“Tolstoy” – Dimitri Sergeyeviç Merejkovski

0
162

Rusçadan Tercüme: KENAN DURDU, MAYSA ÇAŞEMOVA

TAKDİM

Dimitri Sergeyeviç Merejkovskiy:14 Ağustos 1865 – 9 Aralık 1941) Romancı, şair, din düşünürü ve edebiyat tenkitçisi. Rus Şiirinin Gümüş Çağının yeni ufuklar açan, Sembolist hareketinin öncü ismi kabul edilen Merejkovski, şair karısı Zinaidia Gippius ile birlikte iki defa siyasî sürgüne mecbur edilir. İkinci sürgün yıllarının tamamı (1918–1941) Fransa’da geçer. Sürgün yılları boyunca Merejkovski Sovyet Rusya’ya sadece eleştirici bir tavır takınmakla yetinmez, aynı zamanda alternatif arayışlar çerçevesinde ve Mussolini başta olmak üzere birtakım siyasilerle ilişkiler geliştirmeye de ağırlık verir. Merejkovski, hem apokaliptik Hristiyanlığa bakışıyla nevi şahsına münhasır bir din yorumcusu olarak, hem de coşkun idealizmle edebî yenilikçiliği birleştiren felsefî tarihî romanların yazarı olarak, dokuz defa Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilir ve 1933 yılında bu ödülü kazanmaya çok yaklaşır.

Merejkovski bizde pek tanınmış bir isim değil veya birkaç roman çevirisiyle yeni yeni tanınan bir isim… Doğrusu, E. H. Carr’ın “DOSTOYEVSKİ” isimli biyografisinde yazarın “TOLSTOY VE DOSTOYEVSKİ” isimli 2 ciltlik eserine değinilmeseydi, bizim de dikkkatimizi çekmeyecekti. Türkiye’nin Tanzimatla başlayan ve bir türlü sonu gelmeyen “muğlak” Batılılaşma serüveni açısından baktığımızda, yüz küsür yıl önce yayımlanan bu eserin bugüne kadar varlığından haberdar olunmaması gerçekten izaha muhtaçtır. Bir anlamda bu açığı kapatma adına, işte sözünü ettiğimiz eserin birkaç bölümünü Maysa Çaşemova ile birlikte çevirdik veya çevirebildik. Zira eser felsefî metinler seviyesinde zorluklarla dolu. Teklifimi reddetmeyip kabul ettiği için M. Çaşemova’ya çok teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dilerim. (K. Durdu)

Tolstoy’un eserleri hayatı ve kişiliğiyle öyle bire bir ilişkilidir ki, bir diğeri hesaba katılmadan onlardan bahsetmek mümkün değil; onu bir sanatçı, düşünür ve kanaat önderi vasıflarıyla tanımadan önce insanî yönleriyle tanımak gerekir. Tolstoy’un yetmişlerin sonu ile seksenlerin başı arası dönemde sadece şahsî hayatını değil, zihin dünyasını ve yazarlık faaliyetlerini de radikal bir şekilde etkileyen dinî ve ahlâkî dönüşümün Rus toplumunda ve kısmen de eleştiri dünyasında onun hayatını iki safhaya ayırdığı yönünde bir kanaat yerleşmiştir. Buna göre o, hayatının ilk yarısında sadece büyük bir yazar, belki de büyük bir şahsiyettir, fakat yine de insanî hasletleriyle, Rus sevinci ve hüznüyle, kuşkuları ve zaaflarıyla âşinası olduğumuz dünyadan biridir. Hayatının ikinci yarısında ise o, tarihî ve kültürel hâdiselerin şekillendirdiği şartlardan doğmuştur. Kimisine göre diğerkâm bir Hıristiyan, kimisine göre bir tanrıtanımaz ve kimisine göre bir mutaassıbtır o; kimisine göre ise bir filozoftur ve hattâ onu bir Sokrat, Buda, Konfüçyüs kadar en yüksek ahlâkî aydınlanmayı yaşamış yeni bir dinin kurucusu olarak görenler de vardır. 1879’da kaleme aldığı “İtiraflar”ında bizzat kendisi de bu yeniden doğuşu itiraf edecek; dinin biricikliğinin, kesinliğinin ve nihailiğinin altını kalın çizgilerle çizecektir.

– “Bundan beş yıl evvel başıma çok tuhaf bir şey geldi: İlkin bir hayretin içine düşüyor, hayattan kesiliyor, kopmalar yaşıyor, âdeta nasıl yaşayacağımı, ne yapacağımı bilemediğim bir girdabın içine düşüyordum. Hayattan o kopmalar esnasında, mütemadiyen aynı sorular musallat olurdu bana: Yaşamak niçin? Peki, ya sonra? Âdeta, yaşaya yaşaya, döne dolaşa bir uçurumun kıyısına varmıştım. Ölmekten başka bir şey yoktu beni bekleyen. Tüm benliğimi kaplayan tek arzuydu ölmek. Eskiden mutlu bir insanken, şimdi her gece odama çekilip kendimle baş başa kaldığımda, kendimi asmaktan korkar olmuştum ve hayatı en kolay yoldan terk etmeye heves etmemek için ava tüfeksiz gider olmuştum.”

Kendi ifadesiyle, onu bu yeis ve intihar fikrinden, Allah’a inanan basit köylülerle, müjiklerle yakınlık kurması kurtarır.

– “Sade halk tabakasıyla iç içe yaşadığım iki yıl beni kökten değiştirdi. Benim de içinde bulunduğum varlıklı elit tabaka bana yalnızca tiksinç gelmekle kalmadı, nazarımda mânâsını büsbütün yitirdi. Muaşeret âdabından muhakeme tarzımıza, bilimden sanat anlayışımıza kadar her şey bana farklı bir veçheyle görünmeye başladı. Bütün bunların içi boş, mânâsız şeyler olduğunun idrakine vardım. Kendimden nefret ettim ve hakikate teslim oldum. Ancak o zamandır ki hayatın gerçek mânâsını kavrar oldum.”

En muteber biyografiler, en muvazaasız olanlardır. Tolstoy’un hayatına dair yazanların en güveniliri S. A. Bers de -yazarın eşinin ağabeyidir-, “Hatırat”ında, Tolstoy’un entellektüel faaliyetleriyle sosyal münasebetlerinin seksenli yıllardaki bu köklü değişiminden söz eder.

– “Tüm benliğini saran son on yıldaki bu değişim, kelimenin tam anlamıyla kökten bir yenilenme oldu onun için. Bu değişim, sadece şahsî hayatını veya diğer insanlarla, canlılarla münasebetini değil, fikir mesaisini de etkiledi. Lev Nikolayeviç Tolstoy, yakınlarına sevgi ideası’nın canlı bir timsali hâline geldi.”

Karısı Kontes Sofya Tolstoy’un şahitliği daha yüksek bir kesinlik taşır:

– ““Levoçka’mın nasıl değiştiğini bir görsen!” diye yazar ağabeyine 1881 yılının başında, öyle değişti ki o, artık tamamen dini bütün bir Hıristiyan oldu.”

Şayet Tolstoy’un kendi sanat eserleri, ilk günlüklerinden son günlüklerine kadar hayatına ayna tutmaktan başka bir şey olmayan elli yıllık kocaman günlüğü ve sayısız ayrıntıyla dolu “İtiraflar”ı olmasaydı, böylesine sağlam ve güvenilir şahitlerden kuşkuya düşmek zor olabilirdi.

Bütün zamanların ve milletlerin edebiyatında Tolstoy gibi hayatının en şahsî, en hususi ve bazen en mahrem yanlarını böyle cömertçe veya ar duygusu taşımadan yazan başka bir örnek bulunması şübhelidir. O kendisi hakkında söylenecek ne varsa anlatmış gibi; onun kendi şahsı hakkında tüm bildikleri, bizim onun hakkında bildiklerimizden daha fazlası değildir.

O hâlde bu edebî veya belli bir kasıt gütmeyen gayr-i ihtiyarî itiraflarında onun ellili yaşlardaki, yâni yaşlılık öncesi hayatında gerçekleşen dinî devrimin gerçek mânâsını irdelemek zorundayız.

Yirmili yaşlarında bir delikanlıyken yazdığı “Çocukluk, İlkgençlik ve Delikanlılık” adlı ilk romanında, 14-15 yaşlarına ait taze hatıralarını anlatır.

– “Bir yıl boyunca kendi iç dünyama yoğunlaşarak münzevi ve mânevî bir hayat yaşadım. Bu süre zarfında insanın varoluş hikmetine, ölüm sonrası hayata ve ruhun ölümsüzlüğüne dair bütün mücerret sorular zihnimde yer edinmeye başladı; çocuksu, körpe zihnim tecrübesizliğinin olanca atılganlığıyla insan zekâsının erişebileceği en yüksek seviyeden sorulması önerilen soruların şuuruna varmaya çalışırdı.”

Bir ilkbahar günü hizmetçiye pencere çerçevesini yerine oturtmaya yardım ederken, âni bir sevinç ve Hıristiyanca bir fedakârlığın duygulanmasını yaşar.

– “Nikolay’a hizmette bulunarak kendime eziyet etmek istemiştim. Eskiden ne kötüydüm ben, hem nasıl iyi ve mutlu olabilirdim ki, ama gelecekte öyle iyi, öyle mutlu olacağım ki diyordum kendi kendime. Bir ân evvel, hiç vakit kaybetmeden, hemen şu ândan başlayarak başka bir insan olmam ve başka türlü bir hayat yaşamam gerek.”.

“Tüm insanlığı ıslah etmek, haksızlıkları ve felaketleri yok etmek”, ona “yerine getirilmesi kolay şeyler” gibi görünür. Ve “hayatının bütün görev ve uğraşılarının bir listesini çıkarmaya” karar verir, “ömrünce hiç taviz vermeden ilkelerine göre hareket edeceği hedeflerini” kâğıda döker.

Hiç vakit kaybetmeden yukarıya, kendi odasına çıkar, bir tomar kâğıt alıp satır çizgileri çizerek, kendine, yakınlarına ve Tanrı’ya karşı görevlerinin bir cetvelini çıkarır.

Üzüntüyle hattâ dehşetle ama yine de gayet sığ bir istihza tavrıyla, sanki yaşadığı derin buhrandan bîhabermiş gibi, Aziz Yakub’un sözleriyle o zamanki kendi ikili düşüncelerini anlatır.

Onda iki kalb, iki insan varmış gibi tuhaf bir duygu söz konusu. İlki Hıristiyanlığın ölüm telakkisi uyarınca kendini acı ve ıstırabla terbiye etmek maksadıyla “korkunç acılara aldırmadan Tatişev’in cilt cilt kamusunu uzattığım ellerimde tutmaya beş dakika boyunca dayanmaya çalışır veya kilere kapanarak çıplak sırtımı kalın bir iple öyle acıyla kamçılardım ki, istemeyerek de olsa gözlerimden yaşlar akardı.”; diğeri de, yine ölüm düşüncesiyle ilgilidir, ölümün her saat, her saniye onu hazırda beklediğinin ânlık şuuruyla, derslerini bir kenara atar… ve üç gün boyunca “vaktimi yataktan hiç çıkmaksızın keyfimce roman okuyarak ve en son paramla satın aldığım kron ballı kurabiyeler yiyerek geçirdim.”

Bu iki Lev Tolstoy’dan biri şuurlu, iyi kalbli ve hassastır, günahlarını itaatkârane itiraf ederek kendinden, kendi kusurlarından nefret eder; diğeri ise içgüdüleri ağır basan, kötü kalbli ve his yoksunu biridir, “kendinden nefret etmekten, nefsini yermekten duyduğu pişmanlıktan ötürü kendini suçlarken bile şehvetvâri bir hazzın gururuna kapılır”, “kendini bütün bir insanlık hayrına yeni hakikatleri keşfeden büyük bir şahsiyet telakki ederek diğer fanilere üstünlüğünün bu şuurlu gururu zaviyesinden bakar.”

Tolstoy ilkgençlik düşüncelerini gözden geçirirken onların temelinde dört duygu bulunduğu neticesine varır: Birincisi “muhayyel kadına duyulan aşk” yâni bedenin şehveti; ikincisi “aşka âşık olmak” yâni gururun, ruhun şehveti, üçüncüsü olağanüstü bir şöhretten mutluluk beklentisi, bu öyle bir fikr-i sabite ki onda deliliğe dönüşmüş; dördüncüsü kendinden nefret ve pişmanlık.

Fakat aslına bakılırsa bu dört duygu iki duyguya müncerdir, zira ilk üçü tek bir duyguda, kendi şahsına, cismanî hayatına veya Ben’ine duyduğu aşkta birleşmiş; ikincisi kendinden tiksinmek, nefret etmek, öyle ki başkalarını veya Tanrı’yı sevmemeyi de ihtiva eden mutlak bir nefret duygusudur. Muhtemelen, hem birinci duygunun hem de ikincisinin aslî temeli, en karşıt -en olumlayıcı ve en olumsuzlayıcı- duyguların terkibi hâlinde Ben’dir. Her şey Ben’de başlar ve Ben’de biter; ne sevgi ne de nefret bu çerçeveyi parçalayabilir.

Ve işte asıl sorulması gereken: Bu münavebeli ve mütemadiyen kaynaşma hâlindeki Lev Nikolayeviç Tolstoy’lardan hangisi daha samimi ve daha hakikidir? Zühd ve takvayla çıplak sırtını iple kamçılayan mı veya güneş altındaki her şeyin eziyetin eziyeti ve ruhun çilesi olduğunu, ölü arslan olmaktansa diri köpek olmak evlâdır düşüncesiyle kron ballı Epiküryen kurabiyeleri yiyerek kendini avutan mı? Bu ikisinden kendini seven bu ve kendinden nefret eden de şu diğeri mi acaba? Tüm duygu, düşünce ve arzusuyla Hıristiyan akidesine göre yaşamak isteyen kim -veya tersi-, ondan pagan bir hayat uğruna vazgeçmeye hazır olan hangisi? Veya, belki de, neticede –onun için bu en korkuncu olurdu-, onların ikisi de derece itibariyle aynı samimiyete ve aynı hakikate mi sahibtir?

Her hâlükârda, “çok mücerret akıl yürütmeler” olarak vasıflandırdığı bu ilk eserinde kendini ve ilkgençlik düşüncelerini öyle taviz vermez bir dürüstlükle yargılar ki, daha sonraları hiçbir şekilde, hattâ yakıcı itiraflarda bulunduğu, nefsiyle hesablaştığı meşhur “İtiraflar”ının sayfalarında bile buna rastlanmaz. “Bütün bu ağır manevî çabalarım neticesinde zayıf bir irade gücüyle duyguların diriliğini ve sağduyu aydınlığını yok eden ve mütemadiyen ahlâkî analizleri alışkanlık edinen kıvrak bir zekâdan başka hiçbir şey elde edemedim. Mücerret düşüncelere olan istidadım gayritabiî derecede öyle bir şuur geliştirdi ki kimi zaman kafamı meşgul eden mevzu hakkında değil, ne hakkında düşündüğüm hususunda düşünürdüm. Kendime sorardım: Şimdi ne düşünüyorum? Şöyle cevablardım: Bir şey hakkında düşündüğümü düşünüyorum. Peki, şu ân ne düşünüyorum? Ne hakkında düşünüyorsam onu düşündüğümü düşünüyorum, vs. Zekâ aklın dışına vuruyordu.” Kâğıda satır çizgileri çekmek için bulamadığı cetvel yerine Latince sözlük kullandığı sırada devrilen hokkadan ona mürekkeb bulaştırdığında “Hayatın Kuralları” ile ilgili uğradığı ilk başarısızlığına dair şöyle yazar:

– “Her şey kalbimde o kadar güzel ve aydınlık iken, onu yazıya veya genellikle hayata katmak istediğimde niçin o kadar çirkin ve bir o kadar berbat çıkıyor?”

Peki, bu sadece yılların geçmesiyle yerini kâmil bir şuur ve ruha bırakacak olan çocuk zekâsının ve çocuk vicdanının çaresizliği olabilir miydi acaba? Sanmam. “Çocukluk ve İlkgençlik”i yirmi dört yaşındayken yazdığı sırada bu çocuksuluğun artık yaşla ilgili olmadığının, silinmez izleriyle bütün hayatı boyunca kendisine eşlik edeceğinin elbette farkındaydı.

– “Şayet kaderimde uzun yaşamak varsa ve ömrüm vefa edip yetmişini idrak edecek ihtiyarlık çağına erişecek olsam bile, aynen bugünkü gibi çocukça imkânsız şeylerin hayâlini kuracağıma inanıyorum.”

Bu sade ve sakin sözlerindeki tevekkül vurgusu -şayet Tolstoy’un genel mânâda dine bağlılığı hakkında konuşacak olursak-, sonraki tüm hayatında o gayet tumturaklı ve tutkulu günah çıkarma itiraflarından daha kuvvetli değil midir? Tüm dünyanın gözleri önünde kendisi hakkında: “Ben ihtiyarlık düşüncelerimde de ilkgençliğimin mücerret akıl yürütmelerindeki gibi bir çocuğum hâlâ; bendeki sınırsız kudretteki sanat dehasına rağmen kendi Tanrı araştırmalarımda ne önder ne peygamber ne de yeni bir din kurucusuyum; çağımızın tüm diğer insanları gibi nevrotik-bölünmüş kişiliğiyle zavallı, yolunu şaşırmış biriyim; bir parazit, bir bitim ben, yolunu sapıtmış, hırsız ve katilin biriyim ben” diye söylenmek, vicdanın sessizliğinde kendi gücünün gerçek değerini kabul etmeye nazaran kolaya kaçış değil midir?

“Toprak Ağasının Sabahı”, Tolstoy’un eserlerinin kronolojik düzeninde, onun hayatının gerçek düzenine pek uygun düşer, onun uzun soluklu, devasa günlüğünün bir sonraki bölümü gibidir. Prens Dimitri Nehlyudof, tüm o beşerî bilgilerin boşunalığının farkına varıp üniversite tahsilini yarıda bırakarak köylü halka yardım etmek için toprak ağası hüviyetiyle köye yerleşen “Çocukluk, İlkgençlik ve Delikanlılık”ın kahramanı Nikolay İrtyenyev’den başkası değildir. Nehlyudof’ta da İrtyenyev’de olduğu gibi aynı dinî-ahlâkî dönüşüm gerçekleşir.

“… Bilip inandığım, değer verdiğim her ne varsa meğer hepsi aptallıkmış, diyordu kendi kendine; sevgi fedakârlıktır, işte yegâne hakikat, her şeyden azâde saf mutluluk budur!” Ne var ki yaşadığı gerçeklik onu tatmin etmez. “Nerede bu hayâller?” diye düşünür. “İşte bir yılı aşkın zamandır bu yolda mutluluğu arıyorum, peki ne bulabildim? Gerçi bazen kendimden memnun olabilirim hissine kapılmıyor değilim; fakat bunun akıl eseri, kof bir memnuniyetten öte olacağını da sanmıyorum.”

Nehlyudof  bunca samimi çabasına rağmen insanlara yararı dokunamadığına inanır. Müjikler ise efendilerinin mütevazı, dindar kişiliğine karşı boyuna şübhe içindedirler. Faziletli toprak ağasının başarısız ve aslında çocukça bir tecrübeyle dindar köylülerle kurduğu temastan çıkan tek netice, onun genç köylü İlyuşka’nın manevî gücüne değil de beden gücüne, sağlıklı ve dinç oluşuna, onun fikir ve vicdan dünyasının huzur dolu uykusuna karşı duyduğu saplantılı bir kıskançlık olacaktır.

Yasnaya Polyana müjikleriyle kurduğu başarısız temastan sonra toprak ağalığı hüviyetinden hayâl kırıklığına uğrayan Nehlyudof’un, savaşın sunacağı şöhretin romantik hayâllerine ve dağ köylülerinin ibtidaî hayatının cazibesine kapılan Olenin gibi, köyünü terk ederek Kafkasya’ya topçu subayı olarak gittiğini Tolstoy’un biyografisinden öğreniyoruz.

İrtyenyev ve Nehlyudof gibi Olenin de her şeyden azâde özgürlüğün şuuruna varır. Bu, tam da kırklı yılların hiçbir fizikî ve ahlâkî zincirle kayıtlı olmayan genç, varlıklı Rus ağababalarına has bir özgürlüktür. Ne ihtiyaç duyduğu ne de kendini bağlayan bir şey vardır, dilediğini yapmakta serbesttir.

Onun ne ailesi, ne vatanı, ne inancı, ne de bir gereksinimi vardır. Ne inandığı, ne bağlandığı bir değer… Onun bugüne kadar sevgisini koruduğu tek kişi yalnızca kendisidir, kendini sevmemezlik edemez, zira henüz hayâl kırıklığına uğramadığı kendisinden güzel beklentilere sahibtir.

Hiçbir şeye inanıp hiçbir şeye bağlanmadığı ve sadece kendisini çocuksu-sinik bir sevgiyle naifçe sevdiği hâlde, bu yarı tahsilli topçu subayı Kafkas köylüleri arasındayken artık “felsefî keşifleri”nden ve medenî hayattan edindiği tüm itiyatlardan yüz çevirir.

– “Onun önceden içinde yaşamış olduğu yalan artık isyan ettiriyordu onu, şimdi ise ona dayanılmayacak raddede gülünç ve iğrenç gelmişti.”

“Siz bana iğrenç ve zavallı görünüyorsunuz” diye yazar Moskovalı bir arkadaşına, “siz mutluluğun ve hayatın ne olduğunu bilmiyorsunuz! Hayatı en azından bir defa olsun sun’i olmayan güzelliğiyle deneyip yaşamak gerekir. Benim her gün kendi gözlerimle müşahede ettiğim heybetli, muazzam karlı dağlar ile yaratıcısının elinden nasıl çıkması gerektiyse, öylece el değmemiş güzelliğe sahib muhteşem ilk kadını görmek ve anlamak gerekir. İşte o zaman kimin kendini mahvettiği, kimin hakiki olanı veya sahte olanı yaşadığı –ben mi yoksa siz mi-  belli olur. Bir bilseydiniz yalan dolana batmış hâlinizle bana ne iğrenç, ne zavallı göründüğünüzü!”

“Burada insanlar tabiat nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyorlar: ölüyorlar, doğuyorlar, çiftleşiyorlar, yeniden doğuyorlar, mücadele ediyorlar, yiyip içiyorlar, seviniyorlar ve yeniden ölüyorlar. Tabiatın güneşte, otlarda, hayvanlarda câri olandan başka hiçbir kanun yoktur. Onların başka kanunları yoktur… Mutluluk tabiatla birlikte olmaktır.”

Bu ibtidaî bilgelik, gerçek bir hikâye kahramanında, Tolstoy’un muhteşem ve mükemmel karakterlerinden biri olan ve ona kendisinin hiçbir zaman keşfedilmemiş en karanlık, en esrarengiz yanına, kendi şuurunun veya belki de benliğinin en derin noktalarına temas imkânı veren ihtiyar Kazak Yeroşka amcada vücut bulur.

Burada ilk ve muhtemelen son kez, kurgu bütünlüğü içinde, boyuna birbiriyle çekişme hâlinde olan içindeki iki şahıstan biri, şuurun olanca aydınlığında sahneye çıkar: mütemadiyen harekette olan, ancak kendi hakkında az konuşan ve kendisinin pek az şuurunda olan şahıstır bu.

Gayet iyi bilinen ama gene de bilinmeyen ve hâlen çözülmemiş kişiliğiyle Tolstoy’un aydınlanmamış kendi çehresi, âdeta o muazzam çocuk gözleriyle, ihtiyar görünüşüyle, aşırı bir çalışmanın kırışıkları ve gençlik kaslarıyla, çihir şarabının, votkanın, barutun, pıhtılaşmış kanın keskin kokulu karışımıyla Yeroşka amcanın yüzünde sezilir ve görünüp görünüp kaybolur.

Onun hayatı “özgürlüğe, aylaklığa, savaşa, talan ve yağmaya sevdalı” yarı vahşi Çeçenlerin hayatı gibiydi. O kendisi hakkında naifçe bir gururla: “Yeroşka derler bana! Civanmert, ayyaş, hırsız ve avcı… Neşeli bir insanım ben, herkesi severim.”

Bu, içgüdüleri ağır basan sinik Rus filozof tipidir. O kendini Rus ağababası Olenin gibi alabildiğine özgür hisseder. O da hiçbir şeye inanıp hiçbir şeye bağlanmaz. İnsan kanunlarının dışında, iyiliğin ve kötülüğün ötesinde yaşar. Tatar mollalar ve eski inançlı Rus yasa koyucular onda aynı sakin ve istihfaf dolu alayı uyandırır. “Bence hepsi aynıdır. Allah her şeyi kulunun hayrına yaratmıştır. Hiçbir şeyde günah yoktur. Bari hayvandan örnek alın. O, Tatarların sazlıklarında da bizimkilerde de yaşar ve işkembesini Allah ne verdiyse onunla doldurur. Bizimkiler ise bunun için sahanın dibini yalayacaksın diyorlar. Bana göre bütün bunlar birer riyakârlık. Öleceksin… otlar bitecek… işte bu kadar.”

Onda tarih ve insan öncesinin dolaysız bilgeliği ve aynı ölçüde orman yarıtanrısı-yarıcanavarının —Faun ve Satir— karanlık ruhu vardır. Kendi kıstası uyarınca iyi kalbli ve müşfik biri. Tüm canlılara, Allah’ın her mahlûkuna sevgi besler.

Belki de paganlığın derinlerindeki içgüdü istikbâldeki Hıristiyanlığa başlangıç teşkil ettiği içindir ki, Dyonis’in kendini feda etmesinin orji başlangıcı, insanların tanrısı Pan ile Kâinatın Babası’nın birleşip kaynaşmasını ihtiva ettiğinden, bu sevgi, nisbeten Hıristiyanlığı hatırlatır bize.

Ancak bu ilkini yâni vahşi olanı veya şayet şöyle ifade etmek mümkünse, pagan Hıristiyanlığı ikincisinden, medenî Hıristiyanlık şuurundan ayıranın sadece tarihî uçurum olmadığını, bununla birlikte psikolojik bir uçurum da bulunduğunu unutmamalıyız. Şayet birbirine temas etseler, bu sadece en karşıt uçların temas etmesi gibi olacaktır.

Yeroşka amca, mumun titrek alevine uçarak düşen kelebekleri yarı doğrularak uzaklaştırmaya çalışır.

“Aptal! Aptal!.. Nereye uçuyorsun aptal? – Yarı doğrularak tombul elleriyle kelebekleri kovmaya başladı.”

Yeroşka amcanın bu ândaki halim tebessümü, St. Francesco d’Assisi’nin tebessümünü hatırlatmıyor mudur?

Hâlbuki ondan pıhtılaşmış kanın kokusu yayılıyor ve muhtemelen sadece hayvanların değil, insanın da; zira o ihtiyarın “hırsız” vicdanında birden fazla cinayet vardır. Tabiat gibi o da merhametli olduğu ölçüde merhametsizdir. Üstelik bu çelişkiyi fark etmekten ve anlamaktan da uzaktır. Sonradan iyilik ve kötülüğe ayrılacak şey onda henüz ilkel bütünlükte, insiyakî uyumda mümteziçtir.

Hıristiyanlığa beyhude bir arzuyla yönelen Olenin, kendi iç dünyasında Yeroşka’nın o sinik bilgeliğinin yankısını duyar. Öğlenin ölü sessizliğinde, güneyin sık ormanında, hayatın muazzam çok çeşitliliğinde, ansızın gayri Hıristiyanî bir sezişle kendini inkâr etmenin, tabiatla yarı vahşi, yarı tanrı kaynaşmanın ve olanca coşkusu ve dehşetiyle insanlara çılgınlık olarak görünen faun ve satirlerin kutsal bilgeliğini duyumsar.

– “Ve Olenin, her şeye sevgi beslemek gibi çok tuhaf bir duygunun sebebsiz mutluluğunu hisseder; çocuk geçmişindeki alışkanlıkla haç çıkarmaya, birilerine şükranlarını sunmaya başlar.” Sineklerin vızıltısını dinlerken şöyle düşünür Olenin: “Bunların her biri benim kadar birer özel Dimitri Olenin’dir.”… Kendisinin ne Rus asilzâdesi ne Moskova sosyetesinin bir üyesi ne de şunun veya bunun bir dostu veya akrabası olmadığının, sadece böyle basit bir sinek veya şimdi onun çevresinde bulunan sülün veya geyiklerden biri gibi olduğunun aydınlık şuuruna erer. “Tıpkı onlar gibi, tıpkı Yeroşka amca gibi yaşar ve ölürüm. Ve o doğru söylüyor; sadece otlar bitecektir.”

Ancak onda da iki kişi yaşamaktadır; bu ikinci Olenin de İrtyenyev ve Nehyuldof gibi aynı şeyi tekrarlayıp durur: “Sevgi fedakârlıktır! Aslolan kendi için değil, başkaları için yaşamaktır”. Ve o, orman devlerinin, satirlerin gayriinsanî bilgeliğiyle “Hıristiyanlık”ın ölçülü, pragmatist, aklî faziletlerini mezcetmeye çalışır. O, Maryana’ya olan aşkından Kazak Lukaşka için vazgeçer. Ne var ki tıpkı İrtyenyev’in “Hayat Kuralları” ve toprak ağası Nehlyudof’un dindarlığından bir netice elde edilemediği gibi, bu fedakârlıktan da bir şey çıkmaz.

“Âşık oldum diye kendimi suçlayacak değilim, ümitsizliğe kapıldığı bir ânda çarpıcı bir itirafta bulunur. – … Ben kendi aşkımdan kendi ellerimle vazgeçtim, Kazak Lukaşka’nın Maryana’ya olan aşkında kendime de bir sevinç payı çıkarmıştım, ama sadece kendi sevgimin ve kıskançlığımın ateşini körükledim… Bana ait bir iradeye sahib değilim, onu benim üzerimden spontane bir kudret seviyordu, tüm ilahî alem, bütün bir tabiat bu sevgiyi kalbime basarak sokmuş ve şöyle demişti: sev! Epey zaman önce inanca dair (yâni Hıristiyanlık) yeni iman anlayışımı yazmıştım, fakat onun bende nasıl bir emekle oluştuğunu kimse bilemez ve önümde yeni bir yol açan onun künhüne muazzam bir sevinçle nüfuz etmiştim. Bu yeni iman anlayışı bendeki her şeye galebe çalmıştı… Sonra… sevgi geldi ve artık o yok, ona dair üzüntü de yok. Hattâ öyle tek yanlı, soğuk, akıl eseri bir keyfiyete nasıl kıymet verdiğimi izah etmek şimdi bana zor geliyor.

Güzellik geldi ve bütün derunî hayat çalışmalarını küle savurdu. Ve yitip gidene dair üzüntü de yok! Saçmalıktan öte bir şey değil fedakârlık. Bunların hepsi gururdan, hak edilmiş mutsuzluğun sığınağı bunlar, başkalarına duyulan kıskançlıktan kurtulma çabasıdır. Başkaları için çalışmak ve iyilik yapmak? Kalbimde kendimden başkasına sevgi olmadığı hâlde niçin öyle yapacakmışım?”

Sadece kendini sevmek — her şey bunda başlar ve bunda biter. Tolstoy’un ilk eserlerinde, belki de en samimilerinde bazen gizli bazen aşikâr, her şeyin etrafında hiza aldığı ve hareket ettiği iki kutublu biricik mihver, kendine, sadece kendine olan sevgi veya nefret duygusudur.

Acaba sadece ilk eserlerinde mi öyledir?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz