Tarihî, Hukukî, Siyasî Cihetleri ve (Jeopolitik)iyle BAŞYÜCELİK DEVLETİ – I

340

“İslâm dünyasının bugün derece derece benimsemesi, benimsetmesi ve kavgasını yapması gereken husus, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nı reddetmek; bizim için de buna ek olarak Avrupa Ortak Pazarı’na girilmesine şiddetle karşı çıkmaktır… Bunun, başkasının “ol!” dediği şeye sadece “olmam!” demekten ibaret aciz bir tavır belirtmemesi için tek tezi de, bizim “Başyücelik Devleti” modelimizdir; yani, Büyük Doğu-İbda anlayışının otoritesini benimsemek ve hâkim kılmak!..”

Salih Mirzabeyoğlu
Başyücelik Devleti –Yeni Dünya Düzeni-

GİRİŞ: 

COĞRAFYA’DAN ARZ’A BİR GEREKLİLİK: BAŞYÜCELİK DEVLETİ

Birbiriyle alâkalı dört makalemizde, daha evvel yayınlanmış çalışmamızı kapsamlı bir hâle sokuyor ve evvelki tetkikimizin bazı kısımlarını, belli bir gaye etrafında derinlemesine ele alıp bir tahlil-analiz gerçekleştirip; rüyâsını gördüğümüz “BAŞYÜCELİK DEVLETİ-Birleşik İslâm Devleti”nin, gerek varlığı gerek idarî şekli bakımından, müslümanların (ve mücerred mânâda insanın) kurtuluşunun tek yolu olduğunu gözönüne dikmeye çalışıyoruz.

Birinci kısımda; bazı kavramlar (siyasî coğrafya, jeopolitik) ve onların geliştirilmesiyle meydana getirilmiş nazariyeler; bu nazariyeleri icad edenler üzerinde ve üzerinde yaşadığımız Anadolu kıtasının (Türkiye) bu nazariyeler nazarında ve coğrafî şartları gereğince ortaya çıkan durumunu tetkik için, Anadolu’nun iktisadî, tabiî coğrafyası çıkarılmıştır.

İkinci kısımda; evvelki kısım nazar-ı itibariyle “Anadolu (jeopolitik)i” üzerinde durulmuş; tarihî bir seyir yapılarak Osmanlı ve TC devirleri tetkik edilmiş ve birinin yıkılıp, öbürünün tarih sahnesine çıkma (esasında bu devir, dünyanın yeni siyasî şekillendirilmesinin en önemli ayağıdır) vakası esnasında yaşananlar kısa ve kaba fakat “özü” verecek şekilde ele alınmıştır.

Üçüncü kısımda; “dünya kamu düzeni-milletlerarası hukuk” masaya yatırılmış; ABD’nin “lider”liğini nasıl devam ettirdiği, “Sınırlı-Hususî Harb”in kim tarafından tatbik edildiği; “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”, “Cemiyet-i Akvam”, “Avrupa Birliği” ve bütün bunları kuşatıcı “Bloklaşma” kavramı üzerinde durulmuş; bunların “hukuk”la olan ilgisi (!) gösterilip, Siyonizm ile olan alâkaları, kendi ifâdeleriyle gösterilmiştir.

Dördüncü kısımda ise; “Başyücelik Devleti” üzerinde durulmuş ve mevcut siyasî durum içerisinde müslümanlar için olan “elzem”liği; devletin merkezi Anadolu’nun bu “elzem”liği nasıl bir avantaj hâlinde kullanıp, onun hayatını idâme ettirmesindeki rolü üzerinde, basit fakat ilk ânda görünür ve çok tesirli tarafları kaleme alınmıştır.

Burada şunu hemen belirtelim ki, bu çalışmamızda, evvelce yayınlanmış “Demiryolu” tetkikimizin izi üzerindeyiz; yani hâlâ demiryolu ve ulaşım-nakliye sistemleri… Ulaşım–nakliye meselesinde -bir “demiryolcu” olmadığımızı orada belirttiğimiz gibi burada da vurgulayalım –mühim olan “tercih”tir ve biz o çalışmamızda da bu tercihi hangi şekilde yapacağımızı göstererek, siyasî tavır-iradeyi ortaya koyduk; bu, yolun hallicesinin geçilmesidir, bundan sonraki safha, amelî safhadır ki, o da Devlet’e muhtaçtır. TCDD’nin elinde bulunan yeni ve lüzumlu güzergahları hakkında yapılmış nice “etüdler”, meslekten yetişmiş nice “demiryolcu” bu amelî safhayı, kendilerine verilecek olan –bugünkü [2001] TC’nin cek–cak’lı hainlikleri gibi değil- talimat ve tatbikat serbestliği içerisinde halledileceklerdir, halledebiliriz.

Biz; demiryolu mevzuunu elbette elimizden geldiğince, -arasına “deniz yolu”nu da katarak- devam ettirip, amelî noktada bir işe –şu ânda- yaramasa da, teorik olarak bu cenahta sergilenen VATAN HAİNLİKLERİNİ bir bir göstereceğiz ve yapılması gerekenleri ortaya koymaya çalışacağız. İşte bu makalemiz de, esasında bunun bir delilidir; veya ürünüdür. Meselâ, Anadolu’nun coğrafî zenginlikleri olan madenler ve bin türlü meyve-sebzenin ülke sathında ve ülke dışına satılmasında en ucuz, en güvenilir ve en hızlı nakliyeyi sağlayacak olan demiryoludur; ek-ilave güzergahların inşaının nerelerde olacağının da saptanması gereklidir ki, bizim yaptığımız bu çalışma da, “saptama” ameliyesine kılavuzluktur.

Bu çalışmamızda siyasî coğrafya ve (jeopolitik) üzerinde duruyoruz. Bunların birbirleriyle olan alâkaları ve ayrılıkları; “dünya hâkimiyeti” için nasıl kullanıldığını; bize nelere mâlolduğunu ve artık bizim için ne gibi faydalara vesile olabileceğini göstermeye çalışıyoruz. İki artı ikinin karşılığının kimine göre bir değeri olmayabilir; evinden işine, işinden helaya gidecek kadar yaşayan(!) bir insan için bir değeri yoktur; hatta bu insan(!) için üzerinde yaşadığı toprak parçasının da (ki ona biz “vatan” deriz) bir değeri ve ehemmiyeti yoktur. İşte siyasî coğrafya ve(-ya) (jeopolitik) de böyledir.

İş, İSLÂM’IN DÜNYA HÂKİMİYETİ meselesidir. Burada, “hâkimiyet”; dünyanın her yerinde “askeri”nin olması değil (ki öyle de olabilir), kâfirleri rahatsız etmek, onları müslümanlara maddi ve manevî taarruzdan uzak tutmak, her ne yapacaklarsa, müslümanların tavırlarını dikkate alıcı hareket etmeleri noktasından anlaşılmalı… Misâl; Sultan Abdülhamid Han’ın, Osmanlı’nın o her taraftan saldırılara uğradığı günlerde, Fransa’da sahnelenen bir oyunu, İslâm’a hakaret edildiğinden, savaşsız-kansız, tek bir mektubu ile yasaklatması gibi… Burada hem Hilafet’in tesiri hem de hilafet merkezinin (jeopolitik) ehemmiyeti bir araya gelmiş ve mesele halledilmiştir.

Bu çalışmamızda işte bu nokta üzerinde ANADOLU (JEOPOLİTİK)İ üzerinde duruyoruz.

Coğrafya… Türkçe sözlükten: “Coğrafya”: (Ar.) Cuğrafiya, (Yun.) Geo, yer; graphe yazmak… 1-Yeryüzünü fizikî, ekonomik, beşerî, siyasî yönlerden inceleyen bilim. 2-Bir yeryüzü parçasını, bir bölgeyi, bir ülkeyi belirleyen, niteleyen fizikî, ekonomik, beşerî gerçekliklerin tümü… Coğrafî: (Ar) Cuğrafî. Coğrafya ile ilgili…

Görüldüğü üzere “coğrafya”, Arapça ve Yunanca’da aynı kelime; takibe devam edelim, “Osmanlıca-Yunanca Lûgat”tan:

“Coğrafya”: Elenik, on geografia…

Lisânımıza, Elenler’den yani Yunancadan gelmiş. Coğrafya; geografia; geo; grafia… “Geo”: “Yer” demektir. Aslı, “yeraltı tanrıçası Gaia (gaya)’dan gelir. “Grafia” ise, çizmek, yazmak, çizik atmak, kesmek vs. mânâlarına gelir. Gramata, gramer, aynı köktendir. “Telgraf”, “uzak yazı” yani “uzağa gönderilen yazı” demektir.

Bir başka lûgattan…

“Graf”: Aslı “gramma”dır. 1-Harf, 2-Kelime, 3-Mektub, 4-Nâme, 5- Malumat, 6-Kelime ve yazıdan, bütün Ortaçağ boyunca kast edilen Kutsal Kitab olduğundan, zamanla İncil ve Tevrat’a da Gramma denmiştir.

“Grammi”: Çizgi. Hat. Hudud. Hat çekmek. Çizmek. Belli bir tabir içinde kullanılırsa, “hattı müstakim üzerine olmak” mânâsına gelir bu kelime.

“Grammikos”: Çizgiye âit… “Gramma grafos”: Çizgi çekecek âlet… “Grafeon”: Yazıhâne. “Grafeyus”: Yazıcı… “Grafi”: Yazı. Hat. Çizgi. Çizgiler. İncil. Tevrat… “Grafikos”: Yazıya, çizmeye dair. “Grafo”: Yazmak. Çizmek.

Arapça ve Osmanlıca’da, “coğrafya-cuğrafiya”nın yanında “ilm-ü resmî arz, ilm-ü vasfî’l arz” da kullanılmaktadır. “El hadi ila lûgat’il arab”a göre; graf’ın, çizmek, kesmek, yazmak mânâları olduğundan, sadece “yer-arz” bu kelimeyi karşılamamakta, “vasf” veya “resm” kelimeleriyle birlikte kullanımı gerekmektedir. Keza, sadece yer-arz ile ilgilenen ilime, “ilm-ü arz” denir (Jeoloji).

Coğrafya, yer-arzın, resm-vasfıyla alâkalı bir ilim. Hem arz, hem de “resm”…

Yunanca’daki “gramma”, “graf”ın aslıdır ve kesmek, çizmek v.s. mânâları yukarıya yazıldı. Yunanca “yer” demek olan Geo’nun aslı ise Gaia (Gaya)dır. Gaia-gaya’nın hemen tedaisi ise “GAYYA”!..

“Gayya”: Cehennemde bir kuyu veya bir dere. Gayya kuyusu; bi’r-î gayya… Mec: Belalı yer, içine düşenin kolay kolay çıkamayacağını anlatan yer veya vaziyet. (Ebced değeri, 1011!..) Aynı harflerle, “Gaye”: Maksat, meram; netice, son; hedef. “Giya-Giyah”: Nebat, bitki, taze ot. (31-32) “Guy”: Acemlere mahsus bir çeşit oyun topu; yuvarlak şey. (36) Burada ilk akla gelen, kök ilgisinden, ortaya çıkan, Arz-yeryüzünün “yuvarlak şey” olduğu… İslâm âlimlerinin, her daim iddia ettikleri, Vatikan’ın da 1950’lerde, o da uzay çalışmalarının neticesinde, kabul etmek zorunda kaldığı hakikat. Bu mesele esasında topyekûn bir kâinat anlayışının yıkılmasıdır, fakat kimin umurunda!!! Düz bir arzın, tarihi-zamanı/kainatı “düz bir çizgi” nizâmında tefsirinin (tarihî diyalektik), İslâm’ın “daire hikmeti” karşısında yıkılıp gitmesi… Devam edelim.

Gûy’dan “Gûyâ”: Söyleyen, söyleyici. Sanki, diyelim ki… (Ebc: 37) “Gûyân”: Söyleyen, söyleyici, konuşan. (Ebc: 87)

Gayya kuyusu… Ve Cehennem… Akla gelen, Cennet’ten “esfel-i safilin”e fırlatılan insan… “Esfel”: En sefil, pek aşağı, çok bayağı. Aşağı (taraf). Kıç, makat… Esfel-i Safilin: Cehennem… Merz: Yer, toprak. Sınır. (247) Merzâ: Hastalar, hastalıklar, sayrılar. (1040-1050) Merzaga: Bataklık, kokulu su birikintisi olan yer. (1247) MERZEGAN: CEHENNEM. Mezar. (1298). Merz-gûn: Tenâsül âleti (323). Zebanî: Cehennemdeki melek. (Ebc: 70). Zeban: Dil, lisân (60). Zebane: Terazi ve bazı âletlerin dili. Alev, ateş yalını (65)…

“Dünya, müminin zindanıdır; cehennemidir”…

Geo: Arz… “Arz”: Genişlik. En… (Ebc: 1070) “Arz”: Takdim etmek. Bir kimseye birşeyi anlatmak, izah etmek. Bir kimseye birşeyi izhar etmek. Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Kıymetli bir şeyi, diğer birşeyle değiştirmek. Bir şeyin, birden, aniden meydana gelmesi. Altın ve paradan gayrı mal. Birşeyin genişliği. Bir muamelede aldanmak. Sağlam insanın hemen ölmesi. Delirmek.(1070) “Araz”: İşaret, alâmet. Tesadüf. Kaza, felâket. Kendi kendine vücud bulmayıp, başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyet… (1070) “Arza”: Sunma, gösterme, takdim etme.(1071) “Arzan”: Enine, genişliğine (1071) “Arız”: Sonradan olan şey. Yapışan. Seyrek sakallı kimse. (1071) “Arız”: Gelen (İstikbâl). Tesadüfî vak’a. Dağ, bulut vesaire gibi görmeye mani olan herşey. Yanak. (1071)

“İ’raz”: Yüz çevirmek. Başka tarafa dönmek. Çekinmek… “İraza”: Razı etmek. Kandırmak. Kandırılmak.

İ’raza… “Marzî”: Razı olmaya dair. “Marziye”: Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet. “Mi’raz”: Bir sözün gizli mânâsı… “Mi’raz: Zıpkın adı verilen yeleksiz uzun ok… “Mi’raz”: Süs için giyilen güzel elbiseler… (Ebc: 1111) “MİRZA”: Reis, bey… Beyzâde… Reze…

Mi’raz’ın ebced değeri ile şu hakikatin değeri aynı: MÜMESSİL SALİH İZZET MİRZABEYOĞLU!

Arz-Erz: Genişlik. En. Yeryüzü… Ebcedi: 1070… Grafia ise (gramma’dan gelir), çizmek, kesmek, yazmak, kesik-çizik atmak mânâlarına gelir.

Hâşim: Kuru ekmek kırıntısı doğrayan (çorba ve benzeri şeylere). Ezen, kıran, yaran, parçalayan. Hâşem: Maiyet, yanında bulunanlar. Aile. Hademe. “Haşmet”: “Haşem”den –Kendisine tâbi olanlardan dolayı büyüklük ve heybet. Hiddet ve kızgınlık. Alçakgönüllülük. Haşmet: 748… Mirzabeyoğlu 332… Haşmet Mirzabeyoğlu: Arz: 1070

Salih: 129… İzzet: 477… Dest: El. Kudret, fayda, nusret, galebe. Düstur. Tasallut. İkmal. Âlî makam. Meclisin şerefli yeri; ebcedi 464… Salih İzzet “Dest”: 1070!..

Arz: Salih İzzet “Dest”: Haşmet Mirzabeyoğlu…

Tedaisi: ‘- Siz haşmet istiyorsunuz!’ (TG’den…)

Salih: 129… İzzet: 477… Arz: 1070… 129+477+1070=1676… 1676; 677!..

“Haz’”: Kesme, yarma (gramma), ameliyat… Ebcedi: 677. Haz’: Taksim etmek, bölüştürmek. Muhalefet etmek. (Ebc: 677)

Haz’… “z”nin noktasızı ile, “Hadd”: Denizden gelen gürültülü ses. Gürültü ile yıkılan. Gürültülü bir sesle çağıran. Ebced: 10!..

Salih İzzet Arz: Denizden gelen SES!.. Sayha!..

Sayha… Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden “fütuhî hikmet”; kavminin de “üç gün” mühletle SAYHA ve ZELZELE ile yokedilmesi.

“Haz’”ın ebcedi 10; “10” ise… “İdad”: Üstünlük, galibiyet, zafer. Kuvvet, zor!..

Coğrafya’nın ebcedi 1295; “296”…

“Risâle”: Mektub. (Gramma). Bir ilme dair yazılmış küçük kitab. Haber göndermek. Elçinin götürdüğü mektub, name. Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek. Ebcedi, 296!..

“Risâlet”: Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. Elçilik. Peygamberlik. Büyük kitabla gelen peygamberlik. Ebc: 691… “Karayılan” mânâsına “Salih” de “691”!..

“Resâlet”: Saç uzamak… “İğdîdân”: Saç uzamak. Ot yeşermek (Rûyâ)… Ebc: 1070!

Arz: Salih: Risâle: Risâlet: Resâlet!..

Birisini bir vazife ile bir yere göndermek: “HALİFE”…

HALİFE… “Tilki Günlüğü”nde yer alan Mustafa Saka’ya âit bir rüyâda, O’nun söylediği: “Benim makamım Davud ve Süleyman aleyhisselamların evvelki makamlarıdır” sözü…

Füsus-ül Hikem’den:

“-Vücud hikmetinin Davud’a nisbet edilmesi vücudun bütün kuvvet ve kemâliyle onda tecelli etmiş olmasındandır. Kur’ân’da, “Ya Davud, biz seni yeryüzüne halife kıldık, halk arasında adaletle hükmet” ayetiyle Davud’a tevcih edilen hilâfet Âdem’e verilen Hilâfetten başkadır. Çünkü Davud, vücudun kemâl mertebesinde hâlife olmuştur. Âdem’deki hilâfetin bazı hükümleri kuvveden fiile çıkmadı. Lâkin Davud, “mülkünü şiddetli kıldık, ona fasl-i hitab kudreti verdik” mealindeki âyetiyle ilâhî tevcihe mazhar bir halife oldu.”

Hazreti Süleyman Aleyhisselam’da ise “Rahmanî” hikmet tecelli etmişti ve “yer ve gök ve aralarındaki onun emrinde” idi…

Bir “coğrafya” ve “arz” kelimesinden böyle bir sefer… Büyükleri cezbeden “çocuk hikmeti”…

Yer bunun devleti; BAŞYÜCELİK DEVLETİ!..

“Çocuk”: “Muhammedî”: “Mehd”î Devleti…

Şimdi sıra onda!..

***

I. KISIM:

SİYASÎ COĞRAFYA VE (JEOPOLİTİK)

Siyasî coğrafya, siyasî faaliyetlerin mekâna bağlı olarak değişikliklerini inceleyen bir ilim dalıdır.(1) Coğrafya ilminin bir dalı olarak 2000-2500 senelik bir maziye sahiptir ve bu oldukça uzun devre içinde pek çok araştırıcı, siyasî coğrafya ile ilgili konularla doğrudan doğruya ve dolaylı olarak meşgul olmuştur. Bu uzun devre içinde bazen siyasî coğrafya çok önem kazanmıştır; hatta bazı devletlerin siyasî bakımdan genişlemelerini, yakın ve uzak devletlerle münasebetlerini tanzim etmelerini ilmî ve sistematik bir esasa dayandırmak gayesiyle siyasî coğrafya araştırmaları ön plânda mütâlaa edilmiştir. Mamafih, bazen de siyasî coğrafya araştırmalarının fazla önemi haiz olmadığı, bu tür çalışmaların gayr-i ahlâkî olduğu da ileri sürülmüştür; bu araştırmaların, yakın tarihte rastlandığı gibi, ne devletlerin siyasî nüfûz sahalarını genişletmelerine mesnet teşkil etmelerini, ne de bu çalışmaların ilmî metodlara dayandırıldığı ve objektivitesini muhafaza ettiği müddetçe ahlâkî ilan edilmeleri doğru değildir, denilmiştir.

Buna rağmen, siyasî coğrafyanın ve -20. yüzyılda kullanılan- aynı eşyanın bir başka hususiyetle incelenmesi olan (jeopolitik)in ne olduğu, hududların neler olduğu, tanımlarının ne olduğu pek belli değildir; ifâdeler açık değildir.

Siyasî coğrafya, siyasî faaliyetlerin mekâna bağlı olarak değişikliklerini incelemektedir. Bu incelemede yeryüzü bazen bir bütün olarak ele alınmakta, bazen de devletler ile siyasî faaliyetler arasındaki ilişkiler üzerinde durulmaktadır. Devletler birbirlerinden ekseriya kesin hududlarla ayrılmaktadır. Ve bu “siyasî hududlar”, siyasî anlaşmalar neticesinde tesbit edilirler. Devlet hududları coğrafyayı, sadece siyasî coğrafya bakımından ilgilendirmez. Zira bir devletin hududlarla tahdid edilmiş hükümranlık sahası (yani ülkesi), her devletin iktisadî ve içtimaî bakımdan müstakil-bağımsız bir idare tarzına sahip olarak ve kendi icablarına göre hükümet ederek gelişmesini sağlar. Böylece siyasî sınırlar, aynı zamanda farklı devletler arasındaki kültür bölgelerinin unsurları olarak da ele alınabilir ve coğrafi önemi daha da artabilir.

Siyasî coğrafya her şeyden önce, yeryüzünde siyasî bölgelerin dağılışı, siyasî bakımdan neden önem kazandıkları hususunda rol oynayan coğrafî âmiller ile bunların mekân dahilinde karşılıklı münasebetlerini inceler. Bir bütün olarak dünyadaki siyasî bölgelerin dağılışı, siyasî coğrafyanın ana unsurudur. Yeryüzünde bir yerden diğerine göre meydana gelen değişiklikler, coğrafyanın muhtelif dallarının (fizikî, beşerî, iktisadî) ihtisas sahası dahilindedir. Bunlardan yer şekilleri, iklim, nüfus dağılışı ve iktisadî faaliyetler gibi âmillerle coğrafya doğrudan doğruya ilgilidir. Ayrıca herhangi bir bölgede meydana gelen siyasî ve iktisadî değişiklikler, başka bölgelerde de değişikliklere yol açabilmekte ve bütün bunlar coğrafyanın inceleme sahasına girmektedir. Meselâ bir bölgedeki yerleşme özelliklerinde, nüfus miktarı ile tabiî kaynaklar arasında husule gelen nisbetsizlikler, nüfus artış hızının iktisadî kalkınma hızından yüksek olması durumunda meydana gelen değişiklikler, insanların şu veya bu sebeble bir bölgeden diğerine göç etmeleri, tabiî kaynakların kullanılmasından meydana gelen farklılıklar -şu ânki gibi Kazaklar’da “doğal gaz”ın çıkması sebebiyle, NATO’dan tutun, emperyalist gizli servislerin bölgeye akışını hızlandırmıştır(2)- yeryüzünde büyük siyasî değişikliklere zemin hazırlamakta ve bu değişikliklere bağlı olarak bazı bölgeler dünyanın siyasî hayatında daha faal hâle geçmektedirler.

Böylece, siyasî coğrafya bir bakıma, çeşitli iktisadî ve kültürel âmillere bağlı olarak meydana gelen siyasî bölgeler araştırmasıdır; fakat bölgelerin mevziî coğrafyanın umumî metodlarına göre tetkik etmediğinden, ondan ayrılmaktadır. Kezâ siyasî coğrafya bu siyasî bölgeler arasındaki değişiklikleri de incelemektedir. Bu değişiklikler, her şeyden önce, geniş anlamda fizikî ve beşerî coğrafya âmillerine bağlıdır. Yer şekilleri, iklim, deniz, nehir, hudud, başşehir, siyasî blok, siyasî kuvvet merkezi, bir bölgedeki kaynakların kullanılmasına etki eden hususlar ve bunlara benzer daha birçok amiller, bir devlet veya siyasî bölge dahilinde husule gelen siyasî gelişmelerdeki âmilleri temsil etmektedir.

Muhtelif siyasî bölgelerin teşekkülünü sağlayan bu coğrafî âmiller, yeryüzünde bir yerden diğerine büyük ölçüde farklı bir durum resmeder. Bu açıdan, siyasî coğrafya çalışmaları esas itibariyle, “yatay-ufkî, dikey-şâkűlî ve zaman-devir” olarak isimlendirilen üç unsura dayanmaktadır:

Yatay-ufkî amiller: Sahanın şekli, büyüklüğü, coğrafî mevkii ve bu sahanın ihtiva ettiği tabiî zenginlikler, o siyasî bölge veya ülkenin yatay-ufkî boyutlarıdır.

Dikey-şâkûlî amiller: Saha üzerinde ortaya konulan kanunlar, siyasî bloklar meydana getiren anlaşmalar, iktisadî ve kültürel faaliyetler ve grublaşmalar o bölgenin dikey-şâkûlî amilleridir.

Zaman-devir amili: Muayyen bir devrede saha üzerinde tesirli yatay ve dikey amillerin bir arada mütâlaa edilmesi.

Saha aynı kalsa bile, diğer amillerden her biri, hususen dikey amiller, zamana bağlı olarak değişmektedir. Bu üç unsura dayanan siyasî coğrafya tetkiklerine tesir edenlerin başında “tabiî amiller” gelir. Tabiî muhit şartları yeryüzünün siyasî yapısını etkileyen başlıca amillerdir. Ve bunların insan topluluklarıyla münasebetlerini siyasî coğrafya açısından iki kısma, “iç ve dış tabiî amiller” diye ayırmak mümkündür. İç tabiî amiller, münhasıran bir devletin hükümranlık sahası içinde hüküm sürmektedir. Fakat bazı tabiî amiller, yeryüzünün oldukça geniş bir kısmında, hatta kuşaklar hâlinde yayılır. Kuraklık, sıcak ve yağışlı iklim şartları, serin ve nemli iklim özellikleri vs. gibi tabiî amillerin ehemmiyet kazandığı bölgeler veya geniş sahalar dahilinde yer alan birçok devlet, siyasî ve iktisadî bakımdan bir bütün teşkil edebilir. Siyasî coğrafya nazarında en mühim unsurlardan biri -kurak, sıcak, soğuk, yağışlı vs. hususiyetleriyle- İklim’dir, fakat bunun yanında “saha” da başta gelmektedir. Ülkesiz hiçbir devlet düşünülemez, fakat hiçbir devletin ülkesi de, içinde yaşayan halk kitlesinden ayrı olarak mütâlaa edilemez. Dolayısıyla; siyasî coğrafya açısından, bir devleti teşkil eden saha ve halk, birbirinden ayrılmayan, birbirini bütünleyen iki önemli unsurdur. Halk, meydana getirdiği nüfus toplulukları ve bu toplumların teşkil ettiği siyasî ve iktisadî organizasyonlardan ötürü siyasî coğrafyayı çok yakından ilgilendirmektedir. Siyasî coğrafya açısından herhangi bir saha, üzerinde yaşayanlara bazı üstünlükler sağlamaktadır. Fakat bunlardan, o saha üzerinde yaşayanlar istifâde edebilir veya insan toplulukları belli bir tekâmül safhasına ulaşıncaya kadar faydalanamaz veyahut faydalandırılmayabilinir de!.. Coğrafî muhit şartlarının meydana getirdikleri üstünlüklerin gerçekleşmesi, fayda hasıl olması, bir devletin iktisadî, siyasî ve teknik şeklinin başarısı ve istikrarında, büyük ölçüde tesirlidir.

Bir devletin sahası, yani ülkesi ile insan topluluklarının meydana getirdiği organizasyonlar, siyasî coğrafyanın esasını teşkil etmektedir. Saha unsuru esas itibariyle fizikî coğrafya ile (devletin coğrafî mevkiî, şekli, genişliği, iklim özellikleri, yer şekilleri vs.) alâkalıdır ve umumiyetle statik unsurlardır. Buna karşılık, halk toplulukları ve organizasyonları ile ilgili hususlar (nüfus miktarları, nüfus artışı, bu artışın kalkınma ile münasebeti, nüfus dağılışları; devletin ziraat, ticaret, sanayi ve ulaşım-nakliye faaliyetleri ile bunların ne derece gelişmiş olduğu; devletlerarası siyasî paktlar, bloklar vs.) münhasıran beşerî ve iktisadî coğrafya konuları içindedir ve “dinamik” unsurlardır.

Ve (jeopolitika)…

Bu kavramı ilk kullanan İsveçli ilim adamı Rudolf Kjellen’dir(3), daha sonra ise, “siyasî coğrafya”nın yerine geçmiştir. Anlaşılacağı üzere “siyasî coğrafya” ile (jeopolitika) arasında bir alâka ve müştereklik varsa da farklılıklar mevcuttur.

Bunu, kavramın yazılışında bile müşahede edebiliriz: “Siyasî coğrafya”, “political geography, politische geographie, géographie politique” olarak yazılırken, (Jeopolitik), “geopolitics, geopolitique, geopolitik” olarak… “Geopolitik”, “politische geographie”nin kısaltılmış yazılışı DEĞİLDİR.

(Jeopolitik) hakkında çok çeşitli düşünceler ileri sürülmüş ve siyasî coğrafya ile (jeopolitik) arasındaki farklılıklar incelenmiştir. Fakat, (jeopolitik)in tarifinin yapılması güçtür. Bütün bunlara rağmen (jeopolitik) kavramının açıklanmasında şu hususlara dikkat edilmelidir: Bunlardan birincisi, siyasî olayların mekânla ilişkileri, ikincisi de bu ilişkilerin yeryüzüne etki ve tepkileridir. Burada unutulmaması gereken (jeopolitik)in, metod itibariyle siyasî coğrafyadan farklı olduğudur. (Jeopolitik), coğrafî bir siyasettir, (a geographical politics); yani coğrafya değil, siyasî bir ilimdir. Halbuki siyasî coğrafya, bir çeşit siyasî ekolojidir, siyasî olayların mekânla karşılıklı münasebetlerini, coğrafî görüş içinde incelemektedir.

(Jeopolitik), bunu ilk kez kullanan Kjellen nazarında, “coğrafî organizma veya mekân içinde fenomen olarak devletin tetkik” meselesidir. Alman Haushofer’a göre, “tabiî koşulların ve tarihî gelişmelerin etkisi altında gelişen siyasî hayat şeklinin, üzerinde yaşadığı yer ile alâka ve münasebetleri” tetkik eden bir ilimdir.(4) Tek bir kalıp içerisine sığdırılamayan (Jeopolitik) hakkında, niye bir kalıba sığdırılamayacağını bir iktibastan gösterelim:

“Jeopolitik: Dünya coğrafyasını, coğrafî yapı ve evrensel değerleri inceleyerek, dünya, bölge ve ülke çapında güç ve politik düzeyde hareket tarzı araştırması yapar. Jeopolitik, politika belirlenmesi amacıyla, bir ulusun, uluslar topluluğu ya da bölgenin jeopolitiğinin değişmeyen veya değişen unsurlarının dikkate alarak GÜÇ DEĞERLENDİRİLMESİNİ YAPAN, etkisi altında kaldığı o günkü dünya güç merkezlerini, bölgedeki güçleri inceleyen değerlendiren bir bilimdir.

Jeopolitik, bugünkü ve gelecekteki politik güç ve hedef ilişkisini COGRAFî GÜCÜ esas alarak inceler, hedefleri ve hedeflere ulaşma koşul ve araştırmalarını belirler. Jeopolitik, bütün güç unsurlarının, coğrafî platformun sahib olduğu değer ve öbür cografî verilerle politikaya verdiği yönü açıklar. Jeopolitik, bütün tür ve verileriyle COĞRAFYANIN AKTİFLEŞMESİDİR, aktif olarak değerlendirilmesidir diyebiliriz. Coğrafî platform üzerinde güç merkezlerini karşılaştırmalı olarak değerlendirir, politik düzeyde güç ve hedef ilişkisi kurar. Bir devletin GÜVENLIK ve GELİŞME politikasının bilimsel zeminini oluşturur.”(5)

Görüldüğü üzere (jeopolitik)in “ne” olduğundan daha ziyade, “neleri” içerdiği ve bunları “politika-siyaset” teşekkülünde nasıl kullandığı meselesi anlatılmaktadır.

(Jeopolitik), beşerî ve iktisadî coğrafyadan başka, genellikle coğrafyayı pek ilgilendirmeyen bazı ilim dallarını da tetkik sahası içine sokmaktadır. Bitki örtüsü, madenler, hayvanlar, nüfus, göç, ulaşım-nakliye vasıtaları ve yolları, yerleşme imkânları bakımından iklim, yer şekilleri, iktisadî imkânlar, milletlerin psikolojisi, dünya tarihi, sosyal tarihi medeniyet tarihi, siyasî coğrafyaya ait mevzii çalışmalar ve ayrıca yeryüzündeki büyük devletlerin tetkiki gibi birçok hususlar (jeopolitik)in konusu içindedir. Bu görüntüsüyle (jeopolitik), bütün ilimleri içine alan bir “ansiklopedi” mahiyetindedir.

Siyasî coğrafyaya ait çalışmalara Eski Yunan’da da rastlanmaktadır. Aristo’nun site devleti ve muhit-çevre ilişki ve münasebetleri üzerine çalıştığı, iklimlerin insan ve medeniyet üzerindeki tesirlerini araştırdığı bilinen bir şey. Jean Bodin, insan karakteri ve muhit üzerine çalışmalarda bulunmuş; Montesquie, devlet ve muhit arasındaki sıkı ilgi ve münasebetleri araştırmıştır. Hakeza İbn-i Haldun, göçebelikten şehir-yerleşikliğe geçiş ile devletin alâkasını kaleme alırken, muhit koşullarının tesirleri üzerinde durmuş ve pek çok Doğu ve Batılı ilim adamını etkilemiştir.(6) Coğrafya ve siyasî coğrafya üzerinde tetkiklerde bulunan, insan-devlet-medeniyet-muhit ilgi ve münasebetlerini araştıran ilim adamları şüphesiz sadece isimlerini verdiğimiz bu iki üç adedden ibaret değil. “Devlet” üzerine “siyaset” üzerine nazariyeler geliştiren ilim adamlarının şu veya bu şekilde muhit-coğrafya üzerinde durduklarını söylemekle yetinelim sadece…

(Rönesans), Batılının maddeye tahakküm sistemini kurmasının “start”ıdır; işte başlayan süreç, ilmin (ve “ilgi” alanının) maddeye tahakkümünü; (7) bu ise, Batı’yı her daim her sahada yenmiş ve tehdid etmiş olan Doğu’nun, Batı tarafından tahakküm altına alınmasının yolunu kurmuştur. Coğrafî keşiflerin Batı’yı Doğu karşısında “bağımlılıktan” kurtarışı ve kısa zamanda “sanayi devrimi” ile “Doğu’yu bağımlı hâle” sokuşunu tarih kitaplarında okuyoruz. Batı, keşiflerini, “maddeye tahakkümünü”, uzak ülkelerin zenginliklerini kendisine aktarımında elbette coğrafyadan, siyasî coğrafyadan faydalandı ve siyasî coğrafyayı ayrı bir “ilim” olarak da geliştirdi. İşte bu noktada, siyasî coğrafya, tekniğin, ilmin gelişmesiyle, tekâmül etmekle kalmadı, yeni bir “perspective”e büründü. Bu yeni “perspective”in adı (JEOPOLİTİK)tir.

Aynı “saha” ile ilgilenmesine rağmen ne (jeopolitik) bir coğrafî ilimdir, ne de (jeopolitikçi) bir coğrafyacıdır. (Jeopolitik), artık “hâkimiyet” meselesinin öncüsüdür! Yani “askerîleşmiş” bir ilim dalı hâline gelmiştir. (Jeopolitik), Almanlar tarafından ortaya atılmış ve kullanılmış ise de “altın çağ”ını Amerika’da yaşamaktadır; “think tank” teşekkülleri, “Amerikan hâkimiyeti”nin devamı için “coğrafyanın aktifleştirilmesi-(jeopolitik)” nazariyeler kurmakta, ABD’nin “Millî Güvenlik Konseyi-NSC”ni besleyip, yönlendirmektedirler. (Jeopolitik)in ehemmiyetini şuradan anlamak lâzımdır; bugün dünyanın başına bela olan “hususî-sınırlı savaş”, onun eseridir. Bu manzara, “hâkimiyet” [buna bir devletin, milletini; başka devletlerin tasallutundan kurtarma ve aynı zamanda milletinin menfaatine başka devletlerle mücadelesi denilir] meselesinin “çok başlılık” yerine “tek elden” yürütülmesine yönelik “devlet şekilleri”ne daha “uygun”dur; bunu şu şekilde müşahhaslaştırırsak: Bu “tip”in, “mutlakiyet” veya “başkanlık” ile idare edilen “cumhuriyetler”de büyük savaş yaşayan Avrupa’nın “Birleşik Avrupa Devleti” nihaî hedefine ve bunların, topyekün Batı olarak, topyekün Doğu’ya tahakkümüne bakmak yeter. Tafsilatı başka bir makale borcu olarak söylemek gerekirse, “Büyük Millet Meclisleri” ve “demokrasi”nin envaî çeşidiyle idare edilmek, bilinenin tersine, “BEN KÖLE OLMAYA RAZIYIM!” demekle eşdir.

İlmin, irfanın ve medeniyetin beşiği Doğu’nun “tekel”ci yönetim biçimi, (jeopolitik)in kendi yanlarında olduğu dönemlerde, “ilim ve irfanın” devamlı ilerlemesiyle Batı’yı -“yine ‘tekel’ci Batı’yı”- nasıl tahakküm altına aldıysa, madde tahakkümünü sistemleştirdikten sonra Batı, Doğu’yu tahakkümü altına almıştır. Ve işte bugün “tekel”ci Batı ile “çok başlı” Doğu!.. İbda’nın “teklif” ettiği “Başyücelik Devleti” teşkilatlanması, “dış münasebetler”in “Başyüce”nin kontrolüne verilmesi, bu nokta nazarından oldukça mühimdir. Hayatın bir “taarruz” olduğunu dikkate alırsak, İbda’nın gerçekleşmesine ân kalan devlet şeklinin, pratiği bir kenara, sadece “teklif” olarak bile, “askerîleşmiş” bir dünyada, Batı’yı ve onun arkasındaki büyük güç Siyonizmi korkutması tabiîdir; burada “marjinal” vurgusuna, İbda’ya yönelik psikolojik harp unsuru içinde kullanılan “marjinal” vurgusuna tekrar dikkat çekmek isteriz.

Askerîleşmiş dünyada (ve ilimde), İbda’nın teklifi, -yeni dünya düzeni- “Başyücelik Devleti”, (Jeopolitik)in tabiî neticesidir; kendi jargonlarıyla ifâde edersek “bilimseldir” ve artık onların “problematiğidir”… (8)

***

(JEOPOLİTİK) NAZARİYELER:

“HAYAT SAHASI-LEBENSRAUM” NAZARİYESİ

(Jeopolitik) temelleri, siyasî coğrafya üzerinde tetkiklerde bulunmuş Fredrich Ratzel tarafından atılmıştır. Evrimci nazariyeyi temel almış ve bunu siyasî coğrafya ile siyaset ilmi sahasında genişletip, geliştirmiştir. Ratzel’in fikrine göre devlet, içinde bulunduğu ortamda herhangi bir biyolojik organizma olarak, muhitle bazı münasebetler kurar. “Saha” (9) genişliği uzun süre yaşamak isteyen bir varlık için çok önemlidir. Ratzel’in oluşturduğu siyasî coğrafya ekolüne göre, devlet bir hücreden meydana gelen bir organizmadır. Bu organizma kendi gelişim kanunlarına sahibtir. Devlet gelişme ve yayılmayı arzu etmektedir. Bu durumda diğer devletlerle arasında ihtilaflar doğmaktadır. Bu gelişme emperyalizm sebebidir ve bütün devletlerin gelişmesi esnasında geçirecekleri bir evredir, Ratzel’in bu konudaki büyük eseri -1897’de yayınlanmış olan- “Politische Geographie”dir. Fakat, daha önce yayınladığı makalelerinde de “devletlerin sahalarını genişletmelerinin esaslarını” ortaya koymuştur. Bahsedildiği gibi, Ratzel’in nazariyesine göre; Devlet, bir organizma olarak mütâlâ ediliyor ve bu organizmanın inkişafının biyolojik bir zaruret olduğu savunulur. Organizmanın inkişafı, yani bir devletin saha kazanarak genişlemesi ise şu şekilde ifâde edilir:

1) Devletlerin sahası, kültür ile genişler. Devletin kültürünün yayılması ve bir devlete mensub insanların başka sahalara yayılması, o devlete yeni sahaların ilave edilmesine zemin hazırlamaktadır. Milletin kültürünün genişlemesi ve bu bakımdan seviyesinin inkişaf etmesine bitişik olarak sahası ve ülkesi genişler. Devletin saha kazanmasını sağlayan kültür unsurları içinde en önemlisi dildir. Dillerinin yayıldığı derecede milletlerin kültürü, bir bakıma diğer ülkelerde yayılma, gelişme imkânı bulur.

2) Bazı belirtileri takib ederek genişleme… Bu belirtiler, saha genişletme arzusundan önce ortaya çıkar. Bunlardan bazıları, ticarî faaliyetler, misyoner hareketleri, ideolojik faaliyetler vesairedir. Böylece, devletlerin sahalarını genişletmeleri ticarî, dinî ve ideolojik faaliyetlerinin tabiî bir neticesidir ve diğer sahalar üzerinde genişleyen herhangi bir devletin bayrağı, bu faaliyetleri takib etmektedir.

3) Devletler, daha küçük üniteleri kendi bünyesi içinde halletmek veya kendi içine katmak suretiyle gelişmektedir. Bu gelişmede, isteyerek veya zor kullanarak, küçük siyasî üniteler saha kazanma gayesi güden devlete katılmakta veya bu devlet tarafından kapılmaktadır.

4) Hudud, devletin kenar organıdır ve bu sebebden ötürü devletin, gücünü, gelişmesini ve değişiklikleri aksettirmektedir. Hududlar, devletin sadece emniyetini değil, aynı zamanda gelişmesini ve saha kazanma istikâmetlerini belirleyen unsurlardır.

5) Gelişmek ve yayılmak isteyen devlet, siyasî bakımdan kıymet ifâde eden sahaları ülkesine katmak ister. Bu değerli sahalar içine, ileri ziraat metodlarının uygulandığı ve muhtelif mahsullerin yetiştirildiği zengin ziraî topraklar, ovalar, ulaşıma-nakliyeye uygun nehir ve gölleri ile bunların geniş vadileri, ticarete müsait limanlar, maden açısından zengin topraklar girmektedir. Günümüzde bunlara petrol, tabî gaz yatakları ile askerî bakımdan (“jeopolitik” noktadan) önemli sahalar da eklenmiştir ve gelişme siyaseti güden devletlerin gözü bu sahalardadır.

6) Saha genişletmek için gerekli ilk teşebbüs, “ilkel” (“geri kalmış”) devletlere dışarıdan gelmektedir. Daha ileri gitmiş devletler, bu arzuyu halk topluluklarına vermektedir. Bu ilkel devletler, nüfuslarının artması neticesinde daha iyi yaşamayı, kendi ülkeleri dahilinde yaymak zorunluluğundadır. Kültür ve teknikleri ilerledikçe, saha genişletme arzuları artmaktadır.

7) Devletin ülkesini genişletmesi ve daha küçük siyasî üniteleri kendi sahası içine alması hususunda umumî bir temayül vardır; temayül bir devletten diğerine intikâl etmektedir. Bu temayül, “sârî”dir; bu “sârî” arzu bir devletten diğerine geçmekte ve gittikçe umumîleşip, şiddetlenmektedir.

Ratzel’in ortaya koyduğu bu ilkelere göre devlet; ya saha kazanıp gelişecek veya beslenemediğinden zayıflayıp hastalanacaktır. Alman Birliği’nin kurulduğu, Bismark’ın idaresi altında koloniyal gelişmelerin düşünüldüğü devrede, bu fikirler Almanya’nın genişleme stratejisinin ilmî icazeti gibiydi. Ratzel’in ortaya koyduğu “devletin saha genişletme kanunları”, EMPERYALİZMİN esasını teşkil etmektedir. Devlet, küçük üniteleri “eriterek” genişleyecek, genişleyecek, genişleyecek… Geliştikçe, çevresindekiler “küçüleceğinden” tabiî olarak onları da “eritecek” ve neticede “dünya hâkimiyetini”ni eline geçirecektir. Ratzel, bunu şu şekilde ifâde eder:

“-BU KÜÇÜK GEZEGENDE, SADECE BİR DEVLET İÇİN GEREKLİ YER MEVCUTTUR!”

Ratzel’in bu sloganda kalıplaşan düşünceleri, Bismark ve Hitler tarafından benimsenmiş, tatbikata konulmuş fakat Almanya için başarılı bir netice ortaya çıkmamıştır; bu Ratzel’in düşüncesini ise doğrulamıştır: “Hür Dünya” fikri etrafında kültürel ve askerî bloklaşma, “bir büyük devlet”i yani “Amerikan hâkimiyeti”ni ortaya koymuştur. (10)

Ratzel’den sonra gelişen “Alman Jeopolitiği”, onun siyasî coğrafya hakkındakı düşüncelerinden yararlanmış olmakla birlikte ondan ayrılmış ve uğraştıkları alana da (Jeopolitik) adını vermişlerdir. Bu devre, siyasî cografyanın, “dünya hâkimiyeti” için askerî stratejilerde kullanılmaya başlanmasıdır.

(Jeopolitik) kavramını ilk kullanan Rudolf Kjellen isimli, -İsveç- Göteborg Üniversitesi’nde tarihî ve siyasî ilimler profesörüdür. (Jeopolitik) üzerine yazdığı eserinin ismi “Staaten Als Lebensform-Devlet, Bir Hayat Şekli”dir. Kjellen’e göre “devlet yaşayan bir organizma”dır. Bu organizmanın gövdesi ülkesi, yani sahasıdır. Devletin idare merkezi “beyin”, ülke içindeki nehirler, yollar ise damarlardır. Kjellen, daha da ilerleyerek, devletin şuura sahip bir organizma olduğunu ifâde etmiştir. Tıpkı fertlerde olduğu gibi, bu organizma değişmeyen kurallara sahiptir ve bu kurallar gereği genişler veya son bulur.

Kjellen, Ratzel tarafından ortaya atılan siyasî coğrafya fikirlerinin yeterince işlenmediğini hatta bunu Ratzel’in bile yapamadığını söylemiştir. Ona göre, Ratzel; devletin gelişmesinde umumiyetle fizikî amiller, bu arada coğrafî mevkiî ile saha üzerinde fazla durmuş bunların ferd üzerindeki tesirlerini izam etmiş; lüzumundan fazla büyütmüş, böylece daha çok tabiatın tesirini görmekle hata etmiştir. Kjellen, Ratzel’in; “devlete hayat ve kuvvet veren şeyin, hududları dahilinde yaşayan insanlar olduğu hususunu” dikkate almadığını söyler. Kjellen, devletlerin ferdler gibi akıl ve şuur sahibi varlıklar olduğunu ifâde etmekte; hatta ferd-devlet uzviyet birliği düşüncesinde daha da ileri giderek: devletler fertler gibi konuşur ve hareket eder, kongreler ve toplantılar akdeder, sulh içinde yaşar veya harp eder, devletler de ferdler gibi birbirini kıskanır, birbiriyle dost veya düşman olur demektedir.

Bu düşünce tarzı ile coğrafya temelinden sarsılmıştır. Kjellen’e göre devlet; kendine has ve önüne geçilmesi mümkün olmayan kanunlara sahib bir varlıktır. Devleti bu tarzda ele alınca, neticesinin kadere inanmak şeklinde bir tezahürü olacağı tabiîdir. Kjellen, bu hususta tarihten misaller vermiştir: İngiltere’de Elizabeth ve Cromwel, Fransa’da 14. Louis ve Napolyon, Rusya’da Çarlık ve sosyalist rejim altında özellikle siyasetler hiç değişmemiş, ana hatlariyle aynı kalmıştır.

Kjellen’e göre, devlet yaşayan bir organizmadir; ve belli kanunlara tâbi olarak gelişebilir veya son bulur. Ona göre devlet, üç esas unsura sahib bir büyük kuvvet idi: 1) Genişlik 2) Hareket serbestisi 3) İçerde birlik ve beraberlik (11)

R. Kjellen’in fikirleri, Karl Haushofer tarafından devam ettirilmiştir. Her ikisi (jeopolitik) görüşler üzerinde beraber çalışmışlardır. Alman ordusunda general olan, Münih’te 1919’da “Jeopolitik Enstitüsü”nü kuran, Münih Üniversitesi’nde Coğrafya ve Askerî İlimler Başkanlığı yapan K. Haushofer, (jeopolitik) hususunda sayısız makale ve kitab yazmıştır. 1924 yılında “Zeitschrift für Geopolitik” isimli ilk (jeopolitik) dergiyi yayınlayarak, bu kavramın iyice ehemmiyet kazanmasını sağlamıştır.

Haushofer, geniş sahanın bir devletin büyüklügü için lüzumlu olduğu kanaatindedir. Bir devletin çöküşünü, sahasının daralması mânâsına düşünmektedir. O da, Ratzel gibi; bir devletin devam edebilmesinin saha kazanmasıyla mümkün olabileceği, aksi taktirde ortadan silineceği kanaatindedir. “Organik devlet” fikrini o da kabul etmektedir; ki, bu “Alman jeopolitik”i tarafindan kabul edilmiştir. Devletin genişlemesinde hiçbir sınır tanımayan Haushofer’e göre, siyasî cografya statik ve tasviri, (jeopolitik) ise dinamik bir disiplindir. Ona göre; (jeopolitik), mütemadiyen dinamik bir ilimdir ve “siyasî bir durum-şart, katiyen uzun zaman sabit” kalamaz. Bir devletin sahası, gelişmesine yetmeyecek kadar küçük ise, genişlemelidir. Haushofer, bir millet için kâfi sayilabilecek sahanın hangi ölçülere göre esas alınabileceği hususunu belirtmemiştir. Keza, nüfus ile saha arasında kantitatif bir nisbet de ortaya koymamıştır. Her devletin kendi ihtiyaçlarını karşılaması MEŞRUDUR. İki devletin, Almanya ile Japonya’nın saha ihtiyacının çok büyük olduğundan bahsetmektedir. Böylece, kudretli devletlerin saha kazanması tabiî bir hükmün icabıdır ve saha (Lebensraum-Hayat Sahası), Haushofer’in ve takipçilerinin “esasını” teşkil ediyordu; ve bu maksatla, Almanya’nın Doğu’ya ve Slav ülkelerine doğru genişlemesini savunmuştur.

Ratzel’in “Devlet için saha” fikriyle canlanan (jeopolitik), Kjellen ve Haushofer ile “Hayat Sahası-Lebensraum”na ulaşmış, “temelleri” atılmıştır. “Hayat Sahası”, (jeopolitik)in üzerinde yürüdüğü noktadır. Keza, bu görüş, 2. Dünya Harbi’nin “ilerleyişi” kadar, “çıkışının” da maddî zeminidir.

***

KARA HÂKİMİYETİ NAZARİYESİ

Almanya’da (jeopolitik) üzerine çalışmaların yapıldığı sıralarda, özellikle K. Haushofer’in kırmaya çalıştığı zincirin mekânı (Hitler’e göre, İngiltere; sömürgeleriyle ayakta durmaktadır ve kendi-tek başına bir gücü yoktur; bu noktadan da o, “sömürgeler başkenti”dir.) (12) İngiltere’de de Britanya hâkimiyetinin devamına yönelik “nazariyeler” icad edilmekteydi.

Bugün dahi tesirini gösteren “Kara Hâkimiyeti Nazariyesi”, Sir Harford John Mackinder tarafından 1904 yılında ortaya konulmuştur. 1861 yılında doğan Mackinder, biyoloji ve hukuk eğitiminden sonra, coğrafya ilminde çalışmış ve Coğrafya Öğretim üyeliği yapmıştır. 1910-1922 yıllarında da parlamentoya girmiş ve “yayılmacı” fikirlerini orada da savunmuştur. 1947 yılında vefat ettiği zamana kadar da “nazariyesini”, dünyanın geçirdiği ve girdiği yeni siyasî, hukukî, ilmî değişiklikler sebebiyle iki defa değiştirmiştir.

Mackinder, 1904 yılında “Londra Coğrafya Cemiyeti”nde verdiği “The Geographical Pivot of History-Tarihin Coğrafî Mihrakı” isimli tebliğinde ve 1919’da kaleme aldığı “Democratic Ideas and Reality-Demokratik İdealler ve Gerçek” isimli kitabında “KALPGÂH-Heartland” ismini verdiği tezini ortaya atmıştır. Bu tezin esasları şunlardır:

Yeryüzünün dörtte üçü deniz ve dörtte biri karadır. Okyanusların birbiriyle irtibatlı ve kara kitlesinin birbirine bitişik olduğu düşünülürse, “dünya okuyanusu” ve “dünya adası”ndan bahsetmek mümkündür. Dünyanın 12/9’unu DÜNYA OKYANUSU, 12/2’sini DÜNYA ADASI kaplamaktadır. Bunun dışında müteaddit küçük adalar mevcut olup; bunlardan Kuzey ve Güney Amerika, arzın 12/1’ini kaplamaktadır. DÜNYA ADASI-World Island, Avrupa, Asya ve Afrika’dan müteşekkildir. Nüfusun 16/4’ü burada, 16/1’i yakın adalarda, geriye kalanı ise Kuzey-Güney Amerika’da yaşamaktadır. Dünya Adası içinde de KALP SAHASI-Heartland mevcuttur. Bu KALP SAHASI, Volga’dan Doğu Sibirya’ya, Kuzey Kutup denizi’nden İran platosu’na, Afganistan’a kadar uzanmaktadır. Bu bölgenin; kuzey, merkez ve batı kısımları geniş ovalardan ibarettir ve sulama imkânı da vardır. Hariçten yapılacak saldırılara karşı da masundur. Asya’nın kuzey kenarı buzlarla kaplıdır; dünyanın en geniş nehirleri olan Lena, Yenisey ve Obi bu bölge içinde kuzeye doğru akar ve deniz ulaşımları-nakliyeleri ile bunların ilişkisi yoktur. “Kalp sahası”nın güneyinde de nehirler tuzlu denizlere veya göllere akmakta, okyanusla ilişkileri bulunmamaktadır. Volga ve Ural bölgesi nehirleri Hazar denizine, Amuderya ve Siriderya, Aral’a akmaktadır. Kuzeydeki BUZ DENİZİNİN sağındaki barikata paralel olarak güneyde HİMALAYALAR ve uzantıları, bu bölgeyi taarruzlara karşı koruyan bir duvar vazifesi görmekte ve Hindistan, Hindi-Çini ve Çin’den ayırmaktadır.

Bu bölgede bir “kara devleti” gelişebilir ve etrafa yayılabilir. 14’den 16. asra kadar olan devrede burada TÜRKLERİN nasıl etrafa yayıldıkları tarihte kayıtlıdır.

Mackinder; bu bölgede, demiryolu ve yakın bir gelecekte hava yolunu geliştirebilmesi sayesinde; insanla büyük coğrafî bölgeler arasındaki ilişkilerde bir devrimin vücûda geleceğine işaret ederek, tebliğinde, “müsadenizle, bu bölgeye KALP SAHASI-Heartland ismini verelim” demiştir. Mackinder, “tarihin coğrafi mihveri-the geographical privot of history” isimli tebliğinde, “kalp sahası” kavramını (1904 tarihinde), “pivot saha-mihver bölge”nin vurgulaması olarak bir kez kullanmaktadır; fakat 1917 tadilinde “esas” olarak kullanmaya başlayacaktır.

KALP SAHASI’nın etrafında; hem kara hem de denizle irtibatı olan devletlerden müteşekkil, kavis şeklinde bir “İÇ KUŞAK-İÇ HİLAL/RİMLAND” mevcuttur. Bu bölge, Avrupa kıyılarını, çöl Ortadoğu’yu ve musonların hâkim olduğu Asya kıyılarını kaplar. Bu bölge, yüzünü hem karaya hem de denize çevirmiş bulunmaktadır. Bu bölgenin ötesinde -İngiltere ve Japonya- “yakın adalar” ile K-G. Amerika ve Büyük Sahra’nın güneyindeki Afrika topraklarından müteşekkil bir “DIŞ KUŞAK-DIŞ HİLAL” veya “DÜNYA ADASININ PEYKLERİ-Satellites of World Island” mevcuttur.

Mackinder’e göre; KALP SAHASI’na hükmeden İÇ HİLAL’e; buraya hükmeden de, deniz gücüne de sahib olacağından DIŞ HİLAL’e, tabiatıyla DÜNYAYA HÜKMEDER!

1904 yılında Çarlık Rusya’sının korkulacak bir güç olmadığını söyleyen, daha ziyâde ALMANYA’nın “Kalp Sahası”nı istila teşebbüsünde bulunabileceğini ve böylece Dünya Hâkimiyeti’ni tesise cüret edebileceğini ifâde etmiş ve “Batı Avrupa’da hükümran olan Kalp Sahası’na; kalp sahasına hâkim olan Dünya Adası’na; dünya adasına hâkim olan, DÜNYA’ya hâkim olur” neticesine varmıştır.

Mackinder, bu tezini iki defa tâdil etmiştir.

1917’deki birinci tâdilinde; “Kalp Sahası”na, Baltık Denizi’ni, Orta Tuna Havzası’nı, Karadeniz, Anadolu Yarımadası, İran, Tibet ve Moğolistan’ı dahil etmiştir. Bu tâdiline sebeb ise, İngilizler’in, 1. Dünya Harbi’nde, büyük bir deniz gücü olmasına rağmen, Çanakkale’yi aşamamaları ve Alman mayınları sebebiyle Baltık Denizi’ne girememeleri olmuştur.

1943’deki ikinci tâdille, Yenisey nehrinin doğusundaki bölgeyi Kalp Sahası’ndan çıkartmış, Kalp Sahası’nın karşısına Kuzey Atlantik Okyanusu, A.B.D.’nin doğu bölgesiyle Batı Avrupa’dan müteşekkil bir ORTA HAVZA bölgesi çıkarmıştır. Doğu Avrupa, Arabistan çölü, İran, Tibet, Moğolistan platoları, Alaska ve Kuzey Kanada’dan müteşekkil hemen hemen boş bir kuşağın, Orta Havza ile Kalp Sahası arasında uzun bir süre sosyal bir set olarak kalacağını belirtmiştir; bu tâdilde 2. Dünya Harbi’nin etkileri aşikârdır.

***

KENAR KUŞAK HÂKİMİYET NAZARİYESİ

Kara ve deniz gücü üzerine kurulan kurulan (jeopolitik) nazariyelerden, tesiri bugün de devam eden “KENAR KUŞAK-RİMLAND” nazariyesidir. Nazariye, A.B.D.’nde “Yale Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Profesörü” olan Nicholas J. Spykman (1843-1943) tarafından ileri sürülmüştür.

Spykman, A.B.D.’nin dünya siyasetinde yükselmesini, Almanya’nın dünya hâkimiyeti tehlikesine karşı bir nevi emniyet unsuru olarak düşünmektedir. Anglo-Amerika müttefikleri ve Sovyet Rusya’nın kara üstünlüğü birlikte Avrasya kıyılarını kontrol ederek Almanya’ya mani olacak ve bu suretle “Dünya Adası” üzerinde üstünlük kazanacaktır. Spykman’ın, “Barışın Coğrafyası-The Geography of Peace” isimli kitabında ileri sürdüğü “Rimland nazariyesi” şöyledir:

Kenar kuşak ülkeleri-Rimland’ı, hâkimiyet altında tutan; Avrupa ve Asya’ya hükmeder. Avrupa ile Asya’ya hükmeden, dünyanın kaderine hâkim olur. Kalp Sahası-Heartland, hiç olmazsa yakın bir gelecek için bir güç merkezi olacak nitelikte değildir. İklim şartları, ziraî istihsal gücü, kömür, demir, hidroelektrik kaynaklarının dağılışı; kuzey, doğu, güney ve güneybatı kesimlerindeki coğrafî engeller Mackinder’ın, tezini azaltmaktadır. Çin ve Hindistan, S. Rusya’nın bu bölgesine nazaran daha sanayiileşirse; Kalp Sahası’nın Orta Asya bölümünün önemi daha da azalacaktır. Rusya’nın gücü ise daha ziyade Urallar’ın batısında kalacaktır. Bu sebeble İÇ KUŞAK, KALP SAHASI’NDAN DAHA ÖNEMLİDİR. İç kuşak, denizlerde güçlü devletlerle karalarda güçlü devletler arasında bir tampon bölgedir. Bu tampon bölgede ufak devletler teessüs etmiştir. Bu devletler aralarında bir topluluk teşkil etmeye muktedir değildir; veya bir topluluk teşkil etmeyi muhtelif sebeblerden dolayı istememektedirler.

Kalp Sahası denilen toprakların etrafında; 20.000 millik bir çember boyunca tehlikeye açık KENAR KUŞAK-İÇ HİLAL (Rimland) ülkeleri vardır: Batı Avrupa ve İskandinavya, İtalya, Yunanistan, TÜRKİYE, Arap memleketleri, İran, Afganistan, Hindistan, Burma, Tayland, Malaya, Kore, Vietnam ve ada devletleri olan Britanya, Endonezya ve Japonya.

Doğu Bloku, batı yarım küresini “marksist deniz ortasında bir ada” olarak bırakmak niyetindedir; problem, Avrupa ve Asya’daki Kenar Kuşak Ülkelere kimin hâkim olacağıdır. Eğer, Sovyet egemenliğine geçerse, bu çember batı stratejisini, bilhassa Amerika’yı çok büyük bir tehlikeye sokacaktır. A.B.D.’nin güvenliği, buralara hâkim olabilmekle alâkalıdır.

Spykman, “modern devletler, kendi kuvvet durumlarını, stratejik ve siyasal düşüncelerini ancak küre (dünya) çapında yürütürlerse koruyabilirler” diyerek güvenlik politikasının, coğrafî faktörlerle planlamasını (jeopolitik)e uygulamıştır; keza bu, “Amerikan demokrasisi ve hayatı”nın tüm dünyaya zerkedilmesinin de “ilmî” zeminidir. Spykman’ın nazariyesi, NATO, CENTO, SEATO’nun doğuşuyla tatbikata geçirilmiştir. (13)

***

DENİZ HÂKİMİYETİ NAZARİYESİ

Bu nazariye, A.B.D. Deniz Akademisi mezunu Alfred T. Mahan (1840-1914) tarafından ileri sürülmüştür. Mahan, “Deniz kuvvetinin Fransız devrimine tesiri” (1892), “Nelson’un hayatı” (1897), “Amerikan deniz kuvvetinin bugünkü ve yarınki ilgisi” (1897) isimli eserlerinde, deniz ve deniz gücünün topluma ve siyasete olan tesirlerini incelemiştir. Mahan 1890’da yayınladığı “Deniz Gücünün Tarihe Tesiri-The Influence of Sea Power up on History (1660-1783)” isimli eserinde bunu geniş bir bir şekilde incelemiş ise de, “deniz hâkimiyeti” nazariyesini, (14) o değil, onun fikirlerini ilerleten diğer denizciler geliştirmiştir.

Mahan, çalışmalarının büyük bir kısmının, Hind Okyanusundaki mücadeleler dahil, Avrupa ile Atlas Okyanusunun kuzey kısmına deniz tarihini ayırmıştır. Mackinder’in “KALP SAHASI” anlayışına uygun, “merkezi ele geçirilemeyen bir geniş, inkitasız kütle” tabiriyle Avrasya’nın merkezî durumuna temas etmiştir. Mahan, kuzey yarım küresinin dünya hâkimiyetinin esas unsurunu teşkil ettiğini ve bu hâkimiyette, Panama ve Süveyş kanllarının en aktif ve ticaret ve siyaset faliyetlerinin güney sınırına tekabül ettiğini; Asya’da 30-40 kuzey enlemleri arasının, Rusya’nın kara İngiltere’nin deniz hâkimiyeti arasında bir “mücadele bölgesi” olduğunu [Anadolu kıtası 36-42 kuzey enlemleri arasındadır.] açıklamıştır. Deniz hakimiyetinin kara harekatına üstünlüğü dolayısıyla, Avrasya’yı çevreleyen kara üstlerine dayanarak dünya hâkimiyetinin ANGLOAMERİKA tarafından kurulacağını; ABD, İngiltere, Almanya ve Japonya’nın Sovyet Rusya ile Çin’e karşı “birgün” müşterek hareket etmek gayesiyle birleşeceklerini ve ancak bu sayede, Çin’in kontrol edileceği ve S.Rusya’nın ihata edilebileceğini-kuşatılabileceğini de evvelden ifâde edebilmiştir.

Mahan’ın kitabları ABD başkanı T.Roosewelt tarafından da okunmuş ve bugünkü “Amerikan Deniz Gücü”nün oluşturulmasında tesirli olmuştur.

***

HAVA HAKİMİYETİ NAZARİYESİ

2. Dünya Harbinden sonra geniştirilmiş bir nazariyedir.(15) Hava; (16) kara ve denizlerin “üstünde”, onları “kuşatan”; bu iki unsurun etkisinde olduğu kadar, onları tesir altına da alabilendir. Hava vasıtaları (uçak-füze), evvelce devletlerin güvendiği, deniz, dağ, çöl vs. tabiî ve sun’î engellerin devletin müdafaasına olan tesirlerini değiştirmiştir. Bu nazariyede de; “Kalp Sahası-Heartland”, hava yollarının üzerinde toplandığı Avrasya’dır. George T.Renner isimli araştırmacı, buna Kuzey Kutbunu kateden yolların birleştiği, Anglo-Amerika’daki daha küçük bir “Heartland”ı ilave etmektedir. Bu yeni “heartland”ın, Avrasya ve Anglo Amerikan kısımları, Kuzey Kutbu üzerinden kolayca vurulabilmektedir. Bu özellik, yeni “Kalp Sahası”nı içinde alan pivot sahasının en büyük hususiyetidir. Dolayısı ile, böyle bir pivot sahası, sadece dünyanın kudreti mânâsına büyük bir “Heartland” olmayacak Kuzey kutub bölgesini kat eden, kara, deniz, ve bilhassa kara içlerine sokulan siyasî ve iktisadî üstünlüklerine sahib olabilecektir; dolayısıyla bu ulaşım-nakliye sahası, “dünyanın hakimiyeti”nin anahtarıdır

(Jeopolitik) nazariyeler, elbette bunlarla sınırlı değil. Dünya’nın girdiği siyasî harmanlama devri, nazariyeleri de değiştiriyor, geliştiriyor. Fakat geçmiş nazariyelerin “omurgası”nda bir değişiklik olmuyor, hâkimiyetin nasıl oluşturulacağı hakkında muhtelif nazariyeler geliştiriliyor. Bunlar ise “think-tank” (17) denilen, enstitülerde icad ediliyor.

***

SİYASÎ COĞRAFYA AÇISINDAN ANADOLU KITASI

-Anadolu Kıtasının (Jeopolitik)i-

ANADOLU’NUN COĞRAFÎ MEVKİİ

Mevki, herhangi bir şeyin bulunduğu yeri veya konumudur. Coğrafî konum, şehir, dağ, vadi, nehir bölge veya ülke gibi coğrafik unsurun, dünya üzerinde bulunduğu yere verilen isimdir. Coğrafî konum, (Greenwich) merkezli enlem ve boylamlarla ifâde edilen “matematik konum” ile, bir takım hususî coğrafî unsurlara dayanan “hususî-özel konum” olarak iki şekilde belirlenir ve tahlil edilir.

Anadolu kıtası, (Greenwich)e göre 26-45 doğu meridyenleri, (ekvator)a göre ise 36-42 kuzey paralelleri arasında konumlanmıştır. Baş meridyen- (Greenwich)e göre ise kuzey yarım küresinde yeralmaktadır. “Matematik konumu” itibariyle hem doğulu hem kuzeyli olan Anadolu kıtasının, doğu-batı doğrultusunda 76 dakikalık saat farkı bulunmaktadır.

Anadolu kıtasının “hususî-özel konumu” ise, düşman çatlatacak (ve çekecek!) cinstendir. Dağlık bir coğrafyadır, “yeşil”dir. Akarsuları bakımından çevrenin en zenginidir. Üç tarafı denizlerle çevrilidir, Boğazları ile de stratejik önemi haizdir. Kendisini çevreleyen denizler Cebel-i Tarık Boğazı ile Atlas Okyanusu’na, Süveyş Kanalı-Kızıldeniz vasıtasıyla da Hind Okyanusu’na bağlantılıdır,

Harita üzerinde bakıldığında görüleceği üzere, Anadolu kıtası, Asya’dan bir namlu gibi Avrupa’ya uzanmıştır. Bu hususiyeti sebebiyle, üç kıtanın kesiştiği yerdir. Gerek fizikî, gerek beşerî-iktisadî şartları bakımından, Anadolu, Asya kıtasının bir küçültülmüş hali gibidir ve bu yüzden de batı, coğrafî literatürde “Asia Minor-Küçük Asya” olarak isimlendirilir.

Anadolu, şekil itibariyle dikdörtgen bir görünüm arzetmektedir.

Üç tarafı denizlerle çevrili bir kara olduğundan “amfibi” hususiyetine sahibtir.

Anadolu’nun üzerindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları, Osmanlı Devleti’nin emperyalistlerce paylaşılması sebebiyle, sunîdir, yani anlaşmalarla çizilmiştir.

***

T.C’NİN KARA SINIRLARI

Türkiye Cumhuriyeti-T.C, Asya kıtasının güneybatı ucunda, Anadolu yarımadası üzerindedir. Topraklarının küçük bir kısmı Avrupa’nın güneydoğusunda yeralan Balkan yarımadasının bir kısmındaki Trakya’da bulunur.

Kuzeyinde Bahr-i Siyâh-Karadeniz; doğusunda Bağımsız Devletler Topluluğu-BDT’ndan Gürcistan, Ermenistan, Nahçivan, İran; güneyinde Irak, Suriye ve Bahr-i Rûm-Akdeniz, batısında Adalar Denizi (Ege denizi); kuzeybatısında ise Yunanistan ve Bulgaristan mevkiilenmiştir.

Kuzeybatısında Marmara Denizi bulunur; bu deniz Çnakkale Boğazıyla Adalar denizine, İstanbul Boğazıyla da Bahr-i Siyah’a bağlanır.

T.C’nin yüzölçümü (Devlet İstatislik Enstitüsü’ne göre) 779.658 km²’dir. (18) Bu itibarla -İran hariç- komşularından daha büyüktür. Çevresindeki devletlerin yüzölçümlerinin toplamı 1.052.582 km²’dir. [Acaristan/Gürcistan: 69.700 km², (Acaristan: 2.911 km²) Ermenistan: 29.800 km²; Nahçıvan/Azerbaycan: 86.600 km² (Nahçıvan: 5530km²); Irak: 438.446 km²; Suriye: 185.180 km²; Yunanistan: 131.944 km²; Bulgaristan: 110.912 km²] Bu devletlerin yüzölçümü toplamından %20 civarında küçüktür. Buna, yerleşime uygun saha hususîyetini eklediğimizde, T.C’nin -esasta Anadolu- büyüklüğü tartışılmaz bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

T.C’nin kara sınırları uzunluğu 2753km’dir. 877 km ile en uzun kara sınırı Suriye iledir; BDT ile 610 km [Acaristan 128, Gürcistan 148, Ermenistan 316, Nahçıvan/Azerbaycan 18 km], İran ile 454 km, Irak ile 331 km, Bulgaristan ile 269 km, Yunanistan ile 212 km’dir. Denizlerle olan kıyı uzunluğu ise (Adalar kıyısı 6480 km, Trakya kıyısı 786 km, Adalar kıyısı 1067 km) toplam 8333 km’dir. Tabiatıyla toplam sınır uzunluğu 11.086 km’dir.

T.C-Acaristan/Gürcistan Sınırı

T.C’nin doğu sınırı -İran hariç- 1991 yılına kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile idi. SSCB’nin dağılması ve yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulmasıyla, Topluluk içinde yeralan üç devletin sınırları, SSCB’nin sınırları yerine ikame edilmiştir. Gürcistan/Acaristan sınırı 16 Mart 1921 Moskova Antlaşmasıyla, diğer sınırlarda 13 Ekim 1921 Kars Antlaşması ile çizilmiştir.

Bu sınır, Acaristan Özerk Türk Cumhuriyeti ile 128 km, Gürcistan ile 148 km. olmak üzere 276 km.’dir. Moskova Antlaşması’nın İmzasından 12 gün sonra -28 Mart 1921’de- Türk askeri birlikleri Acaristan’dan çekilmiş ve burası SSCB sınırları içine girmiştir.

TC ile Gürcistan/Acaristan sınırı, batıda Bahr-i Siyah/Karadeniz sahilindeki Sarp deresinde başlar. Derenin kuzeydoğu yamaçları Acaristan’a, güneybatısı ise TC’ye bırakılmıştır.Acaristan-Karçal dağlarının arasından geçen sınır, doğuda posof çayı vadisine girerek güneye doğru ilerler; Kurtkale ve Aktaş (Azab) Gölü ortasından geçen sınır Ardahan platosunun doğu bölümü üzerinde devam ederek Ermenistan sınırına ulaşır.

TC-Ermenistan Sınırı

Sınırın uzunluğu 316 km.’yi bulmaktadır. Bu sınır, Arpaçay ve Aras vadilerini izleyerek Nahçıvan/Azerbaycan sınırında son bulur.

TC-Nahçıvan Azerbaycan Sınırı

Bu bölge, TC’nin en kısa sınırıdır; 18 km. kadardır. Sınır, Iğdır Dil ucunda aras Nehri boyunca devam eder. Nehir, ileride Nahçıvan-İran sınırını oluşturur. Nahçıvan ayrıca, Ermenistan koridoru ile Azerbaycan’dan koparılmıştır.

TC-Irak Sınırı

Bu sınırın uzunluğu 331 km.’dir. TC-İran sınırının bitiminde başlar ve doğu batı yönünde uzanır; TC-Suriye sınırında son bulur. Sınır, 5 Haziran 1926 tarihinde TC-İngiltere arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile çizilmiştir.

TC-Suriye Sınırı

TC’nin en uzun kara sınırıdır; 877 km. kadardır. Snır, TC ile Fransa arasında imzalanan (20 Ekim 1921, 5 Haziran 1926 tarihleriyle “hazırlanmış”) 23 Haziran 1939 Ankara Antlaşması ile de kesin hâlini almıştır. TC-Irak sınırının bitimiyle başlayıp, doğu-batı yönünde Cizre-Nusaybin-Akçakale-Kilis ile devam edip Hatay’da nihayetlenir. 10’dan fazla sınır kapısı bulunmaktadır.

TC-İran Sınırı

Sınırın uzunluğu 454 km.’yi bulmaktadır. Sınır Kuzeyde Nahçıvan sınırının bittiği yerden başlar, kuzey-güney yönünde dağlık sahada devam edip, TC-Irak sınırında nihayetlenir. Sınır Sultan 4.Murad devrinde imzalanan, 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması ile çizilmiştir.

TC-Bulgaristan Sınırı

Sınırın Uzunluğu 269 km.’yi bulur. Kapıkule sınır kapısı yakınında başlayıp, kuzey-doğu istikametinde devam edip Tunca nehrine, sonra da doğu istikametine yönelip Istranca-Yıldız dağlarını katedip Revze deresiyle Bahr-i Siyah’a varıp neticelenir.

Sınır, 1912-1913 Balkan Harbi (93 Harbi) ile tesbit edilmiştir ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile tastik edilmiştir.

TC-Yunanistan Sınırı

Uzunluğu 212 km.’yi bulmaktadır. Kara sınırı, Meriç ırmağının en derin çizgisini takip ederek Kapıkule sınır kapısı yanında Bulgaristan-TC sınırı ile birleşir. Sınır, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile çizilmiştir.

***

TC’NİN DENİZ SINIRLARI

TC’nin üç tarafı denizlerle çevrilidir; bir yarımadadır. TC’nin denizler kıyı uzunluğu 8333 km.’yi bulur. Bahr-i Siyah/Karadeniz kıyı uzunluğu 1965 km. Marmara 1189 km., Adalar 2805 km., Bahr-i Rum/Akdeniz 1577 km.’dir. TC’ye ait adaların kıyı uzunluğu 1067 km. kadardır. Anadolu kıyılarının uzunluğu 6480 km., Trakya sahilleri uzunluğu 786 km.’dir.

***

TC’NİN HUDUD-SINIR MESELELERİ

TC’nin, 1639 tarihli, 4. Murad Han devrinde imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile çizilen İran hududu dışındaki bütün hududları “sorunlar yumağı” halindedir. Buna kara ve deniz hududları dahildir.

Suriye hududunda, köyler bölünmüştür, Haleb, Humus ve Hama gibi Türk nüfusunun kesif hâlde bulunduğu bölgeler Suriye’ye bırakılmıştır. Hatay ise hala en büyük meselelerden biridir. Acaristan/Gürcistan hududunda acıklı bir manzara arzeden Sarp köyü, Sarp deresi hudud kabul edildiğinden aile fertlerine kadar iki ayrı devlet tarafından paylaşılmıştır ve anne-baba ötede, çocuklar TC’de kalacak kadar “tragedya”tik bir “sorundur”. Ermenistan ile bugüne kadar devam eden “toprak talebi” mevcuttur. Nahçıvan hududunda da Türk köyleri karşı tarafta bırakılmıştır. Irak hududu Musul-Kerkük meselesi sebebiyle “sorunlu”dur. Hakeza, Körfez Harbi sonrasında hasıl “edilen” meseleler sebebiyle, sırf TC’nin değil, Irak’ın değil, dünyanın “en sorunlu” yeridir. Bulgaristan hududu, Rodop dağları, Deliorman, Meriç, Arda ve Tunca nehirleri etrafı Türk nüfusunun kesefati ve buna uygulanan meşhur “Bulgar zulmü” sebebiyle, akabinde başlayan “göç” vesilesiyle “sorunlu”dur. Yunanistan -kara- hududu Batı Trakya meselesinden ötürü “sorunlu”dur.

TC’nin en “sorunlu” hududları denizdedir. Mevcut hâliyle, Bahr-i Siyah/Karadeniz, bazı ufak mevzular hariç şu anda problemsiz vaziyettedir. Türk balıkçı gemilerinden kaynaklanan, bazen Ukrayna deniz kuvvetlerinin gemi batırmalarına kadar varan haller mevcut olsa da, bunlar -TC için- diğer denizlerdeki meselelere nazaran büyütülecek mevzular değildir. TC’nin belli başlı deniz hududu sorunu Adalar Denizi ve Bahr-i Rum/Akdeniz’dedir. Anadolu’nun güneybatısında yeralan, “Menteşe Adaları/ 12 Adalar” ile Adalar Denizi/Ege Deniz’indeki meseleler, TC’nin elini-kolunu bağlamaktadır. TC’nin “emniyet meseleleri”nin en başında burada meydana gelen “Kıta sahanlığı”, hava kullanım sahası-FIR hattı (Flight Information Region), Kıbrıs, Adalarının silahlandırılması gelmektedir ve tabiî ki Boğazlar!..

Hasılı; TC’nin BÜTÜN HUDUDLARI çok derin meseleleri haizdir. Lozan Antlaşması ile (ve sonrasındaki bir kaç antlaşma ile) çizilen hududlar, “getirilmiştir”; şu veya bu şekilde tekrar nizama getirilmeye mecburdur.

***

ANADOLU’NUN BEŞERÎ VE İKTİSADÎ TAHLİLİ

– TC’nin Kullanamadığı, Kullanmadığı Tabiî Âletler –

BEŞERÎ UNSUR AÇISINDAN

İbn-i Haldun der ki:

“-Bil ki, NÜFUSU, istihsali ve bayındırlığı artmakla, türlü uyrukların-ırkların yaşadığı il ve bölgeler ahalisinin iktisadî hâli düzgünleşir, mal ve servetleri, şehir ve kasabaları çoğalır. Devletleri kuvvetlenir ve büyür… Şehrin, nüfusu azalmaya başladıktan sonra hüner ve sanayi o nisbette azalır…”

TC, daha önce bahsettiğimiz gibi, yüzölçümü itibariyle hududdaşlarından fazla bir araziye sahib olmakla birlikte, NÜFUS itibariyle de -İran hariç- daha fazla insana sahiptir. 2000 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre, TC’nin nüfusu 67 milyon civarındadır.

1995 Birleşmiş Milletler İstatistiğine göre, Gürcistan 5.7 milyon, Ermenistan 3.5, Azerbaycan 7.7, İran 64.6, Irak 20.6, Suriye 15.4, Yunanistan 10.6, Bulgaristan 8.7 milyon nüfusa sahibtir; TC’nin ise 63.4 milyon. İran hariç hududdaşlarının toplam nüfusu 72 milyon civarındadır. 1980 tarihine bakıldığında TC 44.4 milyon, İran ise 38.7 milyon idi.

Bizden az nüfusa sahib olan İran’ın bizi geçmesinin sebebi, Özal-Koç “yerli ortaklığı” ile başlatılan nüfus planlama propagandası, “yapabildiğin değil, bakabildiğin kadar çocuk” sloganı ile tamamen “kapitalist zihniyet” altında gerçekleştirilen çalışmalardır. “Devletin küçültülmesi, kutsal devlete hayır, “devlet babaya hayır” ifâdeleri de bu zihniyetin iktisadî ve malî ayaklarıdır. İran ise, hususen Devrim’den sonra nüfus arttırımını teşvik etmiş ve bugünkü seviyesine ulaşmıştır.

Nüfusun dağılışına gelince, en kesif bölge Doğu Karadeniz’dir. Kesifliğin fazlalığının sebebi, dağların hemen sahilden itibaren birden yükselmesinin, zaruri olarak nüfusun dar kıyı şeridinde toplanmasıdır. Marmara Bölgesi ikinci sık nüfus sahasıdır. Mümbit olüvyal ovalar ve sanayi fabrikaları, bunun sebebidir. Batı Anadolu ise sahil kesimi ile nüfuz kesafetine sahibtir. Edremit Körfezi kıyıları ile Gediz ve Küçük-Büyük Menderes ovaları en kesif yerlerdir. Sahil bölgeleri içinde nüfusun en kesif olduğu yer, Akdenizdir. Akdenizin doğu sahilinde Çukurova, Amik ovası ve İskenderun en kesif sahalardır.

TC’de ziraî nüfus kesafetinin en yüksek olduğu yer Doğu Anadolu’dur. Burada unutulmaması lüzumlu ve zarurî nokta, husûsen Doğu ve Güney Anadolu bölgelerinde “terör” bahanesi sebebiyle, “zorunlu iskân” faaliyeti başlamış, köy nüfusu şehir etrafına toplatılmış, ziraî sahalar ve hayvancılık, bütün bunlara ilave yapılan “kota’lar”la işletilemez hale getirilmiştir. ’90’tarihi itibariyle bölgedeki nüfus dağılımı büyük ölçüde değişmiş, Batı bölgelerine göç olayı gerçekleşmiştir. Bu ise tüm bölgeleri tesir altına aldığı ve “demoğrafiyi” değiştirdiği gibi, ziraat ve hayvan yetiştirmeciliğini müthiş derecede geriletmiştir, ikisinde de ithalatçılık artmıştır.

***

İKTİSADÎ UNSUR AÇISINDAN (19)

Tarım:

1995 yılı verilerine göre Anadolu topraklarının %32’si tarım arazisidir. (81.4 milyon hektarın 26 milyon hektarı) Toplam arazinin (81.4 milyon hektar) %32’si tarım ve bağ-bahçe arazisi (%29’u tarla, %3.2’si bağ-bahçe), %21.4-17,3 milyon hektarı çayır ve mera arazisi, %24.8-20.2 milyon hektarı orman arazisi, %20.9-15.9 milyon hektarı ise ürün getirmeyen araziden oluşur.

23,5 milyon hektarlık tarım arazisinin 559’unda (13.8 m. hkt.) tahıl üretimi yapılmaktadır. Mevcut tahıl tarımı içinde en büyük pay 9.4 kilo hektar ile buğday tarımındadır. Bu üretime de aksetmiş (1995 itibariyle) 28 milyon tonluk tahıl üretiminin 568-18 milyon tonunu buğday üretimi oluşturmuştur. Aynı dönemde 7.5 milyon ton arpa, 1,9 milyon ton mısır, 150 bin ton pirinç üretimi gerçekleşmiştir.

Aynı dönem itibariyle sebze tarımı da artmıştır. 2.2 ml.hktr. arazi üzerinde sebze tarımı yapılmış ve 1.8 milyon ton baklagil, 7,7 m.ton yumrulu sebze (4,7 m. tonu patates), 1.4m. ton yapraklı sebze, 16,1 m. ton meyveli sebze üretilmiştir.

Sanayi bitkileri tarımında 1992’de 334 bin ton olan tütün, 1995’te 210 bin tona düşmüştür. 714 bin hektar araziyi pamuk ekimi yapılmış ve 837 bin ton pamuk elde edilmiştir. 1995’te 11,1 milyon ton şekerpancarı üretilmiş ve bundan 1,2 milyon ton şeker üretilmiştir. TC; şekeri dışardan ithal etmektedir.

1995 itibariyle, 102,7 bin ton/bt kuru çay, 900 bt ayçiçeği tohumu, 75 bt soya, 455 bt fındık, 1,3 mt zeytin, 100 bt zeytinyağı, 132 bt kuru üzüm, 70 bt kuru incir, 842 bt portakal, 418 bt limon, 453 bt mandalina, 36 bt antep fıstığı üretilmiştir.

Bütün bunların yanında Anadolu’da bulunan mümbit arazide HER TÜRLÜ TARIM ÜRÜNÜ, kalitesi ziyade olarak üretilebilir ve üretilmektedir. Lüzumlu olan şey, bunun “programa” ve “tesirli müeyyidelere” tâbi tutulması ve kesinlikle “haricî tavsiyeler” (IMF gibi, AB gibi) boyun eğilmemesidir. Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu gibi kıymetli bir toprak parçasının üzerinde olmasına rağmen, kendisine belli bir plan çercevesinde dayatılan “tarım ülkesi” hususiyetini de KAYBETMİŞ ve TOPRAĞA İHANET ederek, ithalatçı pozisyonuna gelmiştir.

Hayvancılık:

Tarımın bir kolu olan hayvancılık, çok yönlü bir iktisadî faaliyettir. Et, süt, yumurta, bal gibi insan vücudu için en lüzumlu gıdaların elde edilmesi ve muhtelif sanayi şubelerine (gıda, tekstil, deri endüstrisi) ham madde sağlanması bu yolla olur. Bu cihetiyle hayvancılık devlet iktisadına çok büyük katkılarda bulunur.

TC, hayvan yetiştiriciliği (besicilik) bakımından da, tarım ile aynı kaderi paylaşmaktadır. Besicilik 1970’lere kadar yükselmiş fakat sonradan tekrar gerile(til)miştir. 1935’te 35 milyon baş olam hayvan varlığı, 1970’de 73 milyona ulaşmıştır. 1984’te 61.374 milyona düşmesine rağmen Avrupa’da birinci, dünyada ise yedinci sıradadır. Bu rakam 1995’te 56 milyona, yani 1960’lar seviyesine inmiştir. Besicilikte seviye böyleyken, hayvani gıdalarda tüketim noktasında çok gerilerdeyizdir; neredeyse batılının yediğinin 7/1i!..

Türkiyenin çayır ve otlak arazisinin 580’den fazlası Ankara’nın doğusundadır. Tabiatıyla buralar hayvancılığın yoğun yapıldığı yerlerdir. Tarımdaki “mesele”, hayvancılıkta da mevzu bahstir! Eldeki yayınlanmış istatistikler ’99 veya daha çok ’95-’97 senelerini kapsamaktadır. Tabiatıyla değerlendirmeler de bu yıllar ölçü alınarak yapılmaktadır. Oysa, bugün itibariyle tarım nasıl ülkemizde “varken aslıyla yok” ise, hayvancılık bu ifâdedeki hâlden de beterdir. Misâl olarak Doğu’da kurulu “Van-Et Kombinesi”, günde 800 büyükbaş 1.250 küçükbaş hayvan kesimi yapabilecek kapasitedeyken, haftada iki gün ancak kesim yapabilmektedir! Çünkü hayvan kalmamıştır!.. Artık, insanlar, sadece kendi günlük ihtiyaçlarını karşılayacak kadar hayvan beslemekte, büyük “kombine” tesisleri açılmamakta, varolanlar ise kapanma noktasına gelmiştir. Bunun haricinde, ülkede yaşayan insanların temel hayatî gıdalarını sağlayan hayvancılık yok edilirken, ülke insanının ağız tadına uymayan, hücrelerinde olmadığından ileride birtakım hastalıklara sebebiyet verme ihtimali yüksek, sadece “parasal” yönü itibariyle -tavşanlar gibi ürediklerinden- avantajlı ve tamamen ithal ikameli “Deve kuşu” çiftlikleri, “teşviklerle” pırtlak gibi çoğalmaktadır. Bu, süt, süt ürünleri ve et noktasında, ülkemiz insanını “ithal mala” sevk edici bir tatbikattan başka bir şey değildir ve hayvancılığımızın “idam fermanı”dır. Devekuşu’na zâtıyla karşı değiliz; bu ülkenin “asıl” hayvan sisteminin öldürülmesine ve yerine (bu ölümü hissettirmeme gayesine mıhlı!) “pansuman” kabilinden yerleştirilmesine KARŞIYIZ!.. Ötekilerin YANINDA, devekuşu olabilir; fakat devekuşu’nun yanında ötekiler, aslıyla vatana ihanet ile eşdeğerdir.

Ülkemizde, sığır (İnek, öküz, boğa, manda), at, katır, eşek ve devenin yanında; küçükbaş hayvanlardan koyun ve keçi yetiştirilmektedir. Her yönüyle faydalanılan bu hayvanlardan koyun, kıvırcık cinsiyle Marmara ve Batı Anadolu’da, mor karaman cinsiyle, İç ve Doğu Anadolu’da, dağlıç cinsiyle İç Batı Anadolu’da, merinos ve sakız cinsiyle Güney Marmara’da yetiştirilmektedir. Tiftik keçisi ki, Ankara keçisi de denir, özellikle Ankara ve çevresinde, kıl keçisi ise dağlık bölgelerde yetiştirilmektedir.

Hayvan yetiştiriciliğinde bir diğer saha da kümes hayvancılığıdır. Tavuk, hindi, kaz ve ördek başta gelen kümes hayvanlardandır. İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Bursa, Bolu, Kütahya illerinde büyük çiftlikler bulunmakta, Kütahya ve Afyon illeri ise “yumurta fiyatlarını” belirleme ağırlığına ulaşmaktadır. ’96’larda ihraç bile edilebilen yumurta, bugün ithâl ikâmelidir.

Belli başlı büyük çiftlik-şirketler, iktisâdî sarsıntılar sebebiyle tek tek kapanmakta ve bu hem işsizliği hemde şirkete “ürün” sağlayan küçük “aile bahçeleri”ni de iflasa sürüklemektedir. En son örnek, Bolu’daki “Mudurnu Tavukçuluk”tur. Borçları sebebiyle kapanan şirket bütün Bolu’yu etkilemiş, yem alınamadığından binlerce tavuk telef olmuştur. Bolu’nun iktisadî hayatında mühim bir yer tutan şirketin batışıyla, “ölü fiyata” İsrail firmaları şirketi ele geçirmeye çalışmaktadırlar. Ülkemizde, İsrail uzantısı firmalar eliyle giren “deve kuşu”, hayvancılık sisteminin yeniden inşaı için kullanılmaktadır; kümesi de ele geçiren İsrail’liler bu sayede Afrika’ya devekuşunu ithâl edebilecek güce kavuşacaklardır.

Ülkemizde ayrıca ipekçilik ve arıcılıkta, coğrafyanın getirdiği imkanlar sebebiyle yapılmakta, özellikle “bal”da çok faydalı muhtelif ürünler üretilmektedir.

Denizcilik ise tam anlamıyla facia hâlini yaşamaktadır. Denizcilikten sorumlu Devlet Bakanı Ramazan Mirzaoğlu’nun değişiyle, “bir deniz ülkesiyiz ama denizci değiliz!” Üç tarafı denizle çevrili bir ülkede hâlâ Norveç’in balıkları satılmakta ve kendi balıklarımızla başabaş bir fiyata sahib olduğundan da alıcı bulmaktadır. 1995 verilerine göre denizlerimizden 557 bin ton, iç sulardan (göller) 45 bin ton balık avlanmıştır; balık üretim çiftliklerindeki üretim de 22 bin tona tekabül etmektedir. Karadeniz, balık avcılığının 2/3’ünü ihtiva etmektedir. Karadeniz’de en çok hamsi avlanmakta, bunu palamut, sardalya, istavrit ve kefâl takib etmektedir. Karadenizde ayrıca “balık üretim çiftlikleri”nde de balık yetiştirilmektedir. Balık dışında az da olsa, midye, ahtapot, kalamar, kerevit ve deniz süngeri avı yapılmaktadır. Eğirdir Gölü’ndeki kerevit üretiminin büyük kısmı ihraç edilmektedir.

TC’nin “deniz filosu”, ülkenin coğrafî mevkiine nazaran bir filika grubu niteliğindedir: TC’nin ithalat ve ihracatının %93’ü deniz yoluyla yapılmaktadır ve bunların %30’luk bölümü “Türk Bayraklı” gemilerce taşınmaktadır. Bu tablo, durumun vehametini göstermeye yeter!

***

MADENLER VE ENERJİ KAYNAKLARI

Anadolu değişik jeolojik dönemlerde çeşitli tektonik olaylara uğramış ve çeşitli tabiî ortamlar geçirmiştir. Bu nedenle muhtelif tabakalar arasında çok değişik madenler oluşmuştur. Bu sebeble de maden çeşitleri bakımından dünyada ön sıralarda gelmektedir; fakat, bazı maden rezervleri bakımından zengin ise de, bazılarında da kıt bir rezerve sahiptir. Madenler yeraltında “yatak”lar hâlinde bulunur; yataklardaki madenler “filiz” adı verilen bilişimler durumundadır. Madenlerin çıkarılması ve işlenmesi aşamasını kapsayan sanayiye “maden sanayii” denir. Yataklarda bulunan filizlerdeki maden oranına “tenör” denir. Tenörü düşük maden ocakları, ekonomik olmadığı için işlenmez.

Anadolu’daki başlıca madenler, demir, krom, magnanez, florid, bakır, kurşun, çinko, boksit, civa, tuz, antimon barit, lületaşı, mermer, kükürt, kömür, uranyum, toryum ve petroldür. En çok krom mevcuttur; TC, 36,8 milyon ton rezervi ile kromda dünya dördüncüsüdür. Yıllık üretim ise 1,5 milyon ton civarındadır. Savaş araçlarında, uçak ve lokomotif motoru yapımında kullanılan hususî çelik, krom ile elde edilir. Fethiye, Köyceğiz, Guleman, Kütahya-Bursa arası ve Antakya-Islahiye arasıyla Adana çevresinde çıkarılmaktadır.

Kolay işlenebilen, iletken bir metal olduğu için elektrik ve elektronik sanayiinde çok mühim bir yere sahib olan Bakır rezervi 150 milyon tondur; yıllık üretim 150 bin tondur ve bir kısmı da ihraç edilir.

Son günlerde “peşkeş çekilme” iddialarıyla gündeme gelen Bor mineralleri açısından Anadolu dünya ikincisidir. Ticarî değeri yüksek olan bor minerallerinde boraks ve kolemanit, en çok çıkartılandır. Atom reaktörleri, jet ve roket yakıtları, sun’i gübre yapımı, boya, kağıt, cam ve seramik sanayii, temizlik sanayii üretinide kullanılır. Baroks yatakları, Eskişehir-Kırka’dadır. Etibank tarafından işletilmektedir. Kolemanit ise Kütahya-Emet’de ve Bigadiç’te bulunmaktadır. Anadolu’nun bor minarellerinin tahmini değeri 1 trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır.

Baryumun minerali ve tamamen “stratejik” bir maden olan Barit bakımından da dünyanın ilk sıralarında yer alır Anadolu. Ayrıca, 20 milyon ton manganez, 60 milyon ton kurşun-çinko, 30 milyon ton volfram, 1 milyon ton nikel, 6 milyon ton molibden rezervi mevcuttur. Anadolu’nun her yerinde demir yatakları olmakla birlikte, bir kısmı işletilmeye elverişli değildir. Demir üretimi yetersiz olduğundan çoğu zaman ithal edilmektedir.

Enerji kaynağı bakımından da Anadolu kemdine yeterli sayılabilir. Taşkömürü ve Linyit rezervi 10 milyar ton olarak tahmin edilmektedir. Özellikle linyit mesken ısıtılmasında kullanılmaktadır. Ayrıca termik santrallerde elektrik üretiminde de kullanılır. Üretim kapasitesi arttırılırsa ve uygun santraller inşa edilse, Türkiye’nin 15 senelik elektrik ihtiyacı karşılanır hale gelebilecektir.

Petrol üretimi açısından kısır, rezerv bakımından ise “bilinmezlik” içindeyiz. Ülkemizde hakiki bir gözle bakıldığında, petrol aranmadığı ortaya çıkmaktadır. Sınırlı bir bütçe ile 3-5 kuyu açılmakta ve böylece petrol “aranmakta”(!)dır. Yıllık petrol tüketiminin 40 milyon ton civarında olduğu ve petrolün fiyatının ve bağımlılığının arttığı düşünülürse, çevresindeki heryerden petrol fışkıran bir devletin, petrol arama işine dört elle sarılması gerektirirken, tam aksine, baştan savma cinsinden işler yapılmaktadır. Irak, İran ve kafkasya petrol ve doğalgaz rezervleriyle dünyanın ilklerinde yeralırken, Anadolu’nun petrol rezervi 50 milyon ton olarak açıklanıyor. Bir başka açıklamada ise 1 milyar tondan bahsediliyor. Dünyanın en büyük petrol şirketi Exxon’a göre ise, “Uzaydan bakıldığında, Türkiye bir petrol okyanusu üzerinde yüzmektedir!”

Radyoaktif mineraller de bulunmaktadır bu coğrafyada. Nükleer enerji üretiminde kullanılan bu mineraller, Uranyum ve Toryum’dur. Uranyum, Salih’li-Köprübaşı havzasında ve Yozgat-Sorgun’da; Toryum ise “dünya çapında” sayılabilecek yatakları ile Eskişehir-Sivrihisar’da bulunmaktadır. Ancak bu yataklar henüz işletilmemektedir. Bir çok ülke elektrik üretiminin büyük bir bölümünü nükleer enerjiden karşılamaktadır.

Coğrafî mevkii sebebiyle “güneş”den yararlanma konusunda Anadolu çok şanslıdır. Anadolu’nun 563’ü yılın 10 ayı, %17’sinde ise bütün yıl boyunca güneş enerjisinden yararlanma şansına sahibken, buna uygun çalışmalar yapılmadığından, güneş enejisinden asgari seviyede faydalanmaktadır. Bunun yanında Su gücü-Hidrolik enerji bakımından ise, bölgesinin birincisi, dünyanın sayılı yerlerindendir Anadolu.

Stratejik Madenler ve Anadolu

Türkiye için en gizemli maden, “petrol”dür; var mı yok mu, varsa ne kadardır vesaire, hiç bilinmemekte, ortaya birtakım “rezerv rakamları” atılıp mevzu uyutulmaya çalışılmaktadır. Yüzyılın başında “petrol savaşı”na sahne olan Osmanlı Devleti fizibilitesi çıkmış Musul-Kerkük petrol sahasını kaybetmiştir. O gün çıkarılan ve o günkü tekniğe göre hazırlanan raporlarda dahi Anadolu’nun güneydoğu ve doğusunda petrolün varlığı işaretlenmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki, Amerikan “Chester Projesi” de, bu raporlar doğrultusunda hareket etmekteydi; öyle ki, Musul sahasının İngiltere’ye (yani Irak’a!) bırakılışının kesinleşmesinden sonra dahi, proje konusunda ısrarcı olmuşlar fakat mevcut siyasî tablado TC’ye düşen “rol” sebebiyle proje akamete uğramıştır. (20)

Shell’in Petrol Araştırma Müdürü Anthony Hage’ın, “Burnunuzun dibindeki Suriye, Irak, İran ve Sovyetler Birliği’nde petrol olur da hiç Türkiye’de olmaz mı? Bir uzman olarak bunun aksini asla düşünemem!” demektedir.(21) Adıyaman’daki petrol kuyularının -bir rivayete göre!- rezervi 4 milyar 270 milyon varildir.

Tabiî gaz ise, Zonguldak ve Trakya’da oldukça fazladır; bazı raporlara göre 6 trilyon metreküplük bir tabiî gaz rezervinden bahsedilmektedir.

Bor’a gelince… Bor, tarımdan nükleer tesislere ve uzay çalışmalarına kadar pek çok alanda alternatifsiz olarak kullanılan bir madendir. 2300 derecede erimesi sebebiyle “uzay mekiği”nden inşaatlara kadar pek çok sahada; elektronik sektöründe E-glas’da, cam ve fiber glasda, uçak motorlarında ve temizlik sanayii başta olmak üzere her yerde kullanılmaktadır. Dünya rezervinin %80’i Anadolu’dadır; “teknik”le iştigal eden ABD’de ise %13… Türkiye Bor rezervi 2.5 milyar tondur; ham haldeyken tonu 400 dolarken işlenip “super iletken” hâle geldiğinde değeri çok fazla yükselmektedir. Şu ânki rezervin değeri 1 trilyon dolardır. Bu ise işlendiğinde 7-8 trilyon dolar demektir.

Bir devlet teşekkülü olan “Etibank”ın, bankacılık ve madencilik olarak ikiye ayrılıp madenle ilgili kurulan “ETİ Holding AŞ”nin özelleştirilmesi ve böylece “stratejik maden”in n’idüğü belirsiz şirketlerin eline geçmesi -“Devletçe İşletilecek Madenler Hakkında Kanun” gereği ve 2172 sayılı 1983 tarihli kanunun 2. maddesindeki “bor tuzları, uranyum ve tolaryum madenlerinin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır” kaydı gereği- Bilderbergli Sabatayist Dinç Bilgin’in de ortağı olduğu “Park Holding”e satışı iki defa Anayasa Mahkemesinden dönmüş ve Mayıs 2001 tarihi itibari ile de “ETİ Holding” özelleştirilme kapsamından -şimdilik- çıkarılmıştır.

Arabistan’ın ve Irak’ın petrolü, Brezilya’nın kahvesi, Norveç’in “Elektronik”i nasıl tek sektör olarak o devletlerin zenginliğine (ilk iki devletin özel durumları hariçtir elbette) sebeb olduysa şu TC idarecileri “bor”u bari değerlendirebilselerdi, bugünkü “IMF dayatmaları”nın rezillik ve şerefsizliğine bu ülkeyi getirmezlerdi.

(Jeopolitik) ehemmiyeti yüksek Anadolu, “stratejik madenler” sebebiyle de bu ehemmiyetini devamlı arttırmaktadır.

***

ULAŞIM-NAKLİYE YOL VE VASITALARI (22)

Ulaşım-nakliye sistemi coğrafî tesirlerin altındadır. Dağlık alanlar, soğuk iklim ve üç tarafın denizlerle çevrili olması, ulaşım-nakliye sistemini tabii olarak etkilemiştir. Gelişen teknoloji bütün tesirlerin menfî yönlerini azamî seviyeye indiriyor olsa da, TC’nin idarî kadrosu, tamamen siyasî bir tercih yapmışlar, coğrafî ve iktisadî şartları dikkate alarak bir plan yapmak ve haricî devletlere bağımlılığı azaltmak yerine bunu daha da arttırıcı, coğrafyanın getirdiği avantajları gözden uzak tutucu bir çalışma tarzını geliştirmişlerdir.

Anadolu, çok az, (belki de hiç yok) devletin sahip olduğu coğrafyaya sahiptir. Yüzölçümü, sahillerinin uzunluğu ve tabiî coğrafî amilleri dikkate alındığında, masraflı hava yolunun gerek kalmadan deniz-demir-kara yolu üçlüsünün mükemmel bir organizasyonu kurulabilir. Hem hızlı hem de ucuz bir ulaşım-nakliye sistemi oluşturulabilirdi. Yapılmadı.

Karayoluna dayalı bir sistem (!) geliştirildi. Yurt içindeki insan ve yük nakliyesinin %96’sı karayolu ile gerçekleştiriliyor. Bunun yanında, Kara yollarımız yine de “dökülüyor.” Özellikle doğu bölgemizde çığ ve heyelanlar sebebiyle kapanmaktadır. Demiryolları, 10 bin km. uzunluğunda, iktisadî ve hayatî noktalardan yetersizdir. Keza denizcilik de aynıdır. Ülkenin ithalat ve ihracatı tamamına yakını ile deniz yoluyla yapılmasına rağmen, bu ticarette Türk gemilerinin payı çok küçüktür. Her taraf kara yoluyla donatılmış olmasına rağmen, buna demir ve deniz yollarıyla destek verilmediğinden, yapılan ticarî ve malî işlemlerin getirisi, petrol ve otomotiv sektörünce emilmekte ve tabiatıyla da ne kadar çok ticarî işlem yaparsanız yapın, bu size “kâr” olarak değil “borç” olarak yansımaktadır.

Çok eski devirlerden beri ticarî güzergah olan Anadolu, bugün bu gücünden üzerinde yaşayan insanlar dışında herkesin faydalandığı bir yer hâline gelmiştir. Anadolunun bilinen en eski yolu Hitit dönemine âittir. (M.Ö 2000) Daha sonra oluşan “Kral Yolu” ise -M.Ö 600- Batı Anadolu’da Efes’ten başlayıp Perslerin başkenti Persepolis’e kadar uzanıyordu. Bu devirlerde önemli yollar, parke taşlarla yapılmaktaydı ve Anadolu’da böyle “kaliteli” yollar inşa ediliyordu. Yine İpek Yolu’nun önemli bir kısmı da Anadolu’dan geçmekteydi. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde hanlar, kervansaraylar ve taş köprülerle yolların sıhhati devam ettirilmiştir.

Günümüzde de bu yollar “modern” bir şekilde devam etmektedir. Edirne ile İskenderun arasındaki “E-5 Kara Yolu”, Avrupa’yı Ortadoğu’ya bağlayan en kısa karayoludur. TEM diye de bilinen bu yol ticarî ulaşım-nakliyenin had safhada olduğu bir yoldur. Aynı şekilde, Londra’dan başlayıp, bütün Avrupa’yı kateden ve Edirne-Ankara-Kars-Tiflis hattı da, bizim demiryollarımızın “eskiliğinden”, bizim için yoktur; fakat Avrupa ve Rusya üzerinden bu bağlantı yapılmakta ve ticarî faaliyet güzergahı, Anadolu’dan çekilmektedir. Denizyollarında da, Limanların eski tarz işleyişinden yeterince faydalanılmamakta, bu güzergahta, Yunanistan-Suriye hattına kaymaktadır.

Hülasa; Anadolu, idarecileri sebebiyle katledilmektedir.

***

DİĞER UNSURLAR AÇISINDAN:

FİZİKÎ HUSUSİYETLER

Siyasî coğrafya, her şeyden önce, yeryüzünde siyasî bölgelerin dağılışı, siyasî bakımdan neden önem kazandıklarını veya geri kaldıkları hususunda rol oynayan coğrafî amiller ile bunların mekân dahilinde karşılıklı münasebetlerini incelemektedir. Muhtelif siyasî bölgelerin teşekkülünü sağlayan coğrafî amiller, yeryüzünde muhtelif mekanlarda muhtelif manzaralarla teşkkül etmiştir. Mekâna ve zamana göre birbirinden çok farklı özellikleri bulunan bir siyasî bölge veya yeryüzünün bir parçası, tek boyutlu değildir. Sahanın şekli, büyüklüğü, coğrafî mevkii ve bu sahanın ihtiva ettiği tabii zengilikler bir siyasî unitenin, yani bir ülkenin veya siyasî bölgenin “yatay” istikametdeki boyutunu teşkil etmektedir. Saha unsuru esas itibariyle fiziki coğrafya ile ilgilidir. Bir devletin mevkii (konumu), şekli, genişliği, iklim özellikleri, yer şekilleri, daha ziyâde fizikî coğrafya ile alakalıdır. Fakat bunlara “dikey ve zaman amilleri” katıldığında siyasî coğrafyanın iştigal sahası başlar. Belirttiğimiz bu ifâdelere nazaran Anadolu/TC, nasıl bir fizikî tablo hasıl etmektedir? Beşerî ve iktisadî manzarası -kabaca- ortada olan Anadolu’nun fizikî hususiyetleri nelerdir?

Anadolu’nun coğrafyası muhtelif manzaralardadır. Hususen, Asya kıtasının tümünde görülen hususiyetleri kapsar; Batılıların “Asia Minor-Küçük Asya” demesinin sebebi buradadır. Anadolu, yedi-7 coğrafî bölgeye, yirmibir-21 coğrafî bölüme (23) ve çok sayıda coğrafî yöre ve alt yöreciğe ayrılır. Anadolu’nun güney ve batısında yazları sıcak ve kuru, kışları ılık ve yağışlı “Akdeniz İklimi”, orta bölümünde yağısların yaz başlarına kaydığı “Bozkır İklimi”, Doğu kesiminde yağışların yaz başlarına kaydığı kışları sert soğukların görüldüğü şiddetli “Karasal soğuk iklim”, kuzey kesiminde ise bol yağışlı “Nemli ve ılıman iklim” tipleri görülür. Bütün bunların yanında bir bölgeden diğer bölgeye geçiş iklimlerini gösteren muhtelif iklim tipleri mevcuttur. Misâl olarak, Antalya en göze batan hususiyetlerin sergilendiği bölgedir; sahil kısmında insanlar 30 derecelik havada denize girebilirken az yukarısındaki dağlık alanda kar hâlâ yağmaya devam eder.

İklimlerin muhtelifliği, hayat için en önemli amil olan “su”yun bolluğunu sağlar. Fırat, Dicle (Basra Körfezine…), Çoruh, Yeşilırmak, Kızılırmak, Sakarya (Karadeniz’e…), Susurluk (Marmara’ya…) Bakırçay, Gediz, Küçük ve Büyük Menderes, (Adalar Denizi’ne…) Dalaman, Aksu, Göksu, Seyhan, Asi, Ceyhan (Akdeniz’e…) nehirleri en mühim akarsulardır. Bunların dışında muhtelif küçük akarsularda mevcuttur. Anadolu’da çok sayıda göl bulunmaktadır. Van, Tuz, Beyşehir. Eğridir, Akşehir ve Burdur gölleri başta gelir. Anadolu’nun haritasına bakıldığında -hususen hidroğrafya haritası-, su zenginliği ortadadır. Üç tarafının da denizlerle çevrili olması Anadolu’nun nefis fizik hususiyetini arttırır. (24)

Anadolu’nun rakımı 1162 m.’yi bulmaktadır. Bu ise içinde bulunan muhtelif sıra dağlardan kaynaklanmaktadır. Yarımadanın kuzeyinde Karadeniz sıradağları olan, Köroğlu, Ilgaz, Küre, Canik, Giresun ve Karakoç dağları; güneyinde Toroslar, ki, Gölgeli, Katrancı, Beydağları, Söğüt, Karakuş, Sultan, Geyik, Bolkar, Aladağ, Tahtalı, Binboğa, Malatya, Akdağ, Muş ve Hakkari dağları; Batı Anadolu’da yine aynı istikamette uzanan Kazdağı, Madra dağı, Eğrigöz dağı, Bozdağlar, Aydın dağları, Menteşe dağları; doğuda ise, Tecer, Mercan, Palandöken, Karagöl, Mescit, Kargapazarı, Allah-u Ekber ve Aras dağları ile “volkanik” Nemrut, Süphan ve Ağrı dağı bulunmaktadır. Doğu Anadolu’daki dağların rakımı çok fazladır ki Ağrı’nın rakımı 5137 metredir. Doğu Anadolu’nun platoları ve dağları âdeta kale duvarı gibidir ve harp esnasında mühim bir emniyet seddi oluştururlar. Ayrıca bu dağlar büyük nehirlerin kaynaklarıdır ve hayvancılık için de müsait şartları haizdir.

Suyun, iklimin ve dağların kesişmesi, Anadolu’yu orman açısından bölgenin en zengin parçası yapar. 20.2 milyon hektarlık orman arazisi mevcuttur. Orman arazileri sahil kesimlerinde mevkiilenmiştir; 16.7 milyon hektarı (mevcutun % 83’ü) sahildedir. Haritadaki manzara ise muhteşemdir: Anadolu’nun -dağlarla birlikte- aşılmaz seddi görünümündedir.

Fakat hemen şunu ilave etmek gerekir; yangınlar, kesimler ve ekim yapılmaması sebebiyle orman arazisi, kâğıt üzerinde 20.2 milyon hektar olarak gözükse de, son iki yıldaki yangın vesaire sebeblerle bu rakam yarı yarıya azalmış olduğu ifâde ediliyor.

***

I. KISIM MEHAZLARI

1) “Siyasî Coğrafya ve (Jeopolitik)” ve “(Jeopolitik) Nazariyeler” başlıkları altında yeralan metin: (Prof Dr. Süha Güney, Siyasî Coğrafya, Cilt 2, İ.Ü. Yay., N. 3820, İstanbul 1983.) kitabından faydalanılarak hazırlanmıştır. Meseleyi açık ve sade bir tarzda anlatan bu kitab haricinde faydalandığımız kitabları veya gerekli notları ise ayrı numara ile göstereceğiz.

2) Bu hususu 4. bölümde Başyücelik Devleti’nin (jeopolitik) nazardan değerlendirilmesinde daha geniş tetkik edeceğiz.

3) İsveçli ilim adamı Rudolf Kjellan, 1864-1922 tarihleri arasında yaşamıştır. Göteborg Üniversitesi’nde tarih ve siyasî ilimler profesörü olan Kjellan’ın kitabının ismi, “Staaten als Lebensform-Hayat Şekli Olarak Devlet”dir.

4) Prof. Suat Bilge, Milletlerarası Politika, Ankara Üniv. Yay., Ankara 1966, s. 101

5) Suat İlhan, Jeopolitik Duyarlılık, TTK Yay., Ankara 1989, s. 13

6) Ümit Hassan, İbn Haldun: Metodu ve Siyaset Teorisi, Ankara Üniv. Yay., No: 493, 2. Basım, Ankara 1982, s. 18-19

7) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1991, s. 131-146

8) “Başkanlık Sistemi” veya “Tek El” sistemi hakkında, 4. ve 5. bölümlerde, Batı’daki tatbikatının “arka plânı” hususunda bilgi verilecektir.

9) “Saha” kavramı, Devletin ülkesi demektir; topraklarıdır.

10) Daha da ilginç bir bakış: “(Ratzel’in fikrine göre) hayat alanına sahib olup onu genişletmek, örgütleme, komuta ve yönetim gücü üstün olan insan topluluklarının doğal hakkıdır. Bu kuram NAZİ doktrininin coğrafyasal yönünü oluşturmuştur. Bugün bu kuramın uygulayıcısı olarak, Fırat ve Nil ırmakları arasında kalan Yahudi ülkesini kurmak amacıyla savaşan İsrail devletini görebiliriz. Bunun, NAZİ’lerden en acımasız zulmü gören bir soy tarafından uygulanması da çağımızın en büyük çelişkilerinden biridir.” (Mert Bayat, Strateji-Tarih-Coğrafya İlişkileri, 1. Askerî Semineri, ATASE Başkanlığı Yay., 1983, s. 41) “Amerikan Hâkimiyeti”nde, savaş sonrası NAZİ-SS’lerin, H. Kissinger tarafından “komunizme karşı ortak cephe” diye teşkilâtlandırılması, Avrupa’da “Gehlen Örgütü” ile “Gladio-türü” teşkilâtlanmayı başlatması vesaire… Almanlar, “yenilseler de”, kurdukları teşkilât yapısı ile yine öndeler; fakat Amerikan kontrolünde…

11) Karl Haushoffer çok gizemli bir şahsiyettir. 1869 doğumlu Haushoffer, Genelkurmay tarafından görevli olarak Uzakdoğu’da, Hindistan ve Japonya’da bulunmuş ve Japonya ve Japonları tetkik etmişti. Orada Budizm ile tanışmış, tarikata da girmişti. Tibet’li Lama rahiblerinden dersler almıştı. Dietrich Eckardt isimli zât ile birlikte Hitler’i etkileyen iki adamdan biridir. Rusların meşhur “medyumu” Geregor İvanoviç Gurdyev’in de yakını olmuştu. 1923’te Münih’te ölen Dietrich Eckardt ile Karl Haushoffer, eski bir Germen inancından kaynaklanan ve “büyü” ile ilgilenen “Thule Tarikatı”ndandılar. Nazi liderlerinden Rudolf Hess de bu tarikatın bir üyesi idi ve Hitleri de kaydetmiştir. Nazi sembolü “Gamalı Haç”ın da bu tarikatın, tâ Tibet’e kadar uzanan geçmişinde kullandığı bir sembol olduğu söylenir. Nazi karargâhının yıkıntılarında da Rus askerleri 12 Tibet’li rahibin cesedini bulmuşlardı. Bunun dışında Berlin müdafaasında da bine yakın rütbesiz Tibet’li savaşmıştı. K. Haushoffer, işte böyle “gizemli” bir adam; Tibet’li rahiblere verdiği “sır açıklanamaz!” sözü gereği, savaş sonrası 14 Mart 1946’da önce karısını öldürüp, kendisi de “harakiri” yaparak intihar ediyor ve “sırrı” kendisiyle götürüyordu.

12) İngiltere ve idarecileri için Voltaire’in “M.X.’e” yazdığı 1727 tarihli mektubta enteresan tesbitler mevcuttur: “-Şimdi de ufak tefek konuları bırakıp, daha büyüklerini ele almama izin verirsiniz değil mi? O hâlde, sorarım size; İskoçya’da papazların törenlerde cüppe giymelerini istemedi, hâkimlerin de hakkı olduğunu söylediği bir vergiyi alıp cebine indirdi diye I. Charles’in boynunu vuran, sonra da Cromwell’in parlementoları dağıttığını, lodları, piskoposları kovduğunu ve bütün kanunları bozduğunu ses seda çıkarmadan seyreden bir milletin, nasıl bir millet olduğunu anlamanın kolay bir iş mi olduğunu zannediyorsunuz?

Düşünün ki, II. Jacques, biraz da, bir katolik bilginini kolejlerden birine yerleştirmek için direndi diye tacından tahtından edildi; unutmayın ki, yarı katolik yarı protestan şu gözü kanlı VIII. Henry, sonradan darağacına gönderdiği bir şırfıntı ile evlenmek için ülkesinin dinini değiştirmekten çekinmedi; papadan yana Luther’e karşı kitab yazdı; sonra da kendini İngiltere’de “Papa” ilân edip, ululuğunu tanımayanların hepsini astırdı; kutsal ekmek ve şarabın, kilisede, İsa’nın vücudu ile kanı hâline geldiğine inanmayanları yaktırdı; bütün bunları da güle oynaya yaptı.

Bakın herşey nasıl değişiyor; herşey birbiriyle çelişiyormuş gibi geliyor bize… İspanyollar bir insandan söz ederken, “dün bir kahramandı” derler. Milletler için de, hele İngilizler için sözkonusu oldu mu, aşağı yukarı böyle bir yargıda bulunmak doğru olacak. Falan yılda, falan ayda şöyleydiler, demek gerekecek.” (Tercüme, MEB’nın Üç Aylık Dergisi, Mektub Özel Sayısı, sayı 77-80, 1964, s. 240)

13) N. J. Spykman’ın “nazariyesi”nin, 4. bölümde yeralan “Bloklaşma: Oligarşik Monarşi” yapılanmasının temeli olduğunu, ileriki sayfaları okudukça göreceksiniz.

14) Aslında A-T. Mahan’dan çok önce, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın, “Denizlere egemen olan dünyaya hâkim olur!” gözü ile bu nazariyeyi pratikte uyguladığı bilinmektedir. Bu husus, “Deniz Harb Okulu”nda okutulan, Mert Bayat’ın “Deniz Gücü Dersi Notları”nda da (s. 38) ifâde edilmektedir.

15) İkinci Dünya Savaşı boyunca müttefikler, mihver devletlerin üç katına yakın sayıda uçak ürettiler. İngiltere altı yılda 128.775, ABD ise beş yılda 272.000 uçak üretti. Almanlar ise, üçte biri 1944 yılında olmak üzere altı yılda 110.778 uçak üretti. Harekât kayıpları ise 50 bini geçiyordu. Rusya 158.218 uçak üretip, 17 binini kaybetti. İngilizler 45 bin, Amerikalılar ise 22 bin uçak kaybetti. İtalyanlar 11 bin uçak üretip 4 binini yitirirken, Japonlar beş yılda 60.422 uçak üretip –en az- 18.370’ini kaybettiler. (20. Yüzyıl Savaşları, Kastas yay., 1992, s 519)

16) ABD Kongre Kütübhânesi’nden en üst düzey analizci olan John Collins, Mackinder’la bir paralellik kurmaktadır ve 21. yüzyılın ortalarında askerî hakimiyetin anahtarının bu olacağını söylemektedir: “Yerküresini saran –80 bin kilometrelik yüksekle- uzaya hükmeden, Dünya gezegenine hükmeder; Ay’a hükmeden, dünyayı çevreleyen uzaya; L4 ve L5’e egemen olan Dünya-Ay Sistemi’ne hükmeder.”

“L4 ve L5, “ay denge noktaları”dır; uzayda ay ve yeryüzünün yerçekiminin eşit olduğu noktalar. Teorik olarak, oraya yerleştirilecek askerî üsler fazla bir yakıt gerektirmeden çok uzun süreler orada kalabilir.” (Erol Mütercimler, 21. Yüzyıl ve Türkiye, Erciyaş Yay., 1997, s. 82)

Buna “uzay jeopolitiği” deniyor. Belki “abartı” gibi gelebilir bu tahliller fakat, insan aklının kurcalayıcılığını göstermesi bakımından mühim. Şu da unutulmamalı, Kumandan Mirzabeyoğlu’na yapılan “25 Haziran 2000 Kartal Suikastı” da –Telegram-, belki de uzaydan yani “uydu” vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir. Amerika’nın “herşeyi” uzaydır! “Uydu”dur!..

17) “Think Tank” terminolojide “düşünce üretim merkezi”nin karşılığıdır. Bunlar bir devletin siyaset ile beslenmesini, alternatif siyasetler oluşturarak “siyasetsiz” kalmasını temin ederler. Bu teşekküllerden İslâm Tarihinde bol miktarda bulunur. “İşlerinizi İSTİŞARE ile yapın!” ölçüsü, Osmanlılardaki Divan teşkilâtı bir nevî budur. Başyücelik Devleti’nde yer alan “Yüceler Kurultayı”nın bir örgütlenmiş, disiplinli hâlidir; burada şuna dikkat çekmek isteriz ki, “Yüceler Kurultayı”nın işlevi “think tank”i de kapsarsa da, vazifesi çok daha başkadır. “Think Tank” kuruluşlarının ABD ile ünlenmesine gelince… Bunların ilki, -ileride bahsi geçecek olan-, Albay House tarafından, Wilson’a teklif ile Walter Lippman, Allen Dulles, JF Dulles ve C.A. Hester’dan müteşekkil olarak 1916 Eylül’ünde oluşturulmuştur. Kurum olarak ilki ise, “RAND-Research and Development Corparation”dur. RAND, Deniz Kuvvetleri için kurulmuş resmî bir kuruluştur; ilk faaliyeti ise ABD Hava Kuvvetleri’nin deniz aşırı üslerinin tesbitiydi. RAND, daha sonradan “bağımsız” olmuşsa da, bu kağıt üzerindedir ve halen “savunma entellektüelleri ve teknokratları” olarak vazifesine (12 Eylül de RAND üyesi G. Fuller’in işidir) devam etmektedir.

18) Türkiye’nin yüzölçümü hakkında değişik rakamlar vardır. Bizim verdiğimiz rakam “Devler İstatistik Enstitüsü”ne âittir. “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”na göre ise, 779.452 km²’dir. Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’ne göre ise 780.576 km²’dir; bunun 23.727 km²’si Trakya, 756.855 km²’si ise Anadolu kıt’asına âittir. Yine aynı müdürlüğe göre, sahil uzunlukları ise şöyledir: Anadolu sahili: 6162km. Trakya sahili: 810 km. Adalar sahili: 506 km… Türkiye’nin uç noktaları da şöyledir: Doğu: Türkiye-Nahçıvan-İran kavşağı: Enlem 39º-37’; Boylam 44º-48’; Batı: Gökçedağ’da Avlaka Burnu: Enlem 40º-07’, Boylam: 25º-40’; Kuzey: Sinop-İnceburun: Enlem 42º-06’, Boylam 34º-58’; Güney: Hatay’ın güney ucu: Enlem 35º-51’, Boylam 36º-06’

19) Bu bölümdeki bilgiler “Türkiye’nin Beşeri ve Ekonomik Coğrafyası” isimli Prof. Dr. Cemalettin Şahin ve Prof. Dr. Hayati Doğanay tarafından hazırlanan 1998 tarihli kitab ile D.İ.E’nün istatistik kayıtlarından alınmıştır. Şunu hemen belirtmek de gerekir, buradaki kayıtlar “iyimser”dir ve şu ândaki hakiki (“facia”!) durumu göstermemektedir; buna reğmen vermemizdeki sebeb, Anadolu’nun zenginliğini gösterebilmenin tahayyülümüzde şekillenmesine katkıda bulunma isteğidir.

20) Türkiye’deki petrol aramaları “resmî” olarak “Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü”nce yapılmaktadır. 1954 yılında çıkartılan “Türkiye Petrol Kanunları”nda yapılan değişiklik ile, daha önce “İktisad Vekâleti inhisarı”nda olan petrol arama faaliyeti tecrübe ve kurnazlıklarıyla ünlenmiş dev petrol şirketlerine de veriliyor. Bu kanun ise Amerikalı jeolog Max Ball tarafından tavsiye edilmiştir. Bu kanunla kurulan (MTA’nın) ve “Petrol İşleri Genel Müdürlüğü”nün kurucularından birisi ise, E. Necdet Egeran. “Türk-Amerikan Derneği” üyesi de olan Egeran, 17 Haziran 1907’de Kırım’da doğmuştur.

N. Egeran, 1949 tarihinde “Doğuş Locası”nda tekris edilip, Mayıs 1950’de Kalfa, Ekim 1950’de ise Üsrad oldu. 1955 yılında da “Üstad-ı Muhterem”… 1958’de Türkiye Büyük Mason Locası’na Büyük Sekreter oldu ve İskoçya Büyük Locası Fahri Büyük 2. Nazırı ünvanıyla da taltif edildi. 2 Mayıs 1965’te “Pek Sayın Büyük Üstad” oldu. Egeran’ın en önemli işi ise, Süleyman Demirel’e “Mason Değildir” diye Mason locası tasdikli yazı vermesi ve Masonlar arasında büyük bir kavganın oluşması ve neticede de ayrılışa sebeb olmasıdır. İskos Riti’ne bağlı olan Egeran, bu Rit’in hususiyeti gereği ateisittir; Demirel’i de siz anlayın!.. Egeran’dan bahsetmemizin sebebi, petrol işindeki mason ağırlığını anlatmak istememizdendir. Kaldı ki, E. N. Egeran da, 1940-1951 aralarında yaptığı MTA Jeoloji Şube Müdürlüğü’nden ve 1951-1952 arasında “MTA Petrol İşleri Daire Başkan Yardımcılığı”ndan sonra, 1953-1956 arasında dairenin başkanlığına yükselip, 1956’da ise Mobil’in başına geçiyor. Devrinde ise petrol kuyuları BETON DÖKÜLEREK tek tek kapatılıyor. Petrol sahasındaki diğer masonlar ise –bir kısmıyla- şunlar: İhsan Ruhi Berent-MTA Genel Müdürü (Uyanış Locası); Dicle Derman-MTA Genel Müdürü (Gökkuşağı Locası); İ. Enver Altınlı-MTA Enstitüsü Uzmanı (Kültür Locası); Kazım Akyel-Türkiye Petrolleri Genel Müdür Yardımcısı (Uyanış Locası); M. Rıza Akaslan-TPAO Mali İşler Grup Başkanı (Uyanış Locası); İhsan Kayın-Petrol İşleri Ofisi Müdürü (İnanış Locası); Cengiz Erdal-P.O. A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı (Gökkuşağı Locası).

21) 2 Temmuz 1990 Sabah Gazetesi. “Shell ve Exxon çok iddialı: Türkiye Petrol Denizi Üzerinde” başlıklı haber.

22) Bu hususta web sitemizdeki “Demiryolu” ile ilgili yazdığımız yazıya bakılması… Kaldı ki, bizi, okumuş olduğunuz bu makaleyi yazmaya iten sebeb de o makalemizde geçen hususlardır. Yani bu makalemizde esasta “ulaşım-nakliye vasıtaları ve yolları”nın, hem Anadolu insanına olan faydalı dizaynının gerekliliği hem de o hâlde olmasıyla Anadolu’nun “eski şanlı günleri”ne dönebileceğinin, böylece de Siyonizmi nasıl altedebileceğinin bir bakışla ortaya konulma çabasıdır. İki makaleyi –kısa zaman sonra yayınlanacak diğer makalemizi- bir arada okumanızı tavsiye ederiz.

23) Yedi coğrafî bölge: Marmara, Karadeniz, D. Anadolu, G. D. Anadolu, Akdeniz, İç Anadolu, Batı Anadolu (Ege). Yirmibir coğrafî bölüm: Istranca bölümü, Ergene Bölümü, Çatalca b., Kocaeli b., Güney Marmara b., Batı Karadeniz b., Orta Karadeniz b., Doğu Karadeniz b., Erzurum-Kars b., Yukarı Fırat b., Yukarı Murat-Van b., Hakkari b., Dicle b., Fırat b., Adana b., Antalya b., Konya b., Yukarı Kızılırmak b., Orta Kızılırmak b., Yukarı Sakarya b., İç Batı Anadolu b., Ege b. (sahil bölümü de denir).

24) Suyumuzun en büyük isteklisi İsrail’dir. Manavgat’ı kiralama safhasındadırlar; fakat onlar “kiracı” olmak yerine “evsahibliği”ni daha çok severler. Ülkeyi IMF-ABD-AB teslisine teslim eden “Siyonist ANASOLMEE” hükümetinin 25.06.2001 tarihinde “Hazineye âit malların değerlendirilmesi ve KDV kanununda değişiklik yapılması hakkında kanun tasarısı” ile TBMM’ye verdiği kanun tasarısının “Hazineye âit taşınamaz mallar”ın satışı ve devri ile alâkalı 4. madde “a” fıkrasında kayıtlı “Karşılıklı olmak ve Dışişleri Bakanlığı’nın olumlu görüşü alınmak kaydıyla yabancı devletlere” satışının yapılabilmesini sağlaması, (bu Kanun’un Meclis’in şu ânki hâliyle geçmemesi muhal!), İsrail’in, buradaki “konsolosluk” dışında “Manavgat”ın da sahibi olmasının yolunu açabilecektir. Mesela!.. Para tonla onlarda, ister misiniz, Dicle ve Fırat’ı da isteyip, hem “Arz-ı Mevud”a kavuşsunlar hem de o suyu bize parayla satsınlar! Meselâ dedik de, olur mu olur!!! Kocası kızılbaş, kendisi Sabatayist Nazlı Ilıcak bile “laiklik dışı” bulunuyorsa bu ülkede, gerisini siz (biz!) düşünün…

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!