Turgut Cansever’le Hikmet ve Cemiyet Üzerine

284

TAKDİM

Doç.Dr.Yük.Mimar Turgut Cansever’le yazarlarımızdan Av. Harun Yüksel’in gerçekleştirdiği ve bir bölümüne Genel Yayın Yönetmenimiz Hayreddin Soykan’ın da katıldığı bu “zevkli, ince ve derin” söyleşiden, bizlerin olduğu kadar sizlerin de büyük keyif alacağına inanıyoruz. Cumhuriyetin 74. yıldönümünde (29 Ekim 1997) yapılan bu uzun röportaj, aslında iki bölümden oluşuyordu. Aşağıda yayınladığımız kısımdan başka, Cumhuriyet dönemi mimarîsiyle istikbalin şehir ve medeniyetini ele alan, ziyadesiyle önemli teşhis, tesbit ve teklifler içeren ikinci bölümünü, önümüzdeki dönemde yayınlayacağımız bir kitabta takdim edeceğiz. Kitabta, bu söyleşinin tam metni yanında, 8 Ocak ve 20 Şubat 1997 tarihlerinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde “Turgut Cansever, Av. Harun Yüksel ve Mustafa Armağan”ın katılımlarıyla düzenlenen “Dünden Bugüne Anadolu’da İnsan-Mekan” konulu birbirinin devamı nitelikteki iki “Akademya Söyleşisi”nin bant çözümlerine de yer vereceğiz. Sadece teşhis ve tesbit değil, yakın geleceğin “şehir ve medeniyet”inin, hangi temelde ve hangi “plân-program-proje”yle ibdâ, ihyâ ve inşâ edileceğinin çözüm ve alternatiflerini beraberce ihtivâ eden bir bütünlük taşıyacak inşallah bu kitab. Bu arada, söyleşinin bant çözümüyle dizgisinde emeği geçen Emel Zor’a, Havva Sak’a ve Ahmet Arslan’a teşekkür ediyor; sözü daha fazla uzatmadan, sizleri sadece sınırlarımız içerisinde değil, “mimarî uygulamaları, projeleri, eserleri, şehir planlamacılığı” itibariyle uluslararası platformda yeri ve değeri tescil edilmiş bir hikmet adamıyla gerçekleştirilen fikir-sanat ziyafetiyle başbaşa bırakıyoruz. AKADEMYA

 

H.Y: Avrupalılar, Endülüs kanalı ile ulaştıkları muhteşem İslam eserlerini kendi dillerine tercüme ediyorlar; fakat bunu yaparken, asla referans göstermiyorlar. (Engizisyon korkusu veya diğer keyfî sebeplerle zaten o dönemde, yerleşik bir prensip olarak “kaynak gösterme” mevzubahis değil). Kendi malı gibi alıyor, eğiyor, büküyor, neticede kendi sistematiği içinde kullanıyor. Şimdi ancak, sizin gibi hikmet sahibi insanlar baktıkları zaman bunu görüp: “Bu Gazalî’nin, bu Muhiddin-i Arabî‘nin, bu Mevlânâ’nın, ilh…” diyebiliyor. Halbuki, sıradan insanlar bunu farketmiyor ve onları Batılıların malı zannediyorlar. Ve artık biz, kendi kök ve kültürümüzü, bir nevî Rönesans’ta Batının yaptığı gibi, Kadîm Yunanı bizden öğrenmesi gibi, gidip Batıdan öğrenmeye çalışıyoruz. Meselâ şu ânda Türkçe’de, maalesef Gazalî’nin, İmam-ı Rabbanî’nin, Muhiddin-i Arabî’nin doğru tercümeleri yok. Hiçbir hikmet ve felsefe kültürü olmayan bir adam, sırf Arapça bildiği için Gazalî’ye el atıyor. O zaman da…

T.C: Bakın; Konya’da “Milletler, Milliyetler ve Küreselleşme” konulu bir toplantıda birisi: “Asya İslam-Türk toplumlarıyla bütünleşirsek, küreselleşme denilen bu gizli sömürgeleştirme operasyonuna karşı çıkabilecek bir büyüklük elde edebiriz”, ve devamla “Bunun için, dil birliği kurmak çabası sarfediyoruz!” dedi. Üzerine basarak ben de dedim ki: “Bugünün Türkçesi merkezinde bir birlik hiçbirşey ifade etmez. Eğer biz Bakî’yi anlamıyorsak, Özbekler de Ali Şîr Nevaî’yi anlamıyorsa; böylesi bir kültür mahrumluğu içerisinde varılabilecek hiçbir yer yoktur. Ama madem bu diller yoğrularak bir beraberlik kurulacaktır; bu, Bakî’yi de, Ali Şîr Nevaî’yi de anlayacak bir dil olmalıdır.Yani bu, 18. asrın ikinci yarısının dili olabilir. Tanzimat sonrasının şatafatlı bir gösterişle geliştirilmiş karmaşık yapılı dili önüne de bir istifham konularak, en azından bu asır başı Türkçesi tekrar sözkonusu olabilir”. Velhasıl, Türkiye’nin hakikaten bunu anlamak niyeti de yok neredeyse.

H.Y: Maalesef efendim; niye kendimizi yoracağız ki, taklid etmek çok kolay!

T.C: Öyle… Meselâ, roman değil ama, şiir, asrın başında halkın dil zevkinin, dilbilgisinin sanatıydı. Tabiî, romana nazaran, yoğunluğuyla ve insanların da iştirak edebilmesiyle, yani çok daha yoğun bir kültürel bilinçlenme ve değişim alanı olmasıyla tâ köylere kadar sârîydi. İkinci olarak, musikî de öyleydi. Hatta gayrimüslim anâsırı dahi aynı kültürle zenginleştiren, mezceden bir yapı. Geçen sabah radyoda hikâyesini dinlediğim Bimen Şen, aslen, Ermeni ve Dürzi kiliselerinde âyin okuyan bir Ermeni papazken, Aziz Dede’nin musikîsinde yoğrulup, ismini de değiştirerek Bimen Şen oluyor. Ortak irfan iklimine bir diğer misâl de; mimarînin temel sanat ve ilimlerinin, resmin, rengin, tezyinatın bile, o kültürün herkese şâmil unsuru olması. Bursa’da hanımlar; katıldıkları hanım toplantılarında evlerin mimarîsini, renklerini konuşuyorlardı. Her mahallenin tekkesinde, hem şiir hem musikî hem hat hem mimarî tartışılıyordu. Bugünkü sanat yazarlarının yaptığı gibi, boşlukta da tartışılmıyordu. Beraberinde, tasavvufî bilgi ile kendini yetiştirme çabasının zemini üzerinde bezenirdi herşey. Varolan bir “ruh” ihyâ edilirdi her dem. Şayet onu, ülkenin her mahallesinde insanların tartışacakları alanlara ulaştıramıyorsak, böylesi ortak mahaller yoksa; tabiatiyle yapılan onca şeyin eriyip gitmemesine imkân yok. Bugün tekkelerin açılmasına müsaade edilmiyorsa, “kültür merkezi” filan diye her mahallede iki odalı bir yer açılmalı ve bu meselelerin konuşulması âdet hâline getirilmeli.

H.Y: Bunu denediler; meselâ Halk Evleri’ni tekkelerin yerine ikâme etmek istediler ama olmadı.

T.C: İşin doğrusu “ruh” yok. Yani arkasında hiçbir inanç temeli, düşünce temeli yoktu bunların. Bir boşluk üzerinde; insanlar oraya gelecek, güya resim yapacak, heykel yapacak, saz çalacak. Oysa, musikînin kendisi dışarıdaydı orada. Bütün halk sanatlarına, Halk Musikîsi’ne temel teşkil eden o “büyük musikî” yoktu orada. Ama tekkelerde vardı!..

H.Y: Ahlâkî altyapısıyla, insanın kendisini yetiştirme süreciyle birlikte vardı. Bundan başka, klasik okullar daha çok aklı hedefleyen, rasyonel bilgi peşindeyken; fonksiyonlarının bir diğeri olarak tekkelerde bilginin “ruhtan ruha nakli” sözkonusuydu. Yani, az sözle bile çok şey anlatabilecek bir iletişim sistemi… Bugün sahtesi çok olduğu için ayırarak söylemek zorundayım; “gerçek” bir şeyh, ihlaslı ve istidatlı müridine sadece bir bakışla dünyaları aktarabiliyor. Diğer fonksiyonlar da bunun yanında, tâlim ve terbiyeye dair unsurlar olarak devam ediyor. Velhasıl, her mahallede manevî bir iklim kuruyor tekkeler. O halde bugün, sahteliklere de sed çekerek tekke benzeri bir müessese kurulmadan, ne yaparsanız yapın böylesi manevî bir iklim tesis edemezsiniz. Ve geriye yalnızca rasyonel ilişkiler kalacak ki, bu da insanın ruhunu doyurmuyor.

T.C: Hemen o şeyhleri bulmak mümkün olmadığı gibi, şöylesi bir soru da vârid: “Öylesi şeyhler varken dahi neden çöktü toplumumuz?”… Cevabına bilâhare gelmek üzere, bu vesileyle ifade edeyim: Benim dedem de Kasımpaşa Türabî Tekkesi şeyhi. Bütün aile, 300 sene kadar evvel Asya’dan bir yerden gelip Edirne civarına yerleşmişler. Sonra Kasımpaşa’ya gelip Türabî Tekkesini kurmuşlar. Kimi zaman bir amca, kimi zaman dedeler hâlinde devam etmişler. Evet; böyleleri varken, nasıl olup da çöktük, demiştik ya! Geçen yaz okuma fırsatı bulduğum; İbn Ataullah İskenderî’ye ait “El-Hikem-ül Ataiyye”. Özellikle son bölümlerine geldiğimde, işte apaçık “Bu adamın bu muhteşem düşüncesi Elhamrâ’yı vücuda getirmiştir” dedim. Lâkin, hemen birkaç dakika sonra da dedim ki: “Evet, Emevîlerin Endülüs’ü, İspanya’yı kaybetmelerinin sebebi de bunun içerisinde yatıyor!”… Bilmiyorum, Varlık Felsefesi’yle hiç meşgul oldunuz mu? Bu bâbdaki “Ontoloji” isimli yazısında Nicolai Hartmann, Batı felsefesinin kaynağından günümüze kadar süregelen ikili varlık telâkkisinin nasıl bir yanılgı olduğunu anlatıyor. Dikkat ettiyseniz İslam düşünürleri böyle bir ikili yapıdan kaçınıyor gözüküyorlar. Devam edersek; düşünce bu ikili yapı üzerinde gelişmiyor. Halbuki Batı felsefesi, hep bu ikili yapı üzerinde gelişiyor ki; problem, bunlardan hangisi hâkimdir noktasında düğümleniyor. Bu tezler karşısında Hartmann’ın getirdiği “dörtlü” yapı üzerinde bir miktar düşünülürse, orada bir kuvvet ve etkileme sistematiğine ait nasıl yapısal bir çözümleme olduğu görülebilir. En katı ve en kaba “maddî” varlık tabakası olarak baktığınızda; o, bir meseleye dair kendi aslî şartlarını emrediyor. Duvarı, o “maddî” yapı şartlarına göre inşâ ediyorsunuz. Ama aynı zamanda, “maddî” olan o taşa duvarda bir yer verdiğinizde, bu sefer o, duvarın bir fonksiyonu için konulmuş “şey” oluyor. Kaleyse kale, evse evin duvarına. Ve böylece, taş da “ona göre” ölçü alıyor, duvarda yer alıyor, biçim alıyor. Yani, o taşın nerede ne biçim alacağını tâyin eden ilim; bir “üst” sosyal, biososyal alanın meselesi. Tabiî, yer çekimi ve duvara ait yasalar bakî kalıyor. Bahsettiğimiz “üst” alandan devam edersek; mahallesindeki evinde herkes birbirinden eminse, bu takdirde duvarının koruma gayesinin “mahiyeti” değişiyor. Diyelim, gürültüye ve mahrem hayatın görünmesine karşı koruma gündeme geliyor da, maddî saldırıya karşı gelmiyor. Maddî varlık tabakası verileri, bu tabakada yer değiştiriyor. Yükseldiğimiz bu tabakada, korku gibi bir “psişik” hâl etkili oluyor, yani “sosyal yapılaşma” insanın “psişik” âleminin etkisi altında biçimleniyor. Yalnız bu âlem, hayvanınkinden farklı olarak “terbiye ile” şekilleniyor ki, terbiyeden güdülen gayeler olarak “inanç” benzeri çıkış noktalarını ele veriyor. Yani insan varlığı yahut insanla kâim, insanın da onunla kâim olduğu “manevî âlem”, kademe kademe yapılacak herşeyi biçimlendirmekte etkili oluyor. Ve neticede gelinen yer olarak, onun da temelinde “inanç” yatıyor. Burada, o inanç, şayet varlığı ikili olarak tarif etmişse ve meselâ Hıristiyan “materyalizm karşıtlığı” gibi dünyayı günah addetmişse, mesele ortada kalıyor. “Niye çöktük?” sorusunun cevabına dair, baştaki İbn Ataullah İskenderî’nin kitabına dönersek; onun, İslam tasavvufundan bir miktar kopup Katolik Kilisesi’nin değerlerine yaklaşmış gibi, Katolikliğin merkeziyetçi tahakküm ihtirasından etkilenmiş gibi gözükmesine ilişik bir tesbite varıyoruz… Etkilenmişlikten tedaî eden bir bahis hâlinde, Orhan Pamuk! Ve onun, kaynaklarımızı kullanış tarzı. Şimdi aktüel bir soru: Bir hikâyenin “mesnevî”de anlatılmasıyla, “roman”da anlatılması arasında bazı farklar var. Biz hangisini tercih edelim?

H.Y: Şöyle bir netice ki, roman bahsi ve “Simyacı” üzerine düşünürken oraya geldim: Biz şayet mecrâmızdan saptırılmamış olsaydık, yani yaşatageldiğimiz kültür hâlen devam ediyor olsaydı, bugün bünye hâlinde bizde varolsaydı; tabiî ki “mesnevî”yi tercih ederdik. Fakat, ikiyüz yıllık süreç içerisinde, buna dirensek bile, istesek de istemesek de, Batılılaştık ve bir ölçüde kendi öz kültürümüzden koptuk. İslam kültüründen, Doğudan, Doğulu olmaktan böyle bir kopuş akabinde, taklit bazında dahi olsa Batıya yaklaşmamız nokta-i nazarından bakıldığında, bu hâlimizle bize birtakım hikmetlerin “roman” formunda verilmesi daha uygun geliyor. Hoş bir itiraf değil belki ama, 74 yıllık Batıcı eğitim süreci içinde, artık Batı formlarıyla düşünür hâle geldik. Meselâ, Mevlânâ hazretlerinin “Mesnevî”sini alıyorum elime ve okuyorum; harika! Fakat, tam olarak anlayabiliyor muyum? Hazreti Mevlânâ’nın nakletmek istediklerini alabilecek durumda mıyım? Bilmiyorum! Açıkçası, birtakım alış kanallarımız tıkanmış bizim!.. Orhan Pamuk hakkında bir Batılı uzmanın söylediğini bilmem duydunuz mu? Sözkonusu uzman, bir İngiliz Şarkiyat enstitüsü olabilir, üniversitesinde araştırma yapıp Pamuk’un kitaplarını inceliyor ve özetle şöyle bir hükme varıyor: “Kendi toplumuna ve kültürüne, bir müsteşrik gibi bakıyor”.

T.C: Çok doğru!.. Yalnız “bir müsteşrik gibi” değil, biraz da Batılı bir misyoner gibi!.. Gerçi, babasıyla olan aile dostluğumuz zarfında, çocukluktan erişkinliğine takip ettiğim fikrî gelişiminde takdir ettiğim yönleri de var ama, böyle…

H.Y: Şu sıralar Zülfü Livaneli de roman yazıyor; tabiî bunlar hep Batıcı çizgide! Geçenlerde okudum: “Ben Naima Tarihi’ni okuyorum” diyor. Demek ki, Osmanlı tarihini okuyor. Fakat böyleleri şunu görmüyor ki, bir “müsteşrik” de Naima Tarihi’ni okuyabilir. Neticede, bir müsteşrik Naima’ya bakarken ne alıyorsa, Livaneli de onu alıyor. Niçin? Çünkü bizde Naima’yı, Osmanlı’yı, tarihimizi doğru algılayıp anlayacak ruh kalmamış. O zaman da, mezkûr tarihe hangi düşünce formları içinden bakıyorsak, bize o kalıyor. Naima’yı okuyor, bir roman yazıyor, ortaya Osmanlı’yı yerden yere vuran birşey çıkıyor!

T.C: Evet… Bilgi Teorisi etrafında bir tartışma açılacak olsa, şu hemen kaçınılmaz bir şekilde gündeme gelecektir ki, her bilgi geliştirme aşamasından evvel hür bir “seziş” yeteneği yatıyor temelde. Son derece önemli olan husus da; sanat eserini o seziş meydana getiriyor. O sezişin, bir bütüncül (küllî) yaklaşımın içerisinden bir “yer” aydınlanıyor ve ister bilgi ister araştırma “orada ilerlemeli” diyorsunuz. Yıl 1981 filandı; Zürih’te kaldığım otelde müthiş bir dökümanter film seyrettim. Kendisiyle görüşülen kişi, “Enstitü Pastör”de bir tıp araştırmacısıymış. Tıbbî bir mesele için 14-15 senedir tüm dünyada araştırma yapılıyor ve başında bu zât olmak üzere, “Enstitü” de bu meseleyi aydınlatmaya çalışıyor. Ama nafile!.. Bir pazar günü, yine sabahlara kadar çalışıp yorgun düşen adama, “Gel biraz yürüyüp, sinemaya gidelim!” diyor karısı. Gidiyorlar; fakat filmi 15-20 dakika seyreden adamın gözü bir sahneye takılınca, birden kafasında şimdiyedek hiç düşünemediği birşey canlanıyor ve karısını bırakıp eve dönüyor, geceyarısına kadar yazıyor, nihayet meseleyi çözüyor!.. Kısacası, daha önceki bir yaklaşım tarzında veya araştırma kanalında ulaşılamayan bir çözüme; farklı bir seziş ve bakış kanalında hemen ulaşabiliyorsunuz. Burada, herşeye bakmaya hazır bir insan tipi oluşturulmasına ihtiyaç var. “Bak; her şeye bak!”. Hiçbir şeyin, o bakmanın derinliğini kısıtlamaması içinde; Hz. Ali’nin, Hz. Peygamber’in yanına giderken söylediği hâle, insanlığın kendisini getirmesi icab ediyor: “Bütün inandıklarımı, bütün bildiklerimi terkediyorum. Bomboş olarak gidiyorum ki, O’ndan alabileceklerimi alayım” diyor. Bunun eğitimi acaba tekkelerde bir ölçüde kaybolmuş muydu ki, yenileşme ve atılım olamadı?..

H.Y: Tekkelerin yasaklanıp kapatılmasına dair kanun çıktıktan sonra, Abdülhakîm Arvasî hazretlerine, bunların “M. Kemal tarafından kapatıldığı” söyleniyor. O da dönüp diyor ki: “Tekkeler zaten kendi kendini çoktan kapatmıştı. O, boş mekânları kapattı!”… Yine ahlâkî altyapının bir şekilde kaybolmasına geliyoruz ki; hani insan “etkilenen ve etkileyen” bir varlık ya, doğru bir ahlâkî zeminde müsbet bir “sarmal” oluşuyor ve insan, “iyi-güzel-doğru” yolunda etkilenirken çevresini de etkiliyor. Böyle yükselen bir “trend” hâlinde gidiyor. Fakat bir yerlerde “sarmal” durursa -ki çevreden yahut insanın kendisinden de kaynaklanabilir-, bu sefer tersine bir “trend” başlıyor ve çevreden kötü etkilendikçe kendisi de kötüleşiyor; kendisi kötüleştikçe çevreyi de kötüleştiriyor. Böyle böyle “sarmal” menfî istikamette gidiyor. Yani herhalde, ahlâkî zeminde çok büyük ölçekte bir kayıp yaşadık biz.

T.C: Hiç şüphe yok! Meselâ, İsmail Dede Efendi’nin birkaç tane “vals” ritmiyle yaptığı çalışma var. “Bunu yapmak çok kolay. İşin aslı, yapılıp yapılmamasının mesele olmadığını göstermek istedim ama, bunu yapmakla iftihar etmiyorum, hatta üzülüyorum” filan gibi sözler söylüyor. Haydi bunda kabahat yok; gelelim bir başka enteresan hadiseye! Avrupaî bir stil tüten Sultanahmet Çeşmesi tamamlandığında, İstanbul’un mimar esnafı saray etrafında nümâyiş yapıyor; “Bu süslü püslü nesne ile Hünkâr’ın, İstanbul halkının yüce zevkini rencide etmeye hakkı yok!” diye. Harika! Ona tepki geliyor. Ama, bir Süleymaniye’yi, bir Sultan Selim Camii’ni müsbet yönde çözümleyecek bir gelişme de görülmediği gibi; giderek, Nur-u Osmaniye’nin Barok’tan aktarılmış “kaba etkilemeyi esas alan” güçlü hareketleri, Batı musikîsi ve romanındaki minvalde tesirini artırırken, bunları çözümleyebilecek tepkiler de görülmez oluyor… Bakın, bence dönüşümün ilk adımı, Sinan’dan Mehmet Ağa’ya geçerken atılıyor. Sinan’da, bir mimarînin her unsurunun gayet gerçek bir yapısı var. O gerçeklikle beraber, bütün bunların birbirine eklenmesiyle vücud bulan bütünlüğün de, “tezyinî” bir karakteri var. Bunlar, bir yapının bütün unsurlarıyla mümkün. Bir kubbenin dört büyük ayağa oturması, her bir sütun başlığının mukarnas tezyinatının -meselâ mukarnas içinde- dağılımı; işte bunun gibi tüm unsurların birliğinde ortaya çıkan bu gerçeklikte, onun tamamen zıttıymış gibi gözüken “transandantal-aşkın” yaklaşımın ürünü olarak “tezyinî” karakter, içiçe sarmalanmış bir vaziyette beraberce varoluyor. Halbuki Sultanahmet Camii’nde bütünüyle lâtif bir uyum havası esiyor. Hiç şüphe yok ki, o da insanlık tarihinin en büyük eserlerinden biri ama, ciddi bir fark var ortada. Mehmet Ağa’nın bu yaklaşımı Sinan mektebi mensuplarının direnişleriyle karşılaşıyor. Ve onlar da Yeni Camii vücuda getiriyorlar. Üsküdar Yeni Valide Camii ve Yeni Camii! 1670’lerde bitiyor cami… Ve geliyoruz 1683’deki, Köprülü’nün ll. Viyana Seferine! Bu sefere giden Köprülü’nün ordusu, o tarihte dünyanın en iyi teçhiz edilmiş ordusu ve karşılaştığı ordulardan hem sayıca hem de silah mükemmeliyetince üstün. Ancak, Viyana’da bu koca ordunun bir birliği geri çekilince hepsi birden geri çekiliyor. Doğrusu burada İbn-i Haldun’a hak vermek gerekiyor: “Kaybolan asabiyet”. Yalnız asabiyet değil, kaybolan değerler hiyerarşisinde “doğru-güzel” de kayboluyor. Köprülü, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, sayıca fazlalık, silah üstünlüğü, bu büyüklükte bir orduyu buradan Viyana’ya götürebilecek organizasyon gücü; tüm bunların bir kuvvet faktörü olmasına ve Osmanlı ordularının ilk defa düşman ordularının birkaç misli büyüklüğe ulaşmasına rağmen, yine ilk defa ve o zaman yeniliyorlar!

H.Y: Tam da aklen yenmeleri gerektiği bir yerde, yeniliyorlar.

T.C: Evet, hem de hangi şartlarla! Osmanlılar “Egel”i bırakıp ayrılırlarken, Osmanlıların gitmesini istemeyen köylüler, 50 km boyunca onlara hediyeler ve çiçekler verip kalmalarını rica ediyorlar. Öyle İngilizlerin Hindistan’dan ayrılmaları gibi değil!..

H.Y: Zaten Necip Fazıl, Osmanlı’nın çöküşünü, zahirî olarak Osmanlı’nın en ihtişamlı dönemine rastlayan Kanunî’den başlatır ve düşüşe sebep olarak da, “aşkını kaybetmesi”ni gösterir.

T.C: Bir Zigetvar Savaşı’na Kanunî’yi ikna etmek, ulemâ için bayağı zor bir iş olmuş. Ulemâ çok ciddi tenkidler getirip demişler ki: “Çok güzel ve gösterişli binalar yapıyorsun ama, iş o değil. Başka birşey yapman lazımdır ki, ihmal ettiğin vazifen cihaddır”.

H.S: Bir iman öfkesi vardır ki, kuru bir öfke değil. Maşuğuna kavuşmak için, onunla arasına gireni bertaraf eden aşk öfke ve cezbesi. Bu olmayınca, iş itmeye, kakmaya, gütmeye varıyor ki, ötesi “gidemez” olup zillete düşmek.

H.Y: Zaten Osmanlı’yı cihad oraya getirdi. Ama Osmanlı, zannediyorum kendisinde birtakım şeyler vehmetmeye başladı. Orada da, “Cenâb-ı Kibriyâ” diyoruz ya; Allah’ın en sevmediği şeylerden bir tanesi olarak kibir ve gurur!.. Ve nerede kibir ve gururu görürse, onu ânında ezip zelîl ediyor.

T.C: Siz “Kanunî” deyince düşündüm; gerçekte Yavuz Selim dahil, belli bir dönem özelliği olarak “büyük ölçü” ile “etkileme” sözkonusu değil. Örnek vermek gerekirse; Sultan Selim Camii, İstanbul’da küçücük bir yapı. Fakat o yapının iç dinamizmi, içerisindeki akılalmaz yücelik ifadesi, monumentallik; işte bu, gerçeğin yüceliği ile o yapının bütünleştiği anlamına geliyor. Onu hissediyorsunuz. İnsanın kalbini yerinden oynatıyor. Onun yerine, meselâ Sinan’da “büyük ölçü” de beraberinde geliyor ki, o “büyük ölçü” Merzifonlu’nun ordusunda da kendisini gösteriyor… Tüm bunlarla içiçe olarak, aslında kafamı kurcalayan ve birçoklarının da aydınlatılmasını beklediğini sandığım bir mesele var ki, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra -Arabların o mezhebe bağlılıkları itibariyle- bizce de mûteber bir itikadî mezhep olarak öğretilip yaygınlaştırılan Eş’arîliğin, İslam dünyasındaki düşüşe bir etkisi olmuş mudur? Birileri çıkıp da bu konuyu araştırsa, ziyadesiyle memnun olacağım. Etkiyi direkt mezhebe bağlamaktan öte, bunu “etkilenenlerin” istidatsızlığında da araştırmak üzere; şöyle söyleyeyim: Eş’arîliğin hâkimiyetiyle, Arab âleminin kültür üretme gücünün epeyce bir sınırlandığını belirtmek mümkün. Arab dünyasında meydana getirilen hiçbir eser, İbn-i Tolun Camii’nin yüceliğine sahip değil. (İbn-i Tolun veya Tolunoğlu Camii, Mısır’da Buhara’dan gelen Türkler tarafından kurulan ilk Türk devleti olan Tolunoğulları dönemine aittir.) Ama 11. ve 12. asırdan itibaren meydana getirilen özel bir Keyrevan Ulucamiinin içerisi nasıl bir neş’e dolu, ışık dolu; keyif dolu bir zenginlik! Velhasıl, Kurtuba’da da o büyük keyif ve neş’e yok! Elhamrâ ise, neş’eden ziyade, bir büyü ürünü. Yani, büyüleyici bir güzellik… Diyeceğim, Eş’arîlikle Maturidîlik arasında, insan davranışlarını etkileyecek farklar var ve bunlar nerede yatıyor, ciddi bir şekilde birisinin incelemesi gerek!..

H.S: Hem teşrî hem de hikmet beyanında; insanlar -avam veya avamlaşmış havass- hep kendilerine kolay geleni tercih etmiş ve iç-dış çevre şartlarına, nüanslara, sırrî inceliklere, maslahatlara pek nüfűz edememişler. Böyle olunca, yani âliminin cehliyle muhatap toplumlarda Harun Bey’in sözünü ettiği “etkilenirken etkileyen menfî sarmal”, irfan iklimini kurutmuş ve ortalık kaba saba anlayışların hâkimiyetine terkedilmiş. Bugün İslam toplumlarının düştüğü durumdan biz mi sorumluyuz yoksa -hâşâ!- İslam mı? Veya, üstelik mezhebimiz olan Maturidîlik veya Hanefîlik mi? Cevap malûm!.. “Kültür Dünyası” isimli derginin Ekim 1997 sayısında, M. Niyazi Özdemir Beyefendiye ait tam da bu konu üzerine güzel bir değerlendirme yayınlandı. Diyor ki: “Hak olan iki itikadî mezhepten Eş’arîlik; zahiren daha az mükellefiyet yükler müslümana ve Allah’ın her yarattığında uzun uzadıya aklî sebep ve hikmetler aramaya gerek yoktur, Murâd-ı İlâhiyedendir ama araştırılsa da zararı yoktur, zaten hakikî ilim olan Kur’an-Hadîs ötesini tahkikte bu çerçevede o sevap yoktur, der. İmamların, içinde yaşadıkları cemiyetlerin ihtiyaçlarınına nazaran içtihad yaptıkları gözönünde tutulursa; İmam-ı Eş’arî hazretlerinin böyle buyurması tabiîdir, çünkü yaşadığı Arab beldelerinde İslamiyet öncesinin putperestliği yer yer hortlama alâmetleri gösteriyordu. Bu yüzden büyük İmam; aklı, töreleri, hayatın diğer unsurlarını bir kenara koyup, sadece Kur’an ve hadîslerle Cenâb-ı Allah’a mutlak itaati yerleştirme zarureti duyuyordu. İmam-ı Maturidî hazretleriyse Türkistan’da yaşıyordu ve Türkler İslamiyeti kabulden önce de tek tanrılı dine inanıyordu, üstelik çok tanrılı dinlerini terkedeli yüzyıllar olmuştu. Bu yüzden o, akıl nimetinin gerektirdiği külfet hâlinde onu işletmeyi, her varlık ve hadisede bir hikmet arama iştiyakını, naklî ilimler yanında aklî ilimlerin de geliştirilmesini kısıtlamayı műcib bir zaruret görmemiş; tam aksine, böylesi bir hikmet ve sebep arayıcılığının ecriyle faziletini övmüştür. Birunî’ler, Harezmî’ler, Sina’lar ve diğerleri de böylelikle yetişmiştir”. Tabiî, İslamî ölçüler şablon gibi her yerde tekdüze tatbik edilmediğinden ve meselâ yaşanılan mahaldeki müslümanların selâmeti gözönünde bulundurulduğundan, “tarihî bağlam”ından tecrid edici bir bakış, aynı şekilde günümüz kriterleri o gün de geçerliymişcesine bir kıyas, çoğu zaman yanıltıcı neticelere vardırabilir. Bir de şuna dikkat etmek lâzım kanaatindeyiz ki, ilâhî ibdâda rastgelelik yok, her iş ve şey bir hikmete mebnî olarak yaratılmış! Fakat, teşvik edilen “sebep arayıcılığı”nı ille de “aklî-rasyonel” bir sebep olarak düşünmemek gerekir ki, tasavvuf büyükleri, ister Eş’arîlik isterse Maturidîlik iklimlerinde, her vakit hikmet avcılığı ve arayıcılığını, en mahrem “sır mıntıkaları”na kadar nüfûz ettikleri eserleri ve yaşayışlarıyla delillendirmişlerdir.

T.C: Bizim herşeyi tam olarak idrak etmemiz de mümkün veya mecburî olmayabilir!

H.S: Tabiî!..Şimdi olur olmaz her mevzuda halkın kafasını meşgul etmeye mahal de yok gerek de! Peygamber Efendimizin, “Size kocakarı imanı lâzım” meâlindeki ölçüsü malûm. Fakat İmam-ı Gazalî hazretlerinin buyurduğu; herkesin ilmi ve istidadınca mükellef olduğuna dair ölçü başa alındığında, avamdan ayrı olarak seçkinlere düşen bir başka vazife var ki, vaktin icabı her alan ve ilimde İslamî incelik ve hakikatleri mevzuunda delillendirip sistemleştirebilmek bu! Harun Bey’in yazılarında ele aldığı “üst-aydın” tâbirine denk düşen mezhep ve hikmet büyükleri, kendi üzerlerine düşeni yapmış ve gereğini yapmayı, tabaka tabaka derecelenen anlayış basamaklarında duran takipçilerine bırakmıştır. Ki, bunların vasıtalığı sayesinde, çözüm ve incelikler bu “anlayış ve uygulayış kanalları”ndan topluma indirilip yaygınlaştırılabilsin. Maalesef çoğu zaman, gerek bu “ara-alt” aydın tabakayı temin, gerekse bunların rehberliğine muhatap toplumun itaati noktasında bir disiplinsizlik, istidatsızlık, işin doğrusu “aşksızlık” vâkî… Meselenin hülâsası, “üst-aydın” var ama; “aydın” ya yok ya nerede durulacağından habersiz!..

T.C: “Allah kendini insana açtı” buyuruyor Muhiddin-i Arabî. O açılışı farkeden ve onu uygulamalarıyla beraber pratiğin çeşitli alanlarına indiren, ulaştıran, bir nevî elçilik misyonuna da ihtiyaç var. Elçilik misyonu olmadan olmuyor bu. Biraz beni ilgilendiren bir kitap da, Heidegger’in “Teknik Üzerine Soru”su. Orada, işte tam benzer şekilde, “Gümüş kendisini gümüş ustasına açıyor”, diyor. Evet; açıyor ve gümüş ustası ondan “gümüş kabı” üretebiliyor. Aynı şekilde, gümüş ustası, gümüşün o kendisini açış veya sunuşunu çırağına öğrettiği zaman; çırak da “gümüş ustası”na ulaşıyor. Gümüşü kullanabilir bir hâle geliyor. Hakikaten, ruh ve fikre “elçilik” vazifesi yapan kesimin, vazifesini gereği gibi yapamadığı âşikâr… Hani, Peygamberimizin, “Ümmetimin zevâli kötü emîrlerden ve kötü âlimlerden olacak” hadîsindeki hikmet!.. Liyakat mercii olarak işlerinde âlime -aydına- dayanmayan emîr ve liyakat mercii olma hakikatine ulaşacak seziş-buluş kabiliyetinden mahrum âlim -aydın-…

H.S: İmam-ı Gazalî Hazretlerine, “Tehâfüt’ul Felâsife” isimli eserini yazdığı ve böylece İslam dünyasında felsefenin itibarını kırarak, yenileşmeyi temin eden tefekkür çizgisini kestiği yönünde içli-dışlı kabahat bulan kesimler var. “Mânâ stratosferi”nde ve hakikatin “uç” derinliklerinde Batı felsefesini hesaba çekerek yanlışlığını göstermiş, İslamî hakikatlerin biricikliğini ve akılla varılamaz “öte” güzelliklerini “hikmet lisânıyla” delillendirmiş, hakikatin nerede ve hangi usûlle araştırılabileceğini vaz’etmiş de, hatâ mı etmiş? O büyük İmam’a kızacağına, madem bu işlerden anladığını iddia ediyorsun, “farz-ı kifâye” olarak sen de yap! İmam’ın yaptığı iş, olmuş bitmiş birşey değil, her dem ehlince ve ehlinin yol göstericiliğiyle yapılması gerekli bir vazife. Din, gerekeni yapma ölçüsü olarak “her çağa ölçü verir” ki, “Din nasihattir” buyurur Allah Resûlü!

T.C: Tekrar bunu yapacak şekilde yönelmemiz gerekiyor; doğrusu bu!.. Max Scheler, son derece ilginç bir tarihçe anlatıyor. Özetle: İbn-i Rüşd yoluyla, Aristo düşüncesi Aquino’lu Thomas’a geçiyor. Aquino’lu Thomas’ın ilmiyse, Kilisenin ilk gizli katmanlığında ilerleyerek Rönesans’ı oluşturdu… Rönesans, Aristo’nun varlık telâkkisine göre, statik ve donmuş bir dünya tasavvurunun ürünüdür… Burada Scheler, oradan günümüze gelirken, sözkonusu “donuk” dünya tasavvurunun nasıl aşıldığını söylüyor ve tam da İslamiyetin vaz’ettiğinin aynını ifade ediyor: “İnsan -şu şu- idrak aşamalarını geçip ilâhî varlığı anlamakla, Allah’ın -gölgesi meâlinde- uzantısıdır; bu yolla dünyayı güzelleştirmekle mükelleftir”. Şimdi İslamiyeti reddederken “şaşkınlık” burada!… Brecht’in, “Galile” adlı eserinin 3. baskısına yazdığı bir önsöz var ki; o önsöz, yazdığı kitabın bütün gayesini anlatan müthiş bir önemi hâiz. Brecht’in Danimarka’da bu önsözü yazdığı sırada, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar da patlamış. Diyor ki: “Şüphesiz Galile, herkese, kâinata kendi gözleriyle bakma ve her yıldızı yine kendi gözüyle temâşâ imkânını sağlayacak dökümleri verdi. Bunun sonundaysa, bugünün konforuna, tıpta yapılan keşiflere ve diğerlerine erişilebildi. Fakat, insanlığın akılalmaz ıstırap ve felâketler yaşamasına sebep olan, sosyal ve kültürel çatışma ve çözümsüzlükler de beraberinde taşındı. Hatta nükleer silahlanmayla, dünya ve insanlığın sonunu getirmenin eşiğine gelindi”. Eğer kitabı, “Galile“yi okursanız göreceksiniz. Galile’nin dostu ve sonra “Papa” olan papaz, ona şöyle söylüyor: “Senden istediğim, sadece sırasına riayetle anlatman. İtalyanca değil, önce Latince yayınla! Öyle yapmazsan; tüm dünya kiliselerinin halka anlatmaya çalıştıkları ve Hıristiyanlığın hikmetlerini üzerine binâ ettikleri kâinat tasavvurunu sarsarsın, Hıristiyanlığın insanlığa getirdiği bütün erdemi yokedersin!”. Dinlemiyor ve önce İtalyanca yayınlayıp, malűm tepkiyle karşılaşıyor. Hz. Peygamber, “Herşeyi sırasında söyledim. Eğer öyle olmasaydı, bu baş bu gövdenin üzerinde kalmazdı” buyuruyor… Neticede, insanlığın bugün geldiği noktada açıkça görülüyor ki, İbn-i Rüşd değil, İmam-ı Gazalî haklı! Gazalî’nin maalesef (kendisinden sonra yaşamış) İbn-i Rüşd’ün yaptığı “Tehâfüt” tenkidine cevabî bir tenkid yazma imkânı yoktu. Ama doğrusu; İbn-i Rüşd’ün “Tehâfüt’ul Tehâfüt”üne tenkid yazacak birisi gerekiyor!..

H.Y: Çok keyifli, çok doyurucu bir sohbet oldu bizim için. Lûtfettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

T.C: Rica ederim; benim için de öyle. İnşallah tekrar görüşelim.

H.Y: Bunu çok isteriz efendim.

Kaynak: Akademya I. Dönem, Sayı 9 (Nisan 1998)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!