Risale-i Nur’daki Bazı “Tarih”lerle İBDA Misyonu’nun Alâkasına Dair bir Tetkik

399

I. Bölüm: Risâle-i Sırr-ı İnna A’tayna’nın kelime kelime tercümesi ve “Sikke-i Tasdik-i Gaybi” isimli eserden bir mühim mektub…

II. Bölüm: “Sırr-ı İnna A’tayna Risalesi”nden İbda Misyonuna İşaretler

III. Bölüm: “Risale-i Nur”dan İşaretlemeler

I. BÖLÜM:

RİSÂLE-İ SIRR-I İNNA A’TAYNA…

Müellif: SAİD-İ NURSÎ HAZRETLERİ

(1A)

Mahremdir…

Bu, “sırr-ı inna ataynake”dir. Malûm büyüğe karşı birden hiddete geldi, def’aten yazıldı.

“- Ey ahmaklık ve nifak ehli olan muhaddin. Cesedimi parçalasanız haktan vazgeçmem. İmkanım olsa işittiklerimi garb ve şark ehline haykırırdım. Hepsi bilsin ki:

“-Bu Kur’ân haktır, şu Furkan, doğrudur. Şu Allah’ın kelamı haktır. Onda şüphe yoktur.”

“- Allah’ın Resûlü, O’nun hak resûlüdür. Onda şüphe yoktur. Onun şeriatı vahiydir.”

Allah “adil”dir; O’nda zulûm yoktur!.

“- Ey dine karşı zulüm eden dinsiz mulahidler! Zulmünüz arşa saçıldı. Öleceğiniz zamânâ kadar bekleyiniz. Ölmeniz tadacağınız bir kahırla ve şiddetli bir helakla olacaktır.”

Arş’ın Sahibi, alınlarınızdan tutup ferşe çekecek ve size irin gibi zakkumdan tatdıracak. Ağlatıp, inleterek yerin dibine geçirecek.

Bedeninizden çıkan abdest suyunu içeceksiniz. Azabınız ebedidir. Bize, “mürtecî” diyerek atfedilen çirkinlikler, sizlerle gelişir hakikatte.

(1B)

Biz de sizi, “mürtedler!” diye tesmiye ederiz…

Ahbes!..

Vahşinin en vahşisi!..

“Elif” ve “bâ” ile sizin en menfiniz, kötünüz; Deccaller, Süfyaniler ve Zındıkların reisidir. Kötülükte en kötü, yahudilerin en habisi ve zalimlerin en zalimidir.

Tarih: Haram olan “Muharrem” ayı, 1392.

Rûmî, Şubat 1387

1-2-3

Susmak ve açmak; her yaramaz ve fena şey…

(2A)

Besmele…

BU, “SIRR-I İNNA A’TAYNA”DIR, MAHREMDİR.

Sual:

“- Ey Üstad, sen arabî fakrında zındık komutasının bir reisine demişsin: Elif ile ba’i nefi, ismi Deccalın, Süfyani; hem demişsin, (inna a’tayna)da şimdiki münafıklara işâret var. İzahat isteriz…”

El Cevab:

Bir zaman işittim ki, ahirzaman Deccalinden evvel ona benzer küçük mikyasda müteaddit küçük Deccaller gelir. Bir kısmı geçmese-(bu devirde de) yaşasa, dedim. Öyle ise; herhalde Şeriât-ı Ahmediyyenin ve şeâirî İslâmiyyenin tahribine çalışan Mason komitesi reislerinden ve HİÇBİR CİHETLE MÜSTEHAK OLMADIĞI “MUSTAFA KEMAL” İSMİYLE MALUM OLAN ŞAHS-I MENHÛS, O DECCALLER’DEN BİRİSİDİR. Cumhuriyet rejiminin bidayetinde-kuruluş/başlangıcında kalbim öyle hükmetti. Buna bir emare, delil aradım. O zaman kalbime geldi ki, ebced hesabı, ilm-i cifr ve çok ilimde muteber olduğundan ona bakayım, dedim ve hesab ettim.

“Mustafa Kemal” ismine, “Süfyan, Deccal” iki fark ile tevafuk ediyor. Baktım ki, o zat, “Mustafa Kemal” isminin hakiki mânâsına lâyık olmadığı için “mim”in arkasına “nef’i” alameti bir “elif” gelmeli ve madem o zat “Kemal’siz”dir, bunun için de nef’î “kaf”tan evvel bir “ya” zikredilmeli. O vakit “elif”, “bâ”ya kalbolur. “Mâ Ustufîye bi kemâlin” ismi, tamı tamına (süfyanî deccâlın) isimlerine tevafuk etmekle beraber, efâliyle aynî Deccal ve Süfyan’ın (2B) efâline muvafakatını gösteriyor ki, kezzab deccallerden birisidir. Bir zamandan sonra Kur’andan bir meseleye dair istihare ettim. [Söze ‘inna a’tayna’] Bana dedi ki:

(Şanieke hüvel ebter) cümlesi o zındık komutasının üç reislerini gösteriyor ve en büyük düşmanı M……. aleyhisselam olan (Gâzi) herif tek başına (şanieke hüvel ebter)dir. Madem üç sırrıyla bir sırrı tevafuk, dinsizce yine amellerine tevafuk ediyor. O tevafuk, ittifakî değil, belki bir işâret-i kur’aniyyedir, der… Ehl-i Kur’an’ı teyakkuza davet eder…

Şöyle ki:

Üç tevafukdan birisi, (şanieke hüvel ebter)in hurufatı binonyedi-1017 adediyle, (Gâzi) harflerinin ebcedi olan “17”ye tevafukla gösteriyor. O, tehdid-i kur’âniyyenin işâreti altındadır. Çünkü, (Sin) 300, (te) 400, (dal) 200, toplamı 100 oldu. Bin (hüve) onbir (11), (şanieke)deki hemze ile beraber oldu 13 oldu. (El-Ebter)deki iki hemze ile beraber oldu onbeş-15; (be), iki, oldu, onyedi-17… Demek ki (şanieke hüvel ebter) 1017 adedini gösteriyor.

(Gazi); (gayn) 1000, (ze) yedi-7, (ya) on-10; 1017

Elif’i “Mustafa”ya verilmese, bu şahsın fiilleri (şanieke hüvel ebter) mânâsını göstermekle tevafuk ediyor…

Bu meşhur ünvanla o iki kelimenin adedine tevafuku, tesadüfî olmadığı gibi (Mâ Ustufiye bîkemalin), -haşiye- “ismet”, “fevzi” namındaki mason reislerinin isimleri aynen o adede tevafuk etmekle ve efâliyle o iki kelimenin mânâsına tevafukî elbette tesadüfî değildir.

(3A)

Evet, “İsmet” lafzi, 600... Çünkü, (te) 400, (ayın) 70, (sad) 90, (mim) 40’ın toplamı 600…. “Fevzi”, (fe) 80, (ya) 10, (vav) 6, (ze) 13… İsmet’le beraber Fevzi’nin mecmuu, 703... (Mâ ustufiye bîkemalin) ise (sad) 90, (fe) 80, (mim) 40, (tı) 9, iki “elif” ile beraber, 221… (Lam) 30, (kef) 20, (mim) 40, (bikemalin) üstünde baî nefi, iki, (bîkemalin)deki elif 1; mecmuû 93; 221 ile beraber, 314.

Fevzi ile İsmet’in toplam adedi 703 zammıyla 1017 adediyle (şanieke hüvel ebter) tevafuku ittifakî olmadığına; bu üç herifin adavet-i arabiyye ve Muhammediyye de gösterdikleri efali gösteriyor. (Deccalân-ı Süfyanî haşiye)… Ebcedi adedi bir elif, (1000)e kalbetmek cihetiyle 314 olmakla (maustufiye bikemalin) 314 adedine tevafukî gösteriyor ki, bu komutasındaki iki küçük Deccal bir Süfyan ruhu vardır. Şöyle ki, Süfyan lafzı (sin) 60, (fe) 83, (ya) 30, (nun) 50, (Elif)..

  •  

İHTAR: (Gazi) lafzında gerçi bir Elif var. Fakat o Elif, “mustafa”daki “mim”e nefi için ilave edilmezse; çünkü, “mustafa” ismine layık olmadığı gibi “Gazi” ismine de layık olmadığından o “elif’i o “ra”ya aldık. Tâ, münasib bulunsun; onun için burada saymadık.

HAŞİYE: Evet Cumhuriyet perdesi altında bu dehşetli istibdadı yapan mason komitası, 314’teki Yunan harbinde fırsat bekleyip, eğer Yunan (3B) galebe etse idi, meydana atılmak emelindeyken, (Vallahu hayrulnasırın-elbette Allah yardımcıların en hayırlısıdır) ayet-i celilesinin hem mânâsıyla hem 1314 aded tevafuku ile Yunan’ın mağlubiyetini ilan edib mason komitesini susturdu. “314”den ta “324” ile “42”ye ve “44”e kadar susturdu. [Haşiyenin haşiyesi] Hayrunnasîrîn: (Hı)602, (Ra) 402), (Nun), (Sad), (ya) 103, (Lam) bir, (ya) 100, (vav), (he) 11, üç Elif toplamı “314”dür.

  • …………

HAŞİYE:1) Evet, küffarı değil belki halis müminleri ve şeyhleri kesen ve asan adamın, Gaziliğin ünvanı altında böyle meş’um bir mânâyı ifade edecek…

HAŞİYE 2) Gariptir ki, mason komutasının üç reisinin derece-i hataları olan cenabetindeki hisseleri, isimlerindeki aded, zahiri olarak gösteriyor.

HAŞİYE 3) “Mustafa”daki “Elif” ve “ba” mechul sigası için “ba”ya kalbolduğu gibi; “Ba”dan Deccalân lafı dahil olmakla “elif”, “ba”ya inkılab eder. Yine tevafukla müsavi olur.

(4A)

Bir toplumu olan 221, aynen (ma ustufiyi)deki 221’ye tevafuk ediyor. Deccalân; (dal) 4, (cim) 6, (nun) 50, (Süfyan) üstündeki (be) 2, (Elif) 1; çünkü diğer “elif”, bin-1000 olmasa mecmuu, 93; 221 ile, 93+221= 314 ediyor.

Bir “elif” farkı var. (haşiye) (Ma ustufiye)deki “elif”i nefi geldi ki, vakit mustafa’daki hemze-î aslı tezahürüyle “ustufiye”deki “elif”, “ba”ya inkılab etmesiyle tamtamına tevafuk ediyor. Madem “ya”, 10 olur… O halde “ma ustufiye bi kemalin”, 324 eder… “Süfyani bi deccalin” dahi aynen 324 eder. Ve “elif”, alem-i sarfca, “elif” okunduğu kaideye binaen “bin-1000” olmakla 1324’te mason komitesinin Şeriât-i Ahmediyyeye (aleyhisselatı vesselam) tahrib niyetiyle “hürriyet” perdesi altında Hilâfet-i İslâmiyye’ye saldırması tarihine tevafuk (eder); ve şimdi o komitanın başına-reisine geçin…

Bu herif, adavet-i arabiyyeyeye hareketini bina edib, Şeriât-ı İslâmiyye şearininin tahribine hareketiyle tevafuk etmesi altında gösteriyor ki, (inne şanieke hüvel ebter) bunlara dahi kasten işâret ediyor. Evet madem “inna atayna kelkevser” kelimesi altıncı remzde isbat edildiği gibi, İstanbul’un mühim muhasarasını hem fethini işâretle müjde veriyor. Ve madem, (fesalli li rabbike) makam-ı ebcedisi olan 484 adedi işâretiyle o muhteşem merkez-i hilafette 484 sene salat-u kübra İslâmiyet, İmam-ı müslimiyn arkasında kalınması iş’ârî müjdesini veriyor. (1925-1341=584) (484) Dinsizlik mânâsına laik cumhuriyet)

Elbette o müddetin bitmesi olan 1341 tarihinde mason komutasının esasını kabul etmek demek olan DİNSİZLİK MÂNÂSINDAKİ LÂİK CUMHURİYET tarihine tamtamına tevafuk etmekle (şanieke hüvel ebter) elbette onlara remzen işâret ettiğini… Vav, cümlesinin altında Ebu Cehl, Ebu Leheb Ümeyye bin Halef gibi…(4B) dahil olmadığını te’yid eder, bil ki gösterir. Evet, böyle münafık zındıklarının o ayette kasten dahil olduğuna mezkur 5 kavi emâre ittifak ediyor. Beş emare bize delalet-i kat’iyye hükmünde kanaat veriyor.

Bu sırr, aynı Kur’ân muciz’il beyanının ihbarı, gayb nev’indeki Kur’aniyyenin Lemaatındandır.

KUR’AN’IN BİR NOKTA-İ İCAZİYYESİ İÇİN YAZDIM; YOKSA BU HERİFLERİN BAHSİYLE VAKTİMİ ZAYİ’ ETMEZDİM.

HAŞİYE: Bu Süfyan’daki “ba”, car’a maa (beraber) mânâsındadır. Eğer “Süfyani bi Deccalin” okunsa, “ma ustufiye”deki “elif” “ba”ya kalb olmazsa “Süfyani”deki şeddeli “ya” bir sayılacak; evet her ikisi 324’DEN 314’DEYİZ; BAŞKA MÜHİM HADİSELERE İŞARET eder.

(5A)

Sabık meselenin hülasasını izah eden bir haşiye malumdur ki; zayıf emareler bir meselede içtima ederse, bir delil kat’i hükmüne geçer! Ve şu üç dört adam ayrı ayrı yollardan gelip, aynı hadiseyi söyleseler tevatür derecesinde yüz adamın ihbarı kadar o hadisenin kat’i olduğunu gösterir. İşte bizim meselemizde, ayrı ayrı yollardan gelip herbiri başka vecihte aynı hakikati gösterdiğinden elbette şu söze o hakikate kasten işâret edip gösterdiğini şüphesiz kabul etmek lazım gelir.

Birinci veche: İstanbul’un fethinden 484 sene kadar hilafet-i İslâmiyye o şehirde baki kalıp, salat-ü kübranın bir camii hükmünde olarak o müddetten sonra hilafet başka bir şekil olacak olan hakikati sarahatle (fesalli li rabbike) gösteriyor ki; 1341 senesine kadar devam edip ondan sonra hilafet kalkacak. İşte cumhuriyet’in takriri ve hilafetin ref’i (kaldılması) aynı tarihi de (şanieke hüvel ebter) hükme bağlıyor.

İkinci veche: Mason komitasının reisinin sabıken mezkur tahlile binaen “süfyani bi deccalin” mânâsını ve adedi olan 324 adedini göstermekle beraber, 324’de mason komutasının hürriyet perdesi altında Hilâfet-İ İslâmiyyeyi kaldırmak teşebbüsünün tarihini göstermekle, birinci vechin gösterdiği aynı meseleyi gösteriyor. (Şanieke hüvel ebter) işâretine işâret ediyor.

Üçüncü veche: Şimdiye kadar işitilmediği aynı meseleyi bir tarzda (5B) ve hiçbir siyasetin ve diplomatlığın tarzına benzemeyecek bir şekilde iki samimi ve ebedi kardeşe, evvelen Türk ve Arabın mâ beyninde olan rasih uhuvvet-i islâmiyyeye bedel ebedi bir düşmanlık ve arabiyyete karşı bir bazı ve adavet perdesi altında Hazret-i Peygambere adavet niyetiyle şeair-i islâmiyyeyi tahrif ve tahrip eden şu kerre malum. (Şanieke hüvel ebter) mânâsını zahir göstermekle şu cümlenin işâretini kuvvetli te’yid eder. İki veche evvelin hükmünü kuvvetleştirir.

Dördüncü veche: Sabıken tafsilen beyan edildiği gibi, mason reisinin münasebetsiz bir şurette güya kendine layık ve eskiden beri lakabı olmuşcasına kendine takılan meşhur lakabı (GAZİ), (Şanieke hüvel ebter)in 1017 adedine tamtamına tevafukî ve efaliyle o cümlenin mânâsını göstermesiyle üç veche evvelin işâret ettiğini, meseleyi adeta tasrih edip ;armak basıyor.

Beşinci veche: Şu şenaatkarane ve adavet pirurane ve süfyankarane siyasetini çeviren o komutanın üç reisinin mecmuu olan 1017 adedi (şanieke hüvel ebter)in 1017 adedini göstermesiyle dört veche evvelen gösterdiği hakikati hareket derecesinde gösterir. İşte bundan 1350 sene evvel kıyasa bir sûrenin (6A) bin esrarından bu bir tek sırra “ba”, her bir mucize, gaybiyye hükmünde olarak, başka vadiye de İcaz-ı Kur’aniyyenin ervaına bir nev’i daha ilave ediyor.

  •  

“Geçen meseleyi te’yid eden bir sır da şudur.”

Nasıl ki, “inna a’tayna kelkevser” aynı İstanbul’un fethini gösterir, “fe salli lirabbike” cümlesi de aynı 484 senesine kadar merkez-i hilafet olacağını gösteriyor. Öyle de “Venhar”ın cümlesi dahi İstanbul’un feth tarihine ilaveyle binikiyüzyirmiiki-1222’ye kadar mütecavizane küffarı boğazlamak suretinde mücahidat-ı kur’aniyyenin devamına, Fatiha, el-Alak, İnna fetahna leke fethan mübiyna ile müttefekan işâret etmekle beraber, şimdi ki “şanieke hüvel ebter”in mânâsını gösteren komutanın selefleri hükmünde olan yeniçerinin değil, belki yeniçerinin içine karışan fesat komutası, hilafete karşı isyanlarının başlangıcı olan 1222 ve 24’te aynen mason komutasının hürriyet perdesi altnda mebde-i isyanı olan 1324 tarihine bu cihetle tevafukle beraber, o eski komutanın 1341’de mahvıyla başlayan dehşetli vak’ayı remzen gösteren şu (Venhar)ın cümlesi cümlesiyle mâkablinde bulunan cümledeki “Kaf”ın (Haşiyesi) inzimamıyla 1242 olup 1241’den 42’ye kadar vuk’u bulan feci hadiselerin tarihini aynen şimdiki onların haleflerinin cumhuriyet tarihini olan 41 ve 42 içinde vuk’u bulmasiyle hem 24 hem de 41’de tevafuklari ise, yüz senenin iki başında iki komtanın hilafet (6B) alehinde ittifakına şu sure işâret ederek ve oların mahvellerini göstermekle geçen meseleyi teyid ediyor. Hem gösteriyor ki, BU ESRARLI SÛRE çok esrariyle beraber devlet-i Osmaniyyenin dahi edvar ve etvarına bakıyor ve baktırıyor.

HAŞİYE: Çünkü o mahzi yapan Halifedir. Vekil ne boydur! Failini göstermen lazım gelir. Öyle ise 22’ye 42’ye döndürülecektir.

  • ………..

[29. Mektub’un 8. kısmının 4. remzinin daha ziyade mahrem küçük bir zeyli.]

Allah’ın adıyla…

Gaybı ancak Allah bilir. Ne yaşlık ne de kuruluk yoktur. Ancak herşey apaçık Kur’andadır.

Ümmetin lisan-ı hali her vakit olduğu gibi mükerreran hararetle hamiyeti islâmiyyeyi taşıyan zatlar bundan sual ediyorlar ki: Bu istibdadı askeriyye-i keyfiyye-i küfriyyenin tecebburi ne kadar devam edecek?.

EL CEVAB: Benim gibi bir değersiz adama böyle şeyler sorulmaz diyorum. Sen Kur’anın (7A) Dellalısın diyorlar. Biz senden Kur’ân namına istiyoruz. Ben de bu meseleyi Ku’rân’dan sordum. O beni kısa bir sure olan Sûre-i Kevser’e havale etti. Bu sûre dahi beni ahirindeki âyet olan “inne şanieke hüvel ebter”e havale etti. Ben ona müracaat ettim.

Dedi ki: “Benim hurufatımı-harflerimi say!” Saydım, “hüvel ebter”deki hemze-i vasıl ile 13, hemzesiz 12’dir. “İnne” şeddeli sayılırsa 14 olur. “Nun” ile hemze-i vasıl da sayılırsa 16 olur. Öyle ise bunların ömrü ve zulmün devamı, 12, 13, 14 veya 16 senedir…

Delil istedim: Lisan-ı mânâ ile âyet bana dedi ki, “tevafuk sırasıyla bak, beş emareyi göreceksin!”

Birinci emare: Bu istibdat reislerinin üçünün mecmuu isimleri 13 olarak, benim mecmuu hurufatıma tevafuk etmekle beraber, ef’alleriyle mânâca tevafuk ediyor. Demek umum ömürleri de bu kadardır.

İkinci emare: O istibdadın büyük reisi, lakabıyle ismi tek başına yine efaliyle mânâma tevafuk etmekle beraber aded-i hurufatı 13 olup, benim 10 harfime tevafuk ediyor. Demek cabbarane ömür de kadardır.

Üçüncü emare: “Mustafa Kemal” ismine layık (7B) OLmadığı için mânâsı (maustufiye bikemalin) oluyor; o halde tek ismiyle 12 oluyor. Bir cihetle mecmu-u hurufum olan 12’ye tevafuk etmekle efaliyle mânâmı göstermekle beraber, ebcedî makamı, Lakabıyle 1341 aded edib, dinsiz cumhuriyetin mebdeini gösteriyor. İsbat ediyor ki, irtidadkarane siyasetin müddeti 12 senedir.

Dördüncü emare: (Maustufiye bi kemalin) lakabı olan Gazi’yle beraber 16 adediyle (inne şanieke hüvel ebter)le beraber 16 harfine tevafuk ediyor ve yine, müsemması dahi şeneatkarane siyasetiyle mânâma tevafuk ediyor. Demek müddet-i firavniyeti 10 senedir. 2 senesi mason komitesinin tehyic ve tedbiriyle meşgul ve bir iki senede nifak perdesi altında zahiri müslüman ve İslâmiyet lehinde çalıştığından bilhisab, evvelki hesabtaki emarelerden neticesiyle yine 12 seneye tevafuk ediyor.

Beşinci emara: Peygamber aleyhisselam, “el-Ebter” deyip adavetini bi’setin 2. senesinde başlayan ve veledinin vefatiyle şenaatkarane izhar eden Kureyş’in hakkında nazil olan (inne şanieke hüvel ebter) ayetinin hurufatiyle hicretin 2. senesinde vukubulan gaza-i Bedir’de onların mahremlerini bi’setin 13, 14 sene zarfında olduğunu gösterdiği gibi o heriflerin bu nevi, halefleri olan bu romanın münafıkını “şanieke” o müddet içinde adavetine hatime işâret bu beş emare bir delil-i kat’i hükmündedir.

Gaybı ancak Allah bilir.

(8A)

(Bir Hatime)

Gariptir ki; bu istibdad-ı askeriyye-yi keyfiyye-yi küfriyyenin başına geçen mason komutasının üç reisinin derece hata ve şeriat hakkında olan cinayette hisseleri, kendi isimlerindeki adedi zahir gösteriyor.

Şöyle ki:

1017 hisseyi hatadan icraatsız olmak cürmetiyle en büyük hisse sahibi olmak lazım kılan İSMET 600, en büyük reisiyle, şeytaniyle yalnız… Tedbir gördüğünden ötekine nisbeten ikinci derecede kaldığından 321 hisse alır. Üçüncüsü zahiren İslâmiyyete taraftar ve bir derece iman sahibi olmak kendini gösteriyor. Fakat ehl-i iman onun suret-i diyanetine aldanıp dizginleri öteki nemmadarlarıyle ellerine verdiğinden o FEVZİ dahi ümmi inayette hissede İsmet’e nisbet sudus (6’da 1), reise nisbet sülüs (3’de 1) hükmünde kendi isminin miktarınca 103 hisse alır. Fakat asıl reisi, bizzatihi İsmet’in yarısıdır. Reis olduğu cihetle öteki iki arkadaşının hatası kadar hata onun defterine ilave olunduğundan kat’i delil tek başiyle yani ismiyle Lakabiyle hem (İnne şanieke hüvel ebter) makam-ı ebcedisi 1017 adedi gösteriyor. Hem aded-i hurufuyla (inne şanieke hüvvel ebter) bir cihette 12, bir cihette 13, bir cihette 16 hurufuna tevafuk ediyor.

Gaybi ancak Allah bilir.

  • ………

Mu’terdane ve tenkidkarane mühim bir sual bana varid oluyor. Diyorlar ki, nasıl bu cumhuriyet-i islâmiyyenin birakam reislerine küçük (8B) Deccal namı veriyorsun. Halbuki diyanet-i riyasetteki mühim ulemalar misali, çok ulemalar onlara tabidir. Onlara duacı sayılır.

EL CEVAB: 1350 sene evvel Hazreti Peygamberin bir şakirdi ve esrar-ı kur’âniyyeninin dersini bizzat Peygamber aleyhisselâmdan alan Hazret-i Ali kerremallahü veche, meşhur ve metbu’ kabidesinde demiş ki, işte bu kasidede Peygamber’den aldığı dersine binaen diyor ki, “huruf-u arabiyye, acemî yani frengi (acemce) hurufuna tebdil edildiği zaman Deccal’i intizar ediniz-bekleyiniz.

«Acem harfleri tamamen satırlandı.

Emir ve fakir onlarla geceledi.

Bil ki, şüphesiz vakit yaklaştı.

Bekleyin Deccal’i, yalancıların en körü

Sonra biliniz ki, ey ihvan…

Şüphesiz ahir zamanın gavatını

Onlar ulemadır, onların ağızlarını zevklendirdi de,

Sonra yetiştiler ve heveslerine uydular.»

(9A)

Evet o işi yapan ise, küçük Deccallerdir ki, büyük Deccal’in karakoludur. Hem de o zamanın en fenası, ulemanın fenasıdır. Yani dalaletin en fenası ulema su-i name altındaki birakam bedbaht ku-i ulemada dini dünyaya satmış adamlardan gelir. Ben de bu noktaya binaen derim ki: Hangi ulema vardır ki, ezan-ı muhammediyyeyi beğenmeyip, yerine bir şarkıyı kabul etsin!. Öyleleri alim değil belki, “meselehüm ke mesel himarî yahmilû esfara-onlar yük taşıyan eşekler misalidir”in altında oluyor.

(İnne şanieke hüvel ebter), “inne” ile 1118 olmakla bu küçük deccallerden 100 sene sonra büyük Deccal’e işâret vardır. Nasıl ki, bu geçmiş yüzün iki başında mason komutasının ve onun bir mukaddimesi olan yeniçeri içerisine giren fesat komutası öteki başında büyük Deccal’in komutası bulunduğundan, (inne şanieke hüvel ebter) işâret ediyor; bunun kuvvetli delillerini daha bulamadım… Bu işâretle şimdilik iktifa ediyorum.

“- Rabbimiz! Unuttuklarımızdan ve hatalarımızdan bizi mesul tutma; nefsin ve şeytanın şerrinden ve sapıklık ve isyanlık şerrinden bizi koru.” Amin…

Bi ismihi subhanehu ve in min şey’in illa yedeh bihamdihi esselamü aleyküm ve rahmetllahi ve berakatühü. Ebeden ve daimen aziz sadık ve fedakar, gayyur ve vefadar kardeşim Kürt Bekir Bey… Maatteessüf bil mecburiyyeti nahusa ve malayani sayılacak bir bahis söyliyeceğim. Fakat bu bahsim, hakiki hamiyetpirûz Türkçe bilenlere (9B) karşı değil belki frengilerin hesabına sahtekar (okunamadı/yyn.) kendine perde edib mütecavizlere (okunamadı/yyn.) Şöyle ki: Mülhıd münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimizde istimal ettikleri silahı sordum ki, dediler: Said, Kürttür!. Bir kürdün arkasından bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz!

Ben bu münafıkların vicdansızca size desiselerine karşı değil, belki, bazı safdillerin temiz kalpleri bunların sözleri ile bulanmamak için diyorum ki: Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişem. Fakat Cenab-ı Hak, beni bu memleketin evladına hizmetkar etmiş ki, 9 sene mütemadiyen bu memleketteki milletin (ondan) dokuz kısmının saadetine kendi dilleriyle hizmet ettiğimi bu havalideki insanlara malumdur. Hem ben bu memleketin de, HULUSİ, SABRİ, HAFIZ ALİ HARUN, RAFET, ASIM, MUSTAFA ÇAVUŞ, SÜLEYLAN, LÜTFİ, RÜŞDİ, MUSTAFA ZEKAÎ, ABDULLAH gibi 20-30 müslüman türk gençlerini adeta 20-30 bin milletdaşlarıma tercih ettiğimi ve onları 30 bin adam yerine kabul ettiğimi bu 9 senedeki türkçe asarıyle ve hizmet göstermişim.

Evet ben, 1000 gafil ve amî kürdü, bir türk olan haruyi bin ami kürde değişmediğimi ve 1000 cahil kürdü bir türk olan Asım’a ve Rafet’e karşı mukabil görmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvalime muttali olanlar tasdik ettikleri halde, frenkliğin namına, velhaddi hesabına türkçe bilen (10A) seminekar (okunamadı/yyn.) ve hudfiruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki:

Ben millet-i İslâmiyyenin en mühim ve mücahit ve muazzam bir ordusu olan türk milletine bekler, türk kadar hizmet ettiğimi bilirler. Türk şahittir!. İşte bana “Kürt!” diyen ve itham eden zahiri hamiyet pirurelik gösteren sahtekarlar bu millete ne gibi hizmet edeceklerini göstersinler. Cenab-ı Hakk’ın affına sığınarak, bu sebeble bazı hizmetlerimi izhar ettim.

El bâkî, hüvel bâkî

KARDEŞİNİZ SAİDİN NURSÎ

.

“SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBΔDEN BİR MEKTUB

Mahrem olan “İnna a’tayna”da cifr ile istihracım, aynen “Münazarat Risalesi”nde “Bir nur çıkacak, göreceğiz” diye gaybî müjdelerdeki gibi ilhamî ve hak bir hakikatı fikrimle tatbikatımda bir kusur vardı. O kusur, beni bir zaman düşündürüyordu. “Münazarat” ve “Sünuhat” gibi risalelerdeki müjde-i Nuriyeyi, Risale-i Nur halletti. Daire-i siyasiye yerine, yüksek bir daire-i Nuriye ile o kusuru izale ettiği gibi, mahrem “sırr-ı inna a’tayna” da, “Oniki, onüç sene sonra, İslâmiyete darbe vuranların başlarına öyle müthiş bir patlayış olacak ki, kıyamete kadar unutulmayacak” mealindeki istihrac-ı cifri çok geniş bir dairede olduğu halde, nur sırrının aksine olarak dar bir dairede ve hususi bir hükümete tatbik etmek suretiyle fikrim o geniş daireyi ihata edemeyerek o hakikatin suretini değiştirmiş. Halbuki o istihracın gösterdiği aynı tarihte, o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçtü, darbesini yedi. Ve aynı senede perde altında, bilinmeyen ve küre-i arzın ekserisini ve nev’i beşerin kısm-ı azamını istibdadı altına alan bir müthiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve manen başı ve en müthiş olan o göçüp giden adam tokat yediği aynı zamanda daha sene tamam olmadan o müthş cereyanın bütün başları ve taraftarları öyle semavi ve müthiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musibetlere tutulmaya başladılar ki, kıyamete kadar azabını çekecekler ve çekiyorlar; ve edyan-ı semaviye ve İslâmiyete ettikleri cinayetlerin cezasını çok geniş bir dairede ördüler ve görüyorlar. MİMSİZ MEDENİYETİN bu istiğraf ve kusması ile dünyayı mülevves ettikleri için, aynı istihracın gösterdiği tarihte o medeniyetin başına öyle semavi tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.

Elhasıl: “Sırr-ı İnna a’tayna”da, çok geniş bir daire, dar bir dairede tatbik edilmiş. Nur müjdesi ise, dar ve manevi, fakat yüksek bir daireyi, geniş ve maddi bir daire suretinde tasvir edilmiş. Cenab-ı Hakka yüzbin şükür ediyorum ki, bu iki kusurumu “yübeddilüllahü seyyiatihim haseneh” sırrına mazhar eyledi.

Said Nursî

(Sikke-i Tasdik-i Gaybî”; Sahife: 44-45… Bu kısım, “Sırr-ı inna a’tayna risalesine” tarafımızdan ilave edilmiştir, orijinal nüshada yoktur. Aynı şekilde, “Risale”nin kelime kelime tercümesi esnasında yapmak zorunda kaldığımız düşük cümleler, bazen metinden (okuma ve okunma zorluğundan) bazen de bizim tam bir tercüme gerçekleştiremememizden kaynaklanmaktadır. Elverir ki, bu kıymetli risalenin daha kamil bir tercümesi yapılır ve biz de onu alır, buraya yerleştiririz.S.O.)

II. BÖLÜM:

“SIRR-I İNNA A’TAYNA RİSALESİ”NDEN “İBDA MİSYONUNA” İŞÂRETLER

Said-i Nursî Hazretleri’nin “takvasının” ve keşiflerinin eseri olan “SIRR-I İNNA A’TAYNA RİSALESİ”… Matbu’ hale getirilip külliyat içinde yayınlanmamış bir-iki risaleden biri… Sebebi ise, risalenin mevzuu…

“Mahremdir… Bu, sırr-ı inna a’tayna’dır” üst başlığının altında, kaleme alınma sebebi olarak, “malum büyüğe karşı birden hiddete geldi, def’aten yazıldı” denilmekte.

Said-i Nursî Hazretleri bu keşf eserinde “Deccal… Süfyan” meselesinde durmakta, “inna a’taynadaki işâretleri”; cumhuriyet nizamınının tesiskârları Mustafa-İsmet-Fevzi Paşalarla, bu sure-i şerifin ayetleri arasındaki ilişkileri, bunların hakimiyet devirlerini ve asıl yüzlerini kaleme almaktadır.

“Kevser sûresi”nin Allah Resûlü’nün oğlunun vefatı üzerine, müşriklerin, “bırakın onu, soyu kesildi!” taciz ve hakaretlerine karşı indirildiği ve bu hakaretleri yapanlara karşı, “asıl zürriyetsiz olan odur!” buyurularak müjde verildiğini düşündüğümüz de, bu sure-i şerifde birtakım “işâret-sırr” olması gerektiği fikrettiriliyor; işte Said-i Nursî Hazretleri de, “birden hiddete gelerek”, bu “sırr” hususunda kalbe gelenleri işâretlemiş, ayan ve beyan kılmıştır. Ve şu hoş sözü sarfederek bu meseleleri niçin kaleme aldığını göstermiştir:

«- KUR’ÂN’IN BİR NOKTA-İ İCAZİYYESİ İÇİN YAZDIM. YOKSA BU HERİFLERİN BAHSİYLE VAKTİMİ ZAYİ ETMEZDİM!»

Öyle!..

Said-i Nursî Hazretleri, Kevser suresinin harf toplamı ve ebcedi ile birtakım tevafuklara, işâretlere dikkat çekiyor.

Bulduklarının elbette bir hakikat ciheti var; bunun yanında, onun ifadesiyle, “Kur’ân’ın her asra bakan yönü” olması, kalbe düşen tevafukların, kalb ve anlayış sahibi sayısınca olma ihtimalini ortaya koyar. Fakat cifr hesabı öyle herkesin yapabileceği bir iş ve hususiyet olmaması gerekir. En evvel lüzumlu olan “kalb”dir!..

Kalb sahibi olanlar, müjdelemek, ümidleri arttırmak, imanı kavi tutmak ve müminleri şevklendirmek maksadiyle, onlar için aramaya gerek bile olmayan, herdaim kalb ve baş gözleri önünde bulunan Allah kelamındaki “nokta-i icaziyeleri”, biz idrak-ı zaafiye ile malûllara lûtfederler.

Kumandan Mirzabeyoğlu dedi ki:

“- Gayet açık olarak söylüyorum: Bugün İBDA, Said-î Nursî Hazretlerinin rüyasını gördüğü bir temsil planındadır ve bu mânâda İBDA’nın kadrosudur.”

Tilki Günlüğü… Hırka-i Tecrid… Seyyid Abdülhakîm Arvasi Üç ışık Hazretleri… Necip Fazıl… Salih Mirzabeyoğlu… İbda ve İslâm’ın 15. Hicrî asırdaki tatbik sistemi...

Bizim yapacağımız Said-i Nursî Hazretleri’nin keşiflerini (bulduklarını), aradığı yerlerden göstermek; onun işâretlerinin bir başka vechesini gözönüne sermek ki, esasta yazacaklarımız bizim değil, onun eseridir. İbda kadrosundandır ya!..

“Sırr-ı inna a’tayna”yı da diğerlerini de biz bulmadık; büyük mücahid Said-i Nursî Hazretleri ortaya çıkardı; biz sadece onun bulduğunun-keşfettiğinin bir başka vechesini gösterdik ki, o olmasaydı bizim bundan haberimiz dahi olmayacaktı.

Yazılanları bu gözle okuyunuz!..

  • ……..

“Sırr-ı inna a’tayna”dan:

«- … el-Cevab: Ben gibi bir adamdan böyle şeyler sorulamaz, diyorum. “Sen, Kur’an dellalısın”, diyorlar. “Biz senden Kur’an namına istiyoruz!” Ben de bu meseleyi Ku’ân’dan sordum. O beni kısa bir sure olan Sure-i Kevser’e havale etti. Bu sure dahi beni ahirindeki âyet olan “inne şanieke hüvel ebter”e havale etti. Ben ona müracaat ettim.

Dedi ki: “Benim hurufatımı-harflerimi say!” Saydım, “hüvel ebter”deki hemze-i vasıl ile 13, hemzesiz 12’dir. “İnne” şeddeli sayılırsa 14 olur. “Nun” ile hemze-i vasıl da sayılırsa 16 olur. Öyle ise bunların ömrü ve zulmün devamı, 12, 13, 14 veya 16 senedir…

Evet madem “inna a’tayna kelkevser” kelimesi altıncı remzde isbat edildiği gibi İstabul’un mühim muhasarasını hem fethini müjde veriyor. Ve madem “fe salli li rabbike” cümlesi, makam-ı ebcedisi olan 484 aded-i işâretiyle o muhteşem merkezî hilafette 484 sene İmam-ı müslimiyn arkasında kalınmasına iş’ârî-batınî müjde veriyor. Elbette o müddetin bitmesi olan 1341 tarihinde mason komutasının esasını kabul etmek demek olan dinsizlik manasına lâik cumhuriyetin -tesis tarihine- tamı tamına tevafuk ediyor.»

Hicrî 1341 senesi, Miladî 1924-1925’e tekabül etmektedir.

Sûre-i Kevser’in azîm meâli:

«- Habibim, biz sana hakikaten kevseri verdik… O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes… Sana buğzeden yok mu?.. İşte asıl zürriyetsiz olan şüphesiz ki odur!..»

“İnna a’tayna kelkevser-Habibim, biz sana hakikaten Kevser’i verdik.”: Elif+nun+(elif)+elif+ayn+ta+ya+nun+(elif) +kef+elif+lam+kef+vav+se+re… 1+50+(1)+1+70+9+10+50+(1)+20+1+30+20+6+500+200=970.

İmam: Namazda kendisine uyulan kimse. Önde bulunan, önayak olan kimse. Halife olan kimse. Bir mezheb kuran zat. Hazret-i Ali’nin neslinden gelen zat… İmam: Elif+mim+elif+mim… 1+40+1+40= 82…

Kaptan: Kef+elif+he+tı+nun.. 20+1+2+9+50= 82!..

İ’caz: Aciz bırakmak. Acze düşürmek, şaşırtmak. Mucize derecesinde düzgün ve icazlı söz söylemek. Benzerini yapmada herkesi acze düşürmek. Güzel söz söyleme de insanların muktedir olamadıkları derece. Mu’cizelik (Kevser?) olan şey… İ’caz: Elif+ayn+cim+eli+ze… 1+70+3+1+7=82…

Temessül: Benzeşmek. Cisimlenmek. Bir şeyin bir yerde cisim ve mahiyetininin aksetmesi. BİR ŞEKİL VE SÛRETE GİRME. Bir kıssa veya atasözü söylemek. Temessül: Te+mim+se+lam… 400+40+500+30=970!

Mütemessil: Kıssa, hikaye anlatan. Bir şeye benzeyen, bir şeyin sûretine giren, cisimlenip görünen… Mütemessil: Mim+te+mim+se+lam… 40+400+40+500+30=1010…

Salih: İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan. İtikadlı, dindar, dini emirlere uyan. Faziletli, ehl-i takva olan. Büyük Peygamberlerden biridir ki, Semud kavmine gönderilmiştir… Salih: Sad+elif+lam+ha… 90+1+30+8= 129… İzzet: Bir kimse zelil iken, kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyadelik ve üstünlük. Değer. Kıymet. Kuvvet. Muhterem ve muteber olmak. Bulunmaz derecede az olan. İzzet: Ayn+ze+te… 70+7+400= 477… Mirzabeyoğlu: Mim+re+ze+elif+be+be+ye+vav+kef+lam+vav… 40+200+7+1+2+10+6+20+30+6= 322… 129+477+322= 928… Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 928!..

(İ’caz-Kaptan) İmam: 82…

İmam Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1010!..

“Sûre-i Kevser”in birinci ayetinin ebcedi değeri ile “1010” arasında bir alaka…

İcaz=imam=Kaptan…

Abdülhakim: Noktasız harfler: Ayn+dal+lam+ha+mim… 70+4+30+8+40= 152…

İmam Salih İzzet Mirzabeyoğlu=Abdülhakim Salih İzzet Mirzabeyoğlu!..

28 Mayıs 1984 tarihli Levha…

«- Birileriyle karşılıklı olarak birbirimizi taşlıyoruz. Üstadım’ı görüyorum. Bana hışımla ve azarlar gibi, “kaydedilmen…” diyor. Müthiş üzgünüm… Bir yere giriyorum ve uyuyan birini görüyorum. Ben de başka bir odada yatağa giriyorum. Zikr, kabz ve kaptan…»

Isaf: Hışım ve gadab etmek. Öfkelenmek. Eseflendirmek. Esef vermek… İsaf: Elif+ye+sin+elif+fe… 1+10+60+1+80= 152…

152 rakamı, “Abdülhakim”in noktasız, “Kaptan”ın noktalı harferinin toplamıdır.

17 Ocak 1983 tarihli “Yevmiye”den…

«- Üstadımın buyurduğu:

-” Elime daha erken geçseydin… Benim daha dinç olduğum bir zamanda… Ama birşey farketmez; bu işler böyle oluyor!.. Elime bir genç geçti, pîr geçti; kendi geldi!.. İnşaallah seni ben yetiştireceğim!”»

İs’af: Birisinin arzusunu kabul etmek ve yerine getirmek. İs’af: Elif+sin+ayn+elif+fe… 1+60+70+1+80= 212…

Pîr: Reis. (Kaptan!) Yaşlı, ihtiyar. Bir tarikatın kurucusu. Herhangi bir meslek ve sanatın başlatıcısı, tesis edicisi. Farsça’da “doğru yolu gösteren”… Pîr: Be+ye+re… 2+10+200=212!..

“Pîr Salih İzzet Mirzabeyoğlu”, birinci ayetin rakamî toplamına tevafuk ediyor.

“Pîr”, Farsça’da aynı zamanda “doğru yola giren-erdiren” mânâlarına, yani “MEHDİ” mânâsına gelir…

İmam… Pîr… Kaptan… Abdülhakîm… Ve, aynı rakam ve mana silsilesi içerisinde “İmam-ül Müslimiyn”…

İmam-ül müslimiyn: Müslümanların imamı. Halife… İmam-ül müslimiyn: Elif+mim+elif+mim+(elif+lam)+mim+sin+lam+mim+ye+nun… 1+40+1+40+(1+30)40+60+30+40+10+50= 343… Noktalı harfler: Ye+nun… 10+50= 60…

Duhân… Dihân: Kırmızı sahtiyan deri.. Sürünülecek yağlar. Dihân: Dal+he+elif+nun… 4+5+1+50+ 60. Dühn: Sürünecek yağ… Dal+he+nun.. 4+5+50= 59… Mehdi: Mim+he+dal+ye… 40+5+4+10= 59… İmam-ül Müslimiyn=Mehdi…

Netice: İmam-ül Müslimiyn Salih İzzet Mirzabeyoğlu!..

Mehdi Salih İzzet Mirzabeyoğlu!..

Kevser sûresinin birinci ayetindeki “kevser” hususiyetini ayrı tutarak, noktasız harflerin mecmuu: Elif+elif+ayn+ta+elif+lam… 1+1+70+9+1+30= 112… Elf: Dost. Ünsiyet eylemek… Bin sayısı… 1000+112= Dost 112/1112…

Sokrat ve Eflatûn remzleri; “Sokrat’ın fikirlerini Eflatûn’un eserlerinden öğreniyoruz!..”…

Sokrat: Sin+kaf+re+elif+tı… 60+100+200+1+9= 370… Eflatûn: Elif+fe+lamelif+tı+vav+nun… 1+80+30+9+6+50= 176… Seyyid: Sin+ye+dal… 60+10+4= 74… Abdülhakîm: Ayn+be+dal+lam+ha+kef+ye+mim… 70+2+4+30+8+20+10+40= 184… Arvasî: Elif+re+vav+elif+sad+ye… 1+200+6+1+90+10= 308… Seyyid Abdülhakîm Arvasî: 566… Bir manada “Üç ışık”ın bir başka tezahür şekli olan bu üçlünün mecmuu: 370+176+566= 1112!..

“Fe salli lirabbik”… Fe+sad+lam+lam+ra+be+kef 80+90+30+30+200+2+20= 452…

Mübtega: İstenen ve arzu edilen şey… Mübtega: Mim+be+te+gayn+ye… 40+2+400+1000+10= 1452…

Maî: Su cinsinden. Mavi… Maî: Mim+elif+ye… 40+1+10=51… Işık: Elif+şın+kaf… 1+300+100= 401… Mavi Işık: 452…

Salih: 129… Mirzabeyoğlu: 322… Salih Mirzabeyoğlu: 451…

Müfessirlerin beyanı üzere; Yüce Allah, Habibine, oğlu vefat ettiği zaman “ebter-soyu kesik” diye hakarette bulunarak üzenleri, “şanieke hüvel ebter-asıl zürriyetsiz olan odur!” buyurarak cezalandırmıştır. O günün kafirlerinin elebaşları “ebter” olarak yitib gittiği gibi, Allah Resûlü’nün nesli milyonlarla devam etmektedir… Seyyid ve Şerifler, dünyanın dört bir yanına yayılmış ve O’nun soyunun bereketini ortaya koymuşlardır. Öyle ki, Allah Resûlü, “kıyamete bir an kalmış olsa da…”, yeryüzüne İslâm’ı hakim kılmak ve kafirleri ve “Deccal”i yoketmek için kendi neslinden birini Allah’ın yollayacağını bildirmiştir; bu sûretle, hem sadece kendisinin değil, ahirzamanda dahi kendi soyunun küffarla savaşmaya devam edeceğini [“Mahî” ism-i şerifini hatırlıyoruz!] hem de, sûre-i Kevser’in sadece kendi zatına ve soyuna değil, iş’ârî olarak ahirzamandaki büyük hesablaşma ve neticesine ait bir müjde olduğunu işâret etmiştir…

“İnne şanieke hüvel ebter”… Elif+he+vav+elif+lam+ra… 1+5+6+1+30+200= 243…

Mecerre: Kehkeşan… Mecer: Susuzluk… Büyük asker… Her ikisinin yazılışı aynı: Mim+cem+re… 40+3+200= 243…

Hayim: Suyu tahmin ettiği yerde arayıp bulamamak. Susuzluk… Hâyim: Ha+elif+ye+mim… 8+1+10+40=59… Mehdî: Sahib-üz zaman. Mehdi-yi Resûl, Mehdi-yi Muntazır da denilir. Hidayete eren veya hidayete vesile olan… “Hususi ve şahsi tarzda, Allah’ın hidayetine mazhar olan, kendisine Allah tarafından yol gösterilen” manasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılır. (Müsteslim.) Mehdi: Mim+he+dal+ye… 40+5+4+10= 59…

SİKKE-İ TASDİKİ GAYBİ’YE BİNAEN, “SÛRE-İ FİL”DEKİ SIR…

İmam-ı Yafiî Hazretleri buyuruyorlar ki:

«- Mücadele ve muharebe halindeyken, “Fîl Sûresi”nin okunması, zafere vesile olmaktadır. Düşmanın yüzüne karşı bu sûrenin okunup üfürülmesi onu perişan eder.»

“BİRDENBİRE KALBE GELEN BİR NÜKTE-İ İCAZİYYEDİR” başlığı altında Said-i Nursi Hazretleri buyuruyor ki:

«- “Sûre-i Elemterekeyfe”, meşhûr ve tarihî bir hâdise-i cüz’iyyeyi beyan ile gelen ve her asırda efradı bulunan o gibi ve ona benzer hâdiseleri ihtar (eden) bu kudsî sûre, bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor, fenaları tokatlıyor.

Birinci cümlesi: Kabe-yi Muazzamaya hücüm eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebabil teyyareleriyle semâvî bombalar yağdırmasını ifade eden “termihim bihicaretin” cümle-i kudsiyesi, 1359 edib, dünyayı dine tercih eden ve nev’i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevafukla işâret ediyor.»

Said-i Nursî Hazretleri, 1359 rakamını, “tevafûkla”, harb-i umumiyyeye yormaktadır ki, kendi devri ve kendi anlayışı zaviyesinden haklıdır. Fakat, “bu asra bakan” tarafını da ortaya koymak hak-perestler için elbet lüzûmludur.

1359… Elif=Elf alakası içinde 1359, “360”dır.

Asr: Bir devrelik zaman. Yüzyıl (Dahr-Dehr)… Asr: Ayn+sad+re… 70+90+200= 360… Müşk: Güzel koku… Müşk: Mim+şın+kef… 40+300+20= 360…

Anber: Güzel koku. Ada balığı ve kaşalot denilen balıkların bağırsaklarından çıkarılan güzel kokulu bir madde. Derisinden kalkan yapılan bir büyük balık. Anber: Ayn+nun+be+re… 40+50+2+200= 322

Kumandanımız’a ait bir “Levha”da geçen söz:

«- Ben adımı değiştiriyorum; tek başına Mirzabeyoğlu!..»

Mirzabeyoğlu: mim+re+ze+elif+be+ye+vav+kef+lam+vav… 40+200+7+1+2+10+6+20+30+6= 322

Hicrî 1359 yılı, bir farkla 1943 Miladî yılına tekabül etmektedir. Bu miladî takvimin isabet ettiği Şemsî 1321 yılı, Rahmetli Üstadımız’ın; bu ise, takvim-i arabiye göre 1321-1322’ye, ki bu da Kumandan Mirzabeyoğlu’nun [“bir ayniyetin iki kutbu”] isminin harf kıymeti toplamına tekabül etmektedir.

  • ………

Said-i Nursî Hazretleri:

«- İkinci cümlesi: “Elemyecalkeydehüm fî tadliylin” kelime-i kûdsîyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için hileler ile hücum edenlerin kendilerini yokluk, zulûmat, dalalette aksül’amel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi, bu asrın aynen hileler ile desiseler ile edyan-ı semâvîye kâbesini, kıblegâhını, dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbar, mağrur ehl-i dalâletin tadlil ve idlâllerine, semâvî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihi “fî tadliylin” kelime-i kûdsîyesi 1360 makam-ı cifrisiyle işâret ediyor.»

1360, “360” olarak yukarıda gösterildi; malûm… “Fî tadliylin” kilimesindeki tenzini sayarsak, 1360+50= 1410… 1410, “410”...

Üç: (Elif) Vav+cim… 6+3+=9… Işık: Elif+şın+kaf… 1+300+100= 401… Üç ışık: 410.

Üçışık, Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin “Soyisim Kanunu”ndan sonra aldıkları soy isimleridir…

  • ……….

“termihim bihicaretin” kelimesinin ebcedi, 1359… “Dünyayı dine tercih eden ve nev’i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşlar yağdırılmasına” tevafuk ediyor…

Rumî 1359 tarihi, miladi olarak 1943 senesine tevafuk emektedir, ki bu sene Üstadımız’ın ifadesiyle, “40 yıllık BÜYÜK DO⁄U mücadelesinin başlangıcı”dır!..

“RİSALELER”DE “SÛRE-İ FETİH”

“Fetih Sûresi” birinci âyet:

«-İnna fetahna leke fethan mübiyna: Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.»

Allah’ın Resûlü buyuruyor:

«-Bu gece bana bir sûre -el-Fetih- nazil oldu. Bana dünyadan ve içindekilerden daha hayrlıdır!.»

Ebu Sevbah Hazretleri’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerif:

«- Allah-u Teâla bana, Tevrat karşılığında yedi adet uzun sûre ihsan buyurdu. Zebûr yerine de Seb’ul Mesâni’yi (el-Fatiha) ikram etti. Mufassal (Fetih) Sûresi ile de bana ikramın en büyüğünü verdi ve bu vesile ile beni herkesten üstün kıldı.»

İmam-ı Salebi’nin tahric ettiği bir hadîs-i şerif:

«- Sûre-i Fethi okuyan kimse, Mekke-i Mükerreme’nin fethinde şehit olan ashabın sevabı gibi sevab alır.»

Feth-Fetih: Açma, başlama. Zabtetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret. Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak… Fetih: Fe+te+ha… 80+400+8= 488

Arvasî: Dağın zirve noktası… Arvasî: Elif+re+vav+elif+sad+ye… 1+200+6+1+90+10= 308… Necib: Nun+cim+be… 50+3+2= 55… Salih: sad+lam+he… 90+30+5= 125 Arvasî Necib Salih: 308+55+125= 488

“Fethan mübîyna= Apaçık fetih, zafer”… Fe+te+ha(elif+nun)+mim+be+ye+nun+elif= 80+400+8+40+50+2+10= 601… Mahmûze dedikleri harf-i aslîden olmayan “ye” harfini çıkarırsak: 601-10= 591…

İstislâm: Müslümanlığı kabul etme. İslâm olma. Uyma, tabi olma. Yolun ortasından gitme… İstislâm: Elif+sin+te+sin+lamelif+mim… 1+60+400+60+30+40= 591… Müslümanlığı kabul eden: MEHDİ.

[İktitaf: Sözün özünü almak. Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama. Bir uğraşma sonucunda faydalanma. İktitaf: 591…]

Müsteslim: (Mehdi) Müslüman olan. (İstislam) Teslim olan, boyun eğen. Müsteslim: 630… Arvasî: 308… Mirzabeyoğlu: 322… Arvasî Mirzabeyoğlu: 308+322= 630!..

  • ……….

“Fethan”daki (tenvin’i) iki üstünü “nun” olarak hesablarsak 591+50= 641 olur. (veya bir ‘elif’ farkıyla, 642)

Allah Resûlü buyuruyor ki:

«- Bir adam Allah Resûlü’ne sordu: “O gün insanların imamı kimdir?”. Buyurdu: Evladımdan 40 yaşındaki Mehdi’dir. Yüzü, parlayan yıldız gibi, yanağında siyah bir ben vardır, üzerinde KUTVANÎ iki aba bulunur. Tavrı, Ben-i İsrail ricaline benzer.»

Kutvanî: Kaf+vav+te+vav+ayn+nun+ye… 100+6+400+6+70+50+10= 642… Kut: 506… Vanî: Yorgun, zayıf. (Tembel. Sahil. Kust) Vanî: 136… Kut-vanî: 506+136= 642!.. Vakt: Zaman. Saat… Vakt: Vav+kaf+te… 6+100+400= 506… KUSTO VAKTİ:642:KUTVANİ!…

Kutvanî: 642… “İki kutvanî”: 642+642= 1284…

Necib: 65… Fazıl: 911… Arvasî: 308… Necib Fazıl Arvasî: 65+911+308= 1284!..

Kutvanî’nin “ayn” yerine “elif”le yazılışına binaen, ebced değeri, 573 olur… “İki kutvanî”: 573+573= 1146…

Kaptan Kusto’nun müslüman olmasına vesile olan ve “Tilki Günlüğü” içinde mühim bir yer (mânâ) işgal eden “Rahman Sûresi”nin 19. âyeti:

«- İki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar.»

Mim+re+çim+(elif)+lam+be+ha+re+ye+nun/ ye+lam+te+kaf+ye+elif+nun= 1145!..

  • ……….

“İnna fetahna leke”… Elif+nun+elif+fe+te+ha+nun+elif… 1+50+1+80+400+8+50+1= 591…

İstislâm: Müslümanlığı kabul etme. İslâm olma. Uyma, tabi olma. Yolun ortasından gitme… İstislâm: Elif+sin+te+sin+lamelif+mim… 1+60+400+60+30+40= 591… Müslümanlığı kabul eden: MEHDİ.

İktitaf: Sözün özünü almak. Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama. Bir uğraşma sonucunda faydalanma. İktitaf: 591…

Müsteslim: (Mehdi) Müslüman olan. (İstislam) Teslim olan, boyun eğen. Müsteslim: 630… Arvasî: 308… Mirzabeyoğlu: 322… Arvasî Mirzabeyoğlu: 308+322= 630!..

“Nun” harfi şeddeli sayılırsa mecmuu, 591+50= 641… Bu da bir “elif” farkiyle, “Kutvanî”ye tevafuk eder.

Kut: Kaf+vav+te… 100+6+400= 506… Vani: Yorgun, zayıf… Vanî: Vav+ayn+ye… 6+70+50+10= 136…

Vakt: Zaman. Saat. Çağ. Mevsim. Boş zaman. Geçim. Fırsat. Muayyen, belli zaman. Vakt: Vav+kaf+te… 6+100+400= 506… Vanî: (Yorgun, tembel, sahil, küst): 136… Kusto vakti: 642…

Kutvan(î): Kaf+vav+te+vav+ayn+nun… 100+6+400+6+70+50= 632… Bu hicrî tarih, Allah Resûlü’nün vefât ettiği tarihdir.

Kut: Kaf+vav+te… 100+6+400= 506… Erdiş: Elif+re+dal+elif+(ye)+şın…1+200+4+1+300= 506.

Van: Vav+ayn+nun… 6+70+50= 126… Salih: Sad+Elif+lam+he… 90+1+30+5= 126…

Kutvan: 632… Salih Erdiş: 632…

Hani derler ya, “ölüm”, “doğuş”tur diye…

Abdülhakîm: Ayn+be+dal+lam+ha+kef+ye+mim… 70+2+4+30+8+20+10+40+= 184… Mirzabeyoğlu: 322… Abdülhakim Mirzabeyoğlu: 506…

Kutvan: 632… Salih Abdülhakîm Mirzabeyoğlu: 126+506= 632…

Kutvanî: 642… “İki kutvanî aba bulunur” sözüne binaen… İki kutvanî: 642+642= 1284…

Necîb: 65… Fazıl:911… Arvasî: 305… Necîb Fazıl Arvasî: 65+911+308= 1284… Bir nev’i “Üç ışık”ın bir başka tezahürüdür, “kutvanî” ile “Sûre-i Feth”in ilk âyetinin ebced değerleri…

“Saldırgan kafirleri boğazlamak sûretinde Kur’ân mücadelesi”ne işâret ettiğini buyuran Said-i Nursî Hazretleri’nin işâretleriyle “Fetih Sûresi”

III. BÖLÜM:

“RİSALE-İ NUR”DAN İŞÂRETLEMELER

“RİSALE-İ NUR” = S.İ.M

Said Nursî Hazretleri“Şualar” isimli eserinde yeralan, “Sekizinci Şua. Üçüncü Bir Keramet-i Aleviye” başlıklı kısımda; “İmam-ı Ali’nin (radiyallühü ahn), Risâle-i Nur’a dair üçüncü bir kerametidir.” cümlesinden sonra şunları kaleme almıştır:

«- Ben sıkıntılı bir zamanda İmam-ı Ali’nin (radiyallühü anh) “Ayetel Kübra” namını verdiği Yedinci Şua’yı bitirdiğim aynı vakitte -itikadımca, bana acele bir mükafat ve ücret olarak- geceleyin Celcelûtiye’yi okudum. Birden bir ihtiyar-ı gaybi gibi kalbime denildi: İMAM-I ALİ (RADİYALLÜHÜ ANH), RİSALE-İ NUR İLE ÇOK MEŞGULDUR. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdar risalelerine de işâret derecesinde remzedib ima ediyor…»

Risâle-i Nur’u okumuş olanlar, okuyanlar veya okuyacak olanlar, -mesela “Şualar”da, mesela “Sikke-i Tasdik-i Gaybi”de!- Hazret-i Ali ve Şeyh-i Geylani Hazretlerinden, İmam-ı Gazalî Hazretlerinden bol bol bahsedildiğinden ve onların Risâle-i Nur’a yönelik “iş’ârî” müjde ve ihtarlarından haberdardırlar. Yukarıdaki ifade de bu bahislerden sadece ve sadece bir tanesi…

Said-i Nursî Hazretleri gerçekten de çok ehemmiyetli noktaları, zatının da söylediği gibi “müslümanları şevklendirmek” maksadıyla gözler önüne seriyor.

«- Malûm olsun ki, RİSÂLE-İ NUR’UN KIYMETİNİ VE EHEMMİYETİNİ beyan etmekle Kur’an’ın hakikatlerini ve imanın rükünlerini ilan etmek ve zaaf-ı imana düşenleri onlara davet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa. haşa! kendimi ve hiçbir cihetle beğenmediğim nefs-i emmaremi beğendirmek ve medhetmek değildir.» (Sekizinci Şua. Bir ifade-i meram.)

İMAM-I ALİ VE CELCELUTİYE…

Risale-i Nur: Ra+sin+elif+lam+he+hemze+nun+vav+ra… 200+60+1+30+5+1+50+6+200= 553… Noktalı harfler: Nun… Nun:50 553-50=503… Elif:1… Elf: Bin-1000. Dost… Elf+503= 1502… Aslî harflerden olmıyan iki “Elif”i çıkarırsak, “Risâle-i Nur”: 1500…

Salih: (Karayılan) manasına: Sin+elif+lam+hı… 60+1+30+600= 691… İzzet: Ayn+ze+te… 70+7+400= 477… Mirzabeyoğlu: mim+ye+re+ze+elif+be+ye+vav+kef+lam+vav… 40+10+200+7+1+2+10+6+20+30+6= 332… 691+477+332= 1500

Risâle-i Nur=Salih İzzet Mirzabeyoğlu!..

Ve “Risale-i Nur” manasına Said-i Nursî Hazretlerinin kullandığı “Risalet-ün Nur”: Ra+sin+lam+te+nun+vav+re… 200+60+30+400+50+6+200= 946… Noktalı harfler: Te+nun… 400+50= 450… Eğer, “Risale-i Nur”daki tenvini “Nun” sayarsak, 2×50+400= 500… 500 ise, “1500”..

Risale-i Nur=Risalet-ün Nur=Salih İzzet Mirzabeyoğlu!…

“Nun”un şeddeli sayılmasında “Risalet-ün Nur”’un ebcedî kıymeti de: 946+50= 996… 996=1996…

Hep “tarih”e meraklı olanlara -hele ki sadece oturup da bekleyenlere ve, “o tarihde birşey yok asıl bu tarihde var”, diyenlere- 1996’un Hicrî 1417’e denk geldiğini bildirmek gerekir… İleride gösterileceği gibi bu “1417”, “Mehdi Salih İzzet Mirzabeyoğlu”na tevafuk etmektedir.

Bunun yanında, -takvim hesabı gidersek- 2001’in ve “DÜNYAYI SARSAN HADİSE” misali, “DÜNYAYI ŞOK EDEN” Amerika’ya saldırının hangi (rumî) tarihe denk geldiğini de zekaîlere bırakıyoruz!..

  • ………

Ve Celcelutiye

Said-i Nursi Hazretleri, “Sekizinci Şua”da şöyle buyuruyor:

«- Hem madem Celcelutiye’nin aslı vahiydir… Ve esrarlıdır… Ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybî umur-u istikbaliyeden haber veriyor…..Celcelutiye, SÜRYANİCE, BEDÎ demektir. Ve bedî manasındadır. İbareleri bedî olan Risale-i Nur, Celcelutiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden, Kasidenin ismi ona bakıyor.»

El-hakk, öyle…

“Tilki Günlüğü” ve İbda Külliyatı’na aşina olanlar, bu bahisin -Celcelutiye!- orada yeraldığını görürler, bilirler…

Hem daha bir muazzam tevafuk; Celcelutiye’nin “Bedî” manasının, İBDA’ya denk düşmesinin yanında, “Risale-i Nur’un, “Mehdi Salih İzzet Mirzabeyoğlu”na tevafukuyla; “Bab-ül İlm“in (kerramallahü veche), hem kendi hem de Kainatın Fahri’nin sülbünden gelecek olan MÜJDELERLE BESTELEDİKLERİ O MUKADDES VE MUAZZEZ ÇOCUĞU, “ikisi arasındaki sır”ın ta kalbine gömdüklerinin işte bugün erbabı olan Said-i Nursi Hazretleri tarafından da tüm “nur ihvanına” keşif ve esrarla telkin edildiği, müjdelendiğidir!

Bu hususta kalem ve söz sukût etmeli artık…

  • ………..

Said-i Nursi Hazretleri, “Birinci Şua”da, hep Hazret-i Ali Gavs-ı Azam gibi zatların kasidelerini şahid gösteriyorsun, asıl Kur’an’dır, O ne diyor?” sualine cevab olarak, “Risale-i Nur”un Kur’an’daki işâretleri üzerinde kalem oynatıyor…

Bu babda, “Sûre-i Hûd”da müracaat ederek, “Resaili’n-Nur’a İşaret Eden İkinci Âyet” olarak bu sûreden bir ayeti delil gösterir:

“- Fe minhüm şakıyyün saîydün”.

Bu kelamın makam-ı cifrisinin ise 1303 olduğunu; bunun, bu tarihin ise, “Resail-in Nur müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarih” olduğunu beyan eder…

1303… Bin’i Elif’e kalbedersek; 303… Veya “Dost 303″…

Rahmetli Üstadımız’ın bir mısraı:

“Bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı!”…

Şabb: Genç, delikanlı, yiğit… Şabb: Şın+elif+be… +00+1+2=303… Elif: Elf… Elf: 1000… Şabb(1303): 1302…

Mirzabeyoğlu: Mim+re+ze+elif+be+ye+vav+gayn+lam+vav… 40+200+7+1+2+10+6+1000+30+6= 1302…

Bu ise, yani “1302”, Kaptan Kusto’nun müslüman olmasına vesile olan “Sûre-i Furkan“ın 53. âyetinde yeralan “vehuve ellezi merec elbahreyn” kelimesinin ebcedî miktarına denk düşmektedir!..

“BİRİNCİ ŞUA”DAN

Said-i Nursî Hazretleri, “Sikke-i Tasdik-i Gaybi”de yeralan “Birinci Şua”da, “İki Acib Suale Karşı Def’aten Hatıra Gelen Garib Cevabtır” başlığı altında, Kur’ân-ı Kerim’deki bazı âyetlerin “Risale-i Nur”u işâretlediğini tek tek göstermektedir.

“Yirmisekinci Ayet” olarak “Sûre-i Tevbe”den, “yüriydûne en yutfiû…” ayetini delil göstererek şöyle buyurmaktadır:

«- Eğer şeddeli “mim” dahi şeddeli “lâmlar” gibi bir sayılsa, o vakit bin ikiyüz seksendört eder. O tarihte Avrupa kafirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus’un doksanüç muharebe-i meş’umesiyle alem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resail-in Nur şakirdleri yerinde Mevlana Halid’in (K,S.) şakirdleri o bulut zülumatını dağıttıklarından bu ayet bu cihetle onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lâmlar” ve “mim” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin şakirdleri olabilir. Her ne ise…. bu nurlu ayetin çok nurani nükteleri var.»

1284 tarihine 100 ve (“mahmuze” denilen) “ye” harfi değerini eklersek, 1394 olur ki, bu tarih miladî 1975-1976’ya, yani “GÖLGE”nin dönemine denk gelmektedir.

“… bu nurlu ayetin çok nurani nükteleri var…”

1975-1976… Elf ve Elif alakası içerisinde, 1975, “976”dır… Necîb: Nun+cim+ye+be… 50+3+10+2= 65… Fâzıl: Fe+elif+dat+lâm… 80+1+800+30= 911… Necîb Fâzıl: 976.

“…bu nurlu ayetin çok nurani nükteleri var…”

Seyyid: Sin+ye+dal… 60+10+4= 74… Abdülhakîm: Ayn+be+dal+lam+ha+kef+ye+mim… 70+2+4+30+8+20+10+40= 184… Arvasî: Elif+re+vav+elif+sad+ye… 1+200+6+1+90+10= 308… Üç: (Elif)+vav+cim… 6+3= 9… Işık: Elif+şın+kaf… 1+300+100= 401… Seyyid Abdülhakîm Arvasi Üç ışık: 976!

“… bu nurlu ayetin çok nurani nükteleri var…”

“1976” rakamından “622” çıkartırsak, 1354 rakamına ulaşırız. 1354’ün rûmî yılı ise 1938 miladî yılına tevafuk etmektedir ki, Ahbes’in ölüm tarihine erişiriz…

  • ……..

Yine aynı kitabın yüzonbeşinci sahifesinde neşredilen, “Risale-i Nur’un faal bir şakirdi olan Ahmed Nazif Çelebi’nin bir fıkrasıdır” başlığı altında neşredilen meselede de, ismi geçen zat, “Sûre-i Ahzâb”daki bir ayetin (inna erselnake şâhiden ve mübeşşir), “şedde sayılmaz ve ahirdeki tenvin vakftır, (elif sayılır) makam-ı cifrisi, bin üçyüz yirmiüç-1323 tarihini” gösterdiğini ifade ederek şöyle söyler:

«- O tarihte, merkez-i hilafette, dehşetli bir inkılabın mebde’-i infilakı içinde, ye’se düşen ehli imana müjde verip, İslâmiyetin hakkaniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehadet eden ve veraset-i Nübüvvet noktasında davette bulunan HAKİKİ BİR ŞAHİDE işâret eder.» (Sayfa, 117)

Hemen aklımıza, Esseyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin, Üstadımıza, “ŞEN ŞEHİD OLURSUN!” sözü geliyor. Şehid ve şahid aynı mânâlar içindedir ya!

Bunun yanında…

1323 Hicrî yılı, 1904-1905 miladî yılına rastgelmektedir ki, bu tarih Üstadımız’ın doğum tarihidir… Bir başka tetkikimizde gösterildiği gibi takvim hesablarına göre, Üstadımız’ın doğum tarihi “Mirzabeyoğlu” ismine, yani “şakird’çe” söylersek, “İslâmiyetin hakkaniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehadet eden ve veraset-i Nübüvvet noktasında davette bulunan HAKİKİ BİR ŞAHİDE” tevafuk etmektedir…

  • ……..

Yine aynı kitabın yüz ondokuzuncu sahifesinde yeralan, “Ahirzamandan haber veren mühim bir hadîs-i şerif” başlıklı kısımda, Said-i Nursî Hazretleri, “birden bire kalbine indirilerek” tetkik ettiği hadîs-i şerifin, “cây-ı dikkat ve hayrettir ki; üç fıkra bil’ittifak bin beşyüz (1500) tarihini” göstermekte olduğunu buyuruyor.

Salih:Karayılan: 691… İzzet: 477… Mirzabeyoğlu: 332… Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1500!..

“HARF İNKILABI” VE S.İ.M.

Said-i Nursi Hazretleri, aynı kitabın “Onsekizinci Lem’a” isimli bölümünde, Hazret-i Ali’nin kaleme aldığı “Ercüze” ile “Celcelutiye” isimli meşhur kasidelerinden bahsetmekte ve bunların “Risale-i Nur’a bakan” cihetlerini ortaya koymaktadır.

“Celcelutiye” ve “Ercüze” kasideleri başlıbaşına ele alınıp tetkik edilmesi ve sebeblenmek için okunması gereken hikmet tomarları olmakla birlikte, burada “Celcelutiye”nin Süryanice’de “İBDA” manasına gelmesi cihetiyle, bir “girizgah”, fakat bu tetkikimizin de nihayeti beyanında, İBDA Misyonuna bakan ve işâretleyen tarafını, yine Said-i Nursi Hazretleri’nin bulduğu ile işâretleyelim…

«-…. Ve diyor ki: Ahrufü acem…..”, “Bissebihil….” yani ondördüncü asr-ı Muhammedî’de 1349 ve rumice 1947’da Arabî hurufatını terkedib, ecnebi ve acemi hurufuna İslâmlar içinde başlanacak. Hem umum hem fakir ve zengin, emir ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleri ile o hurufu cebren öğrenecekler. Çünkü bir nüshada, “bâte”dir. “Bâte” ise gece çalışmasıdır. “Bise” ise kat’i ve cebri ifade ediyor… “Acem” ise o zamanın istilahınca Arab’ın gayrı, Latince ve Frenkî huruf demektir. Sonra diyor: “Fe men eradallahü…”, yani kim inayet-i ilahiyeye mazhar ise Hazret-i Cebrail’in tabiri ile bu sekine-i Kudsiye olan İsm-i Azam’ı, Cenab-ı Hak ona hediye eder. Onunla zamanın şer ve fitnelerinden kurtarır…»

Miladî 1928 yılı, Kemalist inkilabların en şerlisi olan “Harf İnkilabı”nın yapıldığı tarihtir; İslâm harfleri yerine Latin harflerinin getirilmesinin kabul ve başlangıç tarihidir…

Rahmetli Üstadımız, “ayırdedici çizgi 1928 senesidir; eski yazıyı bilenler ve bilmeyenler” diyerek bu tarihin ehemmiyetini ifade eder…

Salih: Sad+elif+lâm+ha… 90+1+30+8= 129… İzzet:Ayn+ze+te… 70+7+400= 477… Mirzabeyoğlu: mim+re+ze+elif+be+ye+vav+kef+lam+vav… 40+200+7+1+2+10+6+20+30+6= 322… Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 928…

“OTUZBİRİNCİ MEKTUB”DAN

Said Nursî Hazretleri, “Otuzbirinci Mektubun Otuzbirinci Lem’asının Otuzbir Meselesinden Bir Mesele” başlığı altında, “el-Halîfetü bağ’dî sülasûne sene…” hadîs-i şerifindeki “ihtar-ı gaybî” noktalara temas etmekte… Beş noktada bunları kaydedib, Hazret-i Hasan ve Hûlefa-i Raşîdiyn’in hilafetleri ile senelerini bu hadîs-i şerifin ihtar-ı gaybî olarak işâret ettiğini bildiriyor:

“- Beşincisi: “İnnel hilafet”deki şeddeli “nun” bir sayılsa 1192 eder ki, aynen “sulasûne sene” cümlesinin gösterdiği gibi 1202 tarihine on farkla tam tevafuk ederek tam ve nakîs bütün müddet-i hilafeti göstermesi ve yalnız “hilafet” kelimesi 1111 edib tam hilafetin müddetine tam tevafukla beraber o müddete işâret eder.”

Bir Levha:

“Üstadım’ın sesi: “Halife görünecek!..”

Zuhur: Görünme, meydana çıkma, başgösterme… Zuhur: Zı+he+vav+re… 900+5+6+200= 1111… “TAM HİLAFET”in müddeti…

Mümessil: Aktör. Vekil. Kitab bastıran. Bir şahsı , bir topluluğu veya şahs-ı maneviyi temsil eden… Mümessil: 610… (yukarıda gösterildi; 1500 rakamı içerisinde) Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 501… Mümessil Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1111

“TAM HİLAFET”: MÜMESSİL SALİH İZZET MİRZABEYO⁄LU

TOPAL ŞÜKRÜ EFENDİ’NİN KASİDESİ

“Hırka-i Tecrid”den:

«- 5 Şubat 1983… Üstadım, “bir şeyin sizi ya tersinden ya düzünden inanmaya sevk eden hatarın yükünü çekebilmek lazım” dedikten sonra:

-” Telefonla söylüyorum… Efendiye öpüyorum rüyamda; burasında da bir “BEN” var… “Ben”i görüyorum ve öpüyorum… Bütün bir hayatta ben o “ben”i görmedim; bilmiyorum “ben” olduğunu… Bu da rüyanın sıhhatine ayrı bir delil… “Tebrik ediyorum!” dedi. Doğrudan doğruya seni “Ehl-i Beyti” kabul ediyorum, dedi… Ehl-i Beyt, yani ehil, yani “Nebi Ehlî”nin en yakını!”

Efendi Hazretleri’nin yüzünde zahir olan “ben”, hindu!..»

Hindû: Ben, benek. Satürn. (Zuhal) Hintli… He+nun+dal+vav… 5+50+4+6= 65 Necîb: Nun+cim+ye+be… 50+3+10+2= 65.

Hâl-dâr: Benli, benekli… Hı+elif+lam+dal+elif+re… 600+1+30+4+1+200= 836…

Aktör Salih: 836… Hâl-dâr: 836… (mana itibariyle) Aktör Salih=Hâl-dâr=Necîb!..

Telsîm: Öpme… (Ben’i öpüş!) Telsîm: Te+lam+se+ye+mim… 400+30+500+10+40= 980… Miladî (1979-)1980, Hicrî 1400’e denk gelir. Ve Topal Şükrü Efendi’nin kâsidesinden:

“- Eriş ey avn-i şeriat, eriş ey muhyiddin! – Elem-i rîş cefasından erişti o reze!”

Erişti: Elif+re+şın+te+ elif+(veya ‘he’)… 1+200+300+400+1(5)=902… O: Vav… Vav: 6… Reze: Re+dal+elif+ayn… 200+800+1+70=107!.. Erişti o reze: 1979 (Bir “Elif” farkıyla 1980’e; fakat 1980’le beraber Hicrî 1400’e denk geliyor.)

Salih: 129… İzzet: 477… Mirzabeyoğlu: 1312… Mehdi: 62… Mehdi Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1980!..

SON SÖZ

“Risale-i Nur” üzerinde birçok tetkikte bulunulmuş, oradan “iktisad”, “devlet”, “diyalog” üzerine bazı hükümler çıkarılmış fakat Risalelerin “eski” ve “yeni said” devirleri dikkate alınmadığından veya alındığında da birçok içinden çıkılması müşgil mesele ortaya çıktığından, “topyekûn bir dünya görüşü sistemi” icadı, zorlamalara tabî olmuştur. Bu “zorlamayı” yapan elbette Said-i Nursî Hazretleri değil, onun mücadelesinin NE MÂNÂYA GELDİ⁄İNİ ANLAMAYAN, bu mücadeleyi kendi çıkarları doğrultusunda ve elbette İSLAMÎ DÜNYA GÖRÜŞÜ İBDA’YA karşı, yine onun bağlı olduğu saftan-İslamî hareketten bir rakib(!) çıkartarak onu engelleme -boşuna- gayretine girişen, son ve azgın ataklarını “28 Şubat”ta yapan Siyonist uşakları ile onlara “nur cephesinden!” destekde bulunan sahtekârlardır. (Bkz: Fetulah!.. Bkz. “nurlu Süleyman” diyenler!..)

Üzülerek söylemek gerekirse, eşyaya haddinden fazla yük bindirmek nasıl hem eşyaya ihânet hem de yapanı “ahmak” sınıfına sokucu (misâl olarak, bir bardağa ancak “su-çay” konulabilir; üzerine ağır bir yük konulup da nakliye maksadiyle kullanılmaya kalkışıldığında ise o kırılır ve yapan da “ahmak” diye damgalanır.) bir davranış ise, büyük iman ve küfür mücadelesinin “meyveleri” olan “Risale-i Nur”u da bunun dışında, hem de “eski ve yeni said” gibi “tekamül hamlelerini” göre göre illâ da “dünya görüşü icadına” kalkışmak, en hafif tabiriyle AHMAKLIKTIR.

Bugüne kadar yapılmış bulunan bütün “risale-i nur tetkikleri”, onda sistem çapında bir “şeyler” arama gayretiyle yapıldığından, samimi nur şakirdlerini istisna ve tenzih ederek söylersek, “eşyaya haddinden fazla yük bindirmek” ile yani ahmakça bir çaba ile neticelenmiştir. Bundan sonra -aynı minvaldeki- bütün çabalarda aynı neticeye varacaktır. Çünkü, neyi, nerede aradığını bilmeyen insanların gayretinden hiçbir hayırlı netice elde edilemez!..

Bu mânâda da bizim bu tetkikimiz, -eksikliklerini içinde barındırsa da- bugüne kadar yapılan “nur tetkikleri” içinde ilk ve tek olarak sivrilmekte ve yapılacak olan tetkiklere de “kılavuz” olma hususiyetini taşımaktadır.

“Risale-i Nur” içindeki tetkikimizi bitirirken tekraren bildirelim ki, burada işâret taşı olarak aldığımız her “rakam”, bizim değil, büyük mücahid Said-i Nursî Hazretleri’nin bulduğudur; bizim yaptığımız sadece yine onun, “her asra bakan yüzü” emrine ittiba etmek ve 15. hicri İslâm asrının azim ve muazzez ve mukaddes fikir örgüsü İBDA’ya dair olabilecek “keramet-i Aleviyye”ye dâir işâretleri “Tilki Günlüğü” ve “Hırka-i Tecrid” eserleri içerisinde gösterebilmek gayretidir..

Bunun yanında, dikkat ettiyseniz, tetkikimizde tamıtamına ÜÇ IŞIK’a veya ferdlerine bakan rakamlar işâretlenmiştir ki, bu da esasında -üzülerek söylemek gerekirse- tarafımızdan yapılan bir “cambaza bak!” meseli gibi, bir nev’i şipşakçılıktır.

Bunun sebebi ise, hem Said-i Nursi Hazretleri’nin tarzını kabul etmemiz, ki o da direkt olarak ya “Risale-i Nur” ile “Risalet-ün Nur” veya “Said” veyahut “Bediüz-zaman” gibi isimler üzerinde işâretlemelerde bulunuyor, hem de “sulta”, “fazz”, “fızza”, “amber”, “gümüş”, “savlec”, “dekdak” “dehr” vesaire, ilerledikçe derinleşecek, mücerredleşecek olan, “Risaleler”deki birtakım tarihlerin tevafuk ettiği kelime ve bahislerden, hem meseleyi uzatacağı hem de bahsin daha da “mücerredleşeceği” ve bu noktada da çok ehemmiyetli bahis ve işâretlere çıkılabilecekse de anlaşılabilirliğinin azalacağına dair olan endişemizdir.

Şunu söylemek gerekirse son söz olarak…

“Risalaler”de “birtakım” işâretlemeler mevcuttur ve ehemmiyetlidir. Said-i Nursî Hazretleri’nin bunları kendi üzerine, daha doğrusu “kendi kalbine indirilen… ihtar edilen ve keramet-i Aleviyye ve Gavsiyye olan Risale-i Nur” üzerine alınması, büyük mücadelesi gözönüne getirildiğinde TABİİDİR.

Bizim de, Celcelutiye’nin esrarı ve ihtarı sebebiyle bunları, “her asra bakan ciheti” sebebiyle İBDA’ya muhatab kılmamız hem de “zorlama” yapmadan, TABİİDİR.

Burada da “iş” müşgilleşir; cevval bir hal ve seyir alır:

Kendilerine “Risale-i Nur bağlısı” ismini takan müslümanlar bu tetkik sonrasında nasıl bir tavır sergileyeceklerdir?.. Biz, “Risale-i Nur”u da, onun büyük müellifini de kabul edib tâ kalbimizin en derin yerinden seviyoruz ve bunu da yıllar boyu gösteriyoruz…

Pek âlâ!..

Ya “Risale bağlıları” İBDA’yı nasıl görüyorlar?..

İşte artık geri dönüşü olmayan ve cevabı geciktirilemeyecek bir sual… Bu sualin cevabıdır ki, hem kendilerini hem de İslâmî hareketin istikbalini ilgilendirmektedir. Neticede, bu sual, “öyle” basit bir sual değildir çünkü!..

İş sadece kurukuruya “Risaleleri” okumak, oradaki bir takım “tarihlere, rakamlara” takılmak ise, buyrunuz, işte o tarihlerin “zamanımıza bakan ciheti” de böyle; yok iş o erkam-direkler üzerinde yükselen muazzaz ve muhteşem fikir örgüsüne yani İBDA’ya, “bizden değil!” nazariyle uzak kalmaksa, -kim ise öyle yapacak olanlar- sizi bağlısı olduğunuzu iddia ettiğiniz o büyük mücahid zata havale etmekten başka bir şey gelmez elimizden!..

Şunu söylemek gerekirse, bu yaptığımız tetkik, lüzümsuz idi aslında; fakat, lüzumsuz ve boş konuşmalar ile bir yere “rabt” edilmeden söylenen ifadelerden rahatsız olma hali; kalben mutmain ve “cilalanmak” arzusu her insanın saklayamadığı güdüsüdür ki, bizi buna mecbur ve mahkum etti.

Yaptıklarımızın hataları ancak ve ancak tarafımıza aittir. Varsa doğrular ve güzeller, cümlenizin…

Esse’lâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü, ebeden ve dâimen…

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!