Tarihî, Hukukî, Siyasî Cihetleri ve (Jeopolitik)iyle BAŞYÜCELİK DEVLETİ – IV

122

IV. KISIM:

“KURTULUŞ” İÇİN, “COĞRAFYA” İLE TEÇHİZATLI BAŞYÜCELİK DEVLETİ

.

DEVLETİN HUDUDLARI

“İslâm inkılâbının günlük politika üstünde, iç oluşu dışarıya doğru örnekleştirici, bütünleştirici ve kadrolaştırıcı büyük siyasî, millî, ruhî davası Asyacılık’tır… Evet; Büyük Doğu mefkûresinde, esas bakımından bütün bir ruh muhtevasına istinad eden Büyük Doğu isminin mekân ve saha delâleti, sadece Büyük Asya’dır. Geriye kalan dünya, zıt ve düşman saha…

Büyük Asya’ya, esasta bizzat Büyük Asya bulunmak üzere Afrika dahildir. Avusturalya, zıd ve düşman sahaya tâbi, dava yönünden küçük, şahsiyetsiz ve uydurma bir sahadır; geriye kalan Avrupa ve Amerika ise, zıt ve düşman sahanın ta kendisidir.”

Büyük Doğu Mimarı’nın “Asyacılık” başlığı altında yazdıkları, Doğu-Batı hesaplaşmasında kimin nasıl görülmesini göstermesinin yanında, Fikir’in Maddi Hâkimiyet sahasını da vurguluyor: Başyücelik Devleti Hududları!..

Çok değil, geçen yüzyılın başında oralardaydık; gücümüz o kadar kesilmesine, bin türlü hileye rağmen, Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus’ta da hatırı sayılır tesirimiz vardı. Bir “Samyeli” esti ve madde ve mânâda ne var ne yok bakmadan elimizdekileri aldı götürdü; bizi de –Allah’ın bir lütfu- Anadolu’ya hapsetti.

.

Osmanlı Devleti ve Gasbedilen Mirasımız

1299’da küçük bir “Beylik” olarak kurulan Osmanlı Devleti 1923’teki –iç ve dış düşmanlıklarla- tasfiyesine kadar geçen 624 yıl boyunca kelimenin tam mânâsıyla İSLÂM’IN DÜNYA HÂKİMİYETİNİ temsil etmiş, Hazar Denizi’nden Viyana’ya, Kırım Yarımadasının tepesinden Sudan’ın diplerine kadarlık bir sahada oturmuştur. 1700’lerde başlayan “gerileme devri”nde dahi bu toprakları şu veya bu şekilde elinde tutmasını bilmiş, hâkimiyetinin tesirini göstermiş, Sultan II. Abdülhamid Han’ın İ.T. güruhu tarafından tahttan uzaklaştırılması ile birlikte “parçalanmıştır.”

Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte bir “boşluk” doğduğu kesindir. Bunun, “Hilafetsiz-Devletsiz” kalan müslümanlara bakan ciheti bir tarafa, daha “grift” ciheti, koparıldığı bölgelerin “kriz noktaları” hâline gelmesidir. Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu bölgeleri, dünyanın nabzının attığı yerler olmakla birlikte, enerji sahaları ve bunların münakale güzergahı olmaları hasebiyle “kriz noktaları”dır ayrıca… Osmanlı Devleti zamanında buralar –nisbeten- sulh ve sükun mıntıkalarıyken, sonrasında savaşın ve kanın eksik olmadığı bölgeler hâline gelmiştir.

Osmanlı Devleti’nin parçalanması neticesi “Avrupa”da oluş(turul)an devletler şöyle: Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Macaristan, Makedonya, Moldova, Romanya, Yunanistan, Slovenya, Sırbistan, Karadağ; “Asya”da: Azerbeycan, Bahreyn, B.A. Emirlikleri, Ermenistan, Filistin, Irak, İsrail, Katar, KKTC, Güney Kıbrıs, Kuveyt; “Afirka”da: Cezayir, Fas, Libya, Mısır, Tunus.

Bunun yanında siyasî ve dinî tesir altında olanlar: Brunei, Cibuti, Çad, Doğu Türkistan, Endonezya, Etiyopya, Eritre, Hindistan, Pakistan, Kamerun, Kenya, Malezya, Polonya, Rusya, Senegal, Singapur, Somali, Tanzanya, Uganda, Ukrayna, Umman v.s.

Bu tablo –eksiğiyle- şunu ortaya koymaktadır: Osmanlı Devleti, 11.437.706 km²’lik sahasiyle bunun dört misli yere 50.470.000 km²’lik bir alana; dünyanın yüzde 38’ine ve nüfusun yüzde 40’ına HÂKİM idi! Tabloya bakıldığında esas görülen ise, DÜNYA HÂKİMİYETİ idi; çünkü onsuz hiçbirşey yapılamazdı.

Bu sahayı ise, 1908-1923 arasında kaybettik. Ardından “Hilafet” de kaldırılınca; müslümanların bugünkü sefil, düşmanı sevindiren hâli ortaya çıktı. Üzerimize düşen borç, evveliyetle “öz yurdunda parya” manzarasını resmettiren “öz yurd”da bir şahlanış; ve sonra da gasbedilen mirasımızı –şu veya bu şekilde- almak.

Rüyamız bu; hayâlimiz bu; nefes alıp verme sebebimiz bu!..

***

BAŞYÜCELİK DEVLETİ’NİN ZORUNLULUĞU

Bir devlet neden ortaya çıkar? Modern Devlet’e gelene kadarki ilkel tabloları bir bir sayıp döküp, “devletin doğuşu” üzerine yazı yazmayacağız; isteyen, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “Bütün Fikrin Gerekliliği” isimli eserine bakabilirler.

Fakat… İlkeli veya modern, bütün Devletler, tebanın-ahalinin emniyeti ve refahı gâyesini; bunun yanında da “genişlemeyi” hedefler. Başsız, düzensiz bir hâl, her zaman için düzenli’nin karşısında güçsüz olmak demekdir.

Yüzyılın başından beri; İslâm, Devletsiz, müslümanlar Halifesiz… Bunun tabiî neticesi ise, işte bugünkü hâl… Kurtuluş?!

ÖNCE DEVLET!..

Evveliyetle, “merkez”in kurtarılması; akabinde de tabiatıyla gelecek ZİNCİRLEME İHTİLALLER ile Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın ve Kafkasya’nın… Fakat, öncelikle “merkez”…

İslâm’ın yeniden eski günlerine dönmesi-döndürülmesi, “merkez”den yani Anadolu kıtasından bekleniyor. Bu, sadece bizim değil, dışımızda kalan müslümanlar ve topyekûn kafir soyunun da beyânı… Onun içindir ki, ABD-İsrail-TC stratejik anlaşmaları yapılıyor, krediler veriliyor; hem TC, bu krediler verilirken öne sürülen şartları yapmaya zorlanıp “iç düzenlemeleri” gerçekleştirip, “entegrasyon” (bunun ismi “ağa sömürge statüsü”dür) sürecini tamamlamaya itelenirken hem de ayakta durması için gerekli paraya sahib kılınıyor; bütün bunların sebebi ise, İslâm!..

Ülkede faşizm yok; sosyalistler ise iktidara gelemiyecek kadar cılız ve toplum tarafından dışlanmış; gelecek olan İslâm’dan başkası değil.

Siyonizme köle olmuş –ki artık “meyyit”dir- “Milli Görüş” veya İslâm’ın “vahşi-barbar” tablosunu(!) oluşturan, zemini olmayan “Hizbullah”; bunun yanında -zâhiren- Devlet’e göz dikici olmayan tarikatler… Bu tabloyu dünya çapında da yayabiliriz. Görülecek olan ya teşkilât veya fikir bakımından kısır bazı faaliyetlerdir.

Dünya yerleşik düzenine karşı bir “teklif” düzeyinde sunulacak, hem fikir hem teşkilâtı halletmiş “anlayış”, -insafı ve vicdanı olanların görebileceği gibi- İBDA’dan başkası değildir; tek’tir.

İslâm’ın Devletsiz kaldığına katılmayacak bir müslüman yoktur; mevcut ismi “İslâm” olanlar ise “tabanı mümin, zirvesi kafir”, aslıyla büyük bir “müslüman hapishanesi”nden başka birşey değildir. Ve, ortada biri bile yokken, “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”na tâbi, mostralık “İslâm Konferansı Teşkilâtı” veya “D-8” gibi kurumlar ise; evvelki bölümde kaydettiğimiz “bloklaşma”nın “adı müslümanca” olanı olduğu kadar, dünyanın nabız-kriz noktalarına toplu olan müslümanları, “istimna” ile hadımlaştırmanın bir yoludur.

Sormak gerek, bu İKT’ler, D8’ler, işte Irak, işte Çeçenistan, işte Balkanlar, işte Filistin ve müslümanların çektikleri, kafirlerin bile gördükleri acılar ve baskılara karşı ne gibi bir “müeyyide”yi bırakın, tavır geliştirmişlerdir? Bunun yanında, kafir soyunun baskılarına “iç işler”, “barışı bozmak” vesaire sözleri ile buralarda kafirle ortak olurken; Mısır’ın, Tunus’un, Cezayir’in, Fas’ın ve TC’nin kendi halklarına karşı giriştikleri uygulamalara küçük de olsa bir tepki göstermişler midir? Bu iki soruya müsbet bir cevab, “evet, şöyle şöyle yaptık!” desinler, bütün bu söylediklerimizi geri alırız.

Küçücük bir İsrail, dışarıdan şırınga ile İslâm’ın kalbine akıtılmış, Mukaddes Belde’yi işgal etmiş, Filistinlilere ve diğer çevre devletlere saldırmış, bu “adı müslümanca” olanlar, kâfir soyunun bile deldiği ambargoyu tatbikattan geri durmamaktan başka ne yapıyor?!

Anlaşılmıştır herhalde, “tabela” hiç mühim değil!

Anlaşılmıştır herhalde, hakiki bir İslâm Devleti, bütün bu dengeyi yerle bir eder; “tabela devletler”in tabanının cazibe merkezi, kafir zirvelerinin de idam sehbası olacaktır. Bunun olabileceği tek yer de, siyasî ve psikolojik arkaplanı ile birlikte, Anadolu kıtasından başka bir yer değildir!

“Yeni dünya düzeni-Başyücelik Devleti” TEKLİFİ burada; bunun kâidesi tezadsız dünya görüşü İBDA burada; 1000 senelik devlet tecrübesi burada!..

Herşey ama herşey hazır!..

Zincirin, Anadolu’dan kırılmasını bekliyor.

***

İSLÂM COĞRAFYASINA BİR BAKIŞ:

.

ORTADOĞU

Ortadoğu Bölgesi batı-doğu yönünde uzunluğu 4900 km; kuzey-güney yönünde de genişliği 3100 km. olan bir dikdörtgen görünümüne sahibtir. Bu bölgede, Türkiye, İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, KKTC, Güney Kıbrıs, Mısır, Ürdün, Lübnan, Filistin, Kuveyt, Bahreyn, Katar, B.A. Emirlikleri, Umman, Yemen ve İsrail bulunmaktadır; yüzölçümü 7.5 milyon km²’ye yaklaşıktır. Nüfus ise (1995 itibariyle) 285 milyona yaklaşıktır.

Türkiye yüzölçümü bakımından, topraklarının büyük kısmı çöl veya elverişsiz Suudi Arabistan ve Mısır ile İran’dan sonra bölgenin dördüncü ülkesidir. Nüfus bakımından da İran ve Mısır’ın ardından gelir.

***

KAFKASLAR-TÜRKÎ ÜLKELER

Hani Özal’ın bir sözü vardı; “Adriyatik’ten Çin’e kadar…” Bu saha esas itibariyle de, Türk ırkının yayıldığı, devlet halinde yaşadığı yerdir. Haritada Batı-Doğu istikametinde Adriyatik Denizi’nden Doğu Türkistan’a, kuzeyden güneye, Sibirya’dan Kıbrıs’a kadar geniş bir sahadır Türklerin yaşadıkları alan… Keza bu saha, -(jeopolitik) nazariyelerde geçen “kalp sahası”nı hatırlayın- Avrasya’nın tam merkezidir.

Bu topraklar üzerinde, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan, Azerbeycan, KKTC ve TC olmak üzere sekiz bağımsız devlet vardır; bunlardan TC ve KKTC hariç (ki o da sembolik tanınmamış bir bağımsızlık ilan etmiştir), diğerleri SSCB’nin parçalanması akabinde 1990’lı yılların başında bağımsız olmuşlardır.

Bu sekiz devletin yüzölçümü 5 milyon km²’ye yakındır; en büyük sahayı Kazakistan ve TC işgal etmektedir. Nüfus olarak (1995 itibariyle) 130 milyona yaklaşık bir insan topluluğuna sahibtir ve TC, en kalabalık nüfusa açık farkla sahibtir. TC ve KKTC hariç diğer altı devlette Slav-Rus nüfus da bulunmaktadır; Slav nüfusun bu ülkelerin içinde yüzde 40’a yaklaşık bir yekünü mevcuttur ki, bunlar SSCB devrinde inşa edilen reaktör, kimya fabrikası vesaire sanayii alanlarında çalışmaktadırlar.

Bu bağımsız devletlerin dışında Çin ve Rusya federasyonu tarafından işgal altında tutulan birçok Türk devleti mevcuttur. Rusya Federasyonu’nu meydana getiren “federasyonlar”ın hemen tamamı Türk veya müslüman devletlerdir. Çeçenistan, Dağıstan, bunlardan sadece ikisi… Bu topraklar, yani Rusya tarafından işgal edilen topraklar 4 milyon km²’yi bulmaktadır. Çin’in işgali altındaki Doğu Türkistan ise 1.7 milyon km²’dir. Bunlarla birlikte müslüman Türk sahası 10 milyon km²’yi geçmektedir.

Bunların dışında, Afrika ve Asya’da müslüman halka sahib birçok devlet vardır ki, bunların çoğunluğu daha evvelden İslâm kanunlarıyla idare edilmekteydiler. Bunların içinde, -İran, Mısır ve TC dışında- “D-8” (Developing: Kalkınmış 8)’lerin beşi, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Endonezya ve Malezya da bulunmaktadır.

Şu ânda “İslâm ülkesi” olarak bilinen 54 bağımsız devlet mevcuttur; 30’a yakın da bağımsızlık mücadelesi veren “İslâm devleti” vardır. 54 devletin yüzölçümü 31 milyon km², nüfusu ise (1995 itibariyle) 1.200 milyardır. İslâm toprakları dünyanın %23’ünü, nüfus itibariyle de 21’ini teşkil etmektedir.

İslâm coğrafyası, Allah’ın verdiği bir lütuf olarak, tabiî zenginliklerin tam içindedir; öyle ki bu coğrafyanın dışında toprağın altı ve üstü bu kadar verimli ve zengin değildir.

İşte Ortadoğu… Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman, İran, Irak… “Kara elmas”, yani petrol orada topraktan fışkırmaktadır. İşin en acı tarafı, bu nimetin “kaymağını”, tamamı Yahudi sermayesi-patronu olan petrol şirketleri yemektedir.

İşte Kafkasya ve Sibirya… Kazakistan, Türkistan, Azerbeycan… Dünyanın “enerji sahaları”… Sibirya ise “elmas” diyarı…

Elbette İslâm coğrafyası sadece bunlara sahib değil; uranyumundan boruna, kömüründen bakırına çeşitli madenler, envayı çeşit tarım ürünleri vesaire…

Anadolu ise, ismini koyan Batılıların dediği gibi “Asia Minor-Küçük Asya” olduğundan elbette bu nimetlere, ilk kısımda bahsettiğimiz gibi, sahib. Fakat, buranın, daha mühim bir hususiyeti Asya-Afrika-Avrupa’nın “kilit noktası” olmasıdır. İşte “T.C’nin jeopolitiği” dedikleri nokta burası…

Bu (jeopolitik), özellikle Kazak petrolü ve doğalgazının da “servise” konulmasıyla birlikte daha da bir artacak, ehemmiyet kazanacaktır.

***

DEVLETİMİZ VE BÜYÜK STRATEJİ

“-İslâm’ın sayısız dallara ayrılan siyaseti tek gövdede birleşir. BÜTÜN İNSANLIĞIN İSLÂM’A TESLİM OLMASINI SAĞLAYICI USÛL… Teslim olmakta selamete çıkmak, selâmete çıkmakta İslâm’a ermek, İslâm’a ermekte sonsuz kurtuluşu bulmak vardır ve İslâm siyasetinin baş hedefi, İslâm ülkelerinin içinde ve dışında, insanları bu saadete erdirmektir.

Siyasetin bu esasî hedefi yolunda İslâm, iki esasî vasıta kullanır: Kılıç ve kalem… Kılıç maddeyi, kalem de ruhu fethetmenin bütün vasıta ve âletlerine şâmil iki remzdir.

İslâm siyasetinde, 24 saatlik hayata hâkim olmak davasını güden cüce açıkgözlülüklerden hiçbirine yer yok!; ebedî hayata nailiyet yolunun dünya ve cemiyet tedbirlerini arayan büyük ve muhteşem zekâya ise baş üstünde yer vardır. Bu zekânın rakib ve düşman millet ve dünyalara karşı politikası da, İSLÂM’IN İÇ VE DIŞ OLUŞUNU KÖSTEKLEYİCİ HER HALE MANİ TEDBİRİ ALMAKTIR. Sırasında kuvvet, sırasında hud’a, sırasında idare… “Harp hud’a demektir!” emri…

Bütün bu bakımlardan, en muğdil, en girift, en açık, en sade, en mürekkep, en basit, en saf, en kurnaz, an kahraman, en hud’acı, en sert, en yumuşak; eşya ve hâdiselere her ân başeğdirme mefkûresi altında eşya ve hâdiselerin her ân icabına baş eğen, incelerin incesi ve derinlerin derini siyaset, İslâmdadır.”

Büyük Doğu Mimarı’nın “İslâm ve Siyaset” başlığı altında işaretledikleri –siyasetin niçinine dair- bu hususlar, Devletimizin BÜYÜK STRATEJİSİ’dir: BÜTÜN İNSANLIĞIN İSLÂM’A TESLİM OLMASINI SAĞLAMAK; İÇ VE DIŞ OLUŞU KÖSTEKLEYİCİ HER HÂLE MANİ TEDBİRLER ALMAK!..

Bu “strateji”, siyaseti ve savaşı; ırkının veya devletinin basit ve âdi çıkarları için kullanmak ve diğer milletleri bu basit ve adi çıkarlar için baskı altına alıp sömürmemekte, bugünkü “emperyalizm” ile arasına kesin ve kalın bir çizgi çekmektedir. Bu strateji; Osmanlı Devleti ile Memlûklar arasında –Yavuz Sultan Selim Han ile Tomambay arasında- meydana gelen “savaş”ın mantığına; Hilâfetin hangi devlette kalacağına dâir savaşın, “bir saltanat ve adi nefs savaşı değil de bayrağın lâyık olanda kalması hasbî duasıyla- Ümmetin birliği ve güçlenmesi –kaygusuna” benzer: Savaşın ve siyasetin gâyesi, ÜMMETİN KÂFİR TASALLUTUNDAN KURTULMASI, TEK BİR YUMRUK HÂLİNDE TEPESİNE BİNMESİ!..

Bugün kâfirlerin hâkimiyetinde görünen dünyamızda sadece müslümanlar değil; hâkimiyeti elinde tutan devletlerin halkı da baskı altında sefâlet içinde yaşamaktadır. Bir avuç azınlığın (seçkinin-elitin) yani Yahudi ve işbirlikçilerinin her türlü lüks ve bolluğun içinde yaşaması, o insanların sefâlet içinde yaşamalarını sağlamıştır.

Devletimiz işte sadece Müslümanları değil, İNSANIN İNSANCA YAŞADIĞI BİR DÜZEN kuracağından, kâfir azgınlarının zulmüne uğramış kâfir ama düşkün bu insanları da –kendi topraklarında- bu sefil hayattan kurtaracakdır.

Bu “populizm” değildir! Biz insanı, mümin-kafir oluşundan daha ziyade, onun zatı ile “eşref-i mahlukat” olduğu nazarından değerlendiririz. Kâfir de olsa, bir insanın düşkün olması, bize mücerret insan soyu nazarından zul gelir. Bu nokta, “diyalog-hoşgörü” meselesiyle karıştırılmamalıdır. “Kolaylaştırınız, güzelleştiriniz” ölçüsünün İSLÂM’IN HÂKİMİYETİ altında tatbikinden başka birşey değildir yazdığımız.

TC’nin “3000 aile”si, Fransa’nın “200 aile”si, ABD’nin “1000 aile”si gibi, kafir soyunun en azgınlarının kontrolündeki devletlerin tüm (maddi-manevi) zenginliği belirli sayıdaki o ülke “aileleri”ne gitmekte ve bunlar da bu hayat tarzının devamı için ellerinden geleni yapıp, alttaki tabakaların kanı-malı-canı üzerinde yükselmektedirler. Her ülke içinde “muhalif ve anti” kuvvetler mevcuttur ve bunlar da –o topraklar nezdinde- tesirli ve saygındırlar. İşte bu “muhalif ve anti” kuvvetler “aile saltanatı”nın hakiki yüzünü bilmekte ve bunları da yazmaktadırlar. Bu insanlar –kuvvetler kafir dahi olsalar-, “aileler”in yaptıklarının “insanın insana köleliği” olduğunu görüyorlar. İşte bizim yapacağımız-yapmamız gereken bu muhalif unsurlar sayesinde bu “aile saltanatları”nı yıkmak, bu olmazsa tesirlerini azaltıp, oranın “kölelik rejimi”ni kırmak, bunda diretmek, -evvelki bölümlerde yazdığımız Campanella’nın “güneş ülke”sini hatırlayın-, orada da, İslâm’ın hâkimiyetinin tesirini göstermektedir; içten değişime zorlamak: Onların şimdi “demokrasi için zorlama”larını tersinden gerçekleştirmek!..

Bir Batılı siyasetçi şöyle diyor:

“-Osmanlı İmparatorluğu, hukukla yoğrulmuş bir din temeli üzerine o kadar sağlam şekilde kurulmuş ve kamu vicdanı ve Türk ferdinin gururuyla olduğu kadar çıkarlarıyla da o kadar sıkı perçinlenmiştir ki, bu imparatorluk çağlar boyunca sürmüş, istikrar ve devamlılığı sağlanmıştır.”

Kâfir soyunun bile hakkını savunucu ve kâfir soyunun bile “gıpta” nazarlarını celbedici bir Devlet!.. Kâfir soyunun da “ümmet kadrosu” içinde oluşu itibariyle, ümmetin iç ve dış oluşuna maniaları yokedici, insanın insanca yaşayacağı bir Devlet…

Onun için önce; dünyadan önce vatanın kurtuluşu!..

Dünyanın Anadolu’dan sarsılışı!..

***

DEVLET VE ASKERÎ STRATEJİ

Buraya kadar anlattıklarımızdan, özellikle “I. Kısım: (Jeopolitik) Nazariyeler” ve “III. Kısım: Hususî Savaş” başlıkları altında yazdıklarımızdan bazı şeylerin eskiye nazaran “değiştiğini” görüyoruz. Bu “değişme”, kaldırıp atma olarak değil de, daha da “sistemli ve kompleks” hâle gelme mânâsınadır.

Artık, savaş “örtülü” hâle gelmiş “sanat hâlindeki ilim”dir. Öyle ki artık bir kelebeğin kanat çırpışı bile “sanat hâlindeki ilim: savaş”a malzeme teşkil etmekte ve güçlü ve hakim olanın hâkimiyetinin devamı için kullanılabilirlik noktasında ele alınmaktadır. Önceden, hedefin içine salınan casusların verdiği, sadece askerî güce dair bir iki haber üzerine gerçekleşen istihbarat ile kurulan strateji-taktik hesaplar, bugün en girift, en kompleks ve çok sistemli bir hâle gelmiştir. Burada hemen şunu belirtelim, bu tarz bir “strateji-taktik”i, hem de tek başına gerçekleştiren, fakat taarruz değil müdafaada kaldığı ve “tek” olduğu için de ancak kendi hayatı-hâkimiyeti ile sınırlı kalan, Bismark’ın ifâdesiyle “dünyadaki mevcut yüz gram aklın 90 gramına sahib” Sultan II. Abdülhamid’dir. Ve acı olan, onun tarzını “sistemleştirip” şimdi bize ve tüm dünyaya tatbik ediyorlar.

Eskiden “sevk-ül cevş” denilen “strateji”, bugün tamamen “askerîleşmiş” bir hâl içindedir. Dünyayı “idare eden” devletlerin hemen tamamı, “Birleşmiş Milletler Andlaşması”na imza atarak, “harp belasının engelleneceğini” söyleseler de, görünürdeki bu beyanlar, dünyanın içinde bulunduğu kanlı görüntünün “marstan gelen uzaylılarca” oluşturulduğuna inanabilecek zekâlar(!) için makbul olsa da; esasta her devletin, kökü uzun tarihî geçmişe sahib “BÜYÜK STRATEJİ”lerinin “örtülü” hâlde sahneye sürülmesinin bir neticesi olduğu açıktır.

Yunanlıların “Megalo İdea”sı, Alman-Germenlerin “Büyük Reich”ı, Slavların “sıcak denize inme” hayâlleri, Turan-Türklerin “Kızıl Elma”sı, Yahudilerin “Siyon Devleti-Mesih Devleti”… Bütün bunlar, o devletin, kendini uygulamak zorunda hissettiği “BÜYÜK STRATEJİ”lerdir; iş, ona nasıl ulaşılacağına dâir “taktik” unsurlara kalmıştır. Meselâ:

Balkan yarımadasının 1990’dan beri hâli, üç “büyük strateji”nin çatışmasının tabiî neticesidir: Almanya, Sırpların dediği gibi, “Bu yüzyıl içinde üçüncü kez Avrupa’nın haritasını belirlemeye” kalkışarak, Kuzey denizi ve Adriyatik hattında bir “Cermen duvarı” oluşturmak için Yugoslavya’dan Slovenya ve Hırvatistan’ın ayrılmasını desteklemiş, Yugoslavya’nın, kendi “büyük strateji” ve “milli emniyeti” için parçalanmasına göz yummuştur; Rusya ise –İngiltere’nin zımnî desteği ile- “Ortodoks Birliği”ni kurmak Slav-Yunan-Sırp-Ortadoks düzleminde Doğu Akdeniz’e “inmenin” yolunun açılması için (Sırbistan-) Yugoslavya’ya destek vermiştir; ABD ve İsrail ise bu ikisinin hâkimiyetine karşı “sessiz ve derinden” müdahalelerde bulunmuştur. Olan ise, Balkanlardaki müslümanlara olmuştur; çünkü arkalarında hiçbir devlet bulunmamaktadır.

İşte bizim “stratejimiz” de evveliyetle bu toprakların Siyonist işgalden kurtarılmasına bağlıdır. “Bu topraklar”, Anadolu’dur.

Önce Anadolu; gerisi çorap söküğü gibi gelecektir Allah’ın izniyle.

Bugün bütün ülkelerde yeralan ve “büyük strateji”nin tayin ve tatbik makamı olan “milli güvenlik konseyi” gibi kurumlar, esasta mevcut dünya kamu düzeninin tam bir sahtekârlık olduğunun bir ifâdesidir; bu kurumların, devletin esas gücü –“çelik çekirdek”i olması, hem “demokrasi”nin olmadığını hem de her şart ve kayd altında “idealler”in devam ettiğinin göstergesidir.

Devletimiz de elbette bu tip kurumlara sahib olacaktır. “Hariciye Vekâleti”nin “Başyüce”de mahfuz tutulması, “Başkurmaylık”ın “Hükümet üstü ve müstakbel” olarak “Başyüce”ye bağlı olması, “Devlet Şura”sının nasıl bir işlev ortaya koyacağının bir işaretidir.

“Devlet Şurası”, ümmetin emniyeti ve refahı için elinden gelen her faaliyeti, “harp hud’adır!” düsturuyla tatbikata koyacaktır.

***

ANADOLU’NUN KURTULUŞU VE DÜNYA HÂKİMİYETİ

İş, “büyük strateji”yi tatbik etmek için Anadolu’nun kurtarılmasında!.. Ve o da ân kadar kısa… Sonrası, önü alınamaz bir “İslâm dominosu”dur!.. Teker teker tüm devletlerin kurtuluşu gelecektir. Ve –ne kadar açık yazıyoruz- hepsinin katılımıyla oluşturulacak “Birleşik İslâm Devleti-Başyücelik Devleti”…

İş Anadolu’daki dişliyi kırmakta; kırdırılmaması için “siyasî komser: K. Derviş” bile yollasalar da, artık iş işten geçmiştir: Esnafın sokaklarda dolaştığı ülkede ihtilâl yakındır.

Anadolu’daki devlet, kendi güvenliğini sağlayıcı birçok avantajın içine gireceği gibi, bu avantajlar sayesinde GERÇEK İSLÂM BİRLİĞİ’nin temelini de atıp, Lider’in kim olduğunu da gösterecektir.

Bugüne kadar müslümanların aksiyoner olmalarına karşı çıkan, zevatın söylediği, “büyük devletler bir İslâm devleti kurulmasına izin vermezler” sözü, tarihten, siyasetten, ilimden anlamamak, bunu korkaklığın perdesi olarak kullanmaktan başka birşey değildir.

TC’ne şu ânda çok yoğun bir şekilde uygulanan “kriz stratejisi” son 1-2 senenin işi değil; TC’nin “hür dünya bloğu”na avdetiyle başlayan bir sürecin, bir başka merhaleye geçişin son demleridir. TC, bir yanda “Avrupa Birliği: Almanya”, diğer yandan da ABD-İsrail ikilisinin, bazen de bir arada üçünün “iktisadî-siyasî saldırıları”na muhatab oluyor, hem tamamen bağımlılaştırılıyor hem de “iç hukuk düzenlemeleri”ni yapmaya zorlanıyordu.

Komünist bloğun çökmesi ile birlikte, eskiden “itidalli” yapılan baskılar, şimdi gemi azıya almış ve “nasılsa gidecek bir yeri yok!” kaygusuzluğu içinde gerçekleştiriliyor. Bu noktada, TC idarecilerinin “Türkiye’nin jeopolitik konumu” vesaire lâfları bir mânâ ifâde etmiyor elbette. O (jeopolitik), kullanana vardır; TC idarecileri ise bunu gerçekten bağımsız bir siyaset takib etmek için değil, “ben size böyle bir jeopolitiği beleşe veremem, ücretini ödeyeceksiniz!” şerefsizliğine âlet ediyorlar. Şimdi ise “bakın bizim şöyle bir jeopolitiğimiz…” bile demelerine, şantaj yapmalarına imkân yok.

“Hür dünya”yı tehdit eden “komünist blok” çöktüğüne göre, Batı’nın o şantajlara bir kıymet vermesinin mânâsı yok!!! Onun için de “bastırıyor!”… TC de, eskinin geçip gittiğini gördüğünden ve –M.Kemal’in ifâdesiyle- “yüzü Garba dönük” olduğundan komünist bloğun çöküşünü kendi zararına zannedip, “aman bizi bırakmasınlar!” diyerek daha bir bağlanıyor.

Oysa… Bu durum şu ânda öyle siyasî gelişmeleri ortaya çıkarabilir ki, eğer dirayetli, insaflı ve vatansever bir kadro olsa, “mazlum milletlerin” sesi ve kalkanı olmamak işten değildir. İşte Devletimiz bu “avantajları” kullanmaktan çekinmeyecektir.

Meselâ bir “Boğazlar”… Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hâdise yoktur: Kendi malımız bize yük! Üstüne üstlük bir de para veriyoruz! Trilyon dolarlık mal nakliyesi oluyor Boğazlardan ve biz beş kuruş almıyoruz; gemilerin suları kirletmesi sebebiyle bu kirliliğin giderilmesi için harcanan para (varsa tabii!) bir yana, kazalara sebeb olmasın diye “radar ağı” oluşturmak için bir de trilyonlar harcıyoruz. Küçücük bir Süveyş ile Mısır trilyonları kazanırken, biz?!

Para kazanmayı bir kenara bırakalım, “prestij” için kullanılsa yeter! Düşünün bir, “Montrö”nün ve hazırlanan “Boğaz Geçişlerine Dâir” sözleşmelerin “esnek” yorumu ile, zaten çok fazla olan ve risk taşıyan geçişleri bir müddet “kapatın” demiyoruz, “sınırlayın” ve olacakları görün! “Saldırırlar”!!! O kadar kolay değil bu!.. Birinci olarak, bir blok hâlinde olan Batı, kesinlikle ikiye ayrılacaktır. İkinci olarak, bütün İslâm ülkeleri halkı arkanıza geçecektir. Bu, “monşerler sultası”nın elindeki TC’nin yapamayacağı bir iştir; ve bu, “sadece” Boğazların, “sadece” bir aksiyoner kullanımıdır!

Bunu BİZ yaparız; yapacağız!

Baştan beri anlatmaya çalıştığımız, “Başyücelik Devleti”nin (jeopolitik)ini burada -şimdilik- bitiriyoruz. “Âletler, kendilerini kullanmasını bilenlerindir”. Tarih boyunca gelen bütün devletler, Anadolu coğrafyasının avantajlarını kullanmışlar ve “hâkimiyet” tesisi için değerlendirmişlerdir. İşte, Bizans, işte Osmanlı! Kendi insanına ve kendi toprağına ihanet içinde olan, bu (jeopolitik)i kullan(a)mayan tek devlet, TC!.. O kullanmadığı için de, başkaları kullanıyor; keza bunu kullanmaması için de “kriz stratejisi” tatbikini gerçekleştiriyorlar.

Bu hususta fazla söylenecek söz yok. Diğer devletlerin ele geçirmek için uğraştığı, resmen ele geçirmesine diğer devletlerin izin vermemesinden ötürü ancak “kriz çıkartarak” boyun eğdirmeye çalıştığı TC, gidiyor.

Gelen Başyücelik Devleti!..

Gelen Anadolu “silahı” ile dünyayı sarsacak olan BİRLEŞİK İSLÂM DEVLETİ!..

***

EK:

.

ABD’NİN TÜRK EKONOMİK KRİZİNE HIZLI MÜDAHALESİ

Alan Makovsky

Geçen haftaki Türkiye’nin ekonomik dağılmışlığına –ki bu üç ayda meydana gelen ikinci krizdir- siyasî problemler katkıda bulunmuştur. Bu siyasî problemlere çözüm bulana kadar, açıklanacak yeni bir ekonomik paketin faydası tartışmalıdır. Türk liderler ve IMF’nin, kriz sebebiyle çaresiz kaldığı bu şartlarda, Türkiye nasıl bir çözüm bulunması gerektiğine dair teklifleri hoş karşılayacaktır; bu bağlamda, ABD’NİN ANKARA’YA GÖNDERECEĞİ ÖZEL VE ÇOK YÜKSEK BİR TEMSİLCİ, bilgi kaynağı ve tavsiyeci bir kişilik sergileyebileceği gibi, aynı zamanda ABD’nin çok güçlü desteğini almış bir SEMBOL olacaktır.

19 Şubat’taki MGK toplantısını terketmesini Ecevit şöyle tanımladı: “O bana hakaret etti.” Ecevit bu durumu çok ciddi bir kriz olarak tanımladı. Aralık ayındaki likidite kriziyle yatırımcıların perişan olduğu bir ortamda, Ecevit’in ileriyi-tesirini göremeden sarfettiği bu sözler, hülümeti çökme noktasına getirdiği gibi, IMF programını da etkilemiştir ki, bu IMF programı Ocak 2000’den beri uygulanmakta idi; Ecevit tarafından yürütülen anti-Sezer kampanyası, iki gün içinde ekonominin dibe vurmasını sağladı. Paranın değerini korumak için dalgalı kurdan başka bir seçenek olmaması, lira’nın yüzde 36 oranında değer kaybına yol açtı. Borsa 5/1 değer düşüşüne uğrarken, faizler dört haneli rakamlara (four digits) ulaştı.

Şu ânda ekonominin genel durumu biraz daha sakin. Borsa hafif yükseldi, faizler yüzdeyüzün üzerinde tutulmaya çalışılıyor. Türk ve IMF yetkilileri, ekonomik programı yeniden gözden geçiriyor ve daha uygun bir enflasyon hedefi bulmaya çalışıyorlar. Memurlar, ki Ecevit onlara “sabırlı olmalarını” söylemişti, ve diğer çalışan kesim, gelirlerinin sabitlenmesiyle-zam yapılmaması ile çok ciddi bir yaşam şartlarına girdiler. Diğer dış politikalarıyla girilen bu iktisadî ve malî kriz, TC’nin Avrupa Birliği ekonomik kriterlerine uyabilme konusundaki şüpheleri artırmıştır. Yine bu problemlerle, çeşitli enerji problemleri ve Bakü-Ceyhan’daki ilave maliyetlere verilen garanti konusundaki sözlerini yerine getirme mevzuundaki şüpheleri arttırmıştır.

.

EKONOMİYİ RAHATSIZ EDEN: KEMİREN SİYASÎ PROBLEMLER

Ekonominin berbat hâlini yansıtan kemikleşmiş kriz “yapısal”dır; ki, bunlar Türk politikasını rahatsız etmekte ve kısa zamanda çözümlenme imkânı da yoktur.

Yolsuzluk:

Yolsuzluk Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizlerinin en önemli unsurudur. Sezer’in Ecevit’e hakaretinin ve Anayasa dersi vermesinin sebebi, Ecevit’in yolsuzluğa karşı gevşek tutumudur.(…)

Hükümet Alternatifsizliği:

Kamuoyu, hükümete olan güvenini yitirdi. Fakat alternatifsizlik yüzünden hükümetin bir süre daha devam edeceği görülmektedir. (…)

Ecevit-Sezer Anlaşmazlığı:

(…) İkisi arasındaki anlaşmazlık, AB kriterleri açısından, TC’nin ekonomik-siyasal kararlar almasında önemli bir unsuru teşkil etmektedir.

.

İLERİSİ İÇİN ÇÖZÜM BULMAK

Bu kriz, Türkleri ve resmî otoriteleri çok demoralize etti. Her ne kadar TC, IMF programını mükemmelen gerçekleştirmediyse de; genelde, meselâ özelleştirmede, programa bağlı kaldığı görülmektedir. Ocak ayında da IMF yetkilileri, Ecevit’in programı takib etmesini methetmişlerdir. Ancak program ekonomik değil de, siyasî sebeblerden çökünce, Türkler ve yabancı yatırımcılar kafasında şüpheler uyanmaya başladı.

TC’nin 1980’den sonra bölgesel güç olarak gelişmesi, düzenli büyüme, zaman zaman sekteye uğramakla birlikte demokrasinin devamlılığının neticesidir. Kişi başına geliri arttı. Yüzde 70 enflasyona rağmen ekonomik performansı başarılıdır. Eğer TC, ABD için “güvenilir” olmasa idi ve ABD düşmanlığının olduğu bir bölgede ABD’ye dayalı politikalara dayalı olmasa idi, daha beter bir pozisyonda olur ve devletin çökmesi gerçekleşebilirdi.

Yeni Bush yönetimi, dış ülkelerin ekonomik krizlerine “az müdahaleci” bir yöntem takib ettiğinden, bu krizde TC kendi hâline bırakıldı ve acil müdahalede bulunmadı. Fakat milletlerarası malî meselelerde uzman yetkililer-danışmanları, TC’deki krizin diğer borsalara yayılmaması için, Bush’a “birşeyler yapılması” gerektiğini söylediler. Çünkü TC’deki ekonomik kriz Arjantin’e de vurmuş ve yayılma tehlikesi mevcuttu.

Amerika anahtar rolünü özellikle IMF’nin güvenini kaybetmemek için şimdi oynamalı. Bush hemen Ecevit’e destek veren bir telefon görüşmesi yaptı; bu aynı zamanda “AB” yanlısı Türklere “yanınızdayız!” demekti. (Hazine Sekreteri Paul O’Neills’in destek beyanatı ve Bush’un telefonu, Washington’da “çok büyük destek” olarak değerlendirildi.)

TC’NİN SALLANAN CESARETİNİ GÜÇLENDİRMEK, EN ÖNEMLİSİ YABANCI YATIRIMCILARA GÜVEN VERMEK İÇİN, ÖZEL BİR TEMSİLCİ BELİRLENMELİ ANKARA’YA; ve bu temsilci, ileriki ağır günler için TC’ye tavsiyelerde bulunmalı. Bu temsilci hükümetin içinden veya dışından olabilir, fakat uluslararası finans kurumlarıyla (IMF gibi) iyi ilişkiler kurabilecek kapasitede olmalı.

.

ŞAHSÎ İLİŞKİ

Türkler, ABD’nin ilgisine hemen karşılık verirler, sevinirler. Bu bağlamda; Dışişleri Sekreteri Colin Powell’ın, Irak’a uygulanan politika konusunda TC’nin ikircikli tavrını kontrol altına almak için, İsmail Cem ile, -Anakara’da değil de-, Brüksel’de toplantı yapması, onun personal-şahsî etkisini kaybettirdi.

TC, bu krizin mesuliyetini ve çözümünü birincil olarak üstlenmelidir. Türkiye’nin stratejik önemi ve IMF nezdinde kaybettiği güven dikkate alındığında; Washington, çok görünür ve direkt olarak ağırlığını vermelidir; telefon veya uzaktan kumandalı cesaretlendirmelerden vazgeçmelidir.

Alan Makovsky, The Washington Institute For Near East Policy, Policywatch, 1 Mart 2001, No: 521

 

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz