Tarihî, Hukukî, Siyasî Cihetleri ve (Jeopolitik)iyle BAŞYÜCELİK DEVLETİ – II

246

II. KISIM:

HRİSTİYAN-YAHUDİ CEPHESİNİN TOPYEKÛN SALDIRISI VE

“DÜNYA HÂKİMİYETİ”NİN İSLÂM’DAN ALINMASI

-Siyonist Plânlarla İslâm’ın Anadolu’ya Hapsi-

.

İSLÂM-TÜRK’ÜN HÂKİMİYETİ

1071 Malazgirt Zaferi ile Oğuz soyu Anadolu’ya akmaya başladı. Beylikler kuruldu, muhteşem Selçuklu ve muazzam Osmanlı Devletleri vücut buldu; Oğuz soyu Türkler’in liderliğinde, muhtelif kavimleri içinde toplayan muhteşem ve muazzam Osmanlı, çok kısa bir sürede İslâm’ın “dünya hâkimiyeti”ni gerçekleştirdi. İktisadî, hukukî, içtimaî bünyesiyle, topyekûn Batı’yı hâkimiyete almış ve onlara numunelik bir sistem hâline de gelmiştir.

Kraliçe Elizabeth, Türkler’in yün boyama tekniğini çalmak ve İngiltere’ye Türk “tekstil ustaları” kaçırmak için İstanbul’a ajanlar yolluyordu. Fransa Kralı 1. François, 2 milyon düka altın borç istiyor, at, savaş gemisi ve cephane almak için müracaat ediyordu. Akdeniz adaları, İtalya, açlıktan ölmemek için Türk buğdayına muhtaçtılar. Kral 8. Henry, Kanunî Sultan Süleyman devrinde, “Osmanlı Hukuk Sistemi”ni incelemek üzere İstanbul’a heyet üzerine heyet yolluyordu.(1) Batı’nın Osmanlı/İslâm hâkimiyetini kabullenişi maddî sahada değil, mücerred ilim sahasında da gerçekleşmiştir. 17. asırda, meşhur İtalyan filozofu Canpanella şöyle demektedir:

“-Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisân hürriyetine ilişmeyen Türkler’in varlığı -hiç olmazsa yarın- böyle bir ülkenin varolacağını bana zannettiriyor. Madem ki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir GÜNEŞ ÜLKE-CIVITAS SOLİS neden vücut bulmasın?” (2)

Böyleyken…

Böyleyken, nasıl oldu da tarihin istikâmeti, hâkimiyetin mihrakı ters yüz oldu?

“-Bir zamanlar Batı ülkelerine birer eyalet gözüyle bakan, karaların ve denizlerin hâkimi Türk, ezelden beri sâf ve büyük tefekkür kafaları yetiştirmemek yüzünden, ne Doğu’yu, ne de Batı’yı köklerine kadar müşahade edebilmiş; derken Batı’nın birdenbire fışkırdığı müsbet bilgiler umacısı karşısında küçük dilini yutmuş; ve o yutuş, bu yutuş, ruhu ve kolları bağlı, bugüne kadar gelmiştir.” (3)

İbda’nın hâlimizin “teşhisine” dair söyledikleri…

Osmanlı Devleti, Doğu ile Batı arasındaki tarihî ticaret yolunun -İPEK YOLU- geçtiği topraklar üzerindedir; ANADOLU KITASINDA!.. Yani “DÜNYA KALESİ”nde!.. (4) Beylikler döneminden itibaren hanlar, kervansaraylar inşa edilmiş, geniş bir yol şebekesi, posta ve emniyet sistemi Anadolu’yu bir nakliyeci ve tüccar memleket haline getirmişti.

“Basra Körfezi, Kızıldeniz, Suriye limanları ve Anadolu’dan geçen kervan yollarını kontrol eden bölgelerin hâkimi sıfatıyla Osmanlı İmparatorluğu, tarihî baharat ve ipek yollarının sağladığı milletlerarası transit ticaretinden geniş ölçüde yararlanmaktaydı. Transit metâlardan alınan türlü haraç ve resimler, devlet gelirinin önemli kaynaklarından birisi olduğu gibi, bu yollar üzerinde bulunan Türkiye (“Osmanlı” kastediliyor) kervan sitelerinin halkı da böyle bereketli ve faal bir ticaret hayatına katılarak, zengin oluyordu” (5)

Zengin Osmanlı ve fakir, üstelik ona haraç veren Batı… Bu hâl, “keşiflerin” maddî zeminidir. Batı, Osmanlı’ya-İslâm’a haraç vermeden yaşayabilmek için -ki o da, İslâm âlimlerinin, coğrafya ve kozmografya âlimlerinin eserlerinin okunmasıyla- dünyayı “keşfe” çıktı. Amerika’nın keşfi, Afrika’dan dolaşılarak Asya’ya ulaşılma, Okyanusların bağlanması, öteki kıtaların Batı-Avrupa tarafından barabarca yağma edilmelerine sebeb oldu. İspanyol ve Portekizliler, Vatikan’ın da “kutsaması” ile, Atlas Okyanusu’nu paylaştılar.(6) Kıtaların zenginliği, tabiî kaynakları artık “İpek Yolu” dışında ve en mühimi, İslâm’a haraç vermeden Batı’ya akmaya başladı. (7)

Tehklikeyi Osmanlı Devleti çok iyi görmüştü. Bir devletin hayat kaynağı olan ticaretin azalmasının içtimaî, iktisadî, siyasî vesaire menfi tesirlerinin ne olabileceği; “deniz ticaretinin” gelişmesinin, maddî ve bunun da içtimaî muvazeneye yapacağı mukadder tesirleri anlamışlardı.

3. Murat için 1580’de bir Osmanlı coğrafyacısının hazırladığı raporda, Avrupalılar’ın, Amerika, Hindistan ve Basra Körfezi kıyılarına yerleşmesi tehlikeleri belirtilmişitir, tedbir olarak da Süveyş Kanalı’nın açılması ve Hind Okyanusu limanlarının kâfirlerden geri alınmasının lüzumluluğu ifâde edilmiştir. 1625 yılında Ömer Talip, tehlikeyi şu sözlerle belirtmektedir:

“Artık Frenkler, bütün dünyayı tanıyorlar. Gemilerini heryere gönderiyorlar, önemli limanları ele geçiriyorlar. Önceleri, Hindistan ve Süveyş malları, Süveyş’e gelmekte, oradan müslümanlar eliyle bütün dünyaya dağıtılmaktaydı. Fakat şimdi bu mallar, Portekiz, Hollanda ve İngiliz gemileriyle Frengistan’a taşınmakta, oradan bütün dünyaya yayılmaktadır. Bunlar ihtiyaç duymadıkları malları, İstanbul’a ve öteki islâm memleketlerine getirerek beş katı fiyatla satmakta ve böylece çok para kazanmaktadırlar. Bu sebeble, İslkm memleketlerinde altın ve gümüş kıtlığı hissedilmektedir. Osmanlı Devleti, Yemen kıyılarını zapdetmeli ve oradan geçen ticarete el koymalıdır. Bu yapılmazsa, ÇOK GEÇMEDEN İSLÂM ÜLKELERİNE AVRUPALILAR HÂKİM OLACAKTIR!” (8)

Bunu engellemek için bir takım teşebbüslere girişildi: Tarihe “korsanlar” olarak geçen Türk denizcileri Bahr-i Rum’da Batılılar’ın gemilerine saldırılar düzenlemeye başladılar. Süveyş Kanalı için faaliyete başladı, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirmek için girişimler başladı. Kapitülasyonlar ilan edildi. Fakat hepsi akamete uğradı.

Batı’nın yeni dünyadaki sömürgeleştirmeleri neticesinde, Avrupada -belli merkez ve ailelerde- altın ve gümüş yığılması oldu; bu da fiyatların artmasına sebeb oldu. Fiyatların çok düşük kaldığı Osmanlı topraklarından, başta buğday olmak üzere, her türlü gıda maddeleriyle canlı hayvan ve deri, yün, balmumu, pamuk, ipek, bakır, zift, kereste gibi hammaddelerin, bu fiyatların büyük bir artış kaydettiği “Atlantik İktisat Bölgesi”ne doğru emilmeye başlamasıyla, Osmanlı, “cazip hammadde pazarı” hâline geldi. (9) Karşılıklı etkileşimler, “Rönesans” hamlesi ve, Üstad Necip Fazıl’ın “Batı’nın birdenbire fışkırdığı müsbet bilgiler umacısı karşısında küçük dilini yutmuş ve o yutuş bu yutuş ruhu ve kolları bağlı” Osmanlı Devleti’ni icad etmiştir. Artık muhteşem ve muazzam Osmanlı, bin yıllık kin ve nefret ile üzerine üşüşen Batı’lıların “muazzam avı” hâline dönüşmüştür.

Tam bu devirlerde Batı’da bir başka hâdise gerçekleşmektedir. Bu hâdisenin başrolü ise YAHUDİ’ye âittir.

“Ben dedim: Siz ilahlarsınız ve Rabbin oğullarısınız. Kalk ey İsrail! Yeryüzüne hükmet! Zira, milletlerin hepsine sen vâris olacaksın!” (10)

Bu şiarla doğan, büyüyen, yaşayan, Yahudi, “yeryüzüne hükmetmeye” kalkışırken, karşısında “vâris olduğu milletleri” bulacaktır. Milletleri birbirine düşürerek hedefine ulaşmayı hesaplar; bunun karşılığında ise milletler tarafından kovulurlar. 1292 tarihinde İngiltere Kralı, İngiliz iktisadî hayatını ele geçirmiş olan Yahudileri İngiltere’den kovdu. Bir mühim kovuluş da ekseriyetle “konversos-dönme” olarak faaliyet gösterdikleri İspanya’da oldu. Avrupa’da Yahudilere karşı nefret havası vardı. Kovulan Yahudilerin de nefreti vardı. O güne kadar dağınık olan Yahudi faaliyetleri sistemli hâle getirilmeye başlandı: Avrupa ele geçirilecek ve oaradan “Yahudi Dünya Hakimiyeti”nin tesisine girişilecekti.

İki kurumun faaliyetleri şiddetlendirildi: Dönmelik ve Masonluk!.. “Perde arkası” faaliyet dönemi başladı. 1717’de İngiltere’de, resmî olarak ve sistemli olarak çalışmaya başladı Masonluk. Kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayıldılar. Fransız İhtilalini, Alman iç karışıklılklarını, Rus İhtilâlini hep bu Masonluk kurumu tezgahladı. (11)

İngiltere, en tesirli oldukları saha idi. Başbakanlık’a D’izrael (12) vasıtasıyla yükselmiş, Yedinci Edward ile Kral’lığı kontrol altına almışlardı; öyle ki, D’izrael devrinde, Parlamento’da, İngiltere’nin isminin “İsrail” olarak değiştirilimesi bile teklif edilmişti. Bu Yahudi, babasının “lisan ve din bir ırk tesis etmez; ırk sadece kan’da mevcuttur” sözü ile ismini Yahudi cemaati listesinden sildirmiş ve o dini zahiren terketmişti; “Primelbund” adında kendi -Mason- locasını kurdu. Berlin Antlaşması’ndaki tavrı ile “Lord”luk payesini aldı. Locasına, Kraliçe Viktorya ve Çörçil de dahil idi. D’izrael, Berlin Antlaşması ile, “Arz-ı mevud-vadedilmiş topraklar”a doğru bir hamle yapıyordu; Kıbrısın yani Akdenizin yani Hindistan ve Şark’ın kontrolünü İngiltere’ye-İsrail’e akıtıyordu. D’izrael devrinde, Avrupadaki bütün Yahudi ilim adamları ve sanatkârları İngiltere’ye akın etmeye başladı. Bu adamın becerisi sayesinde Britanya İmparatorluğu genişlemeye başladığından Yahudiler artık “dönmelik”e ihtiyaç hissetmiyorlardı. Açıkca icra-yı faaliyet gösteriyorlardı. Ve hepsi de “Lord”luğa yani “asil”liğe kavuşuyorlardı. Yedinci Edward, “Biz, İngiltere’de sanayiden, ilimden, edebiyattan, ticaretten en iyi adamları alır ve onları asilzade yaparız. Bu sûretle bizim asilzadeliğimiz hakiki mânâda aristokrattır” diyordu. O devirde, “en iyi tüccarlar” da Yahudilerdi!.. Rochild’ler, Nathan’lar, Izak’lar, Montaqû’ler, Kassel’ler, Salamon’lar, Garden’ler, Goldschmit’ler, Jestsel’ler, Simon’lar… Hepsi Yahudi idiler ve hepsi de “Asil”liğe yükseltildiler. İngiltere tamamen Yahudi kontrolüne girmişti ve her tarafta hâkimiyetini tesis ediyordu. İngiliz Masonlarının resmî yayını “Freemasons Chronicle”da şu cümleyi yazıyorlardı:

“- İngiltere’nin azameti, Masonların eseridir!”

O günlerde Avrupa, Fransası, İtalyası, Almanyası ve Rusyası ile “ihtilâl rüzgarları” ile kasıp kavrulurken, iç işleri ile uğraşmak ve çözümler bulmaya çalışmaktan haricî siyasetle yeterince ilgilenemiyorlar ve İngiltere nüfusunu artırıyordu. Fakat, İngiltere’de, “sanayi toplumu” da teşekkül etmesine, yani “proletarya” kesimi de meydana çıkmasına rağmen, diğer devletlerdeki gibi bir buhran meydana gelmiyor, İngiltere’nin sahilinde sukûnet başlıyordu. Bunu, Mason tarihçi Wiehte şu şekilde açıklıyordu:

“- Mason nizamı kendi devletine, yani İngiltere’ye karşı İhtilâl yapmaz. Bilâkis bütün gücüyle bu devlete bağlıdır. Ve bu devletin menfaati icabında, yabancı devletlerde ihtilâl ve fesatları çıkarır. Masonluk, bu maksat için her şeyi yapar!”(13)

İngiliz aristokrasisi ve yahudilik, biri İngiltere’nin diğeri de Yahudiliğin menfaati icabı anlaşmaya varmışlardı. Yedinci Edward’ın, Krallığa geçis töreninde, daha yüzelli yıl önce “İngiliz milletinin” ilan edilen Yahudi cemaati huzura davet edildi. Baş haham Herman Hadler’in başkanlığındaki 25 kişilik Yahudi heyeti, İskoç Kralı 15. Şarl tarafından takdis edilmiş bir mason olan yedinci Edward’ın huzurunda şu sözlere muhatab oldu:

“- Bu fakir ve büyük Yahudi halkının vaziyetini düzeltmek için herşeyi yapınız!”

D’izrael, Balfaur, Gürzon, L’loyd, Çörçil… “Fakir ve büyük Yahudi’’nin vaziyetini düzeltmek için herşeyi yapmaya başladılar; 1897 “Dünya Siyonist Kongresi”nde alınan karalarla “Flistin”de Yahudi devletinin oluşumu için harekete geçtiler. Yahudi, Devletine kavuşacak, İngiltere ise dünyaya hâkim olacaktı: Esasta İngiliz siyasetinde hâkim olan Yahudi olduğuna göre İngiltere zahirde bir hâkimiyet kazanmış oluyordu.

Böylece, Avrupa’dan kovulan yahudi, bir ayağını Osmanlı’ya uzatmış, diğer ayağıyla da İngiltere’yi kendine mekân seçerek yerleşmişti: Osmanlı, İslâmın dünya hâkimiyetinin lideriydi ve “kutsal topraklar”ın hükümranlığıydı; İngiltere ise bir nevi, İspanya ve Portekiz ile Hollandaya karşı -çünkü bunlar Yahudileri kovmuşlardı- Yahudi tarafından yeniden şekillendirilecek ve “Yahudi dünya hâkimiyeti” için maşa olarak -hem de gönüllü- kullanılacaktı.

Yahudi, büyük hamlesine başlamıştı: Önündeki sed ise, Osmanlı!.. (14)

Ne pahasına olursa olsun yokedilecek bir sed!..

Yahudi, İspanya’dan kovulduktan sonra, “karalar ve denizlerin haşmetli İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman’ın lütûf ve merhameti sayesinde” vatanımıza sızmıştır. İktisadî hayatta -Avrupada edindikleri yüzyılların tecrübesiyle- söz sahibi olomaya başlamışlar hatta Kanunî’nin oğluna kız bile (Nurbânû Sultan) vererek Saraya da girmişlerdir. Bir kısmı, “klasik Yahudi metodu”nu tatbikle Selanik ve çevresinde, güya Müslümanlığı kabul etmiş ve “dönmelik”i icra etmeye, böylece Osmanlı milletine “içeriden” sızarak bozmaya başlamışlardı.

Bir zaman Yahudi, hareketsiz kaldı; çevreyi kolluyor meşhur tabiatını sezdirmemeye çalışıyor, “kök salmaya” ehemmiyet veriyordu. Yahudi ve “dönme”, 1800’lü yıllarda her tarafta idi… Yahudi’nin, Avrupa’daki hamlesi ile, Osmanlı’daki hamleler başladı. Batı’nın maddeye tahakkümü, “Sanayi devrimi”, bunların hiçbirisi olmayan Osmanlı “aydınını”, maymunvârî taklide götürdü. Mason locaları açılmaya ve “Osmanlı aydını” kayıtları yapılmaya başlandı. “Osmalı aydını”, Tanzimata ve Meşrutiyete imza attı. Birincisi, daha tam mânâsıyla “Batılılaşmamış”, fakat “güya hissiyle dinine bağlı göründüğü halde fikriyle rakib dünyanın bütün tasallut vasıtalarına karşı teslim bayrağını çekmiş, sözde münevver, sarsak ve pinpon politikacıların” eseri olmakla birlikte, ikincisi, işte bu iklimde yeşeren ve bu iklimden güç alan “bir takım fikirsiz Makedonya kabadayılarının ruhuna gem takmış ve kör hamlelerini istismara yol bulmuş teşkilatlı YAHUDİLİK, MASONLUK VE DÖNMELİĞİN eseridir. Yahudilik, Masonluk ve Dönmelik isimli üç ayaklı sehpanın da, ipinde sallandırmak istediği tek hüviyet, İslâmdır.” (15)

Fakat önlerinde bir engel vardı: ULU HAKAN ABDÜLHAMİD!

Yahudiler, büyük hamlelerine başlamış, kendilerini kovan Avrupa’yı, İngiltere merkezli olarak sevk ve idare etmeye başlamış heryerde dahilî karışıklıklar çıkararak, milletlerin rahatsızlığından kendi rahatını sağlamış ve emellerine ulaşmalarına az bir zaman kalmışken… Sultan Abdülhamid, bütün bunları engelleyici bir aktör olarak tarih sahnesindeki muhteşem rolü ile ortaya çıkmıştır. Önce klasik taktik ile bertaraf etmeyi düşündüler: Filistini satın almayı karşılığında tüm Düyun-u Umumiyye borçlarını kapatmayı ve bir o kadar da altın vermeyi teklif ettiler. “Oranın bedeli alındığı bedeldir!” Asil ve hâd bildirici bu cevabla huzur’dan ayrıldılar. Fakat huızur’a çıkmakla kendilerini, gayelerini ve Osmanlı devletinin başına gelenlerin arkasındakilerini açık ettiler!

Bir yanda Balkanlar… Bir yanda Ermeniler… Bir yanda Kürtlerin “okumuş takımları”… Bir yanda da “Osmanlı münevveri”… Abdülhamid Han bir yandan yapılan bu saldırları, arkalarındaki “SİYONİST LİDERLERİ” ile görüyor, “iti ite kırdırtmak” siyaseti ile kasırganın ve hortumların kol gezdiği azmış denizde, GEMİYİ dirayet ve ferasetli olarak yürütüyordu.

Jön Türkler, 1897 Türk-Yunan/Teselya harbinde, “Meşveret” gazetesinde, Yunan zaferi için yazılar kaleme alıyorlardı; Tevfik Fikret, “Bir lahza-i teahhur” şiirinde, Ermeni komitecinin hedefi şaşırmasına hayıflanıyordu. Bu ve nice ihanet neticesinde, “dinî eserleri yakmak” gibi bir mesnede de dayalı hal kararı ile, tamamı mason, dönme ve diğer ırklardan müteşekkil bir heyetin tebliği ile, Siyonizm neticeye ulaşıyor ve Sultan Abdülhamid tahtdan indiriliyor.

Yıllar sonra, “İzmir Suikasti” davasında İzmir İstiklal mahkemesi savcısı “Kel Ali”, iddianameye şunları yazıyordu, Atatürk’e suikast tertibi iddiasındaki suçunu anlatmak için:

“-Sultan Abdülhamid, selefinden tesellim ettiği İmparatorluğu olduğu gibi siz ittihatçılara teslim ettiği halde, sizler birkaç senede o İmparatorluğu çökettiniz. Cibilli katiller!”

Ardından gelen birinci dünya savaşı… İttihatçılar vasıtasıyla Almanya yanında savaşa girme… Anadolu’da, Balkanlar’da, Kafklaslar’da, Orta Doğu’da açılan cepheler… Modros… Sevr… Milli Kıyam… Misak-ı Milli… Süreç, 24 Temmuz 1923’te Lozan’la nihayetlenmiştir.

Lozan, maddede kurtuluşu, mânâda tam bir katliamın tastik ve karar antlaşmasıdır. Keza; “maddede kurtuluşun” bile Türk’ü-İslâmı Anadolu kıtasına hapsetmek manasına, İslâm’ın maddesinden-topraklarından da kurtuluş ve onları Batı-Hristiyan yahudi emparyalizmine, İslâm’ı, “Anadolu açık cezaevi”ne hapsedip, 25 haziran 2000 tarihinde Kumandan Mirzabeyoğlu’na yapılan “telegram-teknik suikast” gibi, mânâda da katliama tabi tutuluşu olduğunu; maddede(n) kurtuluşun “nasıl?” olduğunu şimdi -kabahatlariyle- yazıyoruz.

***

LOZAN: SİYASÎ COĞRAFYAMIZIN GASBEDİLMESİ

-İslâm’ın Anadolu’ya Hapsi ve TC-

.

MİSÂK-I MİLLİ

Misâk: Sürme, gütme, sevketme. Havada uçarken kanadı birbirine vurup uçan güvercin… Misâk: Vüsûk’dan (çoğulu, mevâsîk) sözleşme, andlaşma, yeminleşme, verilen söz… Misâk-ı Milli Türk istiklâl dâvâsının temel taşını teşkil eden ve Atatürk reisliği altında toplanan, Erzurum, Sivas kongrelerinde tesbit edilip Osmanlı mebusan meclisince 28 Kanunusani (Ocak) 1920 tarihinde kabul ve bütün milletçe son haddine kadar tatbikine azmedilen 6 maddelik milli ahitnâme .

Lügatda “Misak” ve “Misak-ı Milli” kelimelerinin karşılığı olarak bunlar kaydedilmiş. “Misak-ı Milli”, hoca, şeyh, köylü, çiftçi, doktor, asker, vesaire, Anadolu müslüman insanın, “Mondros Mütarekesi” (16) binaen yapılan işgal faaliyetine karşı başlatılmış olduğu “çetecilik -gerillacılık” hareketinin mihenk noktası; tüm bu faaliyetler ve ardından “Kongreler” ve “Büyük Millet Meclisi” ile teşkilatlanarak ilerleyen milli mücadelenin “misak-andlaşmasıdır.” Milli Misak”, Kongreler’le hususen Erzurum (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) ve Sivas Kongreleri’nde (4-12 Eylül 1919), “camia-i Osmaniyenin tamamiyeti ve istikbal-i milliyemizin temini” levhası altında kararlaştırılmış; İngilizlerin İstanbul’u resmen işgal etmelerinden ve “Osmanlı Mebusan Meclisi”ni kapatmadan hemen önce, 29 Kânunusâni (Ocak) 1336 (1920) tarihinde resmen ilan edilmişti. Keza bu “mîsak”, 17 Şubat tarihinde de “ecnebi devlet sefirliklerine” bildirilmiştir. Millî Mücadeleye bir (perspektif) ve rota çizen “Misâk- i Millî”nin tam metni şöyledir:

“MİSÂK-I MİLLÎ

Aşağıya imzaları koyan Osmanlı Mebusan Meclisi azaları; Devlet ve Milletin istikbâlinin haklı ve devamlı bir sulhe kavuşabilmesi için kabul edebileceği fedakârlığın en ileri haddini gösteren aşağıdaki esaslara tamamiyle uyulmasının sağlanmasıyla mümkün olduğunu ve bu esaslar dışında sağlam bir Osmanlı Saltanatı ve Cemiyetinin vücudunun mümkün bulunmadığını kabul ve tasdik etmişlerdir.

Madde 1: Osmanlı Devletinin sadece Arap çoğunluğunun oturdukları ve 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin imzası sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının mukadderatı, ahalinin serbestçe verecekleri reye uygun olarak tayin edilmek lâzım geleceğinden, adı geçen mütareke hududları içinde din, ırk ve soyca birlik olan, birbirine karşılıklı saygı ve fedakârlık hisleriyle dolu bulunan, an’ane ve içtimaî hukukiyle yaşadıkları muhitin şartlarına tamamiyle uyan Osmanlı İslâm ekseriyetinin oturduğu kısımların hepsi, hakikaten ve hükmen, hiçbir sebeble ayrılık kabul etmez bir bütündür.

Madde 2: Ahalisi ilk serbest kaldıkları zamanda âmme reyi ile anavatana katılmış olan “Elviye-i Selâs-e” (Kars, Ardahan, Batum) için, icab ettiği takdirde tekrar serbestçe âmme reyine müracaat edilmesini kabul ederiz.

Madde 3: Türkiye ile yapılacak sulhe bırakılan Garbî Trakya’nın hukukî vaziyetinin tesbiti de, halkının tam bir hürriyetle verecekleri reye göre yapılmalıdır.

Madde 4: İslâm Hilafetinin merkezi ve saltanatın payitahtı ve Osmanlı Hükümetinin merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara Denizinin emniyeti her türlü ihlâlden korunmuş olmalıdır.

Bu esas mahfuz kalmak kaydıyla Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının umum ticaret ve münakalâta açılması hakkında bizimle diğer bütün alâkadar devletlerin ittifakla verecekleri karar muteberdir.

Madde 5: İ’tilaf Devletleriyle hasımları ve bazı müşavirleri arasında da kararlaştırılan anlaşma esasları içinde ekalliyetlerin hukuku, civarda bulunan memleketlerdeki müslüman ahalinin de aynı hukuktan istifadeleri emniyetiyle tarafımızdan teyid ve temin edilecektir.

Madde 6: Millî ve iktisadî inkişafimiz imkân dahiline girmek ve daha asrî, muntazam bir idare şeklinde işlerin yürütülmesine muvaffak olabilmek için, her devlet gibi bizim de inkişafımızın temininden istiklâl ve tam serbestliğe sahip olmamız, hayat bekamızın temel esasıdir. Bu sebeble siyasî, adlî, mâlî inkişafimızı önleyen kayıtlara muhalifiz. Gerçekleşecek borçlarımızın ödeme şartları da bu esaslara aykırı olmayacaktır. 29 Kânunusânî 1336/Ocak 1920.” (17)

Anlaşılacağı üzere “Millî Misâk”, hudud nisbeti olarak 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi’ni almakta ve imza esnasında Osmanlı askerlerinin bulundugu toprakları kayıt altına almaktadır. Bu “mîsâk”, 18 Temmuz 1920 tarihinde de, Ankara Meclisi Mebusanı tarafindan aynen kabul ve ilân edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulusal bağımsızlığının” tasdiki ve 1. Dünya Savaşı’nın hakiki bitiş andlaşması olan 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan “Lozan” da, “millî mücadeleye bir perspektif ve rota” tayin eden, Ankara BMM’nin de her dâim bağlılık bildirdiği Misak-ı Millî hükümlerinin ehemmiyeti yüksek hayatî maddeleri, Ankara BMM âzâları tarafından yok sayılmış ve “Türk-İslâm”, Anadolu yarımadasına hapsedilmiştir. Başta Musul ve Garbî Trakya olmak üzere, Halep, Batum, Kıbrıs ve Adalar ile Boğazları, yani Anadolu’nun üzerinde bulunan bir devletin, en mühim unsurlarından sayılması (“Jeopolitik”) gereken toprakları, gerek başka devletlere vermemiz gerek ise -Boğazlar gibi- kendi malımız üzerinde hâkimiyetimizi devretmemiz yanında, Harp tazminatları ve İmtiyazlar sebebiyle, Misak-ı Millî’nin 6. maddesine de zıd anlaşma yapılmış ve “Lozan”la birlikte “Misak-ı Millî”, Kemalistlerin “kendi hâkimiyetinde bir devlet kurmak için kullanıp, nihayetinde de fırlatıp attıkları” bir sümük mendili olarak, ümidin hüsranla neticelenmesinin nefis ve ibretli bir misâli olarak tarihin rafına kaldırılmıştır.

***

LOZAN’LA GASBEDİLEN (JEOPOLİTİK):

.

GARBÎ (BATI) TRAKYA

Başın başında bilinmesi ve devamlı, bıktırıcı tekrarlar olsa da kalın çizgilerle altının çizilmesi gereken nokta, Kemalistlerin ne pahasına olursa olsun “kendi anlayışlarına” göre idare edecekleri bir devlete sahip olmak için, hususen 1921’den itibaren, “Misak-i Millî”yi yok saymış olmaları; millî mücadeleyi kendi çikarlarına göre kullanmış olmalarıdır. Fakat şunu da belirtmek gerekir, bunu gerçekleştirebilmenin tabiî şartları mevcuttu ve onlar bunu koskocaman bir “imparatorluk”un küçücük bir parçasına razı olarak başardılar… Onlar, ne kayd ve şart altında olursa olsun “Ankara BMM” ile İtilâf Devletleri arasında bir “sulh anlaşması” yapılmasını hedefliyorlardı; çünkü biliyorlardı ki “sulh anlaşması” demek, milletlerarası camiada “tanınmak” demekti.

İkinci devresi lâtif bir tevafukla 23 Nisan 1923 günü “Palais de Rumine” isimli üniversite binasında başlayan “Lozan anlaşması”na giden Türk heyeti “avuç içi kadar tutan bir kâğıt parçasına yazılı talimatlar”la yani hiçbir şeyden haberdar olmadan fakat sadece imzayı atıp gelmekle mükellef olarak müzakerelere başlarken, kulaklarında ve akıllarında Atatürk’ün şu sözü vardı:

“-Esaslarımız bunlardır. Baktınız ki, hatta Trakya’yı alamıyorsunuz, sözlerinden dönüyorlar, uğraşmayın, terkedip sulhü yapın, hatta icab ederse İstanbul’dan da vazgeçmek lâzımdır. Musul için hiç uğraşmayın.” (18)

Garbî Trakya’nın kaderi böylece çizilmişti bile: Anadolu’dan koparılmıştı.

Balkan Harbiyle başlar buranın koparılması… Önce Rusya’nın (sonra İngiltere’nin) tazyikleriyle başlayan isyanlar neticesinde birer birer “Balkan devletleri” teşekkül etmeye başladı. Bunda iktidarda bulunan İttihat ve Terakki’nin ihanet denilebilecek siyasetinin mutlak tesiri mevcuttur. İT’den önce devleti idare eden Sultan Abdülhamid, “Balkan Devletleri”nin aralarında bulunan muhtelif meseleleri kullanır, onları birbirine düşürür ve birleşmelerini engellerdi. “Ortodoks Birliği”nin icadcısı olan Rusya ile bile, Ortodoks olan bu “devletler” arasında bile ihtilaflar bulabiliyor, onları gayet iyi kullanıyordu. Öyle ki “müstakil Bulgar Klisesi”nin kuruluşuna da müsade edilmişti; böylece, muhtelif mekân ve kiliselerin taksimi “meselesi” ortaya çıkıyor, Yunanlılar ile Bulgarlar arasında “ciddi ihtilaflar” meydana getiriliyor, Yunanlılar ile “Ortodoks Birliği”nin savunucu Rusya’nın arasının açılması sağlanıyordu. İT’ler iktidara geldikten sonra 3 Temmuz 1910’da çıkardıkları bir kanunla “ihtilaflı kilise, mekteb ve mukaddes yerlerin hangi unsurun nüfusu çok ise ona ait olduğunu, resmen ve cebren teslim ve tesellüm muamelesini icra eylemek sureti ile” bu “mesele ihsası”na darbe vurarak Bulgar-Yunan-Rus/Ortodoks antlaşmasına zemin hazırladılar. Sırbistan’ın Almanya’dan aldığı silahlara, Avusturya geçit izni vermeyince, bir müddet sonra kendilerine karşı kullanılacak olan bu silahları, selanik yolu ile nakline müsade etmişlerdir.

Nihayetinde “Balkan savaşı” geldi… Harbin ilk safhasında, Abdullah Paşa komutasındaki şark ordusu, Bulgar ve Yunanlılar karşısında tutunamadı, geri çekilmeye başladı; Ali Rıza Paşa Kumandasındaki garb ordusu da, Üsküb, İşkodra ve Yanya kalelerinde mahsur kaldı. Bulgarlar, Çatalca da ancak durduruldu. Londra da başlayan sulh müzakerelerinde işin sürencemede kaldığında gören ve üstelik 23 Ocak 1923’de “Babıali Baskını” ile İT’lerin idarî zafiyetini tesbit eden Bulgar ve Yunan yine saldırıya başladı. Çatalca’yı yine geçememelerine rağmen, harbin başından beri destansı bir direniş tablosu oluşturan fakat artık hiç bir ikmale uğramayan Edirne’yi düşürdüler ve tam bir katliam yaptılar. 30 Mayıs 1913’de imzalanan “Londra Muahedesi” ile harbin ikinci safhası toprak kayıplarımızla nihayetlenmesine rağmen, “Balkan kavimleri” kendi aralarında Rumeli’yi, ihtilaflar sebebiyle paylaşamayınca, imzadan iki ay sonra bu durumdan faydalanarak hücuma geçen Türk Ordusu Edirne’yi tekrar ele geçirdi. Böylece 29 Eylül 1913’de İstanbul’da bulgarlar ile, 14 Kasım 1913’de de “Atina muahedesi”yle Yunanlılarla antlaşmalar yapılmıştır; Edirne, Kırklareli ve Gümülcine bizde kalacak ve hudud meriç nehri olarak Bulgarlar ile aşağı-yukarı bugünkü hududa benzeyen ki, Yunanlılarla da Adalar Denizi (Ege) ve Trakya’nın bugünkü haline yakın bir antlaşma yapılmıştır.

İşte böyle bir manzara içinde, Anadolu’da Milli Mücadele, “Misak-ı Millî” ışığında başlamıştı; Garbî Trakya’da ise daha evvel başlanmış ve müstakil bir hükümet dahi kurulup Yunan hakimiyetinden kurtulmaya çalışılmıştır.

Balkan Savaşının ikinci safhasında, Garbî Trakya, “genç subayların” idaresinde Bulgarlar’ın elinden kurtarılmış ve “Garbî Trakya Geçici Hükümeti” ilan edilmişti; fakat 29 Eylül’de imzalanan Bulgar tarafıyla yapılan antlaşma ile Garbî Trakya Bulgarlar’a bırakılıyordu. Fakat “GTG Hükümeti” direniyor, antlaşmayı tanımıyordu; İT’lerden Cemal Paşa Dedeağaç, İskeçe ve Gümülcine’yi ziyaret edip, “genç subayları ve hükümeti” ikna etmiş ve hükümet dağıtılmış, Türklere karşı Bulgar katliamları ve soykırıma varan şiddet uygulamaları başlamıştır.

Bu Bulgar işgali Dünya savaşı sonuna kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin paylaşımında nasıl bir yol takib edileceğinin kararlaştırıldığı Paris Sulh Konferansı’nda alınan kararlar gereği Garbî Trakya, 27 Kasım 1919 Neuilly Antlaşması ile Bulgarlar’dan alınıp Fransa koruyuculuğuna bırakılmıştı. Bu günler, İngiliz-Fransızların, “paylaşımdan hisse almak istiyorsan, işgale katılmalısın” diye Yunanlılar’a telkinde bulunduğu günlerdi. Yunanistan, Garbî Trakya’da özerk bir Türk Cumhuriyeti fikrini savunuyordu; St. Petersburg Konferansı’nda da bu fikrini ileri sürmüş, neticede kurulan Türk Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan devlet olmuştur. Fakat Mayıs 1920’de Garbî Trakya’yı işgal ettiler; 10 Ağustos 1920’de, (tek taraflı açıklanan ve tek imzalayan, kabul eden tarafın Yunanistan olduğu) “Sevr Antlaşma” (projesi) ile de onlara verildi. Lozan’a kadar muhtelif direniş ve kurtuluş hareketleri gerçekleştirildi bölgede. Fakat, Atatürk’ün, “Garbî Trakya’yı elde tutmak için harcanacak kuvvet oradan elde edilecek faydayı karşılamaz. Anavatanın huzuru için oradan vazgeçmek gerekir”(19) sözü ile, Lozan’daki cılız taleb birleşince, Garbî Trakya’nın kaderi kesinleşti ve Yunanistan’a bırakıldı.

Lozan’da Türk-Yunan hududu öyle bir traji-komik çizilmiştir ki, bunun tek açıklaması, “ne olursa olsun sulh” mantığıdır. “3 Numaralı Trakya Hududuna Dair Mukavelename”nin 3. maddesi gereği, Bulgar hududundaki “Harmanlı” nisbet alındığından, Edirne’ye trenle yapılan seferler, Karaağaç mevkiinde Yunanistan toprağından geçecektir! Bu bile “2. Fasıl: Ahkâm-ı Muhtelife”de kayıtlı 60 ve 61. maddelerinde, “Yunanistan vaziyet-i maliyesi dikkate alarak, (Türkiye) tamirat (ve tazminat) hususunda Yunanistan’a karşı her türlü metalebattan feragat eder” hükmü ile olmuştur.(20)

Misak-ı Milli’nin üçüncü maddesine göre, Garbî Trakya’nın “amme reyi” ile hükmolunacağı açıkça kaydaltına alınmasına rağmen, başmurahhas âzâ İsmet İnönü, Mecliste, konferans hakkında bilgi verirken, “Garbî Trakya’da halkın reyine müracaat olunmasını kabul ettiremediğini, zira Bosna-Hersek’e kadar BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN TÜRKİYE’YE İLTİHAK ETMEK İÇİN TETİKTE BEKLEDİKLERİNİ, bu durumda Garbî Trakya’ya istiklâl vermenin bile onun Türkiye’ye İltihakıyla neticeleneceğini” demiş, bütün şartlar müsait iken dahi, “sulh için!” oradan vazgeçildiğini itiraf etmiştir.(21)

Oysa, İtilaf Devletleri’nin yeniden harbe başlamak gibi bir niyetleri yok idi, kendi aralarında da büyük ihtilaflar ortaya çıkmıştı ve Anadolu’yu bile Yunanistan ile işgal etmişlerken ve Yunanistan siyasî ve askerî sahada tam bir bunalım içine girdiği halde… Garbî Trakya gibi Balkan Yarımadası’nın Koçbaşı ve Ortodoks Birliğini tahribedici ve böylece boğazları tamamen kontrol altına alıcı (jeopolitik ve stratejik-sevk-ül ceyşi) unsurları haddinden de fazla bir toprağımız “mîsâk”a uyulmayarak Yunanistan’a bırakıldı.

Garbî/Batı Tarkya, Yunanistan’ın kuzeydoğusunda, Meriç(Evros) ile Karasu (Nestos-Mesta) nehirleri arasındaki 8578 km.²’lik bir sahayı kapsamaktadır. Kuzeyi dağlık, güneyi ovalıktır. Doğudan TC, kuzeyden Bulgaristan, Makedonya ve güneyden de Adalar Denizi ile hududludur. Üç ilden müteşekkildir: Evros (Merkzi: Dedeağaç-Aleksandropolis); Rodop (merkezi, Gümülcine-Komotini.) ve İskece (merkezi: iskece-Ksanthi).

Bölge tütün, hububat ve hayvan yetiştiriciliği ile önde gelen merkezlerdendir.

Buradaki Osmanlı tebası Lozan’daki “nüfus mübadelesi” maddesinin dışında bırakılmıştır ve “istanbul Rumları” ile “denk” kabul edilmiştir. Patrikhaneleriyle birlikte Run azınlığın, İktisadî gelişmişlikleri ayrı mesele, TC için nasıl bir “baskı unsuru” olarak kullanıldığı ve Rumların da “Helenizm” için nasıl faliyet gösterdikleri; keza, Ortodoks Birliği için faaliyetleriyle (stratejik) bir unsur olarak hareketliliği ortadayken; TC, Garbî Trakya ile hiç ilgilenmemiş ve “göçü teşvik” ederek de “sulh için” (!) kendi güvenliğini dahi engelleyici ve tarih sahnesine bir daha “faal aktör” olarak çıkmayacağını ilan edici hareketler yapmıştır. TC’nin Garbî Trakya ile tek ilgisi, bütün mesuliyeti Sultan Abdülhamid’in üzerine atmak, O’na hakaret etmek ve ’23 Devrimi sonrası Garbî Trakya’dan fikrî tenkidler ile kendisini hırpalayan sabık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin “kovulması” için hem de Yunanistan ile işbirliği yapmak olmuştur; ikisi birlikte “yobaz ur”lar diye niteledikleri vatanseverlerin üzerine saldırmışlardır.(22) Yunanistan burada -kendince- haklıdır: Devamlı kendisine isyan eden (ve netice olarak katliamlar yaptığı) Garbî Trakya’da “İslâm Merkezli” bir hareketin, hududların ve ihtilafların “pamuk ipliğine bağlı” olduğu Balkanlar’da doğudan batıya doğru, Garbî Trakya, Kosava, Karadağ, Bosna Hersek hattı ile NE BELA İŞLER başa çıkarabileceğini, Ortodoksluğu parçalayabileceğini gördüğünden, bu işi menfaati icabı gerçekleştirmiştir de; TC, hem de İsmet İnönü’nün, “Garbî Trakya’dan Bosna Hersek’e kadar” diye ifâde ettiği “stratejik unsura” rağmen nasıl böyle davranmıştır?!

Kumandan Mirzabeyoğlu’nun, “neyin yanında olduğuyla değil, neye karşı olduğuyla” ifâdesiyle tanımlanabilecek bir bünyeye sahib Kemalistler, “Lozan”da, Hayim Naum’un devreye girdiği ikinci safha ile “İslâm’ı veririz, toprağı alırız!” mantığıyla hareket etmiş ve kendi ifadeleriyle “ta Selçuklu’dan, Osmanlı’dan kalan hesapları kapatarak” yani İslâm’ı yere çalarak ve “Anadolu’ya hapsederek”, “bağımsız(!) devletleri”ne kavuşmuşlardır. Bunun ambalajı da “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” olmuştur. “Cihan”, gasbedilen topraklar ve oradaki “milli hareketler” idi; “ilke” gereği desteklenmedi!

Hem (Jeopolitik) hem (Jeostratejik) Garbî (Batı) Trakya da böylece Yunanistan’a; daha doğrusu, bütün bu “toprak şekillenmesini” yapan, gerektiğinde “balkan kavimlerini” birbirine düşürerek Avrupa’yı Ortadoğu’dan (TC’yi saymıyoruz!) uzak tutmayı hedefleyen Siyonizme bırakıldı.

.

ADALAR DENİZİ VE KIBRIS

Lozan’ın, “1. Fasıl: Araziye müteallik ahkamı”nın “12. maddesi”nde, “Şarkı bahr-ı sefit adaları üzerinde ve İmroz ve Bozcaada ile tavşan adalarından gayri bilhassa Limni, Semendrek, Midilli, Sakız ve Sisam ve Nikarya adaları üzerinde… İtalya’nın hakimiyeti altına vazedilen ve 15. maddede mezkur olan adalara müteallik ahkamı mahfuz kalmak şartiyle teyid edilmiştir. Asya sahilinden üç milden dû mesafede kain adalar Türkiye hâkimiyeti altında kalacaklardır” yazılmıştır. Ayrıca, “mezkur adalarda hiçbir üss-ûl bahri, hiçbir istihkâm tesis ve inşa edilemeyeceği, Yunan askerî teyyarelerinin mukabelesi de men edilecektir (Madde 13)” 15. Madde ile de, “Türkiye, elyevm İtalya’nın taht-ı işgalinde bulunan Astropalia, Rodos, Harki, Sekar, Panto, Kasos, Piskopis, Misiros, Kalimnos, Leros, Patnos, Lipsos, Sombeki İstanköy adaları ile bunların tevabiinden olan adacıklar ve Katello, Rizo’dan, İtalya lehine feragat eder” denilmiştir. Madde 20 ile, “Kıbrıs’ın Britanya hükümeti tarafından 5 Teşrinisani 1914’de ilan olunan ilhakını Türkiye tanıdığını beyan eder.” Ayrıca, “Kıbrıs’taki tebaa İngiltere tabiyetine geçiriliyor ve Türk tebaiyetini ihtiyar edebilecekler 12 ay içinde Kıbrıs adasını terke mecbur (Madde 21)” tutuluyorlardı. Türk tebası haricindekiler ise ne İngiltere tebası olmaya ne de adayı terke mecburlardı.

Evvela, Adalar Denizi… (23)

12 ve 15. maddelerle Lozan antlaşması, “Şarkî Bahr-i Sefit adalarını” İtalyanlara vermiştir. 2. Dünya Savaşı esnasında Almanlar tarafından işgal edilmiş, “adalar sekenesinin açlıktan vikâyesi maksadıyla” TC’ye teklif edilmiştir. Ancak İsmet İnönü, “yurta sulh, cihanda sulh” demiş, kabul etmemiş, üstelik adalardan -Yunanistan’daki- büyük açlık sebebiyle sahillerimize sığınan Rumları doyurmuş ve onlara erzak da vererek Kıbrıs’a Türk gemileri yollamıştır.

Türkiye’nin Kuşadası körfezinin açığındaki Nikarya ve Sisam adalarının Güneydoğusu’ndan başlayan ve Kaş yakınlarındaki Meis adasına kadar devam eden deniz üzerindeki irili ufaklı 50’yi aşkın adalar grubuna “On İki Adalar/Dodé-Canese” ismi verilir; bu isim 20.yy.’ın başında kullanılmaya başlanmıştır. Evvelinde “Menteşe veya Karya Adaları” denilmekte idi. Bu On iki Ada’nın toplam yüzölçümü 2450 km²’yi bulur. En büyüğü Rodos’tur. Doğu Akdeniz/Cenubî Bahr-i Rum’da, Yunanistan’a âit olan Meis adası ile (ki Marmara’daki adalar kadardır) TC toprağı kaş sahili arasındaki mesafe 2250 m.dir. Öyle ki arada kalan deniz sığ ve dar olduğundan, diğer limanlardan kalkan bir Türk gemisi, Yunan karasularına girmeden, Akdeniz’e açılamaz! Haritaya bakıldığında Midilli, Sakız, Sisam ve İstanköy’ün Anadolu’ya yapışıklığı fakat Yunanistan’a uzaklığı; tabiatıyla da Lozan’daki hâlin, TC’nin “deniz gücü”nü ve “amfibi” olmasını yok ettiğini görmek bir yana, emniyetini de yok sayılabilecek bir seviyeye indirmektedir.

Bütün bunlar ise, “ne olursa, olsun sulh” mantığının tabiî neticesidir. Bunun tabiî neticesi de “gavur Yunan” mantığıdır; oysa -her ne kadar haklı ve tarihî zemini varsa da- “Oniki Adalar” alt başlığı ile isimlendirilen “Ege Sorunu”nun hakiki müsebbibi İngiltere ve Siyonizmdir. Böylece, 1830’da kurdurulan Yunanistan’a nasıl “Megea İdea” telkini yapılmış, tabiî halinde Yunanistan’ın Balkan ana karasında, Bulgaristan, Makedonya ile İtalya üzerinde “genişlemesi” gerekirken, Anadolu üzerinde ilerlemesi için “kışkırtılmış” ve “Türk-İslâm düşmanlığı” icadedilmişse, aynı şekilde Anadolu’da “Yunan düşmanlığı”… Daha 70 sene önce, -görülecek- Musul’da İngiliz oyununu ve işte kaydedilen “milyarlık petro-dolarımızı” gasbedeni unutturmanın yöntemi!..

2. Dünya Savaşı esnasında, -hiç değilse- “millî emniyet” hususunda sakıncalı bu hâl, tarihî bir fırsat olarak geldi ama yine “yurtta ve dünyada sulh” mantığı ile reddedildi. Ve T.C’nin reddettiğini, hem de savaştan yeni çıkmış ve perişan hâliyle Yunanistan kabul etti ve bugünkü “Türk-Yunan anlaşmazlıkları: Adalar-Kıta sahanlığı-Fır Hattı” ortaya çıktı.

Yunanistan, Lozan’ın bu ilk ihlâli ile Adaların kendisine verilmesini değerlendirmiş, nüfusu (Anadolu ile ilişkilerin kesilmiş olması ve Yunanistan ana karasının uzak olması sebebiyle) iktisadî ve hayatî sebeblerle gün geçtikçe azalan Adaları Lozan’ın 13. maddesini ihlâl ederek fakat “devir değişti, statü değişti” diyerek askerî tesislerle donatmış; Adaların da “kıta sahanlığı” -hem de “ana kara “gibi” olması gerektiğini ileri sürerek karasularını 12 mile çıkartacağını ilan etmiş; keza “hava kontrol sahası”nı yani FIR Hattını (Flight Information Reqion) 1931’de 10 mile çıkarmış, T.C sesini çıkarmamış, “Milletlerarası Sivil Havacılık Örgütü-ICAO”nun tarafların katılımı ile 1952 yılında yaptığı bölge toplantısında Adalar Denizi üzerindeki uçuş denetimini -İstanbul kontrol merkezine de bildirmek şartıyla- Atina Kontrol Merkezi’ne vererek, bölgedeki Fır Hattı denetimi Yunanistan’a bırakılmıştır. ’74 Kıbrıs Harekâtı esnasında bu durumun sakıncalarını gören T.C, hava sahasını kuzey-güney hattında ikiye böldüğünü ilân ederken, Yunanistan’da 13 Eylül 1973’de ilân ettiği NOTAM ile hava sahasını kapattığını açıkladı. 12 Eylül döneminde NATO’nun teşebbüsleriyle, “Yunanistan’ın NATO’ya girişine T.C’nin izin vermesi şartıyla” bölge sivil uçuşlara açıldı. Fakat “10 mil” kararı, işte bugün zaman zaman kamuoyuna da yansıdığı gibi “İT DALAŞI” hâlinde T.C’nin “millî emniyetini” tehdid pozisyonunda devam etmektedir.

İşte burnunun dibinde böyle bir “emniyet gediği” varken, burasının hâlli için hiçbir şey yapılmazken, varsa yoksa T.C için Kıbrıs!.

Cenubî Bahr-i Rum/Doğu Akdeniz’in tam ortasında, Afrika-Orta Doğu-Asya-Avrupa’nın deniz ve kara yolunun denetimine sahib olan ve bütün hainliğin çıkış noktasında yeralan -yahudi- İngiliz Başbakan’ı D’izrael’in “Batı Asya’nın anahtarları” dediği Kıbrıs, T.C için ne ifâde etmektedir?!

Lozan’ın 21. maddesinin üçüncü fıkrasına rağmen, İnönü’nün, Adalardan kaçan Rumları, -Türklerin kesif göçüne rağmen- Kıbrıs’a götürüp yerleştirmesine bakılırsa, orası “denizdeki bir taş parçasından” başka bir şekilde değerlendirilmemiştir T.C idarecileri tarafından…

Kıbrıs’ın kaybı, Misak-ı Millî’den bir kopma olmakla birlikte değerlenir. Kıbrıs adasının 9251 km²’lik sahası, ABD tarafından “Doğu Akdeniz’in batmayan uçak gemisi” olarak (stratejik) olarak değerlendirilir ve adaya İngiliz ve ABD askerî üsleri konuşlandırılırken, “12 Ada” gibi gözü çıkartacak kadar aşikâr “milli emniyet gediklerini” görmeyip, hayatı idame ettirmek gayesiyle icad edilen “millî düşman = Rum” edebiyatına sarılıp, varlığını sadece ve sadece bu siyasî propagandaya dayayan; Yunanistan’daki “albaylar cuntasını tasfiye” etmekten, ve de görüldüğü gibi o da bize ait bir “iş” olmayan, iktisadî ve malî sistemin “ambargo” ve IMF değnekleriyle mahvedilmesine vesile olan “’74 Kıbrıs Zaferi”(!) gibi “pahalı ulusal hipnoz seansları”nın tertibinden başka T.C ne yapmıştır Kıbrıs için?!

“Yurtta ve Dünyada Sulh” diyen, etrafı “müttefik” devletlerle çevrili (ve ana karada da sayısız müttefik askerî üs barındıran) T.C için Kıbrıs’ın (jeopolitik) bir değeri yoktur! Bunun yanında iktisadî olarak ise, girdi sağlamadığı gibi devamlı para emmekte ve “Kıbrıs sorunu” meselesi sebebiyle de Batı’nın “iktisadî ve siyasî baskılarının” kozu olarak kullanılmaktadır. Irkî olarak ise, bir (plesibit) yapılsa, o ırkdaşların hangi yönde tavır koyacağını görmek, “Türkleri katlediyorlar!” edebiyatı yapanların suratlarının alacağı hâli resmettireceği için hakikaten güzel olacaktır. “Yeşil Kıbrıs!” Evet Sultan Yavuz Selim Hân’ın devrinde Osmanlı’ya bağlanan, sahâbî ve velî kabirleriyle kaynayan “yeşil Kıbrıs”… Bugünkü hâlden tek sorumlu ise, Lozan’la başlayan kafasız ve ilkesiz siyasî vetire sebebiyle TC!.. Kıbrıs, “karapara” merkezidir! Kıbrıs, “tarihine ihanet eder” hâle sokulmuş ve Doğu Akdeniz’de İsrail’in “uçak gemisi” vazifesini görmekte, Afrika-Kafkaslar-Orta Doğu’yu “kontrol merkezi” hâline gelmiştir. Acı ama gerçek budur! Bütün bunları ifâde eden Üstad Necip Fazıl’ın ifâdesiyle, -nasıl olacaksa artık bugünden sonra- “haysiyetli bir anlaşma ile” devredilmelidir; ki, bu ândan sonra bu da zordur.

Kıbrıs öyle bir (jeopolitik) değer taşımaktadır, ki, “sulhçü” yani “dişi” siyasetin elinde “ateş parçası” (TC şeklinde görüldüğü gibi) hâline gelirken, işte yüzyılın ilk çeyreğinden beri elinde bulunan, “dünya hâkimiyeti” gayesi güden İngiltere ve Amerika elinde de Afrika ve Arabistan Yarımadasının “şekillendirilmesi” için “batmayan uçak gemisi” hâline gelir.

Kıbrıs, Osmanlı Devleti için ne derece mühimse, TC içinse o derece lüzumsuz ve “milletlerüstü gücün baskısına” âlet bir sahadır.

.

BATUM

’93 Harbinde kaybedilen Batum, Misak-ı Millî’de “halkın reyine müracaat” edilecek yerler içinde kayıtlıdır. 1. Dünya Harbi sonunda Ruslarla imzalanan “Brest-Litovsk” anlaşmasıyla tekrar Osmanlı toprağına dahil oldu. 16 Mart 1921’de yine Ruslarla/Bolşeviklerle “Moskova “anlaşması” ile de Gürcistan Halk Cumhuriyeti’ne yani bolşeviklere tekrar terkedildi.

Bu anlaşma “iki hükümetin emperyalizme karşı dayanışma ve TBMM’nin tanımadığı anlaşmaları Sovyetler’in de tanımayacağını, Boğazların, Karadeniz’e sahildar devletlerin katılacakları anlaşma ile kayıt altına alınacağını ve her iki devlet arasında eskiden yapılmış bütün anlaşmaların (malî mükellefiyetler de dahil) “hükümsüz” olduğunu ilân ediyordu.

Fakat; bize ait olan ve çok kısa bir süre önce kurtarılan, üstelik Misak-ı Millî metninde de yeralan Batum, niye bırakılıyordu? Çünkü, anlaşmanın birinci maddesinde, “Türkiye” kelimesi ile Misak-ı Millî sınırları içerisinde kalan toprakların anlaşıldığı, bunların ise Kars ve Ardahan’ı kapsadığı fakat Batum’u içermediği ve Gürcistan’a bırakılacağı kaydaltına alınmıştır. İşte “ne olursa olsun sulh” mantığının bir neticesi daha. Oysa…

Ermenilerle 3 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Anlaşmasının hemen akabinde Ermenistan’da Bolşevikler iktidarı ele geçirirler ve anlaşmanın “1 ay içinde onaylanması” kaydına uymazlar; bunun üzerine Türk ordusu, Güney Kafkasya’ya ilerleyip Ardahan ve Artvin’i de elegeçirir. Batum ise 1918’den beri İngiltere’nin işgali altındaydı ve İngilizler çok kısa bir süre önce de Batum’u boşaltmışlar fakat hemen Gürcistan tarafından tekrar işgal edilmişti.

Kafkasya’da, işte tam bu günlerde cereyan eden hâdiseler, tam bir “kokteyl”dir! Daha mufassal ve muhtasar bir inceleme mevzusudur. Fakat şurasını kaydedelim ki, Bolşeviklerden (1920 Ağustos’unda) “emperyalist saldırganlara karşı ülkeyi korumak için yardım yappılmasını, ortak askerî harekâtta bulunulmasını, Kafkasya yolunun açılmasını” talebeden Ankara Hükümeti; Azerbaycan ve Gürcistan ve Ermenistan’ın Bolşevik ordularınca istilasına fiilî olarak yardım ederek, evvelen “Kafkas koridorunu” kendisi kapatmış; ikinci olarak, Gürcistan ve Ermenistan’ın çoktan beri Türkiye’den toprak talebleri ihtirası varken (mesela Ermeniler’in Doğu Anadolu’yu, Gürcüler’in Trabzon’u istemeleri gibi) bunların “Bolşeviklerin” idaresine geçmesiyle, itilaf devletlerine karşı müttefik ve yardım arayışındayken, Bolşeviklerin irâdesine tâbi olmaya kendilerini mahkûm kılmışlar; Türkistan’da güçlü olan ve “Sömürgeler Enternasyoneli” fikri ile Rus Bolşeviklerin “Slavist” yönlerine karşı “Müslüman Bolşevik Partisi” ile “fikren” karşı çıkan Sultan Galiyev olmak üzere birçok Türk Bolşeviğin katledilmesine ve böylece Rus Bolşeviklerin tüm Türkistan’ı esaret altına almalarına zemin hazırlanmış; Sultan Galiyev’in sekreteri TKP kurucusu Mustafa Suphi’yi katlederek, Moskova doğrultusunda bir “Türk Solu” icadına yardım etmiş ve Türk dünyası ile Orta Doğu arasında “köprü” oluşumunu tabiatıyla İngiltere’nin siyasetine “uygun” olarak “halletmiş” olan Ankara hükümeti, Tükistan’da toplanan malî yardımı bile Ruslar’ın gasbı sebebiyle “devede kulak” miktarınca alabilmiş, Batum’u da Bolşevik Gürcistan’a terke mecbur kalmıştır.

.

HALEP

Misak-ı Millî’ye mesned olan Mondros Mütarekesi imzalandığı ân, Ordularımız, Haleb’in 40 km güneyindeki Nibil’de bulunduğundan, Haleb “Misak-ı Millî”nin içinde idi ve elbette bugünkü Suriye hududu da en az 40 km daha derinde olmalıydı. Bu hududun tayini ve tayine mesnet olan 20 Ekim 1921 tarihli “Ankara Anlaşması”nın tıpkı Bolşeviklerle yapılan ve doğu hududların tayini ve emniyetini sağlayan anlaşmalar gibi “kompleks” ve milletlerarası siyasî hesapları kurcalayan bir yanı vardır; ki bu da, esasta “Misak-ı Millî” gibi bir harita bulunan Ankara hükümetini, taviz veren değil, taviz alan konumuna sokuyordu ama, “ne olursa olsun sulh!” burada yine işledi ve kendi topraklarımız peşkeş çekildi.

Fransa’da Clamenceau hükümeti, “her şeye rağmen, savaştan usanmış” Fransız halkının tepkisiyle iktidardan düşmüştü; yeni hükümet, Yunanistan’ın İngiliz siyaseti tarafından yönlendirildiğini ve Fransız -iktisadî ve malî- çıkarlarını baltalayıcı olduğunu görmüş, buna bir de kamuoyu tepkisi ve harp giderlerinin çoğalması eklenince, kendi varlıklarını, esasta İngilizler’in Ortadoğu siyasetlerine hizmetdâr olduğunu “keşfedip”, buradan selâmetle çıkış yolunun, tıpkı İtalyanlar gibi “hususî anlaşma” yapmakta olduğunu anlamışlardı.

Fransızlar, Yakındoğu’da bir Arap devletinin ya da Arap devletleri konfederasyonunun kurulmasını amaçlayan Sykes-Picot ve öteki anlaşmalara gönülsüzce razı olmalarına karşın, Arapların eylemlerine, özellikle Faysal’ın kendini Suriye Kralı ilân etmesine, Fransız planlarını bozuyor diye kızıyor ve Arap milliyetçi liderlerini İngiliz ajanı olarak görüyorlardı. Fransa’nın içinde bulunduğu koşullar -malî sıkıntı, insan gücü eksikliği, savaş yorgunluğu- Fransa’yı Türk milliyetçileriyle anlaşma yapmaya ve Türkler aracılığıyla bölgedeki İngiliz politikasını geri püskürtmeye zorluyordu. Bu yüzden eski bir bakan olan M. Franklin-Bovillon, Ankara’ya görünüşte özel amaçlı bir ziyaret yaptı ve 20 Ekim 1921’de B.M.M Hükümetinde Dışişleri Bakanı olan Yusuf Kemal Bey’le bir anlaşma imzaladı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşta Fransızlar Türkleri, İngilizler Yunanlılar’ı desteklediler, öyle ki YUNANLILAR İLE TÜRKLER BİR ANLAMDA İNGİLİZLER’İN VE FRANSIZLAR’IN YAKINDOĞU’DAKİ NÜFUZ VE PRESTİJ SAVAŞINI YÜRÜTÜYORLARDI!” (24)

Lozan’ın “1. Kısım: Siyasî Mevad” bölümünün “araziye müteâllik ahkâm” faslının 2. maddesinde 20 Teşrinievvel 1921/20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’nın “Suriye hududunu tesbit ettiği” kaydedilmiştir.

Bahsi geçen anlaşmada bir de “ekonomik imtiyaz” metni vardı. Bu imtiyaza göre, “Harput vadisindeki demir, krom ve gümüş madenlerinin imtiyazı 99 yıllığına Fransız grubuna” veriliyordu. Ankara Anlaşmasından sonra Yunanlılar’ın bozguna uğratılması başladı. İşte, böyle (avantajlı) bir duruma geçildiği, İtilaf devletlerinin ihtilaflarının had safhaya vardığı bir dönemde, Lozan’da Halep alınabilecekken bırakılmıştır. Öyle bir acayib hudud yapılmuştır ki, hudud “demiryolu”na nisbet edilmiştir; dünyadaki demiryolunun hudud kabul edildiği tek andlaşma!..

.

MUSUL-KERKÜK VE BOĞAZLAR

Lozan’ın 3. maddesi: “Türkiye ile Irak arasındaki hudud işbu muahedenâmenin mevki-i mer’iye va’ından itibaren dokuz ay zarfında Türkiye ile Büyük Britanya arasında suret-i muslihanede tayin edilecektir. Tayin olunan müddet zarfında iki hükümet arasında itilaf husule gelmediği takdirde ihtilaf Cemiyet-i Akvam Meclisi’ne arz olunacakdır.”

Musul ve Kerkük’ün (stratejik) hususiyeti üzerinde durmayacağız; sadece Irak’ın bugünkü hâli bile bunu anlamaya yeter. 1. Dünya Harbi’nin “Musul-Filistin-Kudüs” güzergahına olan yapışıklığını da; keza Musul için çevrilmiş entrikaları da anlatmayacağız.

İncelememizin bu bölümünde, “Lozan’da Siyasî Coğrafya Gasbı” üzerinde, bu gasbedilen topraklarımızın bir “dökümünü” yapıyoruz. Dünyanın nabızgâhı olan Ortadoğu coğrafyasının (stratejik) ve (jeopolitik) hususiyetini anlatmayı, hele TC gibi “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” gibi bir “ilke”(!) ile hareket eden bir devletin oraları kaybetmekle neleri yitirdiğini anlatmayı, lüzumsuz addediyoruz. “Ne ve nasıl olursa olsun sulh”ta kendi bağımsızlığının tanınmasını gören “hovarda” da değil “akılsız ve nefsâni mirasçı” hükmündeki Ankara Hükümeti idarecileri, (jeopolitik)ten biraz anlasalardı da demiyoruz, “iktisad”dan ve “yeni cumhuriyetin” savaşın akabinde nasıl bir iktisadî ve malî sıkıntı içine gireceğini görür ve “Lozan”da ihtilafları haddi zorlayan seviyeye çıkmış olan İ’tilaf devletlerini, ABD kartıyla da “iyice” zorlayarak daha “haysiyetli ve şerefli” bir anlaşma yaparlardı. Bu boğazlar için nasıl geçerliyse, buraya kadar yazdığımız topraklar ve Musul için de aynıdır.

Fakat bahsettiğimiz gibi “akılsız mirasçılar”, kendilerine ışık tutacak “Misak-ı Millî”yi bile, “eyyamcı” bir tavırla “kendi ulus devletlerine kavuşmak” maksadıyla kullanmışlardır:

“Misak-ı Millî, şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celîlelenin isabet-i hazarıdır. Yoksa haritası mevcut bir hudud yoktur!” (25)

Bunun tabiî neticesi de şudur:

“Esaslarımız bunlardır. Baktınız ki, hatta Trakya’yı alamıyorsanız, sözlerinden dönüyorlar, uğraşmayın, terkedip, SULHÜ YAPIN, hatta icabederse İstanbul’dan da vazgeçmek lâzımdır. Musul için hiç uğraşmayın!” (26)

Elbette böyle bir “mantığı” (!) kabul etmek imkânı yoktu. Nitekim Lozan’ın müzakereleri esnasında B.M.Meclisi’nde, “bu anlaşmayı müzakereye başlamadan önce, bu anlaşmayı önümüze getiren hükümet hakkında güvenoylaması yapılmalı.” (27) denilecek ve kavgaya varacak kadar hararetli tartışmalar olmuştu; Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in katlı, “2. grubun, 2. meclise “intihab edilmemesi” ile bu tartışmaların önüne geçilmeye çalışılsa da yine de anlaşma hakkında “ağır” konuşmalar gerçekleşmiş fakat bu Lozan’ın kabulünü engellemeye yetmemiştir.

“Biz öz yurdumuzu, öz toprağımızı istiyoruz!” (28) sözünde dövizleşen Lozan’ı red mantığı, 2. mecliste 227 “evet” ile ezilmiştir.

Lozan’da muallakta bırakılan Musul meselesi (Irak hududu) 5 Haziran 1926’da Ankara’da Türkiye, İngiltere ve Irak hükümetleri arasında imzalanan “Hudud ve İyi Komşuluk” anlaşması ile İngiltere’nin lehine olarak halledilmiştir; Musul, Irak’a (dolayısıyla İngiltere’ye) bırakılıyordu. Anlaşmanın 14. maddesine göre de “Türkiye’nin 25 yıl süre ile Musul Petrollerinden % 10 hisse almasını” karara bağlıyordu. Fakat bu hisse bile kâğıt üzerinde kalmış ve “hisse yerine 500.000 Sterlin alınması” kabul edilmiştir. Burada bir sahne var ki, “Lozan’ın ruhu”nu vermektedir: Hisse yerine verilecek paranın miktarı hususunda 300, 500, 800 bin veya 1 milyon Sterlin arasında tartışmalar gerçekleşmiş, İngilizler “hisse” gibi müthiş bir gelir kaynağı yerine bir defaya mahsus verilecek bir ücrete (buna “olta-zoka” deyin) razı olan TC Temsilcilerini (bunlara da “oltaya takılan balık” deyin!) rakam anarşisi altında asgarî seviyeye razı etmeye çalışıyorlarken, temsilci Tevfik Rüşdü Aras, rakamın önemsiz olduğunu bunun “TÜRKİYE’NİN HAYSİYETİ” ile oynamakla eş olduğunu söyler.

Düşünebiliyor musunuz, toprağı bırakıyorsunuz, hisseyi de bırakıyorsunuz, bunlar karşılığında âdeta “rüşvet” mânâsına gelen “ücreti” haysiyet meselesi yapıyor! “Öz toprağını” sattıktan sonra “VİZİTE”nin ne ehemmiyeti olabilir ki?!

.

II. KISIM MEHAZLAR

1) Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, 4. Basım, 1969, c. 1, s. 9

2) M. Turhan Tan, Tarihte Türkler İçin Söylenmiş Büyük Sözler, İstanbul 1935, s. 45

3) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 75

4) Tüm (jeopolitik) nazariyeler ve bugünkü siyasî tablo neticesi böyledir. Tafsilâtı, son (5.) bölümde…

5) Prof. Ömer Lütfi Barkan, XVI. Asrın Yarısında Türkiye’nin Geçirdiği İktisadî Buhranın Sosyal Yapı Üzerindeki Tesirleri, İstanbul 1963, s. 20

6) Prof. Dr. Süha Güney, Siyasî Coğrafya, s. 2

7) “Amerikalı Prof. (Paul) Baran, Batı’nın ön alışını, onun coğrafî mevkiine ve tabiî kaynakları bakımından, TİCARET YAPTIĞI ÖTEKİ ÜLKELERDEN FAKİR oluşuna bağlıyor. Şöyle ki, Atlantik kıyısındaki Batı’da denizcilik erken ilerlemiş ve deniz ticareti hızla ilerlemiştir. Batı’nın ihtiyaç duyduğu, … Doğu kumaşları, ziynet eşyası ve değerli madenlere sahib olmayışı, bunları ancak uzak ülkelerden sağlama durumunda kalışı, denizciliği ve deniz ticaretini kamçılamıştır. Büyük coğrafî keşifler bu şartlar altında olmuştur. Amerika’nın keşfi, Afrika’dan dolaşarak Asya’ya ulaşılması, Atlantik ve Pasifik’in bağlanması, öteki kıtaların Avrupa ülkeleri tarafından barbarca yağma edilmelerine yol açmıştır. Bu ilk sömürgecilik döneminde, Batılılar, yalnız Amerika ve Asya’nın zenginliklerini, altın ve gümüşü yağma etmek, İnka ve Aztek gibi uygarlıkları yoketmekle kalmamışlar, 900 bin Afrikalı köleyi XVII. Yüzyılda Amerika’ya götürmüşlerdir. William De Bois’ye göre, Amerika’ya yollanan her köleye karşılık, beş köle ya Afrika’da öldürülmüş ya da yolda ölmüştür. Bu köle ticareti, Afrika’yı 60 milyon insandan yoksun bırakmıştır. Bu talan karşısında fetihçi Osmanlı’nın ganimet ve haracı çok masum ve ufak ölçüde kalmaktadır.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, s. 35)

8) Doğan Avcıoğlu, a.g.e., s. 36-37

9) Prof. Dr. Lütfi Barkan, İktisadî Kalkınmanın Sosyal Meseleleri Konferansı, 1963, s. 23

10) Tevrat, “Mezmurlar”, Bab: 82, Âyet: 6-8. “Biri kötülüğe, ‘İlk Günah’a dayanmak üzere ‘Yeryüzü Devleti’; diğeri iyiliğe dayanmak üzere ‘Tanrı Yehova Devleti’ adı altında iki çeşit devletin varlığını kabul eden bu felsefe (Siyonizm / S.O.) bunlardan fanî dediği “Yeryüzü Devleti”nin (ki bu Tevrat’ın dışındaki tüm Kitap ehlini kapsar) Yehova’nın Oğulları tarafından Sion’da kurulacak ve diğer milletleri içine alacak olan “Dünya Krallığı”na yerini terk etmesi idealine dayanır.” (Prof. Dr. Recai Ogan, Umum Amme Hukuku, İst. Üniv. Yay.)

11) Büyük Doğu-İBDA Külliyatı’nda, bu hususta bilgiler mevcut; “İdeolocya Örgüsü”ndeki, “İç ve Dış Düşman: Yahudi” bahsi, “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” eseri, Yahudi’nin marifetlerini meseleler içinde göstermektedir.

12) Benjamin Disraeli, İngiliz siyasetine büyük tesirlerde bulunmuş bir Başbakan’dır. Hükümeti döneminde İngiliz Emperyalizmi ilerlemiş ve “sağlam” temellere oturmuş, Kraliçe Viktorya’yı “Hindistan Kraliçesi” ilân ettirmişti. “Muhafazakâr Parti”den olan Disraeli, 1804-1881 tarihleri arasında yaşamıştır. Büyük babası Safardin Yahudisidir. 1759’da Venedik’ten Londra’ya gelip yerleşmiştir. Babası Izak Disraeli edebiyatla ilgilenen bir gazeteciydi ve oğlunu üniversitede okutmuştu. Hukuk eğitimi alan, avukatlık yapan B. Disraeli, kendisi gibi bir Yahudi olan, zengin bir kadınla, Mary Anna Windhom’la evlendi. İki kitab yazan ve yine bir yahudi olan Bejamen Ralph’in yayınevinden bastıran Disrael, Yahudi cemaatine başvurup, “Acı bir zafer karşısında ismimin Yahudi cemaat listesinden sildirilmesini istiyorum” demiştir. Bundan sonra ise siyasette ilerleme devridir. İsmini değiştirmiş ve aldığı “asil”likle “Lord Beaconsfield” olmuştur. Onun devri Yahudilerin İngiltere’deki “altınçağı”dır.

13) C.R. Atilhan, Yahudiler Dünyayı Nasıl İdare Ediyorlar?, Aykurt Neşriyat, 1962, s. 76

14) Yahudilerin –idarî olarak- ele geçirmeye başladığı ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt’in şu cümlesi: “Dünyada iki imparatorluğu yoketmeyi ne kadar çok istiyorum: İspanya ve Osmanlı.” Matinecock Locasında 24.04.1901’de tekris edilmiş bir mason olan Roosevelt’in biri yahudileri defeden, diğeri de Kudüs’ü elinde tutan iki devleti “yoketmek” istemesi ne kadar mânâlı! Ki, 28. Başkan V. Wilson da “14 İlke” ile “Sevr”i hazırlayacak, Osmanlı’nın yıkılışını gerçekleştirecektir.

15) Necib Fazıl Kısakürek, A.g.e., s. 153-154

16) Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’ndan çıkışı 30 Ekim 1918’dir. Bu anlaşmanın iki noktadan ehemmiyeti vardır ki, birincisi, imza ediliş tarihinin “Misak-ı Milli”ye nisbet olmasıdır; 30 Ekim’de Osmanlı’nın askerinin bulunduğu her nokta Osmanlı Devleti’nden sayılmıştır. İkincisi ise emperyalistlerin işgallerinin sebebi de bu anlaşmanın bazı maddeleridir. Bilinenin aksine, işgaller; 10 Mayıs 1920 tarihli Sevr Andlaşması’na göre değil, -ki Sevr ancak onların niyetlerini gösterir-, Limni adasının Mondros limanında “Agamennon” savaş gemisinde İngilizler’in Akdeniz filo komutanı Amiral Caltrop ile Rauf bey tarafından imzalanan bu andlaşmanın 1 ve hususen 7. maddesi işgal zemini hazırlıyordu.

Madde 1’de “Boğazlar bölgesinin itilaf devletleri tarafından askerî işgal altına alınacağını”; madde 7 ise, “itilaf devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durum belirdiğinde, stratejik herhangi bir noktayı işgale hakları bulunduğunu” kaydetmektedir.

17) Kadir Mısıroğlu, Lozan, İstanbul 1971, s. 14-15

18) Garbî Trakya’da, Osmanlı hâkimiyeti 1363’ten 1913’e 550 yıl sürmüştür. Bizans’ın tarım ambarını oluşturan Trakya, İstanbul’un fethedilmesinde bir basamak rolü oynamış, bölgenin tarım üretimindeki yeri Osmanlılarca bir silah olarak kullanılmıştır. Garbî Trakya’daki hem geçmiş, hem de bugüne kadar süregelen karışıklıkları ve T.C’nin aciz ve oradaki Türk-Müslümanların aleyhine olan davranışlarını öğrenmek için, “Batı Trakya Türkleri ve Gerçek I” isimli Aydın Ömeroğlu’nun 1994 tarihli yayınevi ismi bulunmayan kitabına bakılabilir. İttihatçıların ihaneti, Lozan’da dönen dolapları, bugün “Müftülük” ve “Azınlık” meseleleri üzerinde oynanan cambazlıkları birebir gösterir bir vesika kitabdır.

19) Mustafa Kemal’in Eskişehir-İzmit Konferansları, 1923, s. 91

20) “Lozan Sulh Muahadenamesi; Mukavelât ve Şenedâtı Sâire… T.C. Hariciye Vekaleti, 1339 (1923) tabı… Matbaacılık Osmanlı Şirketi-Ahmet İhsan ve Şürekâsı. 1339.”dan… T.C.’nin Yunanistan harb tazminatı almaktan feragâtıyla ancak bu istasyon alınabilmiştir.

21) Lozan’daki görüşmelere ara verildiğinde İsmet İnönü’nün, 21 Şubat 1923’te Meclis’in Ali Fuat Cebesoy başkanlığında toplantısında görüşmeler hakkında verdiği izahattan…

22) Kaydettiğimiz Aydın Ömeroğlu’nun kitabında “göç” meselesi ile, Yunus Nadi’nin “Balkan Türkleri” kitabında da Sultan Abdülhamid ve “yobaz ur” (!) düşmanlığı hakkında bilgiler mevcut.

23) Buraya kadar yazdıklarımızda bazı eskiden kullanılan isimlere hususen yer verdik: Bahr-i Rûm, bahr-i siyah, garbî Trakya vesaire… Bunları böyle yazmamızın sebebi, “Akdeniz, Karadeniz, Batı Trakya” isimlendirmelerine bir düşmanlık ve “arkaik”lik tutkusu değil… Meselâ Adalar denizi… Onun ismini bile –bu şekilde- belki kullanan ender insanlardanız; çünkü şimdi oraya “Ege” deniyor!!! Niye “Ege” de Adalar Denizi değil veya niye tersini tercih ediyoruz? Öncelikle “Ege” ne demek, ona bir bakalım. Yunan mitolojisinde geçen bir Kral vardır; bu Atina Kralı Pandion’un oğlu, Theseus’un babasıdır. Bu kral, Trozien kralının kızıyla zina yapar ve “Theseus” doğar; kral kadına babasının kendisi olduğunu çocuğa söylememesini ister. Bu veled-i zina büyür, Atina’ya gelir ve babasının ismini öğrenir. Babasının yanına çıkar ve bunu da söyler; hatta amcalarının oğullarını öldürerek babasının tahtta kalmasını sağlar. Bu arada Atina’da bir Giritli atlet öldürülür; Girit kralı bunun üzerine “yedi kız yedi erkek kurban” ister. Kral oğlunu (veled-i zinayı) bu Girit kralını öldürmeye yollar; öldürürse beyaz bayrak, beceremezse de siyah bayrak açmasını ister gemiye. Neticede öldürür fakat, veled-i zina babasının tenbihini unutur ve siyah bayrak açar. Kıyıdan gemiye bakan kral da oğlunun mağlub olduğunu zanneder ve kendini Atina Körfezine atıp intihar eder. İşte bu intihar eden kralın ismi Aegeus veya Egee’dir. Yunanlılar bu sebeble Atina Körfezi ve etrafına “Ege Denizi” derler; iyi de bize ne?! Osmanlı devrinden 1940-1950’lere kadar buranın adı “Adalar Denizi” olarak isimlendirilmiştir. Pirî Reis’in “Kitab-ı Bahriyye”sinde, “Şunu bilmek gerektir ki, adalar arası denen yere “Erso Polega” derler” yazılıdır. “Erso Polega” ise “Archipelago” yani “Adalar denizi, üzerinde pek çok ada bulunan deniz” demektir. Kısaca, bizim “eski isimlendirmeleri” yazmamızın sebebi, “şecaat ve sirkat” meselesi gibi anlaşılmamak, düşmana koz vermemek içindir: Onun isimlendirmesini kabul edersem, onun malı olduğunu kabul ettim demektir.

24) Benjamin Shwadran, The Middle East, Oil and The Great Powers, Newyork 1973, s. 215-216’dan aktaran: Bilmez Bülent Can, Demiryolu’ndan Petrole Chester Projesi, TVY Yay., 2000, s. 192-193

25) Kazım Öztürk, Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları, Kültür Bkn. Yay., 1992, s. 724

26) Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, C. II, İstanbul 1968, s. 982

27) Ali Fuad Cebesoy, Siyasî Hatıralarım, İstanbul 1959, s. 244-245

28) Mardin milletvekili Necip Bey’in, “Biz, Efendiler! Kimsenin ocağını yıkmadık, kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Biz öz yurdumuzu, öz toprağımızı istiyoruz” sözleri şiddetli alkışlarla desteklenmiş, Gaziantep vekili Kılıç Ali Bey ve Tunalı Hilmi bile, “Hakkımızı istiyoruz!” diye bağırmışlardır. (Zabıt Ceridesi, C. 1, s. 206’dan nakleden Kadir Mısıroğlu, a.g.e., s. 353)

 

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!