Ulysses ve Tilki Günlüğü – I

266

Yirminci yüzyılın en mutantan romanı “Ulysses”, yayınlanışından 74 sene sonra, nihayet Türkçe’de. Biraz geç olmadı mı? Halk arasında, “geç olsun da güç olmasın!” derler. Ama bu seferki gecikme, doğrudan doğruya işin güçlüğü ile ilgili. Çünkü “Ulysses”, bir edebiyat hâdisesi olmaktan önce bir dil hâdisesi; son derece güç bir İngilizce ile yazılmış. Türkçe gibi budanmış, zayıflatılmış, çürütülmüş bir lisana tercümesi, neredeyse imkânsız. Bugünedek birkaç defa bu işe yeltenen olmuşsa da başaramamış. Sonunda başaran Nevzat Erkmen ise, kendi beyanına göre, 40 sene bu iş üstünde çalışmış. Bir dilden bir dile 74 sene sonra ve 40 sene uğraş sonunda nakledilebilen bir roman, “Ulysses”…

Aslında romanın bugüne kadar Türkçe’ye çevrilmemesinin bir başka sebebi daha var; o, ilkinden de beter. Çünkü “Ulysses”e sadece Türk dili değil, Türk edebiyatının mevcud hâli de müsaid değil. Türk edebiyatı diye ortada ne kaldı ki? Türk edebiyat okuyucusu nelerden hoşlanıyor? Nelerden olacak; hatırı satılır hiçbir şeyden değil, çerezlik her şeyden… Nitekim “Ulysses” tercümesinin Türkiye’deki tek tantanası, reklâmı oldu. İyi reklâmı yapıldı, üç aşağı beş yukarı herkes bu tercümeden haberdar oldu; hattâ eserden, tercümesinin reklâmı vesilesiyle… Eser, aylar süren bir kampanyanın ardından, yine sükseli bir biçimde piyasaya sürüldü. Ve birdenbire “Türk edebiyatı”, sükût-u hayâle uğradı. Herkes dut yemiş bülbüle döndü. Üstüne ne iki lâf eden, ne mânâsına pek uzaktan da olsa bakmak isteyen…

İrlandalı şair ve yazar James Joyce, bu eserinde; son derece girift bir İngilizce kullanmış, İngilizce’nin neredeyse bütün tarihî serüveninden, mahallî ve meslekî özelliklerinden yararlanmış, yetinmemiş, dünya dillerine de kucak açmış, hattâ Türkçe’den kelime ve terkiblere yer vermiş, yine yetinmemiş, lûgatların âcizliğinden, oturup yeni kelime ve terkibler yapmış, hâsılı müthiş bir “lisan fırtınası” estirmiş. Gelgelelim, Türk edebiyatçısı -ve düşünürü-, neredeyse 74 senedir “dil devrimi” adını verdiği bir zorbalıkla meşgûl, Türkçe’yi baltalamakla, satırlamakla, kurşunlamakla dertli ve henüz Türk edebiyatının –ve düşüncesinin- ciddî örneklerini vermesine sıra gelmedi. “Dil devrimi” Türk dilinin üzerinden öyle bir samyeli gibi geçti ki, Şiar Yalçın’ın “Yeni Yüzyıl” gazetesinde belirttiğine göre, bugünkü Türk romanının duayeni kabul edilen Yaşar Kemal, 2.700 kelime ile roman yazıyor. Düşünün fecaati! Nerede kaldı, 200.000 kelimeyi aşan, -Osmanlıca dedikleri- o büyük Türkçe lûgati? O lisan denizi? O irfan çağlayanı? O şiir kudreti? O edebiyat madeni? Böyle bir duruma düşürülmüş hangi dil, “Ulysses” gibi bir lisan fenomenine kucak açabilir ki?

Ulysses”, dünyada büyük edebiyat ve sanat tartışmaları koparan, geride öbek öbek müridler bırakan, hakkında daha doyurucu fikir edinebilmek için enstitüler kurulan bir romandır. Fakat ne garibtir ki, Türk edebiyatçısının, bu eser üzerine hiçbir fikri yoktur. Eser üzerinde 40 yıl çalışan, araştırma ve incelemeler yapan Nevzat Erkmen, Ulysses” hakkında ancak şu kadar söyleyebilmiştir:

– “Bir tensel – tinsel yolculuktur bu!

İşte bu harika!!!

Fakat bu demek değildir ki, Nevzat Erkmen’in “Ulysses tercümesi”, başarısız bir tercümedir. Hayır! Nevzat Erkmen, aslında bir “dil devrimi kurbanı” olmasına rağmen, “Ulysses tercümesi”nde kendi kalıblarını kırmış, adetâ “dil devrimi”ni kurban etmiştir. Çünkü başka türlü, bu yaptığını yapamazdı. Tahmin ediyoruz ki, ondan sonra, ondan başkası da bu işe kalkışmayacak ve Nevzat Erkmen tercümesi, “Ulysses”in Türkçe’deki tek tercümesi olarak kalacak. Zirâ Nevzat Erkmen’in tercümesi, bize göründüğü kadarıyla, başarılı, adetâ Joyce’u, “Ulysses”i Türkçe kaleme almaya davet etmiş ve eserini Türkçe verdirmiş bir çalışma… İBDA Mimarı, vaktiyle Albert Camus’nün “Doğrular”ının tercümesine yazdığı önsözde, “Te’lif vardır, tercüme kokar; tercüme vardır, te’lif kokar” der… Te’lif niçin tercüme kokar? Çünkü, onu kaleme alanın aklı ve dili zayıftır, meselâ bir “dil devrimi kurbanı”dır, kendi dilinde konuşurken, sanki yabancı bir lisanın ve edebiyatın baskısı altında kalmış, ezilmiştir. Çok örnekleri vardır bunun. Cumhuriyet devri edebiyatımız, ekseriyâ bu soydandır. “Tercüme edebiyat”, o da tam değil… Peki tercümenin telif kokması nedir derseniz; işte 74 yıl sonra bir Nevzat Erkmen çıkmış, bir “Ulysses tercümesi” yapmış…

Buna rağmen, şunu söylemekten kendimizi alamıyoruz: Allah’tan, Batı’da “Ulysses” hakkında söylenen ve yazılan onca şey var da, eser hakkında, bu başarılı tercümeye rağmen, büsbütün dilsiz ve ifadesiz kalmaktan kurtuluyoruz! Meselâ bakın, eser 1933’te Amerika’da müstehcenliği yüzünden toplatıldığında, temyiz mahkemesinin verdiği aklama kararını kaleme alan Amerikalı hâkim –edebiyatçı bile değil-, neler söyleyebiliyor:

– “Joyce Ulysses’i yazarken, ilk olmasa bile yeni bir edebî üslûb kullanmak istemiştir. Dablin’de, 1904 yılında yaşayan ortanın altındaki sınıftan kişileri almış, Haziran ayının başlarındaki bir gün boyunca, sadece neler yapmış olduklarını değil, neler düşünmüş olduklarını da anlatmıştır. Bana öyle geliyor ki, Joyce, şaşırtıcı bir başarıyla, sürekli olarak değişen ‘kaleydoskopik şuur ekranı’nda, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki malzemeyi yansıtabilmiştir.

***

ULYSSES’İN FENOMENOLOJİSİ

Ulysses”, 800 küsur sahifelik bu eser, 16 Haziran 1904’te, İrlanda’nın başşehri Dablin’in muhtelif köşelerinde, sıradan insanların his ve hayâl dünyalarında olup bitenlerin veya olup bitmiş olması mümkün olanların anlatıldığı bir roman. Ve bu roman etrafında ilk akla gelen sualler; sözkonusu olup bitenlere veya olup bitmesi mümkün olanlara niçin “Ulysses” ismi verildiğiyle, tarih olarak neden 16 Haziran 1904 gününün seçildiği…

James Joyce, bütün hikâyesi bir güne sığan böylesi karmaşık bir eseri ne maksadla kaleme aldığı sorulduğunda, “Edebiyat münekkidlerini 100 sene uğraştırmak için!” cevabını vermiş. Gerçekten, 1922’de Paris’te yayınlandığından kısa bir süre sonra, büyük yankı uyandırmış “Ulysses”. Üzerine, yüzlerce, binlerce cild araştırma ve inceleme yazısı yayınlanmış. 1984’e gelindiğinde, Amerika’da bazıları çıkmış, “Ulysses”in bugünedek yanlış bilindiğini, çünkü okunaksız bir yazıyla Fransa’da dizgiye verildiğini, dizgicilerin hiçbirinin tek kelime İngilizce bilmediğini ve “gerçek Ulysses”in kendilerinde olduğunu iddia etmişler. Amerikalılar bu türlü sansasyonlara bayılır!

Psikolojinin büyüklerinden Carl Gustav Jung da “Ulysses” üzerine bir inceleme yapanlardandır. Jung’a göre, bütün “Ulysses” macerası “hiçlik”te düğümlüdür; basit, sıradan, hiçliğe müncer günlük itiş kakışlar dünyasını ele alır. 16 Haziran 1904’te de hiçbir şey olmamış, “tarihî” denebilecek hiçbir şey yaşanmamıştır. Ama bu hiçlikte bir kutsallık vardır ki, Joyce bunu anlatmak ister. Nitekim “Ulysses” tabirinin eski Yunanca kökeninde de bu mânâyı görürüz: O da, kutsal hiç kimse, kutsal hiçlik demektir…

Lâkin Amerikalı Daniel Boorstin, Jung ile aynı kanaatte değildir. 16 Haziran 1904 gününde Joyce’un, Nora Barnakle’a âşık olduğunu söyler. Nora, Joyce’un, ömrünün sonuna kadar yanından ayırmayacağı, hayatının kadınıdır. Eğer Joyce, gerçekten bu kadına âşık olduğu günü romanını inşâ tarihi olarak seçtiyse, o gün şehirlerinde böylesine “tarihî” bir sahne yaşandığından habersiz Dablinliler’i de sıradan, hiçliğe müncer, duygu ve ahlâk yoksunu itiş kakışlar içinde bulması normaldir. Joyce için “kutsal” sayılabilecek o gün, Dablinliler için “sıradan bir hiçlik”ten ibarettir. Joyce, günlük itiş kakışın hiçliğinde hep “derunî bir şeyler” bulmuştur. Meselâ sıradan insanların günlük tempolarından, birbiriyle konuşmalarından bir kesit alır; hiçbir edebî çabaya girişmeksizin bunları yansıtır. Sadece eserinin adını koyar: “Ölüler”, “Hortlaklar”…

Bu yaklaşım, bir nevî “Ulysses”in sinyallerini vermektedir. 16 Haziran 1904 günü Dablinliler’in içinde bulundukları hiçliğe “Ulysses” adını uygun görmesi de bu kabildendir. “Ulysses”, ne eserin bir kahramanının ismidir, ne de eserin isminden başka bir yerinde tekrar edilir; belki sadece eseri verenin veya onu okuyanların sıfatıdır. Belki de bir “mahiyet fenomeni”dir. Hemen söyleyelim ki, bu isim, eski Yunan efsane kahramanlarından “Odysseus”un Lâtince söylenişi ve Avrupalılar arasında meşhur olan ismidir.

Homeros’un önce “İlyada” destanında adı geçer Odysseus’un. Efsaneye göre, Truva’yı kuşatan Akalar’ın bir kahramanıdır. Onlar arasında bir “zekâ sembolü”dür. Zirâ Truva’yı almaya Aşil’in acı kuvveti yetmeyince, Odysseus’un zekâsı devreye girer. Destanın kendisi kadar meşhur “Truva atı”nı yapmayı önerir. Bu önerinin gerçekleşmesi üzerine Truva zabtedilebilir. Ama Akalar Truva’yı zabtettikten sonra zalimliğe kalkışırlar. Bunun üzerine “Tanrıların gazabı”na hedef olurlar. Homeros’un diğer destanı “Odysseia”da anlattığına göre, Akalı kahramanların hemen hepsi ölür. Bir tek Odysseus, binbir belâya uğramasına rağmen, evine dönmeyi başarır ki, destan da onun ismini alır, onun hikâyesini işler. Odysseus on sene savaştan ve on sene de belâlarla boğuştuktan sonra evine döndüğünde onu bir sürpriz beklemektedir: Evi işgâl altındadır, karısı Penelope civarın bütün prenslerinin tacizi altında, onlardan biriyle evlenmeye zorlanmaktadır, büyümüş, delikanlı olmuş oğlu Telemahos evini ve annesini zorbalardan kurtarmaya güç yetirememektedir. Sonunda Odysseus çıkagelir, oğluyla birleşir, karısını ve sarayını zorbalardan kurtarır.

Batı edebiyatında, Romalılar’ın “Ulysses” dedikleri Odysseus’un hikâyesi üzerinde çok durulmuştur. Karısı Penelope “iffet sembolü”, oğlu Telemahos “ahlâk ve yiğitlik sembolü” sayılmış, Ulysses’in kendisi ise tam bir Batılı kahraman tipi, “kahramanlık timsali” olarak görülmüştür. James Joyce’un eserine bu ismi seçmesinin, sözkonusu eski Yunan kahramanına bir telmih olduğuna kuşku yoktur. Eserinin daha başında Joyce, okuyucusunu eski Yunan âlemine davet eder. Eserin iki baş kahramanından birinin ön adı, diğerinin de soy adı, eski Yunan veznindedir: Leopold (Bloom) ve (Stephen) Dedalus. Bu ikinci isim, Joyce’un diğer eserlerinde de geçer ve yazarın kendi yansıması olduğu anlaşılmaktadır. “Dedalus” isminden biz de eski Yunan konferansımızda bahsetmiştik. (Daedala: İşçilik, zenaat harikaları.) Eski Yunan’da mimarînin ve heykeltıraşlığın pîri addedilir. Aynı zamanda uçan ilk insan olduğu söylenir. Efsaneye göre, Giritli’dir Dedalus. Girit’te bir canavar için inşâ ettiği lâbirente kendisi hapsedilmiş; kendi kazdığı kuyuya düşmüş. Ama pek zekî bir kimse olduğundan, oğlu İkarus’a kuş tüyünden bir çift kanat yaptırıp, tâ Sicilya adasına kadar uçarak, kendi esaretinden kurtulmuş. Joyce’un da eserinin baş kahramanlarından Stephen’in şahsında bu efsaneye atıfta bulunduğu düşünülebilir. Neticede Joyce da İngiliz esaretinde bir İrlandalı ve günlük itiş kakışlar esaretinde bir münevverdir.

İngilizce’de ise “Dedalus” kelimesine cinas olabilecek bir tek kelime vardır: “Dead” (ölmüş, ölü, hissiz, solgun, durgun, uyuşuk) kökünden gelen “Deadloss: Tamamen kayıb”… Tamamen kayıb olan iki şey vardır: Birincisi, İngiliz emperyalizmi altında İrlanda ülkesi ve Kelt kültürü; ikincisi, Hristiyan heyulası altında “Yunan Aklı” veya –Joyce’a göre- “aklıselim”… “Ulysses”, daha küçükleri yanında bilhassa bu iki canavarla savaşır. Özellikle Hristiyanlığa yönelik hücumları, eserin bütün mânâsına yansımıştır. Joyce, tıpkı Nietzsche gibi inançsızdır. Onun gibi İyonya çıplaklığına düşkün, Şark mistisizmine ilgili, “hiperborlu” ve “süpermen”dir. Hattâ eserinde yer yer “Aklıselimin İcabları” diye meçhul bir eserden bahseder; muhtemelen, bir roman olan “Ulysses”in, fikir cebhesinde, bu isim altında hizâya girebilecek bir mânâ saklıdır.

Romanın diğer kahramanı Bloom, Dedalus’tan daha fazla “Ulysses”le özdeşleştirilir. Bloom, İngilizce’de “çiçek açmak” mânâsına gelir. Bu yüzden Joyce muhibleri, 16 Haziran tarihini “Bloomsday: Çiçeklerin açtığı gün” sayarlar. Bu kelimenin iştikakları arasında; çiçek, gençlik, bahar, parlamak, gelişmek gibi mânâlar da görülür. “Ulysses tercümesi”nin 730. sahifesinde geçtiğine göre, Bloomromandaki “ilmî mizacı” temsil eder; arkadaşı Dedalus ise “sanat mizacı”nı. “Ulysses” ismi, ilim ve sanat arası bir alacakaranlıkta ortaya çıkmış olmalıdır. “Ulysses”, ne sanat, ne ilim, ikisi birden, eserin toplamı ve müessirin kendidir. Joyce onun için, tercümesinin 783. sahifesinde şöyle bir vasıflandırmada bulunur:

– “Herhangi bir kimse veya hiç kimse!

Bu cümlenin Jung’un da çok dikkatini çektiğini daha önce belirtmiştik. Zirâ Odysseus, eski Yunanca’da –tahminlere göre-, outis–hiçlik” ve “zeus–kutsal” kelimelerinin birleşmesinden oluşur ve “kutsal hiçlik” demektir. Belki Yunanlılar bu tabirle, İslâm tasavvufunun “fenâfillah” makamını kasdetmek istemişlerdir. Nitekim “Odissea” destanı, şimdiye kadar hiçbir Batılı’nın aklına gelmemiş olsa da, bu gözle de okunup mânâlandırılabilir; zirâ Odysseus, efsaneye göre, önce yokluğa bulanan, sonra varlığı bulan bir kahramandır… Veya, olduğundan daha derin bir bakış, “Odysseus” kavramının arkasındaki “Orfeus” mânâsını görebilir; onun özeti de “kutsal bir hiçlik”tir. Joyce’un hayata bakışı veya “Ulysses”te ifade ettiği dünya görüşü, bu nitelememize uyar.

Bununla beraber, Bloomsadece bir İngiliz değil, aynı zamanda bir İngiliz Yahudisi, daha doğrusu bir Yahudi’dir. Joyce, bu karakteri etrafında yer yer değindiği İngiliz ve Yahudi karşıtı fikirler yüzünden, romanını İngiltere’de bastıracak bir matbaa bulamamıştır. Sonunda İngiltere’yi terketmiş, romanını Fransa’da bastırmış ve Avrupa’nın muhtelif köşelerinde kırk yıla yakın bir “gönüllü sürgün” hayatı yaşamıştır. Eserinde, çektiği “vatan hasreti”nden ve taşıdığı “ihtilâlci karakteri”nden izler bulmak mümkündür. Hâsılı, “Ulysses”, 16 Haziran 1904 günü, “İrlanda başşehrinin yüreğinde” kopan, ama o “muasır Ulysses”ten başka kimsenin görmediği, kimsenin önüne katılıp sürüklenmediği o fırtınanın hikâyesidir ki, öncelikle o “kutsal hiçlik”in çocuklarına, zavallı İrlanda’nın gelecek nesillerine bir sesleniş, bir çığlık hüviyetindedir.

***

İRLANDA BAŞŞEHRİNİN YÜREĞİNDE’ [*]

Basite ircâ edildiğinde Ulysses, bütün gün boyunca Dablin’de dolanıp duran iki adamın tesadüfen karşılaşmalarının hikâyesi ve bunun hayatı zenginleştirici yansımalarıdır denebilir. Adamlardan biri pek de başarılı sayılamayacak bir reklâm araştırmacısı, öbürü ise henüz rüşdünü isbatlayamamış bir sanatçıdır. Stephen Dedalus ilk kez çıktığı dış seyahatten kanatları kırık ve yeni bir burukluk duygusuyla boynu bükük dönmüştür. Ölmüş annesi aklına geldikçe suçluluk hissi altında ezilmektedir; kendini dayanılmaz biçimde her yanından sarılmış hissetmektedir. Cranly ve Lynch zamanında rahatlıkla alaya alınabilecek kaba saba, maddeci ve hased dış dünya, artık Buck Mulligan’ın (Ulysses’in bir diğer kahramanı, “Kelt” karakteri) kişiliğinde Stephen’ın iç huzuruna yönelik çok daha ürkütücü bit tehlike hâline gelmektedir. Joyce, Stephen’ın ahbabıyla girdiği edebiyat tartışmalarında ön plâna çıkmasını sağlamaya çalışmağa dikkat etmekle beraber, aklının önceden kestiremeyeceğimiz kadar zekî, atik ve hamleci özelliklerini asıl kendi kendisiyle yaptığı konuşmalarda ortaya serer. Gösteriş için yaptığı aşırı davranışları alaya almayı da öğrenmiştir. Ama kendisiyle alay etmesinde isterik bir yan vardır ve açıkçası ümidsiz bir şahsiyet buhranının eşiğindedir. Onu kurtaracak tek şey ruhî bir yeniden doğuştur ve bu duruma çok uygun düşen bir biçimde, doğumevinde Leopold Bloom’a rastladığı zaman bu fırsat kendisine tanınır.

İlk bakışta Bloom, bir kurtarıcıya benzemez. Hiçbir haslet ve kabiliyeti olmayan biri olarak, umumiyetle gülünç biçimde, fizikî yönü acımasızca yakından incelenerek sunulur. Aynı zamanda kıdemli bir kılıbık, iğdiş edilmiş bir koca, beceriksizin teki, biraz da zavallı ve sosyal bakımdan tuhaf tarzda uyumsuz biridir. Öyleyse Stephen’a verecek neyi olabilir? Ona ancak pratik mevzularda bol bol öğüt verebilir; bu onu eşsiz kılmaz ama, ilginç görünmesini sağlar. Dostluk da sunabilir; çünkü Stephen’da birkaç günlükken ölen oğlunun yetişkin hâlini görür. Ama iki erkek arasındaki farklar öylesine büyüktür ki, dostluk çok arzu edilen uzak bir hayâl olmaktan öteye gidemez. Her şeyden önce Bloom’un yardımseverlik duyguları olmasaydı, aralarında hiçbir ilişki kurulamazdı; ama onun asıl hüneri, örnek olduğu kişilik ve tahammül gücüdür. Stephen onu anlayıp duygularının dünyasına girebilse, kendi hapsedilmiş insanlığının da yanına yaklaşabilecek ve bir yazar olarak hakikî mevzuunu bulacaktır.

Kahramanına anlayışla yaklaşırsak, Joyce’un yaptığı hicvin tesiriyle yanlış yöne çekilmiş olabiliriz. Ulysses’in teknik yeniliklerini hazmetmeye çalışan ilk okuyucuları, Eliott ve Pound’un kitab hakkındaki medhiyelerinden cesaret alarak, onu Waste Land’ın bir temdid turu veya Flaubert geleneğinde bir dizi saçmalıklar derlemesi gibi görme temayülündeydiler; bu yorum son yıllarda gözden düşmesine rağmen, yine de bazı kuvvetli ve hünerli taraftarlara sahibtir. Ulysses’in tamamen bir hicviye olarak okunması gerektiğini söyleyen münekkidlerin durumunda olduğu gibi, neticede kişi ancak kendi tecrübesine göre kitabı okuyabilir; ayrıca bulûğ çağındaki Stephen’ı nâzikane bir merhametsizlikle ele alıp onu Joyce ile bir tutan yaklaşım üzerine söylenenler bu noktada çok daha geçerli addedilebilir. Eğer Bloom hakîr asrî kitle kültürünün canlı bir nümunesi, ayaklı bir vücuda geliş şeklinden ibaret olmasaydı, Joyce’un başlangıçta hedeflediği gibi Dablinliler’in hududları içinde tutulmuş olması iktizâ ederdi; onun aklının mikroskobik işleyişini ifşâ etmek, her basmakalıb sözünü veya adîliğini sergilemek, onu binlerce yerinden bıçaklayarak ölüme mahkûm etmek olur. Hakikatte Ulysses’in en önemli başarısı, kendisinden önceki hiçbir romanın yapamadığı şekilde, ferdin şuur hayatının olanca yorgunluğunu, kafasından geçen fikirlerin inanılmaz sürat ve karmaşıklığını göstermesidir. Bu görüntü bolluğu, zamanla ruhî bir nitelik kazanır; böylesi bir çokluk ve tutarsızlık karşısında, başkalarına dair basit kesin hükümlere varmadan önce, olduğumuzdan biraz daha ihtiyatlı davranmak gerekir.

Bloom’u yakınındakilerle ilişki içinde tutan ve Ulysses’i bir şehrin olduğu kadar bir şahsın portresi kılan unsur, her şeyden çok halk kültürüdür. En yaygın popüler unsur, Joyce’un günlük konuşma diline olan yakın bağlılığıdır. Hemen hemen tüm bölümlerde dil argoyla, sıradan gevezeliklerle, lâkablarla, kısaltma tabirlerle ve günlük konuşmacının olanca bölük pörçük ifadeleriyle yüklüdür. Bloom’un kafasını meşgûl eden iş konuları da genel atmosfere önemli ölçüde katkıda bulunurlar. Romanın en alâkaya şâyân bazı motifleri, bizatihî reklâmlardan alınmadır. Meselâ Helly’nin sandöviç adamı, Plumtree’nin güveçte etleri, Alexander Keyes ve anahtarları gibi. Bir bölümün (İrlanda Başşehrinin Yüreğinde) tamamı ise bir gazete bürosunda geçer ve Viktorya devrinin tumturaklı yirminci asrın başlarındaki saldırgan üslûbuna (İthacalılar Pen’in Şampiyonluğuna And İçti) geçişi sergilemek üzere tasarlanmış başlıklarla pekiştirilmiştir. Joyce’a ilhâm olmuş diğer kitle kültürü veya şehirli folklör kaynakları arasında, popüler ilim, uzun aşk hikâyeleri, gümüşî levha üzerine çekilmiş soluk fotoğraflar, bildik aktarma kelimeler, pantomim, bilmece ve kinayeli fıkralar ile spor vardır… Ama durun, devam edeceğime, bir başkasının kataloğunu aktarayım:

– “Garib resimlere, kapıların üzerindeki yazılara, sahne dekorlarına, panayır meydanlarını gösteren yağlıboya tablolara, tabelalara, ucuz renkli baskı resimlere, modası geçmiş edebiyata, kilise Lâtincesine, imlâ hatâlarıyla dolu fuhşiyat albümlerine, büyükannelerimizin hoşlandığı cinsten romanlara, çocuk hikâyesi kitablarına, eski operalara, mânâsız tekrarlara ve basit ezgilere tutkundum.

Bunları sanki Joyce söylüyor gibidir; oysa bu iktibas, Rimbaud’nun Cehennemde Bir Mevsim’inin bir parçasıdır ve Fransa’da öncü yazarların Ulysses’den çok önce popüler eğlenceyi ve şehirli insanın hayatına insicamsızca yığılan bir sürü ufak tefek kültürel bezeği –hem ince duyguları ifade etmek, hem de hiciv amacıyla- sanat malzemesi olarak kullanma imkânından faydalandıklarını akla getirir. Oysa Joyce’tan daha da orijinâl bir şehir şairi ve birçok başka yönüyle olduğu kadar bu yönüyle de Joyce’un durmaksızın değişen şekillere giren intibâcı tekniklerinin habercisi olan Dickens’a geri dönülmedikçe, Joyce’un yazdığı dönemde İngiliz yazarları arasında popüler kültürden faydalanan belli başlı örnek yoktu.

Ulysses’in popüler kültürden alınma unsurlarla dolu olduğu herkesçe kabul edilmektedir; tartışmaya açık olan, bu nevî malzemenin Joyce tarafından hangi maksatla kullanıldığıdır: Sanırım en sık ileri sürülen görüş, çağdaş varoluşun ehemmiyetsiz ve değerini kaybetmiş parçalanmışlığını olabildiğince müşahhas biçimde anlatmaya çalıştığı şeklindedir. “Başşehrin her yanını menfî canlılık örnekleri sarmış…. James Joyce Ulysses’te bu birsamlı vaziyeti yansıtmıştır: Ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom’un, gazete ve reklâmların muhtevâsını kusan aklını sergilemiştir. Onunki bölünmüş bir şehrin tahlil edilmiş aklıdır; belki de dünya başşehrinin normal aklı…” Lewis Mumford, Şehir Kültürü isimli eserinde Ulysses’e böyle değinir. Joyce sadece makineleştirilmiş kültürün mevzularıyla istihza etmekle kalmaz, aynı zamanda kendine mahsus ilerleyiş hızını, kesintilerini ve nidâ işaretlerini, modern insanın ruhuna işleyip çok önceden müesseseleşmiş hayat tarzlarının intizamında kargaşa meydana getirme usûllerini yeniden üretir. Bu durumda Marshall McLuhan’ın Joyce’u mühim muştulayıcılardan biri saymasına veya Joyce’un kitle reklâmcılığının şaşaalı sert kayıtsızlığını ortaya çıkarmak gayesiyle gazete motiflerini büyütüp tersyüz ederken bazen “Pop Art” benzeri tesirler uyandırmasına şaşmamak gerekir.

Getirdiği tüm yenilikler içinde en meşhur ve en dikkate şâyân olanı, daha evvel düzensiz ve ehemmiyetsiz misâllerine rastlanan “iç monolog” denilen bir usûlün muntazam kullanımıdır. İlk reaksiyonumuz, bunun bir teknik olmaktan ziyade, hakikate benzerlik yararına tekniğin kasden inkârı olduğu yönündedir. Bundan önce şuurun akıcı ve bölük pörçük ameliyeleri, böylesine hakikate bağlı kalınarak yansıtılmamıştır.

Oysa Ulysses’in havasına girdikçe, Joyce’un, düşünmenin yazıya geçirilişi gibi ibda dışı –yahut gerçekten imkânsız- bir işe kalkışmaktan uzak olduğu açıkça görülür. Pürüzlü yönleri olmasına rağmen, kişilerin kendi kendilerine içlerinden konuştukları kısımların yapısı özenle oluşturulmuş ve düzenlenmiştir. S.L. Goldberg, Klâsik Mabed adlı eserinde bu hususu her yönüyle kusursuzca ele almış ve faraza Joyce’un paragrafı dramatik bir vâhid olarak ne kadar mahirâne kullandığına işaret etmiştir. Goldberg, aynı zamanda şuur akışının pasif bir kayda geçirme ameliyesi olduğu şeklindeki sıkça karşılaşılan hatâyı da telâfi etmiştir. Hakikatte Bloom ve Stephen, içlerine dolan hissî mutalara dinamik bir akıl ve hayâlgücüyle yaklaşırlar. Tintern Abbey’den iktibas edecek olursak, düşünceleri, “yarı idrak edip, yarı imâl ettiklerinin bir terkibi”dir.

Ulysses’in ortaya çıkışı, Batı medeniyetinin patlama noktasına geldiği bir âna, sanatçıların rönesanstan beri süregelen ideallerden sıyrılıp hariçten egzotik teknikler alarak değişik teknikleri bir araya getirdikleri ve mevzu olarak tekniğin kendisini ele aldıkları bir devreye rastlar. İşte Joyce bu devir edebiyatının, Picasso’nun resim sanatında olduğu mikyasta yönlendirici bir mümessilidir.

Bütün teferruatını bir araya getirip Ulysses efsanesini bir bütün olarak görmek istediğimiz zaman ise gerçekten ciddî güçlüklerle karşılaşırız. Başa çıkmamız gereken sersemletici çapraşıklıklar, uzlaştırılmayı bekleyen izahsız tezadlar mevcuddur; hepsinden daha çok sinir bozan da çoğunlukla neyin ne olduğuna karar verebilme imkânı olmaksızın belli bir maksada binaen yapılan ile lâlettayin olan arasında gidip gelme hissidir. Bu teferruatın yapının bir parçası mı, yoksa sadece bir süsleme mi olduğuna, gelişigüzel yapılmış bir benzetmeyi olanca ağırlığı ile ele alıp alamayacağımıza hangi kıstaslarla karar vereceğiz? Buna, kitabtaki her şeyin eşit ölçüde geçerli bir sebebi olduğu cevabını verebilecek birkaç münekkid çıkabilir. En hızlı müridlerinin gözünde Joyce, Marry Lloyd’un şarkısındaki kızı andırır: “Her ufak hareketinin bir anlamı vardır, her küçük kıpırdanış bir hikâye anlatır.” Ama çoğu okuyucu böyle düşünmez ve 1962’den beri yaygın olan kanaat, Robert M. Adams’ın Satıh ve Sembol kitabında ilmî olarak kuvvetli bir biçimde doğrulanmıştır. Prof. Adams, “mânâsız olanla mânâlı olan”ın dokusunun iç içe örüldüğünü, üzerinde durarak okumakla kitabın bir şeyler kazandığı nisbette kaybettiğini ve sırf estetik bir âmilin mahsulü olmadığını, itiraz edilemez bir tarzda meydana serer. Joyce’un usûlünde, önüne çıkan her şeyi biriktiren bir sanatçınınki gibi, ekseriyetle şuurlu bir gelişigüzellik vardır ve kendini ifade etmek için karanlıkta kalmış öz hayat hikâyesine dair malzemeyi kullanmaya bile hazırdır.

Bütün bunları kabul ettikten sonra, birleştirici ana bir efsanenin ışığa çıkması ümidiyle Ulysses’in derinliklerini kazmanın mânâsı kalmıyor.

***

SIRF BİR ‘YELTENİŞ’ OLARAK ULYSSES

Ulysses’in Türkçe tercümesi etrafında kopan gürültü esnâsında her şeyden fazla dikkatimizi çeken, Akıncı Yol dergisinin birinci sayısında yer alan kısa bir haber oldu. Bu haberde, Ulysses’in Tilki Günlüğü yanında bir “yelteniş”ten ileri gitmediği belirtiliyordu ki, evet, bizim de bunca lâkırdı sonunda onun hakkında söylemek istediğimiz bundan ibarettir. Belki alelâdeden farklı, belki bir parça sıradışı bir deneme, ama Tilki Günlüğü ile karşılaştırıldığında “sırf bir yelteniş”…

Joyce’un, 20’nci yüzyılın başında ortaya koyduğu “yenilikçi roman” telâkkisi ile alışılmış roman kalıblarının dışına çıktığı söylenir. Bilindiği gibi, roman sahasında kavga, Rus romanıyla Garb romanı arasındadır. Daha doğrusu, Garb romanının Balzac’la örnekleşen “İnsanlık Komedyası” anlayışıyla, Rus romancılarının Puşkin’den sonra geliştirdikleri “Rus Ruhunun Destanları” arasında… Garb romancıları, Garb insanının çeşitli seviyelerde tahlili yoluyla âlemde insanın macerasını yakalamaya çalışırlardı. Rus romancıları ise, evvelâ “Rus ruhu”nu anlamak, onu Rus milletinin idrakına sunmak şeklindeki terkibçi bir görüşle, hem Garb sanatına mukavemet ederler, hem de âlemde insan macerasını ondan daha canlı bir surette ortaya koymaya muvaffak olurlardı. Neticede, bütün bir Garb romanı, binbir kemmiyet cünbüşüne rağmen, Rus ruhu karşısında ezilmiş, ne onun kadar “sahici”, ne de onun kadar “insanî” olmayı bilememişti.

Bu mücadele arasında, Batı’da Marcel Proust zuhur etti. Garb romanının “yenilikçi akım”ını, diyebiliriz ki, en yeni hâliyle o başlattı. Proust, İslâm tasavvufundan sonra Bergson felsefesinin ortaya koyduğu “iç zaman – süre” anlayışını roman sanatına tatbik edince; tabiî zaman akışı içinde kaybolan ve ölü sayılan fenomenler, insan şuurunda kayıb ve ölü bulunmadıklarından, tıpkı Japon oyununda suya değer değmez açılan ve çeşitli suretlere bürünen çiçekler misâli, şuurun geriye doğru ânî parlayışlarıyla (tedailerle) bir bir meydana çıkıveriyorlardı. Hemen aynı dönemde Joyce, yine şuur akışını, tabiî zamanın akıp giden görüntüleriyle beraber, ferdî hayatın bilinmezlikleri içinde tutmak gayretine yöneltti. Böylece Garb romanı, hezimetinin enkazından sıyrılıp, “yenilikçi akım”ın taze havasına kavuşmuş olacaktı.

Batılı edebiyat münekkidleri, Joyce ve Proust’un kişilikleri arasında önemli benzerlikler olduğunu söylerler. Bunlardan en dikkat çekici olan bir tanesi, her iki yazarın da mimarîye düşkünlükleridir. Filozof Bergson’un kayınbiraderi olan Proust, eniştesinin zamanı fethetme çabasından bir hayli etkilenmiş ve bu çabanın en güzel tecelli zeminlerinden birini mimarî sahasında bulmuştu. John Ruskin’in “Mimarinin Yedi Feneri” adlı eserini elinden düşürmeyen Proust’un, bilhassa bu eserin Roma mimarisine ilişkin bölümlerinden, “kaybedilmiş zamanı aramak” duygusuna kapıldığı öne sürülür… Onun gibi, Joyce’un da, Montaigne’den devraldığı bir “kule” takıntısı vardır. Hristiyan edebiyatında yer eden “Babil Kulesi” vak’ası, eski Babilliler’in Allah’a isyan kasdıyla bir kule inşâ etmeleri ve neticede insanoğlunun birbiriyle anlaşamaz hâle gelecek şekilde ayrı ayrı diller konuşmaya mahkûm edilmesi, Enis Batur’un Ulysses tercümesi’ne yazdığı takdimde belirttiğine göre, Joyce’u derinden etkileyen motiftir. Belki Joyce da –taşlar yerine- kelimelerden bir “isyan kulesi” inşâ etmek istemiştir, belki İngilizce’yi alabildiğine karıştırıp anlaşılmaz hâle getirmek; bu yüzden eserini oldukça karışık ve üzerinde oynanmış bir İngilizce ile kaleme almıştır.

Mesele bu ise, Ulysses’in lisanî mimarisinin, Tilki Günlüğü’nün yanında “sırf bir yelteniş”ten başka bir şey olmadığına bir delil teşkil eder. Belki Proust’un çabası, geçmişin lisanın kasasında saklı olması bakımından, bundan bir derece daha ileriye gider… Fakat Tilki Günlüğü’nün “dil denen mucize”ye şahidliği yanında, her iki eser de bir hayli sönük kalır. Tilki Günlüğü –ki o eşsiz mimariye “kule” benzetmesi uygun düşmese gerektir-, kelimelerden kurulu muhteşem “saray”ında, bütün dillerin kökünün esasen bir olduğunu ve lisanın insana verilmiş en güzel bir Rabbanî bağış olduğunu gösteriyor. Kimbilir, belki Ulysses de bu işe “yeltenmiş” görülebilir. Hani, Babil kulesi vak’asından önce bütün dillerin bir olduğuna inanırlar ya; o minvâlde, Enis Batur’un yaklaşımının aksine, Joyce’un da “şuuraltı lisanı”na yönelerek, o eskiden bir olan dili aradığı ve kurmaya çalıştığı söylenebilir. Fakat milyona bölünmüş ferdî hayat maceraları içinde, bunun rastgele el atışlarla bulunamayacağını da bilmek gerekir. Hele “İrlanda Başşehrinin Yüreğinde”, o modern şehir keşmekeşi içinde ve parça buçuk “insanî” hafıza kırıntıları arasında… Ulysses burada “mihraksız tümevarımın za’fiyeti”ni temsil eder. Oysa Tilki Günlüğü ve onun ilk defa meydan yerine diktiği “Kusto Lugâti”, insanın hakikatinden ve lisanın kökünden ve o hakikat ve köke yol bulucu ilimden bahseder.

Proust ile Joyce, kendi beyanlarına göre, birbirlerinin yazdıklarını okumamışlardır. Ancak iki yazarın, Paris’te bir yemekte bir araya gelmiş oldukları söylenir. Bu esnâda her ikisinin ağzından dökülen kelimeleri kayda alan müşterek bir dostlarına bakılırsa, karşılıklı olarak, hiçbir fikir ve sanat meselesinden söz açmamışlardır. Biri, son zamanlarda başının ağrısından neler çektiğini, diğeri şu dişinden de bir türlü kurtulamadığını, basit ve kopuk cümleler hâlinde masaya yuvarlamış ve kalkıp yollarına gitmişlerdir. Dışarıdan bakan biri için çok mânâsız görünebilecek bu sözlerde, belki daha derin bir bakış, her iki yazarın ve onlarla birlikte Franz Kafka, Ezra Pound, Virginia Woolf gibi diğerlerinin dahil edildiği “yenilikçi cereyan”ın manifestosunu görebilir. Bu cereyan, âlemi “benlik” merkezinde ele alıcı ve değerlendirici ölçeğiyle, romanda genel geçerli bir anlayışı temsil eden “Avrupa gerçekçiliği”nin aksine bir yön tutar ve felsefe disiplinleri içinden en çok fenomenolojiye yaklaşır. Zirâ yenilikçi cereyan, romanda “hâdise örgüsü” problemini, “mahiyet hâdisesi”ne çevirmiş, böylece sıkı mantık bağıyla düzgünce örülmüş roman telâkkisine artık yer kalmamıştır; onun yerini, benliğin, şuur ve hâdiseler zemininde insicamsız sıçrayış ve koşuşları almıştır. Bu anlamıyla, Tilki Günlüğü, “yenilikçi cereyan”ın son temsilcisi sayılabilir.

Gelgelelim, Proust’un baş ağrısından ve Joyce’un diş derdinden âleme ne? Ulysses için Jung “bir iç monolog” diyor ve Gross, zengin mânâ tabakalarıyla her okuyucunun onda kendinden bir şeyler bulabileceğini öne sürüyor ama, neticede her iki tesbit de bizi tatmin etmiyor. Ne yâni, her “iç monolog”, bizi de içine çeken bir edebiyat mıdır? Ulysses’de kendimden bir şeyler bulabilmiş olmak için, onu okumayı dişimin sızladığı bir zamana mı denk getirmeliyim? Joyce’un kendisi, romanında, “Aklıselimin İcabları” diye muhayyel bir eserden bahsediyor ve belli ki Ulysses’e böyle bir gizli mânâ atfediyorsa da, ne yazık ki, biz onun iç monolog’unda ne “aklıselim”i, ne onun “icabları”nı görebiliyor, yalnız ve ancak Mumford’un değindiği “bölünmüş bir şehrin tahlil edilmiş aklı”nı görüyoruz. Romanda âleme nizam vermeye kalkan “benlik”in, yahut eser boyunca karşımıza çıkan “benlik görünüşleri”nin, içinde yaşadığımız hayatın hakikatine ayna tutmakta –bir kez daha- “bir yelteniş”ten ileriye geçemediğini düşünüyoruz. Gross, her ne kadar, sanatın keyfiyeti ile sıradan insanın sanat telâkisi arasında Joyce’un müthiş bir muvazene kurduğunu söylemeye çalışmaktaysa da, biz onu, sıradan insanın ağzından “sanatlı” birkaç küfür sallamakla, müellifin kendinden başkasının anlayamayacağı birkaç karanlık cümle sıralaması arasında kurulmuş bir muvazene olarak buluyoruz. Ulysses’teki Yunanî karakter, Yahudi karakterinin yanında, affedersiniz, biraz “şey”dir; zirâ Batılı kafanın “ben” ve “âlem” kucaklaşmasından anladığı böyle bir şeydir.

Oysa Tilki Günlüğü’ne bir bakalım… Tilki Günlüğü “ben kimim?” meselesi merkezinde başlıyor ve ona göz atan her okuyucusunu aynı merkezde düğümlüyor. Âlemi müellifin benliği etrafında bir daire kılmanın ve aynı zamanda ona bakan her benlik için bir ayna olmanın, o aynada kendini aratmanın ve buldurmanın onun kadar tılsımına ermiş bir başka roman olabilir mi? Ondaki hâlden hâle geçişler, dönüşümler, semboller, tedailer, sadece “üst dil – üst mânâ” diyalektiğinden haberdar seçkin bir topluluğa hitab ediyor gibidir; bununla beraber, sadece okuma–yazma bilen herkesin içinde rüyalarını, hayâllerini, eylemlerini, hâsılı kendini görebileceği bir toplum meydanından haber verir. Tilki Günlüğü’nün “ben” ve “âlem” kucaklaşması, İslâm tasavvufunun eşsiz kâinat görüşü ve nefs muhasebesinden haber verir. Hepsinden önemlisi de, Üstad Necib Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu gibi iki dev mütefekkirin, zamanüstü bir terkibte buluşmalarının ve bu buluşmanın zaman ve mekâna bürünen yansımalarının hikâyesidir:

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Joyce’un romanı, ilmî olmak iddiası bir yana, ilmî bakımdan bir değer taşımaz. Boorstin’in onun hakkındaki “yepyeni bir şuur dili” vasıflandırması ve bu hizâdaki bütün izahlar, inandırıcılıktan uzak güzellemelerdir. Ulysses, 20’nci asrın başlarındaki Avrupa başşehirlerine hâkim şuur dağınıklığını, bir stenograf titizliği ile kaydetmiş, bu dağınıklığın muhtelif suretlerini resmetmeyi marifet bilmiş ve bundan gayrı bir “yaşanmaya değer hayat” gayesi bulamamış ve sunamamış bir aklın ürünüdür. Hattâ tarihteki adaşının aksine, evine bile dönememiş ve sevdiğini düşmanlarından temizleyememiştir. Tarihin hızlı değişmelerini parlak bir zekâ ile kaydetmek, “bir şuur dili kurmak” olmasa gerek; bu iş ancak, tarihin hızlı değişmeleri altında kalmayan, dahası bu değişmelere karşı koyan ve onları peşine takıp kendi inkılâb gayesini süren bir şuurun işi olabilir.

İmam-ı Gazalî Hazretleri, “Bütün ilimlerin temeli lûgat ilmidir” buyuruyor. Bu bakımdan Tilki Günlüğü, “bütün ilimlerin temeli”ne kadar varmıştır; tabir ve tevil bünyesinin esası olan “iştikak – kelimelerin kök bilgisi” disiplinini, tarihte ilk defa olarak, insanlığın istifadesine sunmuştur. Allah kelâmı ile en dangıl dungul insan şivesi arasında binbir kıvrım ve tabaka teşkil eden, bazen “bir sözden anlar binbir cevabı” hesabı bir kökten binbir dala bürünen, bazen de insanların aynı kelime klişelerinde binbir murad yaşatmalarına imkân veren SÖZ SANATI’nı, “en derin mücerredle en katı müşahhası öpüştüren” en büyük sanat dairesinde ele almıştır. Bu anlamda Tilki Günlüğü, okunup geçilecek bir uykudan önce romanı değil, okundukça okunacak, lüzum hâsıl oldukça başvurulacak, üzerinde binbir araştırma ve inceleme yapılacak bir “milâdî eser”dir. Ama buna nazaran diyebiliriz ki: Biz kendi hesabımıza, Ulysses’i bir kez okuduktan sonra –bazıları için o bile çoktur- bir daha elimize almaktansa, Ulysses hakkında yazılmış bir değerlendirme okumayı, sanat kaygularımız bakımından daha doğru buluruz; zirâ edebiyat tarihinde Ulysses kadar çok şey olup da hiçbir şey olmayan bir başka eser gösterilemez.

Bizim edebiyat çevrelerimizin, Ulysses’den çok şey anlarmış gibi görünmelerine rağmen, esasen hiçbir şey anlamadıkları görünmektedir. Tercümesini büyük “hurra”larla karşılamaları ve bir zamanlar İngiltere’de “ihtilâlci” özellikler taşıdığı kanaatine varılmasından dolayı suçlanmasına sırıtmaları, anladıklarının toplamıdır. Oysa bu insanlar Tilki Günlüğü’nün kaleme alındığı bir devirde ve ona birinci derecede muhatab bir toplumda yaşadıkları hâlde, ne üzerine tek kelâm edebilmişler, ne de –hiç olmazsa- eserin 6. cildinin DGM kararıyla toplatılmasına ses çıkarabilmişlerdir.

***

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

James Joyce, ULYSSES, Trc: Nevzat Erkmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996.

Daniel J. Boorstin, YARATICI RUHUN EVRİMİ, Trc: Gülden Şen, Sabah Yayınları, İstanbul 1994.

Carl Gustav Jung, ULYSSES VE PİCASSO ÜZERİNE DENEMELER, Trc: Mazhar Candan, Düşün Yayıncılık, İstanbul 1995.

John Gross, JOYCE, Trc: Suğra Öncü, Afa Yayınları, İstanbul 1989.

Pocket English Dictionary, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1993.

AKADEMYA (I. Dönem, Sayı 6, Nisan 1997)

* Bu kısım, John Gross’un eserinden derlenmiştir.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!