Sen Buna Mecbur ve Hattâ Mahkûmsun

241

(…)

«Düşmana ihtiyaç yok; devletler ve toplumlar ideallerini yitirirlerse, hayatın dinamizmi karşısında kendilerini yenileyemezlerse zamanla atâlete düşerler, içten içe çürüyüp çökerler.» kanunu mûcibince Osmanlı da çözülmeye başlamıştı. Abdülhamid Han’ın dâhiyâne siyaseti de bir yenileyici fikirle izdivaç şansı bulamadığı için, yıkılışı bir müddet geciktirebildi fakat durduramadı.

(Şimdi söyleyeceklerimin nezâketinin farkındayım; bu bahisde kalem oynatmak haddim değil elbette; ideolocyamızdan anladığımca meâlen söylüyor isem de ortografiye açıktır söyleyeceklerim.)

Oğuz soyu, kurucu millet olmak vasfını korumadı; saltanatın babadan oğula devri bu demek değildi.

Dilini korumadı; kelime alış verişi tabiî de, hiç ihtiyaç yokken diğer dillerden tamlamaları da aldı olduğu gibi; Arapça-Farsça sayısız tamlamalardan başka Yunanca “Metozori = Me to zôri: Zorla, “Nato kafa nato mermer = Na to kefâli na to mârmara”: Aha kafa aha mermer!” meselâ kullanılıyor hâlen.

Kurucu millet dışındaki unsurlara karşı aşırı müsâmahakâr davrandı. Karşılığında ise “etrâk-ı bîidrâk” iltifâtına(!) mazhar oldu ve bir Yahudi unsur, devletin başına, İslâm âleminin halîfesinin yüzüne karşı hallini tebliğ eden heyetin içinde yer alabilecek kadar küstahlaşabildi sonunda.

Batı’ya kılıçtan öte bir şey götürmeye tenezzül etmedi; haddini aşarsa tepesine binilecek, barbar, birşeyden anlamaz çoban sürüsü olarak gördü onları. Dinleriyle ilgilenmedi, dilleriyle ilgilenmedi, fikir cereyanlarına alâka duymadı; İslâm’dan gayrısını hakir görmek gerektiğine inanıyordu ama bu inancı onları hiç görmemek şeklinde tatbik etti. Rönesansı bile önemsemedi. 19. Yüzyıl’da, Batıcılık cereyânı dışardan ve içerden devleti teslim alma aşamasına gelmişken dahî Batı’ya bakışı buydu: «19. yüzyılda Almanya’nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar bulunuyordu. Fransızlar, her sene nehrin karşı kıyısına geçerek, mahsulün tümünü toplayıp götürürler. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramaz. Çareyi Osmanlı Sultanı’ndan imdat istemekte bulurlar. Mektupta şöyle denmektedir: “Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyetin de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.” Çöküş dönemine denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah, asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabi bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar: “Fransızlar korkak âdemlerdir. Onlara asker göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu yetişir.” Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur: “Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.” Bu olay, Mülhaymlıların gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym’a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlamalar yaparlar.» (M. Şeker, Y.safak, 25.7.2002)

Körlük derecesinde bir emniyet ve özgüven hissiyle Batı’daki gelişmeleri vaktinde ve doğru okuyamadı. Etnisizm fikri topraklarını kemire kemire Çanakkale’yi geçip toplarını Topkapı’ya çevirdiği vakit de ifrattan tefrite düşürüldü; dünyanın her yerinde mümkün olsa dahî mümkünü olmayacak tek yerde, Anadolu’da bir nasyonal devlet kuruldu. Bu yeni yapılanmanın kurucuları Türk değildi ama ideolojileri (Ata)Türkçülük’tü, varlıklarının yegâne temeli ise İslâm karşıtlığı idi. Kafatası ölçmek gibi, Avrupa’dan damızlık erkek ithâl etmek gibi, din olarak Hristiyanlığı seçmek gibi, Şamanizme dönmek gibi, câmileri toptan yıkmak gibi, Camilere sıralar koyarak kiliseye benzetmek gibi, Kur’ân-ı Kerîm’i, ezanı ve ibâdetleri Türkçeleştirmek gibi, Türk’ün ruh kökünü kurutucu, prohistorik dönemlerde kök aratırken Türklüğünü de kaybettirici bir dizi teşebbüs vesikalarla sabit tarihî hakikatlerdir. Sonra İmam Hatipler, İlâhiyatlar, Diyânet ve satılmış ulemâ ile batıcı aydınlar eliyle İslâm’ı Protestanlaştırmak, kendini Türk kabul eden herkesi Türk saymak ve tabiî çağdaş uygarlık seviyesine varmak gibi daha rafine bir yol koydular Türk’ün önüne. İki koldan ilerlediler; Türk’ü akılsızlaştırmak ve ahlâksızlaştırmak… Bizdeki namus kelimesi Yunanca nomos’tan geliyor; kanun demek. Judaizm, Hritiyanlığı çok kolay halletmişti; Püriten aklı oturtuvermişti; namusu kaldırınca namussuzluk da haliyle ortadan kalkıyordu; ama batı namus yerine hiçolmazsa nomosu ikâme edebildi. Bizde ise çok uğraştılar, hâlâ uğraşıyorlar; İslâm’ın dinamiklerini sarsamadılar ama aklımız, namusumuz, nomosumuz iğdiş edildi Kemalizm eliyle…

Müstevlîler, Anadolu’ya girerken kalıcı olmak üzere girmemişlerdi. Veya kalıcı olmamak ihtimâlini mutlaka hesaba katmışlardı. Bu yüzden (Necib Fazıl’ın tesbitiyle ‘operet’) Yunan askerini de peşlerinden sürüklediler. Sözde bağımsızlık kazanılıp müstevliler çekilirken, geride illâ bir düşmanlık kalacaktı, Batı düşmanlığını değil Yunan düşmanlığını bıraktılar böylece. İT marifetiyle Araplar da hain ilân ediliverince, Batı hançeri, düşman olmak şöyle dursun, dosttan bile ötede bir ideal olarak saplandı Anadolu’nun bağrına. Kemalizm, Anadolu tarihindeki en yıkıcı misyonerlik hareketi oldu.  (…)

Meşhur Sabetaist Ilgaz Zorlu içerden tesbitlerde bulunuyor: «Αslını sormadan “Kendini Türk kabul eden herkes Türktür” felsefesine dayalı Kemalist milliyetçilik anlayışı Sabetaycıların sıkı sıkıya sarıldıkları bir ideoloji haline gelmiştir. Kaybettikleri manevî ortamı da Masonluğun ritüelleriyle ikame yoluna gitmişler böylelikle Türkiye halkının üstüne Modern-Atatürkçü-Batıcı bir anlayışla egemen olmuşlardır. Bugün halâ Atatürkçü Düşünce Dernekleri üyeleri arasında Sabetaycı kökenli kişilerin olması bunun bir kanıtıdır. (…) Bu kişileri sahip oldukları sosyal statüye ulaştıran etkenlerin başında Batılı bir eğitim anlayışında gelişen ve Sabetaycı kültürün özelliklerine dayalı olan aile yapılarının geleneksel Müslüman-Türk aile yapısından farklı olması gelmektedir.»

Kendisini vatan hainliği ile itham edenlere karşı şöyle demişti Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri: «PEYGAMBERİNDEN BAĞINI KOPARAN VATANIN KENDİSİ HÂİNDİR; ONUN HAİNİ OLMAZ!» (Yarın, 28 Eylül 1927, Sayı: 7, Sayfa: 4)

(…)

Yapacağın tek şey var; eline tutuşturulmuş olan misyoner broşürü Kemalizmi kaldırıp çöpe atmak ve halkla kucaklaşmak, halkın inançlarıyla, mukaddesleriyle bütünleşmek, ayağa kalkmak! Esâtir filan değil, kaskatı bir vâkıa olan bu Ergenekon’dan çıkışın tek yolu bu! Büyük Doğu İdeolocyası bunun için, bugün için yazıldı! Sen buna mecbur ve hatta mahkûmsun!!!

3.8.2002 / Ellâda

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (Kaleme alındığı döneme âid aktüel haber ve yorumlar alınmayarak, tarafımızdan kısaltılmıştır).

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!