Salih Mirzabeyoğlu’nun Eserleri

0
358

BÜTÜN FİKRİN GEREKLİLİĞİ / İktidar – Hareket – Eylem

Salih Mirzabeyoğlu’nun 1979 yılında yayınlanan ilk eseri. 1975 yılında çıkardığı Gölge Dergisi’nde yayınlanan makaleleri bu eserin habercisidir ve aynı eser Üstad Necib Fazıl tarafından şu şekilde karşılanır: -“Mücerret fikir istidadı tamam!”

İbda Mimarı’nın en temel eserlerinden biridir; İbda Külliyatı’na giriş anahtarıdır. Bu eserde “Mutlak Fikir-Bütün Fikir” kavramını temellendirerek, İbda Fikriyatı’nın en temel kavramı halinde ortaya koyar:

– “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı gibi, “doğru düşünce” olmasaydı “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” düşüncesi de olmayacak varılanın “doğru” olup olmadığının bilinememesi bir yana, ne “düşünce” ne de “doğru” diye birşeyden söz edilemeyecekti… Son tecridde, MUTLAK FİKRİN GEREKLİLİĞİ!..” [1]

AYDINLIK SAVAŞÇILARI –Moro Destanı

Salih Mirzabeyoğlu’nun en çok bilinen eserlerinden biri… 1975’te yine Gölge Dergisi’nde bölüm bölüm yayınlanan bu şiirler 1979’da kitaplaştırılır. Filipinlerdeki Müslümanların “Kurtuluş Mücadelesi”ni anlatan destan, Türkiye’deki İslamcı mücadeleye de istikamet verir:

“bu destan

suların akışı gibi

küfrün surlarına tırmanışın

ve ilklerden başka örnek tanımaksızın

savaşanların

sen! anadolu’nun sahibi

sen! beklenen

sen! kurtulacak

ve kurtaracak olan

duy milyonlarca hasretin sesini

sen er yürek nasipli

beklenen sensin

özlenen sensin

gözlenen sen!” [2]

İDEOLOCYA VE İHTİLAL – Kavganın İçinden-

Salih Mirzabeyoğlu’nun 1980 yılında kitaplaştırılan, Akıncı Güç dergisinde ve Rapor’larda yayınladığı makalelerinden oluşan bu eserinde, dünya görüşünün hayata hâkim olmasının, düzen değişiminin usûl ve yöntemlerini inceler.

– “Mücadelemizde, meseleleri kendisiyle çözebildiğimiz ve bunu “iç” ve “dış”a doğru talep edeceğimiz şekillere ve isteklere dökebildikçe kendisiyle yürüdüğümüzü söyleyebileceğimiz ve kendisini de yürütmüş olacağımız ruh ve sistem… Bu eser, onu (Büyük Doğu’yu) anlamayı sistemleştirme ve kendisindeki ipuçlarından hareketle “aksiyon cephesini” örgüleştirme yolunda ilk ve tek… Gerçekleştirilmesi gerekene nisbetle de önsöz…” [3]

YAŞAMAYI DENEME –Kim’in Romanı

1980 yılında yayınlanan Yaşamayı Deneme, Salih Mirzabeyoğlu’nun ilk romanı, ilk gençlik romanı. Roman iki dostun (Hafiye ve Kim) mektuplaşmalarından oluşuyor. İlk aşk, ilk kavga, toplumu farkediş, samimi ile sahteyi resmediş, bir gencin ilk kıvranışları… “Kurak bir iklime doğmuş nesillerin yeni bir dünya görüşü ihtiyacını şu veya bu vesilelerle ortaya çıkaran “kim”lik bunalımının” hikâyesi…

– “Dost geçinenin, yara aldığın yerden parçalamaya hazır köpekbalığı gibi beklediği bir zamanda, gerçek dostum KİM’i kaybetmekten üzgünüm. “Sanmam” diyen sesini duyar gibiyim. Ama o Ben’dim: Ben KİM’im.” [4]

MÜNŞEAT  “Önsöz –Bayramlık”

Salih Mirzabeyoğlu’nun şiirlerinden oluşan bu eser  “Önsöz” adıyla 1981’de yayınlanmıştır. Daha sonra cezaevindeyken “Önsöz”ü de kapsayan yeni şiirlerle “Münşeat” ismiyle 2004 yılında yayınlandı. Fikrî ve hikemî muhtevayı öne alıcı “Münşeat usulüyle” yazdığı şiirlerden oluşur. Salih Mirzabeyoğlu, “Münşeat”ı, lûgat mânâsının dışında, iştikakları ile alakası içinde yeni bir usûl olarak takdim eder.

“Ortasındayım ben eserimin

çocuklarıma gidiyorum

ve onlardan dönüyorum

çocukları uğruna “insan”

mükemmelleştirmelidir kendini

anlamadığınız bu sizin –bayağılar

çocuklarınızdan çok seviyorsunuz kendinizi!” [5]

TARİHTEN BİR YAPRAK

Salih Mirzabeyoğlu’nun 1980 yılında yayınlanmış kitapçık diyebileceğimiz eseri. Macar İhtilali’ni ele aldığı bu eserde “İhtilal” meselesini bu örnek üzerinden fikri ve siyasî bir zeminde tartışıyor. İdeolocya ve İhtilal isimli eseriyle birlikte okunabilecek bir aksiyon teorisi ve pratiği eseri diyebiliriz.

– “Mazi, hal ve istikbali gözönünde tutucu, zamanı aşma gayesini nihai hedef ve kıymet ölçüsü olarak kabul eden bir dünya görüşünün ışığında durumumuzu değerlendirmek, bunu anlamak ve becerebilmek. İşte meselelerin meselesi!..” [6]

KÜLTÜR DAVAMIZ – Temel Meseleler

Salih Mirzabeyoğlu’nun 1981 yılında yayınlanan temel eserlerinden biridir. “Şuur Süzgeci”, “Varlık ve Oluş”, “Varlık ve Zaman”, “Diyalektik ve Ahlak”, “Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik”, “Hürriyetin İzlenişi” gibi mücerret meseleleri ele alır ve İbda Fikriyatı’nın “Şuur Süzgeci” ölçülerini ortaya koyar. İbda Külliyatı’nın en zor okunan fakat İbda’nın dil ve anlayışına nüfuz etmek için en çok okunması gereken eseridir. Nitekim Üstad Necip Fazıl tarafından şöyle takdim edilmiştir: “Bu kitap, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseridir!”

– “Biz “Mutlak Fikre” nisbet içindeyiz, bizim dışımızdaki ruhçular ve maddeciler ise değil… Biz “Mutlak Fikre” uygunluğumuz nisbetinde eşya ve hadiseye “bütünlük şuuru” ile yaklaşırken, onlar ayrı ayrı ve parça parça hakikatlerden kurulu fikirlerine nisbet içinde; ayrı ayrı ve parça parça hakikatlere ererken, “bütünlük şuuru”nu kaybetmekteler.” [7]

DAMLAYA DAMLAYA – Yılanlı Kuyudan Notlar-

Bu eserin de ilk nüvesi bir kitapçık olarak 1983 yılında yayınlandı. Daha sonra genişletilmiş olarak 1997 yılında yayınlandı.  Üstad Necip Fazıl’ın “Cinnet Mustatili” isimli eserini de bir başka açıdan ele alır… Eser “dünya zindanını” niteleyen yönüyle, “dünyayı kendine zindan eden” Mütefekkir’in damla damla biriktirdiği notları.

– “Yılanlı Kuyudan”, Üstadım’ın ismini sonradan “Cinnet Mustatili”ne çevirdiği, hapishane hatıralarını çerçeveleyen bir eseri… O, “Cinnet Mustatili”ne çevirdi ve bir nevî çile çekilen dekorda insan yerine doğrudan doğruya “çile çeken insan”ı vurgulamak üzere dekoru ona çerçeve gösterdi, pek de iyi yaptı ama, benim içimde “Yılanlı Kuyudan” ismi, eserin kendi keyfiyetinden ayrı olarak zengin tedaîlerle yüklü bir mısra gibi hep yaşadı, yaşıyor… Yılanlı Kuyu, toprağa bağlanmakla ideali arama arasındaki bir berzahta kıvrandığımız bu dünya hayatının tâ kendisi… Lûgatta bile, “yılan” ve “canlılık, hayat” mânâlarının aynı kelime kökünde birleşmelerindeki derin sır da bu olsa gerek!..” [8]

ANAFOR –Kalemin Yaz Dediği-

İbda Mimarı’nın yine ilk eserlerinden biridir Anafor… 1981 yıllarında yazdığı şiirlerden müteşekkil bu eser, 2014 yılında yeniden basıldı.

“aramak sırrı çelik gövdeli kuş

ne güzel ah yaşama sevincim sen

ruhumun aynası cinnet teri sen

seni duymak seni sevmek bu oluş

bu hayat emrine nazır bu yokuş

makinem sende emir hem devir sen

bulunan leyla yolum sende ve sen

aramak sırrı çelik gövdeli kuş.” [9]

NECİP FAZIL’LA BAŞBAŞA –İntibâ ve İlhâm-

1982 yılında küçük bir kitapçık olarak yayınlandığında Üstad Necip Fazıl tarafından “hakkımda yazılmış tek harika kitap” şeklinde karşılandı. 1989 yılında genişletilmiş haliyle yeniden yayınlandı. Bu eser, bir nevi İbda Külliyatı’nda yeri olan meseleleri (Üstad’la diyaloglarında) “nüve” halinde içinde taşır. İbda Külliyatı’na yeni başlayacak olanların bana göre en başta okuması gereken eserlerinden biridir. İki büyük mütefekkirin sohbetine dahil olmak da cabası:

“Dilden dile geçerken pestpayeleşen her mevzu gibi, “aydın sorumluluğu” lâfı da ayağa düştü… O gün bunu anlatıyordu… Kelimesi kelimesine hatırlıyorum:

– “İstidat nedir biliyor musun?.. Bir şeyi yapabilmeye doğuştan hazırlıklı olmak, yatkın olmak… Ama çalışmak olmadı mı istidat neye yarar?.. Üzerinde gezindiğin toprağın altı, altun dolu olsa, üzerinde niteliksiz olarak dolaşan adama ne faydası olur?.. Onu keşfetmek de çalışmak işi… Çalışmak da istidat, bir şube istidattan!..”

– “Bu bizzat imânla da alâkalı değil mi efendim?..”

– “Evet!.. Klişe tekerlemecileri nereden anlasınlar ki, imân bir aksiyon davasıdır; nefsi zora sokabilme işi. Her ân yeni olmak, doymamak, yorulmamak, kanıksamamak, hep kendini aşmak; gaye yerinde dursun, bunun için çaba gösterilsin de, her zaman ulaşmak mümkün olmasa da ne gam!…” [10]

MÜJDELERİN MÜJDESİ – Mim Mim’in Hikâyesi-

Salih Mirzabeyoğlu’nun tek hikâye kitabıdır. İlk baskısı 1982 yılında yayınlanmış, genişletilmiş ikinci baskısı da 2004 yılında yayınlanmıştır. İlk baskıya ilave olarak daha sonra Tavır, Akademya ve Taraf dergilerinde yayınladığı hikâyelerini eklemiştir.

– “İşte bu saatler, güneşin sulara veda saatleri, sözleri suskunluğa emanet edip gidiyorum. Mekânda varolmak vehminin de olmadığı bir vehmi duyuyorum; “sakın zaman büsbütün tükenmiş, mekân dürülmüş olmasın!” Mademki karanlıkla aydınlığı ayırdedebiliyorum –ki, hâli duyuyorum- öyleyse geliyorum!” [11]

İSLÂMA MUHATAP ANLAYIŞ – Teorik Dil Alanı –

Yaşadığımız çağın meselelerine İslami tefekkürün nasıl yaklaşması gerektiğinin ölçülerini ortaya koyduğu eseri… Yani İslam’ın günümüzün yeni meselelerine çözüm üretebilmesinin “anlayış” ölçüleri… Üstad’ın “İslam yenilenmez, anlayışı yenilemek gerek” dediği ve Salih Mirzabeyoğlu’nun “İslama Muhatap Anlayış” olarak kavramlaştırdığı “Teorik Dil Alanı”… Günümüz Müslümanlarının en temel problemi ve 500 yıldır “yenilenmeyen” anlayışı yenileme davası… Büyük Doğu-İbda’nın misyonu…

– “Şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi, her mevzuun ayrı esas, usûl ve kurallarla ele alınabilir olma özelliğini ve bu hususun fizikî, aklî ve ruhî saha ve metodlara şamil oluşunu açıklar.

Mutlak Fikir’in eşya ve hâdiselere nakşından bahsedilirken, en büyük inceliklerden biri bu noktadadır: Her mesele “İslâm’a muhatab anlayış”ın ifade ve teorisini gösterirken, “Mutlak Bir” olan hakikatin kendi özellikleri içindeki bütün anlayış temsilcisidirler. Büyük Doğu ruh, anlayış ve sisteminden ne kasdedildiği anlaşılıyor mu? İnsan ve toplum meselelerinin hallinde niçin Büyük Doğu şuurunun kuşanılması gerektiği?” [12]

KAYAN YILDIZ SIRRI “Şah Eser-Şâheser”

Salih Mirzabeyoğlu’nun şiirlerini topladığı eseri… Aydınlık Savaşçıları, Önsöz ve Anafor’dan sonra yayınladığı dördüncü şiir kitabıdır. “Saf şiir”in nadide örneklerinden olan “Kayan Yıldız Sırrı” isimli şiiri üzerine Selim Gürselgil “şerh” denemeleri yazmıştır.

“Göklerde kanat açmış güya gönlünce hür kuş

Ben değil mi yine ben kadere hedef durmuş

Gizleniyor bildiğim saklambaç oyununda

Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş” [13]

İSTİKBÂL İSLÂMINDIR –Denenmemiş Tek Nizâm-

Salih Mirzabeyoğlu’nun Üstad Necip Fazıl’ın isteğiyle kaleme aldığı eser. Kaptan Kusto, Maurice Bucaille, Roger Garaudy, Neil Amstrong gibi isimlerin İslâmla tanışmaları üzerinden, Arnold Toynbee’nin “İstikbal İslâm’ındır, denenmemiş tek o kaldı” sözüne nazaran kaleme alınmış, İslâm tefekkürünün çeşitli meselelerine el attığı eseridir. Fakat bu eserin en önemli özelliği Necib Fazıl’ın el yazısı ile yazdığı “Takdim Yazısı”… Bu takdim yazısı Tilki Günlüğü isimli eserinin de nüvesidir. Eserde, “Peygamberler Olmasa Medeniyet Olmazdı”, “Sır İdrakine Dair” başlıkları altında Büyük Doğu-İbda’nın temel tezlerini tahlil eder:

– “Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı”… Bu Levha’nın toplayıcı mânâsı şudur: “İyi” ve “kötü”, bir değer ölçüsüdür ve âlemde zatıyla iyi ve kötü yoktur. Ruha nisbet işi olmadığı zaman, varlık ve yokluk da yok; bunun idrakı yok… Değer ölçüleri sözkonusu olduğu zaman ise “mutlak” karşısında “mümkün”, “sonsuz” karşısında “sonlu”, “eksiksiz” karşısında “eksik”, “varlık” karşısında “yokluk”, “ruh” karşısında “nefs”, müsbet ve menfî olarak görünüyor. Değer ölçüleri için de aynı şey; “Mutlak ölçüler” müsbet, antitezleri menfî… “Bir ilmin yanlışı nihayetinde görünür” hikmetinin ispatı, bütün antitez cepheler tekâmüllerinin nihayetinde kendi iflâslarını sergileyerek, tersinden İslâm’ın hakikatini işaretleyici olmuşlardır… Bugün!..” [14]

GÖLGELER –Yaşadığımız Günler–

1986 yılında yayınlanan romanı… Salih Mirzabeyoğlu’nun kaleminden çıkan her eseri gibi sıradışı bir roman. İnsan düşünmeden edemiyor, eğer sadece sanat ve edebiyat eserleri verseydi karşımıza nasıl eserler çıkardı? Gölgeler, Elif, Kayan Yıldız Sırrı ve Münşeat bu konuda bize fikir veriyor. Gölgeler romanının baş kahramanı “Adem”dir. Adem ikili bir anlama sahip malûm: Âdem: İlk insan, ilk Peygamber; Adem: Yokluk. Günlük hayatın içinde Adem ve gölgeleri okuyucuya “hayatın hakikati”ne dair tablolar halinde görünüyor. Salih Mirzabeyoğlu Gölgeler romanı hakkında o zamanın Milli Gazetesine verdiği bir röportajda, romana nasıl yaklaştığını anlatıyor:

– “Varlık ve oluş, hayat ve ölüm, zaman ve hürriyet, dil ve diyalektik, estetik ve ahlâk, fert ve toplum, imân ve sanat… İnsan “ben”inin temele meselelerinde tecrit terleri dökmemiş ve bu mevzuda has ve hususi bir eda belirtmeyen hiçbir büyük sanatkâr gösterilemez. Bu ölçü içinde baktığımız zaman, romancının seçtiği tipler ve anlattığı vakalar, belirli bir keyfiyetin görünüşüne vesile olan ve hizmet eden unsurlar mahiyetindedir; zamanın mekânda tecelli etmesi gibi… Eğer, şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi ve sanatın görünümlerinin “sıradan varoluş”a nisbetle daha yüksek bir varoluşa karşılık olmasını gözönünde tutarsanız, sanatçı hamurunu veya çamurunu istediği yerden alabilir; bütün kıymet ona üflediği ruh ve nefeste…” [15]

İBDA DİYALEKTİĞİ – Kurtuluş Yolu-

İbda Fikriyatı’nın temel eserlerinden biri daha. İbda Diyalektiği, insan ve toplum meselelerine dair çözüm üretmenin ilmihali olarak da anlaşılabilir. Diyalektik kavramından başlayarak, düşünme metodlarını izah ettiği bu eserde, İbda’nın fikir imalinde kullandığı diyalektik ölçüler ve terkibi hükümlerin tahlil edildiği eserdir. Başta “Kendinden Zuhur” olmak üzere, “Peşin Fikir Hikmeti”, “Bedahet Davası”, “Muhakeme Usûlü”, “Tecrit Ölçüleri”, “Tenkit Şuuru” gibi İslâm Tefekkürü’nün-İbda Tefekkürü’nün insan ve toplum meselelerinden, ilmi ve fikri meselelere kadar sarkacağı her mevzuda kullanacağı-kullandığı anahtar kavramlar bu eserdedir. İbda fikir sistemine yanaşabilmenin de ilmihalidir aynı zamanda.

– “Çocuk nasıl doğar?”… Şöyle olur, böyle olur… Ya “niçin” doğar?

Biz her defada “niçin”i, yani ilk sebebi kavramadan hiçbirşeyi bildiğimizi sanmayız. Bir mânâda sebep, bir şeyin yapıldığı ve o şeyin içinde bulunan şeydir; meselâ, Büyük Doğu’nun, İBDA’nın sebebi oluşu gibi. Başka bir mânâda sebep, “şekil, örnek ve öz”ün tanımıdır; Büyük Doğu’nun İBDA’ya şekil ve örnek olması, özünü teşkil etmesi, onun tarafından tarif edilmesi gibi… Başka bir mânâda, değişme ve sükûnetin ilk başlangıcının geldiği şeydir; meselâ genel olarak “müessir” –eserin, “değişmeyi meydana getiren”- değişenin, Büyük Doğu ise İBDA’nın vücuda geliş sebebidir. Son bir mânâda da sebep, “netice ve gaye”, yani “sonlu sebep-gaî illet”tir; meselâ, Büyük Doğu İBDA’nın sebebidir ve “neden İBDA” diye sorulunca, “Büyük Doğu için” deriz. Demek oluyor ki, İslâm ruhunun eşya ve hadiseler karşısında “nasıl” tavrını temsil eden Büyük Doğu gövdesine mukabil İBDA, onun taşıyıcı “niçin” kanatlarıdır, onun içindir, onun gayesidir ve gayesi odur!..” [16]

DİL VE ANLAYIŞ –Dil ve Diyalektik-

İbda Mimarı’nın 1986 yılında yayınlanan eseri. “Dil” konusunda yazılmış eşsiz bir eserdir. Dil ve Âlem, Dil ve Düşünce, İslam Diyalektiği, Dil Şuuru, Dil ve Sanat, Mutlak Dil-Mutlak Mânâ gibi başlıklar ve levhalar altında dilin “kökü”nden”, dil “ihtiyacı”na, mânâbilim-semantik gibi mücerret bahisler yanında, “Dil Devrimi”nin neticesi olarak ortaya çıkarılan “uydurukça” hususunda çok sert tenkidlerde bulunur. Salih Mirzabeyoğlu’nun “kelime” ve “lûgat” ilgisi, bilgisi ve ilmi malûm. İştikak ve ebced ilmini asrımızda “yenileyen” ve bu mânâda “yeni bir dil” ve “anlayış” kuran Salih Mirzabeyoğlu’nun bu eserinin ayrı bir öneme sahip olduğunu söylememize gerek yoktur sanıyorum.

– “Dil insana verilmiş bir kâinat planıdır. “Dilin Kökü” meselesini dışarda bırakıcı bir bakış içinde bile, insandaki dil kabiliyetinin doğrudan doğruya “verilmiş” bir şey olduğu açıktır; eğer bu kabiliyet olmasaydı, dil öğrenilemezdi. Bu kabiliyet insanın yapısında vardır. Bunun nereden geldiği sorulursa, iş dilin kökü davasına döner ve son tecritte, “ilk dil ilk insanla vardı; ve ilk insan ilk peygamberdi” hakikatinde açıklığa kavuşur.” [17]

KÖKLER –Necip Fazıl’dan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’ye”

Salih Mirzabeyoğlu’nun yine 1986 yılında yayınlanan eserlerinden biridir. Tasavvuf hikmetlerine dair bir eserdir. Yazarının beğendiği sözleri “dedi ki” formunda topladığı bir esermiş gibi görünse de, aslında İBDA Fikriyatı’nın çeşitli insan ve toplum meselelerine el atışında, bir nevi dayanak noktalarını ihtiva eden bir eserdir. Kendi ifadesiyle “İBDA diyalektiğinin altun ölçülerini” ihtiva eder. Bu anlamda İbda Külliyatının başucu eseri olması lazım gelir.

– “Bu eser, bu yüzyıl İslâm diyalektiğini temsil eden İBDA’nın tâcı… Öyleyse, gözle görülen eşyanın tasvirinde ışığın varlığının tabiî bir hakikat oluşu gibi, bu ışık demetini insan ve toplum meselelerinin hallinde izleyiniz!.. Akıl planında anlatılanı anlamazken akıl adına karşı duran ahmak, inkarcı ve nasipsiz kâfir bir yana, dışın dış yüzünden kaba kıyas unsurlarıyla nefsinizi muhatap bulmak yerine, hep yeniden keşfe mevzu olanı hep yeniden keşfedecek bir mesafede durmaya ve bu anlayışı kazanmaya bakınız!.. Kâfir, münafık ve ahmağın anlamadığı ve içine sindiremediği de işte bu, “İslama muhatab anlayış” davasıdır; doğru yol üzerinde durmaksızın yenilenmesi gereken anlayış…” [18]

MARİFETNAME – Süzgeç ve Şekil-

Salih Mirzabeyoğlu’nun 1986 yılında yayınlanan eseridir. Kökler, İbda diyalektiğinin “Tasavvufî altun ölçülerinin” toplamıysa, Marifetname de, İbda fikriyatının Batı tefekkürüne dair toplamış olduğu yemişlerdir. Marifetname, “Düşünce ve Metod”, “Zaman ve Hürriyet”, “Dil ve Mânâ”, “İdeolocya ve İnkılap” gibi başlıklar altında toplanmış sözlerden oluşur. Kökler gibi Marifetname de Salih Mirzabeyoğlu’nun elimize tutuşturduğu bir kılavuz mahiyetindedir.

– “Mütefekkirin mektebi, hekimin eczahanesi gibidir. Oraya zevk duymak için değil, kurtaran ıstırabı çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin başında bir yarası mevcuttur, zevk onları iyi edebilir mi?” [19]

KAVGAM –Necip Fazıl- (2 Cilt)

Necip Fazıl’ın 1979-1983 yılları arasında kaleme aldığı ve Rapor’larda yayınlanan yazılarından oluşur. Daha sonra bu yazıların bir kısmı, özellikle Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili olanları –her nedense- Raporlardan çıkarılmıştır. Tıpkı “İdeolocya Örgüsü’ne Ek Akıncı Güç Kadrosu’na İthaf” başlığının İdeolocya Örgüsü’nden çıkarılması gibi. Bu yazıların arasında, Salih Mirzabeyoğlu’nun çıkışını ve O’nunla tanışmasını anlatan “Müjdelerin Müjdesi”, “Işık” gibi makaleleri vardır.

– “İSLÂMI YENİLEMEK

-I-

“İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.”

-II-

Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek…

-III-

Güneş yenilenemez. Göz yenilenir.

-IV-

İslâm başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…

-V-

“Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır” hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.

-VI-

Dava işte bu mânada İslâm’ın yeni neslini yoğurmakta…” [20]

İKTİSAT VE AHLÂK – İktisada Giriş-

Salih Mirzabeyoğlu’nun “İktisat” üzerine yazdığı ilk eseri. 1987 yılında yayınlandı. İktisat meselesini de “ruha bağlı bir zaruret” olarak değerlendiren İbda Mimarı’nın, sonradan pek çok taklidi çıkmış eseridir. Ancak taklidi dediysek yanlış anlaşılmasın, O’nun değindiği meselelerin kıyısına bile yaklaşmayan kitaplardır bunlar. Başına “İslâmî” koyunca meselelerin İslâmî açıdan değerlendirmesi olduğunu zannedenlerin aksine o, Büyük Doğu’nun ortaya koyduğu prensiplerini, kurduğu dili, farklı sahalarda fikrî tahlil ve terkiplerle işlemiştir. İktisat ve Ahlâk da bu eserlerinden biridir “fikir doğurucu fikirler” barındırır.

– “Her ekonomik sistemin temelinde bir doktrin, bir düşünce vardır. İnsanların, düşünceleri, kötü veya iyi diyerek yaptıkları değerlendirmelerden doğan inançlar, moral ve ahlâkî kurallar, gelenekler ve bunlara dayanarak hazırlanmış kanunlar, ekonomik sistemlerin müesseselerini hazırlarlar ve oluştururlar. Böyle olunca, her ekonomik sistemin müesseselerini, işleyişini gelişim ve geleceğini incelemeden önce gözden geçirmek gerekir ki, bu mesele bize, mihraksız bir “ekonomi” anlayışı yerine, ekonominin dayandığı “tez”i bildirme borcunu yükler. Hangi hayat tarzına ait ekonomi? Bizim için ne olduğu malûm; İslâm!” [21]

HİKEMİYAT –Tefekkür ve Hikmet-

1988 yılında yayınlanan bu eser, Salih Mirzabeyoğlu’nun bizzat takdim ettiği gibi “İBDA diyalektiğinin devşirdiği hikmetler örgüsüdür.” Hakîm bilindiği üzere “hikmet sahibi” demektir ve bunca başıboş “tefekkür heveslisinin” arasında, İslam hikemiyat binasının Salih Mirzabeyoğlu tarafından hangi zirvelere çıktığını anlamak için önce onun eserlerini okumak gerekir.

– “Düşünüyorum öyleyse varım!” hikmeti, düşüncenin sezgi neticesi olması bakımından, “varım, onun için düşünüyorum!” hakikatine çıkar ki, bu çerçevede varlık, düşüncenin aynıdır… Burada, düşünce ve düşüncelerin karşılaştırılmasına ait bir usûl görünüyor:

– “Düşünceyi var olan olarak almak…”

Bu mesele, İmam-ı Gazâlî Hazretlerinin getirdiği ve çok sonra Batı tefekkürü tarafından da alındığı şekilde, varlığın varlıkla bilinmesi ve var olanla kavranması tarzında “bedahet-apaçık hakikat” davasına çıkar… “Herkesin hakikati kendine” ölçüsüyle her “ifade” bir bedahet olarak alınacak ve İBDA diyalektiğinde gösterdiğimiz gibi, “bedahetin hakikati ve ölçülendirmesi ne?” bahsi içinde halledilecektir.” [22]

ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI –Estetik ve Ahlâk-

1989 yılında yayınlanan ve İBDA fikriyatının en mühim eserlerinden biri daha… İslâm’ın dünya görüşünün estetik ve sanat anlayışını çerçevelediği eserdir. Eser, diyalog tarzında kaleme alınmıştır. Şair ve Bedî arasında geçen diyaloglar, bir nevi sanatın en saf formu şiir ile estetiğin temel kavramı “güzel”in birbirleriyle fikir alışverişinde bulunmasıdır. Bu eserde Batı’nın büyük estetikçilerini (Benedetto Croce gibi güzeli tarif edenleri), İslam Tasavvufu’nun büyükleri (güzeli tecrübe edenler) önünde hesaba çeker ve yepyeni bir anlayış mimarisini sezdirir.

“Bedî –Ruhun, kendini dünyada yeniden bulma mecburiyeti vardır; dünya, ruhla uyum içine girmek zorunda… Hazreti Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılan ve onun bizzat nefsine meylini temsil eden Havva gibi, insanoğlunun dünyada aramak zorunda olduğu “iyi-doğru-güzel”, kendi “malûm-ben”idir… Âlem, insanın, Allah’ın marifetine ulaşması için yaratılmıştır…

Şair –Dış’ın iç’te bulunuşu hakikatiyle dış’a bakmak şeklindeki bir usulün gereği olarak bildirelim… Biz, sebepte de, neticede de, gayede de, hedefte de, bütün insan faaliyetlerini toplayıcı mihrak noktası olarak, “kişinin öz nefsiyle savaşı”nı görüyoruz… İnsan faaliyetlerinin nihaî muradını çerçeveleyen ölçü meali: “Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi!”… İslâm Tasavvufu ile Batı felsefesi arasındaki kesin fark da, felsefenin mihraksız bir boşluk içindeki arayış olarak, bahsettiğimiz ölçünün marifetine eremeyişi ve semirmeyi gelişme sanışıdır; nasıl ki sonsuz izafî bilgiye malik olmak, bilginin izafî oluşunu kaldırmaz… Bu mesele, “bedî idrakı” çerçevesinde söylediklerimizle irtibatlıdır.” [23]

HUKUK EDEBİYATI –Nizam ve İdare Ruhu-

Hukuk Edebiyatı, Salih Mirzabeyoğlu’nun 1989 yılında yayınlanan eseri. Hukukun tefekküre mevzu edilişi olarak nitelenen bu eser, dünya görüşünün zaviyesinden hukuka ve hukukun meselelerine el atıyor. Bu eser de diyalog tarzında kaleme alınmış. “Hakîm” ve “Hâkim” arasında geçen diyaloglar, eserin muhtevası hakkında da fikir verecektir. “Hakîm: Hikmetle muttasıf olan ve varlığın hakikatine vakıf bulunan”, “Hâkim: Haklı ile haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden”… Edebiyat da işte tam burada…

– “Büyük Doğu Mimarı’nın harikulâde misâliyle “irfan”ın tarifi: “İrfan, bilgi değil, “bilmeyi bilicilik” hassasıdır… Nasıl ki paraya malik olan, bir nevi satın almadığı şeylerin de sahibi sayılır!”… Ve İmam*ı Gazalî Hazretlerinin büyük ölçülendirmesi: “Fıkıh için ne kadar hadis bilmeli?”… “Bilmeyi bilecek kadar!”… Bunlar anlaşıldı ise, İslâm büyüklerinin işareti ışığında, şu muazzam hikmet de anlaşıldı demektir:

– “Bir hadisi bilmiş olan, bütün hadisleri bilmiş gibidir!”

Böylece tecrit ve fikir buudunda ister “fıkıh” ve ister “hukuk” veya “fıkıh ile hukuk arasındaki ilgi” açısından olsun, bunlara yanaşırken herşeyden önce malik olunması gereken insan kumaşının ne olması gerektiğini de belirtmiş oluyorum!..” [24]

İŞKENCE –Hukuk ve Hûk-

Salih Mirzabeyoğlu’nun 1991 yılında yayınlanan eseri. 1991 yılında ilk gözaltına alınışı ve tutuklanışı, şubede Fetöcü polislerin işkencesine maruz kalması ve tüm bu süreci anlattığı eseri… Birinci Körfez Krizi sürecinde (1990) Cuma dergisine verdiği röportajlarda, (Amerika ve Saddam arasındaki çekişmede, tüm dünya Saddam’ın “zalımlığı” üzerinde ittifak halindeyken), Saddam’ın haklılığını savunuyor ve Amerika’nın Ortadoğu’ya müdahale hakkı olmadığını söylüyordu. Amerika’nın Irak’ı bombalamasının ardından Cuma namazı çıkışı (eskiden İslamcılar tepkilerini Cuma namazı çıkışında ortaya koyarlardı) Müslümanların bu saldırıyı protesto etmesi ve açılan “Saddam Sen Oradan Biz Buradan” pankartları ardından, gözler Mirzabeyoğlu’nun verdiği röportajlara döndü ve 1 Şubat 1991’de Salih Mirzabeyoğlu bir operasyonla tutuklandı. Amerikan karşıtı açıklamalarda bulunarak halkı kışkırtmaktan… 16 gün gözaltında tutuldu ve ağır işkencelerden geçti. İşkenceciler Fettullahçı polislerdi. O eserde bu işkencecilerin ruh fotoğrafını çekiyor ve rejimin ruh halini tasvir ediyordu. İşte bu süreci anlattığı tarihî kıymete haiz eseri… Piyasada bulamazsınız, yeni baskısı da henüz yapılmadı.

– “Tenimizi ezebilirsiniz… Ama… Ruhumuzu asla… Onu ne işkence zapteder, ne kelepçe, ne pranga… Gülümser durur inancımız hürriyet buudunda sonsuzca… Bizi edebilirsiniz evimizden, tenimizden… Ama… Dinimizden?.. Çok şükür… Pişmanlık uğramadı semtimizden… Ya siz?.. Ezeli pis hayvancıklar… Neye yaradı işkenceniz?.. Dünyanız kara, ahiretiniz zift… Sizi bekliyor cehenneminiz!..” [25]

TİLKİ GÜNLÜĞÜ –Ufuk ile Hafiye- (6 Cilt)

Salih Mirzabeyoğlu’nun “anlaşılması en güç kitabı” olarak adlandırılan, hakkında en çok konuşulan fakat hakkında çok az yazılan eseridir. Bu eseri yaklaşık on yılda kaleme almıştır. Eser, Üstad’ın Salih Mirzabeyoğlu’na verdiği “takdim yazısı” ile başlar: “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman”… Ufuk: Necip Fazıl’dır. Hafiye: Salih Mirzabeyoğlu’dur. Eser 17 Ağustos’ta başlayıp 16 Ağustos’ta son bulur. Bir yıllık bir döngüde her günün bir başlığı var. O başlık altında Levha, Düşvari, Tablo, Yevmiye, Varidat, Tevafuk ve Tefeül gibi, her birinin eserin bütünlüğü içinde bir mânâsı olan bölümler yer alıyor. Tilki Günlüğü “Kusto Lugatı”, “Rüya Tabirnamesi”, “Kâinatın Topoğrafyası” şeklinde de tarif ediliyor. “Kitap bir aynadır” sözünün mücessem hali gibi bir eser.

HAKİKAT-İ FERDİYYE –Çöle İnen Nur-

Salih Mirzabeyoğlu’nun Allah Resûlü üzerine kaleme aldığı eseridir. Fakat Allah Resûlü’nün mânâsını da, fikri bir takip ve terkiple ortaya koyar. Hakikat-i Ferdiyye-Ferdin hakikati İbda külliyatında çeşitli vesilelerle işlenmiş bir mevzudur, ama müstakil olarak bu eserde ele alınır. Üstad’ın “Çöle İnen Nur” isimli eserinin fikir ve hikmete bakan veçhelerini ortaya koyar. “Hakikat-i Ferdiyye”, Muhyiddin Arabi Hazretlerinin “Füsusul Hikem” isimli eserinde Allah Resulü’ne nisbetle ele alınır. Üstad’ın “Gaye İnsan-Ufuk Peygamber” olarak hülasa ettiği “Hakikat-i Ferdiyye”, “sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” mealindeki hadisi kudsîye atıfla, insandan gayenin, insan olmanın ölçüsünün “Allah Resulü” olduğunu işaretleyen saf tefekkür… Ferdin hakikatini izleyeceği yol… Aşkın hakikatinin “aşkınlığın” hakikatinin izleneceği Ferd Hakikati…

– “Bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, “tek fert”te tecelli eden hakikatin ve zaman gayesinin temsilcileri olarak, “tek fert”in kadrosudurlar. Bu tek fert, topyekûn zaman ve mekânın emrine verildiği, varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, Gaye-İnsan ve Ufuk Peygamber olarak Allah’ın Sevgilisi’dir. Hakikat-i Ferdiyye, Ferdin Hakikati- Fert Hakikati… Her Peygamber’de, her birinde her birinin hissesi bulunmak üzere, bir hikmet tecelli etmiştir; Resûller Resûlü’nde ise, bütün hikmetlerin toplamı… Ferdin Hakikati… Ferdî hikmetin aslı!..” [26]

SAHÂBÎLERİN ROLÜ VE MÂNÂSI –Peygamber Halkası-

1994 yılında yayınlanan eseri. Günümüzde hadis inkârcılarının Sahabî’nin ne demek olduğunu anlayamamış bir takım bahtsızlar olduğunu müşahede ediyoruz. Bilhassa onların okuması gereken eser.

– “Sahabîlerim gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tutunursanız kurtulursunuz!” buyuruyor Allah’ın Sevgilisi… Sahâbî ne midir?.. Ümmetin temel yapısı; kalbini, duygu ve düşüncesini peşin olarak O’na bağlayan ve sonra bu bağlanış etrafındaki hakikat dairesi üstünde dilediği gibi akıl atını koşturan –ağzı kantarmalı at- ve artık hiçbir akıl sıkıntısı çekmeyen büyük insan örneği… Hiç kimsenin bu satırlara aşinalık taslamamasını ve fikretmesini dilerim: Evvelâ, şu tekerlemeye dönmüş “taklidî imân ile tahkikî imân”ın ne olduğunu öğrenmelerini, “taklidî ilim ile tahkikî ilim” arasındaki farkı idrak etmelerini, hakiki ilim ve hakiki imân sahipleri için geçerli “Şeriat ölçüleri bedahettir” sırrını sezmelerini ve daha neler ve nelerden sonra o hiçbir akıl sıkıntısı çekmeyen büyük insan örneğini hayâl etmelerini tavsiye ederim… “Akıl sıkıntısı çekmeyen”: Günümüzün ortalama insan aklına biçeceğimiz “salak, dangalak ve akılsız” adam tipi değil, “akıl üstü keyfiyet” sırrının sahipleri… Düşününüz ki neleri izah zorunda kalıyoruz!..” [27]

BAŞYÜCELİK DEVLETİ –Yeni Dünya Düzeni-

Salih Mirzabeyoğlu’nun, Büyük Doğu’nun sistemleştirdiği “Başyücelik Devleti” modelini, “Yeni Dünya Düzeni” kurmaya heveslenenlere meydan okurcasına yeniden ele aldığı eseridir. 1994’de yayınlanan eser, toplatma gerekçesi olan cümleler eserden çıkarılarak yeniden basılmıştır; 2004’te. İngilizce ve Arapça’ya tercüme edilmiştir.

– “İdeal, eşya ve hadiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak, hayâl ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise, ideal de bir kalbtir… Küçük ve miskin fikre dayanan hiçbir arzu, heves, merak ve davranış, ideal olamaz. Bir şeyin ideal olabilmesi için, mutlaka cemiyet plânında ulvî bir oluş ve erişe göz dikmesi lazımdır… Her ideal bir gayedir, fakat her gaye bir ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşemez… Sözkonusu hikmetlerin toplam halinde biz, beyin ve kalb bir arada, İslâm davasının eşya ve hadiselere nakşı işini “nasıl” ve “niçin”i ile sistem bütünlüğünde göstereniz… Dünyada tek örneğiz… Biz: Büyük Doğu-İbda… Bu çerçeve içinde eserimi takdim ederim: Başyücelik Devleti… Ve, Yeni Dünya Düzeni!..” [28]

YAĞMURCU –Gerçekliğin Peşinde-

Kumandan, 1996 yılında yayınladığı bu eserinde, mistik, açıklanamaz, ilginç, garip ve sıradışı olayları inceliyor. Aniden Kaybolan İnsanlar, Reenkarnasyon Vakaları, Bermuda Şeytan Üçgeni, Zaman Kayması, Simya, Kara Delikler gibi üzerine pek çok araştırma yapılmış ve belgeseller çekilmiş konularda kalemini oynatıyor. Jung’tan Castenada’ya, pek çok Batılı ilim adamının “tecrübelerini” ve değerlendirmelerini inceliyor. Peygamberlerin mucizelerine, Allah Dostlarının başına gelen sıradışı hadiselere “burun kıvıran”ların, Çinli bir Yağmurcu’ya, uzaydan gelen varlıklara inanmasının çelişkisini gözler önüne seriyor. Ruhçuluğun hakikatine nisbetle “çerçöp” bir takım açıklanamayan olayların içyüzünde anlaşılması gerekeni ortaya koyuyor. Jung’un bir Çinli’den aktardığı “Yağmurcu” hikâyesi ile başlıyor eser…

– “Her şeyi bir iç âlem düzeni peşindeki tertip gayesine bağlı bilen ve bunun hakikatini temsil eden biz, kaba maddeciliğe karşı, zıddımızı temsil eden bir ruhçuluktan misal veriyoruz ki, İslâm’a karşı olanların birbirlerini görebilmeleri için ayrıca mühim! Olur olmaz “gerçekçi, gerçekçi değil” klişesini geveleyen köşe kafalar, kendi anlayışları içinde de anlaşılabilecek gerçeklerin buudlarını anlasınlar: Sözkonusu hâdise, belirli saatlerde belirli şeyler yapmaya, mesela, belli saatin ziliyle uyanmaya alışmış bir adamın, zil çalmasa da o saatte uyanmasına benzer şekilde, ruhî bir programlamanın eşyaya yöneltilmiş şeklidir. Efendim bu, Batı’nın mevzuundaki en büyük ilim adamının tasdik ettiği bir hadise, bir hakikattir.” [29]

ÜÇ IŞIK “Sohbet – Konferans”

Sohbet ve konferanslarını topladığı eseri. 1996 yılında yayınlandı. 1988 yılında verdiği “Cemaat ve Aksiyon”, “Nasıl Birlik?”, “İşkence ve Filistin Meselesi” konferansları ile 1990 yılında verdiği “Üç Işık” konferanslarından oluşuyor…

– “Böyle bir vasatta olan şu, Üstadım’ın “ey genç adam neredeysen gel!” çığlığından misâl vereyim; öbürü dönüyor, “ey genç adam neredeyse gel!”, sonra öbürü, sonra öbürü, bir tekerlemedir gidiyor… Şimdi benim “kalk!” diye hitabettiğim adam, papağan gibi “kalk!” diye hitabettiğim adam, papağan gibi “kalk!” diyor, sonra onun arkasındaki… Ben “kalk!” dediğime göre, kalk; kalkamıyorsan, niye kalkamadığının izahını yap, kalkabilmenin şartlarını temine çalış… Sizin nesliniz kendini ifade mecburiyetinde; her neslin bir ifade şekli var… İşte GÖLGE, muazzam bir örnek…” [30]

ADIMLAR -1984’DEN 1996’YA-

Bu eserde 1984’den 1996’ya kadar kendisiyle yapılmış röportajlara yer veriyor. Bu röportajlardan en çok dikkat çekeni “Bütün Yönleriyle Kürt Meselesi”… Bunun dışında çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan 12 röportaj…

“Dedi: -Bize ne tavsiye ediyorsunuz?

Dedim: -Tavsiye filan etmiyorum, istiyorum!.. İslâm inkılâbı bir çeşit “aydınlar aristokrasisi”dir… Bu sınıfı temin, bunun önderliği, bu zemini teminin siyaseti… Gaye, esas, usûl, hedef buna nisbetle!.. Küfür yobazlarını, din yobazlarını tasfiye gayesine bağlı bir hareket… Benden isteneni istiyorum: Muazzam bir kadro…” [31]

PARAKUTÂ’ –Para’nın Romanı-

İktisat, özellikle de “para” üzerine yazdığı, Üstad Necib Fazıl’ın tek kelimesinin bile boş olmadığına inanan olarak, Üstad’ın çocukluğundan bir hatırasını yıllar sonra nasıl bir esere dönüştürdüğünün hikâyesi de içinde eseri… Para’nın olanca macerası, fikirler ve ideolojiler elindeki anlamı ve bugüne uzanan hikâyesi… Bugün yaşanan ekonomik krizlerin aynı zamanda fikrî ve ahlâkî krizlerden kaynaklandığını ortaya koyan eser. Hikemiyata açık bir tefekkür hâlinde iktisat anlayışı…

– “Paranın kelâmı andıran bir yanı var… Hâle nisbetle mevcut olmayan mâzinin kelâm mahfazasında saklanması ve henüz gerçekleşmemiş istikbâlin onda hayâl kaydıyla varolması gibi… Geçmiş emek ve geçmiş veya geçmeye mahkûm mal izafî bir değer olarak paraya yüklenirken, süren veya hayalî mal ve hizmet de onun izafetine mevzu oluyor… Paranın iktisadî unsurlar arasındaki nazım rolü, “para siyaseti”nin ehemmiyetini tabiî olarak gösteriyor. Biz, “para siyaseti” yanında, bu meselenin “siyaset ve para” şeklinde bir nevi “siyaset parası” yönüne de değinmek istiyoruz. Kolayından görünmeyen ve doğrudan ele alınmayan bir mevzu, aslında bir “dünya görüşü” ile ona bağlı iktisat anlayışının en temel birkaç hayatî unsurundan biridir; ve para davasını temellendirememiş ve sağlama alamamış radikal bir “dünya görüşü” nün rejim planında tutunması mümkün değildir.” [32]

HIRKA-İ TECRİD –Risale-i Üçışık-

1998 yılında yayınlanan eseri. Bu eserin yayınlanmasından kısa bir süre sonra tutuklandı ve 16 yıl sürecek çileli hapishane hayatı başladı. Tilki Günlüğü’ne bağlı bir eser ve rüyalar ile ebced ve iştikak tablolarından müteşekkil. Tilki Günlüğü okuyucularının elinin altında bulunması gereken eser.

– “Ben kimim?” diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir… “Ben”… Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!..

“Ben kimim?” ve “ölüm nedir?” sorusunun bitişikliği üzerinde, nevi şahsıma mahsus bir nefs murakabesi… Hayat ve ölüm… Alındığı yere nisbetle, meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul… Bütün dava, hayatın gayesi, malûmu meçhullükten kurtarmak ve meçhulü malûm kılmak!..” [33]

BÜYÜK MUZTARİBLER –Düşünce Tarihine Bakış” (4 Cilt)

Salih Mirzabeyoğlu’nun 4 ciltten oluşan Düşünce Tarihini ele aldığı eseri. Ama klasik bir tarih kitabı beklemeyin. Yine fikrin derin sularında yüzen bir tecrid ve terkip eseri… İlk cildi 1998’de yayınlanıyor. Daha sonra 28 Şubat sürecinin hedefine koyduğu bir isim olarak cezaevine giriyor. Diğer ciltleri cezaevinde yazıyor. Kartal Cezaevi’nde Telegram işkencesinin yoğun baskısı altında yazdığı ilk eser Büyük Muztaribler’in ikinci cildi. 650 sayfa. 2004 yılında 3. Cildi yayınlanıyor aynı tecrit ve işkence şartlarında. Nihayet 4. Cildi 2006 yılında yayınlanıyor. Her bir cildin kendine has bir düzeni ve kronolojisi var. Fakat 4. Cilt müthiş bir Divan edebiyatı incelemesi olarak karşımıza çıkıyor. Okullarda okutulacak cinsten yeni bir anlayış ve mânâlandırma.

– “Herkes şunu iyice anlamalıdır: Gaye İnsan-Ufuk Peygamber ve O’nun sahâbîler kadrosu, kronolojik zaman sırasıyla                 “ileri, geri” tekerlemesi yapanlar anlamasa da, en üstün kültür ve medeniyeti temsil ederler… Onlar, iç âlem düzeninin hakikatini yaşayanlar… Eğer ölçü, tabiat planındaki kemmiyet çokluğunda sanılıyorsa, bizden sonra birkaç bin insanın yaşadığı tasavvur edilen bir dünyada gökdelen dikilmesine (tabiî ki bilgisine) ihtiyaç kalmayacağı için, bizden geri olacaklar demektir (!)… Bir Sokrat, bugünkü en dangul dungul bir adamın tanıdığı eşya kadrosundaki ürünleri bilmediği için, ilkel (!) ve geri (!)… Ayıp yahu!..” [34]

SEFİNE –Suver-i Hayâl Âlemi-

Salih Mirzabeyoğlu’nun Kuantum Fiziği, Hologram, Kaos Teorisi gibi konuları İslâm Tefekkürü zaviyesinden incelediği eseridir. Alanında yayınlanmış en iyi eser. İslam tefekkürü açısından ise tek… “Kökü ilimde olan bir tecrit denemesi üzerindeyiz” der bu eseri için. Maddenin bile latifleştikçe “şiir idrakına” mevzu oluşunun altını çizer. Ki “şiir idrakı” İbda tefekkürünün temel kavramlarından biridir. Mutlak Ölçüler’e bağlı tefekkürün zirve eserlerinden biri… 2003 yılında yayınlandı.

– “Sebebe dayalı kâinat” veya “gayeli bir kâinat”… Birinde sebeb ve netice ilişkisi içinde “determinist-muayyeniyetçi” bir kendi kendinden ibaret mekanik kâinat, diğerinde kendinden menkul, bizzat kendi gayeli faal bir kâinat… Önce Âdem Peygamber’den Allah’ın Sevgilisi’ne kadar gelen bütün dinlerin İslâm, buna nisbetle de dışarda kalanların topunun antitez olduğunu hatırlatarak, “kendi kendine ayakta durma felsefesi”nin kâinata şuur biçen şu klişe çerçevesinde hiçbir orijinalite belirtmediğinin altını çizlelim. Âdem Peygamber’den beri gelen bütün hak dinlerin hakikatini kendinde toplayan İslâm, bizzat Allah Resûlü’nün bildirdiği üzere, “Allah âlemi insan, insanı da kendi marifetine ulaşması için yarattı!” buyurarak hem âlemin gayeliliğini ve hem de insanın gayesi olması gerekeni belirtmiştir. Allah’ın sıfat isimlerinden biri de “faal”; faal “act-hareket” değil, aksiyondur… Aksiyon? Bir şeye akt değil de aksiyon ifadesi, onun şuura ircâıdır; kâinatta herşey kendi hâlinde Allah’ı tesbih ettiğine göre, herşey kendi istidadı nisbetinde şuur belirtmiş olmuyor mu? Şuurun cinslere göre nitelenişi ve kullanılış şekilleri meselesi bir tarafa, bütün varlıklara kadar şamil bir istidat ve mânâ ifadesi de Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden “kendinden zuhur hikmeti” olarak İslâm’da belirtilmiştir: “-Allah bir şeye OL deyince o şey olur… Bu âyete nazaran, emir Allah’tan ve oluş kendindendir!” [35]

TELEGRAM –Zihin Kontrolü-

Cezaevinde yazdığı ve 2003 yılında yayınlanan üçüncü kitabıdır. Kendisine uygulanan Telegram işkencesine dair yazdığı eseridir. Eserin cezaevinden çıkışı da olaylı olmuştur. Kitaba el konulmuş bir süre Kumandan’ın yakınlarına verilmemiştir. O esnada esere niçin el konulduğu, kimlerin eline geçtiği hiç bilinemedi. Yayınlandıktan kısa bir süre sonra kitapta ismi geçen ve Telegram’ın uygulayıcılarından biri olan (Kitapta “İ.G” şeklinde baş harfleri geçen) İhsan Güven evinde bir süikaste uğradı. Bu suikastı sanki İbdacılar yapmış gibi bir algı oluşturuldu ve Burak Çileli başta olmak üzere birbiriyle alakasız 5 kişi tutuklandı. Onlarca yıl hapis yattılar ve yeniden yargılama ile beraat ettiler. İhsan Güven cinayetini kimin işlediği meselesi ise hala muammadır. Bu olay bile Telegram’a dair bir takım gerçeklerin ortaya çıkmasını istemeyenlerin neler yapabileceğinin kanıtıdır. Kumandan’ın 2018’in Mayıs ayında Telegram Suikastı ile şehid edilmesinin ardından yaşanan “suskunluk”, bu dünyada da ahirette de hesabı sorulması gereken bir “suikasttır”! Bir Not: Sefine’den bu yana yayınlanan tüm eserlerini “Telegram Serisi” olarak adlandırmıştır Kumandan…

– “Şair Bodler’in, simyadan mülhem, sevgilisine “sen bana çamur verdin, ben ondan altun yaptım!” demesi gibi, bize zehir yedirdiler, biz onu panzehir ve bağışıklık aşısı yolunda kullandık. Bir bakıma Türkiye’de pratiği –teorisi de!- benimle meşhur olan bu iş, “ilim sınır tanımaz” tesellisiyle Lût kavmine parmak ısırtır melanete ve yardımcı unsurlarla insanı robotlaştırmaya davranmışken, diğer yönüyle “dünyada” da kıstırılmış fertler üzerindeki tecrübelerin sınırını aşamamıştır. Bu ikazdan sonra bildirmeliyim ki, gerek yaşamış kobay, gerekse mevzuu alâkadar eder buudları işaretlemek bakımından, galiba dünyada ilk örneğim!” [36]

ELİF –Resim Redd Kökündendir-

2003 yılında cezaevinde yazdığı dördüncü eseri. İbda fikriyatının Resim sanatına, resim felsefesine, resim hikemiyatına el atışı… Özellikle “Ressam ve Seyirci” başlıklı levhadaki tahlillerin Batı’da bile örneğine rastlanmaz. Kendisi her ne kadar “bir uzman değilim, iyi bir seyirci de, ama meselenin “niçin”ine dair söyleyeceklerim var” dese de, zaman zaman yaptığı çizimler, onun bu yönünün de, yani “çizim” yönünün de kuvvetini gösteriyor. Sanıyorum Gölgeler romanındaki “yürüyen el” çizimi, kitaplarının ilk baskılarında kapaklarda kullanılan çizimleri, Telegram’ı tarif için yaptığı çizimler ve bu eserin arkasında yer verdiği “Portre” isimli çizimi, bu konuda fikir verecektir.

– “Resimden, onu yapan sanatçıya dair ruh halini ve şahsiyetini okumak… Daha neler ve ne mevzular çerçevesinde ele alınabileceğine nazaran, üzerinde durduğumuz hususlardan da anlaşılıyor ki, gerçek bir sanat eseri ifade eden bir tablo, bir kitabdır, içinde kitablar ihtiva eden bir hayattır. Resmi “bir bakımlık” olmaktan ve bir bakımda fonksiyonunu yitirmiş olmaktan kurtaracak şey, onun etrafındaki her neviden edebiyattır; hikemiyat, tenkit, şiir ve musiki gibi sair sanat dalları, çeşitli soydan ilimler. Bu çerçevede diyebiliriz ki, resmin bir anda anlaşılamayan faydası, belirttiğimiz hususlar gözönünde tutulursa, onun varlığını zaruri kılar. Yine anlattıklarımız çerçevesinde; “hem kel hem fodul” hesabı bir takım şabalak tiplerin delilikleri (!), güya çok yönlülüğünü gösterirken “çok yönsüzlükleri”, bir ressamdan çok arsız ve pişkin tipleri, resim sanatını alâkadan uzak tutmaya sebeb olmaktadır, biline. Bizim ressam ve resimden anladıklarımızla, karikatürleri arasındaki fark!” [37]

FURKAN – Lûgat-ı Salihûn-

Salih Mirzabeyoğlu’nun 2005 yılında yayınlanan eseri. Ebced hesabına dayanan ve içinde iştikak alâkalarını da barındıran bir lûgattır. 1’den 999’a kadar, her sayıya delalet eden kelimeler ve mânâları verilmiştir. Yani meselâ 30 sayısına tekabül eden, ebced değerleri 30 olan kelimeler bu sayının altında mânâları ile verilir ve görülür ki bu kümeleşme boşuna değildir. 30 sayısına tekabül eden her kelime bir diğer kelimeye kapı aralar, birbirleri ile tabir ve tevile mevzu olabilirler. Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde bir usûl olarak kullandığı “ebced, iştikak ve cifir” ilimlerine dair bir harita, bir kılavuz, eşsiz bir lügat: Salihlerin Lûgatı…

– “Kâinat’ta herşey, kelimeler halinde lûgatta toplu; ve bu eser, ebced hesabıyla sayı tevafuku altında toplanmış kelimelerin tertibi olması yanında, asıl amacı, İBDA’ya mahsus özellik ve eserlerin yekûnu çerçevesinde, lisanın hafızasına yüklü bilgiye hareket ve istikamet vermek…

Demek ki eserimiz, eserlerimizin toplamı içinde, bir bakıma fikri bir eser; ve mânâların birbirini nefyi-reddi, zıtların birliği, kemmiyet ve keyfiyetlerin birbirine dönüşümü vesaire gibi temel prensiplerin, sayı tevafuku altında görünümü…

Hem öyle, hem böyle bildiğimiz kadarıyla dünya fikir tarihinde örneği yok; İBDA külliyatına aşina olanlar, bu eserin muhakemesini, bütün külliyata sirayet etmiş ve onlardan toplanmış toplulaştırılmış alet ve terkibi hükümler mahiyetini göreceklerdir!” [38]

ERKAM “Hayat-Sayı-Matematik”

Salih Mirzabeyoğlu’nun 2007 yılında yine cezaevinde kaleme aldığı eseri. Matematik ve sayılar üzerine yazdığı bu eser, Fraktallar, Paradokslar, Rakamlar, Ebced ve İştikak, Fibonacci ve Lucas Sayıları, Sıfır Etrafında, Harfler ve Allah’ın Mertebeleri, Godolfin Arabyan gibi konu başlıklarından da anlaşılacağı üzere fikir ve matematik alakası üzerinden İslam Hikemiyatı’nın “Matematik” ilmine bakışı ve değerlendirişi…

– “Cumhuriyet döneminde özellikle farkedilmeyen ve ıskalanan mevzu, Batı felsefesinde ve Doğu’da, fikir adamlarının niçin tıb ve matematiğe de –rakamlara!- eserlerinde yer verdikleri… Matematik nisbeten anlaşılsa da, tıb yeterince anlaşılabilmiş değil… İmam-ı Gazâlî Hazretleri, nefs tezkiyesi yönünden, tıb ilmini bilmeyenin bâtın yolunda yürüyemeyeceğini söyler. Bugün bizzat tıb ilmi, psikolojinin açtığı yoldan, bir takım fizik rahatsızlıkların da ruhla ilgisini göstermiştir. Bu hususta, “alternatif tıb” diye de kabul görmüş bir alan var… Bu, bitkilerden, mistisizm usullerine kadar çeşitli milletlerin halk kültüründe var olan uygulamaların dirilişi ve kabulü şeklinde… Ve bugün, tıb ilmi ile fizik ilminin alâkası, müntehasına doğru ikisinin de birbirini davet etmesi şeklinde malûm; ve her ikisi ile alâkalı olarak matematik ve geometrinin… Matematik ve geometrinin, en eski kültür ve bu ilimlerin bilinen tarihi içinde, kâinat muhasebesi çapından, çeşitli mevzulara kadar alâkası, zaten malûm; araştırmacılar ve modern ilim, bu malûmu meçhullükten kurtarıyor… Bize gelince, İslâm tarihinde geçen ve büyük bir yekûn tutan verilerden yeterince faydalandığımız söylenemez. Elinizdeki eser, keyfiyeti bir yana, dünya görüşü plânı içinde “sayı” ve “matematik”e yer verilen ilk eser; bir bakıma, bu alandaki çalışmaları da önemli ve verimli kılıcı!..” [39]

BERZAH –Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-

2006 yılında yayınlanan eseri… “Berzah” İslâm hikemiyatının önemli kavramlarından biridir. İbda külliyatında yeri geldikçe işlenmiş bir mevzudur ve bu eserde husûsen ele alınmıştır. Salih Mirzabeyoğlu bu eserine Necib Fazıl’ın “Perdeler” isimli şiiri ile başlar. Ve eser boyunca bu şiiri şerh eder diyebiliriz. “Perdeler her yerdeler” ve “berzah” mânâsı eser boyunca, biyolojiden fiziğe, dilden şuura çeşitli meseleler içinde görünür. Bu eserde özellikle “irca” bahsi ve “ratk ve fatk” kavramları ve “bing bang teorisi” üzerine müthiş tesbit ve tevil ve teşhisleri vardır. “Ezber bozan” dedikleri cinsten. Bilhassa Biyoloji hususundaki görüşleri, Darwin “düşmanları” ve “sevenleri” için oldukça çarpıcıdır ve yol göstericidir.

– “Dikkat: Bizim işimiz, doğruyu bilmeden sadece yanlışı çıkarma değil, yanlışı içindeki doğrularıyla doğrumuza vesile ve malzeme kılma işidir; tasarruf işi. Bunun için de, ona dair kılacağın doğrun olacak. Meselâ, 1970-1980 sıralarında boyuna “İslâm’da Devlet”, “İslâm’da İktisat” diye bir sürü kitab çıkar, içinde büsbütün sümüklü olanları bir yana, şöyle fikir ve ilim seviyesinde konuşmak isteyenleri bile, mevcutların tenkidlerini sıraladıktan sonra, “iyi yönleri İslâm’da, iyi yönlerini alalım!” sadedinde sade suya tirid lâflarla işi bağlarlardı… Aynı şey, bütün genişliğiyle “Tekâmül nazariyesi” adı altında ileri sürülenlere karşı da: Üstelik büsbütün sefil, rezil ve “ağız yolunu bilmez, kaşık çalar pilâva” hesabı… Netice olarak: Küll hâlinde inancı ve öğrendiği ve tatbik ettiği başka başka –meselâ biyolog ve doktor- olanlara, iç dünyalarında bu tezadı aşırıcı ve gerçek ilim adamı olabileceklere de, istikamete dair birtakım işaretleri verdiğime inanıyorum. Gerisi, mevzuun ehline kalmış!” [40]

MADDE NEDİR? –Maddenin Kritiği-

2007 yılında yayınlanan eseri. Felsefenin bilhassa Objektif İdealizm ve Marksizm’in ortaya koyduğu “madde” hakkındaki düşüncelerin İslâm Tasavvufu önünde hesaba çekilişi… Meselenin ne olduğunun tasviri ve İslam hikemiyatının madde hakkındaki çeşitli fikirler üzerinde kritiği, tesbiti ve teşhisleri…

– “Eşyanın hakikati”nden bahsederken, bugün atom altı parçacıklar fiziğiyle uğraşanların sorduğu, “eşyanın hakikati, halkın gözüyle gördüğü mü, yoksa bizim araştırma araçlarıyla elde ettiğimiz mi?” meselesi, yaman bir dava. Göz bakımından ikisi de hakikat, ama diğer duyular bakımından, varlık-yokluk zıtlığına varana kadar zıt… Birliğin bir bedahet olmasına nazaran, bundan mülhem, “aynı varlığın değişik derecelerdeki görünüşü” diyebiliriz ama, bu hakikatler birbirini çeliyor. O hâlde bu birlik “görme” ile birlikte, maddede maddeyi aşan bir müessir olarak ele alınmayı icab ettiriyor. Bizim ilk elde söyleyeceğimiz, atom altı parçacıklar dünyasına âit hakikatlerle uğraşırken, günlük hayat-tabiî hayat dediğimiz dünyamıza âit hakikatlerle alâkamızı kopartmamak gereği. Ki, “hâdiseye yanaşan insan şuuru” dediğimiz dava, atom altı parçacıklar dünyasında çok daha derin olarak, tecrübede insanın müessir olarak doğrudan doğruya müdahil unsur rolünü gösteriyor; orada, eşyayı, birebir bizimle ilgili, bizden bağımsız genel geçerli bir hakikat olarak ele alınamaz niteliğiyle farkediyoruz. Besbelli ki iş, bizi de aşan bir müessire doğru gidiyor; öyleyse biz de istidatlarımızla “eşyanın hakikati” işinin içindeyiz. Tecrübede insanın müdahil-bağımlı rolü, bunu gösteriyor. Bu mesele, ruh ve akıl, ruh ve nefs, ruh ve madde gibi karşıtlıklarda, akıl-nefs-madde’nin üstüste gelen kavramlar oluşunda görülüyor.” [41]

İMÂN VE TEFEKKÜR-İmân ve İki Âlem-

Salih Mirzabeyoğlu’nun 52. eseri, 2007 yılında yayınlandı. Aslı İslâm’da olan “imânın”-inanmanın, bütün yönleriyle tefrik edildiği ve incelendiği eser. Allah’a inanmayanın da “inanmamaya inanma” şeklinde bir inanç taşıdığını vurgulayarak, “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz” ölçüsü çerçevesinde, hiçbir “imanı”-inanmayı dışlamadan, değerlendirdiği eseri. “Adalet Mutlak’a” konferansında “Onların Mutlakları konuşmuyor” dediği veçhile, Batı felsefesinden modern fiziğe, çeşitli mistik inanışlara kadar imânın izini sürdüğü ve İslâm tefekkürünün temel ölçülendirmelerini işaretlediği hazine niteliğinde bir başucu kitabı… Şu notu düşelim: İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, “Sefine”de, “Madde Nedir?”de, “Berzah”ta, “İmân ve Tefekkür”de, “Telegram”da, Müslümanların, özellikle Müslüman ilim adamlarının en çok ihtiyaç duyduğu, kafalarının en çok karıştığı alanlarda, İslâm Tefekkürünün “ne dediğini” bir dünya görüşü bütünlüğünde ortaya koyuyor.

– “İmân akıl işli değildir, akılsızlık işi de değildir; ona göründüğü yerde, aklın “ruh” anlamı bâki, “imân aklı” da diyebiliriz. O doğrudan biliştir; ve kendi nasibi içinde, dinî veya dinî olmayana bakar… “Dinî”den kasıt, asıl; yâni İslâm. Saf ve pür bedahet hâlinde bir bilişle imân yanında, düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; insan, KUŞATAN’ı kavram yoluyla değil, varoluşan KARAR ve İMÂN’la tanır. Her şey bir nasib ve vesile meselesi.” [42]

İNSAN –Erkek ve Kadın-

Salih Mirzabeyoğlu’nun tabiri caizse ezber bozan eserlerinden biridir. Günümüz yavan kadın-erkek anlayışlarına, feminizme, insan olmanın “ferd hakikatine” bitişikliğini anlamayan sapık görüşlere “yukarıdan” bir ok çekmiştir fikirleriyle… Psikoloji ilminden, Tasavvufî inceliklere kadar geniş bir yelpazede, insani hakikatin veçheleri olan erkek ve kadını, bir “keyfiyet” ve “oluş” meselesi olarak tahlil etmiştir.

– “Üstadım’ın dediği gibi, “kâinat lisanla çerçevelendi ve varlık insanlar mühürlendi!” Her varlık, kendi hâli içinde alıcı ve verici; erkek ve dişi. Topyekûn varlığın merkezinde, muhit kendine nisbetle olan “İnsanî Hakikat”, Ruh-i Muhammedî var; Allah’ın tecelli aynası. Erkek veya kadın; Allah’a yakınlık ve uzaklık, “insanî hakikati” nefsinde yerine koyabildiğin kadar. Tasavvufta, nefsimiz dişidir. Nefs, erkek veya kadın cinsi, şuurlu benliğimizi, yahut kalb hakikatinde bitişik ruhun mukabil kutbunu gösteren bir kavram. Bu çerçevede, cinsiyet olarak kadın ve erkek, “insanî hakikati yerine koymaya memur”; bunun hudutsuzluğunu eserin içinde göreceğiz. Bize Kur’ânda bildirildiği üzere şahdamarımızdan yakın, bunun yanında ne ki O sanırsın, O değil Allah; Üstadım’ın bir Noktalama’sında, “Kadından kendisinde olmayanı isteriz – Hasret yerinde kalır ve biz çeker gideriz!” demesindeki mânâyı, “Allah’tan başka herşey batıl!” ölçüsü ışığında, nefsimizin bütün mânâlarını içine alan diye görebiliriz: O olmamak üzere ebediyyen O’nunla O’na doğru, kul haddi mahfuz, hep tükenesiye ama tükenmeyen insan. Allah, “Yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” buyuruyor; büyük velinin, “bir veli mevzuunu bulamaz ki ben desin!” dediği hikmet, herşeyiyle-itaatiyle O’nun olmuş mânâsına O olmuş insanın, gerçek müminin ölçüsünü ve buyrulanın hakikatini gösteriyor; niyet olarak mutlaka benimsememiz, karınca ayaklarıyla da olsa “olmamız gereken” bu.” [43]

İNSAN -Büyük Doğu-İbda

Bu eser büyük boy ve iki cilt olarak yayınlanmıştır. Salih Mirzabeyoğlu bu eseri her hafta Baran Dergisi’nde tefrika etmiş, daha sonra da kitaplaştırılmıştır. Oldukça hacimli olan bu eser, Kumandan’ın çevresindeki insanların, İbda’ya gönül vermiş olanların rüyâlarının, ebced ve iştikak usûlü ile te’vil ve tabirini içerir. Daha önce bahsettiğimiz gibi Salih Mirzabeyoğlu Tilki Günlüğü’nden bu yana yeni bir dil ve anlayış metodu geliştirmiştir. Bu “yabancı bir dil” gibi öğrenilmesi gereken ebced ve iştikak’ın klasik kullanımlarına benzemeyen bir usûldür. Ama bizdeki fikir heveslileri, “Ulysess” romanına gösterdikleri kadar olsun alâkayı, eserleriyle dilimizi yeni fikir ufuklarına ulaştıran Salih Mirzabeyoğlu’nun bu usulüne göstermeye yanaşmamışlardır.

– “İNSAN, “bir şeyin ortaya çıkması” demektir; insana “insan” denmesi, kemâl mertebesine yatkınlığı ve “ünsiyet” ile ilgili olmasıdır. İNSANIN HAKİKATİ, ALLAH’IN KENDİSİNİ GÖRDÜĞÜ BİR AYNADIR ve bu görme sadece insan vasıtasıyla gerçekleşir. Görmenin olabilirliği, insana benzerlik özelliği kazandıran hakikatlerden ortaya çıkar; dolayısıyle insan, kendi varlığında İlâhî hakikatleri barındırır. Bu bakımdan da, İlâhî varlık ve oluşla ilgili bütün hakikatleri ihtivâ etmesi sebebiyle, kemâl mertebesiyle ünsiyet etmiş bir aynadır… “Elleys – Mutlak hiçlik” ve “ayna – gözü güzel ve iri olan” arasındaki ebced tevafuku, insanın bâtınının Allah’ın sûretinden olması meselesi ile birlikte düşünülürse, “Her şey O”dan murad anlaşılır; yokluğa ve hiçliğe bürünmeden hâl olarak bundan bahsedilemeyeceği de.” [44]

ESÂTİR VE MİTOLOJİ –Güneş ve Ay-

Salih Mirzabeyoğlu’nun yine cezaevinde yazarak her hafta Baran Dergisi’nde tefrika ettiği eseri. Oldukça hacimli bir eserdir. Münşeat usûlü’nde yazmıştır. Dünya mitolojilerinin hemen hepsine eserinde belli bir retorik içinde değindiği görülür. Peygamberler Tarihi’ne dair bir eser olarak da okunabilir.

– “İSTİKBÂL İSLÂMINDIR: Kendisinden evvel hangi peygambere ne tür mucize verilmişse, mutlaka bir misli Resûlullah Efendimiz’e verilmiştir. Zirâ Adem Aleyhisselâm ruhla cesed arasında iken, O peygamberdi. Madem ki Adem Aleyhisselâm yaratılmadan evvel nübüvvet makamı Peygamberimiz’e ihsan edildi, o zaman biz O’nun kendinden sonra gönderilen bütün kâmil insanlara yardımcı olduğunu anlamış olduk. Böylece geçmiş peygamberlerin gösterdiği bütün mucizeler de, Resûlullah Efendimiz’den alınmadır… Devri geçmiş ve aslı tahrif olmuş semavî dinlerin, aslı ve tamamı Kur’ân’da ve onun tefsir, tâbir, tevil ve fiil hâlinde YAPABİLMESİNİ gösteren de, MUTLAK MÂNÂSIYLA, Allah Sevgilisi; bütün peygamberlerde tecelli eden hikmetler de, O’nda ve O’ndan, O’na bağlı velayette bilinen izler hâlinde veli hususiyetlerinde bilinen ve görülen… O hâlde, İSLÂM TARİHİ – PEYGAMBERLER TARİHİ – İNSANLIK TARİHİ, kronolojik olarak belirtilemeyen bir sırayla Adem Aleyhisselâm’dan Resûlullah Efendimiz’e doğru klâsik bir usûlle onların dış yüzden hayat ve devirlerinin hâdiseleri hâlinde örnekleri mevcut şekilde anlatıldığı ve anlatılabileceği gibi, sondan başa doğru ve onlarda tecelli eden hikmetler şeklinde iç yüzden de anlatılabilir. Bu ikinci usûl, doğrudan doğruya Peygamberler’de tecelli eden bir hikmetler manzumesi olur; Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin, öncelik sonralık sıratı gözetmeksizin vücuda getirdiği Füsus-ül Hikem isimli eseri gibi. Bizim eserimizin mahiyeti ise, insan ve toplum meselelerinin hâlline yönelik bir ideolocya manzumesine bağlı olarak ESATİR ve MİTOLOJİ’ye el atarken, onun Peygamberler tarihinin salkım saçak görünümlerinin usaresi olduğunu ve hurafeye karışmış dinî ve mistik motiflerin, tarih, ilim, sanat vesaireye âit verilerin aslı İslâm’da gösterilmesine âit, seçmeler niteliğinde; merkezde tecelli eden Peygamberlere âit hikmetler olmak üzere, niyeti çevreden merkeze bir usûl… Eserimizin ismi, hâliyle ESATİR ve MİTOLOJİ… Üstadım’ın, tarihçi Tonbe’ye atfen “İstikbâl İslâmındır, denenmemiş bir o var!” sözüne işaret ederek, NE GÜZEL BİR MEVZUUN VAR diye bana hazırlattığı İSTİKBÂL İSLÂMINDIR isimli eserim için, buna nisbetle bir İSLÂM TARİHİ’ne yer vermem istenmişti. O eserin benden istenişinin mânâsı, ne olduğu ve onun tarafından nasıl değerlendirildiği malûm… Bu eseri, Peygamberlerde tecelli eden hikmetler şeklinde ve sıra kaydında olmaksızın, İSLÂM TARİHİ, ama Allah Sevgilisi’nden bugüne uzanan çizgide değil de, Adem Aleyhisselâm’dan bugüne, zıtların onları hatırlatıcı ilgisi içinde, seçme ve tedaî usûlüyle verdik; İSTİKBÂL İSLÂMINDIR’ın mahiyetine bitişik addediyorum.” [45]

ÖLÜM ODASI -b-yedi- / GİRİŞ

Salih Mirzabeyoğlu’nun Telegram işkencesini ve onun çevresindeki meseleleri hikemî bir usûlle anlattığı eseri diyebiliriz. Bu eserin tarifi zor… Giriş isimli ilk cildinde Telegram işkencesine dair bazı sahneleri de anlatır Kumandan. Fakat daha çok Telegram meselesinin ne olduğu, nidüğü ve ne anlama geldiğini anlatır. Sonraki ciltlerde artık, işkenceye dair pek tablo bulamazsınız. Mesele İslâm Hikemiyatı’nın tahkim edilmesine dönmüştür ve Telegram işkenceleri, merkezi bir rol oynadığı bu eserin gölgesinde kalmıştır. Sanki “Telegram Suikastı” ile şehid edileceğini biliyormuş gibi, (ki henüz yayınlanmamış ciltlerle birlikte 10 cilde tamamlanacağı söyleniyor), son eserini tahkim etmeye hasretmişti vaktini. Şimdiye kadar 3 cildi yayınlandı.

“- Bu hâdiseyi yazmamın sebebi, çalışma odama “Ölüm Odası” diye bir isimle, bu isim altında bir eser yazmaktı. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde yerini alan bu hatıra, Kartal Cezaevi’nde Telegram seansları başladıktan sonra, devamı gelmeyen bir not almanın başlangıcı ve bana “Ölüm Odası” diye bir durumun hakikati olarak göründü. Orada, başlangıçtan bugüne kayda değer cümlelerden biri şuydu:

— “Bu, sanki bir modern büyücülük; ve robot insan imâl etme hayâl ve çalışmalarına mukabil, doğrudan doğruya insanı robotlaştırma işi…”

Sene 1993… Henüz “Hırka-i Tecrid” bile ortada yok. Bugün, Bolu F-Tipi Cezaevi’nde, durumlarına göre NYMPHA veya Mousa adını verdiğim aynı işi görürlerin nezaretinde, onlarla didişirken bu esere başlıyorum ve “Ölüm Odası” isminin tevafukları bana, sonsuz imkânlar tedaî ediyor. Buradaki Telegramcılar’a NYMPHA ve Mousa isimlerini takmam, Kartal’a göre bir yenilik; ve fikir, sanat, teknoloji, siyaset derken, BERZAH hakikatine vurulacak topyekûn dünya hâlinde bir genişlikte, onlar da son derece zeki, ne kadar da salak, bu kadar hainlik ve vahşet olur mu, alaycı, alay edilen, beni ve bendekini dağıtan, sonra kendi zekiliği imiş gibi bana hatırlatan, aslolan niyeti, övünmek gibi olmasın ama, benim çoğu zaman onlardan bir adım ileri durumumdan dolayı değişen, neticede; Üstadım’ın “çözdük her müşkülü derlerse de ki, sonunda VAR OLMA müşkülü kaldı!” hakikatini en canhıraş şekilde gösteren tipler. Onlar, sanki sihirbazın önündeki sihirli küre de, ne derlerse ve yaparlarsa yapsınlar, ben onları bütün bir bünyenin ifşacısı sivilce olarak görüyorum, durumu onlarda seyrediyorum.” [46]

ÖLÜM ODASI -b-yedi- / TARİH

– “VAVÎ: Vav harfi ile ilgili. TİLKİ. “Gönül, kalb, takva, temizlik, nefs”. (BEN Kimim?: Hüviyet, ebed müddet devam eden bir dava ve gayb’ın bitimsizliğidir. Aslı esası, “veliler ilmi” olan harfler ilmi, varlığın sırları üzerinde bu yoldan bir örtü olması ve onların yolundan gaybın sırlarını arama işi iken, kalb yolundan bir vasıta-bu yolla olanı gösterirler. Kuru akılla iş aslından saptığı gibi, müneccimlik oynamaya kadar sapıklığa düşülür. Tehlikeli. Bu cümleden olarak EBCED, bizim elimizde, daima “ben söylüyorum!” değil de “ben anlıyorum”a âlet, hakkımızda söylenenlerle, “sağlama bağlı hakikatler”e nüfuz ve hikmetlere erme şeklinde hususileşmiştir. Mânânın kelâm kalıblarında ifadesi ve bunun kelime tertibi ne ise, bu tertibin kelimelerde harf değerleri toplamının karşılığı kelime tevafukları ile ilgisi üzerinden, bulma ve düşünme. Rastgele kelimelerden mânâlı bir cümle çıkmayacağı gibi, bir bünye ifâdesi olmayanın elinden de tevafuklarla bir şey çıkmaz. Bunları söyleyen ben ve “hakikate mutlak aykırı söz söylemek mümkün değildir!” hikmetinin belirttiği “ifrad hâlde tecrid” bünyesine, VAHDET’e tutuk olduğum için, bunu da yerli yerince yapabildiğim ve gösterdiğim için, bilindiğimi sandığım bünyemden dolayı, yanlışlıklara âit misâl veremiyorum; sanki, yanlışı anlatırken bile işin Allah’ın MUDİLL ismi tasarrufuna doğru tecridi gibi… Kısaca: Ebced, oyun değildir… HÜVİYET: Asıl. Mâhiyyet. Birisinin kimliği, kim olduğu, kökü, esası ve ne olduğu. Allah’ın varlık sıfatı… İNSAN olarak “ben kimim?”, hep olunacak olana bakan bir bitimsizliktir; “ben kimim?” mânâda ebedî olarak yerinde kalacak olan, ebedîdir, ebedîliktir. Doğduğumuz ândan beri, bizde biz olanın ifşâı hâlinde şu yaşa gelmemiz, bir misâl… VAV harfi: Okunuşu aynen bu Lâtince yazılışı gibi. Baş ve sonu aynı, yâni başı ve sonu diye bir şey yok. EZEL ve EBED mânâlarını hatırlatıyor. Elif harfinin bir gemi gibi eğilmesinden meydana gelmiş BE harfinin altındaki NOKTA, ilmi gösteriyor. Hazret-i Ali’nin, “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” dediği… Cim harfi, CEM-topluluk, kuvvet… VAV harfi, ikisinin Ebced değerlerinin çarpımından doğan bir sayı – 6 değerinde olduğu gibi, onların kuvvetine de sahib; ama hususiyle kendi değerini korur. HÜVİYET, gaybın korunmasıdır-hep bilinecek olandır ki, EBEDİYEN böyledir. Bu sebeble VAV harfi, bütün harflerden daha güçlüdür – HA hariç… “VAV’ın sırlarına vakıf olan birine, YÜCE ruhaniyetler üzere inerler ve bu inişler büyük bir şereftir. Bu, bizim İÇİMİZDEKİ Suret’in de delilidir”… HADÎS: Allah İNSAN’ı kendi SURET’i üzere yarattı.” [47]

ÖLÜM ODASI -b-yedi- / MATLA’ BEYİTLER

“MATLA’ Beyit: Başıma ol hüma benim salmadı sâye n’eyleyim / Bilmedi kadr-i zülfünü verdi Havâya n’eyleyim — (Şeyh Gâlib)

MATLA’ Beyt’in Birinci Mısraı — “Başıma o hüma kuşu salmadı gölge n’eyleyim?”: 914: KAZİYE-Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm. Fikir. Karar. İfâde. Hüküm-et. “Adlî”… Farsça, FÂ’A-İlgi duydu. Gölgesi yayıldı. Öfkesini, farkedişini bastırdı. Döndü. (Şeyh Gâlib’in mısraında bir ânda teğet geçen bir ilhâm ve “kut”un “tüh be!” dercesine serzenişi varsa da, şâhid olduğu “olağanüstülük”ü ifâdesi de bunu çok yakıcı kılmıyor… İngilizce, Shadow: Gölge. Karanlık. Hüzün. İz, eser. Ayrılmaz arkadaş. Himâye. Ruh… Tîn: Ruh… Romence, Tîne: Çocuk… Romence, Prunc: Çocuk… Birinc: Pirinç. Birinci… Gölge, asılla vardır, bu bakımdan da asla bağlı fikrini kuvvetlendirir… Nasıl ki, Allah’ın sıfatları, Zatı’nın gölgeleridir; aslın gölgeye gölgeden yakın olması hikmetiyle, Allah’ın Zâtı, sıfatlarına onlardan yakındır. Aynı şekilde, Allah’ın sıfatları fiillerine, onların sıfat gölgesi olması hasebiyle, onlardan daha yakındır. Allah’ın fiillerinin gölgesi olan âlemlerdeki iş ve fiillere de, Allah’ın fiilleri kendilerinden daha yakın… “Herşeyin Allah’ın vechine karşı helâk oluşu”; herşeyin aslına dönücü olması… Matla’ Beyt’in birinci mısraı ile aynı ebcedde olan, Mazaci’-Kabirler. Mezarlar: 914: İstintac-Netice almak. Netice çıkarmak… Selil: Netice. Yeni doğmuş erkek çocuk. Büyük geniş dere… Tıb’: Nehir… Tıbb’: Gölge… İspanyolca, Sabiduria: Hikmet. Akıllılık. Akıl. Dirayet. Âlimlik. Hakîm… Sabiduria: Çocuk hayatı. Kök. Ömür… Sabido: Bilgili. Hakîm. “Sabit, doğruluğu isbat edilmiş olan”… Duri: Irak, uzak. Kök. Asıl… Topyekün Kâinat baştan sona topyekün varlık ve oluşlarıyla, bir kitabın, Kur’ân’ın gerçekleşmesidir; insan, onun muradını kestirebildiği kadar amellerinin doğruluğuyla, “duygu, düşünce ve iradî” faaliyetleriyle, “Allah’tan geldik, yine O’na dönüyoruz” şuuru bir gölge-de… HAKÎM, “herşeyi yerli yerince eden” Allah’ın bir ismi ve sıfatı; malûm, bu isim ve sıfat, başta Allah Sevgilisi’nde… HAKÎM vasfı, kökleri Allah ve Resûlü ile İslâm Büyüklerinde, ÇOCUK hikmetini haiz ve bahsettiğimiz asla dönük BÜYÜK Doğu’ya “Murad edilenin GÖLGESİ kabul edilebilirsek buradayız!” diye daha ilk sayıda –1975– ilânda bulunan GÖLGE dergisi…” [48]

 

Notlar

1- Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği-İktidar-Hareket-Eylem, İBDA Yayınları, İstanbul 1990, s. 92

2- Salih Mirzabeyoğlu, Aydınlık Savaşçıları-Moro Destanı-, İBDA Yayınları, İstanbul 1979

3- Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilal –Kavganın İçinden-, İBDA Yayınları, 3. Basım, İstanbul 2008,  s. 17

4- Salih Mirzabeyoğlu, Yaşamayı Deneme-Kim’in Romanı-, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul 2006, s. 14

5- Salih Mirzabeyoğlu, Münşeat-Önsöz-Bayramlık-, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul 2004, s. 91

6- Salih Mirzabeyoğlu, Tarihten Bir Yaprak, Göy Yayınları, İstanbul 1980, s. 10

7- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız-Temel Meseleler, İBDA Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1993, s. 106

8- Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya-Yılanlı Kuyudan-, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul  1997, s. 7

9- Salih Mirzabeyoğlu, Anafor,  İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul 2014,  s.7

10- Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazılla Başbaşa-İntibâ ve İlhâm, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1989, s. 63

11- Salih Mirzabeyoğlu, Müjdelerin Müjdesi-Mim Mim’in Hikayesi, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul 2004, s. 82

12- Salih Mirzabeyoğlu, İslama Muhatap Anlayış-Teorik Dil Alanı, İBDa yay., 3. Basım, İstanbul 2015, s. 22

13- Salih Mirzabeyoğlu, Kayan Yıldız Sırrı-Şâheser-Şah Eser, İBDA Yay., İstanbul 1996, s. 18

14- Salih Mirzabeyoğlu, İstikbal İslamındır-Denenmemiş Tek Nizam, İBDA Yay., 5. Basım, İstanbul 2018, s. 118

15- Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazılla Başbaşa – İntibâ ve İlham, İBDA Yay., 2. Basım, İstanbul 1989,  s. 258-259

16- Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği-Kurtuluş Yolu, İBDA Yay., 4. Basım, İstanbul 2014, s.17

17- Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış-Dil ve Diyalektik, İBDA Yay., 3. Basım, İstanbul 2013, s. 74

18- Salih Mirzabeyoğlu, Kökler-Necip Fazıl’dan Abdülhakîm Arvâsî’ye, İBDA Yay., 2. Basım, İstanbul 1996, s. 15

19- Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname-Süzgeç ve Şekil, İBDA yay., İstanbul 1986, s. 67

20- Salih Mirzabeyoğlu, Kavgam-Necip Fazıl, İBDA Yay., 2. Baskı, İstanbul 1995

21- Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlak-İktisada Giriş, İBDA yay., İstanbul 1987, s. 18

22- Salih Mirzabeyoğlu, Hikemiiyat-Tefekkür ve Hikmet, İBDA Yay., İstanbul 1988, s. 97

23- Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı, İBDA Yay., 2. Basım, İstanbul 1998, s. 93

24- Salih Mirzabeyoğlu, Hukuk Edebiyatı- Nizam ve İdare Ruhu, İBDA yay., İstanbul 1989, s. 9

25- Salih Mirzabeyoğlu, İşkence-Hukuk ve Hûk, İBDA yay., İstanbul 1991

26- Salih Mirzabeyoğlu, Hakikat-i Ferdiyye-Çöle İnen Nur, İBDA Yay., İstanbul, s. 140

27- Salih Mirzabeyoğlu, Sahabîlerin Rolü ve Mânâsı- Peygamber Halkası-, İBDA yay., İstanbul 1994, s. 35

28- Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti-Yeni Dünya Düzeni, İBDA Yay., 3. Basım, İstanbul 2015, s. 9

29- Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu-Gerçekliğin Peşinde- İBDA Yay., İstanbul 1996, s. 44

30- Salih Mirzabeyoğlu, Üç Işık-Sohbet-Konferans, İBDA Yay., İstanbul 1996,  s. 70

31- Salih Mirzabeyoğlu, Adımlar -1984’den 1996’ya-, İBDA yay., İstanbul 1996,  s. 45

32- Salih Mirzabeyoğlu, Parakuta’-Paranın Romanı-, İBDA yay., İstanbul 1997

33- Salih Mirzabeyoğlu, Hırka-i Tecrit-Risale-i Üçışık, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 7

34- Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler-Düşünce Tarihine Bakış, İBDA Yay., İstanbul 1998, c.1, s. 141

35- Salih Mirzabeyoğlu, Sefine-Suver-i Hayâl Âlemi-, İBDA Yay., İstanbul  2003, s. 104

36- Salih Mirzabeyoğlu, Telegram –Zihin Kontrolü, İBDA yay., İstanbul 2003, s. 9

37- Salih Mirzabeyoğlu, Elif-Resim Redd Kökündendir-, İBDA Yay., İstanbul 2003

38- Salih Mirzabeyoğlu, Furkan-Lugat-ı Salihûn, İBDA Yay., İstanbul 2005

39- Salih Mirzabeyoğlu, Erkam-Hayat-Sayı-Matematik, İBDA Yay., İstanbul 2007, s. 13

40- Salih Mirzabeyoğlu, Berzah-Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-, İBDA Yay., İstanbul 2006, s. 127

41- Salih Mirzabeyoğlu, Madde Nedir?-Maddenin Kritiği, İBDA Yay., İstanbul 2007, s. 105

42- Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür- İmân ve İki Âlem, İBDA Yay., İstanbul 2007, s. 8

43- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan-Erkek ve Kadın-, İBDA Yay., İstanbul 2008, s. 11

44- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan-Büyük Doğu-İbda, İbda Yay., İstanbul 2009, s. 9

45- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji-Güneş ve Ay, İbda yay., İstanbul 2010, s. 11

46- Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası-B Yedi/Giriş, İbda yay., İstanbul 2012, c.1., s. 9

47- Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası-B Yedi/Tarih, İbda yay., İstanbul 2013, c.2., s. 369

48- Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası-B Yedi/Matla’ Beyitler, İbda yay., İstanbul 2013, c.3., s. 549

III. DÖNEM 5. SAYI (SALİH MİRZABEYOĞLU ÖZEL SAYISI) EKİM 2018

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz