TÜRKİYE’DE HEBA EDİLMİŞ KÜTÜPHÂNELER

0
20

Emin Metin(*)

Kütüphâneler insanlar ve diğer canlılar gibidirler. Toplumda yaşarlar, büyür ve gelişirler, ölmezler ama öldürülürler. Evet!

Ülkemiz kadim bir geleneğin üzerine kurulu olmasından dolayı, kütüphâne arşivi olarak çokça zengindir. Bunun yanında daha önce buralarda yaşayan farklı milletlerden, inançlardan, kültürlerden kalma tarihî eser niteliğinde nice arşivler bulunmaktadır. Günümüzde bu eserlerin varlığından söz etmek mümkün olsa da zamanla çeşitli bahanelerle türlü kıyımlara ne yazık ki maruz bırakıldı.

Ali Ural, bir şehrin en güvenilir yerinin hastahâneler ve hapishânelerin değil, kütüphâneler olduğunu söyler:

“Sevgili Dost,

Bir şehrin en güvenilir yeri sence neresidir? Şehrin neresinde kendimizi güvende hissedebilir, mızraklardan ve oklardan emin olabiliriz? Yalnız paltomuzu değil, zırhımızı ve sadağımızı da bırakacağımız kapı hangisidir? Hangi pencere açıldığında rüzgârı bizi üşütmez. Hangi merdiven çıkıldığında yormaz kalbimizi?

Sevgili Dost,

Bir şehrin en güvenilir yeri kütüphânelerdir. Çünkü kitaplar seslerini yükseltmezler. Bu yüzden kütüphânelerde derin bir sessizlik vardır. Sonra kitaplar tozlarını üzerimize üflemezler. Bu yüzden elbiselerimiz hep beyaz kalır, değil mi?

Sevgili Dost,

Ben bir şehrin en güvenilir yerinin neresi olduğunu biliyorum.

Sen de biliyorsun”

Bu konuyu araştırırken çok üzücü şeylerle karşılaştım, yazamadım hepsini tabiî. Bir toplumun hafızası elbette kütüphânelerdir, arşivlerdir, müzelerdir. İnsanın aklına ister istemez Alman şair Heinrich Heine’nin o meşhur sözü geliyor: “Bir yerde kitaplar yakılıyorsa orada insanlar da yakılır.”

Yıldız Sarayı Kütüphânesi

Bu kütüphâne Sultan Abdülhamid Han tarafından kuruldu. Sultanın 30 senelik hükümdarlığı süresince yavaş yavaş gelişti. Kitapların çoğu bizzat Abdülhamid Han tarafından satın alınmıştı. Paha biçilemez nadir matbu ve yazma eserler, akademik anlamda önemli kaynaklar, sanat değeri yüksek eserler ve fotoğraf albümlerinden oluşuyordu.

1909 yılında Sultan Abdülhamid tahttan indirilirken, kütüphânenin başında, Başhafız-ı kütüp (kütüphâne müdürü) olan Şeyh Sabri Efendi (Sabri Kalkandelen) vardı. 31 Mart vakası yaşandı ve Selanik’ten İstanbul’a gelen harekât ordusu mensupları Yıldız Sarayı’nı yağmaladı. Yıldız Kütüphânesi’ni de yağmalamaya gelen askerler karşılarında kütüphâne kapısının önünde yatan bir adam gördüler. Bu adam Nakşibendi şeyhlerinden Mustafa Ruhi Efendi’nin oğlu Şeyh Sabri Efendi’ydi. Kütüphâne kapısının önünde yatan Sabri Efendi askerlere, “Benim cesedimi çiğnemeden kimse içeri giremez!” demiş ve iddialara göre silah çektiği de söylenmektedir. Askerlerin içindeki Arnavut olanları kendileri gibi Arnavut olan Sabri Efendi’nin şivesini farketmiş ve şeyhleri M.Ruhi Efendi’nin oğlu olduğunu anlamışlardı, hürmette kusur etmeyip geri çekilmişlerdi. Böylece kütüphâne büyük bir yağmadan kurtarılmıştı, fakat gel gör ki yıllar sonra bu kütüphâne acınacak duruma düşecektir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da kütüphânenin başında kalan Sabri Efendi, Rektör  Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun ısrarıyla 1925’te o dönem ki adı Darü’l-Fünün olan İstanbul Üniversitesi’ne bağlandı.  Daha sonra Sabri Efendi’nin oğlu Nurettin Kalkandelen göreve geldi ve 1970 tarihlerine kadar müdürlük görevine devam etti.

28 Şubat darbesiyle eski Türkçe kitaplar, harf devrimine aykırı olduğu gerekçesiyle depolara atıldı.

 İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi

1997 ila 2005 yılları arasında iki dönem İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, görev dönemi sırasında aldığı kararlar ile İstanbul Üniversitesi kütüphânelerine büyük zararlar vermişti. Yıldız Sarayı’ndan İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’ne taşınan ve ismi “Nadir Eserler Bölümü” olan bina hasar gördü, buradaki kitaplar da boşaltıldı, bina restorasyona alındı ve senelerce kapalı kaldı. Boşaltılma döneminde sahafların, koleksiyoncuların eline düşen kitaplar ve arşivler, daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin finansmanı,  Atatürk Kütüphânesi müdürü Ramazan Minder’in çabaları ile (4 bin 500 kadarı) kurtarılabildi.

17 Ağustos 1999 depreminden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin binasının muhtemel bir yeni depreme karşı dayanıklı olmadığı gerekçesiyle öğretim görevlilerinin odalarındaki özel kitaplıklar boşaltılıp SEKA’ya gönderilmişti. Adını saklı tutan bir öğretim görevlisi, “Bize depremin ardından ‘bir günde odalarınızı boşaltın’ denildi. Bu sürede kurtarabildiğimiz kitapları kurtardık. Diğerleri ise gitti. Aralarında tarihî nitelikte kitaplar da vardı” diyor.

Deprem sonrasında cereyan eden bir diğer olay,  İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’ne kayıtlı kimi kitaplarının İstanbul ve Ankara’daki sahaflarda satılmalarıdır. Kütüphâneden Halkalı’daki depoya gönderilen on kamyon kitaptan üç kamyonda bulunan yaklaşık on bin kitap, depolanmak yerine Küçükpazar’da hurda olarak satılmıştı. Üzerlerinde “Darü’l-Fünun” damgasını taşıyan bu kitaplar, İstanbul’daki kimi sahaflar tarafından alınarak koleksiyonerlere satılmıştı.

Rektör Kemal Alemdaroğlu’nun büyük tepkilere yol açan bir diğer kararı ise, 2000 yılında bölümlere ait seminer ve uzmanlık kütüphânelerinin lağvedilmeleri kararıydı. Tahminlere göre sadece Edebiyat Fakültesi’ne âit 17 değişik kütüphâneden yaklaşık 220.000 kitap mahzenlere konulmuştu. Alemdaroğlu, eleştirilere cevaben yer sıkıntısını gösterecekti. Bu kitaplar arasında, Kâtip Çelebi’nin ünlü coğrafya kitabı Cihannüma ile Felsefe Bölümü Kitaplığı’nda yer alan Nietzsche koleksiyonu vardı. Sekiz yıl boyunca depolarda uygun olmayan şartlarda tutulan bu nadir kitaplar, rutubet ve farelerden dolayı büyük zarar göreceklerdir. Depoya kaldırılan eserler arasında Katip Çelebi’nin Cihannüma, Firdevsi-i Rumi’nin Süleymannâme, Şeyh Sadi’nin Bostan, İbn-i Ferişte’nin Şerhi Menâr isimli eserlerinin yanı sıra Müteferrika baskısı Nazmîzâde Murtaza Efendi’nin bir eseri, Konstantin Ipsilanti’nin Fenn-i Muhasara ve yine Müteferrika baskısı Tarih-i Raşid gibi önemli eserler yer alıyordu.

Bu iş şüphesiz bilinçli yapılmıştı. Kitaplar zimmet ve sayım yapılmadan depolara atılmıştı. 100 yılda oluşturulan Tarih ve Sanat Tarihi Bölümü’nün kitaplığı perişan edilmişti. Hiç sayım yapılmadan sandıklara doldurulan kitapların bir kısmının sahaflarda da satıldığı duyulmuştu. Geçen günlerde Murat Bardakçı’nın da bu konuyu dillendirirken yaptığı tarifiyle, “bu kıyım Moğollar zamanında bile yapılmamıştı”.

31 Mart Vakası’nda Sabri Efendi’nin korumasıyla yağmalanamayan Abdülhamid’in mirası da böylece perişan edildi.

Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi ve Kütüphânesi

Bu kütüphânenin eserlerinin heba edilişini Prof. Dr. Mehmet Akif Erdoğru şöyle anlatıyor:

“Donanma Cemiyetine ait üç sandık dolusu berat, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında özellikle Mısır’da basılmış Arapça gazeteler, II. Abdülhamid’e Mısır ve diğer Arap memleketlerinden gönderilmiş jurnaller, yayınlanmamış özgün fotoğraflar ve daha önemlisi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna emeği geçmiş kimi bürokratların hatıra ve yazışmaları, istihbarat teşkilatı MM Grubuna ait gizli raporlar, İstanbul’da bir hapishanenin raporları etrafa atılmıştı. Hatırladığım bu belgelerden birkaçıydı. Bakanlıkta karşılaştığım zihniyetle, bir üniversite çatısı altında faaliyet gösteren bir kurumda karşılaştığım zihniyet temelde aynı idi: Arşivin önemini yeterince kavrayamamak veya kavramamak, ona değer vermemek ve ondan yararlanılmasını sağlamamak. Gerekçeler ise kuşkusuz yine aynı idi. Ödenek yokluğu ya da azlığı, oda yokluğu ve personel azlığı.”

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphânesi

Bu fakültenin yönetim kurulu 2014 yılının bahar aylarında “yeterli yer yok” gerekçesiyle mezuniyet tezlerini SEKA’ya gönderme kararı alır. Gönderilen tezlerin sayısı meçhul. Fakülte Dekanı Prof. Dr. Necdet Adabağ, artan tepkilere “Tezlerin herhangi bir akademik değeri yok” karşılığını verir. Fakülte hocalarından bir kaçı bu durumu protesto eder. Burada 18 bölüm var olduğunu, tüm Türkiye’nin kültür hazinesi diyebileceğimiz bu tezlerin, bu çocuklarımızın genellikle kendi yörelerinde kendi kültürlerinde yaptıkları araştırmalar olsun, bilimsel araştırmalar olsun veya yüksek lisans ve doktora aşamasından önce elde edilen bilimsel veriler olsun, bunların bu mezuniyet tezlerinde bulunduğunu ve herkesin onlardan istifade ettiğini dile getirirler.

Ayrıca kendi kültürümüzle, dilimizle, edebiyatımızla, tarihimizle, arkeolojimizle ilgili olarak hocaların yapamadıkları, gidemedikleri yerlerde öğrencilerimiz oralara gidip bunları tamamlıyordu. Dolayısıyla hem Türkiye’nin kültür zenginliğinin, mozaiğinin birer parçası çocuklarımız eliyle çıkıyordu hem de burada büyük bir hazine oluşuyordu.

 

Her ne kadar şikâyet dile getirilse de tezler SEKA yoluna çoktan çıkmıştı. Birkaç tez haricinde hiçbiri kurtarılamamış ve bir kültür hazinesi daha böylece kâğıt hamuruna dönüşmüştü.

Kayseri 75. Yıl Halk Kütüphânesi

Kayseri 75. Yıl Halk Kütüphânesi ve ona bağlı Hisarcık Halk Kütüphânesi ve Selçuklu Halk Kütüphânesi, 2010 yılında eski kitapları ihaleyle hurdacılık yapan Metin Ateş’e satacaktı. Ateş, aldığı kitapları başka hurdacılara ve sahaflara satacaktı.

Satın alınan kitapların bir bölümü daha sonra Kayseri’de bir sahafta tasnifi yapılarak tanesi 3 ila 10 liradan satışı çıkartıldı. Kütüphâneye ait ciltlenmiş ve üzerinde kütüphânenin resmî mühürü bulunan kitapların satışını “Kitabistan Sahaf” adlı işyerinde yapan Orhan Tecimer, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, “Ben bir hurdacıdan kütüphâneye ait 3 bin kitabı satın alıp, daha sonra tasnif edip satışa çıkarttım. Kitaplar hurda kâğıt olacağına burada değerleniyor. Kitapları tanesi 3 ila 10 liraya satıyorum. Biz kültüre hizmet ediyoruz” dedi.

Kayseri Kültür ve Turizm İl Müdürü İsmet Taymuş ise kitapların özel bir komisyon tarafından kullanım dışı olarak belirlendikten sonra Milli Emlak Müdürlüğü aracılığıyla satışa çıkartıldığını söyledi.

Kayseri 75. Yıl Halk Kütüphânesi Müdürü Aslıhan Uygun ise ihaleyi alan Metin Ateş’in şartnameye uymadığını belirterek şu bilgileri verdi:

“Güncelliğini yitirmiş ve eskimiş kitapları Milli Emlak Müdürlüğü satışa çıkarttı. İhaleyi alan kişi kitapları kıyarak teslim edeceğini ve ham madde hâline getireceğini taahhüt etmiş ama buna uymamış. Kullanım dışı olan kitapların ihalesi sahaflara da bildirilir. Sahaflar ihaleye girmemiş ve kitaplar hurda olarak satışa çıkartılmış.”

Özel kütüphânesinde 32 bin kitabı olan tarih araştırmacısı Faruk Yaman da, kitapların hurdaya çıkartılması yerine sahaflarda satılmasının daha doğru olacağını söyledi. Yaman, “Osmanlı dönemine ait birçok basılı eser geçmişte maalesef SEKA tesislerinde hurda kâğıt olarak adeta imha edilmiş. Sahaflarda satılan kitaplar arasında çok kıymetli eserler de var. Bu kitapların hurdaya çıkacağına bizim gibi eski kitap meraklılarının eline geçmesi çok iyi oldu” diye konuştu. Yayımlanmış 50’ye yakın eseri bulunan Araştırmacı Tarihçi Yazar Süleyman Kocabaş da, yapılan işin çok yanlış bir uygulama olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Bu uygulama tarihî hanları, sarayları yıkmak gibi bir şey, kabul edilemez. Bu kitapları günü geçmiş diye SEKA’ya göndermek, hurda kâğıt diye değerlendirmek büyük yanlış. Yok pahasına satılan bu kitapların büyük bir kısmı sahaflarda çok daha fazla fiyattan alıcı bulabiliyor. Bu konuya ilgili ve yetkili herkesin müdahale etmesini istiyoruz.”

Kayseri İl Halk Kütüphânesi

2014 yılında Kayseri İl Halk Kütüphânesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “yer darlığı, eskimiş ve okunamayan” kitapların satılmasına izin veren yönetmeliği gereğince sekiz bin kitabı hurdacıya satacaktı. Bunların büyük bir bölümü hurdacılar tarafından sahaflara satıldı ve kitaplar hamur olmaktan kurtuldu.

İzmir Hisar Camii Kütüphânesi

Her seferinde farklı gerekçelerle tam 4 defa kütüphâne binasının yeri değiştirildi. Bu değişiklikler sırasında kütüphânedeki bazı eserler sahafların eline geçti. Bu tarihi kütüphânenin mührünü taşıyan bazı nadir matbu eserler artık sahaflarda satılır oldu. Öyle ki Ali Şir Nevai’nin “Mahbub’ül-Kulüb” adlı eseri 1000 TL’ye satışa çıkartılmıştı. Bunun dışında daha birçok kitap hem kitapçıda hem de internette satışa çıkartılmıştı, üstelik bunların üzerinde ‘TC İzmir Hisar Kütüphânesi’ damgası bulunuyordu. 4 bin 152 kitaptan bazısı kurtarılsa da çoğu ilgisizlikten dolayı heba edildi.

Millî Kütüphâne

2013 yılının son günlerinde ana basında yer alan bir habere göre, “Millî Kütüphâne, koleksiyonlarında yaptığı ayıklama işlemi sonrasında 147 ton kitap ve matbu malzemeyi hurdaya çıkarmış ve Hurdasan’a satmıştı. Bu durumun farkına varan Ankaralı sahaflar ve koleksiyonerler, kilosu 15 ila 50 kuruş arasında bedellerle kitapları Hurdasan’dan satın alarak ya müzayedelerde satacak ya da koleksiyonlarına katacaklardı. Bu, Millî Kütüphâne’nin ilk icraatı değildi. 2007 yılında benzer bir şekilde döküm listesi olmayan ve tasnifi yapılmayan 102 ton, 2011 yılında da 45 ton kitabı Hurdasan’a satacaktı. Satılan kitaplar ve matbu evraklar arasında Ermenice ve Yunanca kitaplar ve de Anadolu Ajansı’nın 1938-1968 yılları arasında daktilo ile yazılmış haber bültenleri de vardı. Hurdasan’a satılan kitaplar arasında sahafların satın alıp tekrar sattıkları kitaplar arasında İbn-i Haldun’a ait Tercüme-i Mukaddime, 1913 Merzifon baskısı Pontus dergisi, 1870 baskısı Yunanca Trabzon Tarihi kitapları vardı.

Millî Kütüphâne Başkanı Zülfü Toman’ın eşliğinde Milli Kütüphâne’nin yıllardır kapalı olan depolarına giren gazete muhabirleri, bu depolardaki vahim duruma tanık olacaklardı. Bir depoda tasnif edilmemiş 250.000 eser, yangın riski taşıyan açıktaki elektrik kabloları, kırık ampuller ve kuş ölüleri ile birlikte muhafaza edilmekteydi. Milli Kütüphâne’ye ait 29 depodan üçü hiç açılmamış, ikisi ise hiç işlem görmemişti.

Ürgüp Tahsin Ağa Halk Kütüphânesi

Bu kütüphâne 1855 yılında kurulmuştu, arşiv niteliğinde çok sayıda mecmua ve el yazması barındırdığından çeşitli ödüllere layık görülmüştü. 2010 yılında öğretmen Mustafa Kaya, 15 bine yakın kitabın imha edilmek üzere kamyona yüklendiği sırada yere düşen kitapları incelediğinde bu eserlerin tarihî arşiv niteliğinde olduğunu anlayarak kaymakamlığa başvurup suç duyurusunda bulunmuştu.

Halkevleri Kütüphâneleri

19 Şubat 1932 tarihinde resmî olarak kurulan Halkevleri, dönemin iktidarı tarafından kapatılmıştı. Halkevleri’nin, kapatılmalarından sonraki durumu Prof. Dr. Anıl Çeçen şöyle anlatmakta:

“Halkevi eşyaları çöplüklere ve sokaklara atıldı. Halkevi kitapları dereler ve ırmaklara atıldı, kesekâğıtçılarına toptan verildi. Bütün ülke siyasal iktidarın olumsuz tutumu yüzünden bir Halkevi yağmasına sahne oldu.”

Bazı bölgelerde ise, Halkevi kitaplıklarındaki tüm yayınlar kamyonlara doldurularak alanlarda yakılıyordu. Kitaplıklar boşaltılırken buralar başka amaçlı kullanıma açılıyor ve içindekiler bazen depolara kaldırılıyor ve halkın okuması engelleniyordu. Halkevi binaları bazen resmi dairelere, bazen karakollara, bazı yerlerde de okullara dönüştürülüyordu. Merkezdeki bazı Halkevi binaları genel tuvalet olarak bile kullanılıyordu.

Hıfzıssıhha Müesseseleri’nin Kütüphâneleri

Bir devir işlemi sırasında kütüphâne olarak kullanılan alana sığmayan kitaplar nemli, tozlu bakımsız bir alan olan depoya istiflenmişti. Birçok kitabın da bu taşınma esnasında kaybolduğu söylenmekteydi.

Önce 2010 yılında tadilat gerekçesi ile depolar boşaltılarak çuvallara doldurulan kitaplar Serum Çiftliği’nde bir odaya yığıldı ve çürümeye terk edildi. Daha sonra da Sağlık Bakanlığının yeniden yapılandırılması gerekçesiyle Başkanlık lağvedilerek Türkiye Halk Sağlığı Kurumu oluşturuldu. Bu yapılanma çerçevesinde kütüphâne de boşaltılarak yerine bürolar yapıldı. Kütüphânede toplam 40.000’in üzerinde kitap ve ciltli dergi bulunmaktadır ki bunların da çoğu 1900’lü yıllara hatta 1800’lü yıllara aittir ve nadir eser durumundadır. Ayrıca 30.000’den fazla tıpta uzmanlık tezi de mevcuttu.

Rize İl Halk Kütüphânesi

2014 yılında Rize İl Halk Kütüphânesi’nin “özelliğini kaybettikleri” gerekçesiyle 2900 kitabı hurdaya dağıtılması için ayırıldı. İhaleye çıkarılan iki ton kitap, 160 liraya bir hurdacıya satıldı. “Bu yolla satılan kitaplar ya yakacak olarak kullanılıyor ya da geri dönüşüme veriliyordu. Bu eserlerin bu şekilde yok edilmesine gönlümüz razı gelmiyor” diyen bir kütüphâne üyesi Hasan Kabil kitapları kurtarmak için uğraş verdi. Bunun üzerine kitapları satın alan hurdacının, Hasan Kabil’e “hangi kitabı istiyorsanız bedelsiz alın” teklifinde bulunması üzerine Kabil’in seçtiği 115 kitap, Rize Özel İhtisas Kütüphânesi’ne bağışlandı.

Talan edilen bu kütüphânelerin yanında, Yahudi, Ermeni, Rum, İstanbul, Edirne, İzmir gibi azınlık cemaatlerinin kütüphâneleri de nasibini aldı, aynı ölçüde talan edildi.

Sevgili dost,

Bir şehrin en güvenilir yeri kütüphânelerdir.

Peki aynı güven kütüphânelere de verilmiş midir?

Bunu biliyorsun.

Bunu biliyorum.

* Patnos Ağrı doğumlu, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde 3. Sınıf Öğrencisi. Daha önce CF, Edebiyat Ortamı, Fayrap, Aldırış gibi dergilerde yazdı.

Kaynak

1- Rifat N. Bali, Bir Kıyımın Bir Talanın Öyküsü: Hurdaya (S)Atılan Matbu ve Yazma Eserler, Evrak-ı Metrukeler, Arşivler, Libra Yay., İstanbul 2014

2- I. Millî Arşiv Şurası, s. 86-87

3- Anadolu Ajansı, “Eski Kitapların Satılması Tartışmaya Neden Oldu”, Zaman, 3 Aralık 2010

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz