığı gibi: Bektaşî babası, Vali Paşa’nın huzuruna çıkmış; “Vali olmak için kendini niçin bu kadar sıkıntıya soktun?” diye sormuş, Vali Paşa “Daha yükselmek için” demiş. Bektaşî “Daha yükselip ne olacaksın?” demiş. Vali Paşa “Göze girersem nâzır olurum” demiş. Bektaşî “Ya sonra?” demiş. Vali Paşa “Sadrazam olurum” demiş. Bektaşî “Ya sonra?” demiş. Vali Paşa “Hiiç!” demiş. Bektaşî de “İşte ben de onu anlatmak istiyorum, sonunda ‘hiç’ olacaksan bunca çalışıp çabalamak niye? Bak ben bunca sıkıntıya girmeden bir hiç oldum. Hangimiz daha akıllı?” deyip çıkıp gitmiş…

Evet Pirsig bir ateist ve yetersizliğini gördüğü Batı akılcılığının ürünü özne-nesne metafiziği yerine, Nitelik Metafiziği ismini verdiği daha kapsamlı yeni bir metafizik kurmaya çalışıyor, isim güzel ama yanlış: İşin içinde “Zen” de bulunduğuna göre, bu kurmaya çalıştığı metafiziğin ismini “hiçliğin metafiziği” koymalıydı, zira “nitelik-keyfiyet” varlığa ait bir vasıftır, yokluğun vasfı da, niteliği de tabiî olarak yoktur.

BD-İBDA Fikriyatının “yok bir vardır-var bir yoktur” formülasyonu bile Pirsig‘in aklına mukayyet olabilirdi ve Pirsig‘in, “nedir bu akıl ve akılcılık?” sorusu üzerinde düşünür ve derinleşirken, Merhum Üstadımızın “Sanki burnum değdi burnuna yokun” dediği noktaya kadar gelmesi gerekirdi. Ve bu noktada ipin ucunu kaçırmasına kadar olan kimliğini temsil eden Phaedrus, İbda Fikriyatıyla tanışabilseydi, İslâm Tasavvufunun “zulmet” dediği hiçliğin karanlığında klasik Batı düşüncesini hesaba çekmek yerine, İslâm Tasavvufunun ışığında, bu işin bu fikriyat tarafından zaten yapılmış olduğunu görerek “teslim” olurdu…

Bu iddiamızı ispat için gösterebileceğimiz birçok delilden yalnızca birini gösterelim:

“Avrupa’yı gördüğünüz zaman orada tüylerinizi ürpertici dalâletler, bulacaksınız. Sakametler, abesler… Bunun anahtarını şöyle verebiliriz: Aklın bütün hududu, bütün haklariyle beraber İslâmda çizilmiştir. İslâm esas itibariyle akıl değildir, mâkulât değildir demek, aksini iddia etmek kadar saçma… Tabire dikkat edin: Bu, akla gerektiğince kıymet vermek demektir. İslâm, mâkulün üstündeki, onun da üstündeki mâkuldür. Fakat tâbi mâkul… Ve akıl, akıl hâkimiyeti yoktur İslâmda… Akıl teslim olur. ‘Ben teslimim!’ der ve ondan sonradır ki hakikate erer. Akıl teslimiyette aranır. Teslim olunduktan sonra, nasıl kimse cennet için ibadet etmez, fakat ona cennet verilirse, akıl da bahşolunur, sahibine iade olunur. İşte ona İslâm, ‘selim akıl’ der. Ve o akıl her şeydir ondan sonra… Bilmem izah edebiliyor muyum? Akıl bu akıldır işte!.. İlerde bunun da hudutlarını anlıyacaksınız. Akıl bu kadar vardır İslâmda, ve bu kadar yoktur.” (6)

Pirsig‘in romanlaştırdığı şahsî macerası ise, “teslim” olmamış aklın elektrik şokuyla tedavi seanslarında biten hazin hikâyelerinden yalnızca biri… Ama çok derli toplu, oldukça derin, teferruatlı; ve çetrefil felsefî metinlere göre daha kolay anlaşılır bir hikâye olduğu için, “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imanda olamaz” ilkesi ışığında, küfrün kaynağını tanımak isteyenler için iyi bir rehber…

Hele “Batının, bütün eserini sıfıra indirici eksiği ruh, asl olarak Doğuda, ahiretin tarlası olan dünya fethine memur akıl da Batıda… Bu iki kutbu birleştirip bir ark lâmbası parlayışına vücut vermeden, yaşanmaya değer hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir.” (7) terkibî hükmünün yüklediği vazifenin şuuruyla, ortaya çıkan bu vazifeyi bihakkın yerine getiren İbda Fikriyatını anlama cehd ve gayretinde olanlar için iyi bir “yardımcı eser” Pirsig‘in kitapları.

Çünkü Pirsig Batı’nın üç temelinden biri olan “Yunan aklı”ndan başlayarak bütün bir “akılcılık” geleneğini sorguluyor. Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’ nın alt başlığının “Değerlerin Sorgulanması” olması buna vurgu yapıyor. Lila’ nın alt başlığı ise “Ahlâkın Sorgulanması” : PirsigLila’ da Batı’nın ikinci temeli Hıristiyan ahlâkını, akılcılık geleneği ile birlikte sorguluyor ancak; Hıristiyan ahlâkının tenkidinde Nietzsche‘in “Antichrist-Deccal” (8) isimli eserinde yaptığı kadar cesur ve yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Lila’ da Pirsig‘in, “Nitelik Metafiziği” ismini verdiği yeni metafiziği sistemleştirmeye çalışırken klasik özne-nesne metafiziğine karşı yönelttiği tenkidler çok önemli.

Bütün Bunlar Niçin:

BATI DÜŞÜNCESİ BİZİM NEMİZE GEREK ABİ?

İbda düşüncesine gönül vermiş entelektüellerin Batı düşüncesi etrafında dönüp durmaları, o düşünceyi kurcalamaları, doğru anlamaya çalışmaları, tenkidleri, atıfları, İbdacı olmayan İslâmî çevrelerde şaşkınlık doğuruyor… Kafa konforlarını asla bozmak istemeyen bu düşünce tembeli çevreler; klişe halinde ezberledikleri İslâm’a dair dışyüz-kuru kabuk malûmatı eveleyip gevelemeyi İslâmî tefekkür, İslâmî kültür zannediyorlar ve bu yüzden de, “Hikmet mü’minin yitiğidir, onu nerede görse alır” Peygamber emrinin tam tersini yapmayı müslümanlık olarak görüp, hem İslâm Tasavvufunun ince ve derin hikmetlerine, hem de İslâm’ın zıddı olan Batı tefekkürünün verimlerine karşı aynı bigâne tavrı takınıyorlar…

Halbuki bir müslümanın en öncelikli problemi “iman”dır ve bütün İbdacılar bilir ki; “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imanda olamaz”…

Batı düşüncesi “küfrün” sistematik bir kaynağıdır; hangi isim altında ortaya çıkarsa çıksın, İslâm’ın Hazret-i Âdem‘den bu yana bildirdiklerinin tersinin doğru olduğunu kendince ispata memur… Bu zıd, “menbaı-kaynağı” ve “mansabı-varış yeri”ne kadar bilinmedikçe, küfrün diyalektiğinin veya mantığının çelmesini yiyerek İslâm dairesinin dışına düşmek, üstelik bu dışa düşüşü bile farkedememek ve “İslâm” derken “küfrün maşası” oluvermek çok sık görülen bir vakıadır: “Kur’andaki İslâm” gibi dalâletlerin geçit bulduğu yer de tam burasıdır; kafa konforlarını bozmak istemeyenlerin düşünce tembelhanesi.

Ucuzculuk, kolaycılık, kendini zora ve zahmete sokmama, beleş tarafından “adam”dan sayılma çabası… İman mı? O da ne?.. Sen beni “adam” zannet, bu bana yeter de artar bile!..

Oysa İbda Fikriyatı zor ve çetin bir fikriyat; her türlü sapkınlık ve sapıklığın kalb ve zihinleri işgal ettiği bir zaman diliminde, hak ve hakikati yeryüzüne yeniden hâkim kılma derdi ve misyonu olan bir fikriyatın tabiî sonucudur bu zor ve çetinlik… Nefsine Allah rızası için bir gram bile yük yüklemekten kaçınan düşünce özürlüler nezdinde bu “zor ve çetinlik”, kolayca “çetrefillik” olarak algılanmakta ve hemen “Boşver abicim, kim uğraşacak şimdi böyle çetrefilliklerle, biz dalgamıza bakalım. Kızım sen ara şu belediyeyi de son ihalelerden payımıza ne düşmüş bir öğrenelim?” yağmacılığında karar kılmaktadır.

Oysa aynı çetinlikleri zıd kutupta yaşayanlardan biri olan Hegel bakın ne diyor: “Zamanın akışı içinde son felsefe, bütün önceki felsefelerin bir sonucu olup, hepsinin ilkelerini kendinde taşımak zorundadır.” (9)

Buradaki “felsefe” kelimesini “hikemiyat” yapın ve İbda Fikriyatının yüklendiği misyon itibariyle taşıdığı mahiyetin bir buudunu görün… Evet yalnızca bir buudu: İbda düşüncesi kendinden önceki İslâm hikemiyatının yeni bir sentezi değil, aynı zamanda kendisinden önceki bütün zıdlarıyla da hesaplaşan, onları İslâm hikemiyatı ışığı altında tenkid süzgecinden geçiren bir düşünce sistemidir ve Hegel‘in tarif ettiğinden iki kere daha zor ve çetin bir işi gerçekleştirmektedir

İbda Fikriyatı, “lâf olsun torba dolsun” cinsinden yapılan bir zihnî spekülasyon, bir geyik muhabbeti olmadığından, muhataplarından kendinin anlaşılmasını ve ille de doğru anlaşılmasını istemekte ve beklemektedir. Böyle bir “vazife” ile karşı karşıya olan bu fikriyatın bağlıları ile tenkid hakkını kullanmak isteyen karşıtları “doğru anlamak” noktasında buluşmaktadır. Bir düşünceyi kabul ve reddin tek yolu, o düşünceyi doğru anlamaktır.

İbda düşüncesinin, kendinden önceki İslâm hikemiyatının son ve yeni bir sentezi olması özelliği ile zıddı olan Batı düşüncesiyle hesaplaşma özelliğini birlikte taşıması yüzünden, bu düşünceye düzünden veya tersinden muhatap olmak isteyenlerin, en azından ana hatlarıyla Batı düşüncesiyle İslâm Tasavvufundan haberdar , onu “doğru anlama”nın temel şartıdır. İşte o yüzden Batı düşüncesi!.. İşte o yüzden Pirsig

Çünkü Pirsig, Batı düşüncesinin Kadim Yunan’dan itibaren iyi bir şemasını çıkarmış bu iki romanında…

Dersimiz Akıl – I:

İSLÂM HİKEMİYATI’NDA AKIL

“Kur’ân’da BUNDA KALP SAHİBİ OLAN KİMSE İÇİN MUHAKKAK ÖĞÜT VARDIR buyurulması, kalbin türlü sûret ve sıfatları kabul ederek bir hâlden bir hâle geçmesi dolayısıyladır. Allah, “akıl sahibi için” demedi, çünkü akıl bağdır; işi tahdit ile tek bir esasa bağlar. Halbuki hakikat kendi nefsinde böyle bir tahdit ve inhisarı kabul etmez; şu hâlde Kur’ân, akıl çerçevesinde sınırlı bir öğüt kitabı değildir, kalp sahipleri için indirilmiştir.” (10)

“İnceliklere geçiyoruz: İmân tam olduğu zaman ispat yoktur… İmân nedir?.. Zevken idrak… Ya akıl?.. Ruha bağlı bir keyfiyet hâlinde onun mukabil kutbu ve ölçüp biçmeye ve zarflamaya memur bir bağ… İşi tahdit ile tek bir esasa bağlar, oysa hakikat kendi nefsinde böyle bir tahdit kabul etmez… Ki, bu genel bir bilgi olmuş tesbittir: Çin ve Hind düşüncesinde, Heraklit felsefesinde, Hegel ve Marks’ın düşünce sistemlerinde özellikle ağırlıklı bir yeri vardır… Evet, nereye vardık?.. Zâhiri beş hassenin akıl işinde tesiri olmadığı, yâni aklın gördükleri zâhir” idrak âletleriyle anlaşılamadığı gibi, Şeriat ölçülerinin mahiyetleri ve üstünlükleri de akılla kavranamaz… Aynı zamanda birşey kavradık ki, Peygamberlik tavrı aklın ötesindedir!..” (11)

“İmân, zevken idraktır, yâni “hâl”dir; akılla anlamak değil!.. Ve akıl bunu bilmeye memur!.. Ve bunu bilmeyince, anlamayınca, öbürünü bilmesi ve zevken anlaması muhâl!..

İşte topluluk hakikatinin asıl sahibi olanlardan, derecede ikinci olan büyük sahabî Hazret-i Ömer’in buyurduğu:

“Eğer ben görmediğimi aklımla bilemezsem, gördüğümü de bilemem!”

Allah Resûlü karşısında “kâfir”in, İslâm velisi karşısında “ahmak”ın durumu, evvelâ “anlamadığını anlamamaktan” değil mi?..

Biz, her ne kadar imânın gerçek hâlini yaşamıyorsak da gerçek imânın o olduğuna imânımız var!..

Öyle bir imân ki, aklı olan ve akıllı geçinen buyursun; bizimle birlik olmaya veya bizimle akılca çekişmeye… Akıllıca!..” (12)

“Ruhun, kendini dünyada yeniden bulma mecburiyeti vardır; dünya ruhla uyum içine girmek zorunda… Hazret-i Adem’in kaburga kemiğinden yaratılan ve O’nun bizzat nefsine meylini temsil eden Havva gibi, Ademoğlunun dünyada aramak zorunda olduğu akıl, kendi aklıdır, aklının hakikatidir… Ve herkesin aklı kendine!..

Buraya dikkat: Yukarıda aklı, ruh ile üstüste gelecek biçimde kullandık… İnsan “malûm-sır”rı, “ifâde” ile açığa çıktığına ve o ifâde “malûm”un “hasrı”nı belirttiğine göre, İFÂDE, “malûm”un aynıdır… Bu mânâ çerçevesinde “akıl”, “ruh”un aynıdır… Nasıl ki, “malûm”un “ifâde”si hâlinde kullandığımız “nefs-şahsiyet”e RUH kasdı veriyorsak ve bu “malûm-ruh”a nisbetle bir “ruhîlik” belirtiyorsa, “malûm-sır”ra bağlı bütün görünüşler, ona bağlı keyfiyeti temsil ederler. Bu yüzden de, “malûm”u, görünüşleri boyunca isimlendirebiliriz.

Topyekûn insanlık Allah Resûlü’nün kadrosu olduğuna göre, her insanın “malûm-sır”rı, “Küllî Malûm”un “hasrı” içindedir ve O’ndandır.” (13)

“Başa dönersek: Âdemoğlunun dünyada ARAMAK ZORUNDA olduğu akıl, kendi aklıdır, aklının hakikatidir… Herkesin aklı kendine olduğuna göre, HAKİKATİN HAKİKATİ hâlinde aklın hakikati ne ki, herkes kendi aklının hakikatini ona nisbetle anlasın?.. Herşey gibi aklın hakikati de, hakikatin hakikati olarak tek ferdin hakikatinde, tek fert hakikatini temsil eden Allah’ın Sevgilisi’nde tecelli ediyor… Yâni aklın hakikati de İslâm’da ve buna “selim akıl” derler!..” (14)

“Bütün bunları anlatırken ne yapmış oluyoruz?.. İslâm’a nisbetle aklın rolü, yeri ve değerini belirtip, “Küllî Akıl”ın nefsimizde gerçekleşmesi hâlinde “selim akıl”ı, yâni İslâm aklını belirtmiş oluyoruz… İslâm aklını kazanmak mecburiyetinin ne olduğunu, hadîs meâlinden gösterelim:

“Onlar ki, akılla nimetlendirildiler, kurtuldular!”

Nereye vardık? Akıl, İslâm’a uymaya mecbur… Nasıl? İslâm’ın istediği biçimde… O ne? Kendi zamanında zamanı bütünleyerek, “topluluk hakikati”ne bakışının ne olduğunu ortaya koyarak ki, yeni zaman ve mekân tecellilerinde bizzat O’nun “hasrı” olsun!..

Yâni?.. Aklın, İslâm’a nisbetle yeri, değeri ve rolünün ne olduğunu aklı almazken, “İslâm akla uygundur!” diye yarım akılla yorum yapmak İslâm’a aykırıdır… Hem de bir nevî “aklın fazileti”ni ön plâna çıkarıp İslâmı methettiğini zannederken, akıl plânında anlatılanı anlamaz, “akılsız akılcılık” tezadı içinde!..” (…)

“Demek oluyor ki, insanın ARAMAK ZORUNDA olduğu akıl, hakikatini “İslâm aklı”nda bulur… Ve, ve, ve; aklın “ruh”a bağlı bir keyfiyet, onun “hasrı” içinde olması bakımından, her adımda “ruh” hakikatine, yâni “ruh hakikatinin hakikatine” bağlı bir seyir belirtmesi gerekir… Anlaşılıyor ki, büyüdükçe ruhun önünde dize gelen “selim akıl” başka, akılsız akıl başka!..

Burada bir şeyi daha anlıyoruz: “Bedahet” davası gibi, “akıl” davası da “karışık” bir iştir… Niçin? Tecrit ufkunda herşey, “malûm-sır”ın zâhiri ve görünüşüdür, aslı “sır”dır…” (15)

“Selim akıl”ı böylece tanıdıktan sonra, gelelim Batı düşüncesinin “akıl”ına…

Dersimiz Akıl – II:

BATI DÜŞÜNCESİ’NDE AKIL VEYA PHAEDRUS AKLINI NASIL KAYBETTİ?

Phaedrus’un cinnetle biten macerası, aslında Batı akılcılığının ferdîleştirilmiş bir hikâyesidir.

Roman kahramanının cinnet öncesi kişiliğini temsil eden Phaedrus, “akıl hayaleti”nin peşinde koşarken gide gide aklın sınırlarına ulaşır ve film kopar.

Pirsig, Phaedrus’un filmi koparıp yüksek voltajlı elektrik şoku “tedavisi”nden sonraki kişiliği olan, romanın asıl kahramanı isimsiz kişinin şahsında mevzuyu toparlamaya çalışırken, diğer yandan filmi yeniden koparmamaya ihtimam göstererek, çözüm arayışının hikâyesini anlatır. İsimsiz roman kahramanı, elektrik şoku öncesi kişiliği olan Phaedrus’u parça parça hatırlamaktadır; ayrıca elinde Phaedrus’un yüksek nitelikli felsefî notları vardır… Parça bölük hatıralar ile bu notları birleştirerek, Phaedrus’u yeniden bütünlemeye ve nerede hata yaptığını bulmaya çalışmaktadır… Bu çabası sonunda Phaedrus’un büyük ölçüde haklı olduğuna inanmaya başlar; asıl hatanın, Phaedrus’ta değil, Kadim Yunan’dan beri gelen Batı Akılcılığında, Batı’nın aklı herşeyin üstüne koyan, tanrılaştıran değerler sisteminde olduğunu görür: Klasik özne-nesne metafiziği’ndedir asıl hata…

Pirsig’in tesbiti doğrudur. Ama biz sözün burasında biraz mola verip, “selim” olmayan aklın akıbetini “selim akıl” sahibi bir mütefekkir’den öğrenelim:

‘Akıl Anarşizmi’:

MUTEZİLE

“Kaybettikleri vecd ve aşk idraki ve teslimiyet inancı yanında, okudukları başıboş felsefe kitaplarının da tesirine kapılan ve öncekilerin yalçın hissîliğine mukabil fikrî bir hüviyet taslayarak bir nevi filozof bozuntuları halinde ortaya çıkan “Mutezile”ciler, kendilerinden evvelkiler ve sonrakilerle beraber dış ve kör mantık perendelerinin hayal boyu türlüsünü misallendirirler.” (…)

“… ruh feyzi gölgelenmeye başlayınca, tek başına kalan akıl, uçsuz bucaksız bir denizde ve kasırgalar, yıldırımlar altında tek kürekle yol almaya bakan bir kayığa döner. Akıl anarşizmi de bundan ve böyle doğar.” (…)

“Allah hem kulunu muhtar olarak yaratmak, hem de önceden kuşatmış olmak gibi, akıl almaz tezadı birleştiren kudrettir. AKLIN DURDUĞU VE KIPIRDAYAMAZ OLDUĞU BU NOKTADAKİ SONSUZ KUDRETTİR Kİ, ALLAHTIR. Sen yaratıcıyı kendi kudret seviyene mi indiriyorsun ki, sence birleştirilmesi muhal olan bir tezadı onca da birleştirilemez farzediyorsun?” (16)

Merhum Üstadımızın, Mutezile aklını tasvir ederken kullandığı “kayık” misâli, Pirsig’de “motosiklet” olmuştur…

Kayık veya motosikletler; biri, uçsuz bucaksız ummanlarda fırtınalar ve yıldırımlar altında tek kürekle yol almaya çalışırken, diğeri, uçsuz bucaksız yollarda her türlü engelleyici dış tesire açık olarak yol almaya çalışmaktadır.

BU MOTOSİKLET NE AYAK USTA?

Pirsig, “Batı aklı”nı başarılı bir teşbihle motosiklette suretleştirirken, aklın “âlet” rolünü ister istemez kabul etmektedir. Akıl bir âletse, “değer” değildir; hele değerler sisteminin tepesindeki Zeus hiç değildir…

Öyleyse: Elveda “akılcılık”…

“Hassas âletler bir fikri, yâni boyutsal hassasiyeti gerçekleştirmek üzere dizayn edilmişlerdir; ama bunların kusursuz olması imkânsızdır. Motosikletin kusursuzca biçimlendirilmiş parçası yoktur ve olamaz; ama bu âletlere mümkün olduğunca yakınlaştığımızdan, dikkate değer şeyler olur ve her yönden tümüyle akılcı olmasaydı büyülü diyebileceğimiz bir güçle, ülkenin bir ucundan öteki ucuna uçarak gidersiniz. Asıl önemli olan şey bu akılcı düşünsel fikrin kavranmasıdır. John, motosiklete baktığında çeliğin farklı biçimlerini görür, bu çelik biçimlerine karşı olumsuz şeyler hissedip üzerinde fazla düşünmez. Ben şu ânda çelik biçimlerine bakıyor ve fikirler görüyorum. O, benim parçalar üzerinde çalıştığımı sanıyor. Oysa ben kavramlar üzerinde çalışıyorum.

Dün, motosikletin bileşenlerine ve işlevlerine göre ayrılabileceğini söylerken, bu kavramlardan sözetmiştim. Bunu söylediğimde, şöyle şematize edilebilecek bir düzenleme oluşturmuştum:” (…)

“Ve bileşenlerin, güç grubu ve hareket grubu olarak alt bölümlere ayrılabileceğini söylediğimde, birden yeni kutular belirmişti:” (…)

“Gördüğünüz gibi, her yeni ayırımı yaptığımda bu ayırımlarla ilgili yeni kutular ortaya çıkmakta, sonunda kutulardan koskoca bir piramit oluşmaktadır. Motosikleti gittikçe daha küçük parçalara böle böle sonunda bir yapı oluşturduğumu görürsünüz.

Kavramlardan oluşmuş bu yapıya bilimsel dilde hiyerarşi denir ve antik çağdan beri tüm Batılı bilginin temelini oluşturmuştur. Krallıklar, imparatorluklar, kiliseler, ordular hep hiyerarşiye göre yapılanmıştır. Modern işletmeler de bu şekilde yapılandırılır. (…) … öyle ki bazı bilim dallarında, meselâ biyolojide filum-takım-sınıf-tür hiyerarşisi neredeyse ikon konumundadır.” (…)

“Bu yapıların birbirleriyle ilişkisi ise, kimsenin ömür boyu küçük bir bölümünden fazlasını anlayamayacağı kadar karmaşık ve uçsuz bucaksız biçimlerle gerçekleşir. ‘Muhteva hiyerarşisi’ ve ‘nedensellik yapısı’ kısımlarının yalnızca birer türünü oluşturduğu, birbiriyle ilişkili tüm bu yapıların genel adı SİSTEM’dir. Motosiklet bir sistemdir. Gerçek bir sistem. (…) Motosiklet budur işte; çeliğe işlenmiş kavramlar sistemi. Birisinin zihninden çıkmamış tek bir parça ve tek bir biçim yoktur içinde…” (17)

Pirsig’in motosikleti bu işte; yüzde yüz akıl ürünü bir âlet: Batı akılcılığının minik bir maketi… Veya akılcılık tanrısı’nın yarattığı (!) bir mahlûk ve aynı zamanda onun motosiklet suretine bürünmüş bir görüntüsü…

Akıl Kilisesi’nin akademik korosunun bitip tükenmek bilmeyen ilahîlerinin loşluğundan parçayı kurtaramazsanız, bu “yüzde yüz insan aklı ürünü” safsatasını kolaylıkla sahi zannedebiliriz.

Ama İbda Fikriyatının “Herşey gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle vardır” formülasyonunun ışığında meseleye bakarsak: Aklın, “mübdî-benzersiz yaratıcı” değil; Mübdî’nin halkettiği bu “imkânlar âlemi”nde “mümkün”ü keşfeden ruhun, bu “keşf”ini ölçüp, biçip, tartıp, tasnif ederek tanımasına yarayan bir “âlet” olduğunu hemen anlarız. Yâni motosiklet, insanların onu motosiklet hâline getirmesinden önce “mümkün” olma özelliğiyle imkânlar âleminde varolmamış olsaydı, insan aklı onu asla sistematize edemez, bir sistem hâline getirip inşâ edemezdi.

Bakın Pirsig, çelik konusunda söyledikleriyle buna ne kadar yaklaşıyor: “Çelik bile insan kafasından çıkmadır. Tabiatta çelik yoktur. Size bunu bronz çağından birisi de söyleyebilirdi. Tabiatta varolan şey yalnızca çeliğin POTANSİYELİDİR. Bundan başka birşey yoktur. Peki ama, ‘potansiyel’ nedir? Bu da birilerinin kafasındadır… Hayâletler.” (18) İşte sorunun can damarı budur: “Peki ama potansiyel nedir?”

Ya Pirsig ne yapıyor? Bu önemli sualin yanından kıvrılıp geçiyor: Potansiyel, mümkün olma özelliğidir… Mümkün olma özelliğini ise çeliğe insan aklının vermediği açıktır: Çeliğin varolabilmesi için demir, ateş ve su gerekir; bunlarsa tabiatta varolan şeylerdir, aklın icadları değil… Demirin, ateş ve su ile işlemden geçirilerek çelik hâline gelebileceğini ruh keşfetmiş ve akıl bu keşfi; farkları, benzerlikleri, faydaları, zararları gibi sayısız açıdan tahlil, tasnif ve tarif etmiştir.

Burada konudan ayrılarak bir parantez açmamız gerekiyor.

Mevzûdışı Önemli Bir Parantez:

SİSTEM

“… Motosiklet bir sistemdir. Gerçek bir sistem.

İdarî ve kurumsal yapılanmalara da ‘sistem’ demek doğrudur, çünkü bu örgütlenmeler motosikletinkiyle aynı yapısal kavramsal ilişkiler temelinde oluşturulmuştur. Tüm anlam ve amaçlarını yitirseler de, yapısal ilişkiler sayesinde ayakta kalırlar. İnsanlar fabrikaya gelir ve tümüyle anlamsız bir işi, soru sormadan, saat sekizden beşe dek yaparlar, çünkü yapı bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Onların bu anlamsız hayatı sürdürmelerini isteyen ne bir kötü adam ne de bir ‘ahlâksız herif'” vardır; yalnızca yapı böyledir, sistem bunu gerektirir ve kimse, yalnızca anlamsız diye yapıyı değiştirme gibi tehlikeli bir işi üstlenmek istemez. Ama sistem olduğu için bir fabrikayı yıkmak veya bir hükümete karşı ayaklanmak veya motosikleti tamirden kaçınmak, sebeplere değil de sonuçlara saldırmaktır ve SALDIRI YALNIZCA SONUÇLARA YÖNELİK OLDUĞU SÜRECE HİÇBİR DEĞİŞİM MÜMKÜN DEĞİLDİR; bir fabrika yıkılır, ama onu üreten akılcılık bırakılırsa, aynı akılcılık hemen bir başka fabrika üretecektir. Sistematik bir hükümet devrimle yıkılır, ama o hükümeti üreten sistematik düşünce kalıpları sağlam kalırsa, o düşünce kalıpları daha sonra başka hükümetlerle kendilerini tekrar edeceklerdir.” (19)

Bu nokta mühim, zira tam da bu nokta, İbda Fikriyatının kendisi dışındaki İslâmî çevrelere anlatmaya çalıştığı, fakat, muhataplarının bir türlü anlayamadıkları veya anlamaktan kaçındıkları temel noktalardan biridir…

“Toplum hayatının mevcut rejim tarafından tanzim edilmiş sosyal, hukukî ve siyasî, kısaca “ahlâkî tümü” içinde sayısız münasebetlerde bulunan insan, düzen değişimi isteğini bildirirken, yaşamakta olduğu tezada karşı gelmektedir; bu, yaşamak istediği sistem ile, “yaşadığı” rejimin tersliğidir… Başka bir ifade ile, yaşamak istediği ahlâk ile, yaşadığı ahlâkın tersliği.

Bu nokta, “İslâmı önce kendimiz yaşayalım” tarzındaki, İslâmı birkaç şekil ve kaide zanneden aksiyon kaçaklarının tekerlemesine de açıklık getirme zorunluluğunu vurgulamaktadır: Sosyal-siyasî hayat, aynı gaye etrafında ayrılmaz bir bütündür… Genişliğine hayat sahası kaydıyla söyleyelim ki, BAĞLI OLUNAN DÜŞÜNCENİN ONA ZIT REJİMİNDE “YAŞAYABİLME” BUUDLARI İSE, O REJİMİN MÜSAADESİ DAİRESİNDEDİR ve ŞÜPHESİZ KENDİSİ İÇİN RAHATSIZ ETMEYİCİ KABUL ETTİĞİ SAHA KADARDIR… Misâl bu ya: Laik Amerika ve Komünist Rusya’da yaşayan müslümanları ele alalım… “Senin namazına engel olan mı var? Din işleri ayrı, dünya işleri ayrı… Kıl namazını, yat aşağı!”… Üstelik inisyatife bırakılan bu sahanın bile düzenin duygu ve düşünce tesiri içinde değerlendirilebileceği göz önünde tutulursa, yaşayabilmenin mümkünlüğü ortaya çıkar. Buna, “kendi düşünce sistemine uygun bir yaşama kendi sistemin olmadan mümkün ise, düzen değişiminden bahsetmenin mevzuu yoktur.” şeklindeki doğruyu da ekleyebiliriz. Düzen gayesi, yâni dış iyilik sağlanabilsin ki, iç iyiliği bozan tesirlerden korunabilmek mümkün olsun… Görüldüğü gibi, inanılan sistem genişliğine insan meseleleri içinde yaşanamıyorsa, “yaşamak” cihadın gereğini yerine getirme ve cihad ahlâkı olarak doğar; bundan kaçınmak ve sadece ahlâkî düşünmek, sadece ahlâksızlıktır.

Düzen değiştirmek, bağlı olunan sistemin ahlâkını sosyal-siyasî müesseseler bütününe hakim kılmaktır; ferdi toplumdan ayırıcı olmayan her sistem, aynı zamanda siyasî bir sistemdir de. Yaşanan rejim ve istenen sistem arasındaki zıtlığın kişilerde meydana getirdiği sancı derecesi ve rengindedir ki siyasî şuur oluşur ve siyasî şuurun keskinleşmesi oranındadır ki değişim talebi doğar.” (20)

Bu satırlar yazılırken, henüz Özalizm cüzdanlar yoluyla vicdanları katletmemişti: Kâfirlerle hoşgörü içinde birarada ve barış içinde yaşama türküleri söylenmeye başlanmamıştı. Ne Papa’nın elini, hahamın takkesini öpen ve her attığı adımı üstlerine rapor eden “Hocfendiler” vardı, ne de “Bizim kahraman ordumuzla en ufak bir görüş ayrılığımız yoktur” diyebilin mücahit (!) Başbakanlar vardı… Bir kısım İslâmcı medyada, Humeyni devrimine güzellemeler yapılıyordu… İslâmcı kesimin önde gidenlerinden olduğu söylenen bir kısım yazar-çizer takımı, Türkiye’de İslâmî değişimin “kaynak”tan yapılması ve bu işe asla “kul fikri” karıştırılmaması gerektiğine dair unutulmaz kul fikirleri kaleme almakla meşguldüler. Kısaca şimdi kapı kapı gezip kendilerinin ne kadar laik, demokrat ve cumhuriyetçi olduklarına inandırmaya çalışan bu garip mahlûkat, o zamanlar kendilerinin ne büyük evliyâ, ne keskin radikal İslâmcı ve ne büyük İslâm mücahidi, hatta İslâm mücahitler ordusunun başkomutanı filan olduklarını tanıtmaktan özel bir zevk alıyordu.

Derken… Önce Özalizm vicdanları kiraladı, sonra 28 Şubat sopanın ucunu gösterdi ve cümle mücahidân-ı İslâm (!), evliyâ (!), mürşid (!), mürid (!), mütefekkir (!), düşünür (!), İslâmcı aydın (!), sarığı atıp serpuşa; hırkayı çıkarıp istavroza; cübbeyi atıp Siyon Yıldızı’na; Seyyid Kutup’ları, Mevdudî’leri, Ali Şeriatî’leri bırakıp, Nutuk’a sarıldı. Ama yukarıdaki satırlarda söylenen hakikat, olduğu gibi yerli yerinde duruyor. Bu hakikate söylendiği gün başka bir sebeple işlerine gelmediği için bakmayanlar, bugün de bakmıyorlar ama bu kez sebep başka…

Devam edelim:

“Mevcut düzenin siyasî-hukukî müesseseleri içinde kalınarak hareket eden ve rejimin kurallarına uygun olarak meydana gelen iktidar değişimi, YANı SADECE İKTİDARI KULLANANLARIN DEĞİŞMESİ DÜZEN DEĞİŞİMİ DEĞİLDİR.

Ülkemizi örnek olarak alırsak, ANAYASA doğrultusunda -ona uygun olarak- kurulmuş partilerin seçimle iktidara gelmeleri veya iktidardan gitmelerinin, SıSTEM DEĞİŞİMİ MÂNÂSINDA DÜZEN DEĞİŞİMİ İLE BİR İLGİSİ YOKTUR. (…) … hükümet edenlerin değişmesi mânâsında iktidar değişimi ile, düzen değişimi mânâsında iktidarın niteliğinin değişmesinin birbirine karıştırılmaması” gerekir. (21)

İşte 30 yıllık MNP-RP çizgisinin hüsranla neticelenmesinin, bunca emek ve paranın “hebâ edilmesi”nin temel sebeplerinden biri, yukarıdaki (20) ve (21) numaralı iktibasta yirmi yıldır durduğu halde, hiçbir “mücahit” (!) partili bunu anlama zahmetine katlanmıyor ve FP de, sanki MNP-RP çizgisindeki inkisar hiç yaşanmamış gibi, aynı akıbete doğru güle oynaya gidiyor. Bu gidişe “ahmaklık” demek çok az; bu, ahmaklıktan çok daha fazla bir şey: Bu işten çok yoğun ve pis bir kasıt kokusu geliyor; bunlar sistemi İslâmlaştırmaya çalışmıyor; müslümanları laikleştirmeye çalışıyor…

Şimdi parantezi kapatıp, Pirsig’in motosikletine dönelim.

BU ‘ÂLET’ BİZİ NEREYE KADAR GÖTÜRÜR USTA?

Pirsig Batı akılcılığını motosiklet teşbihine başarı ile uygularken, çok önemli bir şeyi gözden kaçırır gibi oluyor: Âletin sınırı!..

Âlet, ister birinci romanda olduğu gibi motosiklet, isterse ikinci romandaki gibi bir tekne olsun, neticede bir sınırı vardır: “İstiab-yükleme” sınırı, hız sınırı, güç sınırı, alan sınırı, iş sınırı vb…

Her âlet, her yönden sınırlıdır: Aklın da sınırları vardır ve o sınırlar iyi bilinmezse, her sınır, âlet için ayrı bir iflas noktası olur…

Phaedrus, motosiklet bakım sanatındaki bilgi veya itinâ eksikliğinden değil, akıl âletinin sınırlarını akılla aşmaya çalışmasından dolayı aklını kaybetmiştir…

Evet, her âlet gibi akıl âleti de, her yeni durum karşısında yeni ayarlar gerektirmekte; yakıtından yağına, eskiyen parçaların değiştirilmesinden, silinip temizlenmesine kadar sürekli bir bakım ve tamir taleb etmekte; ve bu tamir ve bakımın da, sanatkâr titizliği içinde yapılması icab etmektedir.

Ancak, tamir ve bakımdaki itinâ ve kusursuzluk, âletin sınırlarını asla ortadan kaldırmamakta; yalnızca, bu sınırlar içinde iyi işlemesini ve fonksiyonlarını iyi yerine getirmesini sağlamaktadır.

Pirsig, “tamir ve bakım”daki sayısız teferruat içinde bu “sınır” noktasını gözden kaçırmaktadır.

Halbuki, ne kadar iyi bakarsanız bakın, bir motosikleti uçuramazsınız, yüzdüremezsiniz, bir kamyon kadar yük taşıtamazsınız, onu bir tren gibi rayların üzerinde götüremezsiniz, bir matkap gibi kullanamazsınız ilh…

Demek ki, bakımdaki titizlik, “âlet”in işleyişi ve fonksiyonlarını iyi yerine getirmesiyle ilgilidir. Phaedrus’un problemi ise, bu “âlet”in gelip dayandığı sınırın “ötesi”ne nasıl geçileceğinden kaynaklanmaktadır. Aklın sınırı varsa -ki vardır-, bu sınırın ötesinde bu âlet işe yaramayacaktır -ki Phaedrus bunu yaşamıştır-. Bu sınırların dışında yol alabilmek için insana gereken şey nedir?

‘PEYGAMBERLER OLMASAYDI’…

“Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı. İnsanlık olmazdı ki…

Bütün insanî iş ve verim şubelerinin ruha bağlı bir zaruretin derecelerini temsil etmesi… İhtiyaçların, mücerret ruh ve fikir ihtiyacının doğurduğu bir zaruret olması… İnsanın, bildiren olmasa bilemeyeceği… İnsan faaliyetlerinin ahlâkî karakter belirtmesi… En iptidaî toplumların bile bir kültür ve medeniyet vahdeti teşkil etmesi… Dilsiz hiçbir kültür olmaması; insanın kendisini, çevresini, topluluğunu dille tanıması ve eserlerini dile borçlu olması… Evet; bütün bu hakikatler, insanlık tarihi boyunca gelmiş bütün medeniyetlerin, Peygamberler Tarihi’nin salkım-saçak görünüşlerini temsil etmesini açıklar.” (22)

Sözün hemen burasına kısa bir not iliştirelim: İslâm tarihi boyunca müslümanların en çok okuduğu kitaplardan birinin “Kısas-ı Enbiyâ-Peygamberler Tarihi” olması ve Peygamber kıssalarının “sözlü kültür” yoluyla müslüman halkın en alt kültür katmanlarına kadar ulaşması; her müslümanı dünya fikir tarihi konusunda malûmat sahibi yapmış ve yine bu, her müslümanda belli bir tarih şuurunun oluşmasını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan Peygamber kıssalarının bir hikmeti de belki budur.

Devam edelim:

“Ruh gibi zamanın da ölçülüp biçilebilir, gösterilebilir, dokunup ellenebilir bir keyfiyet olmadığı gözönünde tutulursa, tabiat karşısında ifadesiz olan insan, onsuz “oluş”un olmadığını bildiği zamanı da yalnız şuurda mevcut bir hakikat ve tabiat plânının (madde-mekân) karşıtı olarak tanıyor ki, şuurun görüntüler boyunca zamanı tezahürlerinden anlıyor olması, neticede, âlemde gerçekleşmelerle ortaya çıkan her kültür, insan ve insandaki tabiat görüşünün, bilinmez “yekpare ân-Küllî Ruh”un temsilcisi olmasıdır; her kültür ve giderek her insanın farklılığı, bu gerçekleşmenin göstericisi olarak insanı kader sırrının önüne getirir… Bu mesele, bundan sonra üzerinde duracağımız hususlarda daima gözönünde bulundurulmalıdır; ruh ve zamanı dikkate almaksızın bu çerçevede söylenecek her şey, yavanlık alâmeti…

Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı gibi, “doğru düşünce” olmasaydı, “doğru düşünce olmadan, doğru düşünme faaliyeti olmaz!” düşüncesi de olmayacak, varılanın “doğru” olduğunun bilinememesi bir yana, ne “düşünce” ve ne de “doğru” bulunmayacaktı… Son tecritte, “Mutlak Fikir”in gerekliliği… Ve, “ilk insan, ilk Peygamberdi; ilk dil, ilk insanla vardı” hakikati.” (23)

“DİL OLMADAN ‘AKIL’ NE?..”

“Dil olmadan “akıl” ne?.. Akıl, ruhta “nefs-kendilik”te var olan bir keyfiyet iken -ki, insanın bir tarifi de Cevher-i akıl-, OLUŞ’unu dile borçlu. Dil olmadan “düşünce” ne?.. Düşünce olmadan “ben” idrakı ne?.. “Ben” idrakı olmadan, diğerleri, yani insanla insan ve insan ile tabiat ilişkileri ne? VARLIK ve OLUŞ olmaz ki!.. “Ben” idrakının olmadığı yerde, ne karşı cins var ve ne de hemcins; eşya ve hadiselerin mevzuunun olmadığı yerde, ne varlık var, ne yokluk… İnsan mevcut değil!..” (24)

‘PEYGAMBERLER OLMASAYDI’ DEĞERLER DE OLMAZDI

Pirsig’in birinci romanının alt başlığı “Değerlerin Sorgulanması” ya, bir de ona bakalım:

“- “Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı”… Bu Levha’nın toplayıcı mânâsı şudur: “İyi” ve “kötü”, bir değer ölçüsüdür ve âlemde zâtıyla iyi ve kötü yoktur. Ruha nisbet işi olmadığı zaman, “mutlak” karşısında “mümkün”, “sonsuz” karşısında “sonlu”, “eksiksiz” karşısında “eksik”, “varlık” karşısında “yokluk”, “ruh” karşısında “nefs”, müsbet ve menfi olarak görünüyor. Değer ölçüleri için de aynı şey; “Mutlak ölçüler” müsbet, antitezleri menfi… “Bir ilmin yanlışı, nihâyetinde görünür” hikmetinin ispatı, bunun antitez cepheler takâmüllerinin nihayetinde kendi iflâslarını sergileyerek, tersinden İslâm’ın hakikatini işaretleyici olmuşlardır…” (25)

İşte Phaedrus’un aklının iflasının, Pirsig’in bilmediği gerçek sebebi bu! Phaedrus’un sistematik aklı, şayet İBDA FİKRİYATI ile tanışabilseydi; “akıl”ı da kendi sistematiği içinde kategorize edip, gereken yere oturtan bu düşüncenin ışığı altında, “sır idrakı” ve “şiir idrakı” kanatlarıyla “iman” kapısında “teslim” olur ve “selim akıl”a dönüşürdü…

Lâkin “nasip” diye birşey de var…

‘FELSEFENİN MANZARASI’

Pirsig’in romanlarının aynı zamanda bir felsefe metni olduğunu söylemiştik ya, İBDA FİKRİYATI’nın felsefeye bakışına dair bir-iki küçük misal verelim:

“Thomas Akinos, aziz mertebesine yükseldi. Aristo, Büyük İskender’in hocası oldu. Volter ise, krallar tarafından sırdaşlığa kabul edildi. Buna karşılık, Sokrat öldürüldü ve Bruno yakıldı. Bir felsefe tarihçisi, bugün kimsenin aklından böyle bir şey geçmemesini şöyle izâh ediyor:

– “İnsanlar, filozofu, günümüzde, öldürmekten çekindikleri için değil, “zaten ölmüş şeyi öldürmeye ne lüzum var?” diye düşündükleri için bir şey yapmıyorlar!”

Felsefe öldü mü? Çoğu zaman öyle gibi görünüyor. Harp ve değişiklik içinde teknolojinin prensip aradığı ve prensiplerin bombalarla ifâde edildiği bir dünyada filozofların söyledikleri değil, söylemedikleri şeyler ürkütücüdür. Mantık tersine dönünce, ihtiraslar serbest bırakılınca, önemli meseleler artınca, insanlar kendilerine istikamet gösterilmesi için ilim adamlarına, psikiyatri mütehassıslarına, sosyologlara, politikacılara, tarihçi ve gazetecilere, kısacası an’anevî yol gösterici olan filozoftan başka herkese başvururlar. Bugün, ilâhiyatçılar insanlara filozoftan daha yakındırlar. Çok kimse, insanlık tarihinde felsefenin artık kıymetini kaybettiğine inanmaktadır. Bir zamanlar bütün ilimler felsefenin hükümranlığı altındaydı. Fakat ilimler, fizikten psikolojiye kadar, yavaş yavaş ayrıldılar ve başlı başlarına birer vahdet hâline geldiler. En önemlisi, bir zamandan beri felsefenin kendisi de geçmişine ve an’anevî vazifesine karşı isyan hâlindedir. Bu isyanın ifâde ettiği entellektüel temizlik belki de lüzumluydu. Fakat ne var ki, şimdiki felsefe insanlarla değil, kendi meseleleriyle meşgul olmakta ve hayat hakkında değil, felsefe hakkında felsefe yapmaktadır…” (26)

Tarihi boyunca “doğru yol”un zıddı olarak ortaya çıkmış ve bütün doğrusu, kendinden önceki felsefî ekollerin yanlışını göstermekten ibaret kalmış “felsefe”nin kısa hikâyesi, yukarıdaki gibi…

Fakat Batı karşısındaki bozgunu zafere inkılâb ettirmek vazifesinin farkında olan; “zıd”dını tanımak ve böylece gerçek imanı bulmak isteyen bütün İslâm aydınları için, mecburi bir ilgi alanı…

Pirsig’in iki eserine bu işi kolaylaştırıcı unsurlar olarak bakıyoruz.

BU ARADA ‘ZEN’ NE ALÂKA USTA?

Batı akılcılığının açmazlarının, hem teorik hem pratik alanlarda net olarak görünmesinden beri, 20. yüzyıl Batı entelektüeli, Uzakdoğu’nun mistik felsefelerine doğru dümen kırıyor…

Pirsig de Hindistan’da Doğu Felsefesi üzerine araştırmalar yapmış; ve “Zen”, mevzuya buradan dahil oluyor…

Zen’i, Pirsig ve benzeri ateist Batılı aydınlara cazip kılan faktör, hem belli bir mistik ihtivâ etmesi hem de din olmaması; Tanrı inancı olmaması, yani hiçliğin mistiği olması…

Allahsız olsun da, çamurdan olsun, gibi bir garip düşünce…

İslâm Tasavvufu olmasın da, ne olursa olsun!..

Bakalım nereye kadar kaçacaklar?

Zen’in ilacı olsa önce kendi kafasına sürecek ama, Batılı aydının açmazının derinliğine bakın ki, düştüğü yerden çıkmak için Zen’e bile sarılıyor da, yanıbaşında duran İslâm Tasavvufunun kurtarıcı El’ini ısrarla görmezlikten geliyor…

N’apalım? Zen’e düşen ağlamazmış…

Şimdi kısaca şu Zen’e bakalım:

“Budizm bir tür bilinmezci veya Tanrıtanımaz bir spiritüel harekettir; dinden çok bir bilgeliktir. Hiçbir zaman tanrı sorusunu düşünmez ve Buddha’yı bir mesih veya peygamber olarak ele almaz. Dolayısıyla Kitab-Mukaddes’i veya Kur’ân’ı karşılayacak, yazılı Budist bir metin yoktur ve bir vahiy de sözkonusu değildir. Ama Buddha kendi aydınlanışından sonra vaaz vermekten geri kalmamış ve talebeleri tarafından derlenen öğretisi sonra bir metin halinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme bir çok Budist konsil toplantılarında yeniden ele alınacak ve ortaya çıkan ayrılıklar Budizm’in çok sayıda okula bölünmesine yol açacaktır. Bu okullardan herbirinin kendi kutsal kitapları vardır: Bu kitaplardan, Theravada üç toplu metinden oluşur ve bu yüzden Tripitaka (“Üçlü sepet”) adıyla anılır; Hahayana Budizmi (“Büyük Taşıyıcı”) bu kitabı tanımakla birlikte ona başka yazılar da eklenir.” (27)

Zen Budizm ise, Budizmin Japon versiyonu: MÖ.. birinci bin yılda ortaya çıkan Şinto mitolojisi ile Budizm arasında bir sentez halinde 17. yüzyılda ortaya çıktı. (28)

Sistematik bir inanç bütünü olmaktan ziyade “metod” özellikleri taşıyan Budizm, “esas”a dair boşluğunu, gittiği yerlerin mahallî inançlarıyla kolayca birleşerek kendince perdelemiş ve o yerin figürlerini de kapsayan bir mitolojiye dönüşmüştür. Tibet’te Tibetli, Kore’de Koreli, Japonya’da Japon olmuştur. Hıristiyan Kiliselerinin, kendi iç çelişkilerini fizikî ve manevî zor ve baskı yoluyla örtmeye çalışması karşısında ateizmi seçen Batılı aydınların, Budist versiyonlara bu rağbetinin sebebi de, Budizmin bu her araziye kolayca uyma özelliği olsa gerektir.

Budizm, pragmatik bir metoddur:

“Buddha’nın özgün mesajı, iç yaşam deneyimi üzerine kurulu bir bilgelik sunar. Onda, mistisizmin veya alışılmamış ibadetlerin değil, ‘iyi yasa’ veya ‘orta yol’ diye bilinen bir yaşam düzeninin öngörüldüğüne tanık oluyoruz. Bu pragmatizm, Budizm’e, daha eski dinlerle çatışmaksızın yayılarak karşılıklı onları özümsemek imkânı sağlamıştır.” (29)

Akılcılık tahakkümünün, tıpkı kilise tahakkümü gibi insanı her yönden baskı altına alan bir zorbalık olduğunu, aklın sınırına toslayınca farkeden ateist Phaedrus’un, deliliği bir nevî kurtuluş olarak algılaması karşısında, ipin ucunu kaçırmamak ve “normal” kalabilmek için Zen’e sığınıyor Pirsig. Akıl tanrısının tahakkümünden, hoşgörülü bir tanrı olan “nitelik”e, temelsiz Zen Bilgeliğinin (!) rehberliğinde iltica etmeye çalışıyor; böylece, ateizmini de muhafaza ettiğini düşünüyor.

Yollar Allah’tan başlayıp Allah’ta bitmiyorsa, ister motosikletle git, ister tekneyle. İki “hiç” arasında bunca çabanın ne mânâsı var? Motosikletini tamir ve bakım için hiçbir çaba sarfetmeyen ve onun tamir ve bakımını uzmanlara havale eden John’un davranışı daha akıllıca değil mi? Ve hayatın, kendinden öte yüce bir anlamı yoksa, Phaedrus’un deliliği pek sevmesi de, “akıl âleti”nin binbir külfetine katlanmaktan daha akıllıca değil mi?

“Dünya ahiretin tarlasıdır” diyen İslâm, “kısacık bir ömür için bunca külfet niçin?” sorusunun cevabını da apaçık vermiyor mu? Bu cevapla, “Motosiklet” tamir ve bakım sanatı için sarfedilen emek de, hebâ olmuşluktan kurtulmuyor mu? “Motosiklet” veya tekne veya akıl, “yol” için insana gerekli âletlerdir. Öyleyse, onlara sanatkârane bakılmalıdır…

“Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı”nı, “Zen ve Aklı Muhafaza ve İdâme Sanatı” şeklinde de okuyabiliriz. O zaman da, başlıktaki “Bu Arada ‘Zen’ Ne Alâka Usta?” sorusunun cevabı şudur: “Zen bu işte kel alâka usta”…

Pirsig, bu eserini doğru veriler üzerine kurup doğru sonuçlara varabilseydi, ismi şüphesiz şu olurdu: “İslam Tasavvufu ve Motosiklet Bakım Sanatı”.

“Gerisi: Ömür biter yol bitmez…

“Yollar ki, Allah’a çıkar; BENdedir”…

Dipnotlar:

1) Robert Maynard Pirsig, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, 2. Basım, İstanbul (1995) ve Lila (1998). Her iki eser de Ayrıntı Yayınları tarafından neşredilmiş olup, her iki eserin de mütercimi Süha Sertabiboğlu’dur.

2) A.g.e., arka kapak

3) A.g.e., s. 1

4) A.g.e., s. 1

5) Robert Maynard Pirsig, Lila, arka kapak

6) NFK, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Büyük Doğu Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1984, s. 12-13

7) NFK, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, s. 224

8) Bkz: Friedrich Nietzsche, Deccal-Der Antichrist, Mütercim: Oruç Aruoba, Hil Yayınları, İstanbul 1986

9) Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği -Kurtuluş Yolu-, İBDA Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1995, s. 159

10) Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği -Kurtuluş Yolu-, İBDA Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1995, s. 151-152

11) A.g.e., s. 153-154

12) A.g.e., s. 155

13) A.g.e., s. 167

14) A.g.e., s. 168

15) A.g.e., s. 168-169-170

16) NFK, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1997, s. 85-86-87 (vurgu bize ait)

17) Robert Maynard Pirsig, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, (mütercim: Süha Sertabiboğlu), Ayrıntı Yayınları, 2. Basım, İstanbul-1995, s. 90-92

18) A.g.e., s. 93

19) A.g.e., s. 92

20) Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği -İktidar/Siyaset/Hareket-, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1990, s. 44-45

21) A.g.e., s. 116

22) Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslâmındır -Denenmemiş Tek Nizâm-, İBDA Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1995, s. 105

23) A.g.e., s. 105-106

24) A.g.e., s. 106

25) A.g.e., s. 118

26) A.g.e., s. 55-56

27) Thema Larousse, Milliyet Yayınları, İstanbul 1994, s. 427

28) Bkz: A.g.e, s. 520

29) A.g.e., s. 521

Kaynak: Akademya I. Dönem, Sayı 10 ve 11 (Ağustos 1998, Şubat 1999)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!