Tarihî, Hukukî, Siyasî Cihetleri ve (Jeopolitik)iyle BAŞYÜCELİK DEVLETİ – III

192

III. KISIM:

DÜNYA KAMU DÜZENİ VE SİYONİZM İLİŞKİSİ

MİLLETLERİN HÂKİMİYETİNDEN, TEK MİLLETİN SULTASINA

M.Ö. 3500 yıllarından Kavimler Göçü’ne veya Batı Roma İmparatorluğu’nun M.S. 476’da yıkılışına kadar olan devreye –umumî tarih bilgisinde- İlkçağ denir. M.S. 476’dan Fatih’in İstanbul’u fethine kadar (M.S. 1453) yani, Doğu Roma-Bizans İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar olan devreye Ortaçağ, buradan Fransız İhtilâli’ne, 1789 yılına kadar olan devre Yeniçağ, buradan günümüze kadar olan devre Yakınçağ denilir.

İlkçağ’da Çin, Hindistan, Anadolu, İran, Karadeniz’in kuzeyi, Ortadoğu, Balkan Yarımadası, Ortaasya ve Doğu Avrupa’da, Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, İyonlar, İskitler, Medler, Persler, Sasanîler, Fenikeliler, İbranîler, Yunanlılar, Romalılar, Turanîler, çeşitli medeniyet ve devletler kurmuşlardır. Amerika kıtasında da, Güney Amerika’da İnkalar, Kuzey Amerika’nın güney ucunda Aztekler büyük bir devlet ve medeniyet inşa etmişlerdir.

İnka ve Aztekler hariç, diğer medeniyetler, Asya-Afrika-Avrupa kıtalarının, orta kuşak enlemlerinde meydana gelmiştir. Bu medeniyet ve devletler, devirlerinde hududlarınıok ilerletmiş, âdeta dünya hâkimiyetini ellerine almışlardır. Babil devleti, Pers İmparatorluğu, Fenike Devleti ve Büyük İskender’in devleti, Kutsal Roma İmparatorluğu ve Büyük Hun İmparatorluğu bunların başlıcalarıdır.

Ortaçağ’da hâkimiyet, coğrafî olarak biraz değişikliğe uğramıştır. İslâmiyet ile birlikte Arablar (Dört Halife Devri, Emeviler ve Abbasiler) büyük bir sahaya hükmediyorlardı. Asya ve Avrupa’da büyük devletler kuran Turan kavimlerinin, başta Oğuz boyu olmak üzere İslâmla şereflenmeleri, İslâm’ın hâkimiyetinin temsilciliğini Gazneliler, Selçuklular gibi Türk devletlerine geçmelerine vesile oldu. Türklerin kurduğu Osmanlı Devleti çok kısa bir sürede genişledi ve Doğu Roma’yı kuşattı. İslâm Devleti maddede genişlerken, ilim ve tefekkür sahasında da ışık saçıyordu; bu devirde Avrupa’da ise Germen kavimlerinin birbirleriyle ve diğer kavimlerle olan lokal-bölge çapında kavga ve savaşları gerçekleşiyor, medeniyet dairesinin dışında bir hayat yaşanıyordu. Gelişen Osmanlı, “nizâm-ı âlem-âlemde nizâm” davası uğruna kılıç salladığı Allah Resulü’nün müjdeli emrine ittiba için Bizans’a, Konstantinapolis’e defalarca taarruz ediyor ve nihayetinde Fatih, 1453’te “emri” gerçekleştirmekle şerefleniyordu. Bu tarihten, 1789 Fransız İhtilâline kadar geçen ve “Yeniçağ” diye isimlendirilen devir, İslâm-Osmanlı Devleti’nin nizâm-ı âlem-âleme nizâm verici “dünya hâkimiyeti”nin devridir; Yeniçağ, İslâm çağıdır!

Fransız İhtilâli’nden itibaren başlayan Yeniçağ’ın hâkim devletlerinin coğrafyası, orta kuşak olmakla birlikte Batı’ya kaymıştır. Amerika’nın keşfi ve cumhuriyet nizâmında, Batının artıkları ve Yahudilerce tesisi, tabiî kaynakların zenginliği ile bu devrenin ilk başlarından itibaren Amerika, İlk önce kendi içinde toparlanmış, 1900’lü yılların başından itibaren de dünya çapında söz sahibi olmaya başlamıştır. Şunu söylemek yanlış olmaz: Osmanlı’nın yerine Amerika geçmiştir!

İki büyük sıcak savaşın birincisinde, ilk hedef olarak Osmanlı-İslâm Devleti tasfiye edilmiş, toprakları üzerinde birçok krallık ve Cumhuriyet ile idare edilen devletler oluşturulmuştur. İkincisinde de Almanya’nın “isyanı” sebebiyle, Avrupa kıtasına nizâm verilmiştir. İkinci savaş, Amerika’nın dünya hâkimliğine ilk adımıdır. Ardından gelen soğuk savaş ise bu hâkimliğin, “Amerikan Demokrasisi” adı altında bütün dünyaya dayatılarak kabul ettirilmesinin evresidir.

Soğuk savaş devri, Komünist Rusya öcüsüyle devletlerin korkutulup, “Hür dünya” adı altında, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, NATO gibi kurumlara sokulup, Amerikan hâkimiyetinin tatbikat dönemidir. Bu “soğuk savaş” devri, hür dünya ve demokrasi maskesi altında, Amerikan hâkimiyetinin tesisi için; “Komünist Rusya öcüsü”ne rağmen bu maskeyi takmayan devletlere karşı uygulanan demokrasinin hiçbir zaman olamayacağını gösterir, Amerikan tarzı uygulamalara sahne olmuştur ki, aşağıda bu ‘hususî savaş’ı tetkik edeceğiz.

1989 yılı dünyada “sarsıcı” hâdiselerin başlangıcıdır. Bu sene, Sovyetler Birliği dağılır. 2-3 Aralık 1989 tarihli, Bush-Gorbaçov imzalı “Malta Sözleşmesi”yle başlayan “Yeni Dünya Düzeni”ne geçiş ve Sovyetler Birliği’nin dağılışı sürecinin ilk habercisi, Estonya’nın 16 Kasım 1989’da bağımsızlığını ilân ederek Sovyetlerden ayrılması olmuştu. 12 Mart 1991’de Litvanya, 4 Mayıs 1991 Letonya, 20 Temmuz 1991’de Ukrayna bağımsızlıklarını ilân eder; akabinde Türk cumhuriyetleri ile Gürcistan ve Ermenistan’ın da kervana katılmaları ile Sovyetler Birliği tarihe karışmış oldu. 23 Ekim 1990’da Macaristan’da “Cumhuriyet” ilânı, 25 Aralık 1990’da Romanya’da Çavuşesku’nun öldürülmesiyle komünist partinin iktidardan uzaklaştırılması, 2 Ekim 1991’de “Berlin Duvarı”nın yıkılarak iki Almanya’nın birleşerek tek devlet hâline gelmesi ile devam eden “Komünist Bloğun yıkılışı” süreci, 27 Aralık 1991’de Yugoslavya’dan Slovenya’nın bağımsızlık ilân ederek ayrılmasıyla yeni bir dünya manzarası sergileyerek tamamlandı. Yugoslavya’nın parçalanması “ortadoğululaşma”yı meydana getirdi ve on sene geçmiş olmasına rağmen, hergün yeni bir yere sıçrayarak “yeni dünya DÜZENSİZLİĞİ”ni sergilemeye devam ediyor.

Bütün bunların yanında Ortadoğu’da, Irak’ın, “tabela devlet” Kuveyt’i kendi toprağına katmasıyla başlayan “Körfez Krizi” ve İsrail- Filistin çatışması, Amerika’nın “yeni dünya düzeni”ni bir araba olarak alırsak, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun ifâdesiyle, “tekerlerden birinin kırılmasıdır” ve Saddam Hüseyin’in gerçekleştirdiği bu hamle ile, “araba yavaşlamış, hatta durmuştur!”

Almanya’nın dize getirilmesiyle, İngiltere-Amerika ve Sovyetler Birliği arasında paylaşılan dünya, Sovyetlerin Asya içlerini “nizâma sokması” ve “komünist öncüsü” imajını yaymasıyla, esasta, Amerikan hakimiyetinin (ki, bu Hristiyan-Yahudi Emperyalizmi, daha doğrusu Siyonizmdir), tesisine fayda sağlamıştır. Bu hâkimiyet daha evvelden yapıldığı üzere, “açık savaş”tan ziyade, “kendi içinde” belli kuralları olan ve “demokratik idealler” ile KESİNLİKLE uyuşmayan “hususî savaş” vasıtasıyla gerçekleşmiştir; elbette, bazen “açık savaş” tatbikatları da görülmüşse de –Irak Savaşı!- bunların, “yeni dünya düzeni”nin hukukî kural ve teşkilâtlarından, yani “milletlerarası hukuk”tan aldığı “fetvalar” mevcuttur. Amerika, Irak’a saldırırken ve “dünya jandarmalığı”na soyunurken bile, “hukuk” içinde (!) hareket etmiştir denilebilir; Birleşmiş Milletler kararları arkasındaydı çünkü…

Bu da şunu gösteriyor: Güçlü olduğunda, kendi menfaatine uygun “hukuk”(!) kurabilir ve saldırganlığını da bu, “milletlerarası anlaşmalar”la tasdik edilmiş “hukuk” kılıfına sokabilir ve meşruiyetini gösterebilirsin! Binlerce insanın ölmesi, sakatlanması, bir devletin yavaş yavaş yok edilmesinin de o sorumluluğunu üzerine almaz; “sütten çıkmış ak kaşık” olursun! Çünkü, her yaptığın “hukuka uygun”dur.

Bu aynı şuna benziyor: TCK’da “dinî nikah”, resmî nikahtan önce yapılırsa cezalık bir suçtur; fakat bugün pekçok kişi, dinî nikâhla birden fazla kadınla evlidir. Tabiatıyla da TCK nezdinde bu, “zina”dır. Dinsizin çıkıp da, “görüldüğü üzere bu nikahlar meşru değildir mer’i hukuka göre ve zinadır. İslâm nasıl zinaya müsade ediyor?!” demesi gibidir, Amerikan hukuku… Bizim bir tek hukukumuz vardır, İslâm hukuku; zorla tatbik edilen hukukunuzu kabul etmiyoruz ki, “dinî nikah zina olsun”; aynı şekilde, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nı da, NATO’yu da, IMF’yi de, Dünya Bankasını da, Avrupa Birliğini de kabul etmiyoruz ki, güçlünün hukuku olan “milletlerarası hukuk”(!) diye bir şeyi ve tatbikatlarını kabul edelim!

***

HUSUSÎ SAVAŞ VE AMERİKAN HÂKİMİYETİ

-Demokratik İdealler Masalı ve Emperyalizm-

“Savaş, Siyasetin Başka Araçlarla Devamıdır.”

Üstad Necib Fazıl, “hayat bir taarruzdur” der; Kumandan Mirzabeyoğlu, “savaş, insanın kaderidir”… Bizim için ne kadar tabiî ve o ölçüde de değersiz gözüken “adım atma” bile, bacağımızın, üzerine baskı yapan bilmem kaç bin m³’lük hava basıncına karşı bir taarruz, onun bizi hareketsiz kılmaya çalışan gücüne karşı verilmiş bir savaştır. İnsan devamlı, ufka doğru ilerler, yerinde durmaz. İnsanlardan meydana gelen devlet de böyledir. Devlet de ufka doğru ilerlemek, genişlemek ister. Siyaset işte bu noktada doğar. Bu ilerleme, genişlemenin sebebini ve tatbik şekillerini, niçin ve nasıl’ını ortaya koyar. Eğer gücü yetişiyorsa hemen yürür, gücü o ân yeterli değilse veya şartlar hazır değilse yürümek için durur. Nereye yürüyeceği “strateji”dir; nasıl yürüyeceği ise “taktik”… Prusyalı General Clausewitz, “Savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir!” der. Kontrolü kaybetmeden yapılan savaş veya barış, hep o “devlet siyaseti”nin, “büyük strateji”nin taktik safhalarıdır.

Her devletin bir “devlet siyaseti-stratejisi” vardır. Bunlar diğer devletlerce bilinebilirler veya bilinmezler; Yunanistan’ın “Megalo İdeası”, Rusların Akdeniz düşü vesaire… Ve bütün devletler de stratejilerine uygun olarak hamleler yaparlar.

Bir devlet nasıl genişler; büyür?

Alman siyasî coğrafyacı F. Ratzel’in –I. bölümde kaydettiğimiz- devletin genişlemesi hususunda ortaya koyduğu görüşleri, hatırlarsak, kültürünün yayılması, küçük devlet-çiklerin ilhakı veya kuvvet kullanımı yolarıyla bu genişlemenin olacağını görürüz; gerçekten de bunları tatbik etmeyen bir devlet büyüyemez. Mamafih; Ratzel, “hayat sahası” diye bir nazariye ortaya atmışsa da, hakikatte bu, genişlemek isteyen bir devletin tercih edeceği tarzları ve bunun niçin’ini gösteren bir “şıklar demeti” dışında birşey değildir; Ratzel, derlitoplu bir tablo oluşturmuştur sadece. Birliğini ancak sağlayan Almanya ise, paylaşılmış bir dünyada nasıl bir yol takib etmesi gerektiğini, (jeopolitik)i dünyaya gösteren –tanıtan ilim adamları sayesinde bulmaya; Ratzel’in, Kjellen’in ve Hausehofer’in bunlara katılan diğer (jeopolitik)çilerin fikirleri doğrultusunda, “Reich” hayâlini gerçekleştirmenin taktik ayaklarını tesbit etmeye çalışıyorlardı. Alman (jeopolitik)çiler, Avrupa’da “tek devlet”in, Almanya’nın hâkim olması gerektiği (“hayat sahası” nazariyesi gereği) üzerinde hem fikirlerken, bu stratejinin taktiklerinde ayrılıyorlardı. Bunun tipik bir tatbikatı, Osmanlı Devleti’ne karşı uygulanan siyaset idi:

“-Yakındoğu politikası, Alman emperyalizminin izlediği sömürge politikasının tipik bir örneğiydi. Alman tekelleri açısından gittikçe daha çok önem taşıyan bir sömürü alanı olan Osmanlı Devleti’nde, Alman emperyalizmi büyük ölçüde dolaylı sömürge yöntemlerinde başvurdu. Ve burada izlenen yöntem Bağdat demiryolu stratejisi olarak biliniyordu. Bu stratejiyle Alman emperyalizmi Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün önemli yerlerini elde edecekti.” (1)

Bu siyaset-taktiğe diğer devletler “barışçı nüfuz” (Penetration pacifique-friedliche Durchdringung) ismini vermişlerdi. Almanya’nın Afrika’da çok az verimsiz kolonileri bulunmaktaydı; Çin ve Hindistan’a gidecek ve sömürgeleştirme faaliyetinde bulunacak donanması da yoktu. Fakat, Ortadoğu (ve zanginlikleri!) yakındı ve ona ulaşabilirdi. Ortadoğu ise, Osmanlı ve İran idi; Avrupa’da hâkim olacağına göre, Osmanlı ile sınırdaştı! Fakat bir savaşla Osmanlı’yı ele geçirmenin o günkü şartlarda imkânı yoktu; Berlin Andlaşması ortadaydı; Rusya’dan Osmanlı’yı kurtarmak için diğer devletler ittifak yapmışlardı. Yani ortada paylaşılacak bir “hasta adam” vardı ama, kimse, diğer devletlerin hepsini karşısına almadan bu parçalama-işgal işine girişemezdi.

Demiryolunun inşaı; Osmanlı Devleti’nin ülkede “imtiyazlar” ile demiryolu inşasına girişmesi, bu iki devleti biraraya getirdi. Sultan Abdülhamid, İngiltere ve Siyonizme karşı Alman kartını masaya sürerek, demiryolu inşaını, bilhassa Hicaz demiryolu imtiyazını Almanlara verdi; Almanlar için ise bu bulunmaz bir nimetti; Ortadoğu’ya sarkmanın “meşru ve barışçı” yolu idi. “Barışçı nüfuz”da, “sömürülen devlet şeklî bağımsızlığını muhafaza ederken, emperyalist sömürgeci güç, bütün kritik ekonomik, askerî, siyasî ve kültürel mevzileri elinde tutmayı” (2) hedefler.

Anlaşılacağı üzere, hedef belirlendikten sonra, iş “âlet”in seçimine kalmıştır; Afrika gibi, kabilelerden ve ihtilaflardan müteşekkil kıtada Batılılar “barışçı nüfuz”a hiç sapmadan direkt müdahale-işgal ile sömürgeler meydana getirirken, Osmanlı Devleti gibi (jeopolitik) ve “geniş Pazar”da, hepsinin gözü orada olduğundan “nüfuz sahaları” teşkil ederek sömürgeleştirmeyi uygun görmüşlerdir. Bu tarz tatbikatın “babası” Almanya’dır. Ve ne garibtir ki, I. ve II. Dünya Savaşları’nda Almanlara karşı savaşan Amerika, hususen 1947’den sonra, gizli servis teşkilatlanmasından, “demokrasi ihracına” kadar, Almanların tatbik ettiği tarzları kopyalamıştır!

Amerika ve dünya jandarmalığı/hâkimiyeti… Dünyanın her yerinde Amerikan askerî uçak üsleri, ticarî şirketleri ve muhibleri olan Amerika, bunu nasıl sağladı, nasıl devam ettiriyor?! En yakın savaşın üzerinden 50 sene geçti; bu arada ne lokal savaşlar cereyan etse de, devletlerin birbirine topyekûn tokuşması yaşanmıyor. İki Dünya Savaşı da (birincisinde Osmanlı Devleti de sözkonusuyken) Almanların “tek dünya-devlet” idealine karşı bir isyan (!) gibi gösterilmiş ise de, işte şimdi de “tek devlet”, Amerika hâkimiyeti olmasına rağmen, niye savaşlar cereyan etmiyor?! Herkes yoksa, “Amerikan demokrasisi/hâkimiyeti”nden memnun mu?!

Bunun cevabı oldukça basittir. Kimse Amerika’yı karşısına almaya cesaret edemiyor! Biliyorlar ki, Amerika, “kuralsız savaşır”, yüze gülerken sırtından hançerler! Peki bunu nasıl yapar?

Buyrun; açılıyor “pandoranın kutusu”…

***

“HUSUSÎ SAVAŞ”-SINIRLI SAVAŞ VE AMERİKA

Amerika’nın dünya jandarmalığının en önemli sacayağı, “hususî savaş-sınırlı savaş”tır. Bu tarz savaş, açıktan yapılmaz; gizlice sızarak, hatta meşru anlaşmaların hilafına meşru anlaşma yapılan devlet(ler) içindeki birtakım operasyonlardır. “Hususî savaş”ın, Pentagon tarafından muhtelif zamanlarda “Gayr-i nizami harb, sınırlı harb, ayaklandırmaları bastırma harekâtı, Kontrgerilla savaşı, yabancı iç savunma, düşük yoğunluklu savaş” olarak isimlendirilmiştir. İsimlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere, “hususî savaş”, içinde psikolojik harbin de olduğu askerî veya askerî olmayan faaliyetleri ihtiva eder.

Amerika’yı bugünkü hâle getiren, gizli servislerinden (jeopolitik) nazariyelere kadar herşeyle ilgilenen, tabiatıyla “hususî savaş”ı da “teori-pratik” hâlinde geliştiren Alman uyruklu Yahudi Henry Kissinger’dir:

“-Uzun menzilli, çok süratli ve hareketli modern silahlarla birlikte Amerikan topraklarının geleneksel ulaşılmazlığı da sona erdi. Birleşik Amerika’yı termonükleer silahlar tehdit ettiğine göre, bu tehlikeyi bizden uzak tutmak için savaşmalıyız. Global harb yerine, Birleşik Amerika’nın topraklarından uzakta, MÜTTEFİKLERİMİZİN ve DÜŞMANIN TOPRAKLARINDA YÜRÜTÜLECEK SINIRLI HARPLER STRATEJİSİNE GEÇMELİYİZ.” (3)

Yine Yahudi bir kurum, “Rockefeller Vakfı”, Kissinger’in başkanlığındaki “Özel Araştırma Grubu”na hazırlattığı (1956-1958) ve 1958 yılında yayınlanan “rapor”da, “Amerika’nın seçenekleri” başlığında şunları söylüyordu:

“-Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında, ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka cins tehditler de vardır. DOLAYLI SALDIRI adını verdiğimiz bu tehditler, içerden yapılmak istenen değiştirme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılari bazen iç harb şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reform hareketleri biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bizim amacımız, bu ve buna benzer akımları önlemek olmalıdır… Gerek bizim, gerekse komünist olmayan diğer dünya devletlerinin güvenliğini sağlamak için, mahallî kuvvetler ve akımlar tarafından sıkışık durumda bırakılmış olan dost hükümet ve rejimlere silahlı yardımlar yapmak zorunluluğunu duymalıyız. Bu zorunlulukla yapılacak askerî müdahale, ne KLASİK ASKERÎ STRATEJİYE UYMAKTA NE DE GELENEKSEL DİPLOMATİK MÜDAHALEYE BENZEMEKTEDİR. Bu askerî müdahalenin KENDİNE HAS BİR BİÇİMİ ve NİTELİĞİ vardır.” (4)

Hususen II. Dünya Savaşı sonrasında başlayan “kendine özgü bir biçim ve niteliği” olan bu savaş stratejisiyle, ABD, tüm dünyayı kendi “çıkar alanı” olarak görüyor ve tabiatıyla da, değişik yerlerde meydana gelen “çatışma-karışıklık-savaş”ları, kendi “İÇ GÜVENLİĞİYLE” irtibatlandırılıp, müdahalede bulunmayı meşru sayıyordu.

J.F. Kennedy devrinde kurulan “Özel Grup”, ki Kissinger yine başroldedir, 1962’de, müdahalede bulunma hakkını resmî bir metin hâline getirip, bizim MGK gibi bir kurum olan “Ulusal Güvenlik Konseyi”nin “Eylem Notası” hâlinde, “NSAM 182” koduyla 24 Ağustos 1962’de yayımladı. Bu resmî metnin ismi, “US Overseas Internal Defense Polıcy-ABD Denizaşırı İç Güvenlik Politikası”dır ve “OIDP” olarak anılır. Bu, 1951 yılındaki bir kanunun değiştirilerek tatbiki hâle getirilmesinden başka birşey değildi. 1951 yılında “Karşılıklı Güvenlik Andlaşmaları” kanun tasarısı Kongre’de müzakere edilirken, 101. maddeye tadil teklifi sunan Senatör Kersten, “Benim yapmış olduğum tadil teklifi; bu ülkelerde faaliyet göstermek amacıyla kurulmuş veya kurulacak yeraltı teşkilâtlarına yardım edilmesini önlemektir. Yapılacak yardımların amacı, bu ÜLKELERDEKİ HÜKÜMETLERİN DEVRİLMESİDİR!” diyordu ve madde de Senatörün teklifine uygun olarak değiştiriliyordu.

Böylece, ABD, kendi stratejisini (devlet siyasetini) hedefine doğru mevzilendirip, gerekli “kanun, genelge, tamim, talimatname”leri birebir teori hâline getiriyordu; burada aynı zamanda, yukarıda –CFR’nin raporunda geçen-, “dost hükümet ve rejimler”in de nasıl meydana getirileceği ve ne anlaşılması gerektiği de zımmen ortaya çıkmaktadır. Nicholas J. Spykman’ın “Kenar Kuşak” (Jeopolitik) nazariyesi de böylece tatbikata konuyor, Laos, Tayland, Güney Vietnam, İran, Endonezya, Ekvator, “müdahale sahası” olarak kabul ediliyordu.

Şurası kesindir ki, ABD için ya “dost ve müttefik”sinizdir veya “düşman” devletsinizdir. “Düşman devlet” sınıfına girdiniz ise, rejiminiz ne olursa olsun, ABD’nin güvenliğini tehdit ettiğinizden, “müdahale sahası”sınızdır ve artık “dost ve müttefik” olana kadar da ABD saldırılarına hedefsinizdir! Elbette bu saldırılar, açıktan açığa değil gizlice yapılacaktır; siz kim olduğunu tahmin edecek fakat elinizde bir belge olmadığından sesinizi çıkaramayacaksınız.

“ABD Ulusal Güvenlik Konseyi” tarafından 18 Temmuz 1948’de yayımlanan “NSC 10/2” kodlu “Eylem Notası”, işte yukarıdan beri yazdıklarımızın temelidir ve dünyamızda –ülkemizde!- meydana gelen “terörist faaliyetler”in de –bir yönüyle- müsebbibini gösterir. Bu “eylem notası”nda, düşman devletlere karşı, yeraltı-direniş hareketlerinin, gerillanın ve kaçmaya yardım eden örgütlerin desteklenmesi, aynı zamanda özgür dünyanın tehdit altındaki ülkelerinde, yerli antikomünist güçlerin teşviki dahil “önleyici doğrudan önlemler”den bahsedilmektedir. Ayrıca, “Ancak, ABD hükümetinin hiç bir sorumluluğu anlaşılmayacak ve ORTAYA ÇIKARILDIĞINDAN ABD HÜKÜMETİNİN İNANDIRICI BİÇİMDE HER TÜRLÜ SORUMLULUĞU REDDEDECEĞİ ŞEKLİNDE” plânlama ve tatbikât yapılmasından bahsedilmektedir. (5)

Bu tüm dünyada faaliyet gösterdiği bilinen –İtalya’daki adıyla- “GLADIO-KILIÇ” teşkilâtlanmasının başlangıcıydı.

ABD’nin “yeni” savaş stratejisinde iki önemli devir vardır. Biri, J.F. Kennedy devri, diğeri de R. Reagan devri!.. Bundan önceki devirlerdeki faaliyetler, bu iki devirin “atakları” karşısından oldukça sönüktür.

Kennedy, Beyaz Saray’a girdiği gün daha, “gerilla savaşları hakkında ne yapıyoruz?” diyerek devrinin karakterini ortaya koymuştu; Kennedy, 1962’de –yani “Domuzlar Körfezi Hareketi”nden sonra-, Amerikan Harp Akademisi’nde yaptığı konuşmada şunları söylüyordu:

“-Dünyamız daha uzun yıllar süreceği anlaşılan yeni bir döneme, Hindiçini tipi partizan savaşları dönemine girmektedir. Bu durum, tamamen yeni bir strateji ve tamamen yeni bir silahlı güce sahib olmamızı gerektiriyor. Bu dönemin zorunlu kıldığı silahlı gücün, özel eğitime, özel silahlara ve teçhizata ihtiyacı vardır… Bu savaşlar, ekonomik huzursuzluklar ve ırk mücadelesinden istifade eder. Yepyeni bir strateji, tamamen farklı bir kuvvet ve dolayısıyla yeni ve bambaşka bir eğitime ihtiyaç vardır.”(6)

Bu maksatla, 18 Ocak 1962’de “Ulusal Güvenlik Konseyi”nin “Eylem Notası-124-NSAM124” ile “yeni ve bambaşka bir strateji eğitim”i gerçekleştirilecek olan “Special Group (Counter-Insurgency)” – “Ayaklandırmaları bastırmak için ÖZEL GRUP” kuruldu. Bunun ardından da, “NSAM 182” ile OIDP ilân edildi; böylece –Reagan devrine kadarki ismiyle- “Ayaklandırmaları Bastırma Çağı” başladı. “Agency For International Development / Milletlerarası Kalkınma Ajansı” vasıtasıyla “Police Assitance-Polis Yardımı” bürosu kuruldu ve “dost hükümet” polis teşkilâtlarının eğitimi ve desteklenmesi için 7 Ağustos 1962’de NSAM-177 yayımlandı. Washington’da Milletlerarası Polis Akademisi kuruldu ve “dost hükümet” polis müdürlerinin eğitimine başlandı. “Military Assistance Program-MAP / Askerî Yardım Programı” tadil edilerek, “dost hükümet” askeriyesinin eğitimine başlandı. Amerikan Harp Okulu veya Amerikan İç Savunma Koleji’nde bu eğitimler gerçekleştirilmeye başlandı.” (7)

Ronald Reagan, Vietnam’daki yenilgi ile yıpranan “Ayaklanmaları Bastırma Çağı”nı, toplumda oluşan tepkileri yoketmek için “Vietnam sendromunu yok edeceğim” sözü ile kapatıp, bugüne kadar tatbik edilen ve “açık savaş”ın dışında bir tarz olan “Düşük Yoğunluklu Savaş-Low Intensity Warfare”ı kabul etti:

“Düşük Yoğunluklu Savaş, ayaklanmaları bastırma harekâtıyla başlar, açık ve örtülü askerî –politik operasyonlarla genişler. ABD savaş plâncıları ve politika yapıcıları için Düşük Yoğunluklu Savaş, silahlı mücadeleden çok daha öte bir anlam içerir. Düşük Yoğunluklu Savaş, devrimci hareketlerini bastırmak için bir HAÇLI SEFERİDİR. Bu Haçlı Seferi için, ABD askerî güçlerinin yeniden yapılanmasını öngörür, askerî işgali ve hertürlü güç kullanmayı meşrulaştırır.”(8)

Reagan’ın Dışişleri Bakanı olan Alexander Haig, 1981’de şöyle söylüyordu:

“-Millî kurtuluş savaşları diye adlandırılan saldırılarla, ülke dışındaki çıkarlarımızı korumada uğradığımız geçici yenilgiler, dünyadaki gelişmeleri etkileme gücümüzü tehlikeye sokuyor.” (9)

“Ülke dışındaki çıkarlarımız…” Bu ne olabilir?.. Bunu “şu” diye hududlandırmak aldanmaktdır; bu tâbirin hududu yoktur, bu tâbirin içine, ABD’nin ihtiyacı olan veya olabilecek herşey girer.

“Bu ülkelere sahib oldukları STRATEJİK MADENLER ve ENERJİ KAYNAKLARI sebebiyle AŞIRI DERECEDE BAĞIMLIYIZ. Bu nedenle bizim ve müttefiklerimizin ekonomisi, sınırlarımızın çok ötesindeki çatışmalara ÇOK DUYARLIDIR.” (10)

Bütün bunlar –kendi ifâdeleriyle- “Amerikan hayat tarzı ve Amerika’nın güvenliği” için, “çatışma bölgelerine” müdahaleyi gerektiriyor ve bu müdahalede kural YOK!

“-Zamanımızın küçük kirli savaşları “hoş” değil kuşkusuz. Ancak haşin ve zalimce yöntemlerden çekinirsek, Düşük Yoğunluklu Savaş’ı başarıyla yürütme yeteneğimizi kendi elimizle ortadan kaldırırız. Bu savaş, basına, harekât bölgesine girişi yasaklamayı, Kongre denetimini çiğnemeyi, öne çıkmış teröristlerin kelle avcılarınca izlenip öldürülmelerini gerektirir. Bu uygulamalar, sivil özgürlükçülerin yakınmasına neden olabilir. Ancak unutulmamalı ki, ABD, Üçüncü Dünya’da bir savaşın içindedir. Ve bir savaşta hesap edilecek tek şey o savaşın nasıl kazanılacağıdır.” (11)

Reagan işte bu anlayışla dünyaya ilân edilmemiş bir harp açtı! İktidarında –sekiz yıl- askerî güçlere 2.5 trilyon dolar harcadı. Dünyanın her yerinde “örtülü operasyonlar” yapıldı. Reagan devrinde “Düşük Yoğunluklu Savaş”ın operasyonları altı başlık altında toplandı:

1) Yabancı İç Savunma

2) Karşı Devrimci Ayaklanma-Proinsurgency

3) Kontr Terörizm Operasyonları

4) Uyuşturucu Operasyonları

5) Barış Koruyucu Operasyonlar

6) Barış Zamanı Sınırlı Operasyonlar

“Düşük Yoğunluklu Savaş”ın en önemli unsuru, “psikolojik faaliyetler”dir; bunlardan en önemlisi de, “yalan imâli”… Bu tarz bir harbi, “Amerikan halkının…” güvenliği için yapıldığını söyleyenler, Amerikalılara da yalan söylemekten çekinmiyorlar:

“-En kritik özel savaş görevinin Amerikan halkını, komünistlerin bizi kapmak için hemen kapıda beklediğine inandırmak olduğunu düşünüyorum.” (12)

Reagan devrinin ABD Hava Kuvvetleri Genel Sekreteri olan Jo Michael Kelly, “ABD Ulusal Savunma Akademisi”nde böyle diyor.

Kendi halkına yalan söylemekten çekinmeyen bir devlet elbette, “Hür Dünya” masalı etrafında, mücadelenin “demokratik nizamın güvenliği!” için olduğunu da söyler ve yaptığı ile söylediğinin arasındaki tezadı da, “Komplo Teorisi!” diye kapatır!

Amerikan askerî dergisinde yayımlanan bir yazıda şöyle söylenilmektedir:

“-Siyasetçiler ve halk DÜŞÜK YOĞUNLUKLU SAVAŞ STRATEJİSİ ve TAKTİKLERİNİN, DEMOKRATİK KURAMLARA UYMAYACAĞINI ANLAMAK ZORUNDADIR!” (13)

Kendi halkına yalan söylüyor!.. Savunduğu demokrasiyi yok eden aykırı faaliyetlerde bulunuyor! O hâlde?.. ABD, YALAN ve BARBARLIKTAN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR!

Burada, “hususî harb”in kanun ve teşekkülleriyle kâmil bir tablosunu ortaya koymaktan çok, mantığını-içyüzünü gösterici birkaç iktibasta bulunmayı tercih ettik; şuna eminiz ki, ahtapot kolları gibi dünyayı sarmalamış ve fareler gibi üremiş “hususî harp teşekkülleri”ni bir bir göstermeye, belki şu ânda başındakiler de dahil, kimsenin gücü yetmez. Çok girift bir teşkilâtlanmadır. İşte bunlardan biri olan “Gladio”; İtalya’daki misâlinde görüleceği üzere en zıd insanlar dahi teşkilâtın bir kolu olarak faaliyette bulunmuşlar. Keza T.C!.. “Susurluk”ta meydana gelen kaza ile, “demokratik kavramlara uymadığı”, bir polis müdür, bir kanun kaçağı, bir milletvekili ve bir fahişe dörtlüsüyle ortada…

Fakat, şu sualin cevabı nedir; bu gizlilik, bu giriftlik NİYE?! Bunu yapanları herkes biliyor, “işte yine ABD parmağı!” diyorsa, niye hâlâ bir gizlilik var? Yoksa o gizlilik de bir başka gücü mü gizliyor?!

BD-İBDA’nın “tezi” olan; “İÇ ve DIŞ DÜŞMAN-YAHUDİ”, bütün bunların arkasındaki yegane güçtür!

***

“HUSUSÎ SAVAŞ” VE SİYONİZMİN GÜCÜ

“Think-Tank”… Bunu duymayan kalmamıştır sanırız; hatta “ülkemizin think-tank’lere ihtiyacı var” diye, bu teşekküllerin bizde de oluşturulması istenmiştir kimi çevrelerce… “Think-tank”lar devletten bağımsız, fakat devlet için strateji ve siyasetler geliştiren araştırma kurumlarıdır. Amerika’da bunlardan yüzlerce mevcuttur ve Amerikan hükümetlerini strateji ve siyaset seçenekleriyle, dünyadaki hâdiselerin tahlilleriyle besleyip, belli bir program ile, her ân meydana gelebilecek siyasî hâdiselere karşı hazırlıksız yakalanmadan, çalışmasını –“müdahalede” bulunmasını sağlamaya çalışırlar. Bunlar çoğunlukla “Vakıf”ların kontrolünde –içinde meydana getirilir ve maddi destek bakımından da kısıtlanamazlar.

Bu “Think-Tank”lerin en başında, 1956-1958 yılları arasında “Özel Araştırmalar Projesi”ni hazırlayarak “hususî harb”in sistemini tesis eden Rockefeller Vakfı gelmektedir. Bu vakfı Kissinger’in denetimindedir ve bize Ecevit’i kazandıran (!) vakıftır; Ecevit, 1957’de bu vakfın daveti ile ABD’ye gitmiş ve Kissinger’in rahle-i tedrisinden geçtikten sonra –altı yedi ayda hem de!- Türkiye’ye dönüp, “milletvekili” olmuştu.

Yine, Ford Vakfı, Carnegie Vakfı, Olin Vakfı, Smith-Richardson Vakfı, Joseph Pew Vakfı, Hoover Instituion, Heritage Vakfı, Amerikan Enterprise Instutie-AEI, Georgetown Center For Strategic Studies- CSİS, Rand Corparation, Washington Institute bunların en başında gelmektedir.

Rand ve Washington Enstitüsü, Türkiye ile “yakinen” ilgilenmektedir. Sonuncusu, Kemal Derviş isimli yahudinin Türkiye’yi idare etme aşamasının planlamasında (14); Rand ise, idarecisi Paul Henze’in “Dear boys have done-bizim oğlanlar yaptı!” sözüyle 12 Eylül darbesinin plânlamasında başroldedirler.

Bütün bunların tepe noktasında ise Council of Foreign Relations-CFR/Dış İlişkiler Komisyonu” bulunmaktadır. CFR öylesine hâkimdir ki, ABD’de, onun “olur!”unu almadan hiçbirşey yapılamaz. 1909’da kurulan Round Table’ın altında çalışmakla vazifelendirilen CFR, kurulduğundan bu yana ABD’yi yönetmektedir. Nixon, Eisenhower, Kennedy, Reagan, Ford, Carter, Bush ve Clinton, CFR üyesidirler. CFR, Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı ve Carnegie Vakfı başta olmak üzere vakıflarca finanse edilmektedir. CFR, öyle bir örgüttür ki, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, Dünya Bankası ve İMF de onun kararı ile kuruldu. “Hususî Savaş”ın temellerini bu örgüt atmıştır. Üyelerinin hepsi Mason ve ekserisi Yahudi veya Yahudi işbirlikçisidir. Tabiatıyla kararlar da Yahudi kararlarıdır. CFR, Round Table ile arasında bulunan Bilderberg Group ile işbirliği yapmakta ve siyaset geliştirmektedir.

ABD’nin ilk Cumhurbaşkanı olan George Washington bir Yahudi’dir. Amerika’nın şu ânki başkanı Bush da Yahudi’dir; ve istisnâsız arada gelen bütün başkanlar ya Mason/CFR’li veya Yahudi’dir!

“Hususî Savaş”ın kurucusu olan Henry Kissinger –hem Kennedy hem Nixon devirlerinde Dışişleri Bakanlığı’nı idare etmiştir- hem Yahudi hem de CFR’lidir. Bu şudur, şu budur, o böyledir diye tek tek göstermeye gerek yok; isteyen tetkik edebilir. Amerikayı sembolize eden “Özgürlük Heykeli”nin heykeltıraşı Frederic Bartholdi’nin de bir mason olduğunu söylesek ve “heykeltıraş”, dul annesinin yüzünü heykele nakşetmiştir” (15) desek, Amerika’yı sembolize eden heykelin aslında Yahudi hâkimiyetini sembolize ettiğini anlatmak istememizin veya onların da bunun böyle bilinmesi gerektiğini sembollerle ifşa etmişlerdir dememizin “kısa” yolu olmaz mı?!

Amerika’daki Yahudi/Siyonizm hâkimiyetini en iyi elbette yönetimde bulunanlar bilir; işte bunlardan biri, ABD –eski- Genelkurmay Başkanı Thomas Moorer’in ifşaatı:

“-Şimdiye kadar hiçbir başkanın İsrail’e karşı koyduğunu görmedim. İsrail her zaman istediğini elde eder. Amerikan halkı eğer İSRAİL’İN HÜKÜMETİMİZ ÜZERİNDEKİ ETKİSİNİ BİLSEYDİ HEMEN AYAKLANIRDI. Milletimizin neler döndüğünden haberi yoktur!” (16)

Amerika’nın dünya hâkimiyeti, Yahudi’nin dünya hâkimiyetinin âletidir; nihaî hedef, apaçık: “BÜYÜK İSRAİL İMPARATORLUĞU-MESİH DEVLETİ”ni kurmak için âlet…

***

“TEKEL”Lİ “ORDU”CU İDARE VE HÂKİMİYET

Amerika’nın dünya hâkimiyetinin nasıl oluşturulduğunu; demokrasinin bir “maske” olarak nasıl kullanıldığını göstermeye çalıştık. Viktorya devri İngiltere’si gibi, “içte demokrasizm, dışta emperyalizm” tatbik edilmiş, ne kadar fazla emperyalistleştikçe, içteki “demokratik nizam” daha fazla gelişmiştir; başkasının malını alıp, kendi vatandaşına verdikçe, içeride “huzur” ve “devlete güven ve bağlılık” artmıştır.

Amerika kuzuların arasına dalan bir kurttur; kendi yavrusu için kuzuların etine muhtaçtır. Başta da belirttiğimiz üzere; bu “devletin yaşaması” için tabiî faaliyetdir, bu açıdan da karşı çıkmıyoruz. Karşı olduğumuz nokta, Amerika’nın veya Yahudi’nin, milletleri kan ve zulüm içinde bırakarak gelişmesi ve bunu da, tamamen hayalî fikirlerle (“demokrasi”, “hür dünya” vesaire) ambalajlamasıdır.

Amerika’ya bakıldığında, idarî sisteminin, hâkimiyet meselesinin tatbikine “uygun” olduğunu görüyoruz. Sözünü ettiğimiz idarî sistem, “Başkanlık Sistemi”…

“-Kesin ve devamlı uygulanma imkânlarını bulmuş olmasından dolayı, “Başkanlık Hükümeti” mevzuunda Amerika Birleşik Devletleri’ni örnek olarak vereyim… Orada “icra”, halk tarafından seçilen Başkan tarafından temsil edilir; yani “icra”, tek kişi tarafından temsil ediliyor… Başkan yardımcısı ve ona sıkı sıkıya bağlı bakanlar… Bakanların Başkana nisbeti bakımından, hukukçular onları “sekreter” olarak da niteler… Rejime “Başkanlık hükümeti” adının verilişi de, İcra organının bu özelliğinden dolayıdır… Sekreterler, Başkan’ın izlediği politikaya uymak zorundadır ve Başkan istediği ânda bunların görevine son verebilir… Bir de şunu ekleyeyim: BAŞKAN’IN ORDUYA KUMANDA YETKİSİ, PARLAMENTER DEVLET BAŞKANLIĞINDA OLDUĞU GİBİ SEMBOLİK DEĞİLDİR… Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliğini sağlamak amacıyla bir yere ASKER GÖNDERME YETKİSİ VARDIR ve DIŞ POLİTİKANIN YÖNETİMİ DE ONA AİTTİR.” (17)

Şimdi bu idarî sistemin, “dünya hâkimiyeti” açısından nasıl yapılandırıldığını; “merkezî” olarak görelim.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde, 1947 yılında “Truman doktrini” çerçevesinde “Milli Güvenlik Yasası-National Security Act” çıkarıldı. Bu kanunla, Savunma Bakanlığı, CIA, Milli Güvenlik Konseyi ve Hava Kuvvetleri –ayrı bir komutanlık olarak- kuruldu. Silahlı Kuvvetler arasındaki koordinasyon için Genelkurmay Başkanlığı–Joint Chiefs of Staffs oluşturuldu.

Bu kanunla, CIA, Pentagon, Dışişleri ve Hazine Bakanlığı’nın ayrı ayrı yürüttükleri operasyonlar Milli Güvenlik Konseyi aracılığıyla koordine edilip, “Beyaz Saray”ın komutası altına alınıyordu. Milli Güvenlik Konseyi’nin resmî başkanı ABD Devlet Başkanı ve o da bu kurumu “Milli Güvenlik Başdanışmanı” aracılığıyla idare ediyor; bu, “başdanışman”ın tayini ise Başkan’ın elinde…

Milli Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri Başkan, Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı, Savunma, lüzumlu olduğunda da Adalet ve Hazine Bakanları; Genelkurmay ve CIA Başkanları ise rey hakkı olan üyeler…

1947 tarihli kanuna göre; CIA başkanı, Millî Güvenlik Konseyi’nin “Baş istihbarat yetkilisi” ve Başkan’ın “İstihbarat başdanışmanı”… CIA’ya resmi emirler, “NSCID-National Security Council Intelligence Directives” adıyla “top secret-çok gizli” belgelerle veriliyor. Milli Güvenlik Konseyi’ne bağlı üç birim var: “40’lar komitesi” de denilen “Harekat Koordinasyon Kurulu”, Plânlama Kurulu ve İstihbarat Kurulu.

Plânlama Kurulu, Konsey toplantılarının gündemini ve alınan kararlarının yerine getirilmesini takib ediyor. Harekat Koordinasyon Kurulu, CIA ile işbirliği hâlinde, örtülü eylemlerin / “dirty action-kirli harekât”ların da merkezidir. İstihbarat Komitesi, CIA Başkanı altında çalışıp, tüm istihbaratın koordine merkezidir.

Yine bu Konsey’in direktifi ile Amerikan Ordusu tarafından yayınlanan “FM” serisinden talimatnameleri kaydetmeliyiz ki, Konsey’in ve “Başkan’ın gücü”nün ne olduğu ortaya çıksın; “FM-Field Manual” talimatnameleri Türk Genelkurmay’ı tarafından da aynen tercüme edilerek “ST-Sahra Talimatnamesi” (18) adıyla işlem görmektedir. (19)

İşte Amerika’nın hâkimiyetinin “anatomik” görüntüsü böyle; bütün kararlar Milli Güvenlik Komitesi tarafından alınıp tatbik edilir ve Kongre’nin bile –Körfez Savaşı’nda olduğu gibi- denetimine izin verilmez.

Görünüşte “demokrat ve şeffaf” olan Amerika, gerçekte tam bir DİKTATÖRLÜKTÜR!.. (20)

Bunun dışında…

“Birlik” hâline gelmeler, -elbette belli bir gücün irâdesiyle- yaygınlaşıyor. II. Dünya Savaşı esnasında “İngiltere-Fransa Birleşik Devleti”nin teşkili ile başlayan, 10 Haziran 1952 tarihinde “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği-CECA”nın teşkiliyle hızlanan, önceki ismi “Avrupa Ekonomik Topluluğu-AET” olan “Avrupa Birliği”, bunun ilk ve güzel ifâdesi ve ifâdecisidir. Kendisine “Avrupa’nın Babası” denilen, CECA’nın da ilk başkanı olan Jean Monnet ismi, “Avrupa Birliği”nin bir Yahudi stratejisi (unsuru) olduğunun ifâdesidir. J. Monnet’in bütün direktifleri, “önce iktisadî sonra siyasî birlik” formülü, bugün tek tek hayata geçiriliyor. O şöyle demektedir:

“-Avrupa, ne bir ânda, ne de toptan inşâ ile kurulamaz; onu inşa yolu, herşeyden evvel Avrupalılar arasında fiilî bir tesanüd meydana getirecek müşahhas eserleri tahakkuk ettirmektir.” (21)

İnsanları en zayıf yönünden, para ile kıstıracak ve sonra da… Bugün dahi Avrupa insanı, “kendi hükümranlığını”, bir başka kuruma devretmenin tereddüdlerini gösterirken, Monnet’nin yaptığı kurnazlık ile artık iş işten geçmiş, “gümrük birliği, sınırların kaldırılması, müşterek para (EURO) müşterek ordu”suyla “Avrupa Birliği Devleti” tesis aşamasına gelmiştir.

Bunun yanında, Amerika kıtasının “birliği” için oluşturulan NAFTA ile, Avusturalya, Japonya ve Güney Asya ülkelerinin “birliği” için teşkil edilen “Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği-APEC” ile Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği-ASEAN’ın teşkili ile pasifik bölgesinin ABD ile entegrasyonu gerçekleştirilmiştir.

Bölgemize gelince… “Karadeniz ülkeleri arasındaki ekonomik gelişmeleri geliştirmek ve çeşitlendirmeye yönelik koşulların ve kurumların oluşturulması; kişilerin, toplulukların, sermaye ve hizmetlerin serbestçe dolaşımını sağlayacak” ortamın teşkili maksadıyla, Özal tarafından ortaya atılan (1990) “Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi Projesi-KEİB” ile “birlik” oluşturulmaya çalışılmaktadır. Keza, Türkiye-İran-Pakistan tarafından kurulan, Kazakistan hariç Türkî Cumhuriyetleri de sonradan içine alan “Ekonomik İşbirliği Örgütü-ECO” ile de, “bölgenin dünya ekonomisiyle entegrasyonu” hedeflenmiştir.

İslâm ülkeleri diye isimlendirilen devletlerin oluşturduğu “İslâm Konferansı Örgütü-İKO” ve “D7” teşkilâtı sayesinde, Batı/Hıristiyan ve ırkî birliklerin yanına, dünyanın en geniş hammadde zengini İslâm ülkeleri de “birlik” hâline getirilip, tek el’den kontrol edilmeye çalışılmaktadır.

Bunun yanında; “İnterpol”, NATO ve BAB gibi teşekküller ile “güvenlik ve iâde anlaşmaları” sayesinde de “suçluların iâdesi” ve “dünya polisi/askeri” oluşturulmaya ve güvenlik de tek el’de toplanmaya çalışılmaktadır…

Bütün bu teşekküllerin kontrolü ve çalışmalarının tetkiki ise, “Birleşmiş Milletler Teşkilatı” ve onun içinde oluşturulan çeşitli örgütler sayesinde gerçekleştirilmekte… Bu teşkilatın birinci maddesi şöyledir:

“-Milletlerarası barış ve güvenliği muhafaza etmek ve bu maksatla: Barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve uzaklaştırmak ve her türlü saldırma fiilini veya barışın başka suretle bozulması hâlini ortadan kaldırmak üzere, müessir müşterek tedbirleri almak; barışın bozulmasını intaç edebilecek milletlerarası mahiyette uyuşmazlıkların veya durumların düzeltilmesini ve çözülmesini, adalet ve devletlerarası hukuk prensiblerine uygun olarak barış yollarile gerçekleştirmek…”

***

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLATI VE SİYONİST (ABD) HÂKİMİYETİ

Milletler Cemiyeti Devri

Teşkil edilen “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”ndan evvel kurulan Cemiyet-i Akvam-Milletler Cemiyeti de aynı maksadı güdüyordu: Savaşın engellenmesi!.. Anlaşmazlıkların sulh yoluyla çözümü…

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde tekrar edelim ki, savaş Devletlerin bağımsızlığına bağlı bir yetki niteliğini sürdürmektedir. La Haye Konferansları bu yetkiyi kısıtlamak için doğrudan bir girişimde bulunmamış; bir yandan uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümünü sağlama amacına yönelen sözleşmeler yapmak, öte yandan savaşın yürütülmesine ilişkin kuralları düzenlemekle yetinmiştir.

Milletler Cemiyeti, milletlerarası toplumda evrensel eğilimde ilk örgütlenme çabasıdır. Başlarken de değindiğimiz gibi, “zor kullanma” yetkisinin sınırlanması ve yasaklanabilmesi ancak bir örgütün varlığı ile sağlanabilir. Milletler Cemiyeti dünyayı saran bir savaşın ardından kuruluyor ve başlıca amacı da, kuşkusuz, barış ve güvenliğin korunması oluyordu. Bunun gerçekleştirilebilmesi için Devletlerin “savaş yetkisine” el uzatılmalıydı.

Hemen söyleyelim ki, Milletler Cemiyeti, savaşı yasaklayacak, savaş, devletlerşn bağımsızlığına bağlı bir yetki niteliğinden çıkaracak adımı atamadı. O çağın egemenlik ve bağımsızlık anlayışı ve savaşı kazanan devletlerin durumu buna imkân vermiyordu. Bununla beraber Milletler Cemiyeti Misakı’na belirli hâllerde savaş yetkisini sınırlayan maddeler konuldu; bu konuda, “savaş erteleyici” önlemler almakla yetindi.

Misak’ın 12. maddesiyle, Milletler Cemiyeti üyeleri, aralarında ilişkilerin kesilmesine yol açabilecek bir uyuşmazlık çıktığı takdirde, bunu ya “hakem” usûlüne ya Milletlerarası Daimî Adalet Divanı’na veya Konsey’in incelemesine sunma yükümü altına giriyorlardı.

Bu maddenin ikinci paragrafı, bir uyuşmazlığın hakem veya Divan’a sunulması hâlinde, kararın makul bir süre içinde verilmesini; uyuşmazlık Konsey önüne getirilmişse, Konsey’in buna ilişkin raporunun en çok altı ay içinde düzenlenmesini öngörmektedir. Devletler, bu süreler geçmeden silaha başvurmayacaklardır. 12. madde bununla da yetinmemiş ve üyelere; hiçbir hâlde, hakemin veya Divan’ın kararı veyahut Konsey’in düzenlediği rapor üzerinden üç ay geçmeden savaşa girişmemek yükümlülüğünü getirmiştir. Bu süreye moratorgum süresi denilir.

Misak’ın 13. maddesinin dördüncü paragrafı gereği “bir milletlerarası mahkeme tarafından verilmiş olan karara uyan Devlet’e karşı da savaş yasaklanmış bulunmaktadır.

Misak’ın 19. maddesine göre, “Milletlerarası Daimî Adalet Divanı”na götürülmeyen uyuşmazlıklar, zorunlu olarak, Konsey’in incelemesine” sunulacaktır. Konsey de, “uyuşmazlıkların çözümünü sağlamaya” çalışır.

Misak’ın 10. maddesiyle, “Milletler Cemiyeti üyeleri, bütün Cemiyet üyelerinin halihazırdaki ülke bütünlüğüne ve siyasî bağımsızlığına saygı göstermek ve bunları her türlü saldırıya karşı korumak” yükümü altına giriyorlardı. Burada, hem ülke hem de siyasî “statuquo”nun korunması sözkonusu olmaktadır. Böylece –savaşın yasaklanması veya ertelenmesi, engellenmesi meselesi bir yana- fetih yoluyla ülke kazanılması yasaklanmakta, daha doğrusu, bu maddenin bunu amaçladığı savunulmaktaydı.

Bir kez daha belirtelim ki; Milletler Cemiyeti Misakı ile, savaş yetkisi bakımından geleneksel Milletlerarası Hukukta yerleşmiş olan ilke ortadan kaldırılamıyor; Misak, savaşı erteleme önlemleri almakla yetiniyordu.

Fakat Misak’ın “savaşa açık bıraktığı kapılar” vardı. Barış ve güvenliğin etkili bir biçimde korunabilmesi için bu kapıların kapatılması gerekiyordu. 1924 tarihli Cenevre protokolü ile, 1925 yılında Almanya, Belçika, Büyük Britanya, Fransa ve İtalya arasındaki “Karşılıklı Garanti Anlaşması” (buna “Ren Misakı” veya Lokarno Andlaşmaları da denir), bu “kapı kapatma operasyonları”ndan ikisidir.

27 Ağustos 1927 günü Paris’te imzalanan (Paris misakı) ve 24 temmuz 1929’da yürürlüğe giren “Briand-Kellogg Misakı”, uyuşmazlıkların çözümünde savaşı meşru sayan Milletlerarası Hukuk döneminin bitişini ilân eden bir belge olarak kabul edilir. Savaşı kanundışı saymaya yönelen bu girişimin ilk adımı Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand’ın, ABD’nin 1. Dünya Harbine katılışının onuncu yıldönümü nedeniyle Amrikan halkına hitab eden 6 Nisan 1927 günlü mesajı olmuştur. Bu mesajda, iki devlet arasındaki savaşın yasaklanmasına ilişkin bir anlaşma öneriliyordu. ABD Dışişleri Bakanı Kellogg ise, “yalnız saldırı savaşların değil” bütün savaşların yasaklanması; bu yasağın yalnız ABD ile Fransa arasında yapılacak iki taraflı bir andlaşma ile değil, çok taraflı bir andlaşma ile gerçekleştirilmesi önerisinde bulundu. Neticede, Paris’te 15 devletin katıldığı konferansta bu Misak imzalandı ve bütün devletler buna katılmaya davet olundu. 1939 yılında “Briand-Kellogg Misakı”na taraf olan devlet sayısı 63’e ulaşmıştı.

Bir “Önsöz” ve “üç kısa madde”den müteşekkil bu Misak’ın özü, birinci maddededir: “Yüksek Akit Taraflar, kendi halkları adına, milletlerarası uyuşmazlıkların çözümü için savaşa başvurmayı mahkum ettiklerini ve karşılıklı ilişkilerinde savaşı millî siyasetlerine âlet etmiyeceklerini” belirtmektedirler.

Burada açıklanması gereken, “savaşı milli siyasete âlet etmemenin” ne olduğudur. Taraflara göre bu; kanunî savunma dışında, ancak milletlerarası toplum tarafından hukuku ihlal eden bir devlete karşı girişilecek savaş bu yasağın dışında kalmaktadır. Örneğin bir Devlet, bu Misak’la yükümlendiği savaş yasağına uymazsa, bu devlete karşı savaş yapılabilecek; diğer devletler bu yükümle bağlı olmaktan çıkacaklardır.

“Birleşmiş Milletler Teşkilatı” Devri

“Birleşmiş Milletler Andlaşması”nın “Önsöz”ünde; “… beşeriyete tarif olunmaz acılar yükleyen harp belasından, geleceğin nesillerini korumaya, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için kuvvetlerimizi birleştirmeye, müşterek menfaatlerin icabı dışında silah kuvvetinin kullanılmamasını sağlayan prensibleri kabul ve usulleri tesise, bütün milletlerin ekonomik ve sosyal ilerlemesini kolaylaştırmak için milletlerarası müesseselere başvurmaya, “Birleşmiş Milletler Halkı” olarak azmedildiği” kaydedilmektedir. Savaş, BM Andlaşması’nda da, Milletler Cemiyeti’nden daha geniş ölçüde –hiç olmazsa kağıt üzerinde- yasaklanmaktaydı.

Andlaşmanın 2. maddesinin 4. paragrafında şunlar yazılmıştır: “Teşkilatın Üyeleri, milletlerarası münasebetlerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne veya siyasî bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletler’in amaçları ile telif edilemeyecek herhangi bir suretle tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

Aynı maddenin 6. paragrafı, “Teşkilat, Birleşmiş Milletler Üyesi olamayan Devletlerin, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasının icabettirdiği ölçüde, iş bu esaslara uygun olarak hareket etmesini sağlar” kaydını tutmakta ve “Anlaşma” (veya “savaş yasağı”) tüm dünya Devletlerine sunulmaktadır.

Birleşmiş Milletler Andlaşması’nda “savaş yasağı” terimi yerine “tehdide ve kuvvet kullanılmasına başvurma” yasağı teriminin kullanılmış olması, yasağın kapsamı konusunda doktrin tartışmalarına yol açmış ve “silahlı kuvvete başvurma yasağı” yanında meselâ “ekonomik kuvvete başvurmanın da yasaklanmış olup olmadığına” dair muhtelif görüşler ileri sürülmüştür. Bu tartışmaların ayrıntısından ziyade şunu söyleyelim ki, Birleşmiş Milletler Andlaşması, uyuşmazlıkların barış yoluyla çözümlenmesi yükümü yanında “tehdide ve kuvvete başvurmayı” yasaklarken, milletlerarası toplum adına, “kuvvet kullanma yetkisi”ni Birleşmiş Milletler’de toplamaya yönelmiştir; her bir kuvvet kullanılmasını Devletlerin yetkisi olmaktan çıkarmak ve bunu Teşkilat’ın tekeline almak…

Andlaşma’nın 94. maddesine göre, bütün uyuşmazlıklar Milletlerarası Adalet Divanı’na götürülüp, “karara” bağlanmaktadır ki, Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın, Milletlerarası Adalet Divanı’nın kararlarının icrası meselesinde –kimi hukukçularca- büyük aşama yaptığı söylenmektedir:

“Madde 94. 1) Birleşmiş Milletlerin her Üyesi, taraf olduğu bütün uyuşmazlıklar Milletlerarası Adalet Divanı’nın kararına uymayı taahhüt eder.

2) Bir uyuşmazlıkta taraf olan devletlerden biri, Divan’ın verdiği bir hükme göre, kendisine düşen vecibeleri yerine götürmezse, öbür taraf, Güvenlik Meclisi’ne başvurabilir ve işbu Meclis, lüzum gördüğü takdirde, hükmün yerine getirilmesi için tavsiyelerde bulunabilir ve alınacak tedbirleri kararlaştırabilir.”

Bu madde Güvenlik Konseyi’ni, Divan kararlarını icra ettirmek için müdahale etmek, harekete geçmek hususunda bir yüküm altına sokmamakta, ona sadece bir takdir yetkisi tanımaktadır; Divan kararlarının icrası bugün de tarafların “iyi niyetlerine” bırakılmış durumdadır.

Milletlerarası barış ve güvenliğin korunmasının sorumluğu “Güvenlik Konseyi”ne verilmiş ve Birleşmiş Milletler üyeleri Güvenlik Konseyi’nin bu konudaki görevlerini yerine getirirken kendi adlarına hareket ettiğini (md:24/1) ve Güvenlik Konseyi’nin kararlarına uymayı ve bunları uygulamayı kabul etmişlerdir. (md: 25) Konsey’in “yetkileri” ise 39-51 maddelerde kayıtlıdır.

Güvenlik Konseyi “yetkilerini” “(veya “zorlama tedbirleri”ni) “barışın tehdidi” halinde, bu tehdidi “ortadan kaldırmak için”; barışın bozulması halinde, “bozulan barışı yeniden kurmak için”; bir saldırı halinde de, “defetmek” için başvurulabilecektir. “Barışın bozulduğu”nun tesbiti Güvenlik Konseyi’nin uhdesindedir. Eğer bu tesbite varırsa öncelikle, ateşkese davet, silahlı kuvvetlerin belirli bir hatta çekilmesi veya bir bölgenin silahtan arındırılması gibi “geçici tedbirler” alır; “durumun ağırlaşmasına engel olmak üzere, ilgili tarafları gerekli ve uygun gördüğü geçici tedbirlere davet eder.” (md: 40)

Andlaşma’nın 41. maddesi “silahlı kuvvet kullanılmasını gerektirmeyen ne gibi tedbirlerin” olduğunu tesbite ayrılmıştır. Bunlar, ekonomik ilişkilerin, demiryolu, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer haberleşme ve ulaşım-nakliye vasıtalarının tamamen veya kısmen kesilmesi ile diplomatik ilişkilerin ve silahlı kuvvet kullanımı gerektirmeyen müsait her haldir; bu hususta Güvenlik Konseyi’nin alacağı karar, Birleşmiş Milletler üyeleri için ZORUNLU ve uymayı önceden yükümlendikleri bir karardır.

Eğer 41. maddedeki tedbirler, Güvenlik Konseyi’nce uygun görülmezse, “milletlerarası barış ve güvenliğin korunması veya yeniden tesis için hava, deniz ve kara kuvvetleri vasıtasıyla gerekli gördüğü her türlü girişime” geçme kararı alınabilir. (md: 42) Bu ise, barış zamanında kurulmuş “milletlerarası ordu” vasıtasıyla gerçekleştirilecektir. 43. maddeye göre “milletlerarası ordu”, üye devletlerin vereceği birliklerden, “özel bir anlaşma” gereğince teşekkül ettirilecektir.

Bunun yanında…

Daimi üyelerin anlaşmazlığı hâlinde geçerli olacak 3 Kasım 1950 tarihli “377 (A)” sayılı karar –Türkiye dahil- dokuz devletin yaptığı öneri üzerine Genel Kurul’da kabul edildi. Bu kararla, “Genel Kurul kendi yetkilerini, Birleşmiş Milletler Andlaşması’nda yeralmayan yetkilerle donatıyor ve genişletiyordu.” Bu karara göre, Güvenlik Konseyi, daimî üyelerin oybirliği sağlanamadığı ve tabiatıyla da temel mükellefiyetini (milletlerarası barış ve güvenliği koruma) yerine getiremezse; Genel Kurul üyelere, barışın bozulması veya saldırı eylemi sözkonusu olduğu takdirde, temel mükellefiyeti gereği alınacak “zorlayıcı tedbir tavsiyesi”nde bulunmak için derhal meseleyi ele alacaktır. Genel Kurul toplantı hâlinde değilse, Güvenlik Konseyi’nin dokuz üyesinin oyu ile veya Birleşmiş Milletler üyelerinin oy çokluğu ile yapacakları davet üzerine yirmidört saat içinde acele ve olağanüstü toplanır ve Genel Kurul, üye devletlere temel mükellefiyeti, sarsıcı hâdise hakkında “tavsiyeler” alır. Bu karar, bazı Devletlerin temsilcileri tarafından Andlaşmaya aykırı olması gerekçesiyle şiddetle eleştirilmiş ve tartışılmıştır.

Görüldüğü üzere Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nda “iş” Güvenlik Konseyi’nde bitmektedir. Güvenlik Konseyi ise (Md: 23) 15 üye devletten mürekkebtir ve Çin, Fransa, Rusya, Büyük Britanya, Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika ise “daimî üye”dir. Diğer üyeler iki yıllık bir süre için seçilirler. Kararlar (Md: 27) “daimî üyelerin hepsinin oyları dahil olmak üzere 9 üyenin oyu ile” alınır.

“Daimî üye” olan Devlet, en açık ve kısa mânâsıyla; işine gelmeyen husustaki kararı “veto” edebilir ve kararın çıkmasını engelleyebilir. Bu böyleyken, Amerika, Rusya, İngiltere ve Çin “Dört müteşebbis Devletin Güvenlik Konseyindeki Oylama Usulüne İlişkin Bildirisi” adı altında bir metin kaleme alarak; “Yalta oylama formülüne göre, daimî olamayan üyelerin ferdî olarak hiçbir “veto” yetkisi olmayacak, fakat daimî üyelerine, Yalta formülüne göre, -Cemiyet üyelerinin daimî olanlarının her zaman sahib olduğu bir haktır- bir hak verme yani “veto”yu verme konusunda hiçbir problem yoktur. Hem oylamalar daimî üyelerin olumlu oyu yanında en az iki (4) geçici üyenin de olumlu oyunu gerektiriyor; bu noktada geçici üyelerin bir grup olarak “veto” kullanmaları, daimî üyelerin Konsey’in işleyişini engelleyecek şekilde geçici üyelerden daha fazla “veto”larını kullanmalarıyla eş olabilir “buyruğunu” salmış ve açıkça, “Biz Yalta’da dünyayı paylaşan dört büyük Devletiz! Ağayız! Eşitsek de haddinizi bilin!” demişlerdir.

Bunun daha açık, yani “bana göre kanun!” demenin en açık vesikası ise, Genel Kurulca kurulan “Saldırının Tanımı Meselesiyle İlgili Hususi Komite”ye (1967 senesi) takdim edilen tekliflerdir ki, burada dolaylı saldırının tanımı ve bu tür eylemlere hedef olan devletlerin hakları meselesi –kendilerince- çözümlenmektedir.

“Onüç Devlet Önerisi”nde (22a) “saldırı, bir devlet tarafından silahlı kuvvet kullanımı” olarak tanımlanıp, “doğal olan” bireysel ve ortak meşrû müdafaa hakkının, “sadece bir başka devlet tarafından girişilecek silahlı bir saldırı vukuunda 51. madde uyarınca kullanılabileceği ifâde edilip, dolaylı saldırı, saldırı kavramına dahil edilmeyip, tabiatıyla da “meşrû müdafaa hakkının” sözkonusu olamayacağı hükme bağlanıyor.

“SSCB Önerisi’nde, bir devlet tarafından, silahlı grupları, paralı askerleri, terörist veya sabotajcıları bir başka devlet ülkesine göndererek silahlı kuvvet kullanma ve bir başka devlet ülkesinde iç karışıklık çıkarma veya saldırgan lehine siyaset değişikliği gerçekleştirmek amacıyla silahlı kuvvet kullanımını içeren diğer biçimlerdeki yıkıcı faaliyetlere girişme”, “doğrudan veya dolaylı silahlı saldırı” olarak kabul ediliyordu.

“Altı Devlet Önerisi” (22b) ise, hem saldırı oluşturan eylemler, dolaylı saldırıyı da kapsamak üzere tüketici olmayan biçimde sıralanıyor, hem de “doğal olan bireysel ve ortak meşrû müdafaa hakkı”nın kullanılması yolunda kuvvet kullanımının saldırı oluşturmayacağı hükme bağlanıp, dolaylı saldırı eylemleri karşısında bu hakkın saklı tutulması yoluna gidiliyordu; öneride, dolaylı saldırı oluşturacak eylemler, geniş bir yorumla şu şekilde sıralanıyordu:

“B(6) Bir başka devlet ülkesinde sınır ihlali veya sızma faaliyetine girişen silahlı grupları veya gayr-ı muntazam veya gönüllü güçleri teşkilâtlandırma, destekleme veya yönelme; (7) Bir Başka devlet ülkesinde kanlı iç karışıklık veya terörist eylemleri teşkilâtlandırma, destekleme veya yöneltme veya (8) Bir başka devlet hükümetini zor kullanarak devirme amacına yönelik yıkıcı faaliyetleri teşkilâtlandırma, destekleme veya yöneltme.” (23)

Bu öneriler, 24 Ekim 1970’de Genel Kurul’da kabul edilen, “Birleşmiş Milletler Şartı Uyarınca Dostane İlişkiler ve İşbirliği ile ilgili Milletlerarası Hukuk Prensibi Konusundaki Bildiri”nin hazırlığı esnasında yapılmıştır ve “saldırı-aggression”, “silahlı saldırı-armed attack”, “saldırı savaşı-war of aggression”, “dolaylı saldırı-indirect aggression” ve “orantılı karşı-önlemler-proportionate counter-measures” meselelerinin nasıl anlaşılması gerektiğine dairdir.

Şimdi dikkat!..

Bu kadar “ince eleyip sık dokuma” ve kavramların üzerinde durulmasının sebebi, “domuzlar diktatoryasını” her cihetten tahkim etmektir. Burada geçen ve üzerinde durulan mesele, “indirect aggression-dolaylı saldırı”, yani yukarı bölümde bahsettiğimiz, “HUSUSÎ/SINIRLI SAVAŞ” veya “DÜŞÜK YOĞUNLUKLU SAVAŞ-LOW INTENSITY CONFLICT”dir.

Birleşmiş Milletler’e göre ise “DOLAYLI SALDIRI”, silahlı saldırı değildir ve tabiatiyle MÜEYYİDEYE –“zorlayıcı tedbirler”e muhatab olamaz; “meşru müdafaa hakkı”na (24) değil, -o da belki- ancak “orantılı karşı-önlemler” ile “hedef devlet” tarafından cevablandırılır!

“Şart’ın 2/4. fıkrasında üye devletlere yasaklanmış olan davranış, “kuvvet kullanmak” veya “kuvvet kullanma tehdidinde” bulunmaktır. (Fakat) “kuvvet” terimi ile hangi tür kuvvet kullanmak eylemlerinin kasdedilmiş olduğu, bir başka deyişle, yasaklanan kuvvet kullanma eyleminin niteliği açıklanmış değildir. Bu nedenle, “silahlı” kuvvet kullanmak eylemleri yanında, iktisadî, siyasî ve ideolojik baskıların da yasaklanıp yasaklanmadığı TARTIŞMALIDIR. Şart’ın 2/4. fıkrasında yeralan “kuvvet” teriminin kapsamı konusunda da bir görüş birliği YOKTUR. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan dolaylı kullanma eylemi(nden) Şart’ta açıkça söz açılmamıştır.

Şart’ın 2/4 fıkrasının yorumu ile ilgili olarak ortaya çıkan ve konumuz bakımından önemli olan bir diğer problem de şudur: Bu fıkrada, “herhangi bir devletin ülke bütünlüğüne veya siyasî bağımsızlığına karşı veya “Birleşmiş Milletlerin Amaçları” ile bağdaşmayan herhangi bir başka biçimde kuvvet kullanmak veya tehdidinde bulunmak yasaklanmıştır. Bir ülke parçası üzerinde etkin kontrol ve yetkiyi elinde bulundurmak anlamına gelen “ülke bütünlüğü” kavramı ile bir ülkeyi yönetmek konusunda irade muhtariyetini haiz olmak anlamına gelen “siyasî bağımsızlık” kavramı, maddeye, San Fransisko Konferansı’nda, küçük devletlerin ısrarıyla konmuştur. Fakat, umulduğunun aksine, ülke bütünlüğü ve siyasî bağımsızlığın garanti altına alınması amacına hizmet edecek yerde, kuvvet kullanmak yasağının çevresini daraltan bazı yorumcuların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bir görüşe göre, Şart; genel olarak kuvvet kullanmayı değil, bir devletin “ülke bütünlüğüne ve siyasî bağımsızlığına karşı” veya “Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayan bir biçimde” kuvvet kullanmayı yasaklar. “Hakların elde edilmesi için kuvvet kullanmak”, bunların elde edilmesi için bir başka imkân yok ise, Şart’ın 2/4 ve 2/3 fıkraları hükümlerine aykırı olmaz.”(25)

Bu nedir?

Kumandan Mirzabeyoğlu’nun dediğidir: “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLÂTI’NI DEVLETLERİN YÖNETİM ŞEKİLLERİYLE ANILMALARI GİBİ, “DOMUZLAR DİKTATORYASI” OLARAK ANABİLİRİZ.” (26)

İki hâdise ile “domuzlar diktatoryası”nı; Kumandan Mirzabeyoğlu’nun sözleriyle, “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın bugün doğrudan doğruya MONARŞİ İÇİNDE OLİGARŞİYİ TEMSİL eden yapısını” (27) gösterelim.

***

KORFU BOĞAZI MESELESİ

Korfu Boğazı; bir yanda Yunanistan’a âit olan Korfu adası ile, öte yanda, Arnavutluk ve Yunanistan kıyıları arasında bulunan ve bazı bölgelerinde bu iki devletin karasuları genişliğinden dar olan bir boğazdır. Arnavutluk ile Yunanistan’ın -tıpkı Türkiye’den talepleri gibi-, Yunanistan’ın toprak istekleri sebebiyle gergin olduğu bir dönemde, 15 Mayıs 1946’da, Boğaz’ın Arnavutluk tarafından geçen iki İngiliz kruvazörüne kıyıdan ateş açılıyor. İngiltere, boğazlardan zararsız geçişlerin milletlerarası hukuka uygun olduğunu bildirip protesto ederken; Arnavutluk yabancı ticaret ve savaş gemilerinin önceden ihbar ve izinsiz karasularından geçme hakkını haiz olmadığını ileri sürmüştür. İngiltere bir daha ateş açılırsa karşılık vereceğini beyan etmiş ve 22 Ekim 1946’da iki kruvazör, iki destroyerden oluşan İngiliz savaş gemisi, boğazdan geçerken mayınlara çarpmış, iki gemide hasar meydana gelmiş, 44 asker de yaralanmış ve telef olmuştur. İngiliz hükümeti bunun üzerine Boğaz’da mayın taraması yapacağını bildirmiş, Arnavutluk, bunun “ülke egemenliği ve bütünlüğüne bilinçli ihlâl” olduğunu söylemişse de, 13 Kasım 1946’da İngiltere, yığınla kruvazör ve destroyer ayrıca bir uçak gemisi eşliğinde mayın tarama işlemini yapmıştır.

Mesele 25 Mart 1948’de Milletlerarası Adalet Divanı’na gelmiştir. Mevzu şudur: Arnavutluk hasar ve telefattan mesul mudur ve İngiltere, Arnavutluğun egemenliğini ihlâl etmiş midir?

Divan, yaptığı incelemeler neticesinde, İngiltere’nin 22 Ekim tarihli geçişi ile Arnavutluğun egemenliğini ihlâl ETMEDİĞİNE karar vermiştir; fakat öyle bir karardır ki bu, Şart’a hiçbir şekilde atıfta bulunulmamakta, İngiltere bir ihlâl yapmadığına göre, Arnavutluğun tabiatıyla “hasarın tazmini” ile cezalandırılması gerekirken; İngiltere’nin bu hareketiyle, “bir başka devletin ülke bütünlüğüne ve siyasî bağımsızlığına karşı olmasa da, kuvvet kullanmak yasağını ihlâl ettiğini ve milletlerarası hukukta bir yeri olmayacağından” bahsedilmektedir. (28)

Hırsızı, evinde suçüstü yakalayan adama, “tamam, elinde silah, maymuncuk ve torba var ama hırsızlık yapacağını nerden biliyorsun?!” denmiş ve “ensesi kalınlar her yere teftiş için girebilir!” hükmüne –mecbûren!- razı etmişlerdir.

Amerika-Nikaragua Meselesi

Nikaragua, 9 Nisan 1984 tarihli bir dilekçe ile Miletlerarası Adalet Divanı’na başvurarak; Amerika’nın, ülkesine karşı kontraları toplama, eğitme, silahlandırma ve askerî veya benzeri faaliyetlerle kuvvet kullandığını; ülkesinin egemenlik haklarını ihlâl ettiğini, vatandaşlarını öldürdüğünü ve bu eylemlerine hâlâ devam ettiğini bildirmiştir.

ABD, Şart’ın 36/2. fıkrasına koyduğu “çokuluslu andlaşmalardan doğan uyuşmazlıklar” hakkındaki “çekincesi” itibariyle, Nikaragua’nın iddialarının; Amerika, El Salvador, Honduras ve Costa Rica arasında imzalanan “Karşılıklı Yardım Andlaşması”na binaen olduğunu iddia ederek, Divan’ın “yetkisizlik” kararı vermesi gerektiğini; Nikaragua’yı bahsi geçen devletlere, özellikle El Salvador’a gerilla saldırısını teşvik etmek ve diğer iki devlete de açıkça sınırötesi askerî hareket düzenlemekle suçlamış, kendisinin “Amerikalılararası Karşılıklı Yardım Andlaşması” gereğince yapılan yardım çağrısına cevab verdiğini, kendisinin tabiî olan ferdî ve ortak meşru müdafaada bulunduğunu ileri sürmüştür.

Bu dava, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın ve Milletlerarası Adalet Divanı’nın, -tabiatıyla da “milletlerarası hukuk”un- esasta, “güçlünün hakkıdır!” esprisiyle hareket ettiğini, fiilî duruma göre, “hukuk” servisi yaptığını, B.M. Andlaşması’nın “harp belâsından nesilleri korumaya” diye başlayan “Giriş”ine, harbin ne olduğu ve cinslerinin de ne olacağı en cahil insanlarca bilinmesine rağmen, “kuvvet”, “tehdid”, “dolaylı saldırı”, “meşru müdafaa” meselelerinde bin türlü cambazlıklar yapılarak, “Sınırlı / Hususî Savaş”ın tüm dünyada yaygınlaşmasına ve kim tarafından yağıldığının bilinmesine rağmen, “hedef olan Devlet”in bu saldırı-savaşa karşı nasıl karşılık vereceği (aslında vermeyeceği) üzerinde durulmuş, bir mânâda da sınırlı savaşın kuralları konulmuş, böylece uygulayan devletin, Andlaşma gereği “zorlayıcı tedbirlere” muhatab olmadan savaşı sürdürmesinin şartları oluşturulmuştur.

Kısaca, “dolaylı saldırı”nın tarifi yapılmamış –veya “dar tutulmuş”- böylece “silahlı saldırı” dışında bir kuvvet kullanımını gündeme getiren 51. madde müeyyidesinden kurtulunmuştur; yukarıda bahsettiğimiz “üç öneri”nin “dolaylı saldırı”nın tarifi üzerine olduğunu ve bunların da müeyyide dışı tutulmanın tarifi olduğunu ve bu tür saldırıda devletin ancak “ülkesinde” müdafaada bulunabileceğinin kabulünü hatırlatalım.

Divan kararında; “silahlı saldırı” bir devletin diğer bir devlet ülkesine silahlı gruplar göndermesi durumunda sözkonusu olabilirse de, bu kişilere silah sağlama veya başka biçimlerde destek verme “silahlı saldırı olarak değerlendirilemez velev ki bunlar kuvvet kullanma yasağının, karışma yasağının ihlali eylemler olsa da”, demiştir. Yine, karşı güçlerin silahlandırılıp eğitilmesi Nikaragua’ya karşı kuvvet kullanma veya tehdidinde bulunma olarak değerlendirilse de, bu güçlere yapılan her yardımın böyle değerlendirilmesi gerekmez. Bu güçlere yalnız malî kaynak sağlanması, kuşkusuz “Nikaragua’nın içişlerine karışma niteliğinde bir eylem olsa da, kendi başına kuvvet kullanma olarak değerlendirilemez” hükmünü vermiştir. Yani, Amerika, gerillalara silah yardımı yapmış, eğitmiş, malî imkânlar sunmuştur; bu gerillalar Nikaragua’daki hükümete karşı silahlı mücadelede bulunmuş ve cinayetler işlemiştir. Fakat bütün bu yapılanlar Nikaragua’nın egemenliğine, bağımsızlığına ve içişlerine müdahale olsa da, saldıran Amerika değil, gerillalardır ve Amerika’nın yaptığı “silahlı saldırı” olarak (Harb!) değerlendirilemez!!!

George Orwell’in “Hayvan Çiftliği”nde, insanlara isyan edip çiftliğin yönetimini ele geçiren ve lider olan domuzlardan daha domuz hakimlerle hüküm veren Divan’ın “en domuz hükmü” ise şudur: “Milletlerarası Hukuk Komisyonu’nun aldığı bir karar, Devlet namına hareket etmeyen kişi veya grupların davranışları, milletlerarası hukuk açısından devletin eylemi sayılmaz. ABD ile Nikaragua’ya karşı-contra güçler arasındaki münasebet, ABD’nin bir organı olarak veya bu hükümet namına hareket eden kişiler olarak tanımlanmasını haklı gösterecek bir bağımlılık-kontrol ilişkisi niteliğini kazanmadıkça, ABD’den kuşkusuz yardım gören bu kişi-grupların, sivil halka yöneltilmiş oldukları terör eylemleri ABD’ye isnat edilemez; ABD sorumlu tutulamaz!” (29)

“Görevimiz Tehlike” dizisindeki, “… yakalandığınızda Amerikan Hükümeti, kendi adına çalışmadığınızı, tanımadığını açıklayacaktır”ın “domuz hukuk”a uygun altyapısı!..

Ne diyordu NATO –eski- Başkomutanı Alexander Haig, Reagan’ın Dışişleri Bakanı olur olmaz, 1981 tarihinde:

“-Millî kurtuluş savaşları diye adlandırılan SALDIRILARLA, ülke dışındaki çıkarlarımızı korumada uğradığımız geçici yenilgiler, dünyadaki gelişmeleri etkileme gücümüzü tehlikeye sokuyor.”

Peki bu tehlikeye karşı yapılacak olan nedir? Cevab, Amerikan Hava Kuvvetleri –eski- komutanı T. Finletter’den:

“-Amerika’yı hem intihar harbinden, hem de içine düştüğü çıkmazdan ancak ve ancak SINIRLI HARPLER KURTARABİLİR. Amerika’nın Hür Dünya Liderliği ancak bu yolla devam ettirilebilir. Ve nihayet milletlerarası mevcut düzen ve ilişkiler gene bu cins harpler yardımıyla muhafaza edilebilir. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki komunistlerin kışkırttığı ayaklanma ve statükoyu bozma hareketleri ancak bu sınırlı harpler ile bastırılabilir.” (30)

Amerika, Birleşmiş Milletler Andlaşması’nı da arkasına almış ve “hayvan çiftliğindeki diktatör domuz” misâli, hukuku da kendine uygun hâle sokarak dilediğini yapmaktadır. Nasılsa “dolaylı saldırı”, ancak ve ancak, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın, o da “suçüstü” olduğu ân, teessüflerine muhatabtır!..

Dünya kamu düzeni veya milletlerarası hukuk denilen nesne, işte bu sahtekârlık, hilekârlık ve diktatörlükten ibaret birşeydir. ABD Savunma Bakanlığı yetkilisi James Burnham bunu ne güzel itiraf ediyor:

-“Amerikan hükümetinin kanaatine göre, aynı ânda iki politika güdülmesi zorunludur. Biri açık ve resmî, ikincisi de gizli. Birincisine göre; Amerika sosyalizmin gelişmesini durdurmak, onu önlemek gereğini ilân etmiştir ve bunu imzalamış olduğu anlaşmalarla yapmaktadır. BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN ROLÜNE İNANMAKTADIR ve ONA SAYGILIDIR. İkinci politika ise gizlidir; saldırgandır ve kurtarma politikasının bütün niteliklerine amaçlarına sahibtir. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÖRGÜTÜ’NE Amerikan politikasını yürütmede bir araç olarak bakmaktadır ancak ABD’nin ÇIKARLARINA UYGUN HAREKET ETTİĞİ SÜRECE SAYGILIDIR.” (31)

***

DÜNYA KAMU DÜZENİ VE SİYONİZM

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, kurduğu İnsan Hakları Komisyonu marifetiyle, Alemşumül İnsan Hakları Bildirgesi’ni hazırlamış ve bu “Bildiri”, bir “önsöz” ve 30 maddeden ibaret olup “haklar ve hürriyetler, aile hakları, siyasî haklar-âmme hürriyetleri ve ekonomik ve sosyal haklar olarak dört kategoriye ayrılmıştır.

Hukukî olmaktan çok –çünkü imzaya açılmamıştır- ahlâkî bir takım tasvirlerden ibaret olan bu “Bildiri”nin, 1789 Fransız İhtilali’ne atıfta bulunması ve bunun birtakım neticelere ulaşabilmenin “izi” olduğuna inanıyoruz. Şöyle ki:

Fransa’da 1898’de kurulan “Ligue des Droits de l’Homme-İnsan Hakları Birliği”, sosyalist görüşlere sahib olarak kurulmuş olmakla birlikte, kurucularının ve başkanlarının kimliği, çok şeyler anlatmaktadır. Daha kurulduğu ilk günlerde meşhur Drefyus’u savunarak işe başlamış ve devamlı olarak “insan hakları çığırtkanlığı”nı sürdürmüştür. Birlik’in başkanlarının ekserisi Yahudi’dir. II. Dünya Harbi sonrasında “yeni dünya düzeni” kurulurken bu “Birlik” çok faal olmuş, meşhur Bildiri’nin hazırlanmasında önayak olmuştur. Yahudi Emile Kahn’dan sonra 1958’de başkan seçilen, 20 sene koltukta kalan Daniel Mayer –ki aynı zamanda o devirde Fransa Sosyalist Partisi-SFIO Genel Sekreteridir- 1977 Haziran ayında Milletlerarası İnsan Hakları Federasyonu Başkanı seçilmiştir. Bu “Mayer” familyası ise, dişili-erkekli üyeleriyle, “Avrupa’nın babası” lakaplı ve “Avrupa Birleşik Devletleri”nin fikrî tezgahçısı J. Momet ile mesaî sarfetmişlerdir.

Şimdi şu “insan hakları”nın (ve tabiatıyla “demokrasi”nin) neye kılıf olduğunu Kumandan Mirzabeyoğlu’nun kitabından gösterelim:

“-(Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın) 56. maddenin (üye devletleri bağlamadığı şeklinde) tefsirini reddedenler tarafından serdedilen deliller: “İşbirliğinin şümulü ve şekli üye devletin hükümetince tesbit edilirse, şöyle bir mantık sözkonusudur:

Devletler… 56. maddenin taahhütleri gereğince insan haklarına saygı gösterilmesini kolaylaştırmaya mecbur tutulacaklar, fakat münferiden hareket ederken bu hakları hiçe sayabileceklerdir. Şunu hemen söyleyelim ki, üye devletler, üye sıfatıyla hareket ederken, bütün dünyada da ana hürriyetlere saygı gösterilmesini kolaylaştımaya hukuken mükelleftirler; zira, başka ülkelerde insan haklarına riayeti sağlamak, buna mukabil kendi ülkelerinde bunları ihlâlde serbest olmak düşünülemez… Demek oluyor ki, burada ahlâkî prensibler değil, hukukî bir mükellefiyet sözkonusudur.

Bu görüşü benimsemek, insan haklarına ve ana hürriyetlere müteallik meselelerin, devletlerin millî yetkileri alanına dahil bulunmadığını da kabule sevkeder… Bu kabulün dünya siyaset sahnesindeki görüntüsü de, teşkilât içindeki imtiyazlı zümrenin, kendi çıkarları doğrultusunda güçsüz ülkelerin işlerine burunlarını sokabilmeleri için bir bahane teşkil etmesi, bir koz olabilmesidir.” (32)

Demokrasinin ihraç edildiği memleketlerde dolaylı yoldan bolca imkân elde etmeleri meselesine gelince: Bir yandan “ferdî hak ve hürriyetler” kapsamında ekonomi alanının “kâr” ve “çıkar” ilişkilerine dayalı düzeninde tayin edici mevkiye geçmek, öte yandan para gücüyle “iç”e ve “dış”a bakışta kamuoyu oluşturucu işbirlikçi basını gütmek, demokratik kitle örgütleri adı altında kamuoyu baskı gruplarını temsil eden ve oluşturan kuruluşlar vasıtasıyla işi milletlerarası alana âit kılmak, her biri her birinin içinde ve birbiriyle alâkalı buna benzer çeşitli tesir unsurlarıyla siyasî iktidarı tayin etmek… Bir memleketin ahlâkî, hukukî, sosyal, iktisadî ve siyasî yapısını, işine gelen tonda yönlendir!.. Meselâ bizde, her ne kadar Meclis’in duvarında “Hâkimiyet Milletindir!” yazıyorsa da, iktidara gelmek için veya iktidara gelince gözler hep Amerika ve Batı’nın baba devletlerindedir!.. Batı emperyalizminin milletlerarası iktisatta nazım rolü oynayan bankalarının kredi verdi vermedi tutumunun iktidarı belirleyici rolü, aynı minvalde dış yardım ve askerî yardım meselesi?..

“Yeni dünya düzeni” demokrasi kılıfında tertiplenirken, demokrasi cümlesinden olan ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın “İnsan Hakları Bildirisi” ile Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın “insan hakları”na ilişkin maddelerinde geçen “ırk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin” lâfları, kuru bir palavradan ibarettir. Devletlerin eşit olarak oturmadıkları bir masa etrafında, milletler nasıl eşit olacak?..” (33)

Birleşmiş Milletler Teşkilatı-Andlaşması devrinde, devletleri “zorlayıcı” bu “Bildiri” yanında birçok kurum da kurulmuş ve “tek el” idaresi yaygınlaştırılmıştır. Meselâ, “Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Andlaşması Örgütü-GATT”; “Milletlerarası Para Fonu-IMF”, “Dünya Bankası” ve “Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Fonu-UNCTAD”, NATO kurulmuştur.

Bütün bu kuruluşların “tek el”i (oligarşik monarşi!) teşkil için kurulduğunu söyledik. Peki, “tek el” kim?!

Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, UNCTAD vesairenin “kuruluş kararları” hep bir merkezde toplanmaktadır: CFR-Concil on Foreign Relations / Dış İlişkiler Komitesi!.. (34) CFR’yi teşkil eden ise, Amerikalı Albay Edward Mandell House’dır. Bunun Rothschid, Warburg, Kahn, Marburg, Morgenthau, Lehman gibi “çok uluslu şirketlerin” muteber adamı olduğunu, FBI’da çalışan bir gazetecinin “Görünmez Hükümet” isimli kitabından öğreniyoruz. Albay House, “Ondört İlke-Prensibleri” ile ünlü olan Amerikan Başkanı Thomas Woodrow Wilson’un “sır katibi” idi. Bu “14 ilke” (35) Amerika’nın dünya sahnesine inme ve onu şekillendirme harekâtının ilk hamlesi olmakla birlikte, bu “ilkeler” ışığında “milletlerarası sulh ve emniyeti temin, uyuşmazlıkların giderilmesi” için kurulan “Cemiyet-i Akvam-Millletler Meclisi”nin (36) de hayata geçirilmesinin altyapısını tesis etmiştir. Albay House, 150 kadar profesör, hukukçu, iktisadçı, siyasetçiden oluşan bir Komite teşkil edip, “Cemiyet-i Akvam Şartı”nı hazırladı. Bu şart, 28 Nisan 1919’da “kurucu anlaşma” olarak kabul edilip, 28 Haziran 1919 tarihinde de Versailles/Versay Andlaşması’na dahil edilip, bu andlaşmanın yürürlüğe giriş tarihi olan 10 Ocak 1920’de de resmîleşmiştir. Paris ve Versay Andlaşmaları, Avrupa’nın “şekillendirilmesine” yönelik andlaşmalardı ve Almanya’nın en büyük rahatsızlığı idi; Hitler’in “Kavgam”ında bu hususta ve bunun nasıl bir Yahudi tuzağı olduğuna dâir bilgiler vardır.

Wilson’ı, “Milletler Cemiyeti”ni ve CFR’yi kendi etrafında teşkilâtlandıran Albay House ise, “Hikmet Üstadları-Masters of Wisdom”ın “Illuminisite” ve “Synarchique” Masonluğuna mensubtur. “Illuminisme”, Almanya’da Adam Weishaugt (1748-1830) tarafından kurulan masonik bir fikri-siyasî harekettir. Bu adam, masonluk içinde fakat ondan daha gizli –yani hem teşkilat bakımından hem fikrî bakımdan “esrarlı!”- (37) “Orden der Illuminaten” adlı bir teşkilat inşâ etmiştir. Sülale boyu “haham” olan Karl Marks da (1818-1883), işte bu teşkilatın üyesi idi ve hazırladığı “Komünist Manifesto” da bu cemiyetin “programı” olarak kendisine ısmarlanmıştı; kaldı ki bu cemiyet daha sonra ismini “Komünistler Birliği” olarak değiştirmiştir.

“Snarchiste-Senarşist”e gelince… Aynı “Illuministe” gibi “ultra-secret” bir teşkilât olup, Fransa’da tesis edilmiş olan bu teşkilâtı Jean Coutrot (1895-1941) tezgahlamıştır. Kadrosu çok büyük sermayeye sahib kişi-grupların kontrolündedir ve maksadı teknokratlarca idare edilen oligarşik bir rejimdir. Daha da ilginci, Fransız Milliyetçisi Mareşal Petain’in iktidarı esnasında Gaston Martin –ki Martin’ler “Bilderberg Group”un da üyesi olmuşlardır-, Constant Chevillon gibi üstad masonların evlerinde yapılan aramalarda ele geçirilen “Senark Programı”na göre; “Senarşi” hem sosyalist hem –“union federative de’l Europe” teklifiyle- Avrupacı, hem de tek dünyacıdır; “program”daki 592. teklifte Alemşümul Milletler Cemiyeti (-“Societe Universelle des Nations”-) kurulması, bunun vasıtasıyla ve bloklar teşkil edilerek –bunlar da Büyük Britanya, Amerika, Rusya ve Fransa’nın nüfuzları altında olacaklardır- Dünya’nın idare edilmesi teklif edilmektedir. Daha da enteresan olan, Fransız Hükümeti tarafından bu “ultra-secret” teşkilâtın açığa çıkarılması ve soruşturmaların başlamasıyla birlikte mensuplarının –konuşması muhtemel- ileri gelenleri de dahil pek çoğu ve bunların isimlerini “la Liberation-Kurtuluş”da yazan muhabir, tek tek öldürülmüş ve “ultra” olmasa da “secret” tekrar sağlanmaya çalışılmıştır.

Meşhur Albay House, işte böyle bir teşkilâtın en faal üyesidir; ve dikkat ediniz, Albay, Amerika’nın, “14 İlke” ile “dünya hâkimiyeti”ne yöneldiği ânda, Başkan Wilson’ın yanındadır; fakat zannetmeyin ki, o emir altındadır, tam aksine CFR’ye üye yaptığı Wilson’ın da “üst”ündedir.

Albay House, Polonya Yahudisi Joseph Retinger (1887-1960) ile irtibatlı idi. Peki Retinger kimdir?

“Onsuz ne “Avrupa İktisadî Yardımlaşma Birliği”, ne “Avrupacı Hareketi” ve ne de bizim “Avrupa Kültürü Merkezi” hiçbir zaman dünyaya gelemezdi. La Haye’deki “Avrupa Kongresi” de onun eseri olmuş ve “Conseil de l’Europe-Avrupa Komitesi” bunun neticesinde doğmuştur. Daha yakın zamanda ise, Bilderberg Group’u tasarlayan ve teşkil eden de o idi!”

Vefatı üzerine, -bahsedildiği gibi- kendisi tarafından teşkil edilen Cenevre’deki “Centre de Culture Europenne”nin beşinci “Bulletin”inde, Retinger işte böyle tanıtılıyor. “Bilderberg Group 1954 Mayısında, Hollanda’nın Oesterberk bölgesinde Bilderberg Oteli’nde toplanan her mesleğe mensub yüz kadar “seçkin şahsiyet”in bir araya gelmesiyle tesis edildi. Başkanı Hollanda Prensi Berahard gözükse de, yukarıdaki resmî ifâdeden de anlaşılacağı üzere, gerçekte Joseph Retinger’dir.

Bilderberg Group’un ne olduğundan evvel, dünya üzerindeki tesirini gösterici olması bakımından toplantılara katılanları yazalım; ki böylece “ne” olduğu da zihinlerde inkişaf eder. En başta bütün Siyonist teşkilâtlarda olduğu gibi, Rothschild sülasesi, Rockefeller sülalesi, Warburg sülalesi, Wolf sülalesi, Carnegie sülalesi, Ford sülalesi… Bunlar “çok uluslu şirket-ÇUŞ”ların ekserisine sahib olan iktisadî bir güçtürler. Bunların yanında, ABD –eski- Dışişleri Bakanı, Dean Acheson; Amerikalı meşhur gazeteci Walter Lippman; Senatör Jacop Koppel Javits; “gladiatör” Henry (Henrich) Albert Kissinger, İngiltere Başbakanları Edward Heath ve Herold Wilson; Federal Almanya Dışişleri Bakanı Prof. Walter Hallstein; Federal Almanya Başbakanı Kurt George Kissinger ve Ludwig Erhard; 1957 Nobel Barış Ödülü sahibi Kanada Başbakanı Lester Parson; Belçika Başbakanı Prof. Paul Van Zeeland; “Fiat”ın sahibi Giovanni Agnelli; içinde “Pirelli” de olan bir tröstün patronu Alberto Pirelli; “senarşi” üyesi, Fransa Dışişleri Bakanı Valery Giscard D’estaing; “Avrupanın babası” Robert Shuman; de Gaulle’nin Maliye-Dışişleri ve Sömürgeler Bakanı René Pleven; “Lehman Brothers” Bankası müdürü, “İsrail’i icabında kendine rağmen kurtarmalı!” vecizesinin (!) sahibi, Amerika Başkanları’nın en yakın adamı George W. Ball; “Silahsızlanma Konferansı” ABD Başdelegesi, Kore elçisi Arthur Dean; Round Table finansörü, İngiliz sermayedar Francis Astor; NATO genel sekreteri, Hollanda BM Daimi Temsilcisi Joseph Luns; Cemiyet-i Akvam Sekreteri, meşhur iktisadçı ve “senarşist” Prof. Jacques Rueff; Fransa Başbakanı Georges Pompidov; Almanya Başbakanı Helmut Schmidt; “Exxon”un Başkan Yardımcısı Emilo G. Collado; “İsrail’in desteklenmesi, ABD için manevî bir mecburiyettir!” vecizesinin (!) sahibi, Carter’in yardımcısı Walter Mondale; “Amerika Milli Güvenlik Konseyi” Bşk. Yardımcısı, meşhur “jeopolitikçi” Zbigniew Brezinski; Margaret Thatcher vesaire vesaire… Ayrıca toplantılar Türkiye’de de yapılmaktadır ve “Türkler” (!) de katılmaktadır. Bugüne kadar katılanlar ise –bilinebildiği kadarıyla- şöyle: “Hürriyet” gazetesi Ankara temsilcisi, “28 Şubatçı” Sedat Ergin; Dolandırıcı gazete ve şirket patronu “Sabatayist” Dinç Bilgin; Süleyman Demirel; Bülent Ecevit; Turhan Feyzioğlu; İhsan Doğramacı; Dışişleri Bakanı H. Esad Işık ve İsmail Cem İpekçi; Kâmran İnan; DİSK –eski- başkanı Halil Tunç; “Yaşar Holding”in yani DYO, Tuborg, Botaş, Pınar ve birçok turistik kuruluşun sahibi Sabatayist Selçuk Yaşar; Selahaddin Beyazıd; emekli elçi, NATO’da Türkiye Elçisi, “Round Table”ın Türkiye ayağı “Türk Atlantik Derneği” başkanı Muharrem Nuri Birgi…

Bilderberg Group’un yapısı ise şöyledir: Tepede, Round Table idarî kurulu; bunun altında “icra komitesi” yerinde “Bilderberg Group Danışma Komitesi”; buna tâbi, “genel sekreterlik” makamında “idarî heyet” ki “Genel Sekreter”, “Danışma Komitesi” üyesidir; bu sekretere tâbi Avrupa ve Amerika Sekreteri; bunun altında da bütün Bilderberglilerin birarada olduğu “heyet”.

Bahsi geçen “Round Table-Yuvarlak Masa”, İngiliz Yahudisi Cecil Rhodes (1853-1902) tarafından plânlanmıştır. Rhodes Rothschild ile birlikte Güney Afrika’nın elmas yataklarının inhisarını ele geçirmiş, “Cap” kolonisinin altı sene Başbakanlığını yapmış ve Afrika’da bulunan –eski- Rodezya’ya da ismini verecek kadar güçlü bir kişidir. “Round Table”ı, esasında 1891’de “gizli komite”si ile birlikte tesis etmişse de, “seçkin şahsiyetlerle” kamuoyuna çıkışı, 1909’dur. “Rhodes Cemiyeti” diye de bilinen bu kurumun maksadı da aynıdır: “Tek Dünya Devleti!”… Siyonist teşkilatlanmanın en üstlerinde yer alan “Round Table”; altta bulunan Bilderberg Group, (Amerikan) CFR ve (İngiliz) Chattham House ile, “Masonluk”un kontrollü faaliyetini sağlamaktadır.

Bilderberg, Round Table, CFR, Masonluk vesaire ile irtibatlı olan bir şahsiyet ise, Fransız Jean Monnet’tir… Bu zâttan bahsetmemizin sebebi, “tek dünya devleti” için, -“Senark Programı”nda olduğu gibi bloklaşarak “tek el!”-, “Avrupa Birleşik Devleti”nin temellerini atması ve ömrünü bu yolda sarfetmesidir. Kanyak-Şarap üretimi yapan aile şirketine borç almak için gittiği büyük sermayedar-bankacı yahudi Lazard’larla tanışması, şirketini kurtardığı gibi, onun, Siyonizmin yolunda çalışmasının da başlangıcı olur; Monet, artık Fransalı değil, “Avrupalı” olmuştur.

Monet Versay Andlaşması’yla girdiği siyasete, İngiltere ve Fransa Başbakanları’nın –Balfour ve Clemenceau- teklifiyle 1920’den 1923’e kadar “Cemiyet-i Akvam Genel Sekreter Yardımcılığı” göreviyle artık en “tepe” ve “muteber-güvenilir” kimliğiyle devam etmiştir. Şirket ve Banka sahibliği, “Çin istikraz tahvilleri”ni piyasaya sürmesinden gelen servet… 1938’de ABD’ye Fransız Hükümeti temsilcisi olarak gidip, Almanya’ya karşı Fransa silahlı kuvvetleri için 1700 bombardıman uçağı siparişi verir bu arada…

1939’da, her iki ülkenin levâzım ihtiyaçlarını birarada tazminini amaçlayan “Fransa-İngiltere Koordinasyon Komitesi”ni kurar; Komite iki hükümet tarafından 18 Ekim 1939’da tasdiklenir, Monnet de Başkan tayin edilir. 1940 Haziranında, İngiltere ve Fransa’nın “tek/ordu-hükümet-parlemento-vatandaşlık” hâlinde tek bir devlet hâline gelmesi tasarısını hazırlar; iki ülkenin hükümetlerince –Churchill ve deGaulle- kabul edilen tasarı, Fransız milliyetçisi Mareşal Petain’in hükümet kurmasıyla akim kalır; Koordinasyon Komitesi de feshedilir. Aynı hükümet, “Senark Programını” da ele geçirir. Bu şartlar altında Monnet, İngiltere’ye “uzaklaşır”. Artık İngiliz-Amerikan “yakınlaşması” ile ilgili çalışmaktadır. Savaş ertesinde tekrar Fransa’dadır; de Gaulle devrinde “Plânlama Teşkilâtı”nı kurar ve böylece küçük ve orta ölçekli firmaların büyük firmalarca yutulacağı 1947-1953 arasındaki “Monnet Plânı”nı hazırlar. Monnet’nin “esas” devri ise bundan sonradır.

Etieme Hirsch, Pierre Uri isimli iki Yahudi yardımcısı ve yukarıdaki listede ismi geçen –yahudi ve Bilderbergli- René Mayer’in katkısıyla esas olarak Fransa ve Almanya, fakat bütün Avrupa Devletleri’ni kapsayan “kömür ve çelik birliği” plânını hazırlar. 10 Nisan 1952’de fiilen kurulan “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği-CECA”nın da Başkanı olarak seçilir. Monnet CECA için şöyle demektedir:

“-Bu teklif, temel istihsallerin müşterek kılınması ve kararları, Fransa, Almanya ve kabul edecek diğer memleketleri bağlayıcı mahiyette olacak yeni bir Yüksek Sulta’nın tesisi sayesinde, sulhun muhafazası için elzem olan bir AVRUPA FEDERASYONUNUN ilk müşahhas temellerini tahakkuk ettirecektir.” (38)

1955’te yeni bir teşkilât plânlar ve CECA’nın üyelerinin kabulüyle de 18 Ocak 1956’da Paris-Branting Enstitüsü’nde ilk toplantı ile faaliyete geçirir: “AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ İÇİN HAREKET KOMİTESİ”… Bu komiteye “Monnet Komitesi” de denir; bu Komite’nin “Ortak Pazar”ın teşkilinde büyük tesiri vardır. 2 Nisan 1976’da, -Retinger’in de karıştığı-, tesis ettiği “Avrupa Konsülü” tarafından, Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından ödüllendirilip, “Avrupa Fahri Vatandaşı” ünvanını alır.

Monnet’in hatıralarından bir bölüm vererek, “maksadı”nın ne olduğunu gösterelim:

“-(“Monnet Komitesi”ne girmelerini istediği kişilere yazdığı mektub)

Sizden “AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ İÇİN HAREKET KOMİTESİ”nin teşkiline iştirak etmenizi istemekle şeref duymaktayım. Komite üye teşkilâtlar arasında hareket birliğini temin ederek, gerçekleştirilecek müşahhas eserlerle Avrupa Birleşik Devletleri hedefine ulaşmaya çalışacaktır… Sadece hükümetler arası basit bir yardımlaşma kafi değildir. Devletlerin selahiyetlerinin bir kısmının, iştirakçi devletlerin tamamını temsil eden federal vasıftaki Avrupa müesseselerine tevdi edilmeleri şarttır.”

“Siyasî ittihad-birlik ne kadar acil ve şimdiye kadar kaydedilen ilerlemeler ne kadar mühim olsa da, merhaleleri bir çığırda atlamak mümkün görünmemektedir. Yarının siyasî birliği, iktisadî birliğin günlük hayatın sınaî, ziraî faaliyetlerinde bir vakıa hâline gelmesiyle olacaktır.” (39)

“Monnet Komitesi”nin çalışmalarıyla, “Ortak Pazar”ı tesis eden ve bugünkü Avrupa Bilriği’nin temelini atana “Roma Andlaşması” imzalanmıştır.

Monnet 1918’de Wilson ve Clémenceau’ya yazdığı mektubta şunları söylüyor:

“-Müttefik demokrat memleketler arasında, hür halkların iktisadî birliğinin merkezî nüvesini meydana getirecek bir iktisadî birliğin teşkiline acil ihtiyaç var. Bu müstakbel ittihadın çerçevesi, harp ortasında şu ânda çalışmakta olan müttefikler arası iktisadî heyetlerde, daha şimdiden belirmektedir.”

Hatıratında, “Cemiyet-i Akvam”daki çalışmalarına ayırdığı bölümde, “Milletlerarası İktidar”dan, “devlet hududlarının tedrici olarak silinmesinden”, “gerçek bir milletlerüstü iktidardan”, “milletlerarası meselelerin, hükümranlığın vekâleten devri ile halledilmesinden”, “devletlerden bağımsız gerçek bir sulta teşekkülünden” bahsetmektedir. Hattâ, İngiltere’ye de şâmil, ABD ile dayanışma içinde bir Birleşik Avrupa’dan bahsetmektedir. (40)

Bloklaşmada “Hür Dünya” ve “Komünist Blok” arasındaki husumet halledilecektir?! “Yalta”daki “paylaşım” ve akabinde tesis edilen “harp belâsına son verici” Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’ndaki “daimî üye” ayrıcalığı bu meseleyi en az pürüzle atlatmanın yolu olarak, icad edilmiştir. Bunun yanında “komunistlerin” en büyük düşmanı (!) olan Amerika’nın zirvelerinde yeralmış, istihbarat şubesinin Doğu Avrupa kısmını idare etmiş ve Kissinger’in en yakın ve faal dostu olup, “Milli Güvenlik Konseyi” yardımcılığına da getirilmiş olan –Bilderberg ve CFR’li- Helmut Sonnenfeld’in, “Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa ülkeleri arasında daimî ve organik bir bağın olması icab ettiğini” müdafaa eden sözlerinin “Le Monde”da yayımı sonrasında söylediği, “Eğer Üçüncü Dünya Savaşı istenmiyorsa, SSCB-Doğu Avrupa münasebetinin müesseseleşmesi” (41) gerektiğini ifâde eden sözleri, Amerikan-Sovyet “düşmanlığı”nın (!) belli bir siyasî gayeye matuf olduğunu göstermektedir: “Tavşan kaç, tazıya tut!”…

Zannedersek, mevcut “dünya kamu düzeni” ve “milletlerarası hukuk”un nasıl bir seyir izlediği ve kimlerin vasıtasıyla teşkil edildiği anlaşılmıştır. Siyonizm, “bloklaşma” üzerinden “Milletlerüstü devlet”e (42) gitmenin yolunu aramaktadır. “Avrupa Birliği”nin “Avrupa Federatif Devleti”ne dönüşmesi, bunun Amerika (kıtası) ile “birleşmesi” atılacak diğer adımlardır. Bunlar fikrî-teorik plânda hazır olsalar da, pratiğe geçirilmesi zamana bağlıdır. Fakat bu kurumların birbirleriyle yaptığı “iktisadî andlaşmalar” ve halihazırda bulunan “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”, Siyonizmin, 1717, 1789, 1897 hamlelerinin, müşahhas plânda olmasa da, mücerred olarak “tuttuğunu” göstermektedir ki, “İsrail Devleti” bu plânın son merhaleye gelişinin de ilânıdır.

Bütün bu yazdıklarımız belki kimilerine “abartılı” ve “yahudi düşmanlığı” gibi gelebilir. Hatta “komplo teorisi” olarak bile nitelenebilir. Prof. Michael Parenti, “İmparatorluğa Karşı” isimli kitabında, Amerika-Batı ve Kapitalizmin “insan düşmanlığı” üzerine söylenen sözlere yapılan tenkidleri şöyle anlatıyor:

“-Bazı insanlar bu eleştiriyi “komplo teorisi” diye reddetmektedir. Siyasete yön verenlerin bazen yalan söylediklerine ve güçlü çıkar gruplarının hizmetinde açıkça dile getirmedikleri programlara sahib olduklarına inanmamaktadırlar. Israrla, zenginlerin ve güçlülerin de tıpkı bizim gibi, maksatlı şekilde hareket etmediklerini söylemektedirler. Bu görüşe göre, iç ve dış politikalar, zenginlerin çıkarlarının korunmasıyla ilgili olmayan bir masum olaylar dizisidir. Kuşkusuz resmî görevlilerin yaratmak istediği izlenim budur.

Çayırda iki dana gösteren bir karikatürü hatırlıyorum. Danalardan biri, yüzünde kederli bir ifâde ile “Felâket, hamburgerleri nasıl yaptıklarını öğrendim” der. Öteki dana ise, “Seni gidi solcu paranoyak. Senin şu komplo teorilerin yok mu!” diye cevab verir.

Kapitalist devletin politikalarının kurbanı olanlar, hamburger hâline gelmek istemiyorlarsa, katlandıkları şartların sadece masum ahmaklıkların ve kasıtlı olmayan sonuçların yarattığı bir serencam olmadığını kabul etmek zorundadır.” (43)

“Hamburger”in nasıl yapıldığını, hem de “kasapların” en azgını, yahudi ve İngiliz Başbakanı Disraeli şöyle itiraf ediyor:

“-Dünya nazarı dikkatlerini, perde arkalarına atfetmeyenlerin zannetiklerinden tamamen başka şahıslarca idare ediliyor.” (44)

Yetmezse, bir itiraf daha; Yahudi Walther Rathenau’dan:

“-Birbirlerini tanıyan ve haleflerini kendi etraflarından seçen üçyüz kişi, Avrupa Kıt’asının mukadderatını tâyin etmektedir!” (45)

Ne demişti Kumandan Mirzabeyoğlu:

“-Batının demokrasiyi dayatması, herkesin eşit olarak haklardan istifade edeceği bir dünya bütünlüğü için değil, George Orwell’in ünlü eseri “Domuzlar Diktatoryası”nda geçtiği gibi, “hepimiz eşitiz ama, bazılarımız biraz daha eşit” anlayışı çerçevesinde bir düzene boyun eğdirme zorbalığıdır.

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, bizzat Güvenlik Konseyi’nin yapısı ile bir “Domuzlar Diktatoryası” olduğunu göstermektedir. Güvenlik Konseyi’nin “veto hakkı” olan üyeleri arasında niçin bir tane bile halkı müslüman ülke yok?.. Rejimi İslâmî olmadığı hâlde bile, halkı müslüman ülkelerin yeri pabuçluk!..” (46)

“Sınırlı-hususî harb”i, oligarşik monarşi çekişmesi, “Domuzlar Diktatoryası”nın kontrolündeki “kamu düzeni” ile, aynen öyle!..

Bu dişliyi kıracak olan ise, -göstereceğiz- sadece BAŞYÜCELİK DEVLETİ!..

***

III. KISIM MEHAZLARI

1) Lothar Rathmann, Berlin-Bağdat: Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi, Belge Yay., 1982, s. 21

2) Lothar Rathmann, Volldampf Vorwarts Nach Euphrat und Tigris (1897-193)’den nakleden: Bilmez Bülent Can, a.g.e., s. 54

3) M. Fahri, Amerikan Harp Doktrinleri, Yön Yay., 1966, s. 262

4) M. Fahri, a.g.e., s. 298

5) Jens Mecklenburg, Gladio: NATO’nun Gizli Örgütü, Sorun Yay., Mart 1999, s. 19. Bu ifâdedeki “reddetme”nin, “görevimiz tehlike” dizisinin aslında “film-hayalî” değil gerçeğin tâ kendisini ifâde etmesi bir yana, “milletlerarası hukuk”taki (Birleşmiş Milletler Andlaşması’ndaki) karşılığının üzerinde, ileri sayfalarda duruyoruz.

6) Talat Turhan, Özel Savaş Terör ve Kontrgerilla, Tümzamanlar Yay., İstanbul 1992, s. 6

7) ABD Başkanı Johnson, “Şu ânda (1964) 49 ülkede iç savaşın en gelişmiş tekniklerini, güvenlik kuvvetlerine öğreten 344 ekibimiz çalışıyor” diyor. C. Arcayürek’in MAH-MİT’e dair seri kitablarını okuduğunuzda MİT ve Polis’in bu “eğitim”den nasıl geçtiğini göreceksiniz. Polis ve Askerî kişiler, ABD topraklarında eğitilerek, tam bir ABD UŞAĞI hâline getirilip, “kendi insanına” karşı kullanılmaktadır. Amerikan Savunma Bakanlığı temsilcilerin, “Askerî yardımlarımızın asıl amacı, azgelişmiş ülke askerlerini, ABD ideolojisine göre yetiştirmek ve onlardan gelecekte, gerektiğinde o ülke yönetiminde yararlanmak; gerekli olduğu yerlerde, polis ve diğer güvenlik kuvvetiyle birlikte, gereksinilen iç güvenliği sağlayacak yetenekte askerî ve paramiliter güçlerin yetiştirilmesine yardımcı olmaktır.” diye (“Emperyalizm Çağı”ndan aktaran: Adnan Akfırat, Özel Savaş, Kaynak Yay., s. 194) bunu açıkça anlatmaktadırlar.

8) Michael T. Klare & Peter Kornbluh, Low Intensity Warfare; Pantheon Books, Newyork, 1990, p: 3’ten aktaran: Adnan Akfırat, Özel Savaş, s. 198

9) A.g.e., s. 199

10) Reagan’ın Savunma Bakanı Casper Weinberger’ın Kongre’ye sunulan 1985 bütçesindeki sunuş konuşması. Department of Defense Annual Report, Fiscal Year 1985, Washington D.C. 1984 p: 18’den: Adnan Akfırat, a.g.e., s. 200

11) Adnan Akfırat, a.g.e., s. 70

12) ABD Stratejisinde Özel Savaş’ın Yeri, Frank R. Barnett, ABD Ulusal Savunma Üniv.’den aktaran: Adnan Akfırat, a.g.e., s. 68

13) Düşük Yoğunluklu Savaş; Konsept, İlkeler ve Politika Kılavuzu- Prof. Sam C. Sarkesian, Air University Rewiey, No: 2, C. 26, s. 711’den aktaran: Adnan Akfırat, a.g.e., s. 69

14) “The Washington Instute’nin “Near East policy-Yakın Doğu Siyaseti” bölümü müdürü (ve Enstitü’nün “kıdemli” üyesi) Alan Makovsky’nin, “ABD’nin Türk Ekonomik Krizine Hızlı Müdahalesi” başlıklı, 1 Mart 2001 tarihli makalesini ekte yayınlıyoruz. Bu makalenin hususiyeti Kemal Derviş’in “powerful symbol of U.S.-ABD gücünün sembolü” olarak Türkiye’ye gönderilmesinin zorunluluğu üzerinde durmasıdır. Keza, ABD’nin T.C.’nin işlerini “uzaktan” değil de “doğrudan” idare ettiğinin bir ilânıdır.

15) “Amerika’daki Özgürlük Heykeli’nin elinde, üzerinde Roma rakamları ile 4 Temmuz 1776 yazan tablet, “Hür Masonların” hukuk kurallarını sembolize eder. Heykeltraş “Dul Annesi”nin yüzünü heykele aksettirmiştir. (National Geograpic, Haziran 1986, s. 5)

16) Paul Findley, They Dare to Speak Out-USA-161’den iktibas: B.A.V., “Masonluk ve Kapitalizm” s. 254

17) Kumandan Mirzabeyoğlu ile “Körfez Krizi” hususunda “Cuma Dergisi-Ekim 1990”da yayınlanmış ropörtajdan.

18) Ek’te bu talimatnâmelerden örnekler vermekteyiz. Ayrıca, www.covertaction.org sayfasında, bu hususta değişik ve “içten” (eski “servis” mensublarıdır çünkü) tenkidleri de görebilirsiniz.

19) Victor Marchetti-John D. Marks, CIA Amerikan Gizli Emniyetinin İçyüzü, Nebioğlu Yay.’dan istifade edilmiştir.

20) “Körfez bunalımı sırasında James Baker, “Savaş ilân etmek için Kongre’ye başvurmak üzere bir zorunluluk duymuyoruz” dediği ve Başkan Bush, Birlikleri Kongre’den tek bir destek oyu alıp almadığına bakmaksızın savaşa sokacağını açıkladığı zaman… Bush, böylesine yasadışı bir açıklama yaptığı ve sanki ordu kendi özel kuvvetleriymiş gibi hareket ettiği için hesap vermek bir yana, medyada “güçlü liderliği” için göklere çıkarıldı.” (M. Parenti, İmparatorluğa Karşı, Kaynak Yay., s. 151) Bunun yanına 16 numaralı dipnotu koyarsanız, ABD’nin nasıl bir diktatörlük olduğunu daha iyi görebilirsiniz.

21) Jean Monnet, Memories, Fayard Yay., Paris, 1976’dan aktaran: Yesevizade, Bilderberg Group, Kayıhan Yay., 1979, s. 79

22-a) “Onüç devlet önerisi”ni sunan devletler: Kolombiya, Kıbrıs, Ekvator, Gena, Guyana, Haiti, İran, Madakaskar, Meksika, İspanya, Uganda, Uruguay, Yugoslavya.

22-b) “Altı devlet önerisi”ni sunan devletler: Avusturalya, Kanada, İtalya, Japonya, Amerika, İngiltere. Bunun dışında, “On devlet önerisi”nde bulunan Cezayir, Kamerun, Gana, Hindistan, Kenya, Madagaskar, Nijerya, Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti ve Yugoslavya ile “Beş devlet önerisi”nde bulunan Arjantin, Şili, Guatemala, Meksika ve Venezüella.

23) Prof. Dr. Sevin Toluner, “Nikaragua’ya Karşı Askerî ve Benzeri Faaliyetler Davası’ndaki Yargı ve Meşrû Müdafaa Hakkı”, Devletler Umumi Hukuku “Deneme” Kitabı, s. 24

24) Burada, “meşru müdafaa” kavramına –elastikiyetine!- de değinmek gerekir. Meşrû müdafaa, bilindiği üzere bir saldırı karşısında gerçekleşir. Tabiatıyla bu devletin ülkesine yönelik olarak, Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın 51. maddesinin açık okunuşuyla anlaşılabilir. Fakat, uygulama çok ilginçtir. İngiltere’ye göre meselâ!.. 31 Ekim 1956’da Fransa ile Mısır’a yapılan silahlı saldırı-müdahalede, İngiliz Dışişleri Bakanı’na göre, İngiliz vatandaşlarının canlarının tehlikede olmaları, Kanaldan geçen GEMİLERİN TEHLİKEDE bulunmaları; bunun yanında da kıymetli Kanal tesislerinin tehlikede olmasına bağlanmıştır; Bakan’a göre B.M. Andlaşması; devletin, ‘vatandaşlarının canlarını’ ve ‘kendi hayatî çıkarlarını’ korumak hakkını ilgâ etmiş değildir. Genel Kurul’da ise, müdahaleyi, “hayatî çıkarların korunması ve düzenin yeniden kurulmasını sağlamak amacıyla alınmış acil zabıta tedbirleri” olarak savunmuştur. O hâlde!. Irak’a niye saldırıyorsunuz?! El cevab: Hayvanların en rezili domuz hükümdar olunca, olan bu olur!!!

25) Sınırlı Harp-Düşük Yoğunluklu Savaş’ı devlet siyasetinin tatbikinde stratejik bir ayak olarak kabul eden, bunu resmî metinlerde tek tek açıklayan ABD; demek ki, Düşük Yoğunluklu Savaş ile devletlerin iç işlerine müdahale ederken, “Birleşmiş Milletlerin amaçları ile bağdaşmayan” bir kuvvet kullanımı içinde değildir ki, hiçbir soruşturmaya muhatab olmamaktadır!!! Irak’ın kusuru galiba –bu yoruma göre- açıktan saldırması idi Kuveyt’e!!! Domuzlar hükümran olunca!!!

26) Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti –Yeni Dünya Düzeni-, İBDA Yay., İstanbul 1995, s. 36

27) Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 79 (Hususen “2. Levha: Dünya Kamu Düzeni”)

28) Prof. Dr. Sevin Toluner, a.g.e., s. 113 (Milletlerarası Adalet (!) Divanı, bu, “domuz adaleti”ne uygun kararını 9 Nisan 1949 yılında vermiştir.)

29) Prof. Dr. Sevin Toluner, a.g.e., s. 1 (Milletlerarası Adalet (!) Divanı, bu, “domuz adaleti”ne uygun kararını 27 Haziran 1986 tarihinde vermiştir.

30) M. Fahri, a.g.e., s. 260

31) M. Fahri, a.g.e., s. 113

32) Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti, s. 48-49

33) Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 99-100

34) CFR, 5 Haziran 1919’da, Paris’te “Hotel Majestic”de tesis edilmiştir.

35) “Ondört İlke”yi ekte veriyoruz. Fakat, öncelikle bir noktayı belirtmek istiyoruz. İspanya, 1789 Fransız İhtilali’nin tesiriyle “iç karışıklıklarla uğraşıyordu, lâkin devlet yetersiz kalıyordu.” İspanya Kralı, “Dörtlü İttifak”a (İngiltere, Rusya, Avusturya, Prusya) başvurarak yardım taleb edince, İttifak’a yeni girmiş Fransa bu işle vazifelendirildi. Ayaklanmalar bastırıldı fakat kralı bu sefer de sömürgeleri için yardım taleb etti. İngiltere, Fransa ve Rusya bunu hemen kabul ettiler. Niyetleri belli idi: Ayaklanmaları bastırmak bahanesiyle Amerika’daki İspanyol sömürgelerini kendi kontrol-hâkimiyetleri altına almak! Amerika ise bu durumu dikkat ve endişe içinde izliyordu. Sömürgeci devletler her ân Güney Amerika’ya yerleşebilirlerdi. ABD’nin beşinci başkanı James Monroe, 2 Aralık 1823’te Amerikan Kongresi’ne bir mesaj yolladı. Buna göre; ABD, Avrupa’nın içişlerine karışmaktadır, orayla siyasî alâkası yoktur; tabiatıyla Avrupalılar da Amerika kıtasında herhangi bir sömürgeleştirme faaliyetine girişir ise, bu “düşmanca” bir hareket sayılacak ve silahla karşı konulacaktı. “Monroe Doktirini” denilen bu siyasetin özü, “Amerika kıtası, Amerikalınındır!” demekdir. Bu, Doktrin’in ilânı ise İspanyol sömürgelerine Avrupa Devletleri asker yollayamamış ve neticede, İspanya Amerika’dan tasfiye olmuş, sömürgeler bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Burada şunu söylemek istiyoruz: Esasında “Amerika kıtası Amerikalılarındır!” ile, ABD’nin adaletli ve insaflı bir siyaset geliştirdiğini ve kıtayı, oranın –kendisi de Avrupa’dan kaçan soysuzlar sürüsü olduğuna göre- “yerlilerine” bıraktığını veya onlarla işbirliği içerisinde hareket ettiğini düşünebilirisiniz. Oysa durum böyle değil. Bu “Monroe Doktirini”, Kıta’nın kuzeyinde Atlantik kıyısından biraz içerilere doğru yayılmış olan Amerika Birleşik Devletleri’nin kıtanın tek hâkimi olması için oluşturulmuş bir siyasettir; Avrupa devletlerinin İspanyol sömürgelerine askerî yardım göndermesini “savaş sebebi” ilân eden ABD gerçekte İspanya Krallığı’nın kıtadaki sömürgelerini ele geçirmek istiyordu. Nitekim 1840’lardan itibaren bu sömürgelere saldırılara başladı. Florida, Meksika, Arizona ve Teksas’ı İspanyollardan alan ABD, 1850’lere gelindiğinde Pasifik’e ulaşmış idi. Pasifikten de Çin’e, Küba’ya, Filipinler’e, Kanal bölgesine vesaire… Kısaca, Monroe Doktrini’nin asıl mânâsı şudur: “Amerika kıtası, ABD’nindir!” Kenedy’nin Dışişleri Bakanı Dean Rusk, Senato’ya yaptığı açıklamada, ABD askerî kuvvetlerinin 1798’den 1945’e kadar yabancı ülkelere 103 müdahalede bulunduğunu açıkladığını; ABD’nin I. Ve II. Dünya Savaşları esnasındaki müdahalelerini saymazsak, bunun büyük kısmının Amerika kıtası içerisinde olduğunu düşünürsek, ABD saldırganlığı (ve “Monroe Doktirini”) hususunda kafamızda birşeyler oluşur. İşte “Ondört İlke”, “Monroe Doktirini” ile kıta çağında hâkimiyetini kurduktan sonra, dünya çağında hâkimiyete yönelmesinin ilk adımı oluyordu.

36) “Cemiyet-i Akvam-Milletler Cemiyeti” (Societe des Nations), Wilson’un 8 Ocak 1918’de Kongre’de yaptığı konuşmada geçen “Ondört İlke”nin 14. sü gereğince kurulmuştur. T.C., Cemiyet-i Akvam-ı Umumî Kurulu’nun yaptığı çağrıdan sekiz gün sonra 9 Temmuz 1932’de üye olmuştur.

37) “Komünizm icad eden de, parayı icad eden de Yahudi” tesbitini yapan Büyük Doğu Mimarı’nın bu tesbitinin yanına hemen siyonist Baruh Levi’nin Marks’a yazdığı mektubtaki şu kısmı koyun:

“-Yahudi milleti, bir olarak kendi kendinin Mesihi olacakdır. Onun dünya üzerindeki hâkimiyeti, bütün insan soylarının birleşmesi ve dünyanın her tarafında Yahudilere eşit haklar tanıyan bir “Dünya Devleti” kurulmasıyla gerçekleşecektir. İnsanoğlunun bu yeni teşkilatına İsrailoğulları, işçi yığınlarının başına Yahudi soyundan liderler getirirse, en yüksek mevkilere erişeceklerdir. “Dünya Cumhuriyeti”ni meydana getirecek olan milletlerin hükümetleri, proleteryanın yardımıyla, Yahudilerin eline kolayca geçecektir. Özel mülkiyet ortadan kaldırılacak ve bütün devlet malları Yahudilerin kontrolü altındaki hükümetlerce zabdedilecektir. Ve böylece Mesih’in gelişiyle yeryüzündeki bütün milletlerin mal ve mülklerinin anahtarlarının Yahudilerin eline geçeceği yolundaki Talmud’un vaad ve müjdesi yerine getirilmiş olacakdır.” (Reuve de Paris dergisinin 35. sayısından aktaran: Harun Yahya, Masonluk ve Kapitalizm, s. 216) Sülale boyu “haham” olan ve Kabbala eğitimi alan Karl Marks’ın, “örs ve çekiç” oyununda “çekiç” rolünü işgal eden komünizm ile neye vesile olduğu (bunun felsefî kaynağı, kapitalizmin vahşileşmesine olan tepki, v.s bahsimiz dışındadır) zannedersek anlaşılmıştır: “Hür dünya” örsünde, “Komünizm” çekici ile milletlerin köleleştirilmesi!

38) J. Monnet’in Hatıralarından aktaran: Yesevizâde, a.g.e., s. 79

39) Yesevîzâde, a.g.e., s. 84

40) Yesevîzâde, a.g.e., s. 97-99

41) Le Monde’un “The Washington Post”taki 14.04.1976 tarihli ropörtajdan yaptığı iktibası aktaran: Yesevizâde, a.g.e., s. 161

42) 37. Mehaza bakınız.

43) Prof. Michael Parenti, İmparatorluğa Karşı, Kaynak Yay., 1996, s. 155

44) Yesevizâde, a.g.e., s. 140

45) Alman “Weizner Frei Press” Gazetesi, 24.12.1912’den aktaran: Yesevizâde, a.g.e., s. 180 (Bu zât Almanya Dışişleri Bakanı olmuştur. Sonra ise meşhur AEG şirketinin ortağı)

46) Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 100

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!