SENFONİK MEDENİYET, SANATKÂRANE İNKILÂP

0
313

“Allah’ın sır hazinesi Arş’ın altındadır ve anahtarı şairlerin diline verilmiştir.”

Hadis meâli

I. “BOĞUŞURKEN DALGALARLA; GÖREMEDİLER RENGİNİ GÖĞÜN!”

Columbia Üniversitesi felsefe profesörlerinden ve sanat nazariyatçısı Irwin Edman, sanat ve sanatçının rolüyle beraber, sanat perspektifinden hayatın algılanışı ve tanzimine de yer verdiği “Sanat ve İnsan” isimli eserinde, günlük hayat gâilesi ve sosyal ilişkilerimiz boyunca maruz bırakıldığımız sonsuz tesir bombardımanı hengâmesinde dikkat nazarlarımızdan nelerin kaçabildiğine örnek verirken şunları söylüyor:

“Gerek sanatçının görevi, gerekse sanat eserinin başarısı, duyularımızı, faaliyete sevkeden araçlar olmaktan çıkarıp açık ve seçik bir şekilde karşımızda duran şeyleri ifşa eden araçlar haline getirmesi ile ilgilidir. Bir eserinde Stephen Crane dalgalı bir açık deniz ortasında ufak bir sandaldaki üç kazazedenin hikâyesini anlatır. İlk cümle şöyledir: ‘Göğün rengini görmediler.’ Zira kendilerini kurtarma gayretine o kadar kapılmışlardı ki, ne göğün rengini görecek zamanları, ne de buna ilgi duyacak halleri vardı.”(1)

Eflatun’un “mağara” benzetmesindeki doğma büyüme prangalı mahkumların, mağara duvarına yansıyan iğreti gölgeleri “hakiki”nin resmi ve cismi sanışlarında tebarüz eden “aldanış”a ve “mikro kafesini/hayatı algılayış frekansını” kâinatın kendisi addedişe, dünden bugüne sayısız misal verildi ve verilmekte. Milyarlarca insan adedince bilfiil yaşanmakta, yaşatılmakta hâlâ. Renginden vazgeçtik, göğün kendisinin bari henüz unutulmayışına mı şükretsek?

Arzın dört köşesini tutmuş doğum sancılarından ve vâdenin tamam oluşunun ihtarcısı “cüsse” inkişâfından belli Büyük İslam İnkılâbı da, potansiyel halk tabanı nezdinde benzer bir aldanış ve acı da olsa âşikâr bir “kör”lüğü aşmak, kitlesini anlayışsızlık çitinden aşırtmak zorunda. Her sahadaki bölünmüşlüğü, fertleri “topluluk hakikati”nde kenetleyerek bertaraf etmek durumunda. Âlemşümul mânada bir küllî âhengi yakalamak ve benimsetmek borcunda. Sanat ki, bu âhengi yansıtma ve parçaları tek bir ideale kavuşturma iddiasının sihirli ve tesirli dili olma istidadındadır; bu “zor”dan hissesini başarmak düşüyor ona.

Bölünmüşlük ve anlayışsızlığın, bu bâpta iletişimsizliğin aşılmasında, kalp ve beyinleri birbirine ve idealin bütünleyiciliğine “açıcı” olması gereken sanat, bugün nasıl bir insan ve dünya manzarasıyla yüzyüze?

Büyük sinema yönetmeni ve sanatının usta teorisyeni Tarkovski, sömürgeci-materyalist sanayi toplumlarının ve uydusu bizim gibi toplumların düştüğü durumu anlatsın önce:

“20. yüzyılda insanın toplumsal olaylara katılma oranı görülmedik derecede, neredeyse ölçülemeyecek derecede yükseldi: Sanayi, bilim, ekonomi ve diğer pek çok hayat alanı insanı, sürekli bir biçimde çaba sarfetmeye, yorulmak bilmeksizin dikkatini bir noktada yoğunlaştırmaya zorlamaktadır, yani her şeyden önce insandan zamanını çalmaktadır.

Böylece yüzyılımızın başında ortaya, topluma zamanlarının neredeyse üçte birinden fazlasını feda etmek zorunda kalan sayısız toplumsal grup çıktı. Uzmanlaşma yaygınlık kazandı. Uzmanların zamanı, giderek daha fazla yaptıkları işe bağımlı oldu. İnsan hayatı ve yazgısı, herkesin kendi mesleğine olan bağımlılığınca belirlenmeye başladı. İnsan, DENEYİMLERİNİ en geniş anlamda, yani iletişim ve hayattan edindiği dolaysız izlenimler anlamında kökten kısıtlayan, daha içe dönük, rutin bir günlük programa göre yaşamaya başladı. Öte taraftan, tek bir noktada yoğunlaşmış, uzmanlaşmış bir deneyime sahip olma olgusu da o kadar yaygınlaştı ki, sonunda tek tek gruplar aralarında herhangi bir iletişim kurmaktan neredeyse tamamen vazgeçtiler.

Bunun kaçınılmaz sonucu manevî yoksulluk, tek taraflı bilgi edinme tehlikesi ve çalışma hayatının içine kapalı düzeninden kaynaklanan tekdüzelikti. Deneyim alış verişi giderek azaldı, insanlararası ilişki zayıfladı. Kısacası: İnsanların hayat çizgileri standartlaştırıldı, hem de sanayileşmenin gereklerine her geçen gün biraz daha terkedilen kişiliklerin bireysel özelliklerini ve ruhlarını mükemmelleştirme uğrunda gösterdikleri çabaları hiç kaale almama pahasına. Ve işte tam da, insanın toplumsal yazgısına doğrudan boyun eğmek zorunda bırakıldığı, standartlaştırılan bireyselliklerin ciddi bir tehlike oluşturmaya başladıkları anda sinema imdada yetişti.”(2)

Gerçi Tarkovski kendi adına sinemayı “imdada” çağırıyorsa da, biz “göğün rengi”ni ifşâ ve onun sımsıkı “mıhlı” olduğu “arz” üzerinde, zâtının tesir ve tecellisi fen, ilim, sanat, siyaset, teknoloji, iktisat ve sâir sahalardaki yemişlerini/verimlerini icrâ misyonunda önceliği, ulvî mânasıyla “sanat”a ve bu genel tavsifin “hususî” temsilcisi ŞİİR’e vereceğiz. Hakikati “sanat âletiyle” avlama ve benimsetmenin yanıbaşında, “şiir idrâkı”yla pratiğe yayılmanın dâvacısı ve tâlibi olacağız. Zaten, tanımladığı çerçeve dahilinde, Tarkovski de bir yönüyle farkında, farkında olunması gerekenin:

“Kanımca şiirsel mantık, hem düşünce geliştirmenin yasalarına hem de genel olarak yaşamın yasalarına klasik dramatürjinin mantığından çok daha yakındır. (…)

Şiirsel bağlantılar, büyük bir duygusallık yaratarak seyirciyi aktive eder.(…) Karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun, fazla açık, herkesçe bilinen olgular çerçevesine sıkıştırılmamalıdır. Dolaysız, genel geçerli sonuçlar çıkarma mantığı, ne yazık ki, insana fazla fazla geometri teoremlerinin ispatını anımsatıyor. Halbuki sanat için, yaşamın ussal (aklî) ve duygusal değerlerinin birbirine bağlandığı çağrışımsal bağlar, hiç şüphesiz, çok daha zengin olanaklar sağlar.(…)

Burada şiirden söz ederken belli bir türü kastetmiyorum. Şiir benim için bir dünya görüşü, hakikatle olan ilişkimin özel bir biçimidir.

Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara bütün yaşamı boyunca eşlik eden bir felsefeye dönüşür.”(3)

II- İSKENDER, ŞİİR KILICINI İNDİRİRKEN KÖRDÜĞÜME

Şüphesiz, müfekkiremizin düşünce verim ve cevapları, hayat ve insan varoluşunun kendisine yönelttiği soruların ve dayattığı problemlerin niteliğine göre belirlenip şekillenmekte. Muhayyilemizin hayal ve sanat formlarında da aynı muhteva, varlığın muhtevasının tesiri açık. Madem ki hayat karmaşık, ilişkiler çapraşık, unsurlarsa kimi yerde barışırken kimi yerde çatışık; o halde, böylesi köklü ve dal budaklı bir varoluşa cevap da, ona denk bir bütünlükle beraber, hayatın dinamizmine uyumlu bir seyyâliyet içinde verilmeli. Dünya sathının düz bir tabak gibi olduğu görüşünün üstünden çok sular aktı ama, ruhîliğini ihmal veya inkâr ederek insanı bir cesede, kâinatıysa elementler kaynaşmasına indirgeyen materyalist sathîlik, Bergson’dan Einstein’a yemedik sille ve yolaçmadık zaaf bırakmamışken, artık kabak tadı verse bile, tortusuyla ruhları ve medeniyetleri sakatlamakta ve kanatmakta devam edegeliyor. Gecenin en koyu ânının, Romeo’ya “vakit o kadar geç ki, erken kabul edebiliriz!” minvâlinde şafağı ihtar etmesine denk, “Yeniden doğuş”unun şafağında “İslama muhatap anlayışın – Büyük Doğu/İBDA fikrinin” muhteşem âlemşümul zuhuru arefesinde, biz de ürkmüyoruz karanlığın kesâfetinden! Ve, en azametli ve nihaî darbeyi indirmek üzere “kördüğüm”e; şiir kılıcını, şiirin kılıcını sıyırıyoruz kınından!..

“Karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun, fazla açık, herkesçe bilinen olgular çerçevesine sıkıştırılmamalıdır.” diyen Tarkovski’ye hak verirken, “Fikirde müphem ol, aksiyonda açık!” ihtarını yapan Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl’ı ölçü alıyoruz.

Hangi malzemeye el atarsak atalım, hangi elbise içinde görünürsek görünelim, nasıl bir “şiir idrâkı”yla meselelere yaklaşacağımıza bir kıvılcım çakalım; İBDA’nın mimarîdeki estetik buğusunun temsilcisi Cevad Ülger’den:

“Sanatlarda birçok hareket noktaları olmakla beraber, asıl çıkışın ve hakimiyetin ‘estetik’ olduğu besbellidir. Ve sanatların, güzelliğin ve estetiğin özü, acaba şiir midir? Resim, renk ve biçimlerin; heykel, madde ile biçimin; mimarî, mekânların şiiri… Ve hatta şiir, kelimelerin, şiirin şiiri mi? Bu mevzular alabildiğine açık… Biz de ne söylesek, hangisini kabul etsek olacaktır. Ve herhalde yukarıda şüpheli bıraktığımız cümle, hakikate çok yakındır. SANAT, MUHTELİF MALZEME İLE YAPILAN BİÇİMLERİN ŞİİRİ OLABİLİR.”(4)

Mimar-karikatürist Cevad Ülger’den mevzuya ısındırıcı böyle bir girişin akabinde, sanatın gayesini temelinden, İBDA Mimarı’ndan bir iktibasla göstereceğiz. Şiirin “seçme ve gizleme sanatı” oluşu, en büyük gizlininse Allah oluşu, şiir ve sanatın asıl gayesini -farkında olunsun olunmasın- aydınlatacaktır. Mânanın kendine uygun kalıpta tecellisi hikmeti, “gizli-sır”rın da ona muvafık bir “petek”te, şiir peteğinde esrarını ehil kulaklara fısıldayabileceği hakikatiyle yüzyüze getirir bizi. Bu hikmet aynı zamanda, İslam inkılâbının ve müjdecisi olduğu medeniyetin, billurlaşacağı iş ve ilgi sahalarının peteklerinde nasıl bir şiir idrâkı ve sanat edâsı talep ettiğini sezdirebilecek bir ışık. Öncü şairin izinde sanatkârane bir inkılâp ve Büyük Doğu senfonisinin; âheenk/armoni ve nizam/melodi gereği zâtına tekâbül eden “nota” misyonuyla, insan, toplum, iş ve eserler boyu yükselecek senfonik medeniyeti!.. Bu gözle; hangi gaye, hangi şiir ve hangi şiir idrâkı; İBDA fikriyatının kurucusu ÖNCÜ ŞAİR bildiriyor:

“Ve şiirden başlayarak, gayeyi işaretleme… Görev olarak her büyük şair, kendisine düşen nasibine denk, insanoğlunun haberci ve kurucu soyu olarak, heep mevcudun ötesine sarkan hazırlayıcı kahramanlığın çilesinde… Velilerden sonra, toplumlarının süzülmüş insan soyu!..

Bedî — Evet!…

Şair — En büyük gizli, Allah’tır!.. Ve şiir, üstün mânâsıyla sadece Allahı arayan bir âlet olduğu için, ister güneşten bahsetsin, ister kertenkeleden, eşya ve hadiseleri kuşatıcı nâmütenâhî ince ve girift nisbetler içinde, Allah’ın hudutsuz sanatındaki sonsuz mimarînin bir kapısından girip bir kapısından çıkmaya memurdur… Böylece şiir, kör düğümlerin en belâlıları arasından süzülerek, daima bulduğu şeyin arkasında kalmaya mahkűm başka bir “bulunacak şey” arar… Şair ise, işte bu soydan bulunacak şeylere yol açtığı nisbette sanatkâr; onları çıkmaz sokaklara tıkadığı nisbette de basit bir davulcu olarak kalır!..

Bedî — Büyük Doğu Mimarından işaretlediğiniz bu husus çerçevesinde şiirin, renk, ses, çizgi, nakış, nisbet ve istif mevzuuyla alâkalı diğer kelâm dışı güzel sanat şubelerinde de sözkonusu olan geniş mânâsı, sanat ve sanatı üzerinde düşünmek bahsinde de şiir ve şairi ön sıraya getiriyor…

Şair — Buna nisbetle de değerlendirme… Her şeyin her şeyle alâkası ve sanatın bir bütün olmasından hareketle, bütün güzel sanat şubelerini âlet farklılıkları içinde, “renk, çizgi, ses, ahenk, hacim, pırıltı, ışık, buud, hareket, eda, mânâ; her tecelliyi şiir, şiiri de Allah için bilmenin” şuuruyla ve bir iç âlem düzeni peşindeki tertip ölçüsüyle değerlendirmeli ve mânâlandırmalıdır…”(5)

Evet; “her tecelliyi şiir, şiiri de Allah için” bilerek ve bunu, önce insanımıza, sonra tüm insanlığa bildirerek, benimseterek inkılâp!.. “Kavganın şiiri” de bunun için!..

III- SENFONİK MEDENİYET UĞRUNA, SANATKÂRANE İHTİLÂL

18.yüzyılın önemli Alman şair, estetikçi ve fikir adamı Schiller, her büyük şair gibi o günden resmediyor bugünü:

“Sanat, özgürlüğün bir kızıdır; mecraını – istikametini de o, maddenin zorunluğundan değil, düşüncelerin gerekliliğinden almak ister. Şimdi ise, ihtiyaç ağır basıyor, düşmüş olan insanlığı da amansız boyunduruğu altına alıyor. Çıkar, zamanın büyük putudur; bütün güçlerin ona yaranması, bütün kabiliyetlerin de onu övmesi isteniyor. Bu kaba terazide, sanatın iç yararlığının hiçbir ağırlığı yok; her türlü canlılığı da elinden alınarak, yüzyılın gürültülü pazar alanından yok oluyor. Felsefenin araştırma kafası bile, hayal gücünden, ardı ardınca parçalar koparıyor, bilimin sınırları genişlediği ölçüde, sanatın sınırları daralıyor.”(6)

Schiller’in altını çizdiği üzere “Sanatın sınırları daralıyor” da insanın ve insanlığın ufku mu genişliyor; ilim ve teknolojideki gelişme hayata bütünlük ve âhenk mi getiriyor; ölüm fikri rahatsız edici olmaktan çıkıp ölümsüzlük iksiri işportaya mı düşüyor; tüm kötülükler, yanlışlıklar ve çirkinlikler bertaraf edilip iyilik, doğruluk ve güzellik mi hayata hakim kılınıyor? Cevap vermeye bile değmez; mal meydanda!

Oysa, sanatın hayata hakim kılınmadığı yerde, yani, küllî âhengin buğusunun tütmediği bir iklimde, nizam bozuluyor ve içtimaî hayat kaos cenderesine girip, ancak sahte ve tatminsiz dengelerle, çöküş ve çürümeyle tanışıyor. Çünkü, ihmal edilen sanatın alanıyla, “insanın hakim olmaya çalıştığı” hayat alanı bir. Bizim açımızdan bakılırsa, bir “üst” nizam gereğine daha yükseliyoruz ki, o da, tüm insan oluşlarının hakikatlerini ve nizam esaslarını bağrında bütünleyen din!.. İBDA Mimarı’ndan vurgulayacağımız üzere:

“Hayat dinin kapsamı içinde olduğu gibi, sanat da dinin kapsamı içindedir…”(7)

Politikacıların ve onların yalancı şahitleri mesabesindeki kimi ilim adamlarının sanatçılara yakıştıramadıkları ve kaptırmak istemedikleri sosyal alanı tanzim, tam tersine üstün sanatçı ve mütefekkirlerin işii olmalıydı. Öncelikle, öncü MÜSLÜMAN şairin!..

Irwin Edman söylesin bizim yerimize:

“Sanat, hayatı anlayan zekânın, onu en ilgi çekici, en güzel şekillere sokması demektir. Önemli denmeye lâyık bir sanat, Aristo’nun belirtmiş olduğu gibi, politikadır; konusu, tecrübenin bütünüdür; maddesi ve alanı, hayatın bütünüdür.(…) Hayatın bütününü sanata çevirmeğe uğraşan bir sanatçının, hem evrensel bir despot, hem evrensel bir dâhi, yani bir kişide toplanmış Göte, Newton, İskender olması gerekir. Hayat sanatı, bir tarih, bir olay değil, bir emel, bir öngörüştür.”(8)

İşte sanatkârane inkılâpçılığımızın bir yönü daha varoluş anlamını takdim ediyor: Sanatçı, inkılâpçı olduğunca ihtilâlcidir de!.. “İhtilâlde her zaman bir şiir havası vardır; çünkü şiir ihtilâldir!” diyen, herhalde merâmımıza işaret etmekte. Gönlü ve kafasındaki hayat ve toplum mimarîsini yaşadığı çevreye hakim kılma kavgasındaki sanatçı ve mütefekkir, şair ve şiir idraklısı, tam bu anda bir MİMAR keyfiyetine bürünür. Mimar deyince, “mesleği” itibariyle mimar olan birine, Doğan Kuban’a kulak verelim:

“Mimari ile savaşın, yapmakla yıkmanın, aynı paranın iki yüzü olduğunu adeta belgeleyen en açık olgu diktatörlerin bu konudaki davranışlarıdır. Septimius Severus Bizantion’u yerle bir ettikten sonra, daha görkemli yeni bir kent kurmuştu. Hitler Avrupa kentlerini yakıp yıkarken Albert Speer de dev yapılar tasarlıyor ve inşa ediyordu.”(9)

Şimdi birtakım kibarlık budalaları çıkıp da, “Sanatçı sevgi ve barışın temsilcisidir, hiç kendi toplumunun nizamına savaş açar da vatan hainlerinin metodlarına tevessül eder mi?” der mi bilemeyiz fakat, bildiğimiz şudur: Şair ve şiir idraklısının sözkonusu, yaşadığı düzenin, “düzenleniş” biçimine, anlamına ve bağlamına dönük savaşı, bir “intihar” değil, yeni bir nizam, kelimenin tam anlamıyla bir “nizam” hasretidir; gönlündeki senfonik toplum nizamı bestesinin, düdükler ve düdük çalıcılardan kurtuluşla, mükemmel enstrümanlara ve ehil sanatçı-virtüözlere kavuşturulması idealidir. Sanatçının hamlesi birtakım şahıs ve kurumlara mı dokunmuş; zararı yok. “Yüzyılından sorumlu ve çağının şahidi” insan, yaşanmaya değer hayatın nizamını tesis uğruna “herşeyi alabilir” yahut “herşeyi tehlikeye atabilir”, kanunu bilen ve kanun müeyyidesini, şahsını yüceltmek için değil adaleti yerleştirmek için, tanzim edecek olan o çünkü. Hem “intihar” dedikleri hadise bile, bir ceset ve kabuk düşmanlığı olmayıp, “susturulmak” istenen bir fikir ve his dünyasına nişâne değil midir? İngiliz sanat tenkitçisi John Berger öyle diyor:

“Hepimiz hayatın vücudumuzu anlamla doldurduğunun farkındayız. Başka vücutların başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, vücudun bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. Bu nedenledir ki, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yoketmek girişimidir. Çoğu intiharların nedeni budur. İntihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir: İntihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.”(10)

“MADEM Kİ BEN VARIM, ÖYLEYSE BU DAVA VAR dercesine yakın bir temas içinde duyuyoruz ki, FİKİR ÇAĞI doğacak!..” müjdesiyle dünyaya meydan okuyan ÖNCÜ ŞAİR’den, senfonik medeniyetimiz ve sanatkârane inkılâbımızn kefili ve delili “İBDA’nın Tanıtıcı Vasıfları”nı ve “Memuriyetimiz-Mecburiyetimiz”i dinlemenin tam sırası o halde:

“Tarihi lif lif ayıklamış ve sahte kahramanları gerçeklerinden ayırmış olarak…(…).

Allah için buğz ve Allah için aşk ölçüsüne uygun şekilde, baş nefret kutbu ile baş muhabbet kutbunu tayin etmiş olarak…(…).

Batı dünyasını bütün oluş sırları ve olamayış hikmetleriyle süzgeçten geçirmiş olarak…(…).

Bâtıl olanı güzelleştirmeyi bilen Batı’ya karşılık, Hakkı çirkinleştirmeyi beceren kaba softa ve ham yobaz tipini, kökünden kazıyıcı idraka ulaşmış olarak…(…).

En çarpıcı ve cezbedici estetik ölçüleriyle pırıldamak zevk ve gayesine ermiş olarak…(…).

“İslâm’da merhamet eksiktir!” diye düşünüp en kalpazan ve sun’i merhamet numaraları karşısında övünen Batı’ya mukabil, som altun merhametin nidüğünü anlamış ve İslâm’da kılıcın bile usta cerrah elinde bir rahmet neşteri olduğunu kavramış olarak…(…).

Batı’nın baş çilesi, insanoğlunu Homongolos’a çevirici makine bilmecesini en derinden çözmüş olarak… İBDA “malûm-sır”rında mevcut kuvvetin tesbiti ki, Büyük Doğu Mimarı’nın “Geliyorlar!” diye ilânındandır!..”

“Anadolu insanının iptal edilmiş hislerini iade etmek… Buna memuruz, buna mecburuz!..

Anadolu insanının mefluç ruhuna ve maddesine hayat nefhası üflemek… Buna memuruz, buna mecburuz!..

Tepetaklak devlet ehramını yerine oturtmak… Buna memuruz, buna mecburuz!..

Anadolu insanının muhtaç olduğu ahlâkı bir şahmerdan baskısıyla dışardan içeriye doğru mühürlemek… Buna memuruz, buna mecburuz!..

Devlet ve mahkemede insanı bileklerden kelepçelerken, mektep ve ailede vicdanından kelepçeleyici adalet sistemini mahyalaştırmak… Buna memuruz, buna mecburuz!..

Bütün insanlığın farkında olmadan beklediği devlet ve cemiyet nizâmını, münadilerle meydan meydan haykırmak… Buna memuruz, buna mecburuz!..

Gerçek milliyetçiliği, milletin fikirde zaafını görmekle başlayacağı bir dava olarak ele almak ve milliyetçilik adına kabuk ve posa enaniyetinden vaz geçmek ve kavim sevgisini “İslâm olduktan sonra” şartıyla düsturlaştırmak… Buna memuruz, buna mecburuz!..

İlimde, fende, fikirde, sanatta, her şeyde Peygamber ne dediyse gerçeğin ve toplamın onda olduğunu ve sayıları o yekûne uydurmak gerektiğini öğretmek… Buna memuruz, buna mecburuz!..”(11)

IV- SEZİŞ, KAVRAMA FENER; SANAT, MEDENİYETE REHBER

İtalyan estetikçi Benedetto Croce, insan varoluşunu niteler ve insan faaliyetlerini kâinat nezdinde merkezîleştirirken, tüm bunları ruhun (mâlum-geist-“tin”) objektifleşmesi olarak ele alıyor. Böylelikle; bilmek, kavramak, etkilemek ve değiştirmek, bu arada “dış”tan “iç”e etkilenmek üzere, “kendini” ve “kendi için” olanı objeleştiren, nesneleştiren, biçimlendiren, form’a sokan, form’a giren ruh, teorik ve pratik hâlinde dört ayrı, fakat birbirini kendine temel yapan basamakta görünür, der Croce.

Bu dört ruh biçimi (form), ilk ikisi teorik alana, diğer müteakip ikisi de pratik alana ait bulunmak üzere sıralanırlar: Sezgi-ifade biçimi (estetik-sanat), zihin biçimi (kavram-düşünce-felsefe-mantık-ilim-lojik), ekonomik biçimi (faydalı-ihtiyacı gören) ve ahlâk biçimi (etik-moralite)…

Croce, ilkinden başlayarak bu basamakların sonraki basamaklara göre bağımsız olabileceğini vurgular. Demek ister ki, sezgi biçimi (ifade-estetik-sanat sezgisi) diğerlerine nisbetle hepsinden bağımsız olabilirken, meselâ sonuncu ahlâk biçimi, öncesinde yeralan üç basamağa da bağımlı kalır. Öyle ya, bir şeyi ister ve bir işi yapmayı dilerken, ne yapacağımıza dair kafamızda, o nesneye yahut işe ait bir seziş, bir düşünce ve ona yöneliş talebi sözkonusu olmakta. İradenin gözleri “kör” değildir!.. “İlim mâluma tâbidir!” hikmetinden bir hisse… Bakınız meşhur estetikçi, nasıl anlatıyor bunu:

“Dört eleman, somut olarak birbirleriyle, herbiri kendinden önce gelene dayanma suretiyle bağlıdır. Kavram, ifade olmaksızın var olamaz; faydalı, kavram ve ifade olmaksızın ve ahlak da (moralite), kendinden önce gelen diğer üç basamak olmadan var olamaz.”(12)

“Tinin (ruh-geist-mâlum) teorik biçimi ile insan nesneleri kavrar; tinin pratik biçimi ile onları değiştirir; birisi ile evrene yaklaşır, öteki ile evreni yaratır. Fakat birinci biçim, ikincinin temelidir; ve bu ikisi arasında daha yüksek boyutlar içinde iki basamağın, bizim daha önce estetik etkinlik ile mantık etkinliği arasındaki ilgide karşılaştığımız bağlılık tekrarlanır. İradeden bağımsız olan bir bilgi, (hiç olmazsa belli anlamda) düşünülebilir; bilgiden bağımsız olan irade ise, düşünülemez. Kör bir irade, irade değildir; hakiki iradenin gözleri vardır.

Objelerin (algıların) tarihî sezgileri ve bu objelerin niteliğini aydınlatan (lojik) ilgilerin bilgileri bilinmeden nasıl istenebilir? Bizi çeviren dünya, nesnelere etki yapmakla onların nasıl değiştirilebileceği bilinmeden, gerçekten nasıl istenebilir?”(13)

Şimdiyse, ister tek’e isterse tüm’e ait olsun, hayatın canlılığı ile hislerimizin ayaklandığını duyduğumuz SEZGİ ile; tüm’e ait fakat, tek tek nesnelerin birbiriyle ilgisinin akılda bağlanmasıyla oluştuğundan sezgiye göre “soğuk” KAVRAM arasındaki ilişki ve farkı öğrenelim Croce’dan:

“Kavramlara dayanan bilgi nedir? Kavramlara dayanan bilgi, nesnelerin birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; fakat, nesneler sezgilerdir. Sezgiler olmadan hiçbir kavram mümkün değildir, tıpkı izlenim materiali olmadan sezginin kendinin de olamayacağı gibi. Şunlar sezgilerdir: Bu ırmak, bu göl, bu dere, bu yağmur, bu bardaktaki su; ve şunlar da kavramdır: Su, fakat bu veya şu görünüş olarak, özel hal olarak değil de, doğrudan doğruya ne zaman ve nerede olursa olsun, su olan şey; su, sonsuz sayıda birçok sezgi için var olan bir maddedir, fakat, yalnız biricik ve değişmez bir kavram için bir maddedir.

Yalnız şu kadar var ki, kavram, tümel kavram, bir yönden artık sezgi değildir; fakat bir başka yönden de sezgidir ve sezgiden başka bir şey olamaz. Düşünen insan da, düşünmesi bakımından izlenimlere ve heyecanlara sahiptir: Onun izlenimleri ve heyecanları, filozof olmayan insanın izlenim ve heyecanları olmayacaktır, belli objeler ve tek tek kişiler için duyulan sevgi ve nefret olmayacaktır, düşünme gücünün kendisi olacaktır; bu düşünme gücüne acılar ve sevinçler, sevgi ve nefret bağlıdır; tin (ruh) önünde objektifleşmek için, bu güç bir sezgi biçimi almak gereğindedir. Konuşmak, henüz bir mantıksal düşünme değildir, fakat, mantıksal düşünme, daima aynı zamanda konuşmaktır.”(14)

Şu halde, ne sezgi düşünce ve ahlâktan, ne de ahlâk, düşünce ve sezgiden tümüyle bağımsız. Madem kavramlardan, içi sayısız anlamla doldurulabilen kavramlardan örülü bir dil zarureti içinde doğup kendimizi idrak ediyoruz, öyleyse Croce’un saydığı tüm basamaklar da, birinden ânında diğerine atlayan bir DAİRE sırrında düğümleniyor.

Aynı şekilde; varoluş, her ferdin kendi benliğinde tek tek ve “tek ânda” yaşanan bir süreç olduğu ve insan da, bir bilgi objesi olarak “kuşatan”a kavram yoluyla değil de, “varoluşan karar ve iman”la ulaştığı için, netice yine ilkte, Croce’un işaretlediği sezişte buluşuyor.

“Duygudan süzülmüş düşünce” ve “düşünceden süzülmüş duygu” kıvamındaki canlı-kanlı sezişte kendini öne çıkaran ve “ben”in ele avuca gelmemesi gibi, “kategorileştirilemeyen bir asıl” belirten İMAN; seziş, zevk, zevken idrak, bedahet hissi, “özel türden seçkin bir sezgi olarak “sanat sezgisi”yle bir hizada yeralır. Ve bir hadis meâli:

“İman tamamiyle zevk ve şevkten ibarettir.”(15)

Geldik mi yine, sanatın-estetiğin ve sanatlarda şiirin “öncü”lüğüne?.. Pratiğe “şiir idrâkı”yla yöneliş gereğine?..

Bir “şey”i ruh bulur, akıl sorardı ya; işte ruhun en yüce fetihlerine kanat açan şairin öncülüğü de, bu “bulunacak şey”lerde yatıyor; onun, alelâdelikten uzak, Mutlak’ın cezbesine tutulmuş “sanat” sezişlerinde! Ne diyordu Üstad Necip Fazıl:

“Böylece şiir, kördüğümlerin en belâlıları arasından süzülerek, daima bulduğu şeyin arkasında kalmaya mahkűm başka bir “bulunacak şey” arar. Şair ise, işte bu soydan “bulunacak şey”lere yol açtığı nisbette sanatkâr; onları çıkmaz sokaklara tıkadığı nisbette de basit bir davulcu olarak kalır.”(16)

Tür, tarz, biçim ve muhtevaları değişse bile, “öncü” sanatın niçin tarihten bugüne hep varolageldiğiyle birlikte, nasıl toplum ve medeniyetlere kutup yıldızı gibi “yön” kazandırdığı ve ay gibi güneşin ışıklarını sosyal alanın her hücresine yansıtabildiği sanırız anlaşılacaktır. Çünkü o, “bakar kör” toplumunu; kâinatı ve insanları; en basit nesnenin sezişinden başlayarak en ulvînin sezişine doğru, herşeyi, mâna ile doldurarak aydınlatır ve kanatlandırır. Öncü sezgi, öncü sanat sezgisiyle renklenir, zenginleeşir ve neyi talep edeceğine dair, iradeye keskin iki göz verir.

Marksist de olsa, sanatın öncülüğünü ve belirleyiciliğini itiraf etmeden geçemiyor M. Kagan:

“Tüm sanat tarihi boyunca, iki karşıt sürecin karşılıklı gidip gelişine, diyalektik ilişkisine tanık olunmuştur; bir yanda sanat yoluyla bireyi toplumsallaştırmanın en etkin yollarını bulmak için toplumun duyduğu sürekli gereksinim, tarihin akışı içinde olduğu gibi sürüp gitmiş, sanatın en eski çağlarda oluşmuş işlevsel yapısının değişmeden kalmasına yol açmış; öte yanda, toplumun yaşam koşullarında durmadan yer alan değişmeler, toplumun gereksinmeleri, çıkarları ve idealleri, sanatsal etkinliğinin daha eski çağlarda oluşmuş yapısını sürekli değişime uğratmıştır. Böylece, her tarihsel çağda sanat, hem sanat olarak kalmış, hem de dönüşüme uğramıştır. Her seferinde yeni gereksinimleri karşılamaya yönelmiş, ama bunu yaparken de önceden biriken sanatsal deneyimlerden yola çıkmıştır. Sanatın özelliği, içinde bulunduğu biçimler, öbür toplumsal bilinç biçimleriyle olan ilişkileri, zihinsel üretim sistemi içinde yeri, bunlar hep değişmiş, ama sanat hep sanat olarak kalmıştır; yeryüzünde insanlar, toplum ve kültür olduğu sürece de hep sanat olarak kalacaktır.”(17)

Acaba sanat, M. Kagan ve “yoldaş”larının zannına bakarak “ilmî maddeci estetik ve sınıf şuuru” esasınca mı anlam kazanır? Hiç sanmıyoruz. Ve bu sanmayışımızı, “Sanat, Allah’ı aramaktır!” ölçümüzün ispatı halinde bir başka Batılıdan, Wilhelm Weischedel’den delillendiriyoruz. İsmail Tunalı’nın yorumuyla:

“Nesnelerin duyusal bir gerçekliği göstermesine karşılık, sanat yapıtları irreal, transcendent (aşkın) bir varlığı gösterirler: ‘— Nesneler nesnel olanı gösterdikleri halde, sanat yapıtları derinliği gösterirler./W.W.’ Bundan ötürü varlıktaki derinliği nesneler düzeninde, duyusal düzeyde değil, ama duyu-üstü, aşkın bir düzeyde bulabiliriz. (…).

Burada, sanatın, özü, derinliği gün ışığına çıkardığı ortaya çıkar: ‘— Sanatın ödevi, mutlağın dünyayı nasıl temellendirdiğini, mutlağın nesnelerde nasıl var olduğunu göstermek olmalıdır. Bu, mutlağın yalnız uçurum derinliği ile kaynak arasındaki eşikte bulunduğunu göstermek olmayıp, aynı zamanda mutlağın tüm gerçekliğin temel-varlığı olduğunu da gün ışığına çıkarmaktır./W.W.’

Soyut sanatın aradığı işte bu varlığın özü demek olan temel varlıktır. Böyle bir çaba, metafizik bir çabadır. Bu noktadan bakınca, soyut sanatın felsefeye koşut bir yol izlediği görülür. Çünkü gerek çağdaş felsefe, gerekse çağdaş soyut sanat aynı ana ereğe ulaşmak isterler. Bu ana erek (gaye); varlığın özüdür, varlığın hakikatidir, varlığın derinliğidir, tek bir sözle mutlaktır.”(18)

Aynen; nihaî gaye sanatta, her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh, mutlak kudret sahibi Mutlak Varlık’tır ki; Allah!..

Bahislerin şu âna değin kıvrıldığı akış içinde gördük ki, her toplum ve her medeniyet, belirttiği denge ve nizam ne kalitede olursa olsun, “hayatı anlayan zekânın, onu güzel şekillere sokma ve tanzim işi” olan sanattan şöyle veya böyle büyük hisse sahibi. Fakat aslolan, zıt kutuplar arasında akan hayat ve insan varoluşu seyrinde, muhakkak, bir şekilde sözkonusu olacak muvazenenin, dengenin ÜSTÜN NİZAMI’nı bulmak ve takipçisi, tatbikçisi olmak. İyide olduğu gibi, kötüde de kendince bir denge bulunması itibariyle, iğretisini değil, hakiki “bulunacak şey”i gösteren sanatçıya tâbi olmak gereği… “Bakar kör”lük zaten mevzu dışı, yalnız, “Baka baka adam olunsaydı!..” gerçeği de gözardı edilmemeli.

İskoç sanat tenkitçisi John Ruskin’in dikkatimizi kendisine çektiği gibi, “takipçi olabilmek” ve akla geldiği, hisse estiğince davranma havaîliğinden sıyrılabilmek:

“Bu büyük kimselerle birlikte hissedebilmek için de onlar gibi olmak, onlara benzemek zorundayız; hiç birimiz acı çekmeden onların seviyesine ulaşamayız. Nasıl gerçek bir bilgi akla ilk gelen düşünce değil de, disipline sokulmuş ve tecrübe edilmiş bir bilgi ise, aynı şekilde, gerçek bir duygu da ilk olarak kapıldığımız duygu olmayıp disipline sokulmuş ve tecrübe edilmiş bir duygudur.”(19)

Evet, izinden gidilecek, varoluş ve OLUŞ hummasına ortak olunacak, hakiki duygu ve düşüncesinden ders ve yön alınabilecek sanatkâr; yoksa, fildişi kulesine çekilip egosunu tatmin edenler, toplumunun ıstırabına sırtını dönenler değil… Sanatı, toplumunu eğiten ve içtimaîleştiren bir öncü olarak görmekten uzak, sanat galerilerinin tuzu kuru züppe ve kibarlık budalaları olmak hiç değil… Sanat zevki ve gereğine yabancı a-sosyal yabanîler sürüsüne dahil olmak da değil… Ruhsuz prensiplerini tatbik uğruna toplumunu soğuk cenderelerle boğan ve hür sanatın vaadettiği hür ülkeye, sanatla beraber düşman, müesseseleşmiş barbarlık tümüyle değil!..

Gerçi, sanatın ve sanatkârın vaadi olan ülke, çoğuna bir “lüks” gelebileceğinden, kimi sanatkâr, tüm bu anlayışsızlıkları kaale almadan, kendi köşesinden kurtuluş türküleri söylemeye devam edecektir şüphesiz. Lüks ve “nadide” olanı ayırdedebilmek düşüyor öyleyse bize. “Kendi söyler, kendi dinler” sandığımız, “nadide” bir kumaşın sahibi sanatkâr, telâşesiz hâliyle bile eğitmeye, “terbiye” etmeye başlayıverecektir. Önceleri bencil addedilebilecek bir sanatkâr, zamanla, gerçekten paha biçilmez bir hazinenin sahibiyse, herkesten kıskandığı sanılan o değerli şeye hayran kılıverebilecektir toplumunu. Yeter ki samimi olsun, lüks ve gösteriş uzak olsun kendisinden:

“Lüks; lüzumundan fazla refah, tahrik edici bir gösteriş ve böbürlenme şekillerinde olursa, ekseriya içtimâinin zıddı ve gayri ahlakî bir hodbinlik (bencillik) olur. Fakat selim zevke büründükçe, ayni hayranlıkta birleşmeğe çağırdıklarını birleştirmeğe ve tabiatiyle terbiyeye hizmet eder. Böylelikle kendini müthiş surette hodbin (bencil) sandığı zamanlarda bile, içtimaî bir hizmet yapmış olur.”(20)

Fransız estetikçi Charles Lalo böyle diyor. Ya sanatkârın sözünün dinlenildiği, devlet adamlarının gerçek sanatkârlardan müteşekkil bulunduğu bir toplumda gündelik hayat nasıl olurdu acaba? Sanki, “senfonik medeniyet”imizi, ki tarihte İslâm toplumları yüzyıllar boyu billurlaştırdılar bunu, müjdeliyor Irwin Edman:

“Yaygın bir sanat hayatın bütününü canlandırsaydı, ufak tefek gündelik işler ve zorunluluklar, gerek o andaki özellikleri, gerekse taşıdıkları anlam bakımından zevkli olurlardı. Başkalarıyla münasebetlerimiz, dostluğa ve sevgiye benzer bir vasıf taşırdı; ele aldığımız her işi, bir yazarın yazı yazarken veya bir ressamın resim yaparken duyduğu istekle yapardık. Karşımıza çıkan her şey, müzik, resim veya şiir gibi olurdu. Yaşamak, sürekli bir yaratıcı faaliyet ve sanat zevki haline gelirdi. Her işimize bir sanat havası, tecrübe ettiğimiz herşeye bir sanat hazzı ve zevki sinerdi. Böylece yaşamak hem düzenli, hem coşkun, hem disiplinli, hem hür bir hale girerdi.

Hayat sanatı diyebileceğimiz böyle mükemmel bir düzenin bir gerçek olmaktan çok, filozofların planları ile şairlerin rüyalarında kalmış olmasının birçok sebebi vardır.”(21)

Yine de, herşeyi rağmen ümitsiz değil Edman; bizlerin, “ümitsiz” ne kelime, “emin ihtimâl” saydığımız istikbâlden:

“Böyle bir cemiyette iş, bugünkünden çok daha geniş ölçüde bir sanat faaliyeti haline gelecektir. İş adını verdiğimiz şey, gerek yaparken, gerek yaptıktan sonra haz kaynağı olacak şeylerin ortaya konması için içimizdeki kabiliyetleri mesut bir şekilde kullanmamız anlamına gelecektir. İş, oyun olacaktır. Oyun (bilhassa sanat oyunu da) sudan bir şey olmaktan çıkacaktır. Bugün çıtkırıldım güzellik düşkününün peşinde koştuğu, dünya ile ilgisi bulunmayan sanat zevki de aynı şekilde değişecektir. Resim, şiir ve müzik, duyguları ve zevki harekete geçiremeyecek kadar anlamdan yoksun olmaktan çıkacak, artık işsiz güçsüz dar bir sınıfın süsü ve imtiyazı olmayacak, yaygın bir zekânın evrensel olarak zevk aldığı eserler haline gelecektir. Tipik insan faaliyetleri ne kadar sanat çeşnisine bürünmüşse, tipik zevkler ne kadar hür ve uyarıcı bir huzur kaynağı haline gelmişse, medeniyet o kadar ileri gitmiş demektir. Zamanla sanatın disiplinli hürriyetinin, en yüksek ahlâk yasası sayılması ve yine zamanla sanat eserleri ile sanat zevkinin en mantıklı işler olarak görülmesi mümkündür. BÖYLE BİR ZAMAN GELİNCE SANAT, BÜTÜN HAYATI KAPLAYACAKTIR; BÖYLE BİR CEMİYETTE DEVLET ADAMLARI, EN BÜYÜK SANATÇILAR OLACAKTIR.”(22)

Bizim inkılâp ve medeniyetimizi târif!..

V- “ORKESTRA, SENFONYA VE BİZ”

Büyük Doğu-İBDA Senfonik Medeniyetinin, tâbirimiz câizse, “manifesto”sunu; İdeolocya Örgüsü’nün “Orkestra, Senfonya ve Biz” başlıklı bölümünü takdimle duyurmak isteriz ilgili kulaklara:

“O Bir orkestra, âhengindeki terkibî ifade bütünü ve onu parça parça gerçekleştiren merkezî nizam makamiyle bir devlettir. Hasretinin devletini kuramayan, gitsin, onu nağmelere tercüme ettirerek bir orkestraya şeflik etsin…

  •  Büyük Doğu, alem olduğu mefkûre çerçevesinde, (senfonik) bir orkestra…
  • Doğunun ruh kökü üzerinde, öz gövdesi ve dallariyle içiçe, Batının madde ağacını yetiştiren, böylece Doğu âlemi içinden bir Büyük Doğu’nun fışkırmasını hedef tutan bir mefkûre senfonyası çalınıyor!.. Her işi bırakıp bunu dinleyiniz!
  • Doğu, bu senfonyada kurtuluşunun bestesini dinlesin; o ki, ruhuna, sırtını döndürdüğü madde hakikatları yıkıldı; ve bu yüzden asırlar boyu esir ve mukallit yaşadı ve yaşamakta… Ve Batı, yine bu senfonyada en aziz dâvasına kulak versin; o ki, maddesine, ihmal ettiği ruhun zaruretleri çöktü ve devirler boyu ihtilâc içinde kıvrandı ve kıvranmakta…
  • Doğunun, mücerret tekevvün plânı içinde, biricik müşahhas zemin olarak, dünü, bugünü ve yarınıyla mukaddes iman vatanını kucaklarken; aynı mukaddes vatanın yalçın ve bakımsız mekân kalıbına en ileri zaman ruhunu nefhetmek ve o ruhtan yola çıkıp mekânı lif lif ve nokta nokta tarh ve tanzim etmek cehdinin senfonyası çalınıyor!
  • Bayram yerlerinde çocukların kâğıt ve kursaktan düdüklerle cızırdattığı cümbüş derekesindeki bir buçuk asırlık fikir hayatımızı, kemanından davuluna kadar en haysiyetli ses manzumesinin âletlerine ve terkip vahdetine kavuşturmak dâvasındayız. Eğer bu dâvayı bütünleştirebiliyorsak, bizi ayakta ve saygıyla dinleyiniz; iddiamıza rağmen maskaralaştırıyorsak, maskaraların âkıbetine mahkûm ediniz!
  • Mâdemki bir orkestra, âhengindeki ifade bütünü ve nizamiyle bütün bir devlettir; şimdi onun telli, nefesli ve tokmaklı sazlarından her birini noktasında düğümleyici büyük senfonyaya başlamak zamanı gelmiştir.
  • Bu senfonya, BÜYÜK DOĞU’nun dünya görüşünden; ve bu dünya görüşü, sadece sâf ve gerçek İslâm ruhunun, dünü, bugünü ve yarını, hakları, hakikatleri ve tecrübeleriyle bütün Doğu ve Batı dünyasını kucaklamış olan dâvasından ibarettir.
  • Bu bakımdan, yine tekrarlayalım. Büyük Doğu, kendi başına, kendisiyle vardığı bir sebep ve netice hükmü halinde hiçbir hürriyet, istiklâl ve benlik haletine malik değildir. Mutlak istiklâl, mutlak hakikat sahibinindir; İslâm ona teslim olup selâmeti bulmaktan ibarettir; hürriyet ve istiklâlin hakikati de işte bu hakikate teslimiyet ve esaret… Kendini Allaha esir ver ki, hürriyeti bulasın ve hayvan hürriyetinden kurtulasın!..
  • Şu halde BÜYÜK DOĞU, gűya hür ve istiklâlli fikir çıkışlarının bugünedek örgüleştirdiği sistem manzumeleri arasında, onlara düşen şeref payını güneş ışığı yanında bir kibrit alevinden aşağı bilici ve insan cehdlerinin en büyüğünü de bu güneşe pencere açmaktan ibaret tanıyıcı bir ölçüyle, kendi isim ve cisminin sadece, Ahmed, Mehmed, Hasan, Hüseyin gibi iman ve İslâma muhatap, iman ve İslâm şualarını süzmeye memur bir prizmadan, bir anlayış mihrakından başka bir şey olmadığını tekrar tekrar dile getirmek borcundadır. Tâ ki, bu vesileyle, iman ve İslâmın ne demek olduğu bir zevk sezişi halinde anlaşılsın…
  • Biz aklımızı peşin olarak (sahibine) teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye başladık. İşte esasta hür, istiklâlli, kudretli; ve eseriyle, tesiriyle, her şeyiyle her şeyin üstünde olan akıl budur!
  • Zahirde 14 asır evvelinden başlamış olsan da, bütün zaman ve mekânı ezele ve ebede doğru kuşatan bayatlamaz yeni, solmaz renk, eğrilmez çizgi, geçmez ân, pörsümez güzel, değişmez doğru, örselenmez iyi ve anlaşılmaz ileri!.. Gayemiz sensin!”(23)

 

KAYNAKLAR

1- Irwin EDMAN. Sanat ve İnsan. Sh: 27. MEB Yay. Çev: Turhan Oğuzkan. İstanbul, 1991.

2- Andrey TARKOVSKI. Mühürlenmiş Zaman. Sh: 89-90. AFA Yay. Çev: Füsun Ant. İstanbul, 1986.

3- Andrey TARKOVSKI. A.g.e. Sh: 22-23.

4- Cevad ÜLGER. Ritmin Gücü ve Ritme Davet. Sh: 35. İBDA Yay. İstanbul, 1985.

5- Salih MİRZABEYOĞLU. Şiir ve Sanat Hikemiyatı/Estetik ve Ahlak. Sh: 99-100. İBDA Yay. İstanbul, 1989.

6- Friedrich von SCHILLER. İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup. Sh: 6-7. MEB Yay. Çev: Melâhat Özgü. İstanbul, 1990.

7- Salih MİRZABEYOĞLU. A.g.e. Sh: 100-101.

8- Irwin EDMAN. A.g.e. Sh: 12-13.

9- Doğan KUBAN. “Savaş ve Mimari ya da Yıkmak ve Yapmak” Mimarlık Dergisi. Mayıs, 1995. Yıl: 32. Sayı: 263. Sh: 15. TMMOB. İstanbul.

10- John BERGER. Sanat ve Devrim. Sh: 79. V Yay. Çev: Bige Berker. Ankara, 1987.

11- Salih MİRZABEYOĞLU. İbda Diyalektiği/Kurtuluş Yolu. Sh: 224-225-226. İBDA Yay. 3. Basım. İstanbul, 1995.

12- Benedetto CROCE. İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik. Sh: 170. Remzi Kitabevi Yay. 2. Basım. Çev: İsmail Tunalı. İstanbul, 1983.

13- Benedetto CROCE. A.g.e. Sh: 156-157.

14- Benedetto CROCE. A.g.e. Sh: 132.

15- SULTAN VELED. Maarif. Sh: 311. Millî Eğitim Basımevi. Şark İslâm Klasikleri. Çev: Meliha Tarıkâhya. İstanbul, 1985.

16- Necip Fazıl KISAKÜREK. Çile. Sh: 477. B.D. Yay. 10. Basım. İstanbul, 1985.

17- M. KAGAN. Estetik ve Sanat Tarihi Dersleri. Sh: 239. İmge Kitabevi Yay. 2. Basım. Çev: Aziz Çalışlar. Ankara, 1993.

18- İsmail TUNALI. Estetik Beğeni. Sh: 259-260-261. Say Kitap Pazarlama. İstanbul, 1983.

19- John RUSKIN. Susam ve Zambaklar. Sh: 49. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Çev: Türkân Turgut. Ankara, 1988.

20- Charles LALO. Estetik. Sh: 79. İnkılâp Kitabevi. 2. Basım Çev: Burhan Toprak. İstanbul, 1948.

21- Irwin EDMAN. A.g.e. Sh: 18.

22- Irwin EDMAN. A.g.e. Sh: 56-57.

23- Necip Fazıl KISAKÜREK. İdeolocya Örgüsü. Sh: 10-11-12. B.D.Yay. 5. Basım. İstanbul, 1986

 

Kaynak: Akademya Dergisi 1. Dönem, 1. Sayı, 1996.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz