Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik

Araştırmacı-yazar Burak Çileli’nin Büyük Doğu Fikir Ocakları Ankara Şubesi’nin organizasyonuyla, 26 Mart 2016 tarihinde Ankara Kurtuba Kitap-Kafe Konferans Salonu’nda verdiği, çözümlemeleri iki bölüm hâlinde yayınlanan “Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik” başlıklı konferansın tüm bölümleridir.  

***

Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik – 1

Esselâmu Aleyküm, hoş geldiniz… İstanbul Büyük Doğu Fikir Ocakları olarak Ankara Büyük Doğu Fikir Ocakları’nın organizasyonuyla buraya geldik. “Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik” başlığını seçtik ancak ben fizikçi değilim. Zaten konumuz yeni fizik teorilerinin tekrarı da olmayacak. Bu mevzuun Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA ile alâkasına, Mirzabeyoğlu’nun bu mevzuya niçin el attığına değinmeyi düşünüyorum bu konuşmamda.

İBDA fikriyatı müstakil bir fikir sistemi değildir; Büyük Doğu fikriyatının devamı mahiyetinde ve onun üzerinde yükselir. Bazı karakteristik özellikleri bakımından da Büyük Doğu’dan farklıdır. Necip Fazıl’ın kitaplarını okuduğunu söyleyen birçok kimse, İBDA fikriyatına, “anlaşılmaz” bulduğu için soğuk bakar. Bu bakımdan öncelikle İBDA fikriyatının karakteristik özelliklerinden bahsetmek istiyorum.

Büyük Doğu-İBDA, Nakşî tasavvuf geleneğinden payı olan bir fikir sistemidir. Zâhiri ve bâtınıyla bir bütündür. Bizim Necip Fazıl’ı ve onun Büyük Doğu sistemini nitelerkenki bakış açımız, piyasadaki algıdan biraz farklıdır. Necip Fazıl veya Büyük Doğu uzmanı olarak kendini takdim eden veya takdim edilen birçok kimsenin, gerek Necip Fazıl’ı gerekse Büyük Doğu fikriyatını vasıflandırmasına kıyasla Salih Mirzabeyoğlu’nun Büyük Doğu’yu vasıflandırması biraz farklıdır.

İslâm büyükleri iki ana kola ayrılır; bunlardan “zâhir hissesiyle bâtında tecelli edenler”, velilerdir. İkincisi, “bâtın hissesiyle zâhirde tecelli edenler” ki, bunlar da müçtehidlerdir, fâkihlerdir, bir de mütefekkirlerdir. Necip Fazıl’dan bahsedilirken, genellikle onun bâtından hissesinin olduğu ya bilinmez veya göz ardı edilir yahut inkâr edilir. Yani Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinden ders almış bir kişi olarak, aslında o bâtın yolunun, zahir yönü ağırlık kazanmış olarak devamcısıdır. İbda’nın, Necip Fazıl’ı ve Büyük Doğu’sunu vasıflandırışı böyledir. Yani Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin nefesine mihrak bir zattır; Onun bulutların üstündeki makamından almış olduğu bâtın nefesini, o nefese mazhar olmuş bir mütefekkir sıfatıyla, bir fikir sistemi olarak, bir medeniyet projesi hâlinde toprak seviyesine indirmiştir. Aynı şekilde bu silsile Salih Mirzabeyoğlu ile devam ediyor. O da bâtın hissesiyle zahirde tecelli etmiş bir mütefekkirdir. Bu mânâda Büyük Doğu’nun pratiğini temsil etmektedir. Meselâ “Sokrat’a nisbetle Eflatun” alegorisini kullanır Mirzabeyoğlu; “Sokrat’a nisbetle Eflatun neyse, Necip Fazıl’a nisbetle ben de oyum” der. Bunu Batı Tefekkürü argümanlarına aşina olanlar için söyler. Marksistlere misâl verirken de, “Marks teorisyendir, Lenin de Marks’a nisbetle pratiğin teorisini ortaya koymuş kişidir. Necip Fazıl’la benim aramdaki nisbet, Marks’a nisbetle Lenin gibidir. Ben de Büyük Doğu’nun pratiğinin teorisini ortaya koymuş bir ideologum” der. O yüzden de, “Necip Fazıl çok büyük bir insandı” diyerek böyle kuru sıkı güzellemeler yapan ama mevcut statükonun devam etmesini arzu edenler, bu övgülerini yaparken sıra Salih Mirzabeyoğlu’na gelince, statükoculuklarından dolayı ondan pek hazzetmezler. Salih Mirzabeyoğlu’nun diline nüfuz edemediği yahut onun fikir sisteminden yeteri kadar haberdar olamadığı için uzak duranları kasdetmiyorum. Kemalistlerin hâkimiyeti döneminde, düzenin politikası olarak “Salih Mirzabeyoğlu’suz Necip Fazılcılık” yahut “İBDA’sız Büyük Doğuculuk”, sistematik bir biçimde uygulanmıştır. Bunlar geride kalmaya başladı Allah’ın izniyle.

Daha çok, Salih Mirzabeyoğlu ve onun fikir sistemi üzerinde durmak istiyorum. Salih Mirzabeyoğlu, fikir sistemini, biri Batı tefekkürü diğeri de İslâm tasavvufu olmak üzere iki kanat arasında inşa etmiştir.

Bir İslâm büyüğü, mütefekkiri, ideologu, niçin Batı Tefekkürüne ait kavramları kullanma ihtiyacı hissediyor? Bunu Salih Mirzabeyoğlu, “aşina olunan kalıplar üzerinden aşina olunmayan mânâları fışkırtıyorum” diyerek açıklar. Meselâ 50 yaşına kadar marksist olarak yaşamış bir iktisat profesörü düşünün. Arvasî Hazretlerinin, “bir şeyin yanlışı müntehasında-nihayetinde belli olur” sözü vechile, o kişi kendi iktisatçı kariyerini 50 yaşına kadar sürdürdükten sonra, inandığı ideolojinin aslında kof olduğunu fark edip İslâm’ı inceleme ihtiyacı hissediyor. Çünkü marksizmi doğuran şartlar var. Biz, dışımızdaki görüşleri reddederken, onların hangi ihtiyaca binaen doğduklarını, o ihtiyacı da reddediyor değiliz. Batı tefekkürünü komple reddediyoruz ama Batılı felsefî sistemler ve ideolojiler, bir devre ve coğrafyaya kendini empoze eden problemlere cevap arayışı içinde doğmuşlardır. Biz bu problemleri ve ihtiyaçları inkâr etmiyoruz tabiî ki de! O problemlere verilen cevapların yanlış olduğunu söylüyoruz. İşte bu bakımdan o 50 yaşına gelmiş iktisatçı, İslâm’ı özellikle kendi branşı açısından incelemek istiyor. “İslâm’ın ‘ekonomi politiği’ nasıldır?”, bunu merak ediyor diyelim. Bu kişinin önüne o yaştan sonra tefsirleri, Hadis kaynaklarını, fıkıh kaynaklarını yığıyorlar. Şu yanda, bütün bir kariyer hayatı boyunca kavram çatısıyla, terminolojisiyle, hayatı ele alış açısıyla Batı formasyonunda bambaşka bir dil ve o dilde eğitim görmüş bir kişi, bu yanda da bambaşka bir dil ve üslûp… Batı formasyonunda eğitim görüp o dile şartlanmış bir kimsenin, o yaştan sonra klasik İslâm kaynaklarından derinliğine ciddi anlamda devşirebileceği fazla bir şey yoktur. Akademisyenler de bugün hep söylerler ya, branşlaşma, terimsel farklılığın da içinde bulunduğu problemlerden dolayı bütünlüğün aleyhine gelişiyor, parçalanma meydana geliyor. Dolayısıyla da disiplinler arası geçiş kalmadı, derler. Hattâ bunu ilahiyat için dahi söylerler; Hadis konusunda ihtisas yapmış bir profesör ile tefsir konusunda ihtisas yapmış bir profesör dahi bir araya geldiği zaman birbirinin dilinden anlamayıp kavga ediyorlar diye. Salih Mirzabeyoğlu’nun, problemlere İslâmî cevap noktasında niçin Batı tefekkürüne ait klişeleri kullandığını anlatabildim sanırım. Hattâ uç bir örnek dahi verebilirim; Yahudilik ve Hristiyanlık teolojisinde kendini iyi derecede yetiştirmiş bir papaz bile, İslâm’ı incelemeye kalktığında, Büyük Doğu-İBDA külliyatını rahatlıkla anlar ve kafasındaki sorulara cevap bulur. Çünkü Batı Tefekkürü, Necip Fazıl’ın formülasyonuyla üç sacayağı üzerine kuruludur; Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı. Batı düşüncesi aslında bu üçünün sentezidir. Meselâ Marksizm ateist bir ideolojidir deniyor. Yok öyle bir şey! Tarihsel materyalizm, İncil’deki eskatoloji-ahir zamancı görüşün, yani Hıristiyan tarih felsefesinin materyalist bir yorumudur aslında. Hattâ Batılılar bizzat kendileri, “bizim ateistimiz de hıristiyandır” diyerek bunu itiraf ederler. Hıristiyan bakış açısının, Hıristiyan algısının ateist felsefelere bile ne kadar sindiğini, derinlemesine incelediğiniz takdirde görebilirsiniz kısacası. Salih Mirzabeyoğlu, Batı tefekkürüne el atış üslûbunu, “kilise taşlarından cami yapmak” biçiminde de izah eder. Niçin tabiattan aldığı taşlarla cami yapmıyor da kilise taşlarını kullanmayı tercih ediyor, bunun cevabını az önce verdik; “aşina olunan kalıplar üzerinden aşina olunmayan mânâların fışkırtılması”… Tabiî evvelâ o kalıplara aşina olunması gerekiyor. Çağımızın problemlerine İslâmî bir çözüm getirme noktasında İslâmı incelemek isteyen ve bu amaçla Büyük Doğu-İBDA külliyatına yönelen insanların bu dili anlayabilmeleri için kendilerinde bir kültür hamulesi olması gerekiyor. Ya klasik İslâmî tedrisattan ciddi anlamda geçmiş olması gerekiyor yahut da yine ciddi anlamda Batı felsefesine vâkıf olması gerekiyor. Batı felsefesine iyi derecede vâkıf böyle bir kimse, İBDA dilini anlamakta zorluk çekmeyecektir. Eski Yunan’dan günümüze, bütün bir Batı tarihi boyunca tartışma konusu olmuş bütün meselelerin hepsine aynı kavramlar üzerinden hem de o kavramlara hiç dokunmadan İslâmcasının cevaplarını görecektir.

Aynı şekilde şimdi de bu tarafa geçip Mirzabeyoğlu’nun İslâm tasavvufuna niçin el attığı meselesine gelelim. Yani İBDA fikriyatının diğer kanadı niçin tasavvufa bakıyor? İnceleyenler görecektir ki, ağırlıklı olarak Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri ve onun yorumcusu olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne müracaat edilmektedir eserlerde. Mirzabeyoğlu, “Cevami’ül-kelîm” kavramına atıfta bulunarak, “az sözle çok şey anlatma” makamında bulunduğunu ima eder. Yani konsantre, mücmel konuşuyorum, mufassal değil, demek istiyor. Bunun için de tasavvufu şöyle niteliyor; “tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimlerin özü tasavvuftadır. Tasavvufun özü ise vücud, yani varlık bahsindedir”. “Vücud-varlık” denilince hemen aklımıza Vahdet-i Vücud ve onun yorumu olan Vahdet-i Şuhud geliyor. Ve Mirzabeyoğlu, “benim tasavvufa el atmaktaki maksadım ‘gönül sohbetleri’ yapmak değil” der. Çünkü bir dünya görüşü, bir medeniyet projesinin inşaından bahsediyoruz. Bu fikir sistemi, yani ideoloji, en tepede yani tecritte duruyorsa, bu, devletleştiği takdirde, ehil olan kimseler, o seviyeden çektikleri ipliklerle, kendi branşlarındaki ilimleri İslâmî formasyonda yeniden yazacaklar inşallah. İslâmî iktisat, İslâmî hukuk, İslâmî sosyoloji, İslâmî sanat… Branşları alabildiğine çoğaltabilirsiniz. Yeniden yazılacak bu ilimlerin ipuçlarını ihtiva ediyor Büyük Doğu-İBDA külliyatı. Bu bakımdan, “az sözle çok şey anlatabilmek” açısından tasavvufî argümanlara başvurur.

Geçmişte Büyük Doğu-İBDA külliyatına bazı İslâmcılar, “içinde çok Âyet ve Hadis yok” diyerek eleştiri yöneltirlerdi meselâ. Bir eserin İslâmîliğini, içinde geçen Âyet ve Hadis sayısına göre ölçtükleri dönemler yaşadık geçmişte. Adam çalakalem kitap veya makale döktürüyordu. 30-40 tane de Âyet ve Hadis koyuyordu içine. Oluyordu sana İslâmî yazı veya eser!.. İslâmî eser vermek bu şekilde algılanırdı o dönemlerde. O zihniyetin hâkim olduğu dönemlerde, bu tarz eleştiriler gelirdi Büyük Doğu-İBDA külliyatına. Âyet ve Hadis yok değil külliyatta ama Âyet ve Hadis’i doğrudan vesile ederek fikrî açılımlar yapmak yerine, az sözle çok şey anlatabilmek bakımından tasavvufî argümanları kendisine referans seçiyor. Nazarî tasavvuf dediğimiz, daha çok Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri ve onun yorumcusu olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin derinlemesine anlaşılabilmesi için de klâsik İslâmi tedrisattan da geçmek gerekiyor tabiî. Özellikle İBDA fikriyatı, şöyle yüksekte duruyorsa, ya Batı tefekkürünü basamak kılarak tırmanmanız gerekiyor o yüksekliğe, yahut da nazarî tasavvuf da dahil olmak üzere İslâmî ilimler üzerinden tırmanmanız gerekiyor. Eğer sizde bu basamaklardan en az bir tanesi yoksa, fikir sisteminden derinlemesine çok fazla bir şey devşiremezsiniz. Okunmasın anlamında söylemiyorum. Bir yandan okunacak tabiî ama İBDA diline nüfuz etmek isteyenler için metod olarak söylüyorum bunu.

İBDA fikriyatının nasıl örgüleştirildiği meselesine temas edelim biraz da. Bahsettiğim gibi, gerek Necip Fazıl gerekse Salih Mirzabeyoğlu, “bâtından hissesi olan zahirde tecelli etmiş” mütefekkirlerdir. Âlimlerdir demiyorum, çünkü klasik âlim kategorisine girmiyorlar. Öyle bir iddiaları da yok zaten. Mütefekkir misyonu… Mütefekkir denilince de, akla şu dönemde İslâmî entelijansiyada kalem oynatan entelektüeller gelmesin. Onların arasında da çok kıymetli kimseler var elbette. Onların da kendi çaplarında fikircilikleri var. Eserleri var. Onları da yabana atmamak lazım. Fakat mütefekkir kavramının Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğu’na tahsisen kullanımına gelince, orada işin rengi biraz değişiyor. Kısaca söyleyeyim; tasavvufta İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, zahir ve bâtını birbirine yaklaştırmış bir veli olarak nitelenir. Tabiî o kendi devrinin ihtiyacı olan, kendi zamanını bütünlemiş bir veli olarak o misyonu ifâ etmiştir. Salih Mirzabeyoğlu’nda da, benzer bir misyon var. Yani zahir ve bâtını birbirine yaklaştırma tarzında, bu zamanın hükmü olarak, onda tecelli eden bu devrin mânâsına mutabık bir mütefekkir misyonu var.    

Tefekkür, “elde edilmek istenen yeni bir ilim için iki ilmin arasını birleştirmek” demektir. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin izahıdır bu. Yani tefekkür sade olarak, iki şeyi birbirine birleştirmek demek. Mütefekkir bu tarife göre, iki şeyi birleştiren kişi oluyor. “Bâtından hissesi olan zahirde tecelli etmiş” mütefekkir diyoruz; yani zahir ile bâtını birleştiren yahut daha doğru bir ifadeyle yaklaştıran… Aynı zamanda İslâm kaynakları önünde Batı tefekkürünü hesaba çeken ve Batı’dan da İslâmî hikmetleri devşiren demektir bu. Fakat Batı tefekkürü ile İslâmı birleştiren gibi -haşa!- anlaşılmasın. Öyle olursa felsefe olur, zındıklıktır. İbn-i Sinâ veya Farabî çağrışımı olmasın. İslâmî bir bakış açısıyla, yine İslâm’a ait olan, Batı’nın İslâm’dan alıp kendine mâletmiş olduğu hikmetleri, tekrar kendine döndüren olarak yine iki şeyi birleştiren mânâsı var onda. Ayrıca, tasavvufî argümanları toprak seviyesine indirip, bir medeniyet projesi hâline getirme anlamında iki şeyi birleştiren mânâsı da var. Bu misâlleri birçok alanda çoğaltabiliriz. Tafsilatına girmeyeceğim ama bu mevzuun çok kapsamlı bir yeri vardır dünya görüşümüzde. İBDA külliyatını takip eden arkadaşlar, Berzah Âyetlerinden çok sıkça bahsedildiğini bilirler. O Âyetlerin işarî tefsiri, tasavvufî tefsiri, “Berzah Adamı”na çıkar. Yani iki şeyi birleştiren kişi… O çağımızın ihtiyacına nisbetle bir misyondur. Osmanlı döneminde de bazı zamanlar zahir ehli ile bâtın ehli arasında ciddi kopuşlar yaşanmıştı. Salih Mirzabeyoğlu’nun damgasını vurduğu bu dönemde, işler değişecek. Yanlış anlaşılmasın diye söyleyeyim; bu “iki şeyi birleştirme” misyonunda eklektizm yok. Eserlerinde, daldan dala atlıyor gibi gözükür yüzeysel bir bakışla. Batı tefekkürüne ait bir argümanı almıştır; oradan birdenbire tasavvufî bir mevzuya geçer. Derken Marks’ın bir sözünü verir. Satıhçı bir bakışla, sanki oradan buradan almış da rastgele alt alta dizmiş gibi görünebilir. Tasavvuf alanında çok uzman ve kaliteli bir profesöre, Mirzabeyoğlu’nun “Sefine”sini verdikten birkaç ay sonra görüştüğümde, eser hakkında, “şairlere mahsus bir kurgusu var” demişti. Şiir formunda vardır ya, daldan dala atlıyormuş gibi gözükür ama aslında arada iç bağlantılar, şiirsel bağlantılar vardır.

Mirzabeyoğlu hakkında bâtından hissesi var derken şu yanlışlığa da düşülmesin; klasik anlamda, kendisine râbıta yapılması gereken bir şeyh değildir. Tasavvufî anlamda klasik veli kategorisine giriyor fakat kendisine klasik anlamda irşad icazeti verilmiş değil. Ubeydullah Ahrar Hazretleri, “Ben şeyhlik yapsaydım, dünyada hiçbir şeyh kendisine mürid bulamazdı” diyor. Yani tasarruf kudreti o kadar yüksek o velinin. Devamında da, “fakat bana şeriatın tervici görevi verildi” diyor. Necip Fazıl ve Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri arasında, özellikle “O ve Ben”de geçen diyaloglarda, bunun ipuçlarını görürsünüz. Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri klâsik anlamda bir mürşiddir. Necip Fazıl da onun “halifesi”dir. Ama Necip Fazıl, klâsik anlamda bir mürşid değildir. Az önce de bahsettiğim gibi, ondan aldığı nefesi, toprak seviyesine indirmiş, bir medeniyet projesi olarak sistemleştirmiş bir mütefekkirdir. Bu anlamda da bâtından hissesi vardır. Ve bu anlamda da perde arkasında Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri vardır. Hegel diyalektiğine aşina olan arkadaş var mı aranızda? Hegel’in Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Fütuhât-ı Mekkiye’sinden aplike, “Ruhun Fenomenolojisi” adında meşhur bir eseri vardır.  Salih Mirzabeyoğlu, bütün bir Batı tefekkürünü incelediğini ve orada Batı’ya ait hiçbir orijinal verime rastlamadığını söyler. Kant, Hegel, David Hume, vs. tek tek nerelerden arakladığını gösteririm, der. Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin de tesbitidir; tarih boyunca bütün filozoflar hattâ en sapkın görüşlerin dahi, doğru olan yüzde onluk kısımları, geçmiş peygamberlerden intikal eden hikmetlerdir. Geri kalan yüzde doksanlık kısımları ise kendi bâtıl görüşleridir. Böyle bir formülasyon var. Hegel diyalektiğine aşina olanlar, onun “Tinin Görüngübilimi” ismiyle tercüme edilmiş eserini bilirler. Aslında “tin”den kastedilen Almanca “geist”; eserin başlığı, “ruhun hadiseleşmesi” mânâsına geliyor. Edille-i Şer’iyye geleneğinden misâl vermek gerekirse; Kur’ân-ı Kerîm mücmel olarak en tepededir. Bir alt basamağı Hadis’tir, sünnettir. Yani Kur’ân’ın tebeyyünü anlamında… Derken fıkıh filan… Sanki Kur’ân-ı Kerîm, bütün bir ağacı potansiyel olarak bütün görünüşleriyle bünyesinde barındıran bir tomurcuk, Sünnet, fıkıh filan derken, o tomurcuk giderek icmalden tafsile, yani mücmelden mufassala doğru, yani tohumdan ağaca doğru açılımlanıyor. Aynı misâli, Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nde toplu kuvvet ve istidadın Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nda görünüşe çıkması mevzuuna da tatbik edebiliriz. Hegel, İslâmî muhtevasını boşaltıp “geist” diye yahut “mutlak fikir” diye bir kavram ikame ediyor. Eflatun’un ideler âlemine de tekabül eden, yukarıda bir mertebedir bu. “Geist’in Fenomenolojisi”, Marksizmin de temelini teşkil eden bir eserdir.

Salih Mirzabeyoğlu, fikir üretme metodunu, “El-Kasip” isimli bir zâttan misâllendirir. Davut Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onun şeriatına tâbi bir velidir. Aslı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Fütuhât-ı Mekkiye’sinde geçer:

“El-Kasip, iki âlem arasındaki münasebet ve ilâhi münasebet ilminde ileri idi. Bu imam, vücut bulmayan bir eseri göstermek istediği vakit, kendi nefsine tesir eden müessirleri düşünerek -yani tefekkür ederek, mütefekkir, fikir sistemi diyoruz ya!- kendi nefsine o ânda beliren bir tartıyla baktığında, o eser ve iz -eser ve iz’in âyet mânâsı da var- derhal ve hilesiz meydana çıkardı. Âlemde bir şey yoktur ki, onda insanın izi veya eseri bulunmasın. Ondan sonra onun makâmına Câmi-ü’l-Hikem-Hikmet Toplayan isimli biri vâris oldu. Bu zâtın ebdâl hakkında ve hoca ile talebesi arasındaki münasebet ile bitkilerdeki esrar bahsinde -bitki, ledün ilminin mecazıdır tasavvufta- geniş ve derin bilgileri vardı.”

Bu iktibası, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Kökler” adlı eserinden yaptım ama birçok eserinde tekrar edilir. Bu mevzu Batı tefekküründe Edmund Husserl’in fenomenolojisine tekabül eder. Klasik İslâmî ilimlerdeki karşılığı da, tasavvuftaki murakabe ve râbıta bahsindedir. Yani şöyle bir şey var; Kur’ân-ı Kerîm aynı zamanda da Allah Resûlü’nün nefsidir ya; Kur’ân O’nun nefsinde topludur. Cebrâil Aleyhisselâm aslında vahiy getirirken Allah Resûlü’nün nefsini ona bildiren bir “uyaran” getirmiş oluyor. Yani Allah Resûlü’nde karşılığı olan bir şeyi getiriyor aslında. Psikolojide, davranışçı ekolde de uyaran-cevap ilişkisi diye geçer ama davranışçı psikolojinin kasdettiği mânâda mekanik bir uyaran-cevap ilişkisi aklımıza gelmesin. Kur’ân-ı Kerîm nasıl ki Allah Resûlü’nün nefsinde topluysa, Allah Resûlü’nün nuruna tevarüs etmiş bazı velilerde de böyle bir makam vardır. Esbâb-ı nüzül bahsinden de misâllendirebiliriz. Bir hadise oluyor; o hadisenin doğurduğu meseleye İslâm’ın cevabı nedir, tarzında bir ihtiyaç hâsıl oluyor. O ihtiyaca binaen de vahiy geliyor. Böyle böyle İslâm’ın hükümleri açığa çıkıyor, zahir oluyor ve din tamamlanmış oluyor. Aslında aynı şey Hadis için de geçerli. Hadis, Kur’ân-ı Kerîm’in biraz daha mufassal hâlidir, taayyünü ve tebeyyünüdür. Bunun gibi, her devrin ihtiyacına nisbetle, İslâm’ın hükümlerinin zahir olması söz konusu. Mümin, Allah’ın halifesi sıfatıyla kendi yaşadığı dönemdeki problemleri, İslâm’a nisbetle çözmekle mükellef değil mi? Mümin’in Allah’ın halifesi olma esprisi budur; yaşadığı dönemdeki problemlere İslâm’ın verdiği cevapları ortaya çıkartmak. Bunu, “her yüzyıl başında gelecek müceddid” bahsine uyarladığımız zaman, özellikle günümüze uyarladığımızda, O’nun nurundan hisse almış bir mütefekkir portresi çıkıyor karşımıza. Yalnız bunları konuşurken ve bu tür argümanlara başvururken, kesinlikle aklımıza, “şeyh uçmaz mürid uçurur” tarzında kuru bir güzelleme yahut Mirzabeyoğlu’na şeyhlik atfı filan gelmesin. Kökü bâtında olup zahirde ayakları yere basan bir medeniyet projesinin kurucusunun, bir ideologun kimliğini mümkün mertebe izah etmeye çalışıyorum burada.

El-Kasip misâlinden devam edeyim yine. Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir sisteminin karakteristik özelliklerinden biri olarak “kendinden zuhur” diyalektiği diye geçer; Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Füsûs’ül-Hikem’inden istifadeyle dünya görüşümüze mâledilmiş bir kavramdır. Bu bahsin birçok mevzuya tatbik edilebilir bir tarafı var ama kafa karıştırmamak için tafsilata girmeyeceğim. Sadece onun fikir üretme metodunda neye tekabül ettiğini söyleyeyim. Şöyle; günümüzün problemlerine cevap verebilecek tarzda bütün ilimler Salih Mirzabeyoğlu’nun nefsinde mücmel olarak mevcut. Dışarıdan gelen bir uyaran, onun o alanda fikrî bakımdan bir açılım yapmasına, bir eser yazmasına vesile oluyor. Aynen El-Kasip’te olduğu gibi… Dışarıda bir hadise oluyor, bir şey oluyor; bir uyaran, bir müessir… Bunun İslâmcasının cevabı nedir? Bir nevî içine dönüyor diyelim. Onun nefsinden ifadesiz bir seziş hâlinde zuhur ediyor bunun cevabı. Kabaca tarif ediyorum ama! Bu anlamda da, o zuhur eden hikmetin, insanların anlayabileceği klişeler üzerinden eserleşme noktasında cevabını nasıl ifade edebilirim diye hemen bir takım kaynaklara el atmaya başlıyor. Yani Salih Mirzabeyoğlu’nun kitap okuması yahut mevcut kaynaklardan istifade ederek kitap yazması, bilmediği bir şeyi öğrenme tarzında değil. İmajsız bir düşünce olarak nefsinden zuhur eden bir cevabı, bir hikmeti, günümüz dilinde, aşina olunan kalıplar üzerinden nasıl ifade edeceği, nasıl izah edeceği derdiyle dış kaynaklara el atıyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir üretme metodu budur.

(Bir seyirci: Bir şey söyleyebilir miyim? Sizin anlatımınızdan, aklıma müçtehid-içtihad mevzuları geldi. Nefsinden zuhur ediyor filan demeniz…)                   

Aslında bu bahis, içtihad mevzuuna da tatbik edilebilir fakat bizim içtihad mevzuundaki görüşümüzü belki bilirsiniz. Necip Fazıl, içtihad kapısı açık mı kapalı mı klasik tartışmasında, hülasa olarak şunu söyler; içtihad kapısı prensipte açıktır ama pratikte kapalıdır. Çünkü fıkhî anlamda verilebilecek bütün cevaplar verilmiş. Günümüzdeki Müslümanların problemi içtihad problemi değil, fıkıh problemi değil. Günümüzdeki Müslümanların problemi tefekkür, yani fikir problemidir; klasik İslâmî ilimleri idrak edip tatbik edebilme noktasında idrak problemi vardır Müslümanların. Bu idrak alanını, fikir alanını, fikir boşluğunu biz Büyük Doğu-İBDA fikir sistemiyle dolduruyoruz demeye getiriyor. Ama bu mevzu içtihad bahsine de uyarlanabilir. Meselâ “hüküm istinbat etmek” ifadesindeki istinbat, “nebat” ile aynı köktendir. Nebat ise “yerden biten” demek; nefsinden biten, kendinden zuhur!.. Müçtehid de aslında aynı şeyi yapar. Bir mesele önüne geliyor. Bu meseleye cevap olarak Kur’ân ve Sünnet’ten İslâmî bir hüküm çıkartma gayesiyle içtihad ediyor. Müçtehidlerin de bâtından hisselerinin olması şartı vardır. Aksi takdirde müçtehid denmez onlara. Bizim dünya görüşümüze göre böyledir.

Bahsimiz Mirzabeyoğlu’nun fikir üretme metodu olduğu için, ben bu temelde devam etmek istiyorum. El-Kasip gibi, kendi nefsine tesir eden müessirleri düşünerek nefsinden zuhur eden hikmetleri, günümüz insanlarının anlayacağı klişeler üzerinden ifade edecek tarzda fikrî açılımlar yapıyor, bir eser yazıyor, dedik. Bu eserin içindeki bir takım fikrî açılımlar, daha sonra yazacağı eserler için tomurcuklar barındırıyor. Tohum ve ağaç diyalektiğine çok atıfta bulunurum ben seminerlerimde. Aristo’da da vardır, Hegel’de de vardır ama aslı İslâm tasavvufundadır. Salih Mirzabeyoğlu’nun her bir eseri, ileride vereceği eserleri için tomurcuk olarak hikmetler barındırır bağrında. Dolayısıyla İBDA Külliyatını total olarak inceleyen kimseler, onun bütün eserlerinin sanki tek bir kitap olduğunu fark ederler. Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Fikriyatını inşa etmede 30-35 senelik epey uzun bir mazisi var. İlk “Bütün Fikrin Gerekliliğini” 1979’da -Hicrî 1400’de- yazarak başlıyor. Çok enteresandır, Mimar Sinan için hep denir ya, elinde bir plân proje filan yoktu ama eserlerine şöyle bir baktığınız zaman, muazzam bir bütünlük görürsünüz. Elinde projesinin olmaması, o projenin zihninde olmadığı anlamına gelmiyor. Daha ilk taşı koyarken camiyi inşa edişinde, son taşı nereye koyacağının bütünlük olarak mimarisi zihninde mevcut. Aynı şekilde Salih Mirzabeyoğlu’nda da var bu. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’nun, daha önce de dediğim gibi, kendi nefsinde tomurcuk hâlinde toplu olarak duruyor o fikir sistemi. Sadece dış uyaran vesileleriyle tomurcuk biraz açılımlanıyor, fidana dönüşüyor. Derken şuradan da ayrı bir dal sürgün veriyor, sonra buradan filan… Çeşitli vesilelerle o tomurcuk, giderek ağaçlaşmaya başlıyor. Potansiyel hâlden aktüel hâle geçiyor Aristocu tâbirle. Bu fikir üretme metodu, aynı zamanda da kendinden zuhur diyalektiği diye geçer; Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden hikmet… Bahsi dağıtmamak için o mevzulara girmek istemiyorum. Çünkü oradan “yeni fizik” mevzularına geleceğim inşallah.

Salih Mirzabeyoğlu’nun yeni fizikle alâkası nedir? Kendisi, bilirsiniz herhâlde, 1999 senesinde tutuklanıp cezaevine konuldu. Ben de tutuklanmıştım ondan belli bir zaman sonra. Metris Cezaevi’nde, 5 ay kadar onunla beraber yatma nasibine erdim. Metris Cezaevi’ne bir operasyon yapılmıştı o dönem Kemalistler tarafından. O operasyondan sonra çok ağır, öldüresiye bir işkenceden geçti. Kartal Cezaevi’ne sevk edildik operasyonun akabinde. Çok ağır bir şekilde yaralıydı tabiî. Artık, bünyesinin aşırı derecede zayıf düşmesinden dolayı mı tesir etmeye başladı, yoksa o esnada mı telegram yapmaya başladılar, bilmiyoruz, o ağır işkencenin hemen akabinde bir takım halisünasyonlar görmeye, bir takım sesler duymaya başladı. Toplam olarak söyleyeyim; bir cihazın olduğunu tahmin ediyoruz işin arka plânında. Bir cihazın taciziyle, kendisine zihin kontrolü uygulanmaya başlandı. Dediğim gibi, ya o işkencenin tesiriyle bünyesi zaafa düştüğü için o cihazın etkisini hissetmeye başladı üzerinde, yahut o işkencenin akabinde cihaz tacizi başladı, ikisi denk geldi. Dışarıdan gelen bir müessir var kendi nefsine. Az önceki mevzuya tatbik ediyoruz.

(Bir seyirci: El-Kasip…)

Evet, El-Kasip misâline!.. Dışarıdan gelen bir elektro-manyetik dalga tacizi var.

Bu zihin kontrolü projesinin mahiyeti temel olarak şuna dayanıyor; beynimiz vücudumuzun santralidir. Ama asıl kalptir der “Sefine”de Mirzabeyoğlu. Beyin santraldir; bütün bir vücut, elektriksel yahut günümüz keşiflerine göre elektro-kimyasal süreçlerle beyin merkezinden yönetiliyor. Meselâ nasıl işitiriz? Bunun maddî-tıbbî izahı, dışarıdan gelen ses dalgaları, önce kulak zarımıza çarpıyor. Oradan aktarılan titreşimler, kulak içi organlar tarafından sinir uçlarına iletiliyor. O sinir uçlarında elektro-kimyasal impulslara, sinyallere dönüştürülüp beynin işitme merkezine iletiliyor. Oradan da ruha iletiliyor diyelim. Duyma dediğimiz hadise, bu. Aynı şekilde, görme de böyle; dışarıdan göze gelen ışık yahut görüntü, göze bağlı olan sinir uçlarında elektro-kimyasal sinyallere dönüştürülüp beyne, oradan da ruha iletiliyor. Görsel algılama da bu şekilde oluyor. Yani ruhumuzun dış dünya ile irtibatı, beynin dış dünya ile ruh arasında veya nefs arasında orta mertebe-berzah, alıcı-verici vazifesi görmesi sayesinde gerçekleşiyor. Beynin de temel çalışma prensibi, elektro-kimyasal sinyaller. Nöronların ateşlenmesi… Telegram cihazı, doğrudan doğruya elektriksel olarak beyne tesir ederek kişinin dış dünya ile irtibatında bir takım manipülasyonlara yol açıyor. İç algı ve dış algı birbirine karışmaya başlıyor. Kulağı by-pass edip yani devre dışı bırakıp, dışarıdan duyduğunu zannettiği, halbuki telegramcıların doğrudan beyne vermiş olduğu elektromanyetik dalga ile iç ses olarak bir algılama sözkonusu oluyor. Yine meselâ düşünme; düşüncemiz elektriksel sinyallere dönüştürülüyor beyinde. Beyin alıcı vazifesi gördüğü gibi, verici vazifesi de görüyor. Bir şey düşünüyorsunuz zihninizde. Bu düşünce beyninizde elektriksel bir aktiviteye yol açıyor ya, bunu o cihazla beyninizden kaydedip düşüncenizi de okuyabiliyorlar. Dolayısıyla sizin iç dünya gibi bir mahremiyetiniz de kalmıyor. Tamamen aklınızdan geçen her şeyi okuyabiliyorlar. Hattâ dışarıdan size elektriksel olarak düşünce ilka da edebiliyorlar. Bu çok sofistike bir proje, onu söyleyeyim. Salih Mirzabeyoğlu, gerek bu projenin mahiyeti noktasında gerekse bu proje üzerinden kendisine yapılan telkinler noktasında, bunlara cevap verme vesilesiyle, “Sefine” adlı kitabından itibaren eser açılımları yapmaya başladı. “Sefine”, 2003 senesinde yayınlandı. Peşi sıra “Telegram” kitabı yayınlandı. Akabinde “Berzah” kitabı yayınlandı. Ben de “Telegram Davası” olarak kamuoyunda bilinen bir davadan tutuklanıp 11 sene yattım. Bu işler kimler tarafından sürdürülüyor, bilmiyoruz. Hâlâ sürüyor çünkü bu proje. Fakat çok iyi gizlenen bir şey; bir ekip, bir kadro, artık kimlerse bunlar. Sürekli ağız değiştiriyorlar; kâh Genelkurmaydanız diyorlar, kâh Emniyetteniz diyorlar… Fakat hâlâ faili meçhul yani. Hâlâ deşifre olmuş değil. Bu vesileyle Salih Mirzabeyoğlu, dediğim gibi, “Sefine”den itibaren eser açılımları yapmaya başladı. “Berzah”, “Erkam”, şu ân “B-7” alt başlığıyla “Ölüm Odası” tefrikası var. Şu ân altıncı ciltte zannedersem. İlk üç cildi yayınlandı kitap olarak. Yazı olarak da, Baran Dergisi’nde haftalık tefrikalar hâlinde yayınlanıyor. Giderek daha da genişliyor. O vesileyle bu mevzuya el attı. Mevzuyu daha da açılımlandırıyor; şamanizme giriyor; şamanizmle tasavvufun örtüştüğü yanlara atıfta bulunuyor; aynı zamanda da şamanizmin asla ve kat’a İslâm tasavvufuyla karıştırılmaması gerektiğini de söylüyor. Ben bunlara, Allah izin verirse, konferansın ikinci bölümünde değinmek istiyorum. 

Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik – 2

Tekrar Selâmun Aleyküm. Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir üretme metodundan bahsettik. Bir de şunu da tekrar hatırlatayım; Salih Mirzabeyoğlu’nun verdiği her bir eser, daha önceki eserlerinde, ipuçları hâlinde, potansiyel hâlde, tomurcuk olarak saklıdır. Bu tomurcuklar, dışarıdan gelen uyaranlar vesilesiyle ağaçlaşıyor, yeni eserlere dönüşüyor. O şekilde, İBDA fikriyatı da o bütünlüğü kaybetmeksizin genişlemeye devam ediyor.

Mirzabeyoğlu’nun 1980’li yılların başlarında kaleme aldığı “İstikbâl İslâmındır” adlı bir eseri var; orada aynı zamanda bir devir tesbiti de yapar, bir zaman tesbiti de yapar. Malûm 1979-1980 senesi, Hicrî 1400 senesine tekabül ediyor. Ve bir Hadis mucibince de, aynı zamanda son İslâm asrı! Yani son İslâm asrının müceddid-tecdid misyonu sözkonusu! Açıkça söyleyelim; Büyük Doğu-İBDA fikir sistemi, aslında Âhir zamanın meselelerine cevap veren ve Âhir zamanın İslâm medeniyetinin dünya hâkimiyetini hedefleyen ve bu medeniyetin ipuçlarını ihtiva eden bir sistemdir. Hicrî 1400 başlarında “İstikbâl İslâmındır” adında bir eser yazıyor. O dönemi yaşayanlar veya okuyanlar bilir; komünist görüşlerin, materyalist görüşlerin hâkim olduğu fakat hem siyasî anlamda hem de fikir plânında giderek kan kaybetmeye başladığı bir dönemdir. Komünist ve materyalist görüşlerle beraber pozitivist ve rasyonalist görüşler de zayıflamaya başlar entelektüel piyasada. Soğuk savaşın dengeleri, giderek değişmeye başlar. En sonunda bu, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle neticelenmiştir. Bu dönüm noktasında, Hicrî 1400 başlarında “İstikbâl İslâmındır” eserini kaleme alıyor. “İstikbâl İslâmındır” klişesi, ebced değeri itibariyle 1980 rakamına denk gelir. Ebced ilmini bilenler bilir; harflerin sayı değerinin toplamı, o kelimenin ebced değerini verir. Nümeroloji ismiyle Batı’da çok cılız bir şekilde karşılığı vardır. Kabbala kültüründe de “gematria” diye geçer. “İstikbâl İslâmındır”da şunu uyarıyor Salih Mirzabeyoğlu; Marksist görüşler kan kaybediyor, yeni devre geçiyoruz, yeni bir döneme geçiyoruz. Fakat Marksist, materyalist ve pozitivist görüşler entelektüel piyasadan çekildikçe -otorite boşluk kaldırmaz, tabiat boşluk kaldırmaz denir ya!- bu boşluğu, bu maneviyat boşluğunu, İslâm dışı mistik ve metafizik görüşlerin doldurma tehlikesinden bahsediyor. Buna dikkat çekiyor. Aslında o dönemin şartlarına çok aykırı bir tesbit. Fakat Hızır meşreb veli derler; yine bunu fikir plânında düşünelim; perşembenin gelişini çarşambadan görürler, hattâ o zamanın şartlarına göre çok aykırı gibi gözüken tesbitlerde bulunurlar. Salih Mirzabeyoğlu daha o dönemde, bu tehlikeye dikkat çekiyor.

Meselâ İslâmî anlamdaki harikulâdeliklere mucize denir; peygamberlerin âdetullaha aykırı olarak gerçekleştirdiklerine… Velilerinkine de kerâmet denir. Aynı şekilde, “Yağmurcu” adlı eserinde bir veliden naklediyor; bu tür harikulâdeliklerin gerçekleşmesi için Müslüman olmaya gerek yok, kötü nefslerin de âleme tesiri mümkündür, diyor. Bir kâfir bile nefsiyle belli bir işte himmet gösterdiği zaman, Allah ona o tezahürü verebilir, diyor. Yani şey anlamında…

(Bir Seyirci-İstidraç…)

İstidraç anlamında. Buna zaten istidraç deniyor. Âdetullah’a aykırı olarak gerçekleşen İslâm dışı olağanüstülüklere istidraç deniyor; İslâmî olanların da, peygamberlerinkine mucize, velilerinkine keramet deniyor. Buna dikkat çekiyor. Çünkü öyle bir furya başlayacak -ki nitekim başladı da, şu an çok yaygınlaştı bu- dediğim gibi, kaba materyalizm yıkıldıktan sonra, insanların mânevi arayışını, mânevi boşluğunu, bu sefer İslâm dışı metafizik ve mistik görüşlerden doldurmak, telafi etmek tarzında bir takım çabalara girişilmesi sözkonusu. Hattâ o görüşlerin bir takım istidraçlar üzerinden çok daha fazla göz boyama tehlikesi de, riski de mevcut.

Misâl olarak reenkarnasyon hadisesi filan deniliyor ya; şimdi derin hipnozda,-derin hipnoz, hipnozitörün biraz istidadına bağlı bir şey, biraz da hipnoza muhatap olan süjenin de müteessir olma kabiliyetine bağlı bir durum- bir bakıyorsunuz ki hipnoza giren kişi, İbranicenin bugün konuşulmayan arkaik lehçesi olan Aramiceyi konuşmaya başlıyor! Yabancı dil bilmediği, çok cahil biri olduğu hâlde meselâ!.. Veya diyelim ki, 13. Yüzyılda İspanya’nın bilmem hangi kasabasında yaşamış bir adamın hatıralarını, ben o kişiyim diyerek anlatmaya başlıyor. Yaşadığını iddia ettiği kasabanın o dönemdeki dekorunu en ince ayrıntısına kadar tasvir ediyor. Orada etkin olan bir takım sülalelerin isimlerinden bahsediyor. Ondan sonra, ben falan yerde şöyle bir çatışmada öldürüldüm, diyor. Uyandırıyorlar süjeyi, bakıyorlar cahil bir adam aslında. Yani rol yapması mümkün değil. Anlattığı hadiseyle ilgili araştırma yapıyorlar. Bakıyorlar ki hakikaten o dönemde, o yörede, o isimde bir insan yaşamış ve aynen anlattığı yoldan öldürülmüş! Bu hadiseden yola çıkarak reenkarnasyonu yani tenasuhu savunanlar, “hipnozdaki o süje, bahsettiği kişinin ruhunu taşıyor” diyorlar. Yani onun reenkarnasyonu-yeniden bedenlenmesi olarak dünyaya gelmiş, diye iddia ediyorlar. Şimdi, reenkarnasyona inanmak küfürdür, değil mi? Bu konu tartışma götürmez. Reenkarnasyona inanmak küfürdür ama vaka da ortada!

(Bir Seyirci: Nasıl cevap vereceğiz meselesi!..)

Zaten Salih Mirzabeyoğlu’nun ve Necip Fazıl’ın klâsik kelâmcı yönü… Kelâmcılık da böyle bir şeydir ya; çağın kendini empoze eden meselelerine yine o çağın klişeleri üzerinden cevap verebilmek… Yani siz vakayı, hipnozdaki hadiseyi reddedebilir misiniz, böyle bir şey yok filan diyebilir misiniz? Buna cevap vermek zorundasınız, çünkü bu vakayı tenasuhun ispatı diye öne sürüyorlar! Ben bunu sadece misâl olarak verdim. Başka şeyler için de geçerli. Meselâ tasavvuftaki rabıtayı ve murakabeyi andıran bir takım disiplinler vardır; meditasyon, zen meditasyonu, şamanik trans deniyor… Bu trans-istiğrak esnasında müşahede edilen bir takım şeyler var. Veya transa giren süjenin gerçekleştirdiği bir takım olağanüstülükler-harikulâdelikler -istidraçlar- var. O olağanüstülükler, o kişinin inandığı sistemin doğruluğunun hücceti gibi empoze ediliyor. Bunlar çok tehlikeli hususlar. Yine meselâ NLP metodu; NLP’nin spiritüel bir tarafı da vardır; daha derin, şamanik transa kadar bakan bir tarafı… Bunlar, gerçekten İslâm itikadına musallat ekollerdir, görüşlerdir. Bunlar giderek daha da yaygınlaşmaya başladı.

Aynı şekilde, tıkanıklık yaşayan bir takım ilmî disiplinler -Batı’daki seyri itibariyle söylüyorum- bu tıkanıklıkları, Hint ve Çin kaynaklı veya şaman kaynaklı bazı görüşlerden aplikasyonlar yaparak aşıyorlar ki, bunlardan birisi de kuantum fiziğidir.

Bir Newton fiziği var; yeni buluşlar ve tecrübelerle, bu fiziğin kâinatı tümüyle açıklayamadığı anlaşılmaya başlanıyor. Kabaca söylüyorum tabiî. Ben burada fizik teorilerin girme niyetinde değilim. Kuantum fiziğinin babalarından Werner Heisenberg Hindistan’a gidiyor. Hinduizmin Tanrısı Şiva’nın kâinatı yaratırkenki hareketlerine kozmik dans diyorlar filan. Onu inceliyor. Onunla, diyelim ki atomaltı parçacıkların davranışları arasında paralellikler kuruyor, şu bu falan derken Hint ve Çin kaynaklı inançlardan, doktrinlerden bir takım süzmelerle, mevcut laboratuar verilerinin ulaştığı doneleri harmanlayarak, kuantum fiziği gibi yeni modeller ortaya çıkmaya başlıyor. Şöyle bakıldığı takdirde de, söyledikleri yanlış değil. İşin kötü tarafı da bu! İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, “Hak ve bâtıl, bazen o kadar mezc-katışma hâlindedir ki, o ikisini tefrik edebilmek, deveye değil hendek atlatmak, deniz atlatmaktan daha zordur” der. Çünkü şöyle bir şey var; meselâ Hint kaynaklı veya şaman kaynaklı bazı görüşlerin yeni fiziğe ait verilerle örtüşmesi ve o yeni fizik verilerini ispatlar tarzda kullanılması, derinine inildiğinde aslıyla İslâm tasavvufuna çıkar. Fakat Batılıların -çok afedersiniz- çok aşağılık bir hileciliği var! “Sefine”de geçer zaten; günümüz Batılı entelektüellerinden biri, “biz Batılılar, kendi dışımızdaki görüşleri inceleyip, onların da doğru olan taraflarını takdir edebileceğimiz kadar bir entelektüel olgunluğa erdik” diyor. Salih Mirzabeyoğlu, bu iktibası yaptıktan sonra, “o entelektüel olgunluğun tek işlemediği yer İslâmdır” diye cevap veriyor! Batılılar bu mevzuda tasavvufî bir takım hikmetleri fark ediyorlar; okuyorlar, okumuyor değiller! Nasıl ki, yine Mirzabeyoğlu’nun tesbitiyle, Batı medeniyeti, özelde Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Fütuhât-ı Mekkiyye’sinin parça parça yağmalanması sayesinde epey bir mesafe kat etti;  Rönesanstı, Aydınlanma dönemiydi filan… İmâm-ı Gazâli Hazretleri de dahil bunun içine. Fakat bunu gizlerler. Batı’nın Doğu’ya bakışını, zaten az çok biliyorsunuzdur. İslâm’a bakışı konusunda da çok tutucular; tesir altında kalıyorlar fakat tesir altında kaldıklarını gizliyorlar! İslâm olmasın da ne olursa olsun diye, adam, aslî anlamda tasavvufta karşılığı olan bir hikmeti örtüyor, gidiyor onu Hinduizm’deki benzeri üzerinden alıp referans gösteriyor! İşin kötü tarafı, dediğim gibi, Hinduizm’den aldığı hikmet de gerçekten doğru bir şey! Ama aslıyla İslâm’ın malı işte bu. Bu bakımdan Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir misyonu çok önemli. Bunu “Âsay-ı Musa-Hazret-i Musa’nın Âsası” kıssasıyla da benzeştirebiliriz ki zaten o mevzulara girer eserlerinde. Biliyorsunuz, Hazret-i Musa’ya karşı, O’na rakip olarak Firavun’un sihirbazları var. Hazret-i Musa’yı, Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir mimarisindeki yeri itibariyle İslâm tasavvufu gibi düşünün. Firavunun sihirbazlarını ve onların sihirlerini de Batı tefekkürü gibi düşünün. Batı tefekkürüne, İslâm dışı Doğu tefekkürü de dahildir. Hint, Çin falan hepsi… Doğu ve Batı ayrımı, İslâm ve küfür ayrımıdır. O bir sembolizmdir aslında. Batı tefekkürüne, Taoculuk falan da dahildir; her türlü bâtıl görüş yani!.. Batı tefekkürünü de, Firavun’un sihirbazları ve onun yılan suretindeki ipleri gibi düşünün. Salih Mirzabeyoğlu, onların görüşlerine el atarken -çünkü Taoculuktan falan da referans verir eserlerinde- ve aslını İslâm’dan gösterirken, aslında bir nevi Hazret-i Musa’nın, yılan suretine dönüşen ve sihirbazların yılan suretinde gibi gözüken iplerinin yılan suretlerini yutan âsasının gördüğü işi görmektedir fikirde. Diyoruz ya, Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir sistemi, Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çekmektir bir bakıma. Aslıyla İslâm’a ait olan hikmetler… Yılan suretine dönüşen âsa, sihirbazların yılan suretinde gibi gözüken iplerinin yılan suretini yutuyor, yani aslına irca ediyor, aslı bendedir diyor; geriye -hani ipliğini pazara çıkarmak derler ya!- ipler kalıyor! Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerini okurken lütfen bu hususu unutmayın, çünkü bu temel bir paradigmadır.

Reenkarnasyon dedik, kuantum fiziği dedik, mevzuyu genişten aldık. Şimdi biraz daraltalım. Kuantum fiziği dediğimiz hadise; “Sefine”de Mirzabeyoğlu, yeni fizik mevzularına girerken, aslında Batı cephesinde yeni bir şey yok demeye getiriyor. Batı yeni bir şey ortaya koymuş değil diyor. Daha önce söylenmiş -buna Eski Yunan da dahil- bir takım şeylerin yeni kavramlarla tekrarından ibarettir diyor. Kuantum fiziği mevzuları için…

Şöyle ki; epistemoloji-bilgi teorisine gireyim. Bilgi, özne ve nesnenin örtüşmesinden doğar. Misâl vermem gerekirse, özne ben’im, nesne de elimde tuttuğum şu kitap diyelim. Benim bu nesne hakkında bilgi edinmem demek, benim zihnimin, benim bilincimin-şuurumun bu nesnenin muhtevasından-içeriğinden çıkardığı yargı-hüküm demektir, form demektir. Dolayısıyla, öznenin zihniyle, daha doğrusu öznenin zihninin formuyla, nesnenin, yani varlığın formu arasında bir örtüşme sözkonusudur. Bu örtüşme, yargıdır-hükümdür, bilgidir. Klasik epistemolojinin tarifidir bu. Kuantum fiziği şöyle yaklaşır; dış dünya diyoruz, tabiat diyoruz vesaire filan. Sanki çok somut, elle tutulur, objektif bir gerçeklikmiş gibi algılanıyor. Zaten Batı’da da böyle algılanırdı. Kuantum teorileri sistemleşmeye başladıkça, aslında “dış dünya” denilen dünyanın hiç de o kadar objektif bir gerçekliğe sahip olmadığı, “dış dünya” hakkında hüküm veren şuurun muhtevasına çok bağımlı olduğu gibi bir paradigma ağırlık kazanmaya başladı. Bunu epistemolojiye uyarlarsak; özne ve nesne ilişkisi içerisinde, öznenin rolü parlatılmaya başlanıyor. Hani şu Schrödinger’in kedisinden misâl vererek izah edeyim derken bazen daha da karmaşıklaştırırlar ya, aslında kuantum fiziğinin temeli, anlattığım gibidir. Eski teorilerde, nesneye muhatap olan kişi, pasif bir seyirci-müşahedeci rolündeydi! Yani sanki öznede ayna varmış gibi, nesneden bir yansıma var; nesneden yansıyan suret ne ise, özne o sureti pasif bir alıcı olarak algılıyor; bilgi de bu şekilde oluşuyordu. Kuantum teorisinde ise “dış dünya”nın gerçekliği yani nesnenin somutluğu giderek reddedilmeye başlanıyor! Yahut o kadar sağlam bir varlığa sahip olmadığı noktasında bir görüştür, diyelim. Ona muhatap olan öznenin biraz daha aktif olduğu, biraz daha baskın olduğu bir durum sözkonusu. Bunu da şöyle izah ediyorlar; eskiden nesnenin, olgunun karşısında, ondan hüküm çıkaran kişiye müşahedeci-gözlemci denilirdi. Kuantum gerçekliğinde ise artık müşahedeci-gözlemleyen değil bizzat müdahillik-katılımcılık sözkonusudur. Gözleyen kişi, gözlediği nesneyi, olguyu saptırıyor, tayin ediyor.

Şimdi bu bahsi, aslında tasavvufa uygulayabiliriz. Meselâ, “bilinç-şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin değişmesi” diye Hegel’de geçen ama aslıyla İslâm tasavvufundan aplike bir görüş vardır. Seyr-i sülûkta, nefsin erginleşme safhalarında, “dış dünya” farklı gözükmeye başlar artık sufilere! Necip Fazıl’ı okuyanlar bilirler; metafizik buhran diyor, fikir çilesi filân diyor. Üstad bu ifadelerle perdeler hep. Üstad’ın yaşadığı metafizik buhran-bunalım, rahatsızlık filan değildir. Aslında bir seyr-i sülûktur o! “Bir dönem öyle bir raddeye varmıştı ki bu, ayağımı bastığım yerde arzın kışrı -yani yer kabuğu- çökecekmişçesine bir istinatsızlık hissi içerisindeydim” diyor o safhalardan birinde. Çünkü mânevî erginleşme, yani seyr-i sülûk safhalarında “dış dünya”, eşya, giderek gözden silikleşmeye başlar. Bu, aşılması gereken bir aşamadır. “Dış dünya”ya muhatap olan o yüksek bilinç, maddeyle olan nisbetini kaybetmeye, farklı şeyler müşahede etmeye başlar. Bunu, İslâm dışı ekstaz-vecd rejimi olan çeşitli disiplinlere de uygulayabiliriz. Şamanizme tatbik edebiliriz, şamanların “mânevî erginleşmesi”ne… Daha da sapıtmalarına vesile oluyor, ayrı dava! Hindular ve Budistler için de geçerlidir. Günümüzdeki tabiriyle meditasyon uygulamaları; meditasyonda, sahici anlamda transa giren kimseler de, bu müşahedelerinden bahsederler.

İslâm dışı istidraç disiplinlerini ve özellikle de şamanizmi incelemek istiyorsanız, Carlos Castaneda’nın külliyatını hararetle tavsiye ederim. Çünkü şunu söyleyeyim; çağımız itibariyle İslâm’ı, entelektüel anlamda da çok ciddi bir tehlike olarak, Hint, Çin ve Şamanizm karması görüşler itikadî bakımdan tehdit etmeye başladı. İleride çok daha artacak! Erkenden davranıp, o disiplinleri öğrenip, o kültüre sahip olup, İslâm’ın buna karşı cevabını vermemiz gerekiyor. Dediğim gibi, Salih Mirzabeyoğlu daha 1980’lerin başlarında bu tehdidi fark eder; ilk ipuçları hâlinde “İstikbâl İslâmındır” adlı eserinin sonuna doğru “hakikat-kerâmet-istidraç” başlığı altında kısaca verir, tomurcuk olarak verir. O tomurcuklar, önce “Yağmurcu” kitabıyla, sonra da maruz kaldığı Telegram vesilesiyle patladı. “Sefine”den itibaren İBDA külliyatı içerisinde, “Telegram Feylesofisi” adı altında, neredeyse müstakil yani kısmî özerk bir ekole dönüştü. Geçmişte klâsik şaman üstadlarının, insanları dönüştürmek, etkilemek veya tedavi yahut maji-kara büyü amaçlı olarak uyguladıkları disiplinlerle, şu an Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı Telegram projesi, prensip olarak birbirine çok yakın. Farkı şurada; geçmişteki şamanlar, onlardaki nefs kudreti sayesinde herhangi bir alet veya cihaz gibi sûni bir takım araçlara müracaat etmeksizin doğrudan nefsî himmetle o tasarrufu sağlayabiliyorlardı. Eşyaya, maddeye veya insanlara… Telegram projesi, aynı prensibi, aynı etkileme hadisesini, bu nefsî himmeti taklit edebilen cihaz marifetiyle gerçekleştiriyor! Etkilediği kişideki tesir aynı fakat uygulama vasıtası teknik! Ama prensip olarak şamanların insan beynini teshir ederek, tasarruf ederek, etkileyerek dönüştürmesiyle aynı.

Orta Asya Şamanizminden misâl vereyim. Mankurtlaştırma diye geçer; kişiyi köleleştirip ömür boyu bedavadan kullanabilmek için kafasını kazıyıp sıkı bir şekilde deve derisi geçiriyorlar. Cengiz Aytmatov’un “Mankurt Adam” adlı romanında geçer. Saçlar tersine uzayarak beyni ifsad ediyor tabiî!. Kurban, ölmeyip de sağ kaldığı takdirde, tamamen bilincini yitirmiş, hiçbir muhakeme ve mukavemet kabiliyeti kalmamış, bütün telkinlere ve emirlere açık “mankurt adam” dedikleri bir robota dönüşüyor! Aytmatov, o romanı, Sovyet ideolojisine kinaye olarak yazmıştır, antr-parantez bunu da söylemiş olayım. Bir de Haiti şamanizmi vardır. Birçok şamanizm çeşitleri vardır; çünkü Şamanizm, bir din olmaktan ziyade İslâm dışı bir vecd ve trans rejimidir. Bahsettiğim tarzda nefsî himmete bağlı bir disiplindir. Dolayısıyla, çeşitli dönemlerde, çeşitli yörelerde farklı farklı uygulanma şekilleri mevcuttur. Farklı üstyapı kavramları ve ritüelleri vardır. İsimleri de farklı olabilir ama altyapısı itibariyle hep şamanizmdir. Meselâ Orta Asya şamanizminin kişiyi dönüştürme disiplinine “mankurtlaştırma” deniyor ve usûlü de bu. Ama Haiti şamanizminde de -hepiniz bilirsiniz- “zombifikasyon” deniyor. Zombileştirme!.. Hani korku filmlerinde falan hep kullanırlar. Zombi kavramının kökeni Haiti şamanizmine dayanıyor. Yani Orta Asya şamanizminin “mankurt”u Haiti şamanizminin “zombi”sine tekabül ediyor! Orada da dönüştürme metodu; modern şamanların “katalizör” adını verdikleri karışımları, tozları yapıp, onu, dönüştürmek istedikleri kişiye içiriyorlar. Kişiyi nefsî himmete karşı korumasız, telkine açık hâle getirebilmek için günümüz şamanlarının “katalizör” adını verdikleri o tozu içiriyorlar. Bünyesini zayıf düşürüyor o. Cinleri de bazen kullanarak, nefsî himmeti de kullanarak, kurban, 24 saat gömülüp mezarı açıldıktan sonra, eğer ölmediyse bir zombiye dönüşüyor. Telegramda da böyle bir espri var. Ben fazla tafsilatına girmek istemiyorum. Salih Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı telegram hadisesi, ona çok zengin ifade imkânları sundu. Temel olarak bu kadar bahsetmiş olayım. Oradan da David Bohm’un hologram teorisine geçeyim.

Slaytta “Telegram” kitabının kapağını görüyorsunuz.

(Bahattin Yeşiloğlu-Kapaktaki çizim (Şekil-1) Kumandan’ın çizimi, değil mi?)

Evet. Carlos Castaneda’nın kitaplarında bahsettiği Şamanizm türüne ait bir pratiğe gönderme var bu çizimde. Castaneda’nın bahsettiği Şamanizm, Amerikan Yaqui Kızılderili kabilesine mahsus bir şamanizm türüdür. O şamanizm türünde, kişiyi, erginleştirme dedikleri -aslında mankurtlaştırmadır!- şamanlaştırma sürecinde, dört-beş parçaya ayırıyorlar! Parçalıyorlar vücudunu! Fakat bu parçalanma, bildiğimiz anlamda etlerin parçalanması değil. Farklı bir zihin gerçekliğine geçtikten sonra, kendi bedenini ve dış dünyayı farklı bir algılayış biçimi oluyor. Bir nevi gözü açık görülen bir rüya mertebesi, lüsid rüya dediğimiz bir trans hâlinde…

(Bir Seyirci-Yakaza…)

Evet, yakaza hâlinde bedeninin parçalandığını görüyor kişi. Mirzabeyoğlu, buna bir nevî atıfta bulunarak, kendisine yapılan Telegramda da bunun uygulandığını, “beni önce dört, sonra beş parçaya ayırdılar” diyerek belirtiyor. Ama dediğim gibi bu, -özelde de Carlos Castaneda’nın anlattığı şamanizmin terminolojisini alt yapı olarak kullanıyorlar telegramcılar- cihaz temelli bir dönüştürme projesi. Kapaktaki çizimde de, bu anlattığım hususa atıf var.

(Bir Seyirci-O zaman biraz daha laboratuar ortamında oluşturulmuş gibi bir şey ortaya çıkıyor. Cihaz falan deyince…)

Zaten parapsikoloji mevzularında geçer böyle şeyler. Geçmişte, biliyorsunuz tasavvufa Kemalistler, hattâ bazı İslâmcılar bile hurafe gözüyle bakarlardı. Alay ederlerdi filan. Batı’da böyle bakılmaz. Parapsikolojiden istihbarat konusunda ne kadar çok istifade edildiği, o tür kaynaklarda geçer meselâ! Batı’da, bir medyumda diyelim, olağanüstü bir takım yetenekler fark ettiklerinde, bunu alıp laboratuar şartlarında inceliyorlar. Biz bunu cihazla, teknolojiyle nasıl taklit edebiliriz, tarzında böyle çalışmalar sözkonusu.

(Ömer Ali Haskural-İsrail bugün askerî istihbaratta kullanıyor. Bizde hurafe deniyor!)

Hurafe diyorlar evet. Her şey için geçerli. Meselâ fotoğraf makinesi bile; insan gözünü inceliyorlar. Biz bunu cihaz olarak nasıl dizayn edebiliriz’in icadıdır. Uçak yine; kuşların taklididir. Aynı şekilde olağanüstülükler için de geçerli. Batı yeni bir hadiseyle karşılaştığı zaman… Zaten ilimde-bilimde metot budur; önce vaka gözlemlenir, önce müşahede vardır; sonra muhakeme edilir, prensibi çözülmeye başlanır. Daha sonra bunun üzerinden, bunu şurada nasıl kullanırız, burada nasıl kullanırız derdine düşülür. Ama işte, bizde malûm!   

(Sedat Bulut-Şöyle diyebilir miyiz Burak bey; Modern fiziğin geldiği nokta, mistisizmin bıraktığı noktadır.)    

Aynen!.. Yani mistisizmden mülhem olarak… Batı’nın şöyle bir özelliği var. Bir plastisite-kabartma medeniyeti olan Batı, neye el atarsa atsın, onu hemen tekniğe indirgiyor, eşyalaştırıyor, aklîleştiriyor, nesneleştiriyor. Eski Yunan’dan beridir gelen putperest bir alışkanlık var; her şeyi nesneleştirme, cisimleştirme!.. Onu pratik plânda da yapıyorlar. Bahsettiğim gibi, Werner Heisenberg, gidip de Hindistan’da, Hindu Şiva tanrısının kâinatı yaratış dansını incelediğinde, sırıtmamış. İncelemiş, bakmış, o davranışlarla, diyelim ki atom altı taneciklerin davranışları arasında, yani kendi ilim disiplini arasında irtibat kurmaya çalışmış. O tıkanıklığı çözmede, yeni modeller üretmede bir paradigma olarak kullanmış. Batı’da böyle bir şey var. Bizdeyse… Neyse, gerçi giderek anlayışlar değişmeye başladı bizde de.

Slaytta, “İstikbâl İslâmındır” adlı eserin sonlarında bulunan kerâmet ve istidraç bahsinde, konsantre yani tomurcuk hâlinde verilmiş mevzuun “Yağmurcu” ismiyle müstakil bir eser olarak patlatılmış şekli olan kitabı görüyorsunuz! “Yağmurcu” bir nevi “Sefine”nin ve “Telegram Feylesofisi”nin temelini teşkil eder. Kabaca söylüyorum tabiî. Aslında bütün İbda külliyatı birbirinin temelini teşkil ediyor.

Şimdi hologramdan biraz bahsetmek istiyorum. David Bohm isminde bir kuantum fizikçisi var. 1980 senesinde, “Implicate Order-Saklı Düzen” isminde bir kitap yazıyor. Onun teorisi, çeşitli kuantum teorilerinin eksiklerine bir yama vazifesi görüyor. Temeli de şu. Çok basit bir izahı var. Batı için çok yeni bir şey bu tabiî ama bunun temelini İslâm tasavvufundan gösteriyor Mirzabeyoğlu. Ama Batı için çok yeni bir paradigma. Şöyle anlatayım. Hologramları biliyorsunuz değil mi? Hologram denilince aklımıza, kitapların arkasındaki bandrollerde bulunan türden olanlar gelmesin yalnız. Havada yarı şeffaf olarak gözüken resimler vardır ya; neresinden bakarsanız o cephesiyle görünür. Bir elma gibi düşünün. Havada çeşitli lazer ışınlarının kesişmesiyle elde edilmiş bir elma görüntüsü; üç boyutlu, altından bakıyorsunuz, altı gözüküyor. Üstünden bakıyorsunuz, üstü gözüküyor. Neresinden bakarsanız, sanki gerçekten bir elma varmışcasına mücessem bir görüntü. Buna hologram deniyor. Slaytta (Şekil 2), bir elmanın nasıl holografik olarak kâğıda döküldüğünün temel diyagramını veriyorum size. Bu diyagramdaki lazer tabancalarından çıkan ışınlar, dağıtıcı lens ve aynaların da yardımıyla elma nesnesine çarptıktan sonra yansıyıp ortadaki plakada girişim desenleri oluşturuyor. Plakada oluşan desenlerde, elma nesnesinin holografik görüntü bilgileri kayıtlı. Her türlü nesnenin holografik fotoğrafını çektiğinizde, sanki suya bir avuç taş atmışsınız gibi, “girişim desenleri” denilen iç içe geçmiş, kesişmiş böyle dairevî desenler oluşur. Bu plakadaki holografik kaydı, başka stüdyo şartlarında yine lazerleri plakaya çarptırarak, oradan yansıyan ışınları, ayna sistemiyle havada kesiştirmek suretiyle tekrar açığa çıkarttığınızda, havada elma görüntüsü oluşur. Yani hologram fotoğrafçılığının temel prensibi bu. Şimdi burada mevzumuz hologram fotoğrafçılığı filan değil. Burada mevzu şu; normal iki boyutlu fotoğrafı elimize alıp bunun bir kısmını parçaladığımız, kestiğimiz, kopardığımız zaman, giderek resim eksilmeğe başlar değil mi? Tabiî bir şey. Fakat holografik nesnenin görüntü bilgilerini ihtiva eden plakanın bir parçasını kestiğimiz zaman, oraya lazer hüzmesini çarptırdığımızda, yine nesnenin bütünü gözüküyor. Ne kadar küçültürseniz küçültün, o parçaya yansıtılan lazer hüzmesi yine elmanın bütününü açığa çıkartıyor. (Şekil 3)

Kuantum fizikçisi David Bohm bu misâlden yola çıkarak, dışımızda gördüğümüz bütün bir kâinat, aslında hayâlimizdeki dev bir hologramdır ve bu kâinatı oluşturan her bir unsur, bütün bir kâinatı kapsamaktadır, diyor. Bu, Batı için yeni bir şey. Buradan yola çıkarak, Salih Mirzabeyoğlu’nun yaptığı fikrî açılımları biraz zikretmek istiyorum. Önce “Sefine”de, David Bohm’dan yapılan iktibası vereyim: “İnsan, dünyanın farklı ve muhtar olarak var olan parçalara bölünebileceğine dair klâsik görüşü reddeden yeni bir parçalanmamış bütünlük düşüncesine doğru yönelmektedir.” Yani David Bohm yeni bir paradigma ortaya koyarken… Bunu bir din imişçesine, ideolojiymiş gibi empoze etmeye başladılar. Çok duyarsınız, holistik tıp, holistik düşünce tekniği filan diye. Bu hologram teorisi, giderek her disipline kendini empoze etmeye başladı.

(Bir Seyirci-Bu, şeye benzetiyorum hocam, Auguste Comte’un pozitivizmi… Onu daha sonra ilerletip ilahlaştırıyor falan…)

Evet, aynen!.. Batı’nın öyle bir tarafı var. Parça bir hikmet bulur. Onu merkezleştirir. Bütün bir hayatı o merkez etrafında izah etmeye kalkarken kalkarken bir bakarsın, “yerinde hakikati genelleştirme” dediğimiz yanlışa düşer. Ondan sonra sapıtır. Şunu söyleyeyim; “auto teism-kendi tanrı inancı” denilen bir sapıklık vardır. Bu hologram teorisi bugün o inancın dahi altyapısını teşkil etmeye başladı.

David Bohm’un sözünü az önce okudum. Budizm’de de karşılığı olan bir hikmet olarak bu hususu belirteyim. Budizm’in Avatamsaka Sutra adında bir kaynağı var. Orada geçen bir şeymiş bu; “Kâinat’ın bir nevi birbirine nüfuz eden nesne ve hâdiseler ağı olması, Avatamsaka Sutra’da sözü geçen mecâzî anlatımı akla getirir: İndra cennetinde incilerden bir ağ vardır ve bu öyle düzenlenmiştir ki, birine bakan diğer hepsini ona aksetmiş olarak görür.” Bakın, tek bir parçada bütünün bilgisinin saklı oluşunun, Budist metaforlar üzerinden izahı bu! “Aynı şekilde dünyadaki her nesne sadece kendi değildir, diğer her nesneyle alâkalıdır ve gerçekte başka herşeydir.” Şimdi buradan gelelim Hazret-i Ali’nin sözüne: “Parça bütünün habercisidir”. Salih Mirzabeyoğlu bunu söylüyor; bu teoride yeni olan ne var ki? Bu hikmetin aslı İslâm’dadır, diyor.

(Enes Duymaz-Burada bir de Fazlullah diye bir adamın kurduğu Hurufîliğin, Kur’ân’ın yedi harfinden herşeyi izah etme… Daha sonra da, hermenötik okuma dedikleri Batı’nın geliştirdiği, bir harf üzerinden metni tamamen izaha kalkma gibi… Metinler üzerinde uygulaması da böyle olsa gerek.)

Var. O Hermenötik dediğiniz -zaten etimolojisinden de anlaşılıyor- Hermetizmle alâkalıdır. David Bohm da, Hermetizmin etkisinde kalmış bilim adamları sınıfında geçer.

(Enes Duymaz-Bunu Kur’ân’a da uygulamaya kalktılar Ankara İlahiyat’ta! Çok saçma sapan yorumlara gidildi!)

“Dinlerin Birliği” tekerlemesine uygulanıyor şu an Ahmet Hulusi tarafından; “bütün dinlerin temeli birdir. Bütün dinler, tek bir gerçekliğin dallanması hâlinde farklılaşmıştır. Hangi dala tutunursanız, aslında o bütünlük orada vardır”, diye böyle bir sapıklığa alet ediliyor. Nelere nelere alet edilmeye başlandı, onu söyleyeyim.

(Bahattin Yeşiloğlu-“Doğruyu yanlışta kullanma” mevzuu.)

“Doğruyu yanlışta kullanma” yahut “yerinde hakikati genelleştirme” dediğimiz hadise!..

Aynı şekilde ben yine başka bir iktibas vereyim İbda külliyatından. Salih Mirzabeyoğlu’nun “Hakikat-i Ferdiyye” adlı eserinde geçiyor bu; “Allah, her şeyden evvel, kendi nurundan Sevgili’sinin nurunu yarattı… Öyle ki, o nur, Allah’ın kudretiyle dilediği yerde dolaşır, gezerdi… O zaman ne “Levh”, ne “Kalem”, ne “Cennet”, ne “Cehennem”, ne “Melek”, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı… Bütün bunları böylece bildiren Allah’ın Sevgilisi, sonra şöyle devam buyuruyorlar:”

Özellikle buna dikkat edin:

“ –Allah, âlemleri yaratmak dileyince o nuru dört parçaya ayırdı.”

Yani Allah, önce kendi nurundan Nur-u Muhammedî’yi yaratıyor ya! Yaratılan ilk şey Nur-u Muhammedî’dir. Allah Resûlü’nün nurudur. Sonra bu nur bölünmeye başlanıyor. Ama bu bölünme… Dikkat edin… Az önce verdiğim hologram metaforu aklınıza gelsin. Ne demiştik:

“- Allah, âlemleri yaratmak dileyince o nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh’i, üçüncüsünden Arş’ı yarattı… Dördüncü parçayı ayrıca dörde bölerek, birinci cüzünden Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden kürsüyü, üçüncüsünden öbür melekleri yarattı… Son cüzü de yine dörde ayırıp, ilk bölümünden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden Cennet-Cehennem’i yarattı… Son bölümü de dörde taksim etti ve ilk kısmından mümin gözlerin nurunu, ikincisinden ilâhî marifet yuvası olan kalb nurunu, üçüncüsünden de gönüldeki tevhid nurunu yarattı!”

Şimdi buradaki bölünme, bütünlüğün yitimi anlamındaki bölünme olarak düşünülmesin. Hologram misâli aklımıza gelsin. Çünkü yine “Hakikat-i Ferdiyye” adlı eserinde zikreder: “Allah’ın nuru, bölünen şeylerden değildir. Ancak mahâllerin çeşitli oluşu dolayısıyla -“mahâl”den kasıt, nurun alıcısı olan mekânlar, kablar- dağılmış ve hisse hisse olmuştur… Meselâ, güneş ışığının pencerelere taksimi gibi… Bu sebeple denir ki, ‘her şeyde her şey vardır’ .” Salih Mirzabeyoğlu’nun eserinde geçen bu hikmet, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’ndendir. Vahdet-i Vücud ekolündendir İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri. Hologram teorisi ve bunun İslâmî aslının kökü Vahdet-i Vücud’a ve Vahdet-i Şuhud’a dayanır.

(Ömer Ali Haskural-Bütünün parçada tekamülü…)         

“Bütünün parçaya tecellisi” meselesi… Kısacası, eserden devamla “her şeyde her şey vardır.” Bakın işte hologram teorisinin kısaca izahıdır bu! Devam: “Kısacası; Allah’ın nuru bütündür, ancak zuhuru çeşitli şekillerde olduğu için, ondan sözedilirken “hisse” tâbiri kullanılır…” Yani parça değil de hisse tâbiri kullanılır, diyor. Ama parça tâbiri kullanıldığı zaman da, aklımıza Hazret-i Ali’nın “parça bütünün habercisidir” sözü gelsin. Salih Mirzabeyoğlu’nun, “Sefine”den sonra yazdığı “Berzah” kitabında da, bu hologram mevzuu, yine İslâmî aslına irca edilmiş bir şekilde, biyoloji alanındaki eksikliklerin telafi edilmesi noktasında bir paradigma olarak kullanılıyor. Yani “Berzah” kitabı, kısaca söylemem gerekirse, İslâmî bir biyoloji ilmi oluşturmanın temel ipuçlarını barındırır. Bu bakımdan muhteşem bir eserdir. Hologram teorisi de bu kez biyoloji alanına uyarlanmış bir şekilde zikredilir eserde.

Mirzabeyoğlu, hologram teorisinin eğrisini de gösterir, doğrusunun aslını da İslâm’dan gösterir. Yani Mirzabeyoğlu, bir taş attığında, değil iki kuş vurmak, elli kuş birden vurur! Batı’dan veriyor, Doğu’dan veriyor, İslâmî aslından veriyor, tersinden tehlikesine de dikkat çekiyor, düzünden İslâmcasını da veriyor, tatbike dair ipuçlarını da veriyor… Bütün ilimler İslâmî olarak yeniden yazılacak diyoruz ya!

“Berzah”tan misâl vereyim yine. Bizde, İslâmcı veya muhafazakâr kesimde Darwinizme reddiye, çok acıklı bir şeydir, İslâmca olmamıştır! Evanjelist kilise üzerinden olmuştur! Turgut Özal döneminde, Darwinizm o dönemde komünist görüşleri beslediği için, Vehbi Dinçerler’in Milli Eğitim Bakanı olduğu zamanda, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları tarafından binlerce basıldı ve öğretmenlere dağıtıldı: “Yaratılış Teorisi” diye bir kitap! Güya Darwinizme reddiye kitabı! Fakat kitabı yazanlar kimler, biliyor musunuz? Amerikalı Evanjelistler!.. Yahu zaten “İncil” denilen metnin, Hıristiyanlığın, ne fıkhı var, ne tefekkürü var, ne hikemiyatı var. Hiçbir şeyi yok ki! “İncil”den hareketle Darwinizme sen nasıl ciddi anlamda bir reddiye ortaya koyacaksın? Kaldı ki, şunu söyleyeyim; Darwinizm, biyolojide, tıpta, ilaç sektöründe,-artık biyolojiden hareketle daha hangi alanlarda iş görüyorsa Batı formasyonunda- pratikte iş görmesi bakımından yabana atılacak bir teori değildir, onu söyleyeyim. Batı’da bütün bir tıp sektörü, ilaç sektörü Darwinizm üzerinden yürüyor. Darwin’in her söylediği de yanlış değildir, onu da söyleyeyim.

(Bir Seyirci-Bir nevi genetik ilminin temelinde de o var.)

Evet. Nasıl ki filozofların her söylediği yanlış değildir. Darwin için de geçerli. Darwin’in tek yanıldığı nokta, türlerin arasında geçiş olduğu iddiasıdır. Yoksa ontolojik olarak baktığınız zaman, Darwin’in en iptidai canlıdan en mükemmel canlıya doğru bir yelpaze hâlinde yaptığı ontolojik, yani varlıksal tasnifi doğrudur. Ama türler arasındaki geçiş, zamansal olarak birbirine dönüşüm anlamında bir geçiş değildir. Varlıksal-ontolojik olarak bir geçiş vardır. Böyle bir yelpaze vardır tabii ki varlıklarda. Hattâ şunu da söyleyeyim, Darwin’e gelene kadar biyoloji o kadar kısır, o kadar birbirinden kopuk ve dağınık bir altyapıya sahipti ki, Darwin bütün bu bölük pörçük biyolojik teorileri dinamizme kavuşturmuştur kendi sistemi içerisinde. Pratikte de iş görmüştür. Bunun karşısında sen, kilisenin, uyuz “Yaradılış Teorisi” kitabını koyuyorsun! Bunun da adı İslâm’ın Darwinizme cevabı oluyor! Kargalar bile güler o kitaba! Ki gülüyorlar da! Ayrıca şunu söyleyeyim; bu tür mevzularda, karşı tarafa tatminkâr bir şekilde cevap veremeyen bir görüş…

(Bir Seyirci-Karşıyı yaşatır!)

Karşıyı yaşatıyorsun sen! Ne kadar büyük bir cinayet, biliyor musunuz? Bugün biyoloji alanında derinleşmiş, pozitivist veya Kemalist bir ilim adamını karşınıza getirin. Bir de o kitabı önüne koyun. Neler neler söylerler! Çünkü kitabın kendisi sakat!

Lâfı uzatmayayım; Salih Mirzabeyoğlu’nun “Berzah” adlı kitabı, İslâmî bir biyoloji ilmi tesis etmenin ipuçlarını içerir. Darwinizme de ahmakça bir usûlle, Hristiyanca bir usûlle karşı çıkmaz; Darwinizmin doğru tarafını da söyler. Eğri taraflarını zaten söyler. Açıklayıcı bir şekilde söyler hem de. Meselâ, 20. Yüzyıl filozoflarından Nicolai Hartmann vardır. O da anti-darwinisttir. Ontoloji-varlıkbilim filozofudur. O da aynısını söylüyor ve İslâm’a uygun bir şekilde söylüyor. Varlıklar arasındaki geçişlerin birbirine dönüşüm tarzında zamansal geçişler olmadığını söyler o da. Varlık tabakaları arasında ontolojik “yarık”lar vardır, der. Salih Mirzabeyoğlu, alır Nicolai Hartmann’ın görüşünü, ille de Batı’dan mı istiyorsun Darwinizme reddiye, al sana, dercesine verir eserinde. Çünkü doğru bir görüş. “Ontolojik yarık” filan diyor ya Hartmann, Mirzabeyoğlu Enbiya Sûresi’nin 30. Âyetine atıfta bulunur: “O kâfirler bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir hâlde iken biz onları birbirinden yarıp ayırdık”. Yani “ratk-bitişik” iken “fatk-yarık-ayrık” yaptık, diyor. Bu âyeti, Big Bang teorisiyle, aynı zamanda bütün canlıların yaratılışı bahsiyle irtibatlandırır Mirzabeyoğlu. Çünkü yaradılış, yeryüzünde ilk iptidaî hücrelerden başladı. İnsandan önce en son yaratılanlar, atlardı. Böyle böyle ontolojik bir sıralama var yaratılışta. Yani İslâm’ın yaratılış teorisinde; İslâm âlimlerinin… Daha çok, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin kaynaklarında geçer bu… “Ruh-i Muhammedî” der Mirzabeyoğlu; Muhammedî Ruh’tan bölünerek canlılar yaratılıyor. İlk iptidaî canlılardan, giderek daha karmaşık canlılara, en son “Eşref-i Mahlûk” olan insana doğru bir yaradılış sıralaması var.

(Bir Seyirci-Hocam ekranlarda da çıkan bir Hoca var. Hazret-i Âdem’in babası vardı, nutfeden yaratıldı diyor. Mustafa İslâmoğlu Hoca… Bahsettiğiniz mevzu bununla alâkalı bir görüş mü? Nutfeden yaratılan bir Hazret-i Âdem’den mi bahsediyor, yoksa sizin bahsettiğiniz gibi mi onun görüşü?)

Ben şimdi onun görüşünü bilmiyorum. Mustafa İslamoğlu’nu gördüğüm zaman hemen zaplarım da, o yüzden!.. (Gülüyor.)

(Aynı Seyirci-Bu Caner Taslaman’lar da… Hattâ yakın zaman içerisinde Ankara’da…)

Kafası karışık tipler onlar, biliyorum.

(Aynı Seyirci-“Bir Müslüman evrimci” diye lanse edilerek…)

Maalesef!.. Çok var öyleleri.

(Aynı Seyirci-Bahsettiğiniz konular, biraz da onların anlattığı konulara benziyor.)

Hayır, kesinlikle, kesinlikle değil! Şunu söyleyeyim; çok ciddiye alınacak bir isim değil ama meselâ Ahmet Hulusi, Darwinist İslâmcı(!)dır. Caner Taslaman’da da öyle bir görüş var. Sinan Canan da öyle; Darwinizmin İslâm’la ters düşmediğini savunur.

(Bahattin Yeşiloğlu-Süleyman Ateş’te de var.)

Var, evet.

(Aynı Seyirci-Darwinist bir Profesör Celal Şengör de…)

O zaten ateist. Onun zaten hiç iğrabta mahâlli yok konumuzda. Müslümanım deyip de Darwinizmi İslâm’a yamamaya kalkanları kastediyorum ben. Salih Mirzabeyoğlu’nda böyle bir şey kesinlikle -haşa!- mümkün değil. Fakat şunu anlatmaya çalışıyorum; kilisenin, Evanjelistlerin çürük temelleri üzerinden Darwinizme yapılan reddiye, çok komik, çok çocukça bir reddiye. Sahici anlamda, İslâmî bir bakış açısıyla Darwinizme reddiye, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Berzah” adlı kitabında var. O anlamda söylüyorum. Hani bazı şeyler vardır; hani Descartes’in, “düşünüyorum öyleyse varım” sözü çok ayağa düşmüştür meselesi gibi! Darwin denilince de hemen, “İnsan maymundan gelmiştir”den başka bir şey gelmez kimsenin aklına! Darwin, insan maymundan gelmiştir, demez aslında! Maymundan gelmiş olma ihtimali vardır, deyip bırakır. Darwinizmin, o görüşü de besleyen tarzdaki asıl yanılgısı, türler arasında zamansal olarak birbirine dönüşüm vardır, demesidir.

Tür deyince; varlık tabakalarında en alt basamakta cansızlar var. Sonra bitkiler, hayvanlar ve insanlar… Cansızlar kendi içerisinde derece derecedir. Cansızlar içinde bir üst tabaka olan bitkiye en yakın tür mercandır; tıpkı bitki gibi uzar ve kök salar. Bitkiler tabakasında ise bir üst tabaka olan hayvana en yakın olan, hurmadır; üremesi hayvanınkini andırır.

(Bir Seyirci-Biraz komik gelecek ama patatesle aramızda tek bir kromozom farkı olduğu…)

O da incelenmeli tabiî. Varlıklar arasında hologramik geçişler var; parça bütünün habercisidir esprisi içinde böyle benzerlikler var. Ama tabiî usûlünce o benzerlikleri kurmak lâzım. Modern ilmin verileri de buna dahil. Ne diyorduk, hayvanda da, insana en yakın olan tür olarak, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, bedeni, fizyonomiyi esas alarak maymundur, der. İbrahim Hakkı Hazretleri ise ruhîliği esas alarak, insana en yakın hayvan attır, der. Çünkü atın, binicisinin hissiyle hareket etmesi, rüya görmesi ve insanı diğer varlıklardan tefrik edebilmesi, onun insanîliğe yakın yönüne delâlet ediyor. İslâm âlimleri arasında böyle bir görüş farkı var bu konuda. Hattâ Salih Mirzabeyoğlu, “Yağmurcu” kitabında söylüyor; Darwin kendi teorisini kurarken, bütün dünyayı dolaştı. Bilirsiniz belki, eski tip bir geminin içinde, denizlerde bata çıka seyahatler esnasında bile habire yazarmış. Bu arada da, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’ni de incelemiş olması muhtemeldir diyor Mirzabeyoğlu. Yani Batı’nın böyle Şeytani bir tarafı var. Adam Hak olan bir görüşü alıp kopartıyor orada; kendi bâtıl görüşü içerisinde ters-yüz ediyor, yorumluyor; İslâmî muhtevasını boşaltıp ateist, profan, materyalist vs. görüşüyle doldurup kendi medeniyet sentezini oluşturuyor!

Neyse lâf lâfı açıyor. Hologram teorisinden yola çıktık, buraya geldik. Salih Mirzabeyoğlu dedik, yeni fizik dedik. Oradan biraz “Telegram Feylesofisi”ne girdik. Mevzu böyle uzadıkça uzar. İsterseniz dozunda bırakalım. Çok teşekkür ettim. Çok keyif aldım size hitap etmekten.

Kaynak: Aylık Dergisi, Ağustos 2016.


Konferansın video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=8YtMJvbVSuQ 

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!