Seyyid Hüseyin Nasr: ‘Türkiye Saf Fikirde Öncü’

0
1049

İBDA’NIN HABERCİSİ NASR KİMDİR

 Geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelen “hocaların hocası” Seyyid Hüseyin Nasr, geçmişte “Bize hayatın her sahasına çözüm teklif eden İslâmî bir dünya görüşü lâzım; bu da maalesef yok!” derken ve “Türkiye fikrî üretimde çok kısır” şeklinde şikâyet ederken, Konya’daki gönüldaşlarımızın kendisine Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti adlı eserinin İngilizcesini hediye etmesi akabinde geldiği İstanbul’da bambaşka bir tarzda konuştu ve “TÜRKİYE; SAF FİKİRDE ÖNCÜ” dedi. Acaba niçin?

Prof. Seyyid Hüseyin Nasr (d. 1933, Tahran), İranlı bir yazar, akademisyen ve düşünce adamı. Modernizm muhalifi ve mensubları arasında René Guénon, Titus Burckhardt, Martin Lings, William Chittick, Frithjof Schuon gibi meşhur isimlerin bulunduğu “gelenekçi” akımın (Tradisyonalizm) yaşayan en önemli sözcülerinden de biri. Batı üniversitelerinde tasavvuf üzerine akademik araştırmalar yapan (William Chittick gibi) birçok ilim adamının da hocası. Bu yüzden, kendisine “hocaların hocası” diyenler de mevcut. Kısaca hayat hikâyesi veya fikir hayatı şöyle:

Yüksek öğrenimini 1954’te Massachusetts Institute of Technology’de fizik dalında bitirdi ve akademik kariyerini, 1956’da Harvard Üniversitesi’nde jeofizik alanında yüksek lisans, bilâhare 1958 yılında bilim tarihi alanında doktora yaparak sürdürdü.

İran Devrimi’nden sonra ülkesinden temelli ayrılıp ABD’ye yerleşti. Çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak görev yapan Nasr, hâlen George Washington Üniversitesi’nde İslâm Araştırmaları sahasında çalışıyor. İslâm, felsefe, karşılaştırmalı din ve çevre konularında çoğu İngilizce olmak üzere pek çok kitabın ve 250 civarında makalenin de yazarı. Türkçeye de 20’ye yakın eseri çevrilmiş bulunan Nasr, tüm dünyada, ilgili olduğu sahadaki sempozyum ve konferanslara belki en çok davet edilen uzman olarak da öne çıkıyor.

Nasr, yaptığı konuşmalarda, son 200 yılda İslâm düşüncesinin “aşağılık kompleksi” sebebiyle geriye gittiğini, İslâm âleminin Batının belirlediği gündemi değerlendirmekle ve iştirak etmekle yetindiğini vurguluyor.

İslâm’ın sadece dinî açıdan değil, entellektüel açıdan da hâlâ çok dinamik bir dünya dini olduğunu dile getiren Nasr, İSLÂMÎ GELENEĞİN içerisindeki gücün, bugün bütün alanlardaki problem ve ihtiyaçlara cevab verebileceğini belirtiyor. Nasr, kişinin dünyayı algılamasında çok önemli olan “DÜNYA GÖRÜŞÜ”nün, Batı propagandalarıyla dolu olduğunu, Batı kaynaklı eğitim sistemiyle oluşturulduğunu, bununla İslâm dünyasının kolonileştirildiğini söylüyor.

Yine Nasr, İBDA’nın “ahlâksız iktisad olmaz; iktisad zaten ahlâka bağlı bir şûbe” meâlindeki tezini hatırlatırcasına, İslâm dünyasında “ekonomi” teriminin olmadığını, onun yerine dengede tutmak anlamına gelen “iktisad” teriminin kullanıldığını ve bunun da ahlâk ile ticareti gösterdiğini ifade ediyor. “Kumarhane sistemi” olarak tarif ettiği mevcut ekonomik sistemin son yaşanan krizle çöktüğünü dile getiren Nasr, “Ahlâktan bağımsız bir ekonomik sistemin kurulamayacağını hâlâ kimse anlamıyor” şeklinde, İBDA dünya görüşünü henüz tam anlamıyla tanımamaktan kaynaklanan (Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun uzun yıllar önce kaleme aldığı İktisat ve Ahlâk adlı eseri malûm) fakat, başka hemen herkes için doğru olan bir tesbitte bulunuyor.

İslâm dünyasının İBDA’ya olan ihtiyacını şu sözlerle anlatıyor Nasr:

– “Sonuç olarak bütün müesseselerimiz yıkıldı. Şimdi dönüp Batı geleneği ile bina edilmiş modelleri kullanmaya çalışıyoruz. Bunlar da her zaman işe yaramıyorlar; çünkü farklı bir medeniyetin ürettiği kurumlar bunlar. Bizim ihtiyacımız olan sadece uyarlama değil, aynı zamanda ORİJİNALİTE.”

İslâm dünyasının “bağımsız” olmak için yeterince güçlü olmadığını da ifade eden Nasr, bunun için “birlik” olunması gerektiğinin altını çiziyor.

İslâm dininin çok güçlü olduğunu, ancak bazı oryantalist ve kendini reformist olarak adlandıran kişilerce “deforme edildiğini” anlatan Nasr, “(Asıl İslâmı Paris’te bulduğunu) söyleyen deformistler var. İslâmî entellektüalite nedir onu bile bilmiyorlar. Reformcular İslâm düşüncesini zayıflattılar, bölünmüşlüğe sebeb oldular” diyor ve meseleleri “BUGÜN HEPİMİZE GEREKEN ŞEY, İSLÂMÎ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜDÜR.” diye bağlıyor. [1]

Seyyid Hüseyin Nasr “gelenekçi” (TRADİSYONALİST) akımın önde gelen bir temsilcisi, demiştik. Bunun nasıl bir “gelenek” olduğunu da, Bilim ve Sanat Vakfı’nın davetlisi olarak geldiği Türkiye’de Ekim 2009’da yaptığı bir diğer konuşmadaki kendi tesbitlerinden nakledelim:

– “Özellikle Batı’ya ve diğer milletlere karşı aşağılık kompleksi içerisindeyiz. Meselâ Avrupa Birliği meselesi… Türkiye de bunun bir parçası olmak istiyor. Maalesef ‘İslâm birliği’ tartışması ciddi şekilde başlamış değil.

İslâmî geleneği bir bütün olarak tekrar kurmamız şart! İslâm sadece bir hukuk sistemi, bir felsefî sistem, bir teolojik, ekonomik yahud siyasî bir sistem değildir. İslâm bunların tamamıdır yahud daha fazlasıdır.

Bugün yapmamız gereken; daha BÜTÜNLEYİCİ bir İslâm anlayışını yeniden tesis etmemizdir. 21. yüzyılda ayrıca yeni bir Müslüman entellektüel tarifi geliştirmeliyiz. Henüz bunu başarmış değiliz. İkinci sınıf bir Batılı düşünür yetiştirmemeliyiz. Yâni Batılı aydınları taklid eden fakat söyledikleriyle Batı’da hiç bir şekilde itibar görmeyen, ilgi uyandırmayan değil… Elbette Müslüman entellektüel Batı’yı, modernizmi bilecek ancak, hepsinden önemlisi İslâm düşünce geleneğine hâkim olacak ve bu vasfıyla dünyadaki tartışmalara katılacak. Batılı düşünürleri taklid ederek değil. Kendi kimliğiyle ve benliğiyle var olacak…”

Nasr’ın da içinde bulunduğu “gelenekçi” akımın bazı görüşleri –elbette yukarıda söylenenler değil-, aydınlığa kavuşturulmaya veya tenkide muhtaç olabilir. Üstelik, onların geniş çerçevede “gelenek”ten anladığıyla bizimkisi belli ölçüde farklı da olabilir. Bizim için –şu safhada- farketmiyor ve bunun apayrı bir değerlendirme mevzuu olduğunu düşünüyoruz. Bizi, şu ânda, onun “ihtiyacın ne olduğunu” gerçekten sarih biçimde gösteren tesbitleri ilgilendiriyor ve yazımızın çerçevesini de yalnızca bunlar oluşturuyor.

İşte hayat hikâyesi ve bir kısım görüşleriyle kısaca tanıtmaya çalıştığımız Seyyid Hüseyin Nasr, birer konferans vermek üzere geçtiğimiz aylarda Konya ve İstanbul’daydı.

 

SEYYİD HÜSEYİN NASR’IN KONYA KONFERANSI

 Nasr, 17 Mayıs 2010 günü Mevlana Kültür Merkezi’nde, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin organizatörlüğünü yaptığı “Mevlana’da Sanat ve Güzellik” konulu bir konferans verdi. Konyalı gönüldaşlarımızın kendisine Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti adlı eserinin İngilizcesini The State of Başyücelik -The New World Order- hediye etme fırsatı bulduğu Nasr’ın, bu eseri konferans boyunca masasının en önünde tutması ayrıca dikkat çekti.

Daha önce, Ocak 2009’da, Newsweek Türkiye’ye verdiği mülâkatta, “Türkiye İslâm dünyasında hiçbir entellektüel rol oynamıyor; farklı sebeblerle Avrupa’da da böyle bir rolü yok. Türk yazara Nobel verildi ama, bunun ardında politik sâikler vardı. 17 milyonluk Hollanda’nın entellektüellerinin Avrupa’da, sadece 5 milyonluk Lübnan’ın da İslâm dünyasında Türkiye’den daha fazla etkisi var.” şeklinde Türkiye’deki fikrî kısırlıktan şikâyetçi olan Nasr’ın, Konya’dan İstanbul’a geçtiğinde verdiği konferans sonrasında, bu kez bunun tam aksi istikamette değerlendirmeler yapıp “Türkiye’de büyük bir entellektüel sıçrama var; Türkiye saf fikirde öncü” meâlinde yorumlar yapması, -bizim için olmasa da- onu tanıyanlar tarafından şaşırtıcı bulundu.

Seyyid Hüseyin Nasr, Konya Büyükşehir Belediyesi ve Musikî, Sema, Mevlevî Kültürünü Araştırma Derneği’nce düzenlenen Mevlana’da Sanat ve Güzellik konulu mezkûr konferansta, İslâm dünyasının üçüncü sınıf Batı sanatını taklid ettiğinin altını çizerek, bu “çirkinlik kirliliği”nden kurtulmak için Mevlana’nın mesajını doğru algılamak gerektiğini kaydetti. Yine, İBDA Mimarı’nın Şiir ve Sanat Hikemiyatı adlı eserinin alt başlığı olan Estetik ve Ahlâk’a işaret edercesine, “dinî ve ahlâkî mânâda faziletli yaşamanın, estetik mânâda da güzel yaşamak olduğu”nu söyledi.

İslâm kültürü ve medeniyetinin, insanların içinde düşündüğü, yaşadığı ve eylemde bulunduğu “küllî bir hayat alanı” inşâ ettiğini belirten Nasr, burada zihnî kavramların, hukukî kuralların ve insanların yapıp ettiği şeylerin, bu hayat alanının bir parçası olarak ortaya çıktığını ifade etti.

Geçmişte düşünce, hukuk ve sanatın kelimenin en geniş mânâsıyla İslâmîleştirildiğini anlatan Nasr, 18. yüzyılda emperyalist saldırılarla bu üç alanın zarar gördüğünü belirterek, bugün İslâm hukuk sisteminin yeniden ihyâ edilmesi konusunun tartışıldığını ancak, İslâm sanatı üzerinde yine durulmadığını belirterek, “Halbuki gerçek bir senteze ulaşmak için, insanların içinde yaşadığı, teneffüs ettiği havanın da İslâmî bir kimliğe bürünmesi gerektiği”ni vurguladı.

“Bir buçuk milyarlık İslâm dünyasında İslâmî yapı tarzlarının öğretildiği kaç tane okul olduğunu kendimize sormamız gerektiği”nin altını çizen Nasr, “Meselâ Sultan Ahmet Camiini yapan irfanın bugün okutulup okutulmadığına bakılması gerekir… Yeni bir mimarî tarz lâzım olduğunda hükümetlerin Batılı mimarları davet ettiğini, onlara camiler yaptırdıklarını, bazen de adı Müslüman olan ama ömründe bir vakit namaz kılmayan mimarların cami yaptığını görüyorsunuz.” şeklinde konuşarak, her mimarînin arkasında bunu yaşatan bir “irfan” olduğuna belirtti ve “Şimdi inşâ ettiği binanın mânâ ve fonksiyonunu bilmeyen bir kişi o binayı nasıl inşâ edebilir?” diye sordu.

“2 bin kilometre yolu kendimi dinlemek için gelmedim. Sizlere bir mesaj iletmek için geldim” diyen Nasr, her yönüyle stratejik öneme sahib Türkiye’nin, Hazreti Mevlana’nın mesajlarına kulak kabartması gerektiğini sözlerine ekledi. [2]

 

NASR’IN İSTANBUL KONFERANSI

 Konya’da verdiği konferanstan sonra İstanbul’a geçen Seyyid Hüseyin Nasr, Hıristiyan ilahiyat profesörü Harvey Cox ile birlikte, 22 Mayıs 2010 Cumartesi günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. ve Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğünün ortaklaşa düzenlediği “Din, Modernite ve Gelenek” konulu toplantıda İstanbullulara hitab etti.

Nasr, dinin, A. Comte ve K. Marks gibi düşünürlerin yaklaşımlarının etkisiyle marjinalleşme gibi bir tehditle karşılaştığını ancak, bundan sıyrılarak 20. yüzyılın 2. yarısından itibaren tekrar yükselme sürecine girdiğini anlattı. Sekülarizmin ve hedonizmin kalesi olan Harvard’ta bile artık yükselen değerin din olduğunu söyleyen Nasr, modernizmin en derin anlamda iflas ettiğini söyledi.

Batının bizzat kendisinden modernizme dair eleştirilerin çıkmasının çok önemli olduğunu belirten Nasr, İslâm dünyasının âcilen bu gerçeğe uyanmasının zarurî ve bir o kadar da faydalı olacağını söyledi. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin Batının yaptığı hataları yapmak zorunda olmadığını, dünyada yıkıma uğramamış ve kirlenmemiş bir yer kalmadığını, bütün ekolojik krizlerin altında manevî krizlerin yattığını ve bütün bu gerçeklerin sebebleriyle birlikte ortaya çıkmış olduğunu ifade etti.

Nasr’a göre:

– “Günümüzde Avrupa’da ve Amerika’da, yahud daha dar çerçevede İngilizce konuşulan yerlerde İslâm’a karşı oluşan agresif tutumun sebebi, dinin yükselişidir. Hatta bu öylesine yayılım alanı bulmuş ve kabul edilmiş bir tavırdır ki, İslâmofobi gibi bir kavram lûgatlerimize girmiştir. Dinin yükselişinin açıklaması ise modernizmin devrinin kapanmış veya kapanmakta olmasıdır. Modernizmin ürettiği ve dini yok saymak suretiyle bir dünya düzeni tesis etmek çabasındaki bütün düşünce sistemleri denenmiş ve başarısızlıkları tecrübe edilmiştir.

Avrupa’da modernizm sona ererken, onun yerini post-modernizm alır. Fakat post-modernizmin getireceği de çok yeni şeyler olmayacaktır.

Modernizmin tanrıları olan bilim ve teknolojinin insanlığın aradığı sorulara yeterli cevab verememesi getirmiştir aslında modernizmin sonunu. Bir yerlerde bir şeyler yanlış gidiyor mutlaka ve bilim ve teknoloji bunu çözümleyemiyor; aksine bu yanlışlıklara sebeb oluyor. Dünyanın sürekli olarak zarar görüyor olması, çevre kirliliği, tabiî dengelerin bozulması… Bunların hepsi bu gerçeğe işaret etmekte.”

Netice olarak, hastalığı ve ihtiyacı bizce gayet net biçimde işaretleyen Seyyid Hüseyin Nasr, elbette “bütün” bir dünya görüşü yahud “ideolocya” teklif etmiyor-edemiyor ancak, İBDA’nın “ne mânâya geldiğini” ve “hangi ihtiyaca çözüm” belirttiğini dosta düşmana gösterici bir “haberci” fonksiyonu görüyor. Aynı şekilde, Büyük Doğu-İBDA’nın mânâ ve misyonunu takdir etme samimiyetini gösteremeyen, kalbi ve zihni donmuş “bakarkör” entellektüeller yığınından bizce tamamen ayrılıyor.

 

NASR: TÜRKİYE SAF FİKİRDE ÖNCÜ

 Sizleri Nasr’ın “İstanbul konferansı” akabinde Zaman gazetesiyle yaptığı 24 Mayıs 2010 tarihli röportajdan seçtiğimiz dikkat çekici bölümlerle –vurgular bize âit olmak üzere- başbaşa bırakırken, ülkemizdeki “entellektüel”lerin de tez zamanda işte bu idrak seviyesine ulaşıp, İBDA’nın mânâ ve misyonunu “olanca samimiyet sermayeleriyle” derinden farkedebilmesini ümid ediyoruz:

«”İslâm’ın Kalbi” adlı eserinizin sunuş yazısında bütün çalışmalarınızı “geleneği korumak” için yazdığınızı söylüyorsunuz. Sizin için gelenek ne demek? Neden bu kadar önemli bu geleneğin korunması?

Gelenek kelimesi âdetler, huylar ve tarihî nakil gibi bir dizi anlamda kullanılır ama benim için gelenek, insanlığa vahiy yoluyla verilen kutsal kaynaklı bir gerçekliktir. Bu öğretinin, bu kutsal direktifin korunması ve uygulanmasıyla bizim geleneğimiz ortaya çıkmıştır. Aynı şey Batı medeniyeti için de geçerlidir. Hıristiyan medeniyeti Hazreti İsa’nın gelişiyle kurulmuştur. Bu geliş, Hıristiyan geleneğinin başlangıcıdır. Bu gelenek bütün çeşitleriyle kutsal Hıristiyan mimarîsi, teolojisi, etiği ve farklı sosyal yapılarını ortaya çıkarmıştır. İslâm’da ise Kur’an vahyi vardır. Bu da İslâm geleneğinin başlangıç noktasıdır ve bundan sanatıyla, sosyal yapısıyla, kanunlarıyla bütün bir İslâm medeniyeti doğmuştur. Bu geleneği korumak önemlidir; çünkü Allah’tan gelmektedir ve gerçek hakikat odur. (…)

“İslâmî bir üniversite olabilir mi?” demiştik. Böyle bir üniversite var mı yeryüzünde?

1970’te Mekke’de ilk Dünya İslâm Kongresi düzenlendiğinde bu gündeme gelmiş ve bunu takiben Malezya, Nijerya, Pakistan ve diğer bazı yerlerde İslâm üniversiteleri açılmıştı. Bunlara İSLÂM ÜNİVERSİTESİ DENİYOR AMA GERÇEKTE İSLÂMÎ DEĞİLLER. Evet şeriat, Arabça ve İslâm tarihi gibi konuları öğretiyorlar ama, diğer bilim alanları öğretime entegre edilmiş değil. Başka yerlerde eski medreselerin modernizasyonu yoluna gidildi. Örneğin Ezher Üniversitesi. Buralarda da üniversite İslâmî olabiliyor ama, mesela tıb fakültesi olmuyor. TIB FAKÜLTESİNDE İSLÂM TIBBI ÖĞRETİLMİYOR. MİMARÎ FAKÜLTESİNDE MÜSLÜMAN MİMARLAR YETİŞMİYOR. Bunlar Batı mimarîsini Müslüman bir isimle kopyalıyorlar. Mimarın ismi John yerine Ahmed oluyor. Ama yine de bir İslâmî üniversite mümkündür.

Bunun için gerekli olan İslâmî, felsefî dünya görüşü nasıl diriltilecek?

BÜTÜN ÖNEMLİ ENTELLEKTÜEL DÖNÜŞÜMLERİN ÇOĞUNLUK DEĞİL AZINLIK TARAFINDAN BAŞLATILDIĞINA İNANIYORUM. Modern ilmî-fennî dünya görüşü ortaya çıktığında, yâni Galile döneminde, Avrupa’da onu anlayan ve kabul eden insan sayısı 20’den fazla değildi. Dediğim gibi, dönüşüm her zaman azınlık tarafından gerçekleştirilir.

İslâm dünyasında bu değişimi sırtlanabilecek entellektüeller yetişiyor mu?

Kesinlikle! Elli yıl önce İslâm dünyasında sadece iki tip entellektüel bulunurdu. Birincisi an’anevî ulemâ, yâni Arabça, Kelâm ve İslâm fıkhı konularının büyük âlimleriydi. İkincisi ise tamamen Batılılaşmış entellektüellerdi ama “Allah”, Batı ilmî düşüncesinde yoktur. Ancak elli yıl sonra bugün Türkiye, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan gibi ülkelerde genç entellektüeller ortaya çıktı. Bunlar Derrida veya Heidegger hakkında yazarken bile İslâm geleneği perspektifinden konuşmaya çalışıyorlar. Bu, çok çok iyi bir işaret. Elli yıl önce bu yoktu. Bu açıdan gelecek hakkında çok ümitliyim. Bütün hayatımı bu kuşağın yetişmesine adadım ve inşallah bir şeyler olacak.

Ama İslâm dünyasında hâlâ daha bir entellektüel kısırlık var. Öyle değil mi?

Ben böyle görmüyorum meseleyi. İşte İran’da önde gelen bazı bilim adamları fizik ve nükleer bilim alanında bir sürü şeyler başardılar. İslâm’ın Batı bilimine çok da büyük bir katkı sağlayamamış olmasının sebebi kültüreldir. İlmî bir problem değil yâni. Biz özgüvenimizi, kendi kendimize güvenimizi kaybettik ve sadece Batı’yı kopya etmeye çalıştık. Mükemmel Türk veya Arab kalb cerrahları var Amerika’da. Ama BU BAŞARILARI KENDİ MEDENİYETİNE MÂLETME AYRI BİR ŞEYDİR. Bu da özgüven yokluğundan dolayı olmadı.

Batı’nın durumu nasıl? Felsefeciler noktasından bakıldığında Batı da bir tür felç geçiriyor gibi…

Batı bugün çok ama çok ciddi bir entellektüel kriz geçiriyor. İnsanların bunun farkında olmamasının sebebi, teknolojinin ve Batı askerî kudretinin gücü. Tam da Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerini andırıyor. O zaman da Roma lejyonları Libya’yı kontrolleri altında tutabildiği müddetçe yanlış giden bir şey yokmuş gibi görülüyordu. Şimdi çok benzer bir durum yaşanıyor. Batı felsefesi artık bir çıkmaz sokakta. Heidegger bile, “Batı felsefesi benimle bitmiştir.” demişti. Bir felsefî kriz var ve onun da yol açtığı dinî bir kriz var. Bunların da dışında bir çevre krizi var ki Batı hayat tarzını, dünya görüşünü değiştirmediği müddetçe çözülemeyecek bir kriz bu. Bunu da yapmaya hazır değiller. Sürekli kozmetik çözümler üretiyorlar. Meksika Körfezi’nde yaşananlara bakın. Bu, insanlık tarihinin büyük bir trajedisi. Ama kimse bu konuda konuşmak istemiyor. Evet, Batı büyük bir kriz yaşıyor ve bu safhada Batı’yı körü körüne taklid etmeye çalışmak bir intihar olur.

Batı demokrasisi için de mânâ buudu eksik deniyor. Demokrasiyi manevî ihtiyaçlarımızı da karşılayabilecek bir şekilde geliştirmek mümkün mü peki?

Öncelikle DEMOKRASİ BİR “METOT”; YÂNİ BİR “DEĞERLER SİSTEMİ” DEĞİL. Daha fazla insanın katılımını sağlamaya çalışan bir yönetim metodu. Ama bakın Osmanlı dünyasına. İstanbul’da çok güçlü sultanlar bulunuyordu ve pek çok insan Osmanlı’da demokrasi olmadığını iddia etmiştir. Ama köylerde muhtarları kim seçiyordu? Bunlar bütün Anadolu’yu yönetiyorlardı. Topkapı Sarayı’ndaki sultan tâyin etmiyordu bunları. Mahallî halk seçiyordu. Yâni o zamanlarda İslâm toplumunda ciddi bir iç demokrasi vardı. Buna bakarak daha makro seviyede bir İslâmî demokrasi modeli geliştirebiliriz ve bunu yaparken manevî değerlerimizi de kurban etmemiz gerekmez. Ama Müslümanların bunun üzerinde çalışması lâzım ve kabul etmeliyiz ki politika alanındaki durumumuz içler acısı.

Son 200 yılda İslâm dünyasında idarî güç sürekli olarak arttı, azalmadı. Basamak basamak çoğaldı. Sonuç OLARAK BÜTÜN MÜESSESELERİMİZ YIKILDI. ŞİMDİ DÖNÜP BATI GELENEĞİ İLE BİNA EDİLMİŞ MODELLERİ KULLANMAYA ÇALIŞIYORUZ. BUNLAR DA HER ZAMAN İŞE YARAMIYORLAR; ÇÜNKÜ FARKLI BİR MEDENİYETİN ÜRETTİĞİ KURUMLAR BUNLAR. BİZİM İHTİYACIMIZ OLAN SADECE UYARLAMA DEĞİL, AYNI ZAMANDA ORİJİNALİTE. Demokrasi Batı’da da ideal bir durumda değil. Batı’da para fertten çok daha güçlü. Bunu Amerika’da görüyoruz. Eğer milyoner değilseniz partinin adayı olmak için başvuruda bile bulunamazsınız.

Son bir soru: Orijinal ve yenilikçi fikirlerin yeşermesi için hürriyet ortamının olması gerektiği söylenir. Türkiye’deki hürriyet ve demokrasi ortamını bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şu “yenilikçi fikirler” meselesine değinmek isterim. “Doğru” kelimesine ne oldu? Bu konuda doğruluk nerede? Her yenilikçi fikir, iyi fikir değildir. Siyaseten Karl Marx’ın gayet de yenilikçi olan fikirlerinin aynı zamanda iyi olduklarını söyleyemeyiz. Marx’ın ölümünden sonraki bir yüzyıl boyunca on binlerce insanın ölümüne sebeb oldu bu fikirler. Yâni asıl kriter doğruluk olmalı. Her toplumda fikirlerin test edildikleri ve sadece doğru fikirlerin hayatta kalabildiği bir ambiyans olmalıdır. Altın çağında İslâm medeniyeti böyle bir ambiyans oluşturabilmişti. Aksi olsaydı o muhteşem mütefekkirleri yetiştiremezdi. İnsanlar birbirleriyle Allah’ın birliği dışındaki her konuda tartışabiliyorlardı. Tevhid her şeyin üstünde bir şemsiye gibiydi. Onun içinde net bir tartışma hürriyeti vardı. Ama bunu kaybettik artık. Son asırda modernizmin yükselişiyle birlikte daha da kısıtlayıcı bir durum ortaya çıktı. (Demokratik!) hürriyet adına o İslâmî ambiyans atmosferi tümden yıkıldı. İnsanlar hürdüler ama, sadece Batılı fikirleri ifade etmekte hürdüler. Yoksa hapse atılıyorlardı.

Bugün Türkiye’deki atmosfer oldukça iyi durumda. İdeal olduğunu söyleyemem ama eğer ENTELLEKTÜEL ÜRETKENLİK ALANINDA İKİ ÜLKE SAYACAKSAK BUNLAR TÜRKİYE VE İRAN’DIR. BÜTÜN İLMÎ GELİŞMELERİN KALBİ OLAN SAF FİKİR DİĞER İSLÂM ÜLKELERİNDEN DAHA FAZLA BU İKİ ÜLKEDE ÜRETİLİYOR. Ben Türkiye ve İran’ın entellektüel konulara ciddi olarak eğilen kitabları en fazla basan iki ülke olduğunu düşünüyorum.»

Netice olarak, Seyyid Hüseyin Nasr’ın “asıl ihtiyacımız bunlara” diyerek tek tek sıraladıklarının cevabı; fikrin, ilmin, sanatın ve hayatın her sahasına çözümler teklif edici BÜTÜN BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ hâlinde verilmiştir. 200 ciltlik Büyük Doğu-İBDA kütübhanesinde mündemiç dörtbaşı mâmur bu fert ve toplum idealini, İslâmî devlet modelini ve “yeni dünya düzeni” olmaya tâlib medeniyet projesini Türkiye’de yaşayıp da göremeyenlere, görüp de telaffuz edemeyenlere yahud kaynağını örtüp kopya çekerek kendi “medeniyet projesi”ni tertibe davrananlara acaba ne demeli? Onu da siz takdir edin.

 

 DİPNOTLAR

 1. Nasr’a âit bu görüşler, kendisinin Ocak 2009’da İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda verdiği ve dinleyici olarak bizim de iştirâk ettiğimiz bir konferanstan nakildir. O gün kendisiyle tanıştığımızda, biraz önce konferans salonunda “İslâm dünyasının ihtiyacı bütün bir dünya görüşüdür” tesbitini yapan bu seçkin ilim adamına Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti adlı şaheserinin İngilizcesini takdim etmeyi ne çok istemiştik. Ne var ki, o gün için tercüme henüz kitablaşmamıştı ve bizim iştiyakla arzu ettiğimizi iki yıl sonra Konya’daki değerli gönüldaşlarımız gerçekleştirdi.

2. Seyyid Hüseyin Nasr’ın Konya Konferansı’ndan nakiller, Konya Hakimiyet gazetesinden alınmıştır. Bilvesile, bizi Seyyid Hüseyin Nasr’ın Konya’yı ziyaretinden haberdar edip bu yazıyı hazırlamamıza vesile olan ve yayınladığımız fotoğrafı bize ulaştıran Hakimiyet gazetesi köşe yazarı, kıymetli gönüldaşımız Dr. Nevzat Şipleme’ye teşekkürü bir borç biliriz.

 Kaynak: Hayreddin Soykan, Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 72-79

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz