Tilki Günlüğü Üzerine Bir Sondaj

370

I. KISIM:

HÜRRİYET’TE ÇIKAN HABER VESİLESİYLE

Bu yazı; tam iki sene önce (Nisan 2000), Eskişehir E Tipi’nde yatarken hazırlandı. 25 Ocak saldırısının ve Komutan Sencer arkadaşımızın şehâdetinin “sıcaklığı” ile, yeni zindandaki gerginlikler arasında tutulan, kimi bitmiş kimi yarım müsveddelerin tanzimi neticesinde yayına hazır hale getirildi. O ânki “sıcaklık”ı gösterici ifadelerle bürülü; kopuk cümleler, nidalar, tamlığı okuyucuya bırakan yönlerle dolu… Birtakım imlâ düzeltmeleri dışında kelimesine bile dokunulmadı. Bunları yazarken aldığım zevki, bilgisayara kaydederken bazen aynen hissettim bazen de “niye böyle yazmışım?” dercesine bir hâl içinde oldum. Onun için de dokunulmadı.

Şimdi o hâli kaybettiğime YANIYORUM. Şimdi o ânki hissettiklerimi anlayamamama YANIYORUM. Şimdi O’nun “burayı çıkınca çok arayacaksınız!” sözünü ANLADIĞIMA YANIYORUM. Bize “yepyeni bir dünya hediye edecek” olan “Tilki Günlüğü” ile hemhal olamayışıma YANIYORUM.

Birlikte yanalım diye de sizlere sunuyorum; “-mış” gibi olmamak için “Tilki’leşelim”; kendi “hakikatimizi” bulalım; o ne ise onu bulalım!..

Gerisi hava ve civa!..

Önemli Not: Yazıda Büyük Doğu-İBDA külliyatından yapılan iktibaslardaki koyu veya büyük harfle vurgular tarafımıza âiddir ve aslı elyazısı olan bu metin aynen dizildiği ve kaynaklarıyla karşılaştırma imkânı bulunmadığı için, sözkonusu iktibaslar bizzat eserlerin orijinaliyle karşılaştırılmadan ve gerekli düzenlemeler yahud düzeltmeler yapılmadan herhangi bir yerde Üstad’ın yahud Kumandan’ın sözü olarak (kopyalanıp yapıştırılarak) kullanılmamalıdır.

***

ÖNSÖZ

Sene 1990, aylardan Nisan… “Nokta” dergisinin kapağında Kumandan MİRZABEYOĞLU’nun meşhur fotoğrafı ve bir spot: “Şeriat İçin Silahlı Mücadele!” İçeride de O’nunla yapılan röportajdan iktibaslar. Silahlı mücadeleden demokrasiye, bağımsızlıktan Ayasofya’ya kadar bir sürü mesele…

O kadar mesele içinde, günün hayhuyu arasında “pek” göze çarpmayan, üstelik O’nun “yüzyılın topoğrafyasını çıkarıyorum!” diyerek de ehemmiyetini işaret ettiği bir kitab, bugün yaşanan hâdiselerle, İslâmî kesimden MOSSAD’a, parsacı taklitçilerine kadar birçok yerin dikkat nazarlarını üzerine topladı.

“Halkın aklı gözündedir” hikmetine çatılmıştı… İlla göziyle görecek ve ondan sonra inanacak… O “göz”ün “idrak” kabiliyetinin “gördüğü” ile sınırlı olması, o “iman”ın da “sınırlı” olmasını gerektirir ki, bu hâl, “bu nasıl iman?” suali veya “helvadan yapılan ve acıkınca da yenilen put imanı”na denk bir iş diye de nitelenebilir.

İşte “17 Ağustos” ve “12 Kasım” depremleri” böyle bir ilginin doğmasına vesile oldu. Bahsettiğimiz kitab, “TİLKİ GÜNLÜĞÜ -Ufuk ile Hafiye-”… İbda bağlılarının yayın organlarında da bahsettikleri ve günler öncesinden de “geleceğini” vurguladıkları bu iki hâdise, bu kitaba fevkalâde bir alâka duyulmasına vesile oldu.

“Tilki Günlüğü”nün “17 Ağustos” tarihli bölümü, 6’ıncı cildinin son “varidat”ının (“Yarınlara Notlar”) bölümü -ki, 16 Ağustos tarihlidir- bu depremin o sayfalarda kayıtlı olduğunu gösteriyordu.

Keza, İbda bağlısı yayın organlarında çıkan bu cihetteki makaleler, gazetelere de mevzu olmuştu. “Akit” gazetesinin Ankara bürosu şefi Serdar Arseven, bu mesele üzerinde, kendi tabiriyle “şeytanın avukatlığını da yaparak, hayretler içinde” iki gazete yazısı kaleme aldı.

Keza, “12 Kasım” depremi de, daha Ekim ayının ortasından itibaren “dikkat!” denilerek duyurulmuştu. İlgi o kadar çok idi ki, “Metris”te görüşmelere gelen Albay ve Binbaşı seviyesindeki subaylar, O’nu kastederek, “niye bunları kamuoyuna duyurmuyor, insanları uyarmıyor?”, diyerek hayretlerini ifâde ediyorlardı.

Aslında açıklanacak bir şey yoktu ki; bu vazife daha önceden yapılmış, kitab yayınlanmıştı. Ve en mühimi, malum basın bunu nasıl verirdi ki?!

Hem iki koldan gerçekleşen hadiseler, bunun ne kadar güç ve aynı zamanda da -sirayet gücü itibariyle- korkutucu olduğunu ortaya koyuyordu.

Birincisi; özellikle, İslâmî camiada bir takım “parsacıların” ortaya çıkarak, “bakın uyarmıştım, oldu işte!” diye vaaz vermeleri, 1400 senedir ortada olan “Zilzâl sûre-i şerifesi”nin falanca âyetiyle “17 Ağustos”a işaret ettiğini, deprem SONRASINDA yazmaları ve söylemeleriydi!

İkincisi de; Diyanet’in başı Nuri Yılmaz’ın, her Allah’ın günü televizyonlara çıkartılarak, “depremi ve gaibi Allah’tan başka kimse bilemez!” buyurmaları(!) ile Adalet Bakanlığı’nın Başbakanlığa sunduğu “çok gizli” (nasıl gizliyse!) bir raporun basına yansıyan bölümlerinde, “bazı cezaevlerinin bazı koğuşlarının fitne yuvası gibi çalıştığı”nın belirtilmesi dikkat çekiciydi!..

Bulardan ikinciler hakkında söylenecek fazla birşey yok; halleri herşeylerinin zahiri… Birinciler, yani “parsacılar” için ise söylenecek bir çift bir söz var. “Parsacı”, olan “şey” üzerinde bir emeği ve o “şey”in mânâsı üzerinde bir bilgi sahibi olmadan, halkın alakâsı veya oradan “iyi iş!” çıkartacağını bilerek laf söyleyen ve böylece de “hakikati örten”dir.

Bu, “17 Ağustos Depremi”nde de böyle…

Kumandan MİRZABEYOĞLU’nun “ruhî mâcerası” esnasında düştüğü “notların” MÜŞAHHASLAŞMASI, bunun mânâsı, hele ki, “Tilki Günlüğü”nün “17 Ağustos”ta niye başladığı meselelerinde kafaları hiç çalışmaz, “madem O söyledi ve oldu, millet akın etmeye başladı; o halde bu işten ben de pay kapmalıyım!” diyerek içyüzlerine vakıf olamadıkları sözlerle parsa kaygusuna düşenler, o kadar yobaz ve kaba davranışlarda bulunuyorlar ki, depremde ölen insanlara bir “oh!” çekmedikleri kalıyor.

Afetler, Allah’ın “belalarıdır”, Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin buyurduğu üzere, “bela, umumî gelir.” Afete düçar olan kafirler için, yaptıklarının dünyadaki karşılığıdır, “azap” olarak gelen; müminlere ise, fitnelere karşı mücadelede “yeterli” güç sarfetmedikleri ve belki de o fitneyle iştigal de edebilip, kafir soyundan olmalarını engellediği için de “rahmet” olarak tecelli eder.

Kimsenin cennete veya cehenneme girmesi, “orası doldu, bize yer kalmadı!” sevinç veya üzüntü nidasına, doğrusu, bu halin, “tek başımıza haşr edilecek” olmamızdan ötürü bize bir fayda ve zararı olmayacağına; üstelik, afet’in “Allah’ın gazabı” olması sebebiyle sevinmemiz gibi bir şey düşünülemez. Allah Resûlü, kendisine saldıran, hakaret eden müşriklere bile, “Ya Rabbi! Onlar bilmiyorlar!” diyerek “hidayet” vermesi için dua etmiştir.

Neticede insanın “eşref-i mahlukat” olması, “halifelik” vazifesini düzünden veya tersinden gerçekleştirmesi sözkonusu… “Ateş, düştüğü yeri yakar!” denir. Evet, depremde artık herkesin söylediği gibi, 28 Şubatçıların hem de Allah’a isyanlarını “kutladıkları” anda, “Batı Çalışma Grubu”nun “Gölcük Askerî Komutanlığı”nın “vurulması”, yerle bir edilmesi ve kafirlerin ölümü, müslümanlara Allah’ın bir rahmetidir. AMA DEPREMDE SADECE KAFİR SOYU ÖLMEDİ Kİ!!! Müminler de, küçüçük bebeler de, ne kafirliği ne müminliği belli olmayan nice insan da öldü. İşte “17 Ağustos”, akabindeki “12 Kasım” depremleri böyle bir rahmet olduğu gibi, Allah’ın YARDIMIDIR!. Tıpkı bu sene birbiri peşisıra yağan, diğer senelere hiç benzemeyen, kış ve “KAR” gibi…

“Tilki Günlüğü”nün “17 Ağustos” tarihli bölümü “MEDHE LAYIK TAKDİM” başlığını taşır; bunun bir öncesi, 6’ıncı ciltte (son cilt) bulunan “16 Ağustos”un bölüm başlığı da “DEVAMI YARIN”… İBDA’nın deprem üzerinde durması (“sevinmesi”) Allah’ın yardımının gelmesi noktasında; her deprem de, “yardımın” devam etmesi… “Duayı icrada ara!” İBDA, yapacaklarını yapar, dua makamını işgal ederken, “hal ve makamına uygun” bir noktada duruyor, dualarla da Allah’ın yardımını, büyüklerin himmetini celbediyor.

İşte İBDA’nın “insan olma memuriyet ve mecburiyetine” uygun deprem anlayışı, işte, ya ruhuna sinemedikleri hikmetlerle “gaibi bildim!” küfürlü gururuna sapanlar veya “tabiî bir afet” diyerek hakikati örtmeye kalkışan kafir soyunun “insanlık dışı” tavırları…

Ve en önemli husus şudur: “Tilki Günlüğü” ve Sahibi, belli bir fikir ve belli bir anlayışla, belli bir iddianın üzerinde; ve hâdiseler de, onun öngördüğü zaviyede gelişiyor ve beliriyor.

“Furkan” dergisinin 1999 Kasım sayısında “Adıbelli” zat tarafından bakın neler yazılmış:

«- “Pisliklerden arındıracak ateş” hikmeti icabı, bir “alev topu” ki, bütün dünyayı saracak; ta ki “Hâkimiyet Hakkındır!” düsturu bütün hakikatiyle vücud bulana kadar.

Merkezi Anadolu olan ve her türlü tezahürü kendine bağlamak üzere çapı dünyayı sarsan, mânâ ve maddesiyle bir ateş topu; yer ve gök halkı bir arada, yalnız “Allah için aşk ve Allah için buğz” ölçülendirmesini pırıldatan bu ateş topu, halen tezahürlerini sergilemektedir ve gittikçe artan bir hızla sergileyecektir.

Kısacası şu: Bundan böyle, “İslâm’ın hakimiyeti dışında” ve bizim mahkumiyetimizin tescili halinde, ne Anadolu’da ve ne de dünyada sulh ve sukündan bahsedilemeyecektir.

“Başı sonda ve sonu başta” sırrına binaen, Allah Resűlü ve sâhâbîler döneminin -insan ve toplum kemali halinde- “erişilmez irfida son” ve -”Allah’ın nurunu tamamlayacağı” vaadine nazaran- o dönemden bugüne kadar gelen zamanın hemen şimdisini de “baş” diye bilenlerden iseniz, dünyanın bu kıyamete kadar sürecek son devresinin başında olduğumuzu da bilir ve isminin daima “İnşaallah” kaydına bağlı olarak “Büyük Doğu-İBDA” anlayış ve fikir markasında düğümlü olduğunu görürsünüz: İslâm’ı eşya ve hâdiseler zemininde nakşedecek ve her türlü pislik ve rezilliği dünyadan tahliye mizacına bağlı “alev topu”, bu…

Bu dili, bu hakikati kim biliyor ve kim anlar?

Ehl-i kalb bilir ki, zaten himmete durmuştur.

İlim ve irfanı ezbere soydan olmayan gerçek ilim ve irfan sahibleri anlar ki, zaten saf tutmuştur.

Ümmî de olsa basîret ve ferâset sahibi müminler kestirir ki, zaten asker olmuştur.

Anlamayanlarsa, her çeşitten “hayvan herif” soyu…»

Bu ifadeler, bir tamimden başka nedir ki?.. İleride olacakları ve şimdide olanları âyan ve beyân eden bu ifâdelerdeki ve daha nicelerindeki letâfet ile, “tabiî afet; geldi geçti” veya “cayır cayır yanacaksınız!” diyen kaba, küt yobaz ve kafir soyundan ne kadar ayrı ve onları “hayvan herif soyu” diye niteleyerek de ne kadar hakikâtperver!..

Ki, “şiddetini gittirecek arttıracak!” ifadesinin yeraldığı bu Kasım ayı nüshası, matbaadan çıkıp okuyucusuna ulaşmışken de “12 Kasım depremi” zuhur etti.

Şu anlaşılmalı ki; “medhe layık takdim” ile başlayan ve “MAHİ” sırrınca, dünyanın her yanında depremler, volkanlar, kasırgalar, seller şeklinde tezahür eden HÂL, sıradan, basit bir “tabiî afet” değil, -ki, “kalp gözü” açık olanlar, hiç ayrılmayan ve dinmeyen ve silsile halinde bütün arzı saran dünya çapındaki hadiselerin “sıradan” olmadığını bilirler, hissederler- bir “ateş topu” ki, “pisliklerden arındıracak ateş” hikmetine bağlı ve “Gölcük Domuz Ahırı”nı meydana getirerek, müminlere rahmet, yardım ve şevk; kafir ve “hayvan herif” soyunun tümüne de korku ve sonlarının nasıl olacağını gösterir bir perde olan “DABBET’ÜL ARZ”dan başka bir şey değildir! Ve bildirildiğine binaen de, İslâm hâkim olana kadan da şiddetini, değişik hal ve keyfiyetlerde arttırarak devam ettirecektir!..

Hülasa; yaşananlar ve yaşayacaklarımız (Allah, şerrini kafirlere, rahmetini müminlere celbetsin!), Allah’ın ve Allah Resűlü’nün vaad ve işaret buyurduklarının, Allah’ın yardımı ve rahmetinden başka birşey değildir!..

İşte, “hayvan herif” soyunun hased ve düşmanlık kokan hareketlerine maruz kalan “ASRIN TOPOĞRAFYASINI ÇIKARTAN” eser, “Tilki Günlüğü”, nasıl bir kitap?..

Kitap, içindeki, “Levha” bölümü ve tabiî esas malzemesi sebebiyle bir “rüya tabirnamasi” mi?.. “17 Ağustos” ve “12 Kasım” depremlerinin ve benzerlerinin “kaydaltına” alınması sebebiyle “geleceğe yönelik işaretlerin” bulunduğu bir kitap mı?.. Veya başka, bambaşka bir şey mi?.. “Ruhî mâcera”, “ruhî roman” ne demek; tek ferdin “ben” mâcerası, nasıl olur da, “dünyayı sarsan vakıalara” denk gelir?..

15 Ocak 2000’de “Hürriyet”te çıkan “İBDA-C’de sapık ilişkiler örgütü” spotlu, “Bir Teröristin Günlüğü” başlıklı -tamamen- “kara propaganda” usûlünce kaleme alınmış haberin içinde geçen ve başrollerini “Saffet Bey”in oynadığı romandan -tahrifatsız ama ilgisiz ve anlamadan yapılan- iktibaslardaki cinsellikle alakalı bölümler ne ve hangi maksada yönelik?.. Bunun gibi binlerce sual; kısaca “Tilki Günlüğü”, nasıl bir kitap ve neyi gaye ediniyor?..

Bir usûldür, bir şeyin ne olduğunu göstermek için tezahür ettiği üzerinde, tezahür eden tarafına yönelmek ve oradan da tamamına dair ipuçları yakalamak; “parça bütünün habercisidir”, fakat tehlike, o “parça”yı “bütün” sanmak veya “bütün”ü tamamen onunla ilişkilendirmekte…

Kumandan MİRZABEYOĞLU’ndan öğreniyoruz ki, “bütün”de, parçaların toplamından farklı-fazla birşey vardır”; o halde bize “hareket” imkanı verecek 15 Ocak 2000 tarihli “Hürriyet”te çıkan haber üzerinde söyleyeceklerimiz de, “parça bütünün habercisidir” hikmeti noktasından ve becerebildiği miktarda birşey ifade edecektir.

“MİRZABEYOĞLU”NA DAİR HAKİKATLER

Kitabı, iddia edilen noktalarından tetkik etmeden önce, yazarı hakkında birkaç cümle kullanmak isteriz.

1990 senesinde “Nokta”da yayınlanan röportajında Kumandan MİRZABEYOĞLU şöyle diyordu:

«- Bu, 8 yıldır üzerinde çalıştığım “Tilki Günlüğü” adlı romanın bir bölümü. Romanda bu yüzyılın bir topoğrafyasını çıkartacağım.»

İbda Külliyatı içinde “roman” cinsinden bir eser olarak yer bulan “Tilki Günlüğü”nü, yazarı, bu şekilde vasıflandırıyor. “Yüzyılın topoğrafyasını çıkartan eser!..”

Kitab, böyle bir maksadla yazılmış.

Topoğrafya: Yeryüzünde bir toprak parçasının bütün engellerini bir kağıt üzerinde gösterme işi.

Allah Resûlü, “Harb, hûdadır!” buyuruyor. “Huda-hile” ise, “çukur”; “Çukur” ise, “engel”… Harb, -b’nin f olabilmesine nazaran- Harf’dir!…

Harf, engeldir!… Harfler ve kelimeler… Cümleler…

«- Âlemde bulunan herşey kelimeler halinde lűgatta toplu… Lűgat, bir bakıma kainâtın toplamı; kainât, lűgatta toplu… Önümdeki lűgatta bütün kainat!..» (TG. 1/512)

Engelleri aşa aşa kendi “ben”ini bulan; bulurken de koskoca bir İslâm diyalektiğini inşa eden Kumandan MİRZABEYOĞLU… Lûgatta kendini; misyonunu, hakikâtini bulan, bulduğu yerde daha da derinleşen; derinleştikçe perçinleyen; perçinledikçe geliştiren; lûgat nizamında “MUTLAK TEVHİD MÜMKÜN DEĞİLDİR!” hikmetini açan; açtıkça da İbda-15. Yüzyıl İslâm Diyalektiğini örgüleştiren adam; Kumandan MİRZABEYOĞLU

«- Bana, 1982 senesinin Kasım ayından başlayarak binbir defa “benim bir takdim yazım olacak, bütün hüviyetin görünecek!” diyen o adam, perdenin ardına çekilirken, beni bir malûmla başbaşa bıraktı: Hüviyetimi çerçeveleyen takdim yazısı… Ve bir meçhulle: Ne, nerede, hangisi?..

-”Dünya Çapında Bir Hâdise-Kaptan Kusto Müslüman!”

Ben Hafiye, Üstadım Ufuk, bir malûm üzerinde yaşadığım ruhî mâcera… Bu mâceranın hâl ilânı, bâtın kahramanlarının ifâde ettiği şu hakikâtin içinde:

-”Dost elinize yapışıp kendisini aratmak için sizi kapı kapı gezdirir!”»

Topoğrafya… Topoğraf: Topoğrafya uzmanı… Ta+vav+be+vav+gef(veya gayn)+re+elif+fe… 9+6+2+6+20(veya 1000)+200+1+80= 324 (veya 1304)… Bu kelimedeki, be, gef, fe noktalı harflerinin toplamı ise, 102…

Mîrzabeyoğlu: Mim+ye+re+ze+elif+be+ye+vav+gayn+lâm+vav… 40+10+200+7+1+2+10+6+1000+30+6= 1312… Noktalı harf toplamı ise, 1029!..

Salih: Sad+elif+lam+ha… 90+1+30+8= 129…

102+1029+129= 1260; Topoğraf Salih Mirzabeyoğlu: 1260!.. Elf: 1000… Ünsiyet… 1260=260! Dost Topoğraf Salih Mirzabeyoğlu=260..

Sırr: Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey… Sırr: Sin+re+… 60+200= 260…

Sırr=Topoğraf Salih Mirzabeyoğlu…

“Herkese söylenmeyen şey; gizli…”

Mi’raz: Bir sözün gizli mânâsı… Mim+ayn+re+elif+dat… 40+70+200+1+800= 1111…

Mümessil: Aktör. Vekil. Kitab bastıran. Bir şahsı, bir topluluğu veya şahsî mânevîyi temsil eden… Mümessil: Mim+mim+se+lam… 40+40+500+30= 610. Salih: Karayılan mânâsına… Salih: 691… İzzet: Ayn+ze+te… 70+7+400= 477… Mirzabeyoğlu: Mim+re+ze+elif+be+be+ye+vav+kef+lam+vav… 40+200+7+1+2+10+6+20+30+6=322… 691+477+332= 1500… Elf: 1000… Elf:Elif… Elif: Bir-1… Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 501… 610+501= 1111

Mümessil Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1111!.. “Herkese söylenmeyen gizli söz-mânâ”…

İhtilaf: Birisinin halifesi olma… Elif+hı+te+lamelif+fe… 1+600+400+30+80= 1111…

Topoğraf Salih Mirzabeyoğlu=Sırr=Mümessil Salih İzzet Mirzabeyoğlu=H A L İ F E !..

Şayet…

Topoğraf’ı “gayn” harfiyle hesaplarsak, ebcedi 1304… Mirzabeyoğlu’nu da “gayn” harfiyle hesaplarsak, 1302… 1304+1302= 1606… Elf: 1000. ünsiyet… “Dost 606”…

Şah: Bir yere hâkim olan zât. Sahib. Asıl… Şah: Şın+elif+he… 300+1+5= 306… Fikr: Fe+kef+re… 80+20+200= 300.. Şah Fikir: 606…

Topoğraf Mirzabeyoğlu=Şah Fikir= H A L İ F E !…

Eserin ehemmiyeti; eser vesilesiyle ulaşılan Fikr’in (İbda) ehemmiyeti; eser sahibinin ehemmiyeti, lűgat nizamında dahi ortada!… Keza, bunu “bulduranın” da; “kapı kapı dolaştıranın” da ehemmiyeti…

İhtilaf: Birisinin halifesi olma… İhtilaf: 1111

Half: Kendinden sonra gelen. Ardı. Arka taraf… Halef: Oğul. (Çocuk) Birisinin yerine geçen… Half: Yemin etmek, and içmek… Half: Ha+lam+fe… 8+30+80=118…

Ahmed: Elif+ha+mim+dal.. 1+8+40+4=53… Necîb: Nun+cim+ye+be… 50+3+10+2=65… Ahmed Necîb: 118

Ahmed Necib, Üstadımız’ın ismi…

Topoğraf Salih Mirzabeyoğlu=Ahmed Necîb=Şah Fikir!… H A L İ F E!..

«- İnsanların en kâmilleri âlemde kendilerine bir zuhur talep ederler ve istidadlı bir kimse ararlar… Onlar, İlahî hilafetle vasıflanmışlardır; Allah, gizli bir hazinedir ki- kendinin kendine zuhuru ile yetinmeyip, aynadan da zuhur istemiştir… Ve o Üstadlar ki, dünyada sanatlarını başkalarından gizli tutmuşlardır… Lakin, söz istidatlı içindir; yoksa kabiliyetsize bir şey öğretmek, çorak yere tohum saçmaya benzer!.»

Topoğraf: 102…

Mübîn: Açık, vazıh, aşikar. Âyan kılan, beyan ve izah eden. Dilediğine doğru yolu gösteren. Hak ile batılın arasını ayıran. Hakkı hakkınca beyan ve izah eden… Mübîn: Mim+be+ye+nun… 40+2+10+50=102… Noktalı harflerin toplamı, 62…

Mehdi: Hidayete eren, dodğru yolu tutan… Mim+ha+dal+ye… 40+8+4+10=62…

Topoğraf Mirzabeyoğlu=Mehdî Mirzabeyoğlu=Ahmed Necîb=Şah Fikir…

Görüldüğü üzere; içinde barındırdığı “tedailer” ve “zenginlikler” noktasından, “Tilki Günlüğü”, nev’i şahsına münhasır, ilk ve tek bir “Ben kimim?” biyografik romanı… Kafirleri çıldırtan, yobaz ve parsacıları hased şarabına daldırtan, “Rabbiler”i de ölüm gazını görmüş taha kurusu korkusuna sokan bir kitap; yüzyılın “topografyasını” çıkartan bir kitab…

Rahmî Necip Fazıl diyor ki:

«- Ruhçuluk, eşya ve hâdiseleri, kendi içlerinden çıkan kuru müşahade ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, MADDE GÖZÜYLE GÖRÜLEMEZ ve ÖLÇÜLEMEZ MÜESSİRLERE bağlamak anlayışıdır. Ruhçu odur ki, beş hasse kadrosu içindeki ham ve kaba madde âlemini, o kadronun dışında ve üstünde, gıyabında ve maverasında, üstün bir SEBEB KUTBUNA iliştirerek mânâlandırır.

Hakir bir gözyaşı damlası, herhangi bir dış tesir yüzünden herhangi bir guddenin maddi tagayyürüne mi işarettir; yoksa aynı maddi tekevvün zincirinin başında, maddeye hâkim, fakat MADDE ÇERÇEVESİNDE GÂİP, ÜSTÜN ve MANEVÎ BİR KUVVETE Mİ delâlet? Sualin ikinci şıkkına “evet!” diyen RUHÇUDUR…

Ve bizim elimizde ruhçuluk, Allah’a, hem de Peygamberinin mutlak yolundan bağlı olmanın bir neticesidir. GERÇEK MÂNÂSIYLA MÜMİNLERİN, EŞYA VE HADİSELERE BAKIŞINDAKİ MİZAÇ ve ÜSLÛB ÖLÇÜSÜ… Bütün cemad, nebat, hayvan ve insan kadrolarıyla kâinatın, ezelî ve ebedî, kendi kendini aşma cehdi içinde derin bir manevra humması çekmesi ve bütün iş ve hamle merkezlerini bu nokta etrafında ayarlaması mefkûresi… İşte ruhçuluk…»

“Madde çerçevesinde gaip, üstün ve manevî bir kuvvet; üstün bir sebeb kutbu!.” Bu, Ruh’dur!

Kutb (aktâb, kutûb): Dönen bir çarkın aksi. Bir tarikatın ulusu. Kavmin büyüğü, başı, ulusu.. Kutb: Kaf+ta+be… 100+9+2=111… Elf: Bir adet şey vermek ve ünsiyet eylemek. Elf: Elif+lam+fe… 1+30+80=111…

Kutb:111… Elf+111=1111… Kutb:1111…

Mi’raz: Bir sözün gizli mânâsı… Mi’raz:1111.

Mümessil: Aktör. Vekil. Kitab bastıran. Bir şahsı, bir topluluğu veya şahsî maneviyi temsil eden… Mümessil: Mim+mim+se+lam… 40+40+500+30= 610. Salih: Karayılan mânâsına… Salih: 691… İzzet: Ayn+ze+te… 70+7+400= 477… Mirzabeyoğlu: Mim+re+ze+elif+be+be+ye+vav+kef+lam+vav…40+200+7+1+2+10+6+20+30+6=322… 691+477+332= 1500… Elf: 1000… Elf: Elif… Elif: Bir-1… Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 501… 610+501= 1111

Kutb=Mümessil Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1111!..

Ruh: Re+vav+ha… 200+6+8= 214. Kutbu: Kaf+ta+be+vav… 100+9+2+6=117… 214+117=331 Elf: Bin.. Elf: Elif… 331=1331!.. (Elf:Elif=1331=332.)

Mirzabeyoğlu: Mim+ye+re+ze+(elif)+be+ye+vav+kef+lam+vav: 331 (332)

RUH KUTBU=MİRZABEYOĞLU!..

Tedaisi: “- Ben ismimi değiştirdim… Tek başına “Mirzabeyoğlu”!…”

Bir hadîs meali:

«- Bu hitabdan sonra, yanında sonbahar bulutları gibi birbirinden habersiz toplanan Bedir ehli sayısınca, 313 kadar insanla birlikte zuhur eder. Onun ashabı gece abid, gündüz ise aslanlar gibidir.»

313, Bedir ashabı sayısıdır.

312+1… Elif:1… Elif: Elf… Elf: Bin-1000… 312+1000= 1312…

Mirzabeyoğlu: Mim+ye+re+ze+elif+be+vav+gayn+lam+vav… 40+10+200+7+1+2+10+6+1000+30+6=1312…

RUH KUTBU=BEDİR ASHABI=MİRZABEYOĞLU!..

“Tilki Günlüğü” ve Sahibi’nin “hüviyeti”ne ve “temsil ettiği misyona” yönelik bu lûgat nizamı verilerinden sonra, kitabı, kendisine dair yazılan gazete haberi üzerinden tanıtmaya, (tanımaya!) geçebiliriz…

I. BÖLÜM:

KİTABIN UNSURLARI VE “TEK” OLMA HUSUSİYETİ

KİTABIN ANA FORMLARI

“Hürriyet” gazetesindeki haberde, “Tilki Günlüğü”“bir teröristin günlüğü” olarak sunulmuştu.

«- Yaşadığı garip hallerine tasavvuf anlamında yorumlar getiren Mirzabeyoğlu, anılarını Tevrat’la karşılaştırıyor. Tevrat gibi kendi anılarında da şifreler olduğunu…»

Böyle deniyor. 1991’deki ilk tutuklanma hâdisesinden sonra da “Tilki Günlüğü”nün müsvetteleri “eylem günlüğü” olarak savcılığa verilmiş ve kamuoyuna sunulmuştu. Peki üzerinde bunca konuşulan (ve konuşulacak olan!) kitap kendini nasıl anlatıyor?..

Kitaba baktığımızda, “Levha”, “Düşvârî”, “Tablo”, “Tefe’ül”, “Ufuk”, “Yevmiye”, “Vâridât” bölümlerini görüyoruz Bunlar ne?..

Kitabdan gösterelim:

«- VÂRİDÂT: TAKDİM.

“Ben kimim?” diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir. “Ben”… Bütün hayat, bu soruya cevab vermek üzere yaşadığımız hâdiseler dizisinden ibaret!..

“Ben kimim?” ve “ölüm nedir?” sorusunun bitişikliği üzerinde, nevî şahsıma mahsus bir nefs murakabesi… Hayat ve ölüm… Alındığı yere nisbetle, meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul… Bütün dava, hayatın gayesi, malűmu mecçhullükten kurtarmak ve meçhulü malűm kılmak!..

Hayatın gayesi olan “ölmeden ölme sırrına ermiş” bir kahraman: Necip Fazıl Kısakürek… Ben varım da o yok; veya asıl varolan o da, ben yokum… Bir tür hayat ve ölüm bitişikliği!..

Bana 1982 yılının Kasım ayından başlayarak binbir defe “benim bir takdim yazım olacak, bütün hüviyetin görünecek!” diyen o adam, perdenin ardına çekilirken beni bir malûmla başbaşa bıraktı: Hüviyetimi çerçeveleyen takdim yazısı… Ve bir meçhulle: Ne, nerede, hangisi? » (TG 1/18-19)

Anlaşılıyor ki kitab, Üstadımız’ın bir sözünün, vaadinin ARANMASINDA zemin ve vücud buluyor: “TAKDİM YAZISI!” Kitab, bunun aranış ve bulunuş mâcerasını anlatıyor:

“Levha”, “Tablo”, “Tefe’ül”, “Düşvârî”, “Varidât” nedir?..

«- Dünya Çapında Bir Hâdise-Kaptan Kusto Müslüman!..

Ben Hafiye, Üstadım Ufuk, bu malum üzerinde yaşadığım ruhî mâcera… Bu mâceranın hâl ilanı, batın kahramanlarının ifade ettiği şu hakikatin içindedir:

-“Dost elinize yapışıp kendisini aratmak için sizi kapı kapı gezdirir!”

“Dünya hayatında görülen şeyler, uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir; yalnız hayaldir. Böyle olunca onun tevil ve tabiri lazımdır!” diyen İslâm velisinin çerçevelediği hakikat gereğince, muradımı takip ettiğim rüyalarımı “levha”lar halinde verirken, hâdiseleri de “düşvari” hikmetinin şemsiyesi altında verdim!..

Bir mânâda Üstadım’ın “Çile” isimli şiir kitabının romanı olan “Tilki Günlüğü”, tefsir ve tabir dışı bir yerde pek yavan kalan ve ancak hakiki “muhatab”ında aslî yerini bulacak olan onun “Kafa Kağıdı”nın asıl sahibinin kim olduğunu kendi içinde ilan eder… “Ufuk”, “Tilki Günlüğü” tertibi çevresinde bizzat kendi eseri ile görünürken, hem ışık veriyor hem de açık oluyor… Hafiye de!..

Ve “tablo”lar… Başlıklarının temin ettiği tabir, tefsir ve mânâ serilerinden müteşekkil.. Hani Üstadım, “Her gece rüyamı yazan sihirbaz-Tutuyor önümde bir mavi ışık” diyor ya, her gece rüyamı resmeden sihirbazın levhalarını tabir ve tefsir eden, mânâlandıran tablolar!..» (TG 1/19-30)

“Levha”lar… Kitab içinde dikkatlice bakıldığında görülen, “levha” altında sergilenen “rüya”nın başrolde olduğudur. Fakat ilginçtir ki, kitabdaki diğer unsurlar olmadan onun “pek” bir ehemmiyeti kalmadığı görülüyor.

Şöyle ki:

“Rüya” (levha) kitabın ana malzemesi ama, helvanın sadece irmik ve şekerle yapılamaması, bir “terkib” gerekliliği-ustalığını istemesi gibi, diğer unsurlarla yerli yerine oturuyor, mânâ kazanıyor ve kazandırıyor. “Tek”liği de kitabın burada zaten…

«- Bir rüya görüyorum… Ruh, aslî vatanından dönüşte, atmosfer dışına çıkan feza plotunun fizik ihtiyaçlarına uygun elbiselere bürünmesi gibi, birtakım sûretler çalıyor; rüya, bu… Ruhumuzda esrarlı birşey…

“Sûret olmadan mânâlar ebediyyen meydana gelmez!” hikmetince, sûret, mânânın aynıdır. Bunun yanında, birşeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır… Tabir, tefsir ve tevilin yeri de burada!

Rüyada gördüğün nefsinin aynıdır… Veya doğrudan doğruya görülen şahsa aittir… Veya mühim olan onun vasfıdır… Veya benzeridir… Veya hâdisedir… Bu “veya”lar boyunca ufku tutan kaçak mânâlar, gören veya görülenin hal ve durumuna göre yorulur… Şudur, budur!…

Herkesin dünyayı görmesi gibi, herkes rüya da görür… Sen kimsin ve görüp idrak ettiğin ne?.. Tabir eden ve tabir edilen yönünden dikkat edilmesi gereken husus, sözün hal ve makama uygun olmasıdır!..

Rüyada kendini sarayda uyuyor görüp de, gözünü açınca bekçi kulübesinde bulunduğu yalçın hakikatine çarpan adamın inkisarı?..

Rüyaların hususiyle bu romanda sergiye bahis olanlarının ifşa muradı, “ben kimim?” suali çerçevesinde, TEŞHİS İÇİN TECRİT VE TECRİT İÇİN TEŞHİS ŞEKLİNDE SAF FİKİR VE SAF SANAT ALANINDA NASIL MALZEME OLDUKLARINI GÖSTERMEK… Ben muradıma ermişim, gerisi vesaireye girer!..» (TG 1/26-27 Bu ve diğer iktibaslardaki bütün vurgulamalar tarafımıza aittir. S.O.)

«- BAZI TEFSİRCİLER, “DÜNYA HAYATINDA DA AHİRETTE DE ONLAR İÇİN MÜJDE VARDIR” MEALİNDEKİ AYETİN TEFSİRİNDE, MÜJDEDEN MURADIN, DÜNYADA BİZZAT KENDİSİNİN VEYA ONUN HAKKINDA BAŞKA BİRİSİNİN GÖRDÜĞÜ SALİH RÜYA, AHİRETTEKİ MÜJDEDEN MAKSADIN İSE ALLAH’I GÖRMEK OLDUĞUNU SÖYLEMİŞLERDİR.» (TG. 4/160-161)

VAK’ALARI DOĞURAN MÂNÂLAR VEYA “ZAMANIN MEKÂNDA PIHTILAŞMASI”

Böyle bir unsurlar zemine oturan bir roman “Tilki Günlüğü”… “Ruhî roman”; eserin sahibinin kitabı için uygun gördüğü tanımlama bu! Bu tanımlama bize, kitaba el uzatabilmenin yolunu gösterdiği gibi, roman sanatına da akması gereken mecraı da gösterici; aynı zamanda Türk romanı üzerinde de düşündürtücü… Kitabdan takip ediyoruz; herkesin “kitablardan bir kitab” olarak okuduğu “biyografik” bir eser olan Üstadımız’ın “Kafa Kağıdı” hakkında bir değerlendirme önce:

«- Fransızların “roman-a-kle: Anahtar roman” dedikleri cinsten sananlar olabilir bu eseri… (…)

Evet, “Anahtar roman” olmaya öyle… Zira içlerinde haşr-ü neşr olduğum, çoğu meşhur insanları ele alıyor. Şu kadar ki, bu ele alış onların müşahhas hayat ve hüviyetleri noktasından değil, mücerret tipleri ve mizaçları yönünden… Ve bağlı oldukları vaka ve madde kıymeti ikinci planda…

VAKALARI DOĞURAN MÂNÂLAR... Bunlar üzerindeyim. Onun içindir ki, bu eserde gaye edindiğim hareket tamamiyle RUHÎDİR ve içinde VAKAYA GÖRE RUH YERİNE, RUHA GÖRE VAKA vardır. Gerçek roman da bu olsa gerek… (…)

Türk romanı ise, işaretlediğimiz gibi, romana ait böyle bir hikmete muhatap bile olamayacak ve Batı roman kavramının en sefil örnekleriyle çıkartma kâğıdı mezbelesinde kalacak derecede zaiftir. Yani -cesaretle söyleyelim- mevcut değildir. (…)

İşte ben, görme, işitme, koklama, tad alma ve el değdirme hasseleri yanında bütün bunların tâbi olduğu mihrak duyguyu öne almak diye tarif edebileceğim ruhî hareket romanını bu ölçüyle ele aldım ve bu yüzdendir ki, onu âdi nüfus kâğıdının üstünde bir mânâ tüttüren “Kafa Kâğıdı” diye isimlendirdim.» (TG. 5/642-643)

Pekala; bu bakış noktasından “Tilki Günlüğü” o halde nasıl anlaşılmalı? Bir sanat dalı olarak “roman” ne demek; kelime karşılığı olarak ilk önce bunu vermek faydalı olacaktır:

“-Engare: Roman, hikaye, kıssa, efsane. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. Baştan geçen bir olayı tekrarlama. Hesap defteri. Utanarak geri geri çekilme… Engâr: Tamamlanmayan, eksik kalan iş. Şüphelenme. Sanma, zan, tasavvur. Kıssa: Hikâye. Vak’a. Fıkra. Mâcera. Rivâyet. Kıss: Nasara taifesinin ulusu, reisi ve danişmendi…” (TG. 5/570)

Roman’ın vak’a’ya denk düşmesi, bunun romanın aslî unsuru olması, vak’anın lügat mânâsını davet ediyor:

“- Vakı’a: Vuku bulmuş, olmuş. Var olan, mevcud bir hâdise. Rüya, düş. Şiddetli hâdise. Meşakkat, musibet. Kıyâmet. Cenk, savaş…” (TG. 5/570)

Görüldüğü üzere, “roman”ın mânâ hizasında dahi, “Tilki Günlüğü”nün “levha”sı, yani rüya mevcut; kitaba, “nasıl bir roman” olduğuna dönelim:

«- Roman, yerle göğü birleştirici mahiyetiyle insan ve toplum harekiyet ve seyyaliyeti içinde en ulvî ve münezzeh mânâya kadar ulaştırılabilir. Ve artık o toprak üstü sefil mânânın yerde bırakılması şartiyle mefhum ve mahiyetini değiştirerek Frenklerin (Ekritür-Destina), Müslümlanların da (Alınyazısı-Kader) dediği takdir kalemindeki hikmete yol arayabilir. O zaman karşımıza suflî mânâsıyla roman değil, ulvi keyfiyetiyle İlahî sanat çıkar ve roman dize gelir. Koyu katolik bir Fransız edibi “Roman” isimli tetkikinde bu noktaya biraz yaklaşmıştır…

Roman, icatçı bir hayat taklididir. Olurların, olabilirlerin, olamazların, olması özlenenlerin, hatta olmuş olanların, mutlaka dinamik vakıalar zinciri içinde demedi, dizisi, sergisi roman…

Böyle olunca, roman, aslî mahiyeti bakımından bir pay bulunsa da, bu payın en çok bulunabileceği, hatıra, menkibe gibi neviler roman olmaktan çıkar, böyle olduğu nev’in adını alır, fakat zamanın dinamik hayata bağlı kuşatıcı mânâsı daima yerinde kalır.

Ve nihayet aslî mânâsıyle roman, HÂDİSELERİ FİKİRLEŞTİRME VE FİKİRLERİ HADİSELEŞTİRME SANATI üzerinde -biri fotoğrafçılık, öteki ressamlık işi- bayrağını dalgalandırır. Romanda ana dayanak noktası olan ”idealizasyon” feda edildikçe kıymet düşer, kabak çekirdeğine kadar iner. Bu iş vakıalarla karışık olarak ulvilik şartını korudukça da pahası “radyum” misali değerlenir.

Bizde roman Tanzimat’tan bu yana, temel davası olan hayat taklitçiliği şöyle dursun, alet ve inşa mimarisi olarak dahi taklidin taklidi seviyesini aşamamış ve önce bön ve sersem; sonra züppe ve şımarık, en sonra da yobaz ve küstah kalemler elinde korkunç bir özenti ve yeltenme sığlığını geçememiştir.

Bu tereddiye sebeb, doğrudan doğruya Türk cemiyetinin sahte aydınlar elinde “inkılab” dedikleri ve kök tahribçiliğinden ileriye geçemeyen, öz kökü yeşerteceği yerde kurutmaya yarayan bozuk fikir mayasıdır. Roman ki, insan ve cemiyet hayatının püskürtü ve fısıltılarını yansıtan aynadır; bizde içtimaî buhranımızla birlikte korkunç bir kısırlığa çatmış ve en acemi taklit ve özenti planında ilk mektebin ilk heceleme seviyesini aşamamıştır…

Roman toprağa bağlı keyfiyetiyle ihtimaller alemi boyunca ya tasavvurî bir icad yahut muhaller dünyasında maveraî bir hayal veya olmuş ve olabilirlerin nakline mahsus, fakat hepsinde harekiyet ve seyyaliyet ve teessüriyet değerlerini şart koşucu bir vasıtadır. Romanın roman olması için bu üç kıymetin mutlaka posa vaka tasavvurlarından arındırılması ve maddeyi geride bırakıcı bir seviyesine yükseltilmesi gerekir.» (TG. 5/571-573)

Ne demişti Üstadımız, “vakıaları doğuran mânâlar, bunların üüzerindeyim… “VAKAYA GÖRE RUH YERİNE RUHA GÖRE VAKIA…“; mânânın nasıl vakıaları (“Kafa Kağıdı”nın “Tilki Günlüğü”nü; “Takdim Yazısı”nın “Tilki Günlüğü” ve “İbda Fikriyatı”nı) doğurduğunu mevzumuz olan kitabla görüyoruz.

Kitabda da bahsedildiği üzere, “1982 yılının Kasım ayında başlayan ve her daim söylenen “benim bir takdim yazım olacak. bütün hüviyetim görünecek” müjdesinin, vaad edenin toprak altına göçmesine rağmen, “o söylediyse, bırakmıştır” çılgın koşusuna dönüşmesiyle başlayan mâcera, hem “takdim yazısı”nın bulunmasına hem de “ararken” ortaya koskoca bir fikriyatın çıkmasına vesile olmuştur.

“Vakıaları doğuran mânâlar”; “takdim yazısı” mânâsı, İbda vakasını DOĞURDU. “Roman”ın, “emsal” mânâsı, onun da “denk, bener, tam benzer” mânâsı, ““Tilki Günlüğü”nün de bir “mânâ” ve tabiatıyla “vakıa” doğurmasını, doğurması hakikatini ortaya getirir. Kitabın yazarı roman’ı, “HADİSELERİ FİKİRLEŞTİRME veya FİKİRLERİ HADİSELEŞTİRME SANATI” olarak işaretlemiştir.

Kitaba ilginin “17 AĞUSTOS DEPREMİ” ile daha da arttığını, ardından gelen “12 KASIM DEPREMİ” ile ve müteakiben yapılan “işaretlemeler” ve bunların da hayat tarafından doğrulanması, kitabın, “hâdiseleri fikirleştirme veya fikirleri hâdiseleştirme sanatı” olan “roman”ın, müstesna bir örneği olduğunu ortaya koymaya yeter de artar bile!..

II. BÖLÜM

Cimâ-Cim-Cem

BÜYÜK ÇAPA; BÜYÜK MÂNÂ…

İTHAMLAR, İSNADLAR; ANLAŞILAMAYAN HAKİKATLER

“Hürriyet”teki haberde koca puntolarla, “Adnan Hoca’dan sonra, İBDA-C de sapık ilişkiler örgütü” ifadesini ve hemen şunu görüyoruz:

«- Salih Mirzabeyoğlu’nun günlüğünde örgüt militanlarının kadınlarla girdiği karmaşık ilişkiler de çokça yer alıyor. Kendisi de aynı anda çok sayıda kadınla grup seks yapan Mirzabeyoğlu’nun günlüğünde “Çapkın Saffet”in mâceraları şöyle yer alıyor:

17 Ağustos 1987. Saffet Bey, Nefise Hamını yanağından öpüyor. Onun annesi Saadet Hanımı şehvetle dudağından… Sonra Fasıla hanımı ve ardından uykusundan uyanmış olan Bedia Hanımı… 21 Ağustos 1987. Saffet Bey Fasıla Hanımla cima (cinsel ilişki) halinde. 2 Ocak 1989. Bir sürü çıplak insan. Saffet Bey, şarkıcı Aliye Arsoy ile; çıplak bir kadın vaziyeti odanın kapısından görüyor ve esef ediyor. Saffet Beyin ermeni sevgilisi imiş… Sırtüstü yatmış, iri, topluca ve sakallı bir genç. Dikkat edince, ağaç kalınlığında ve yapraklarla perdelenmiş gibi duran kısmın bir ağaç değil, tenasül uzvu olduğunu görüyorum. Tenasül uzvu açıkta. Birbuçuk metre uzunluğunda ve 20-25 santim genişliğinde ağacı andıran tenasül uzvu! Bunun fatihliğe alamet olduğunu düşünerek gözlerimi dikmişken, birden adam bana göz kırpıyor. 21 Kasım 1984. Bir zina suçu işlemişim ve onu hatırlayarak müthiş bir pişmanlık ve tövbe duyguları içindeyim. 5 Ekim 1988. Genç bir kızla aramızda sempati doğuyor. Benle evlenmek isteyip istemediğini soruyorum. Kabul ediyor. Bizim eve geliyoruz. 6 Temmuz 199.Garip bir durum. Benim iki eşim varmış. Bu yüzden Hayran Hanım, benle evli olmaktan çok, flört gibi davranıyor.»

Okuduğunu anlayamayan ve her gördüğünü-duyduğunu apışarasından gören kafanın yazdıkları, kitaba nasıl baktığını gösterir iktibas bu kadar. Ona-onlara, kitabın nasıl yazıldığını, dünyaya nasıl baktığını, kitabdan onların nasıl görüldüğünü göstererek anlatalım:

KAFA: Baş. Kafa. Ense, arka. Akıl, zeka, anlayış… KAFH: Başa vurmak… İÇİ BOŞ OLAN şeye vurmak… KAF: Ufuk… UFK: Kıyı, kenar… Rüzgarın estiği cihetler. Ufuk. Gökle yerin birleşmiş gibi göründüğü yerler. Görüşümüzün nihayetindeki yerler. Görüş ve düşünüş derecesi. UFKA: İnce deri… Sünnet edilen deri… ÜFUK: (Efk) Yalan söylemek. Kaçmak. Bir işten sapmak…

Bazı harflerin birbirine dönüşümü ile; “Kafh”dan, KABİH(A): Çirkin, yakışıksız, fena, kötü, ayıp; çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele. “KABİH-ÜL VECH”: Çirkin yüzlü(ler). KAFDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse… KAVAD: Kaltaban. Arsız, gayretsiz!

Kavad ile GAVAD(-lar) arasındaki ilişkiye binaen, kitabdan bakıldığında, haberi yazan (ve yayınlayan sorumlu) şahısların nasıl göründüğünü, sizin “kafa”nıza (anlayış’ınıza) bırakıyoruz.

Zaten , Üstadımız’ın dediği ve Kumandanımız’ın da “iyice” bize gösterdiği üzere (meşhur kitab, delildir) “insan kafasını fare kafasından ayıran husus düşünmesi” olduğuna göre, “kitaba” (veya dünyaya) yaklaşım, onu değerlendirme, değerlendirenin halini ortaya koyacaktır; tıpkı bu ikisinin yaptığı gibi ve cevablarını aldıkları gibi: Sünnet yerlerinden hayata bakan çirkin yüzlüler!!..

Kumandanımız’ın işkenceciler için “İşkence” isimli eserinde söylediği, “sizler de nefsimin bana bir oyunusunuz dedim ve elbette ne kadar psikopat olduğumu(!) bir kere daha gösterdim” sözü, işte burada, bu şekilde (anlayışla) bakıldığında zuhur zemini buluyor. Ki, O, bu iki çirkin suratlının yaptığını da aynı şekil içinde değerlendirir. Bu iki çirkinin yaptığı “yazı-haber”den görülen hakikat ise:

Resm-Resim: YAZMA, çizme. desen. eser, iz, nişan, alamet. Sűret. Tertib, Tarz, uslűb. Fotoğraf resmi. (Buraya kadarki mânâ serisi bile yeter ama, biz devam edelim.) Bir şeyi başkalarından ayırdeden tarif. Resmî: Resme dair. Resme, yazıya, çizgiye ait. Ciddî. Çok sert. Devlet adına veya devlet tarafından… Ressam: Resim yapan. RÂSİM… Râsim: Akar su… Musavvir: Tasvir eden. Şekil ve sűret çizen… Musavver: Zihnen düşünülen. Tasvirli. Musavvire: Tasvir edilmiş. Şekli çizilmiş. Hayal kuvveti. Müsevver: Etrafı sur ile çevrilmiş olan. İhata olan. Kaplanmış. (TG. 4/195)

Bir “levha”de geçen, “resim, redd kökündendir!” ilânına binaen…

Redd: Geri döndürmek, kabul etmemek, çevrmek, def etmek. Bir şeyin karşılığını icra etmek. Cerhetmek, yaralamak. Kötü ve fena şey. (Kafa’yı hatırlayın!) Söz’ü açık ve güzel söylemeyip, harfleri geri çevirerek konuşmağa sebeb olan dilin tutukluğua denir. İptal etmek… Rec’: Geri döndürmek. Döndürülmek… Rec’a: Emel, ümit, yalvarmak. Cânib, taraf. İstek, arzu, dilek… Recc: Deprendirmek, sarsılmak… Recefân: Şiddetle sarsılma, sallanma. Recefe: Zelzele. Dünyayı sarsan hadise… Kust’tan, Kusto’ya… KUST0: Dünyayı sarsan hâdise. Zelzele!..

İki içi boş kafa taşıyanın hali dahî, “dünyayı sarsan hâdise-KUST”a şahitlik ediyor…

LÛGATTA “KADIN”; HAKİKATTE KADIN

Kitaba lisan içinde yanaşmak gerektiğini gösterir bu kısa gezintiden sonra, ithamlara dair değerlendirmenin nasıl olması gerektiği üzerinde şahsî düşüncelerimizi gösterir kısma gelelim… Ancak hemen şunu belirtmek gerekir ki, kitabı anlayabilmek için (veya ona nisbetle yazılmış bu yazıyı), hiç değilse, asgarî bilgi-malumât sahibi olmak gerekiyor…

Evet!..

Kitabı “sapık ilişkiler günlüğü” diye nitelemişler; niye?..

Basit: Kadın, cimâ, cinsî uzuvlar vesaireden bahsedildiğ için… Bu anlayış (!) bile, bunun “kara propaganda” ile söylendiğini kabul etmektir esasında… Çünkü gazetelerinde hergün afrodizyak mamülü resim ve haberler yayınlanırken, lezbiyen, homoseksüel veya zampara mâceralarını anlatan filmler (mesela “Harem”, “Salkım hanımın bilmem neleri”) “sanatsal!!!” bulunurken, bu kitaba böyle saldırma teşebbüsünde bulunmaları, ard niyeti ve ard niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır.

Mevzuumuza dönelim.

KADIN… Nedir kadın? İnsanın “dişi”si olmaktan gayrı nedir?.. Dil-lisân, “kavrama” demekse eğer, “lisanda kadın” ne?..

Nisa: Kadınlar… Nis’: Gizlemek. Gitmek. Sarkık olmak. Kuzey rüzgarı… Niş: (Arı, akrep gibi böceklerde olan) iğne. Diken. Ağu, zehir… Nisun: Kadınlar… Nişan: İz. Alamet. İşaret. Yara izi. Hedef, vurulması istenen nokta. Hatıra için dikilen taş. Taltif için verilen madalya. Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. Tuğla. Ferman.

“Nisa”da herkes istediğini anlayabilir, görüldüğü üzere… Üstadımız’ın “kadın; büyük mesele!” demesini, Kumandanımız’ın “kadında kainât muhasebesini hûlâsalandıran erkek; ve kadın” sözlerini hatırlamanın yeri…

Devam…

Nes’e: Veresiye alma, vade ile alma… Te’hir etmek. Nesi’: Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvab. Unutkan, unutulan. Unutulmuş olmak. Nesib: Asil kadının vasfı… Neseb: Sülale, hısımlık, karabet, soy. Baba soyu, atalar zinciri. Vuslat. Nesl: Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak. Halk. Çocuk hasıl etmek. Kol yolmak. Mumsuz süzme bal… Nesil: Erimiş, mumsuz bal. Kazıldığında çıkan kuyu toprağı… Ness: Sürmek, sevk. Kurumak. Ness: İfşa etmek, açıklamak. Gayret ve hamiyyet etmek. Neş’: Yiğit olmak. Yüksek olmak. Rüzgar esmek. İyi ve hoş kokulu şeyler koklamak. Neşd: Talep etmek. Kaybolan şeyi aramak. Neş’e: Gönül açıklığı. Yeniden meydana gelmek.

Hemen hatırlanması gereken, Allah Resûlü’nün şanlı sözleri:

“- Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi; namaz, güzel koku ve kadın!” Ve “kadınlar sizin tarlalarınızdın, istediğinizce sürün…” [Akılları(!) apışarası olanların, “lisan”dan ders almaları gerekir; ayı şekilde, her önüne gelen hadîse “uydurma” diyen ve “akılla!!!) gitmeyi öğütleyen dininden utanan adı müslümanların da!!!]

Lûgât hizasında görülen odur ki, kadın’da saklı herşey; kainat, kadında gizli… Ne ararsan onu bulursun ya, “Aynadaki Yalan” isimli eserinde Üstadımız bunu ne güzel resmediyor.

Devam…

Zen: Kadın, nisa… -Zen: Vuran, kesen, atan mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Zeden: Vurmak masdarında emir köküdür.) Zenek: Küçük kadın… Zenen: Burundan sümük akıp durmak… Zened: (Hâl sigası Zeden masdarından) Vuruyor, çarpıtıyor, tutuyor. Zenb: Suç, günah, kabahat. Zea’: Kısa boylu ve dar nesne. Sidiğini tutup işeyemeyen kişi… Zenka: Dar sokak… Zenne: Kadın kısmı… Zennun: Sümüklü… Sümuk: Yüce olmak, yükselmek. Uzamak… Sümak: Halis, sâfi… Zine: Düzgün. Libas, elbise… Gade: Bedeni yumuşak kadın… Gadâ-gazâ: Dağ armudu ağaçları… Gâd: Yarın, ertesi… Yarın: İstikbâl…

İstikbâl kadın’da; kaderimiz, geleceğimiz Kadın’da!.. Aramak, koklamak, bulmak ve buldukça aramak!..

LÛGATTA VE HAKİKATTE “ZİN” VE “CİM”

Haberde geçen “zina suçu işlemişim” bahsine gelelim…

Zîn: Binek hayvanlarına vurulan eyer… Zina: Haram ve büyük günah olan ve nikahsız olarak yapılan cinsî münasebet. Zinâkar: Zina eden, zâni. (-Bâr: Ek olup, “saçan, yağdıran, döken, ışık veren” mânâsında kelimeler teşkil ettirir.) Zinbar: Büyük fare… Zine: Düzgün. Libas, elbise… Zani(ye): Zina eden. Meşrû olmayan nikahsız cinsî münasebette bulunan. Zanin: Cimri, bahil ve hasis olan… Suç işlediği zannedilen kimse… Töhmetli, suçlu kimse… Zaniye: Zani. Zan: Ayıp. Za’n: Göçmek. Zann: Zanneden. Sanan. Zann: Şüphe, zannetmek, sanmak. Sezme… Zannî: Zanna ait, zanna dair… Zânû: Diz… Zanun: Düşünce ve tedbiri kıt olan adam.

Diz: Kal’a, sur.. Diz(e): Levh, renk… Diz: Noksanlaştırmak. Eza, eziyet vermek. Hor ve hakir etmek… De’z: Boğmak. Bir şeyi doldurmak… Da’z: Cimâ etmek. Noksanlaştırmak. Def’etmek, kovmak. Nikah etmek…

Zina eden-”zanî”, tevil-tabirde “zanneden-sezen” mânâsınadır. “Saffet” temsilini hatırlamak gerek… Ve, kitabın “takdim yazısı”nı aramak peşinde, yani ZAN üzerinde ve bir ZANNÎ tarafından kaleme alınmış olduğunu söylemek bilmeyiz ki gerekir mi?.. Neden “kadın” diye bir sual de bu kadar yazılanlardan sonra abes üstü abes!…

“Cimâ”ya gelelim…

Cim: Cim harfinin ismi olup, ebced değeri üçtür… Cima’: Cinsî münasebet. Çiftleşmek. Zamm etmek… Cim: Gulamperest olan kimse… Cum’a: Toplanma. Müslümanların kudsî günü… Cum’ati: Cum’alar… Cum’u: Toplanmalar. Cemi’ler… Cem: Hükümdar, melik, şah. Hazret-i Süleyman’ın namı. İskender’in bir ismi… Cem’: Hurmanın iyi olmayanı.

Cinnet: Delilik… Cünnet: Örtü. Kadın başörtüsü. Yağan kar. Kalkan. Vikaye.

Vikaye: Koruma. Zahib olma. Arka çıkma. Herhangi bir hastalık için önleyici tedbir alma… Vika (Veka): Kendi ile birşey saklanan nesne… Vika’: Cinsî münasebet. Çiftleşme. Cimâ: Savaş. HARB. Vek’: Akreb sokmak… Cinûn (Cinan): Gece karanlık olmak… Cenan: Gönül. Ruh. Kalb. Can… Cenen: Mezar, kabir… Cena: YEMİŞ TOPLAMAK. Cem’etmek, toplamak… Cena’: Arka yumruluğu, kamburluk… Ceni: Devrilmiş, koparılmış olan. MEYVE TOPLANMASI VE ALINMASI. (TG. 4/132)

“Tablo: Cimâ”dan:

«- Cimâ: Ekseriye mükafat veya taltif için giydirilen süslü elbise… Kaftan… Talih… esvab… Üç, güç, iktidar… Kaptan… Ses… Yapışık olmak… Kadının hayz görmesi… Eskimek, mahvolmak… Yok etme, belirsiz etme… Simit… Halk, nas, insanlar… Uzak… Kir… Sormak… Taşlık yollardan, yerlerden geçen düz yol… Baş ağrısına tutulmuş, başı ağrıyan…Yukarı çıkalacak yer… Suud yeri… Kust… Dağın yüksek ve yüce yeri… Av yerleri… Saadet ve mutluluğa sebeb olan hal ve ahlâklar… Merdiven… İp merdiven… Bahtiyarlık… Tilki… “Ben”, nokta… Gaib olmak… Ufuk… Sıfır… Boş…» (TG. 1/48)

Başı ağrıyan, baş ağrısı ve “Cimâ”…

Suda’(Sadâ): Baş ağrısı. Rahatsız etme… Sud’a: Deve ve koyun bölüğü… Sűd: Kâr, faide, kazanç… Sűd: Rengi kara olan şeyler… Sevdalar… Sudd: Dağ… Sűde: Ezilmiş, dövülmüş… Sürmüş, sürülmüş… Suadâ’: Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. Ev ortası… Suadî: Topalak otu… Kust: Topalak otu…

Demek ki, “cimâ” denilen nesne -hele ki “rüya”da- “aramaya” tabî olan bir hâl!.. Aranan ise bulunan: KUST!..

Nisa, kadın demek ya…

Na’s: Uykusu gelmek, uyku bastırmak… Menam: Uyku. uyku zamanı. Rüya. Düş. Uyuyacak yer, yatak odası… Menâme: Yatak, döşek… Menâme: Düşmek…

Harflerin ses değil de, şekil benzerliğini nazara alarak yazarsak, “vavi”, Yunanca’da “ninni” mânâsınadır…

Vav: Ebced hesabında 6-altı… Sitte: Altı-6… Altılık… Sitt: Hanım… (Aslı seyyidet iken amî, Arapça’da sitt ve sitte olarak kullanılır.) (TG. 4/220-221)

Rüyalarda aramak kendi varlığını; ben’ini… Derinlemesine… Ve bulmak “varlık hikmletini”; onun “vasıtası” da “cima”… Onun için de “kadın!..”

LÛGATTA VE HAKİKATTE “TENASÜL UZVU”

Gelelim şu “birbuçuk metre uzunluğunda, yarım metre genişliğinde” olan nesneye; tenasül uzvuna… Kitabda bu ifadenin geçtiği yer “Levha” yani rüyadır; bunun duvarda asılı tabloda olduğundan bahsediliyorsa da, bu iki kafadar -galiba o “yönde” bir eksiklikleri var ki!!!- gerçekmiş gibi yazmışlar; vay ki onu gerçek gibi okuyanlara…

“Tablo: Tenasül Uzvu

Kaptan… Uzun gemi.. Türemek… Nesil yetiştirmek… Üremek… Birbirinden doğup türemek… Gazali… Topal… Güvercin… Haberci…» (TG. 3/164)

Tenasül uzvunun toplu görüntüsü bu… Yakından bakalım…

Leng: Topal, aksak… Yolcuların bir yerde iki gün kalması… Tenasül organı… Lenger: Gemiyi yerinde sabit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa… Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi…

Gemi ve deniz; bu ikisini birbirine bağlayan-münasebet kurduran büyük demir çapa!..

Deniz… Lûgat… 50 ayısı… Katı, şiddetli… Er, erkek… Kadın.,.. Güzel mânzâra… Fesad, fitne… Oyun… Ot çok olmak… Hayvanların otladığı yer… Ayna… “Ben”, zât… Boş yer… Otsuz yer… Sütü çok olan deve… Ucuzluk… Hayır… Hiciv… Bulmaca, bilmece… Hazmetmek… Hamsi balığı… (TG. 1/66)

Hepsi aynı mânâ hizasındaki kelimeler; mânâ serileri…

O’nun aradığı neydi?.. “Takdim Yazısı”… O ki, “Dünya Çapında Bir Hadise. Kaptan Kusto Müslüman”… “Lisân”, “deniz” demek… “Denizde deniz içindeki hayatı kurcalayan”la, “lûgatta lûgat içi hayatı kurcalayan” aynı iş üzerinde… (TG. 1/512) Ve bunun aleti-vasıtası ise “büyük demir çapa!”

“Kadında kainat muhasebesi”… Ve bunun aleti; bunu hûlasalandırmanının” vasıtası ise…

Let: Cima etmek. atmak. Doğurmak… Lett: Bağlama. Karıştırma. Vurma, döğme, dayak atma. Yanaşma, yaklaşma… LETTA: BÜYÜK EMİR!..

Emir ve İmâr; aynı kökten… Bu kitabın yazarının -ve bağlılarının- bağlı olduğu BÜYÜK İRŞAD KUTBU ABDÜLHAKİM ARVASİ ÜÇIŞIK HAZRETLERİ… Ve, O’nun kabrinin blunduğu Bağlum; Ankara!.. “Lett” ışığında mânâ serisi…

Ankara: Kumandanlık hali. EMREDİCİ OLMAK, AMİR… Mirî… İmar olunmuş.. Mamur, şen… Büyük memur… İş gösteren… Emreden büyük kimseye yakışır şekilde… Muammer… Emretmeye tayin eden… Yaşlı kişi, ihtiyar… Pir… Tilki… Sinler, yaşlar… Mesut hayat… Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler… Hesab… Araştırma… Yapmak… Tamir etmek… Beylik… Hayrat için fakirlere yemek verilen yer… Kadın… (6) altı… Hırsız… (TG. 3/402)

Zeka seviyesi uygun olanlar, “leng”, “cimâ” ve “ankara” arasındaki münasebeti kendileri de kurarlar…

Argoda, tenaasül uzvuna, “çadır direği” veya “çadırı kurmuş” denir ya…

Çadır direği: Bir şeye ilişip tutunmak… Aşk… Kadının gebe kalması… Rabıta.. Kan pıhtısı… (TG. 5/82)

“SAKARYA TÜRKÜSÜ”; LİSÂN VE KIYAMET ÇAĞRISI

Bunun yanında…

Ünlü aktör (Şarlo) lakablı (Çarlı Çaplin), cinsî uzvunun büyük olmasıyla övünürmüş; gazetelerin yalancısıyız… Üstadımızın onun sanatına karşı duyduğu zevk ve sempatiye, onun “komedyen” ve övündüğü nesne itibariyle baktığımızda… Tenasül uzvunun mânâlarını yukarıda verdik; ”komedyen” ise şu:

Sahir: Maskaralık eden, maskara eden… Sahir: Büyücü, büyü yapan, sihir yapan.

Bu noktada da “remz şiir” olan SAKARYA TÜRKÜSÜ…

Kitabda çokça geçen bir ifade:

“- “SAKARYA, LİSÂN DEMEKTİR!..”

Ne kadar da doğru!..

SAKAR: CEHENNEM. BÜYÜ. FELÂT… CEHENNEM: LİSÂN… Lisân: İnsan… Sekkâre: Şarapçı, şarap yapan… Sekr: Şarhoşluk. SEKKAR: Lanet eden kişi… Seker: Hurma şarabı… Sakar: Çakır kuşu… Çok eksimiş süt ve pekmez… Bir şeyi kırmak… Sakare: Kafir. Dedikoducu. Müstehak olmayana lanet eden. Pekmezci… SAHİRE: YERYÜZÜ, ARZ. KIYAMET GÜNÜ, ALLAH’IN HAŞR MEYDANI İÇİN TECRİD EDECEĞİ ARZ-I BEYZÂ. ÇÖL. CEHENNEM. Sahra: Kızıl dişi eşek. Yazı. Kır, ova, çöl…

Sakarya… İstikbâl… Lisân… Büyü… Ufuk.. Tilki!..» (TG. 3/552-554)

Cehennem, lisan ve Sakarya!..

Cehennem malûm, sıcak…

Sahn: Kırma, kesr… Sahn: Sıcaklık, hararet. Sahn: Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. Sahne. Büyük kâse. Sahan. Zil. Sahne: Manzara. Tiyatro oynanan yer. oyun yeri!..

“Sakarya” herşeyi kuşatıyor!..

“Sakarya Türküsü”…

Türkü: Aslı, Türkî’dir. Türk Halk Müziği… Türk: (tarık) Allah adamı.. Türkü ve Türkî… (Sakarya’nın “türkü” olması; öyle isimlendirilmesi…) Zamm: Birşeyi birşeye ekleme. Arttırma. Katma… Zampara: Kadınların peşinde dolaşan adam.. Zeme: Şiddetli ses, çığlık. İhtiyaç, hacet… Zeme: Suyu az olan kuyu. Tenbellik… Zemu’: Aceleci ve seri kimse. Sıçraması birbirine yakın olan tavşan… Zemzem: Çok mübarek bir su. Kabe-i Mükerrebe’nin yanındaki marûf kuyu. (Süryanice’de Zen, “Dur!. Gitme!” mânâsınadır. Vaktiyle Hazret-i Hacer, oğlu İsmail’in (Aleyhisselam) ayağı altından su çıkıp aktığını veya bu kuyunun çok çok akmaya başladığını görünce, “zem zem” diye söylemesi ile kuyunun akıp gitmesi kesilmiş ve bu vecihle kuyu bu ismi almıştır.) Yavaş yavaş teganni ve terennüm eylemek, hafif ve yavaş yavaş türkü söylemek… Zemzeme: Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerem seslenmek. Geniz ve bogaz ile ezgili ses çıkartmak. Yavaş yavaş geniş ve boğazdan ses çıkartarak türkü söylemek. Cemaat!..

Sakarya türküsü; Sakarya Zemzemi!.. “Remz” şiir…

Daha ne yapsınlar ve daha ne söylesinler!..

LÛGATTA VE HAKİKATTE NİKAH

“Hürriyet”teki haberde, İbda bağlılarının sapık ilişkiler içinde oldukları, birçok kadınla ilişkide bulundukları, yazılmakta… Bunların hepsinin “levha-rüya” başlığı altında yeraldığını söylemek esasta bu bahisi kapatmaya, yani onların ağzını kapamaya yeterse de, evlilik, ve birden fazla evlilik üzerinde durmak gerekiyor. Elbette, “Tilki Günlüğü Lugatı” içinde…

İnsan belli bir yaşa kadar tek başına yaşıyor ve bir zaman sonra da hayatını biriyle birleştiriyor. Erkek ve kadın hayatlarını birleştiriyor, evlilik gerçekleşiyor. Hayatta tesadüf denen birşeye inananlardan değiliz; tevafuk-senkron ise, mutlak… Buna bir espri içinde yaklaşırsak, boşanma davalarında çok duyulan, “şiddetli geçimsizlik… anlaşamamak…” sözleri, tesadüfe inananlar için hayatın bir teessüfü, tevafuka inananlar içinse hayata vukufiyetin, onu daha yakından tanımanın bir yolu…

Evlilik için “sünnetdir!” denilir. Doğrudur… Üstadımız’ın, “Aynadaki Yalan” isimli romanında çizdiği “kuluçka makinası… şehvet aleti…” türünden kadın-erkeğin izdivacı, acaba bu meşhur “sünnet” içine giren midir?..

Elbette görünürde fiil aynı olmakla birlikte, maksadda bir gayrılık mevcut… Ki, “sünnet” diye “şuurlu şuurlu!!!” izdivaç yapanların maksadları ne kadar hakikate (emir’e) mıhlı o da ayrı mesele…

«- Adem kelimesinin sayı değeri toplamı 45, Havva kelimesinin ise 15’dir. Bir başka ifadeyle Adem 1’den 9’a kadar olan sayıların toplamı, Havva da, 1’den 5’e kadar olan sayıların toplamıdır. (Mecelletü’l-Ezher, IV/353)… Özellikle Sarı Abdullah Efendi’nin “Mesnevi Şerhi”nde geçen bu temsil yollu tefsir şöyledir: Adem ile Havva’nın izdivacından doğan netice-i sûret, “sin”dir. Nitekim Kur’ân’da, “Yâsin”, “ey insan-ey M…….” olarak tefsir edilmektedir. Sin’in sayı değeri, 60’tır. Adem ile Havva’nın sayı değerleri toplamı da 60’tır. “Ney” kelimesi de 60 olduğundan “sin” harfinin mukabili sayılmaktadır. Şu hâlde “ney”den murat, bazı Mevlevi büyüklerince Adem ile Havva’dır. “Neyistan”dan kasıt da, cennet olmuş olur. Yine burada “ney”in sayı değeri olan 60, “sin” harfine eşit olunca, “sin” de Kur’an’da Allah Resűlü’nün adı olduğundan, Mesnevi’nin ilk sözü olan “Dinle neyden…” ibaresi, “Dinle M…….”den şeklinde, yani “Hakk sözü dinle” şeklinde tefsir edilmiştir.» (Hırka-ı Tecrid. S:79)

Bu tefsirden de anlaşılacağı üzere; kadın ve erkek evliliğe niyet edib bunu gerçekleştirdikleri ÂN, tabiî olarak “O’nlaşıyorlar”; izdivaç maksadları ne ise, gerçekleştirdikleri müddetçe de sünnet’e uygun veya ters hâle bürünüyorlar.

Sünnet, Allah Resűlü’nün hâl ve sözleri… Fikr’in aksiyon’suzluğu düşünülemeyeceği gibi, Zât-ı şerifine ait olan hâl ve sözler de tâbîliğe bağlı; bir değer ifâde ettiği için, yapılması da kıymetli-kıymetlendirici olacağından “sünnet”… Fakat, tâbî olana sünnet!.. Bilmek ve yapmak arasındaki fark gibi…

Lûgattan çıkan; zahirde, evlilik ile sünnet yapılmış olsa da, “Yâ sîn” gereği, “sünnet”in “tâbî olma” mânâsına gerçekleştiğini, tâbî olunana riayetin ise, kişinin nefsi noktasınca meydana çıkacağıdır..

İzdivaç: Çift olmak, birbirine eş olmak… Müzdeviç: Evlenen. Bir kelimeye kâfiye olan… Kâfiye: Tâbî olan şey. Herşeyin son tarafı. Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması.. Kafy: Uymak. Kaasına vurmak… Mukaffa: Kâfiyeli, kâfiyelenmiş. Birbirini takip eden… MUKAFFİ: ALLAH RESÛLÜ’NÜN BİR İSMİ…

7 Ocak 2000’deki Bandırma Cezaevinde meydana gelen ve Hasan Meriç arkadaşımızın şehadetiyle neticelenen hâdiseden bir müddet sonrasıydı… Bu arada üzerinde durduğumuz gazete haberi de yayınlanmıştı.

Birkaç gündür haber üzerinde duruyor, onun üzerinden “Tilki Günlüğü”nü anlatmaya çalışıyor; adeta hatalı düşüncelere uğramamız, kitaba nasıl bakmamız gerektiği üzerinde müthiş bir şekilde çabalıyordu. Bütün konuşmaları bununla alakalıydı. Her fırsatı değerlendiriyor; bazen toplu hâlde bulunanların yanına gidiyor, bazen de çağırıp anlatıyordu. “Lokal” bölümünde, yine bir vesile ile Bandırma’da şehit düşen Hasan arkadaşımızın üzerinden anlatmaya başladı…

“- “Hav”, şehid demek.. “Havv” ise kadın…”

Tam bu noktada da sanki istihzalı bir sual soruluyormuşcasına kendi kendine bir sual sordu: “Ay, Hasan gönüldaşımıza kadın dedi!”… Ve ardından da ekledi:

” Kadın yurduna hasret duyan demektir; şehit de bu mânâda Allah’a hasret duyan… Bu mânâlardan anlamazsan, öküz gibi bakarsın ve şapşalca cevablar verirsin!”

“Kadın; yurduna hasret duyan”… Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinden:

«- Allah, insana kendi ruhundan üflediğini beyan etmekle neticede KENDİ NEFSİNE İŞTİYAK göstermiş oldu. Bilmez misin ki, insanı KENDİ SÛRETİ üzerine yarattı. Çünkü o kendi ruhundandır. İnsanın sûrette mayası bedenini teşkil eden ve ahlat denilen dört unsurdan meydana geldi. Bedeninde rutubetten hasıl olan (hararet-i gıriziyye) sebebiyle nefsinden ateşlendi…

Şu hâlde insanın insanlığını meydana getiren HAYVANÎ ruhta, Hakk’ın nefesi batın oldu… Bundan sonra Allah, insan için yine insan sűreti üzere başka bir şahsı üretti, ona da KADIN adını verdi. Kadın, kendi SURETİ üzere ZAHİR olunca, ona MÜŞTAK oldu. Bu hâl birşeyin kendi nefsine iştiyak duymasıdır. KADININ ERKEĞE VURGUNLUĞU DA BİR ŞEYİN KENDİ YURDUNA DÜŞKÜNLÜĞÜDÜR. Şu izahımıza göre, inana kadın sevdirildi. ÇÜNKÜ ALLAH DA BİZZAT KENDİ SURETİ ÜZERE HALKETTİĞİ KİMSEYE MUHABBET GÖSTERDİ… İşte münasebet buradan başladı. Halbuki SURET münasebet cihetinden en büyük ve en azametli ve mükemmel vasıtadır. Çünkü, sûret, TEK OLAN VARLIĞI ÇİFTLEŞTİRDİ. Yani Hakk’ın vücudunu ikileştirmeğe sebeb oldu. Nasıl ki, KADIN DA YARADILIŞIYLA ERKEĞİ İKİLEŞTİRDİ VE ONU KENDİNE EŞ KILDI… Şu duruma göre HAK, ERKEK VE KADIN OLMAK ÜZERE BİR ÜÇLÜK MEYDANA GELDİ. BU ARADA ERKEK, KADININ KENDİ ASLINA İŞTİYAKİ KABİLİNDEN OLARAK O DA KENDİ ASLI OLAN RABBİNE MÜŞTAK OLDU. Şu hâlde, Allah kendi sűreti üzere olan kimseyi sevmekle beraber, ona da kadını sevdirdi. o hâlde ERKEĞİN MUHABBETİ HEM KENDİ PARÇASI OLAN KADINA KARŞI HEM DE KENDİSİNİ YARATAN HAKKA KARŞI OLDU.»

“Kadın, erkeğin yarısıdır”… Bu hadîs-i şerifdir… Yarım, “sır, hisse, nasib” mânâlarına gelmekte… Evlilik-izdivac ise, “kâfiye olmak” mânâsına… Kâfiye ise en az iki mısra arasında… Nikah ile “yarım”lar “tam”lanır; hâlince de “kâfiye’leşir”; Hazret-i Mukaffî’ye tâbî olur…

LÜGATTAN “ÇOK KADIN”IN HAKİKATİ

Taaddüt-ü zevcat… Şeriatta dörde kadar verilen nikah izni; dört kadınla evlilik…

Fetva-takva meselesiyle birlikte düşünülmesi gereken bu meselede, bir’de karar kılınması üzerinde durulup, birtakım sebeblerle izin verilmiştir bu müesseseye… Şeriatın izin verdiğini ise kimse yasaklayamaz… Fakat!. Bunun gerçekleşmesi için en gerekli şartlardan biri, ilk hanımdan izin almak, onun gönlünü hoş tutmaktır ki, bunu gönül rahatlığıyla becerebilen (buna razı olabilen) var mı bilemeyiz.

“Sűretler olmasaydı, mânâlar ebediyyen tecelli etmezdi” hikmeti, taaddüd-ü zevcatda sûretlenen mânânın ne olduğunu anlamamız gerektiğini ihtar edici… Erkek ve Kadın’ı Şeyhül Ekber Hazretlerinden gösterdik; peki taaddad-ü zevcat?..

Nisa: Kadınlar… Nis’: Gizlemek. Gitmek. Kuzey rüzgarı. Sarkık olmak. Niş: (Arı, akreb gibi böceklerde olan) İğne. Diken. Zehir, ağu. Semm: Zehir, ağu. Semm: Cem’ etmek, toplamak. İyi etmek. Sem’: İşitmek. Kulak ile dinlemek. Sema: Gökyüzü. Asuman. Her şeyin sakfı. Gölgelik. Bulut ve emsali örtü…

Nisa’dan Naşi: Yeniden vücuda gelen, yetişen, yetişmiş. Delil. Dolayı, ötürü, sebebiyle… Geceleyin meydana gelip zahir olan şey. Nass: Kat’i, kesin. Kur’ân hükmü.. Kadın bu!.. Ve daha neler neler…

“Kadın, erkeğin yarısıdır!..” “Yarım”, hisse, nasib, sır!…

Vaye: Nasip, kısmet, behre… Behr: Nasibli, galip olmak… Nefesi tutulmak… Bahr: Deniz. alim. Çok bilen. Yarmak, yırtmak…

Taaddüd-ü zevcad: Bir kaç kadınla evlilik hâli!…

Dırr: Avret üzerine avret almak, evli iken bir daha evlenmek… Dırra: Kırbaç. Tura… DIRRE: SÜTÜN ÇOKLUĞU, SÜTÜN AKANI… TURRA… Der: Derr… Derr: İyi iş. İyilik. Zât, kimse. Nefs. Bir kimsenin zatı. Yüzün tazeliğinin, hastalıktan sonra geri gelmesi!..

(Don Juan)ı hatırlamanın yeri; ve onun fatihlik timsali olmasını… Süt’ün ilim ile tabir edilmesi, “taaddüd-ü zevcat” bahsi için, “çok kadın”da (çok süt-ilim) kendini arayan adam, dememizi mazur kılabilir.

Taaddüd-ü zevcat…

Taaddüd: Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme… Taaddi: Saldırma. Düşmanlık. ezme. Şeriatten ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf, âded ve mukavelenin hilafına hareket etme (İhtilaf)…

Muhâlif: Ayrılan!. Muhâlefet eden. Hilaf: Halif: Half: KUSTO!.. “HALİFE GÖRÜNECEK!”

İhtilaf?.

İhtilaf: Birisinin hâlifesi olma… Elif+hı+te+lamelif+fe… 1+600+400+30+80=1111… Mümmessil Salih İzzet Mirzebeyoğlu: 1111..

Mümessil Salih İzzet Mirzabeyoğlu=H A L İ F E !..

Kitabdaki “evlilik”, “cinsî münasebet”, “çok kadınla evlilik” meselelelerinin, ne için; hangi hakikatin zahir olması için ortaya konulduğu anlaşılmıyor mu?..

Keza; “okuyucu da burada bir yerde!” dendiğine göre, “aynı bela”ya müptela olanların bilerek, bilmeyerek, kendi nefslerinden bile gizli olarak neyi aradıkları?!

KÂŞİF VE FATİH; “ÇAPKIN SAFFET”

Halkın aklı gözündedir ya; bu zamanda da o “göz”, hep “belden aşağıda”… Halkın dile, Hakk’ın dili… Demek ki -öyle olsa da!- bir hikmeti var! O halde halkın gözünün en çok çarptığı mesele üzerinde devam edelim. Şu “çapkın Saffet”e bir bakalım!..

Saffet: Düz kaygan taş… Saf olanlar, saf yapanlar. Mustafa… Dizi, sıra… Kel.. Kanatlarını yayıp uçan kuş… Çocugun başında çıkan çıban… Temiz, halis, saf, katıksız… Toz… Rüzgâr, yel… İçinde yapmacık ve uydurma birşey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz… Süzülmüş… Kuru ot… Tüylü ve yünlü hayvan… Sille vurmak, tokat atmak… Bir şarap cinsi… Bir adam yüksekliğindeki duvar… Gönül şenliği, eğlence… Hava açık ve ayaz olmak… Yüzü beyaz olan düz taş… Safha… Levha… Cins at… Üç ayağı üzerinde durup, dördüncü ayağınının tırnağını dikip duran at… Yel, rüzgar, koku… Gemi. (TG. 1/132)

“Saffet”, işte böyle bir mânâ hizası teşkil ediyor. Peki ya “çapkın Saffet”?..

«- Saffet deyince, şu dünyaca ünlü çapkınlık şampiyonu roman kahramanı Don Juan geliyor akla… Üstadım’ın devrinden Buhan Toprak’ın Fransızlarca “entellektüellerin entellektüelleri” diye vasıflandırılan Andrea Suarez’den bir tercümesi: Don Juan ve Dünya İhtirası

-“ (Don Juan)… İnsanların en ihtiraslısı ve en faidesiz olarak ihtiraslısı… Çünkü sadece ihtiras olduğu halde, (sceptique-şüpheci)dir. Mizacının, varlığını bildirdiği ve hatta istediği şeylerin hepsini ruhu inkâr eder. İki mesafe ondandır. Belki (Sancho) ile (Don Quichotte) arasındaki ihtilaf daha az şiddetlidir. Zira bu ikisini karıştırmak, kimsenin aklına gelmez. Lâkin bu müthiş (Don Juan)da, ikisi yüzyüze gelirler ve çatışırlar. Biri ötekinin lehine veya aleyhine biteviye hıyanet ettikleri, öldüresiye bir boğuşmaya girişirler… Bu (Don Juan) doymak bilmez. Zira ihtirası asla kendini doyuracak bir mevzua rastlamaz ve alaycı tabiat onu öyle yetiştirmiştir ki, hiç doymadan daima ister. Onun felaketi bundadır. (Commandeur), onun taş kesilmiş vicdanıdır. Onu yenmek ve yere sermek için yıldırıma ihtiyacı yoktur. Yıldırım onu yakmaya bile yetmez. Ancak kendi kendini zorlaması ile teslim olmaya, (Hospice de la Charite)de cüzzamlılara hizmete gitmeye mecbur kalacaktır.

Baştan aşağı ihtiras ve sadece şüphe; inşa edebilen ve her ân “hayır, inşâ ettiğim kötü, beni sıkıyor, beni iğrendiriyor…” diyebilen bir iktidar, böyle bir adam, üstün bir şeydir. Ümitsizliğin yıprattığı kararsız bir kahramanı yalnız Allah kurtarabilir… (Don Juan) aşka ihanet etmez, sadece ondan mahrumdur. Vefasız değildir. Bu dünyanın ve fani hayatın şeyleri (Don Juan)a ihanet ederler. Bütün bu kadınlar onun için deli olmuşlardır; fakat hiçbiri kendisi hakkında onu çıldırtamaz. Bu kadınların hiçbiri, ihtirasta bu adamın çoşkunluğuna, istediğine ve ebediyyen arayıp bulamadığına denk değildir. Hah, mesele yatak ve yavru yapmak meselesi değil, bütün bir dünya inşâ etmektir. Vefâsız?.. Herşeye rağmen kendine sadık kalan bir kahraman için, bu kelimenin mânâsı var mıdır…

(Don Juan)ın ihtirası elde etmek için değil, yalnız fethetmektir. Mevzuya aldırmaz. Onu fetheder etmez, atar. Henüz ulaşmadığına kıymet verir… Hıristiyanlar arasında bütün büyük harp adamları son derece bedbindirler. Hatta (Napolyon): “Bir harp meydanındaki insanlara piyonlardan fazla kıymet vermemek, bedbinliğin kemalidir. Fatih için insan yoktur; yalnız acemi nefer vardır. Nefeler, devletin kiralanmış hayvanlarıdır. Bütün büyük aksiyon adamları hakikatte harp adamıdırlar” demişti.

Şu halde (Don Juan) bir harp adamıdır, fatihlerin örneği ve en safı, en hakikisidir. Zira elde ettiklerini anında terkeder.» (TG. 3/567-568)

Hemen iki tedai… Bir tanesi -Saffet’i anlayabilmenin yoludur- Üstadımız’ın Kumandan MİRZABEYOĞLU’na ithaf ettiği “noktalamalar”dan biri olan “Kadın”:

-“ Kadından kendisinde olmayanı isteriz;

Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz…”

Bir diğer tedai ise, O’nun umumiyetle kızgınlık demlerinde söylediği, “fethettiğimiz alanda fatihlik oynuyorlar” sözü; ta yukarıdan beri yazılanlardan anlıyoruz ki, bir mânâda, kibar ve latif bir sövmede bulunuyormuş meğer!!!

Romandaki “çapkın Saffet”in ne mânâya geldiğini zannedersek hissetmiş olduk: O, mevsimden mevsime geçişin, büyük çapalı mânâ gemisinin usta bir denizaltı adamı!.. Rota, pusula, kılavuz ve işaret!… “Saffet”, bu!..

O, bir kâşiftir, keşfeder; fatihdir, keşfedileni fetheder. Ve sonra da başka yerlyeri keşfetmek ve fethetmek için çeker gider. “Kusto” onunla keşfedildi; “Kust” onunla fethedildi!…

Sitt: Kadın… Sitte: altı. (6)… Vav: 6… altı-6: Tilki!…

“Sapık ilişkiler günlüğü” diyorlar ya, “kadın” teması olduğundan… TİLKİ, KADIN; “TİLKİ GÜNLÜĞÜ”, “KADIN GÜNLÜĞÜ”!.. İSMİYLE MÜSEMMA BİR ESER BU KİTAB

Bu kitab, “kainat muhasebesi”nin canlı, capcanlı eseri!.. “Ben kimim?” suali etrafında yapılan, aranan ve bulunan “hüviyet”in eseri!.. Tabiî olarak da capcanlı bir “nefs muhasebesi”… Herşey “kadın”da.. Ve onun “tilki” gibi kurnaz oluşuna nazaran, ıstırâbda; kadın ıstırâbında, kadında ıstırâbda.. İşte kitab, bunun nasıl olduğunu, olacağını gösteriyor.

NETİCE; “KUST’UMUZ” NE VE NEREDE

İbda Mimarı, bu kitabın “DÜNYADA TEK!” olduğunu söylemektedir. “Ruhî mâcera”nın roman olması, her insanın da AYRI hususiyetlere sahib olmasından ötürü (mâcerası başka olacaktır) elbette, bu iddia doğru olduğu gibi, “okuyucu da bunun içinde bir yerde” söziyle, “TEK’LİKTE” kalmak istemediğini de anlıyoruz. “Bilmek, yapmak içindir” ise eğer, kitabdan hareketle, herkesin kendi “ruhî mâcera-romanı”nı yazması veya takib etmesi gerekiyor.

“Bağlılıkta şahsiyet olmak!” deriz ya, kuru bir “bağlıyım!” yerine, bunun nasılını gösterici bir tavır; O, “Kust”una ulaşmış ve muradına ermiş, biz de “şahıs-ferd” olarak KENDİ “KUST”UMUZU BULMALI ve bağlılığımızı göstermeliyiz.

Bu ise, lûgâttan kelime cambazlıkları yaparak değil, “şahıs”ın “çile” mânâsına binaen, mukabil bir ıstırâb heykeli olarak çaba göstermemizi gerektiriyor. Çünkü kitabın, “dünyada tek!” olma iddiası böyle doğrulanabilecektir. “Tam benzer” mânâsına roman, ulvi ve ruhî roman olması da… O, nasıl kitab ile Üstadını doğrulamış ise, biz “bağlılık iddiacıları” da, “ruhî mâceramız” ile O’nu doğrulatacağız; bağlısı olma iddiamız bunu gerektiriyor! Kuru kuru değil, “iş ve eser” ile!..

Metris’te bunu da söylemişti; “hadi izin verdim, yazın bakalım bir “Tilki Günlüğü”, diyerek… Burada, “yaptığınız “Tilki Günlüğü olamaz; çünkü o yapıldı” mânâsı yanında, o formasyona ulaşıldığında ZATEN buna -bizim- açımızdan gerek kalmayacağının da ihtarı var! Biz, zaten ONDAN hareketle iş yapacaksak, yaptığımız ONDAN BAŞKASI olamaz ki!.. O sözün gayesi, bizi kışkırtmak, kızıştırmakla irtibatlıydı.

Kust, “benzerlerini oluşturan” mânâsına gelir. “Benzerler” nerede?.. Neredeyiz?..

“İşte bütün mes’ele!..”

II. KISIM:

GİZLİ SIRLAR VE İSA RÛHULLAH; İBDA!..

“Tilki Günlüğü” isimli altı cildlik eser, nakış nakış işlenmesi, maddenin ve ardındaki sırların hissedilebilmesi için herdâim kullanılması, “başucu kitabı” olarak kabul edilmesi gereken bir hüviyete sahib…

Amma velâkin öyle olmuyor, olamıyor; muhatab biz isek, öyle dolduramıyoruz: Tâbiatiyle de, O’nun söylediği üzre, “meseleler morgta!” durumu şekilleniyor.

Marksist diyâlektiğin ilkeleri, Kemalizmin ilkeleri veya “aslan cimbom sarı kanarya kadrosu” meraklılarınca nasıl ki bir nefeste sayılabilir; aynı şekilde, “ibda… kendinden zuhur… ferd hakikati… temel prensipler… cephe tarzı… devlet ismi ve teşkilâtlanması” vesaire hususlar da bizce bir nefeste hatmedilebilir, söylenebilir.

Bu hâl olması gereken bir “ilk hâl”dir, tabiîdir. Elbetteki ezbere soyundan -taklidî- bir hâl, derinlemesine -tahkikî- bir tahlil için atılmış adımdır; mesele ve diğerlerinden fark, bu noktadan itibaren başlıyor; başlaması gerekiyor: Ezberde mi derinleşeceğiz yoksa ezberlediğimizin vermek, hissettirmek istediği, kastettiği “mahsus fikri” mi kalb-i muztaribimize söyleteceğiz?..

İşte bütün mesele!..

“Tilki Günlüğü”, öylesine, sanki “İbda fikri”nin bir tezhibi-süsü olarak yazılmış da, “süsümüz olmasa da olur!” veya “her süsleme gibi girift” değerlendirmesine tâbi…

Olur mu böyle bir şey?.. Ne yazık ki biz “olduruyoruz!..”

Oysa…

EN BAŞA ALINMASI VE ORADAN HAREKETLE “FİKRE”, TABİATIYLA DA HAYATA SARKILMASI GEREKENDİR “TİLKİ GÜNLÜĞÜ”…

“- “Ben kimim?” diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir… “Ben” … Bütün hayat, bu soruya cevab vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!..

“Ben kimim?” ve “ölüm nedir?” sorusunun bitişikliği üzerinde, nevi şahsıma mahsus bir nefs murakebesi… Hayat ve ölüm… Alındığı yere nisbetle, meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul… Bütün dava, hayatın gâyesi, malûmu meçhullükten kurtarmak!..

Hayatın gayesi olan “ölmeden ölme sırrına ermiş” bir kahraman: Necib Fazıl Kısakürek… Ben varım da, o yok; veya asıl var olan o da, ben yokum… Bir tür hayat ve ölüm bitişikliği!..

Bana 1982 yılının Kasım ayından başlayarak binbir defa “benim bir takdim yazım olacak, bütün hüviyetin görünecek!” diyen o adam, perdenin ardına çekilirken beni bir malûmla başbaşa bıraktı: Hüviyetimi çerçeveleyen takdim yazısı… Ve bir meçhulle: Ne, nerede, hangisi?..

İnsan aradığının ne olduğunu bilmeden, bulduğunun da ne olduğunu bilmez; bulunan aranır sırrı… Aramadan bulamazsın; aranan bulunur sırrı… Bu iki sırrı, İmâm-ı Rabbânî Hazretlerine ait büyük bir ölçülendirmenin ışığında görmek gerek:

– “Gitmekle bulmak ve bulmakla gitmek aynı zamanda olmalıdır. Birinin öbüründen ayrı buluması caiz değildir!”

İşte, doğrudan doğruya bu sırrın vasıflandırılması hâlinde, teşhis için tecrit ve tecrit için teşhis hikmetine denk, kaçtıkça kovalanan ve yakalandıkça kaçan, Üstadımın sadece şahsıma sunduğu ve bu romanda “Yevmiye” başlığı altında geçen “reçete”lerin mânâsını kuşatıcı bir takdime muhatab oldum:

– “Dünya Çapında Bir Hâdise – Kaptan Kusto Müslüman!”

Ben Hafiye, Üstadım Ufuk, bu malûm üzerinde yaşadığım ruhî macera… Bu maceranın hâl ilânı, bâtın kahramanların ifâde ettiği şu hakikâtin içindedir:

– “Dost elinize yapışıp kendisini aratmak için sizi kapı kapı gezdirir.”

O’nun “ben” macerasının “romanı” olan “Tilki Günlüğü”, ASL’dır; “takdim yazısı”nın peşinde giderken TABİÎ bir netice hâlinde de İBDA FİKRİYATI inşâ ediliyor…

Dikkat!..

Bu mesele öncelik ve sonralıktan azâde ve vâreste tutulması gereken bir husus olarak ele alınması gereken bir hâl olmakla beraber, YİNE DE bir “ilk” lâzım gelmesi gerektiğine binâen söylenecek söz, o “ilk”in, “Tilki Günlüğü”nde kastedilen “mahsus fikir” olduğudur; “Kusto Lûgatı” kısaca…

Ve öncelik – sonralık meselesinin, yukarıda kaydedilen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin büyük hikmeti çereçevesinde anlaşılması gerektiğini ifâde edelim…

İlk… Evvel: İlk. İbtida… Evvel: Elif + vav + lam… 1 + 6 + 30 = 37. Hal: Ben, benek… Ha + lam… 6 + 30 = 36… Evvel – İlk, bir “elif” farkıyla, “Ben”e denk..

Tevle: Sihir, efsun… Tevli’: Bir nesneye beyaz yapmak… Tevli’: Te + vav + lam + ayn… 400 + 6 + 30 + 70 = 506… Abdülhakîm: Ayn + be + dal + lâm + ha + kef + ye + mim = 184… Mirzabeyoğlu: Mim + re + ze + elif + be + ye + vav + kef + lâm + vav = 322… Abdülhâkim Mirzabeyoğlu: 184 + 322 = 506!..

Evvel’den Te’vil: (Tef’il veznindendir.) Bir nesneye red ve ircâ etmek. Döndürmek. Te’vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, Rücu’ mânâsına olan “Evl: Elif + vav + lam” den alınmıştır. Bazılarınca da Evvel : Elif + vav + lam” lafzından alınmış olup, kelâmı evveline sarf ve ircâ eylemektir. Bazılarınca da hükümet ve siyâset mânâsına olan “İyâlet”den alınmıştır ki, te’vil eden kimse, zihin ve fikrini, kelâmdaki sırrın tetebbuna taslit etmekten ibârettir ki, kelimeden maksud olan mânâ zahir ve söyleyenin muradı âşikâr ola. Te’vil, bundan başka “rüya tabir etmek” mânâsına gelir ve “hoş kokulu bir nebat” adıdır… Te’vil: Te + elif + vav + ye + lam … 400 + 1 + 6 + 10 + 30 = 447…

“Tilki Günlüğü”, hayatı rüyâ kıvâmında yaşamanın; bu mânâda da, rüya gibi hayatı te’vil – tabir etmenin kitabı… Kitab, basit bir “rüya tabirnâmesi” değil, hayatı her ânı ve ayrıntısiyle, girinti ve çıkıntılariyle tabir etmenin anahtarı… Maddeyi ve maddenin ardındaki sırları AÇICI anahtar kitab…

Rüya: Uykuda görülen misâlî âlem. Düş… Ruya: Yerden biten (bitki) … Re’y: Görüş, görmek, rey. Hüküm ve itikad. Kıyas etmek. Bir iş hakkında söylenen söz ve fikir… Reyya: Güzel koku.. Ruy: Ru’… Ru’: Kalb, fuad. Kalbde korku arız olacak yer… Zihin ve akıl… – Ru: Olan, biten.. Ru (Ruy): Yüz, cihet. Sebeb, çehre…

Rüya, rey, ru arasındaki ilgi ve alaka, tevil ve tabirin sadece “rüya”ya müteallik bir mesele olmadığını, hayatı kuşatıcı olduğunu ortaya koymakta.. Rüya’nın “misâl âlemi”nden bir hüküm olması, “misâl”in ise “açıcı” mânâsı, hayatı rüya kıvamında seyreylemek ve zevkeylemenin, “lügât nizâmı”nın da bir delili olsa gerek; keza “Tilki Günlüğü”nün de muhteşemliğinin (muhteşem ve muazzam TEK’liğinin) de!.

Bu kitabda “her şey” var; “kaydedilmiş” … Bunu söylüyoruz; inanan inanır, inanmayan ise “nasib meselesi” tabirine dahil… Neticede bu, -O’nun bir “Levha”sında geçtiği üzre- “bir inanç işi!..” İnanç’ın mücerred ile müşahhası öpüştüren hüviyeti, “herşey bu kitabda!” hükmünün de müşahhas zeminde ortaya konulmasını lüzûmlu kılıyor. O, bunu kitabda; fikrinde ve her nefes alıp verişinde yapıyor… O’nun bu yaptığının kendi zaviyemizden (-rûya’mızdan-) nasıl anlaşıldığı ve “herşey bu kitabda!”nın sözden fiile nasıl geçirilebileceğine hissemizce bir misâl, “Tilki Günlüğü Üzerine Bir Sondaj” isimli makalemizde…

Kitabı, kendisinden iktibaslarla anlatmak, kendi kendine tercüman eylemek, bir tarzdır; bunun yanında kitabı “hayatın içinde” tanıtmak da bir tarz… Yukarıda bahsi geçen makalemizde de ifâde ettiğimiz üzere, bizim tercihimiz ikinci tarzdır. Böylece “teorik” açıklamadan (ve belki daha da fazla kafa karıştırmadan!) ziyâde, pratikte işleyişiyle kitabı tanıtıyoruz; keza, bu şekilde “kendimiz” de yazdıklarımız nisbetinde eşe-dosta zekâ kabiliyetimizi ayân ve beyân ediyoruz!..

Hayat devamlı çözülmesi gereken bulmacalar, açılması gereken kilitlerle dolu ve daim… Bulmacada doldurduğunuz her kare, ayrı bir bulmaca karesinin işareti; çözdükçe bulunan, buldukça da çözülen… Bu çözüş, sabra, azme ve bilgiye bağlı; muhtaç… Bu üçlü mevcut değilse ya bırakır gidersiniz veya vaktinde çözemezsiniz. Esasta, bırakıp gittiğiniz veya vaktinde çözemediğiniz “kendi” bulmacanızdır.

“Tilki Günlüğü” işte böyle, vakt-i zamanında çözülmüş, çözüldüğü yerde de yeni bulmacalar (“Levha” ve “Düşvârî” devam ettikçe!) ikrâm eden “müteşabih” bir hitab!.. Hayat, herşey, onun içinde fakat, “görene, köre ne!..”

Mesela, bazen bir hâdise oluyor, o günkü bölümde de, “gerçek hayat”ta geçen hâdisenin kahramanının yerinin veya vukuatın ismi geçiyor… “Olmaz, olmaz!” elbette de, Kitab, bu kadar basit ve açık değil… Elbette böyle birebir tevafuklar olabilir, olur ama onun “işâreti”nin daha kapalı olduğu yerler de var.

5 – 7 Ocak 2000’de Bandırma Cezaevi Direnişi’nde, Hasan Meriç arkadaşımız şehid oldu… Tevafuk, “Metris Karargahı”nda -mesela!- “misafir edilen” diyelim avukatın da ismi “Meriç” idi… Keza, Kitab’da 7 Ocak başlığı altında yine “Meriç” sözkonusu… Bunların hepsi “kör gözlere şifâ!” kâbilinden gözleri çıkaracak derecede göz plânına çıkan hâdise ve “tevafuklar” … Fakat bir “Levha”da geçen “bol elbise” formu ile bunların “tek”te kalması, bu satırların yazarının daha çok dikkatini çekici: “Bol elbise”, tabirde “ölüm” demek; hele “birkaç tane” alma niyetinden vazgeçip, bir adet “bol elbise”de durulması, o gün “Karargah”da yaşanan hâdiseleri, son ânda gelen haberleri bilenler için daha da mânâlı… Evet; o gün belki birden çok (hem Bandırma hem de Metris’de!) şehid olabilecekken…. Allah’ın yardımı, erenlerin, büyüklerin himmetiyle diyelim, “sipariş” ertelenmişti…

Anlatmak istediğimiz şu: Birebir tevafuk elbette olabilir, olur da, ama Kitab o kadar kolay bir kitab değil; öyle olsa “Hahambaşılık”ın sevinç çığlıklarını cümleâlem duyardı!..

Müteşabih(e): Birbirine benzeyenler. Fık: Mânâsı açık olmayan âyet ve hadîs. Kur’ân-ı Kerim ve hadîslerin mecâzî mânâlara gelen ifadeleri… Zahirî mânâsı kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoliyle hakikâtlerin beyânında kullanılan ifâde… Müteşabih(e): Mim + te + şın + elif + be + he. 40 + 400 + 300 + 1 + 2 + 5 = 748

İbhâm: Mübhem. Kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmak. Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması. Baş parmak. İbhâm: Elif + be + he +elif + mim… 1 + 2 + 5 + 1 + 40 = 49. Ebu-l-Hasîn: Tilki… Ebu-l-Hasîn: Elif + be + vav + elif + lâm + ha + sad + ye + nun… 1 + 2 + 6 + 1 + 30 + 8 + 90 + 10 + 50 = 188… Günlüğü: Gef + nun + lam + vav + gef + vav… 20 + 50 + 30 + 6 + 20 + 6 = 132… Ebu-l-Hasîn Günlüğü: 188 + 132 = 320!.. Müteşabih Ebu-l-Hasîn Günlüğü: 748 + 320 = 1068. Elf: Bin sayısı… Ünsiyet eylemek, dost… “1068”; “Dost 68”: Dost Ebu-l-Hasîn Günlüğü!..

Muhyî: Maddî ve manevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânâlarında olup, Allah’ın bir ismidir.. Muhyî: Mim + ha + ye + ye… 40 + 8 + 10 + 10 = 68

Müteşabih Ebu-l-Hasîn Günlüğü / Tilki Günlüğü = MUHYÎ

“Tilki Günlüğü”, -bahsetttiğimiz üzre- O’nun “nev’i şahsına münhasır” bir “Ben Kimim!” suali etrafında dönen “rûhî macera”sının romanı; “16 Eylül”ün “Vâridât”ının (1. cildin sonu) son cümlesi ise, “ben muradıma erdim!” Hüviyetini keşfetmiş!.. Keza, yine aynı yerde, “okuyucu da bunun içinde bir yerde…” ifâdesi mevcut… “Okuyucuya” da “hüviyetini – ben’ini” buldurucu; kendinden zuhurunu gerçekleştirici; bu mânâda da, “MUHYÎ KİTAB” vasıflandırmasına -lûgât nizamında da görüldüğü üzre- tâbî!..

Müteşabih ile ibhâm ilgisi malûm… İbhâm’ın ebced değeri ise 49!..

Dekdak: Kum yığını… Dekdak: Dal + kef + dal + elif + kef… 4 + 20 + 4 + 1 + 20 = 49. Dekdeke: Yerin deprenmesi. Zelzele.. “Tilki Günlüğü Zelzelesi!..”

Mehd: Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. Yeryüzü. Yayıp döşemek. Kâr kazanmak. Hazırlanmak… Mehd: Mim + he + dal… 40 + 5 + 4 = 49… Aynı harflerle, bir “ye” (takviye harfi) fazlalığıyla, “Mehdi”: Hidâyete eren veya hidâyete vesile olan. Sâhib-üz-zaman.. Mehdî: Mim + he +dal + ye = 40 + 5 + 4 + 10 = 59

Dimne: Tilki… Dimne: Dal + min + nun + he… 4 + 40 + 50 + 5 = 99. Günlüğü: 132. Mehd(î): 59… 99 + 132 + 59 = 290… Mehdî/İbhâm Dimne Günlüğü: 290!.

Fatır: Benzeri bulunmayan şeyi yaratan… Fe + elif + tı + re = .. 80 + 1 + 9 + 200 = 290..

Mehdî Tilki Günlüğü = Fatır!..

Fatır!.. Mübdi’: Nümune ve benzeri yokken birşeyi yeni olarak keşfeden. Benzeri bulunmayan bir iş veya eser ortaya koyan… İBDA’: Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız, yaratması ve icadı. Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd… İbda’ yapabilene MÜBDİ’; eserlerine de BEDİ’A denir…

Tilki Günlüğü = İbda!…

İsmiyle müsemma; ve “fikr”, ne kadar muhteşem ve muazzam örülmüş…

Mübdi ile aynı aslî harflere sahip fakat okunuşu farklı; “Mübdi” (Bedâ’dan): Gizli sırları açıklayan. Başlayan. Herşeyi hiçten halkeden…

“Gizli sırları açıklayan”… Tilki Günlüğü!..

Çok verilen bir misâldir: Bir masa üzerindeki vazoyu düşünelim… O masanın etrafında da insanlar olsun… Herbir insan durdukları noktadan vazonun bir kısmını görecektir; vazonun, göremediği tarafındaki vechesini tahayyülüne havale edecektir.

Vazonun bize anlattığı, hayatın -hani şu “reel”, gerçek, kaskatı! hayatın – da “müteşabih” ve “ibhâm” cihetine (de!) sahib olduğu, tabiatiyle de tevil ve tabire muhtaç olduğudur. Burada unutulmaması gereken -ayağın kaydığı noktadır!- “reel hayat”ın da bir hakikâti – vücûdu olduğu fakat onun “bir şey” anlattığıdır: Vazo bir “realite” dir; fakat nedir?!

İşte bütün mesele!..

Hazret-i İsa Aleyhisselâm… Lâtince ismi “Natavitas Kilisesi” olan “Milâd Kilisesi”nin İsrail askerlerince top-tüfek mermileriyle bombardımana tutulduğu günlerde ismiyle yüreklere su serpen büyük peygamber… Rivâyete göre, “Milâd Kilisesi”nin altındaki mağarada mucize gerçekleşiyor, doğuyor.

Daha dünyaya adımını attığı ân Yahudilerle mücadelesi başlıyor. O’nun “babasız” olarak dünyaya geldiğine inanmıyor Yahudiler; hem Hazret-i Meryem’e hem de Hazret-i Zekeriya’ya iftira atıyorlar. Ömrü boyunca Yahudilerin nefret nazarlariyle mücadelede…

12 Havari’den biri olan Yahuda İskariyot’un “hileli düzeni” ile öldürülmek isteniyor. Fakat mucize gerçekleşiyor ve “ref'” ediliyor; O’nun yerine ise “sûreten” ona benzetilen Yahuda İskaryot yakalanıyor ve çarmıha geriliyor.

Hazret-i İsa hayatta ve göktedir; Allah Resülünün bildirdiğine göre de, “Kıyamete yakın yeryüzüne teşrif edecek, Hazret-i Mehdî ile bir olup Deccal’i ve ordusunu yenip, İslam’ın dünya hakimiyetini” kuracaktır.

Sene ’92…

O konuşuyor, meseleleri hallediyor. “Tilki Günlüğü” de çıkmış; hem ondan bahsedip bizi şevklendirmeye hem de “Mehdî – İsâ” gibi müslüman camiada çokça konuşulan (kıyamet âlâmetlerini) meseleleri bize anlatmaya çalışıyor. Bir ara şöyle bir söz sarfediyor:

– “Hazret-i İsâ bekleniyor; O, aramızda, burada ama GÖREN KİM?”

Şoktayız!..

Yine…

Metris’teyiz… O, son dönemde, tabiri caizse, Saadeddîn Ustaosmanoğlu ağabeyimizle “halvette”; devamlı onun “bölmesi”nde, dışarıda “volta” atılacaksa yine onunla… O ânlardan birinde, Saadeddin ağabeyimizin naklettiği bir sözü:

– “Düşünebiliyor musunuz, Saadeddin!.. Hazret-i İsâ’yı göreceğiz… Bir büyük Peygamberi…”

İsa: Dört büyük peygamberden birisidir.. İsa: Ayn + ye + sin + ye… 70 + 10 + 60 + 10 = 150. Ruhullah: Allah’ın emriyle meydana gelen. İsâ Aleyhissselâm’ın bir ismi…. Ruhullah: Re + vav + ha + elif + lam + he… 200 + 6 + 8 + 1 + 30 + 5 = 250

İsâ Ruhullah = 250 + 150 = 400!..

Keşf: Açmak. Olacak şeyi önceden anlamak. GİZLİ KALMIŞ BİR ŞEYİ MEYDANA ÇIKARMAK… Keşf: Kef + şın + fe… 20 + 300 + 80 = 400!..

Dindeki gizli kalmış hikmetleri açık etmek = İbda!.. Mübdî ya!..

Elf : 1000 Sayısı… Dost… 400 + Elf = 1400!..

Hicrî 1400, milâdi 1979 – 1980’e denk geliyor.

Topal Şükrü Efendi’nin kâsidesinden:

– “Eriş ey avn-i şeriat, eriş ey muhyiddin! / Elem-i rîş cefâsından erişti o reze!..”

Erişti: Elif + re + şın + te + elif (veya he): 902 (906) O: Vav… Vav: 6… Reze: Re + dat + elif + ayn: 1071… Erişti o reze: 902 + 6 + 1071 = 1979 ve 1983!..

İzzet: Ayn + ze + te… 70 + 7 + 400 = 477… Erdiş: 506… İzzet Erdiş: 983!..

“1400”…

Salih. Sad + elif + lâm + ha… 90 + 1 + 30 + 8 = 129… İzzet: 477… Mirzabeyoğlu: Mim + ye + re + ze + elif + be + ye + vav + gayın + lâm + vav… 40 + 10 + 200 + 7 + 1 + 2 + 10 + 6 + 100 + 30 + 6 = 1312… Mehdî: Mim + ha + dal + ye… 40 + 8 + 4 + 10 = 62… Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu = 1980!..

İSA RUHULLAH = MÜBDÎ = MEHDÎ SALİH İZZET MÎRZABEYOĞLU.

İşin bir de bu vechesi var!..

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!