Türk Halk Müziği’ni Alevîleştirme Çabaları

571

Son zamanlarda sıkça rastladığımız şu komik iddiayı hatırlatarak başlayalım:

“Alevîler Türkmen’dir ve Oğuz kavminin öz temsilcisidir. Dolayısıyla Türklüğün bütün kültür, mizaç ve şahsiyet unsurlarının aslî sahipleridir. Zaten asırlar boyunca Anadolu nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuşlar ve Anadolu kültürüne damgalarını vurmuşlardır. Sünnîler ise, yarı Arap, yarı Türk, yarı meçhûl, ama öz itibarıyla koyu ‘Arap-İslam şeriatı’ anlayışıyla yoğrulmuş ve daima küçük bir azınlığı temsil etmiş bir zümredir ve Anadolu kültürünün düşmanıdır”.

Biz burada bu iddiayı çürütme zahmetine girmeksizin, bu iddiaya paralel olarak müzik sahasında sarfedilen Halk Müziği’ni Alevîleştirme gayretleri üzerinde durmakla yetineceğiz. Bu bile yukarıdaki iddiayı çürütmeye kâfi gelir.

Bilindiği gibi Alevîler, asırlar boyunca Osmanlı’yla ve Sünnî Anadolu halkıyla savaş halindeydi. Sürekli isyana kalkıştıkları için, orduların ulaşamayacakları sarp-dağlık yerlere yerleşmişler, isyana kalkışmasalar bile, halk tarafından sevilmedikleri için hep tecrid edilmişler, adeta Anadolu coğrafyası üzerinde, ama Anadolu toprakları dışında yaşamışlardır. Her türlü âdetleri ve kültürel unsurlarıyla beraber müzikleri de asırlar boyunca kapalı bir çevre içerisinde kalmış ve Pir Sultan Abdal’dan sonra Cumhuriyet’e değin hiç bir yayılma sahası bulamamıştır.

Alevî müziğinin başlangıcı Pir Sultan Abdal’a dayanır (17.yy.). Daha önceleri de Anadolu’da Alevî nüfusu varolduğu hâlde hiç bir Alevî ozanı yetişmemiş, yetişse bile hiç bir etkileyiciliği olmamış ki, günümüze kadar gelen, yahut Alevîlerce, “şu ozanımıza ait” denen hiç bir şiir, türkü, deyiş, nefes, uzun hava vs. örneğine rastlanmamıştır. Halbuki, Türkmen sayılmayan Sünnîler içinden, Şeyh Edebâlî, Hacı Bayram Velî, Ahi Evran, Aşıkpaşa, Yunus Emre, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve daha saymakla bitmez pek çok ilim, fikir ve edebiyat adamları ve emsalsiz şairler çıkmıştır. (Bu misallerin sadece Selçuklu devrine ait olduklarına dikkat ediniz.) Pek çoğu Yunus Emre’ye ait şiirlerin yine Selçuklular devrinde zuhur eden Mevlevîlikle beraber bestelenmeye başladığı da mâlum. Sanat Musikîsi adı verilen muhteşem Türk Müziği’nin temellerinin atıldığı o demlerde ne Bektâşi nefesleri ne de Pir Sultan Abdal’ın deyişleri vardı meydanda.

Ne zaman ki Alevîlik Safevîlerle beraber bir devlet hâlinde tecessüm ederek güç sahibi olmaya başladı, işte o zaman Anadolu’da bazı kıpırdanmalar görülür oldu. Yoğun bir propaganda faaliyetine girişen Alevîler, Türkmenleri etkileyebilmek gayesiyle, ruha en çabuk ve en şiddetli sirayet gücüne sahip müzik silahına başvurdular.

Alevîler’in, ilk güçlü ve gelmiş geçmiş en büyük ozanları olan Pir Sultan Abdal’ı yetiştirmeleri işte bu demlere rastlar (17.yy.). Hazret-i Ali (K.V.) ve Ehl-i Beyt’e yapılan zulmün, herkes tarafından rahatlıkla kullanılabilir bir malzeme oluşuyla birlikte, bozulan Osmanlı devlet sistemi ve sosyal yapısının Anadolu halkı üzerindeki menfî tesiri Alevîlerce iyi değerlendirildi. Sürekli Ehl-i Beyt sevgisi ifrat hâlde öne çıkarıldı ve derebeyleri tarafından ezilen ve bir takım İstanbul efendileri(!) tarafından “Etrâk-ı bî idrak” (idraksiz Türk) olarak vasıflandırılarak ikinci plâna itilen Anadolu halkının karşılaştığı tezatlar maharetle dillendirildi.

Burada şu hakikati de belirtmeliyiz ki, bozulma çığırında Osmanlı saray çevresi, Türk’ün öz mizaç ve şahsiyetinin mahsulü olan türküleri, çok âdi vasıflandırmalarla aşağılamaktaydı. Cümle Osmanlı devlet erkânına şâmil olmayan, sadece İstanbul’da kümelenmiş belli bir şahsiyetsiz zümrenin -ki bu zümre, Osmanlı’yı bozuluşa sürükleyen ve Osmanlı ruhuyla ilgisi olmayan bir kesimi temsil eder- hiç bir zaman tarafımızdan kabul görmeyen bu aşağılama tavrı, şimdiki Alevî kesim ve bir kısım İslam, Osmanlı ve Türk düşmanı tarafından sürekli malzeme olarak kullanılıyor ve Alevîler’in, Türklüğün gerçek temsilcileri olduğu ve Osmanlı’nın da Alevîler’e gösterdiği husumetle, Türklüğe de düşmanlık ettiği iddiasına temel yapılıyor. İddialarını destekleyici en önemli delilleri de az önce bahsettiğimiz Alevî ozanı Pir Sultan Abdal’dır.

Gerçekten de o devir Anadolu insanının hissiyatını derinden kavramış olduğu belli birilerinin eseri olan bu türküler, etkileyici sözleri ve marş havasına bürünmüş musikîsiyle Türk mizacına hitab edebiliyor, yaşadıkları bir takım çelişkiler içerisinde avlamaya müsait insanları kandırabiliyor ve Osmanlı’ya karşı bir ihtilal hareketine katılım sağlanması yönünde kullanılabiliyordu. Pir Sultan Abdal’dan buna dair bir misal verelim:

“İnelim meydan yerine
Bakalım Ali seyrine
Canı başı Hak yoluna
Koyamazsın demedim mi?..

Pir Sultan Abdal şahımız
Hakka gider râhımız
On ik(i) imam katarımız
Uyamazsın demedim mi?..”

Yine Pir Sultan Abdal’dan bir dörtlük:

“Ben Musa’yım sen Firavun (1)
Uslanmaz şeytân-ı lâin
Bu kaçıncı ölmem hâin
Pir Sultan ölür dirilir!..”

Bu sözlerden etkilenmemek, ürperti duymamak mümkün mü? Bir de o çağın insanlarının hissiyatını hesaba katarsanız neden Alevîlerin Türk kültürünün gerçek temsilcisi olduğu iddiasının bu kadar harâretle savunulduğunu anlarsınız.

Şunu söylemek gerekir ki, işin siyasi cephesini bir kenara bırakıp sırf mücerred sanat gözüyle baktığımız zaman -eğer sanat açısından değer biçmek istiyorsak- Alevî türkülerini beğenmememiz mümkün değildir. Başta Pir Sultan Abdal olmak üzere Nesimî ve Kul Himmet gibi, Alevî kültürü üzerinde ağırlığı bulunan ozanların ortaya koyduğu eserler -bizce- ancak bir İslam sanatkârına, yahut batıl cephede istidraç sahibi bir dehaya ait olmalıdır. Çünkü bunlar bir takım bunalım mahsulleri yahut mide gurultusu akisleri değildir. Dikkat edildiğinde pek çok Alevî türkülerinde görülen manzara, hakikati İslâm Tasavvufu’nda bulunan ve aslında tamamıyla bize ait olan hikmetlerle dolu olduklarıdır.

“Dün gece seyrim içinde
Ben dede’m Ali’yi gördüm
Eğildim niyaz eyledim
Düldül’ün nalını gördüm

Kanber’i durur sağında
Salınır cennet bağında
Ali Musa Turdağında
Ben Dede’m Ali’yi gördüm

Yüce dağlar boran coşkun
Kul Himmet aşkına düşkün
Cümle meleklerden üstün
Ben Dede’m Ali’yi gördüm”

(Kul Himmet)

“Şu fani dünyada umudunu yüz
İnanmazsan var kitaba yüzbeyüz
Evin mezaristan malın bir top bez
Daha duymadınsa duy deli gönül

Gördüm iki kişi mezar eşiyor
Gani kasavet gelmiş baştan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu rüyayı yor deli gönül

Günde bir yol duman çöker serime
Elim ermez gidem kisbu kârıma
Kendi bildiğine doğrudur deme
Var iki kâmile sor deli gönül

Mevlam kanat germiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül”

(Ruhsâtî)

“Kâh çıkarım gökyüzüne
Seyrederim ben âlemi
Kâh inerim yeryüzüne
Seyreder âlem beni
Haydar Haydar

Sofular haram demişler
Bu aşkın şarabına
Ben doldurup ben içerim
Günah benim kime ne!
Haydar Haydar”

(Nesimî)

Bu sözlerle Yunus Emre’nin şiirleri arasında, ruhu şekline sinmiş içli bir esinti olmaları hasebiyle bir fark görebiliyor musunuz? Bunların, İslamcı bir estetik idrakının “mecaz” anlayışı önünde, İslâm’ın malı, yani Sünnet ve Cemaat ehli anlayışının hakikatleri olduğunu söylersek fazla ileri mi gitmiş oluruz? Yukarıdaki satırların sahiplerini bilmiyor olsaydık, herhâlde cevabımızı daha rahat bir şekilde verirdik.

-Evet bunlar, bizim mensup olduğumuz ehl-i sünnet (sünnîlik) inancının hakikatleri, özbeöz malımız ve bize ait. Bu sözlerin hakikatleriyle hiç bir ilgisi bulunmayanlar, bunları sahiplenemez. Onlar olsa olsa, bizim hikmet evimize dadanmış hırsızlardır!..

Tabiî buraya kadar Alevî müziğinin beğendiğimiz yönleri üzerinde durduk. Bol bol Allah’a isyan edildiği Alevî türküleri de hepimizin malûmu, ama onların üzerinde durmaya gerek yok. Bize düşen, kendi kültürümüz içerisinde eritebileceğimiz, aslında bize ait olan güzelliklerin varlığını hiçe saymamak ve onları hakiki mevkilerine oturtmaktır.

Şimdi biraz da Alevîliğin Anadolu Türklüğü’nün öz temsilcisi olduğu iddiasındakilerin yok kabul ettiği Sünnî Anadolu Türk’ünün ruh çizgilerine dair, üzerinde olduğumuz müzik sanatından misâller verelim:

Pir Sultan Abdal’la aynı çağda yaşamış Demirci Kul Mustafa’ya ait, Şiî İran’a karşı yapılan Bağdat Seferi’nde destanlaşan Genç Osman’a dair şu mısralar:

“Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Askerin içinde birinci uşak
Allah Allah deyip geçer Genç Osman of of

Genç Osman dediğin bir küçük aslan
Bağdat’ın içine girilmez yastan
Analar doğurmaz böyle bir aslan
Allah Allah deyip geçer Genç Osman of of

Bağdat’ın kapısın Genç Osman açtı
Cümle kâfirlerin tebdili şaştı
Kelle koltuğunda üç gün savaştı
Şehitlere serdar oldu Genç Osman of of”

Hem şiir, hem türkü, hem de marş olarak bu çapa ermiş bir eser Alevî müziğinde mevcut değildir!

Peki ya Anadolu Müslüman Türk’ünün kahramanlık ve delikanlılık seciyesine timsal olmuş yiğit Köroğlu’na ait şu mısralara ne buyrulur?..

“Benden selam olsun Bolu beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
At kişnemesinden kalkan sesinden
Dağlar sedâ verip seslenmelidir.

Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

Ben bir Köroğlu’yum dağda gezerim
Esen ürüzgârdan hile sezerim
Demir topuzumlan kafan ezerim
Ver yolun bacını (2) geç git Kürdoğlu! (3)”

Haksızlığa karşı mücadele denince Alevîleri baş köşeye oturtanlar, bu muhteşem tablo karşısında ne diyecekler acaba? Estergon Kalesi, Sivastopol vs. gibi kahramanlık türkülerini de saymaya kalkarsak, karşı tarafta söz söylemeye mecâl kalmayacak herhâlde.

Yine Alevîleri göklere çıkaranların, Alevî olmadığı için yok saydığı Karacaoğlan… Ondan bugüne gelen yüzlerce türkü bugün hâlâ İç Anadolu’da ve Adana-Maraş yöresinde dilden dile dolaşmaktadır. Onun, herkesin mâlumu olan türkülerini sayıp dökmeye gerek yok. Yalnız şu dörtlük onu anlatmaya kâfi:

“Karacoğlan der ki kader yazıldı
Gözüm yaşı sel sel süzüldü
Kefenim biçildi kabrim kazıldı
Mezarımın üstü kovalandı gel gel!”

İç Anadolu’nun doğusu, Doğu Anadolu’nun batısı ve Teke yöresi sınırlarından dışarı çıkamamış, sadece dar bir çerçeve içinde hapsolup kalmış Alevî kültürünü, Türk’ün öz karakteri olarak takdim edenlere şu acı gerçekleri de hatırlatalım:

• Mertliğin ve zulme başkaldırının sembolü olmuş ve Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusuna karşı ilk mücadeleyi başlatmış olan efeler ve zeybeklerin kaçı Alevîdir ve onlardan bugüne gelen “çatal olur efelerin yüreği” mısraıyla efelerin yiğitliğini sembolleştiren kaç Alevî türküsü vardır acaba?

• Ya uzun havalarıyla meşhur Antep’te, uzun hava çeken kaç tane Alevî âşık vardır?

• Peki İç Anadolu türkülerinin, karakter olarak Alevî müziğine hiç mi hiç benzemediği dikkatleri çekmemiş midir bugüne kadar? Keskinli Hacı Taşan’a ait “Allı Turnam” ve Kırşehir yöresine ait “Zülüf” gibi, birer klasik olmuş türküler Alevîlere ait değildir. Öyleyse hangi kültürün ürünüdür bu türküler?

• Hepimizin bildiği “karadır kaşları ferman yazdırır” diye başlayan bir Zonguldak türküsüne denk güzellikte, “çok muhabbet tez ayrılık getirir” diye Anadolu’nun dört bir yanında söylenir olmuş bir Yozgat türküsüyle aynı ayarda kaç tane Alevî türküsü gösterilebilir?

• İçli havasıyla hepimizi etkileyen Doğu türkülerini şöyle üstünkörü bir tetkike tâbi tutarsak bunlar arasında kaçının Alevîlere ait olduğunu söyleyebiliriz? Son zamanlarda özellikle Doğu türküleri üzerinde oynanan bu “Alevîleştirme oyunu”, oralardaki Alevî nüfusun mevcudiyetine dayanılarak hazırlanmıştır. Halbuki Alevî nüfusa göre kat kat fazla ağırlığa sahip olan Kürt nüfusu yok sayılmaktadır. Yoksa Kürtler, müzikten bî haber mi yaşamaktadır? Bu oyunu hazırlayanlar iyi bilirler ki, sayısız Kürtçe türkü ve uzun hava, TRT tarafından Türkçe sözler uydurularak tahrip edilmeye ve unutturulmaya çalışılmıştır. Kürtlerin hemen hemen tamamının Sünnî olduğu da malûm. Doğu türkülerine damgasını vuran Erzurum ve Elaziz halkının neredeyse tamamının sağlam Sünnî inancı taşıyan insanlar olduğunu da ilave etmeyi unutmayalım. Anlaşılıyor ki, Doğu türküleri üzerindeki içli havanın mümessilleri, o civarın bağrı yanık Sünnî Türk ve Kürt halkıdır. Alevîler ise Pir Sultan Abdal sayesinde küçük bir pay kapabilmiştir.

Alevîliği öne çıkarıp Anadolu’nun öz kültürünü hiçe saymaya kalkanlar, Cumhuriyet tarihi boyunca bunu her sahada denediler. Bu amaçla müzik üzerindeki en önemli faaliyetler de TRT eliyle icra edildi. Bugün bazı sol çevreler tarafından Alevî müziğinin katledilmesi olarak yaftalanan, tek parti devrinde Alevî türkülerinin husûsî bir gayretle TRT tarafından derlenmesi hadisesi, aslında Alevîlere karşı değil, Sünnî Anadolu halkına karşı işlenmiş bir cinayettir. Türkülerde geçen “şah”lar atılıp yerlerine “dost” konmuş, Sünnî inancına aykırı sözler rötuşlanmış ve Erzincan türküsü, Sivas türküsü vs. diye yutturulmaya çalışılmıştır. Dikkat edildiğinde, TRT repertuarında Alevîlere ait türkü sayısının ne kadar fazla olduğu göze çarpacaktır. Diğer taraftan, müthiş zenginliğe sahip İç Anadolu bölgesine ait türküler bu repertuarda çok az yer tutmaktadır.

Ayrıca Alevîlere ait bir saz çalış tarzı olan Veysel akordu (Aşık Veysel’in icadı), müthiş şekilde pompalanmakta, ismine de “bağlama düzeni” denilerek, sazı hakikî mânâsıyla temsil pâyesi verilmektedir. Halbuki Veysel akordu, değişik bir tarz olarak, bir zenginlik unsuru olarak kabul edilebilir ve Sivas-Erzincan yörelerinde, oraların havalarına uygunluğu sebebiyle haklı olarak revaç bulabilir, ama asla Anadolu’nun genelinde yaygın olan “kara düzen”e rakip olamaz. Pek çok Alevînin hasbî olarak itiraf ettikleri bir hakikattir ki “kara düzen”, değişik yörelerin havalarını, o yöre insanının söyleyiş tarzına uygun şekilde seslendirecek kabiliyet ve zenginliğe sahiptir, yeter ki ustasını bulsun. Oysa Veysel akordu, çoğu Alevî türküleri ve Sivas-Erzincan yörelerinin bazı havalarından başka hiç bir yörenin türküsünü, o yöre tarzına uygun şekilde seslendiremez. Zaten Aşık Veysel’in gözleri görmediği için, bir kolaylık bulma ihtiyacıyla icad ettiği bu düzen, sanat kaygısından çok, basit bir pratik fayda düşüncesinin eseridir ve tabiatıyla “kara düzen”e karşı eksik kalmaya mahkûmdur. Ama buna rağmen görüyoruz ki, TRT’de ve pek çok bağımsız halk müziği organizasyonunda Veysel akordu öne çıkarılmaktadır. Sırf siyasî maksatlara hizmet eden bu davranışın ardındaki saiki biliyoruz. Tabiî ki, estetik yerine siyasî düşünceler öne çıkınca, sanat da ölüyor. Bir efe türküsü, Veysel akorduyla çalınabilir mi? Bu işi az çok bilen, az da olsa türkülere âşinalığı ve kulak zevki bulunanların hepsi ittifak hâlinde “hayır” diyecektir! Bir İç Anadolu türküsü bu şekilde çalınabilir mi? Cevap belli: Asla!

Bilinen bir gerçektir ki, büyük saz ustalarının ve âşıkların büyük çoğunluğu “kara düzen”i tercih etmektedir. (Mehmet Erenler, Orhan Gencebay, Nida Tüfekçi, Neşet Ertaş vb.) Arif Sağ’ın tantanalı resitallerine aldanmayın. Neşet Ertaş’ın yanında o hâliyle ancak çıraklık edebilir. Bu sözümüze karşılık birileri çıkıp “Neşet Ertaş bağlama (Veysel) düzeniyle çalabiliyor mu? O da bu mevzuda Arif Sağ’ın eline su dökemez” diyebilir, haklı da olabilir. O halde şunu kabul etmek gerekiyor: Her yörenin mizaç ve ifade farklılıkları bir zenginlik unsuru olarak kabul edilmeyip “tek tip” uygulaması gibi bir şeye kalkışılırsa (TRT’nin yaptığı gibi), unsurların hepsine benzeyen, ama hepsinden farklı ve soysuz bir karışım çıkar meydana. Bu durumda hepsine hak ettikleri yeri vermek en doğrusu. Bu da, “Veyselci-bağlamacı” kesime, çıktıkları yere geri dönme ihtarını icap ettirir. TRT’ye rağmen -mahallî sanatçı tabir edilen- Mustafa Çobanoğlu, Urfalı Bâbi, Kazancı Bedir, Aşık Mahzûnî Şerif, Abdullah Papur, Sincanlı Filiz, Süleyman Oruç, Deli Selim, Erkan Ocaklı, Neşet Ertaş ve Feyzullah Çınar gibi isimlerin halk tarafından büyük rağbet görmesi ve herbirinin -ünü dışarı taşanlar da dahil- kendi yörelerinde çok tanınması ve sevilmesi, her yöre insanının kendi mizacına olan düşkünlüğüyle izah edilebilir. Karadenizli olan Erkan Ocaklı’yı İç Anadolu’da tanıyan çıkmaz. Alevî olan Aşık Mahzûnî Şerif’i ise bütün Alevîler gayet iyi tanır ve severler.

Bütün bu hakikatlere rağmen, TRT’nin yaptığı, türkülerdeki hançere, şive ve mizaç farkından doğan tabiî unsurları ayıklayarak notaya dökme ve kalıba vurma işi nasıl cinayet derecesinde bir suçsa ve tutmamışsa, Alevîlere ait türküleri, söyleme ve çalış tarzlarını öne çıkarıp Anadolu’nun genelinde hakim bir karakter hâline getirmeye kalkmak da aynı derecede suçtur ve tutmamıştır. Tokatlı bir Alevî olan Songül Karlı’nın yaptığı gibi, bir İç Anadolu türküsüne ait sözlere müdahale edip, “uyan uyan sabah oldu / namazını kıl Fadimem” mısralarını değiştirerek yerine “uyan uyan sabah oldu / su başına gel Fadimem” şeklinde söylemek, o yöre insanını sadece tiksindirir.

Muradımız anlaşıldı herhâlde. Derdimiz kuru bir Alevî düşmanlığı yapmak değil, Anadolu Türklüğü’nün gerçek temsilcisi “Sünnî Oğuz-Türkmen”leri inkâr ederek, daima etkisiz ve aykırı bir azınlığı temsil etmiş, Anadolu ruhuna yabancı Alevîleri, gerçek Anadolulu ve gerçek Türk olarak vasıflandırmaya ve bünyeyi içten bozmaya kalkanlara hadlerini bildirmektir. Şunu unutmamalıdır ki, 1000 yıllık Müslüman Anadolu kültürü, ancak o çapta bir kültür hareketiyle iptal edilebilir. Basit ve köksüz iddialar üzerine kurulu dayatmalarla hüsrandan başka netice elde edilemez. Aksi hâlde, Atatürk’ün yanında, elinde sazı, suratının yarısını kaplayan pos bıyıkları ve kafasında fötr şapkasıyla poz veren Alevî sazcı Halil Söyler’in (4) manzarasına eş bir ucûbe çıkar ortaya.

Dipnotlar:

(1) Firavun: Osmanlı paşası olan Hızır Paşa kastediliyor.
(2) Bac: Vergi, haraç.
(3) Kürdoğlu: Köroğlu’nun vuruştuğu bir beyin ismi.
(4) Halil Söyler: Atatürk’e çalıp söylerken, onun tarafından kendisine “Söyler” soyadı verilen Sivaslı bir Alevîdir.

Kaynak: İ.T., Akademya I. Dönem Sayı 7, Temmuz 1997. (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

2 YORUM

  1. Bu güzel ve 12den vuran yazınız için sizi tebrik ederim. Hislerimize tercüman oldunuz. Günümüzde İslam düşmanlarının aslında köpek havlamalarından ibaret olan kuru gürültüsü, kendilerinin baskın ve üstün olduğu vehmini telkin ediyor olsa da bu hakikatin böyle olmasından değil, ortada ağızlarına taş vuracak üç beş cesur müslümanın bulunmamasındandır.

  2. Okuduğum en zırva, en bilimsel olmayan ve taraflı bir yazı.
    Sünniler resulullahın sünnetini yaşamaya çalışan müslümanlardır.
    Oğuz boyunu aleviymiş gibi göstermek Türklüğe ve islamada hakarettir.
    Kardeşçe yaşayalım, herkes kendini biliyor.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!