Selçuklular’dan Sonra Ortadoğu

0
701

KİRMAN SELÇUKLULARI

Çağrı‘nın oğlu, Alp Arslan ve Emir Yakutî‘nin ağabeyi Ahmed Kavurd Bey’in veya onun çocuklarının, bugünkü İran’ın güneydoğusuna düşen Kirman eyaletinde kurduğu devlete, “Kirman Selçukluları” veya “İran Selçukluları” diyoruz. Bu bölgeyi Selçuklular adına Kavurd Bey, şii Büveyhîler’den almıştı. Ondan sonra, Selçuklular’ın ilk ve tek deniz gücünü oluşturarak, yine Büveyhîler ve yerli Haricîler arasında bir huzursuzluk yatağı olan Umman’ı zabtetmişti. Zaman zaman, Kirman’ın batısındaki Fars eyaletini de, doğusundaki Sistan’ı da yöneten Kirman Selçukluları, en güçlü oldukları dönemde bile 20 bini geçmeyen bir orduya sahibti. Ordu, çoğunlukla Türklerden ve Deylemlilerden oluşuyordu. Bürokrasi Tacikler’in elindeydi. Halk, Hanefî mezhebine bağlı Farisiler’di.

Kavurd‘dan sonra Kirmanşah, Sultanşah, Turanşah, İranşah, Arslanşah, Muhammedşah, Tuğrulşah, Behramşah gibi aynı soydan kimseler bu devleti yönetti. Protokol yönünden önce Büyük Selçuklular’ın, daha sonra Irak Selçukluları’nın altında iseler de bağımsız hareket ediyorlardı. Büyük Selçuklu İmparatorluğu yıkıldıktan sonra İran’ın büyük bölümüne Harzemşahlar hâkim olmuş, Fars eyaletinde de Salgurlular adlı bir başka Oğuz hanedanı ortaya çıkmıştı. Kirman Selçukluları bunlarla pek savaşmadılar. 100 yıldan fazla bir zaman boyunca sürekli hanedan üyeleri birbiriyle savaştı ve birbirine karşı dış destek aldı. Cidden pek tatsız tuzsuz bir tarihleri var; hemen hemen hiçbir kahramanlık hikâyeleri yok. Yönettikleri halka âdil davranmışlar ve Büveyhîler’in yoksullaştırdığı Kirman’ı zengin ve bayındır bir hâle getirmişlerdir. Bunun yanında, yukarıda sayılan padişah isimlerinin hiçbirinde en küçük bir idealizm ışığı veya şahsiyet rengi yoktur.

Bir tek İranşah biraz farklı. O, ülkesine gelen batınî propagandacılardan etkilenmiş ve batınî olmuş. Gerçi gece gündüz içermiş diyeceğim ama, Kirman Selçuklu sultanları arasında bunu yapmayan birini bilmediğim için, bu bir vasıf değil. Belki Selçuklu soyundan gelen tüm akrabalarını öldürmesi ve adeta kendinden sonra Selçuklu soyunu kurutmak istemesi bir vasıftır. Fakat bölgedeki fakihler, sultanın batınî olduğunu haber alınca, “isyan haktır ve kanı helâldir” şeklinde fetva çıkarmışlar. Halk da ayaklanmış ve İranşah‘ı öldürmüş. Bir süre başsız kalan ülke, bir süre sonra Kirmanşah‘ın oğullarından Arslanşah adlı hanedan üyesinin katliamdan kurtulduğu ve yaşadığı haberiyle çalkalanmış. Onu “Kûy-ı Gebran” denilen mahallede, sıradan bir hayat içinde bulmuşlar ve ülkenin başına geçirmişler. O, Sultan Sencer‘e tâbi olarak, Kirman Selçukluları’na son müreffeh günlerini yaşatmış.

Bunun dışında bu devlet içinde renkli bir hikâye sorarsanız, belki Oğuz istilâları sizi keser. Merv ve Serahs’ta yaşayan Oğuz grubları, bölge Harzemşahların eline geçince dağılırlar. (1180’e doğru) Büyük bir grub Fars eyaletine göçer. Bakarlar ki, buradaki Salgurlular güçlü, onlara itaat ederler. Başka bir grub Kirman’a göçer; onlar da bakar ki, Kirman Selçukluları zayıf, onlara yapmadıklarını bırakmazlar. Bölgede yaklaşık 10 yıl boyunca öyle katliamlar, öyle talanlar yaparlar ki, eğer kısa bir süre sonra Moğol istilâları yaşanmayacak olsa, Oğuzların bu yıkımları herhalde tarihe geçecek, Kirman bölgesinde yıkılmadık bir tek şehir, yağmalanmadık bir tek ev, soyulmadık bir tek dükkân kalmayacaktır. Yalnız verimli toprakları yok edememiş olacaklar ki, halka “buraları ekin ve bizim karnımızı doyurun” diye emir verip, ertesi sene gelip tüm mahsûlü toplarlarmış. Oğuzlar girdikten sonra, zengin bir ülke olan Kirman’da büyük kıtlıklar yaşanmış. Hattâ bazen o kadar şiddetlenmiş ki, halk kedi köpek yemiş.

Bunların ne bir milliyet duygusu, ne bir ahlâk ölçüsü, ne de bir siyasî şuuru vardır. Yakıp yıkmak ve yağmalamak dışında ne yapacaklarına dair hiçbir fikirleri yoktur. Kirman Selçukluları bunların elinde oyuncak olmasına rağmen, devleti ele geçirmeyi düşünmemişlerdir. Bir ara, onların bu hâlini farkeden Sistan eyaletinden Saffarî soyundan birisi gelmiş ve onu kendilerine başkan yapmışlar. Sonra demişler ki, yahu bu iş böyle olmayacak, Dinar Bey’i çağıralım, başımıza o geçsin, onun kafası bizden iyi çalışır… Dinar Bey, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu yıkan ve Sultan Sencer‘i esir eden Oğuz şefi olarak biliniyor. O gelmiş Horasan’dan, bu Oğuz grublarının başına geçmiş ve Kirman Selçukluları’nı yıkarak devlet benzeri bir şey kurmuşlar.

SALGURLULAR

Orta İran’da Fars denilen bölgede kurulmuş, Üçoklar’ın Salgur veya Salur boyuna mensub kimselerin yönettiği bir devletçik… Hanedana ismini veren Boz Aba Salgur, Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul‘un emirlerinden biriydi. Onun oğlu Muzafferüddin Sungur, aşîretiyle birlikte Fars bölgesine yerleşti, oraya hâkim olan Kürt Şebankare hanedanını mağlub etti ve kendi beyliğini kurdu.

Bir süre Büyük Selçuklu imparatorluğuna bağlı yaşayan beylik, imparatorluğun dağılmasından sonra şeklen Irak Selçukluları’na bağlandı ve onlardan da bağımsızlığını kazandı. Irak Selçuklu sultanı II. Melikşah‘ı iki defa mağlub ettiler, komşuları olan Kirman Selçukluları’yla sürekli didiştiler. Sonra Harzemşahlar’ın, en son Moğolların esiri oldular. Ve yıkıldılar.

Devleti Sungur‘dan sonra Zengi, Tekle, Tehemten, Ebu Bekir Kutluğ, Sad, Adudiddevle, Muhammed, Selçuk gibi melikler yönetti. En son Abış Hatun, İlhanlı soyundan biriyle evlenerek tahta çıktı. Zaten Moğollara hiç direnmedikleri için onlarca pek sevilen Salgurlular, böylece tarihe karışmış oldu.

Bunlar tıpkı Zengîler veya Tuğteginliler gibi bir atabey devletidir. Nedir atabey devleti? Misâl, Selçuklu devrinde bir ülkede sultanlık ilân etmek için illâ Selçuk soyundan olmak gerekirdi; ancak bu türlü meşru olunabilirdi. Eğer o yerde Selçuk soyundan birisi yoksa, bu soydan bir şehzadeye atabeylik-lalalık yapmış bir başka kimse sultanlık ilân edebilirdi. Atabeyler de hanedana dâhil sayılırdı. Salgurlular da Selçuk soyundan değil, atabey sıfatıyla hanedan üyesi olarak Selçuklular’ın mirasçısı kabul edilirlerdi.

Irak Selçukluları

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun büyük bir parçası ve bir bakıma devamı bu devlet. Zirâ hilafet merkezi ve tüm İslâm devletlerinin çekirdeği sayılıyor… Bugünkü Irak toprakları yanında doğuda, İran haritasının hemen hemen ortasında yer alan İsfehan’a, kuzeyde Erzurum ve Azerbaycan dahil Gürcistan’a kadar onların hükmünde…

İlginç bir kuruluş hikâyesi vardır. Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar öldükten sonra, yerine kardeşi Mahmud‘u sultan tâyin eder ve Bağdad’da Mahmud adına hutbe okunur. Horasan’da Sencer, Mahmud‘un sultanlığını tanımaz ve onun üzerine yürüyerek onu mağlub eder. Böylece bütün Selçuklu toprakları onun hükmüne girdiği hâlde, ülkeyi ikiye böler ve mağlub yeğenini affederek Batı Selçukluları’nın sultanlığına onu getirir. 1119 yılında gerçekleşen bu hâdise ile Irak Selçuk devleti kurulmuş olur. Ancak Sultan Sencer’in ölümüne kadar, doğuya hükmeden Sencer “sultan-ı azam” sayılır ve Irak Selçukluları tam bağımsız sayılmazlar.

Mahmud’dan sonra Davud, I. Tuğrul, Mesud, II. Melikşah, Mehmed, Süleymanşah, Arslanşah, II. Tuğrul gibi sultanlar, Irak Selçukluları’nın başına geçer. Zaman zaman çok güçlenen, Bizans kuvvetlerinin güneye yürüyüşünü engelleyen, Gürcüleri dizginde tutan bu devlet, ömrünün sonlarına doğru, atabeyler ve emirlerin oyuncağı hâlindeki sultanlar tarafından yönetilmeye başlandı. Bu zaman zarfında Abbasi halifesi de Selçuklular’a isyan etmek ve kendi ordusunu kurmak, belki yeniden Abbasi devletini canlandırmak istemişse de, buna fırsat bulamadı. Sözkonusu dönemde, Hasan Sabbah‘ın fedaîleri, Selçuklu yöneticilerinin kiralık katilleri durumuna düşmüşlerdi. Halife dâhil birçok kişiye suikast düzenlendi ve herkes rakibini en kolay, en ucuz, ordu sevketmekten daha zahmetsiz, bu yolla kaldırmaya başladı.

Bu devletin bir diğer önemli özelliği de, Oğuz’un Avşar boyundan İmadeddin Zengi gibi bir yiğidi yetiştirmesidir. Zengi, hem atabey, hem de Musul emiriydi. Hem Selçuklu siyasî hayatının bütünüyle içinde, hem de tam bir idealist, İslâm ülkesini Haçlılar’dan temizlemek azmindeydi. İmadeddin Zengi, 1144 yılında Urfa’ya girdi ve Urfa Haçlı Kontluğu’na son verdi. Bu, Haçlılara karşı kazanılan ilk büyük zaferdi. Daha sonra Musul ve Haleb’te bağımsızlığını ilân ederek Zengîler Devleti’ni kuracak ve o ve onun devamı niteliğindeki Eyyubîler, bir-iki nesil içinde Ortadoğu’yu haçlılardan temizleyeceklerdi.

Irak Selçukluları’nın hayat hikâyesi belki en ilginç olan sultanı, son sultanı II. Tuğrul’dur. Önce devletini kaybeder, hapse düşer, sonra oradan kurtulur, birkaç kişiyle rakiblerini alt eder, güçlenir, tekrar tahta oturur, Bağdad’dan, tâ Rey şehrine kadar ilerleyip ülkesine giren Harzemşahları geri atmak için savaşır. Tıpkı bir asker gibi ordunun içinde savaşır, yaralanır, atından düşer, güvendiği adamlarından biri yanına gelir, o kurtulmak umuduyla elini uzattığında adamı birden hıyanet kılıncını çıkarır, sultanın boynuna vurur ve kesik başını Harzemşah sultanı Tekiş‘e götürerek ödülünü alır.

Sene, miladî 1194… Irak Selçuklu devleti hazin bir şekilde yıkılmış, kuzeyden Harzemşahlar, batıdan da Eyyubîler girerek, topraklarını paylaşmıştır.

Suriye Selçukluları

Bilindiği gibi, eskiden Şam şehrine Dımaşk, Suriye havalisine ise “Bilâd-ı Şam” veya sadece “Şam” deniliyordu. Suriye ismi sonradan Batılıların verdiği bir isimdir. Eskiden Şam Selçukluları denilen bu devlete bugün Suriye Selçukluları denilmesi bundandır.

Bunların başı bir harikadır. Sonları ise çirkef; veya ben öyle yorumluyorum… Selçuklular’da din için savaşan kahramanlar kadar, dünya için savaşan kendinden menkul kabadayılar da çoktur. Gerçi Sahabilerden sonraki bütün İslâm toplumlarında genel manzara budur.

Bunların başında, Arab tarihçilerinin Nâvekiyye Türkmenleri dediği bir Oğuz grubu vardır. Bu “Nâvekiyye” isminin nereden geldiği bilinmiyorsa da, bunların Selçuklu emiri Erbasgan‘ın ardında Anadolu’da fütuhata katılan kalabalık bir kesim olduğu malûmdur. Fakat Erbasgan, sultan Alp Arslan‘a itaatsizlik edip onun korkusuyla kaçıp Bizans’a sığınınca, bu Türkmenler ondan ayrılarak evvelâ Bizans topraklarında yağma hareketlerinde bulunur, daha sonra ise Kurlu, Atsız, Şöklü gibi beyler etrafında Anadolu’yu terkederek 3 bin-4 bin çadır hâlinde Filistin’e, Fatımî devleti topraklarına girerler.

Kurlu, Remle’yi yurt edindikten sonra ölür ve Türkmenlerin başına Atsız geçer. İşte bu Atsız, gerçek bir kahramandır. Onun Kınık boyundan olduğu bilinmektedir, fakat soyu hakkında bilgi yoktur. Derhal Fatımî topraklarına akınlara başlar. 1071 başında Kudüs’ü kuşatır. Şehrin Fatımî valisine haber gönderir:

– Bu mukaddes şehre zorla girmek istemiyorum, kapıları açın ve şehri teslim edin!

Şehrin valisi de ona Kara Murat filmlerine taş çıkartacak bir cevab verir:

– Ben de Türk’üm. Şehri savunmak için size silah çekecek değilim. Tek şartım, eman verin!

Emir Atsız, istenen emanı verdikten sonra, tek bir Müslümanın burnu kanamadan şehri Fatımîler’den alır. Kudüs’ün zenginliklerine hiç el sürmeden, şehirdeki şiilik belirtilerini âcilen ortadan kaldırır ve Kudüs’te Abbasi halifesi El Kaim ve Selçuklu Sultanı Alp Arslan adına hutbe okutmaya başlar. Halk onu çok sever.

Bu sırada diğer emir Şöklü de Akka’yı zabtetmiş ve orada büyük bir hazine ele geçirmiştir. Atsız’ın emirlik hakkını istemesi üzerine, kendi emirliğini ilân eder. Bununla da kalmayıp o sırada Dımaşk’ı (Şam) kuşatmış bulunan Atsız’a karşı, Dımaşk’ın Fatımî valisi ile ittifak kurar. Dahası, şer ittifakı birdenbire genişler: Anadolu’dan Kutalmış Oğulları ile Şöklü anlaşır; Atsız‘ı bertaraf edip Fatımî halifesine bağlı faaliyet göstereceklerdir. Türkmenin kahramanı tam kahraman, haini tam hain olur.

Fakat Atsız bu oyunu bozar. Şöklü‘yü kıstırıp haklar, Kutalmış Oğullarını büyük sultan Melikşah‘a şikâyet eder. Fatımî topraklarından ise Kudüs ve Remle’nin ardından Taberiye, Trablusşam, Akka, Sur, Humus ve Rafeniyye’yi aldıktan sonra, 1076’da Dımaşk’ı halkın kendisi lehine isyanı ile ele geçirir. Her yerde Sünnîliğin esaslarını tatbik eder ve sultan Melikşah adına hutbe okutur. Ve aynı yıl, asıl yılanın başını ezmek üzere Mısır’a doğru yürüyüşe geçer.

5 bin kişilik bir kuvvetin başında Mısır’a ulaşan Atsız, burada Fatımîlerin Ermeni asıllı vezirinin bir desisesi karşısında kalır. Yaklaşık 2 bin kişilik Bedevî kuvvetleri, Mısır’a vardıklarında Atsız‘ı terkederek, onu vurmak üzere pusuya yatarlar. Büyük düşman karşısında çok zayıf bir durumda kalan Atsız, beyleriyle müzakereden sonra, geri dönmemeye, ölene dek savaşmaya karar verir. Sudanlı, Berberî ve Bedevîler’den oluşan güçlü imparatorluk ordusu, Atsız‘ın kuvvetlerini tam bir bozguna uğratır. Bir kardeşi ölür, diğeri ağır yaralanır. Yüzlerce Türkmen ölür ve bir o kadarı esir düşer. Atsız, çok az bir kuvvetle Filistin’e çekilir.

Bu arada Melikşah, mağlubiyet haberini alır ve çok üzülür. Atsız‘ın da öldüğünü sanır. Onun topraklarına sahib çıkmak üzere, kardeşi Tutuş‘u bölgeye sevkeder. Hâlbuki Filistin ve çevresinde Arab halkı, şii Fatımîler lehine isyan etmiş ve Atsız onları tedib ile meşgûldür. Tutuş Haleb’te, Atsız Dımaşk’ta ve zor durumda olduğu hâlde haberleşirler. Atsız yardım ister. Tutuş Dımaşk’a gelir ve onu kurtarır. Sonra da -muhtemelen onun yerine Suriye meliki olmak için- yay kirişiyle boğdurur.

Atsız‘ın ölümü ve Tutuş‘un başa geçmesinden, yani Suriye’de gerçek Selçuklu hanedanının kurulmasından sonraki hâdiseler çok tatsız tuzsuzdur. Daha doğrusu, Tutuş‘un ve onun çocuklarının karakterleri, onlardan kahramanlık bekleyen biz soydaşları için, utanç vericidir. Özellikle Tutuş‘tan sonrası, tam çirkeftir.

Tutuş‘tan sonra ülke Haleb ve Dımaşk diye ikiye bölünür. Haçlılar karşısında korkaklığın ve hainliğin destanları yazılır. Tutuş‘un heves edip yapamadığını oğlu Rıdvan yapar ve Selçuklu İmparatorluğu’na karşı kâh Haçlılarla işbirliği yapar, kâh Fatımîlerle, kâh batınîlerle… Sürekli Selçuklu beyleri birbiriyle kavga hâlinde, sonra kavga edenler müttefik, müttefikler kavga hâlinde, sürekli fitne, fesad iklimi… Türkmen-Türkmen savaşları, Türkmen-Arab savaşları, baba-oğul savaşları, kardeş savaşları…

Bu arada Haçlılar, ele geçirdikleri Müslüman köy ve kasabalarında iğrenç katliamlar yapmanın yanısıra, bu beylerden satın alabildiklerini alır, kullanabildiklerini tepe tepe kullanır ve Tarsus’tan Kudüs’e kadar tüm Akdeniz sahilini, bu arada Urfa’yı zabtederler. Muhammed Tapar kaç defa Haçlılar üzerine ordu sevkederse, o kadar defa ordular hedefine ulaşamaz veya düşmana zarar veremeden dönerler. Fatımîler, Kudüs başta olmak üzere tüm Filistin topraklarını yeniden ele geçirdikten sonra, Kudüs’ü kolayca Haçlılara terketmişlerdir.

Bu arada Haleb’te yoğunlaşan batınîlerden söz edilir. Bunlar muhtemelen İran’daki Haşhaşîler değil de, Hamdanîler devletinden kalma Nusayrîler’dir. Büyük sultan Muhammed Tapar‘ın emriyle Rıdvan’ın oğlu Alparslan bunların Haleb’te tümünü öldürecektir. Ancak Haçlılara karşı şehri korumak dışında girişimde bulunamayacaktır. En sonunda Haleb’e Artuklular sahib çıkar ve Selçuklu devleti sona erer.

Dımaşk’ta ise Rıdvan‘ın kardeşi Dukak‘ın ölümünden sonra, atabey Tuğtegin başa geçecek, Selçuklu hanedanı dışında “Tuğteginliler” hanedanını kuracaktır. 12. yüzyılın ortalarına kadar giden, Suriye Selçukluları’nın bu ikinci koluna da Zengîler son verecek, nihayet onlar içinden çıkacak olan bir Kürd, bu kadar Türk’ün yapamadığını yapacak ve İslâm topraklarından Haçlıları ve Fatımîleri temizleyecektir.

Zengîler

1127 yılında Musul’da İmadeddin Zengi tarafından kurulan bir Selçuk atabeyliği Zengîler, İmdeddin Zengi ve Nureddin Mahmud adlı iki büyük hükümdar ortaya çıkardıktan sonra, bir daha bu çapta kudretli şahsiyetler tarafından yönetilmedi ve Eyyubîlerin idaresine girdi. Bununla birlikte, Salih İsmail, İzzeddin Mesud, Nureddin Arslanşah, II. İzzeddin Mesud, II. Nureddin Arslanşah, Nasıreddin Mahmud gibi melikleri eliyle 1233 yılına kadar varlığını sürdürdü. Haçlı Seferlerine karşı açılan cihad hareketine önemli katkılar sundu.

Son zamanlarda şovenistlerin üzerinde karalama yaptığı devletlerden biri de Zengîler. Türk şovenistlerinin Delhi “Türk” Sultanlığı, Safevî “Türk” Devleti, Hun “Türk” İmparatorluğu gibi eklemeler yaparak tarihteki devletlerin ismini ve mahiyetini kendi ideolojilerine âlet etmesi gibi, şimdi de Kürt şovenistlerinin bir Eyyubî “Kürd” İmparatorluğu, Zengî “Kürd” Devleti, Alamutlular “Kürd” Devleti furyası başladı. Tarihin şovenistlerden çektiğini havarîler Romalılar’dan çekmediler desek yeri. Araya “Türk”, “Kürd”, “Arab” eklenmiş ve bu sûrette başta kendilerine saygısızlık edilmiş tarihî devletlerle böbürlenmek, boş bir uğraştır. Yahu onlar sizin gibi şoven olsalardı, o büyük tarihleri yapamazlardı zaten!

Öncelikle âlem-i sanalda denk gelinen “Alamutlular Kürd Devleti” ifâdesinin çok gülünç olduğunu belirtmek lâzım. Merak edip bakarsanız, “bir Kürd boyu olan Deylemliler”den sonrasını okumanıza gerek kalmadığını görürsünüz. “Bir Türk kavmi olan Macarlar” gibi bir şey!

Zengîler’le ilgili iddia ise, daha ciddi. Deniliyor ki, Butros el-Bustanî‘nin de belirttiği gibi Zengîler’in aslı Kürttür; Kürtler’in Zengan aşîretindendirler.

Mantıklı mı? Mantıklı… Ama sadece bu kadarını bildiğiniz zaman. Bu iddiaya “hayır olmaz öyle şey, kesinlikle yanlıştır” demiyoruz biz; çünkü öyle olması bizi hiç de rahatsız etmez. Yalnız tarihî bilgiler bunu doğrulamıyor:

Öncelikle bakalım, Butros el-Bustanî kimdir? 19. yüzyılda yaşamış, Hıristiyan asıllı bir Arab milliyetçisi. Osmanlı’nın yıkılıp “millliyet temeline dayalı” yeni devletler kurulması gerektiği düşüncesiyle, başta Arab olmak üzere Kürt, Asurî; olabilecek her türlü şoven duyguyu körüklemeye çalışmış biri. Kendisi de öyle mi düşünür bilinmez ama, çağdaşı ve yoldaşı yazarlara göre, Eyyubîler ve Memlûkler “Arab”tı, iyiydi; Osmanlılar “Türk”tür, kötüdür. Herhâlde Butros Bey de lûtfedip “Eyyubîleri Arablar kaptı, Zengîleri de Kürdlere verelim, Türkler görsün gününü” diye düşünmüş olacak.

Burada bir yanılgıyı belirtelim: “Zengî” kelimesi günümüzde “soyadı” veya “ünvan” gibi algılanıyor. Hâlbuki alâkası yok. Zengî, bildiğiniz Ahmed, Mehmed gibi has isimdir. Selçuklu devrinde Türkler arasında çocuklara çok verilen bir isimdi. Basit bir tasavvuf bilgisiyle, Ahmed-i Yesevî Hazretleri‘nin halifelerinden Zengî Ata‘yı hatırlamak çok kolaydır. Yine İmadeddin Zengî‘nin çağdaşı, Irak Selçukluları arasında “Zengî” isimli bir kumandan vardı. İran’ın Fars eyaletini yöneten -yine Oğuzlardan- Salgurlular hanedanından bir emirin adı da Zengî idi.

Zengî, kelime olarak, besbelli ki Farsça… Bazıları, bu kelimeyi Arabça “zenci” kelimesinin karşılığı olarak göstermişler. Belki Farsça’da “Zengi” kelimesi gerçekten o anlama geliyordur; “siyahî, esmer” yerine… Fakat buradaki “Zengî” kelimesinin biz aynı şey olduğunu sanmıyoruz. Bu konuda araştırmalarımızda açık bir bilgiye rastlamadıysak da, Oğuzların çocuklarına “zenci” mânâsına “Zengî” diye isim vermeleri zayıf bir ihtimâl. Bu kelime olsa olsa bugün Türkçe’de iyi bildiğimiz “zengin” kelimesiyle akraba ve yakın anlamlıdır. O da, malûm olduğu üzere Farsça “seng – mücevher, değerli taş” kelimesinden gelir. Böylece Zengi kelimesi, Arabça “zenci” kelimesinin değil, Arabça “Zeyn” veya “Zeyneddin” isminin karşılığıdır.

Belki Kürt Zengan aşîretinin isminin etimolojisi de aynı kapıya çıkar; ancak yine de tarihî vesikalar, İmadeddin Zengi’yi bu aşîretle ilişkilendirmek için çok yetersizdir. Herhâlde 19. yüzyıl tarihçilerinin ellerindeki bilgiler, bizimkilerden daha sınırlıydı. İşin içine ideolojik yönlendirme ihtiyaçları da girince, böyle bir alâka kuruluverdi.

Hâlbuki İmadeddin Zengi’nin babasının ismine bakmak bile, sözkonusu alâkalandırmayı engelleyici olabilirdi. Zengi’nin babası, kaynaklara göre, Aksungur el-Hacib el-Avşarî idi.  Onun babası ise Turgan el-Avşarî olarak geçer. Yani, Avşar boyundan Türkmenler’di bunlar. Zaten “atabey” olmaları da bunun böyle olduğuna ayrıca işaret sayılır. Selçuklu hanedanıyla (Melikşah ile) aralarında akrabalık tesisi olduğunu yazan tarihler de vardır.  

İmadeddin Zengî

Ünvanları pek çoktur: Zeynülislam, el-Melik’ül-Mansur, Nâsır’ül Emir’ül Mü’minîn… Bunlar, Urfa’nın fethinden dolayı kendisine halife tarafından verilenler. Bunun dışında, İslâm âleminde kendisine şair ve müverrihlerin verdiği Arabça, Farsça, Türkçe ünvanlar var: Doğu ve Batının Kumandanlarının Başbuğu, Şam ve Irak’ın Şehriyari, Cihan Pehlivanı, İran Hüsrevi, Alp, Gazi, İnanç Kutluğ, Ak Arslan, Tuğrultekin gibi…

Babası, Melikşah’ın emirlerinden Aksungur, Müslüman beyleri arasında karakterinin düzgünlüğüyle başlıbaşına dikkat çeken bir alpti. Sultanla birlikte Suriye seferine katılmış ve Haleb’in ilk Türk valisi olmuştu. Sultan tarafından “Kaasimüddevle” ünvanı verilmişti. Melikşah’ın ölümünden sonra çıkan saltanat kavgasında Tutuş tarafından öldürüldü. Onun babası Turgan olup, sülaleleri Oğuz’un Avşar soyundandır.

Babası öldüğünde İmadeddin Zengi, 7 yaşındaydı. Onu Kürboğa, Musa et-Türkmanî, Çökürmüş, Çavlı, Mevdud, Aksungur Porsukî gibi Selçuklu beyleri yetiştirdiler. Musul emiri Mevdud’un Haçlılar üzerine yaptığı seferlere iştirak ettiğinde pek genç yaşındaydı. Mevdud’un ölümünden sonra Aksungur Porsukî’nin emrine girerek, Vâsıt şehrindeki kargaşayı giderdi ve orayı iktâ olarak aldı. Bu ilk iktâını Irak Selçuklu sultanı Mahmud’un emriyle Basra’nın iktaı takib etti.

Halife el-Müsterşid’in, kendisine Selçuklu sultanlarının tanıdığı haddi aşarak ordu (veya devlet) kurmaya çalışması karşısında, Selçuklular adına, Basra’dan temin ettiği kayıklarla Dicle üzerinden Bağdad’a girmesi üzerine, bir ânda gözde kumandanlar arasına da girmiş oldu. Sultan Mahmud, kendisini Bağdad şahneliğine (emniyet müdürlüğü) nasbetti.

Aksungur Porsukî’nin ölümü üzerine Musul valiliğine getirilmişti. Halk, Musul’da büyümüş olan İmadeddin’i istiyordu. Böylece Zengî, Musul valiliğine tâyin edildi. Selçuklu’da vali demek, şimdiki valiler gibi memur değil, “hükümdar yarısı” demekti. Nitekim Zengî de, Musul valisi olduktan sonra nüfûz alanını giderek genişletmeye başladı. Haleb’te karışıklık çıkması üzerine, Haleb halkı da Aksungur’un oğlu Zengî’yi başlarında görmek istediler. Haleb’i teslim almaya giderken, yolda Artuklular’la çarpıştı ve onların elindeki Nusaybin’i aldı.

Musul, Nusaybin, Haleb gibi geniş bir sahaya hükmetmeye başlayan İmadeddin Zengî’nin, belki gerçek şahsiyeti bundan sonra görünmeye başladı: O, Irak, Şam ve Cezire bölgelerinde âcilen İslâm birliğini sağlamak ve 30 yıldır süren Haçlı-Müslüman savaşına son vermek istiyordu. Selçuklu beyleri, sürekli birbirini yediği için İslâm kuvveti zayıf düşmüştü. Bununla beraber, Türkmen beyleri, birbirini yemekten fırsat buldukça Haçlılara hücum etmekten ve onları kılıçtan geçirmekten geri kalmıyorlardı. Ancak bunlar, çok kalabalık olan Haçlılar karşısında son derece cılız saldırılardı. Üstelik, bölgede yerleşmiş olan Arablar’dan da zayıf bir destek geliyordu. Arablar, Şii ve Batınî fitneleriyle zehirlenmiş, afyon yutmuşa dönmüş, eski kahramanlık çağlarını çoktan unutmuşlardı. Fatımîler, kendi bölgeleri olan Lübnan ve Filistin’i (ve Kudüs’ü), neredeyse tek kılıç sallamadan Haçlılara terkettikleri gibi, bundan böyle kılıç sallamaya da niyetleri yoktu. Tek savaşan Türkmenler’di.

Fakat İmadeddin Zengî Suriye’ye gelince, bölgede yepyeni, taptaze bir hava esti. Emirler arasında pörsümüş olan İslâm ruhu tekrar canlandı. Haçlılar karşısında kuvvet birleştirmeye, onlardan bazı kaleleri almaya başladılar. Bunu Zengî’nin bir taarruzla Urfa Haçlı Kontluğu’na son vermesi izledi. Bu hâdise, gerek İslâm dünyasında, gerekse Avrupa’da o kadar büyük yankı buldu ki, derhal Papa’nın çağrısıyla II. Haçlı Seferi hazırlıkları başladı ve Müslümanlar arasında Haçlıların nihayet sökülüp atılacağı heyecanı yayıldı.

İmadeddin Zengî, Selçuklular arasındaki taht kavgalarına da katılmıştır. Bununla birlikte hiçbir zaman Selçuklulara ihanet etmemiş, dünyevî ihtirasları peşinde koşmamıştır. Kendisinden çok uzaklarda olan Sultan Sencer’e hep bağlı kalmıştır. Onun ölümünden sonra artık bağımsız kalıp “Zengîler” veya “Musul Atabeyliği” adı verilen hanedanın başı sayılırsa da, bu sefer Irak Selçuklularıyla ilişkilerini hiç koparmamıştır. En sonunda, bir kuşatma sırasında Frank asıllı kölesi tarafından öldürüldüğünde, beraberindeki oğlu Nureddin Mahmud’a ve kumandanı Salahaddin Eyyubî’ye, büyük Selçuklu alperenliği’nin pırıl pırıl bir ışığını bırakmıştır.

Selçukluların bütün beylerine İslâm kahramanları gözüyle bakamayız. Çünkü bunların bir bölümü kendi kabadayılıklarının peşindeydiler. Fakat İmadeddin Zengi’ye, bir İslâm kahramanı ve İslâm şehidi gözüyle bakabiliriz.

Nureddin Mahmud

Kendisine neden “Nureddin Zengî” denildiğini anlamak kolay değildir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, “Zengî” bir soy isim değildir ve Nureddin Mahmud’un isminde yer almaz. Nureddin Mahmud yerine Nureddin Zengî demek, Yavuz Selim yerine Yavuz Osman demek gibidir. Ama çağdaş tarihçiler bazen bu tür bir galatı sergiliyorlar. Meselâ Harzemşahlı Celâleddin’e Celâleddin Harzemşah diyorlar, sanki “Harzemşah” diye bir soy ismi varmış gibi. (Doğrusu da zaten Harzemşah değil, Harezmşah’tır.)

Her neyse… İmadeddin Zengî‘nin İslâm dünyasına yeni bir ruh getirdiğini, bozulan gazâ ruhunu canlandırdığını ve bu canlanış içinde Urfa’yı Haçlılar’dan geri aldığını, Haçlı dünyasına korku saldığını söylemiştik… İmadeddin‘den sonra onun getirdiği ruh, tıpkı bir kreşendo gibi gittikçe yükselir, Nureddin‘den geçerek Salahaddin‘de şahikasına ulaşır.

İmadeddin Zengî öldükten sonra, ülkesi, Fırat sınır olmak üzere oğulları arasında ikiye ayrılır; eski bir Türk geleneği olarak… Fırat’ın doğusu, Musul merkez, Seyfeddin Gazi‘ye; batısı, Haleb merkez, Nureddin Mahmud‘a bırakılır. Kardeşlerin, tıpkı Mehmed Tuğrul ile Davud Çağrı gibi birbiriyle çok iyi geçindiğini ve yardımlaştıklarını ekleyelim. Daha sonra Seyfeddin‘in ölümü üzerine Musul’u kardeşlerden Kutbeddin Mevdud‘un yönettiğini ve Nureddin‘in iki ülkeyi nihayet birleştirdiğini göreceğiz…

Nureddin Mahmud, babasının bıraktığı yerden devam etti. Öncelikle Suriye’ye tam hâkim olmak istedi. Şam’da “Tuğtekinliler” veya “Böriler” veya “Dımaşk Atabeyliği” denilen bir devletçik vardı. Zaman zaman Haçlılarla Müslümanlara karşı birleşip çirkin davranışlarda bulunsa da, Şam’ı Haçlılara kaptırmamayı başarmıştı. Bu devletin başında Muineddin Üner adında bir vezir bulunuyordu. Nureddin Mahmud, bu devleti ortadan kaldırmak, ortadan kaldırıncaya kadar da “İslâm birliği” çizgisinde tutmak emelindeydi. Zirâ İslâm devletleri küçük ve parçalı oldu mu, aralarına her türlü fitne giriyor ve düşmandan önce birbirlerini paralıyorlardı.

İmadeddin‘in başlattığı “İslâm birliği” kavgasını, oğlu Nureddin daha da tırmandırdı. Urfa Kontluğu’nun fethi üzerine II. Haçlı Seferi başlamıştı. Bu sefere Fransız kralı VII. Lui ile Alman imparatoru III. Konrad bizzat katıldılar. Amaçları, bir türlü ele geçiremedikleri Şam’ı ve Haleb’i zabtedip Ortadoğu’da kalıcı olmaktı. Bunun için Antakya’dan Haleb’e ve Kudüs’ten Şam’a saldırmayı planladılar. Ancak, büyük bir güç hâlinde sadece Şam’a saldırabildiler.

Şam veziri Üner‘in cihad çağrısı üzerine, Haleb meliki Nureddin Mahmud önderliğinde İslâm ordusu toplanmaya başladı. Musul’dan Seyfeddin Gazi de yardıma geldi. Üç devlet hâlinde (muhtemelen Artuklular’ın da desteği vardı), Şam bir kez daha kahramanca savunuldu ve II. Haçlı Seferi, büyük gürültüsünün ardından bir toz bulutu bırakarak sona erdi. Fransa kralı ve Alman imparatoru, enselerini kaşıyarak ülkelerine döndüler. Bu, en çok Nureddin Mahmud‘un zaferiydi.

Bunun ardından o, Antakya Prinkepsiliği’ne hücum etti. Antakya prinkepsi II. Raymond dâhil, binlerce Haçlıyı kılıçtan geçirdiği büyük bir zafer kazandı. Böylece Urfa Kontluğu’ndan sonra Antakya Prinkepsliği de hemen hemen Haçlılardan temizlenmiş, şehri savunan önemsiz yerli Hıristiyan kuvvetleri kalmıştı. Nureddin, Antakya’yı büsbütün almak istediyse de, Şam veziri Üner‘in ölümü üzerine melik Abak‘ın Haçlılarla işbirliğine gitmesi, onu öncelikle Şam’ı kuşatmaya sevketti. Bu arada Kudüs kralı III. Boduin, Müslümanlar arasındaki karışıklıktan istifade, Fatımîlerin elindeki Askalan’ı almıştı. Nureddin buna çok sinirlendi ve Salahaddin‘in amcası Şirkuh‘u göndererek Dımaşk atabeyliğine son verdi.

Böylece Haçlıların karşısına daha güçlü biçimde, arkadan hançerlenme korkusu duymadan çıkmaya başlayan Nureddin, Kudüs kralı Boduin‘in Banyas yakınlarında bir Türkmen kafilesine saldırması, onları vahşice öldürmesi ve yağmalaması üzerine, kardeşi Nasırüddin ile emiri Şirkuh‘u Haçlılar üzerine gönderdi, bunlar birçok haçlıyı esir aldı ve esir alınan Haçlılar Banyas katliamına kısas olarak kılıçtan geçirildi.

1164’te yeni bir cihad çağrısı yapan Nureddin, Musul emiri Ali Küçük ve Artuklu beyi Fahreddin Kara Arslan‘dan gelen takviye birliklerle Haçlılar üzerine bir kez daha hücum etti. Haçlılar, Urfa Kontluğu’nu kaybetmiş, Antakya Prinkepsliği zayıflamış olduğu için, geriye kalan Trablus Kontluğu ve Kudüs Krallığı olarak ortaya çıktılar. Harim yakınlarında, çok şiddetli geçen çarpışmalar, Ali Küçük‘ün kurduğu pusu sayesinde, hemen bütün Haçlı liderlerinin öldürülmesi veya esir alınmasıyla sonuçlandı. Böylece Nureddin Mahmud‘un ardarda zaferleriyle, zafer ibresi tamamen Müslümanlardan yana dönmüş oldu.

Nureddin, Fatımîler’in artık fonksiyonsuz kalması üzerine, emrindeki Salahaddin‘i Mısır’a göndererek, oranın Haçlıların eline geçmesini önlemek istedi. Mısır kaybedilirse, Haçlıları Kudüs’ten kimse çıkaramazdı. Bunu Fatımîler de biliyorlardı. O yüzden, Zengîler’in yardımını sessizce kabul ettiler. Belki bu işin sonunda Zengîler’in eline geçip tarihten silineceklerini elbette düşünüyorlardı. Fakat Haçlılar eline geçip işkence ve zulümle ölmektense, Müslümanlar elinde siyasî bağımsızlıklarından feragat etmek onlara daha sevimli görünüyordu. Salahaddin, Mısır’a yerleşti ve Nureddin Mahmud‘a bağlı kaldı.

Nureddin Mahmud, son olarak, Dânişmendliler’in yardım isteği ve çağrısı üzerine Anadolu Selçuklu hükümdarı II. Kılıç Arslan ile savaştı. Dânişmendliler ve Artuklular’ın desteğiyle Maraş, Göksun, Behisni (Besni), Adıyaman gibi yerleri alarak Anadolu’ya girdi. II. Kılıç Arslan Sivas’tan, Nureddin Mahmud ise Maraş’tan, büyük bir hışımla birbirlerinin üstüne yürüdüler. İki büyük ordunun çarpışması hâlinde İslâm ülkesi helâk olacaktı. Derhal “ulema” araya girdi, iki sultanı da sakinleştirdi ve aralarında barış yaptırdı. Nureddin, Anadolu’da ele geçirdiği bütün toprakları terketti, II. Kılıç Arslan da Sivas’ı Dânişmendlilere bıraktı.

Nureddin Zengî öldüğünde; babasıyla birlikte düşünüldüğünde, Bağdat halifesinin yapamadığını yapmış, İslâm âleminin önemli bir bölümünü cihad için ayağa kaldırmış ve birleştirmiş, II. Haçlı Seferini bozguna uğratmış, Haçlılar üzerine büyük bir korku salmış, İslâm ülkesini eğitim kurumlarıyla donatmış, büyük bir İslâm kahramanı olarak, tarihe adını yazdırmış bulunuyordu.

Ve belki de bundan daha mühimi; asıl büyük kahramanın, çağlar içinde eşine ender rastlanan bir kumandanın, Salahaddin’in zuhur etmesi için şartları hazırladı. 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz