Ulysses ve Tilki Günlüğü – II (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş)

6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.

217

Yakında “Spice Girls” adlı İngiliz müzik grubu ülkemize gelecek ve bir konser verecek. Şimdiden yer yerinden oynuyor. Aslında ne müzikleri bizim hoşlandığımız müziklere benziyor, ne fizikleri… Onlara “kaldırım yosmaları” diyecekken, yanlışlıkla “baharat kızları” diyoruz ve onların bize getirecekleri “bahar”ı bekliyoruz. Herhâlde, bir arabeskçi, içinde bulunduğumuz durumu, onlardan daha iyi ifade eder ve acı bir baharat tadı hâlinde şöyle derdi:

– “Baharı bekleyeeen kumrular gibiii…

Evet, memleketçe içine itildiğimiz durum, bunu andırıyor. “İçine itildiğimiz durum” ve “yanlışlıkla” tabirlerinin çeliştiğinin farkındayız aslında. Ama ne yaparsınız ki, hakikatler bazen düz mantığa sığmıyor. Hakikatlerin bir “mantık” yüzü bulunuyor: Meselâ “Batı’da mezkûr müzik grubunu ‘güzel’ buldukları için, biz de güzel bulmak zorundayız. Onlar öyle diyorsa öyledir.” Ne sorgulama, ne direnç, ne bir şey… Bir milletin “millet” olma haysiyetini elinden alacak her şey… Ama hakikatin tamamı bir mantığın içinde bulunmuyor: “Artık hiçbir şey düşünemez, değerlendiremez, kendi yerine başkasını düşünmeğe ve değerlendirmeğe lâyık görür bu kör gidiş, neden bütünüyle duvara toslamıyor, neden hâlâ büsbütün dağılıp gitmiyor da, yerine başka bir muvazene doğmuyor?” Cevab: Yanlışlıkla… Peki, tabiat bu yanlışlığa daha ne kadar tahammül edecek?..

Fikirde “homongolos” seviyesidir bu. Ve en basit, en kolay bir hâdise karşısında bile bu hâlde ise, varın siz düşünün, Ulysses gibi girift bir mesele karşısında ne olur? Mütercimin kehaneti tuttu galiba: Reklâmların tesiriyle herkes Ulysses’e hücum etti ama, pek az kimse sonuna kadar okuyabildi. Okuyanların da eser hakkında kafalarında hiçbir fikir kıvılcımı belirmedi. Kitab hakkında ciddî bir değerlendirme görülmedi. Kitabı sonuna kadar okuyabilenler, hemen hepsi şu itirafa mahkûm kaldı: “Çok garib ama, samimî olmak gerekirse, hiçbir şey anlamadım…” Buna rağmen, yâni mânâsından hiçbir şey anlaşılamamasına rağmen, daha şimdiden üslûbunu taklid eden “denemeler” ortalığı kapladı. Hâli görüyor musunuz?

Daha kötüsü de var… Eserin mütercimi, hani şu üzerinde 40 sene emek vermiş zât, diyor ki: “Şu Ulysses’te defaatle zikredilen müthiş Türk de kim ola ki?” Allah Allah, bunu sen bilmeyeceksin de ben mi bileceğim?.. Hani, romanda ele alınan tarih 1904 yılından değil de 1924 yılından bir gün olsa hemen kim olduğunu söyleyecek ama, öyle olmuş olması için can atıyor ama, maalesef kazın ayağı öyle değil… Gelin o zaman ben söyleyeyim, sayın Erkmen. Kulağınızı iyice yaklaştırın, başka biri duymasın, çok ayıb olur, çok gülerler ikimize de: Müthiş Türk, Koca Yusuf’tur, Sayın Erkmen. Herhâlde duymuşsunuzdur, ismini olsun! Sözkonusu dönemde, dünyada fırtına gibi eserdi, karşısına çıkan tüm rakiblerini alt ederdi, Batılılar da ona “Müthiş Türk” lâkabını vermişlerdi. Herhâlde Joyce, onu dile getirerek, kendisi de edebiyat alanında onun bir benzeri olmak emeli taşıdığını, gıbta ettiğini söylemek istiyor…

Maalesef, manzara bu… Ulysses tercümesi, Türk edebiyatının içler acısı hâlini ortaya dökmesi bakımından bir ibret vesikası oldu; ve belki de, tercümenin edebiyat muhitimize en büyük faydası bu olmuştur. Bunun neden böyle olduğunu, Büyük Doğu Mimarı’nın Türk edebiyatının nereden gelip nereye gitmekte olduğuna dair tesbit ve teşhisleri içinde bulabilirsiniz… Büyük Doğu Mimarı, Tanzimattan bu yana Türk edebiyatını Bizde sadece büyük kopistler yetişmiştir” teşhisiyle mânâlandırır ve bu kör gidişin faturasını, 1980 gibi bir tarih itibariyle, şöyle çıkarır: “Cesaretle söyleyelim ki, Türk edebiyatı nâmevcuddur, yoktur!” Artık kim ne adına var sayarsa saysın, ne kadar kendisi varmış gibi davranırsa davransın, söz budur. Şayet o muhteşem Türk musikîsi, bugün “Spice Girls” gibi bir garabete başının üstünde yer gösterici bir derekeye düşmüşse ve Türk edebiyatı bu manzaradan hiç de rahatsız değilse, geriye söyleyecek ne sözü kalır?

Haydi, onu da biz cevablandıralım: Türk edebiyatının, Büyük Doğu Mimarı’ndan geriye söyleyecek ne sözü kaldığına, Türk romanının yaşayan en büyük ismi kabul edilen Yaşar Kemal vesilesiyle bir göz atalım: Evet, Yaşar Kemal’in, birçok Batı diline çevrilmiş, Batılı okuyucusuna İnce Memed’i, Binboğalar Efsanesi’ni vesaire öğretmişken, Türk ve dünya edebiyatı bakımından hangi kalitenin adamı olduğunu, gelin, Şiar Yalçın’ın “Yeni Yüzyıl” gazetesindeki açıklamasından görmeye çalışalım: “Yaşar Kemal’in tüm romanlarında kullandğı kelime sayısı 2.700’dür!” Bu ne anlama gelir, biliyor musunuz? En pestpâye bir radyo spikeri ile aynı seviyede konuştuğu anlamına… Edebiyatçıya bakın siz! Gelişim psikolojisi sahasında yapılan araştırmalara göre, 5 yaşında bir çocuğun kelime hazinesi, vasatî 2.000 kelime almaktadır… Nasıl, inanılır gibi mi? Akıl alır gibi mi? Eğer bu doğruysa, henüz 6 yaşında bir çocuğun diliyle konuşan Türk edebiyatına yapılacak en büyük iyilik, onun köküne kibrit çalmaktan gayrı ne olabilir ki?

Şimdi size, falancanın, Türk romanının en büyük ismi olduğunu söylerlerse, biliniz ki o, Batı’da revaç bulan roman telâkkilerinden birinin, ekseriyâ en ucuzunun, en parlak kopyacılarından biri olmak dışında bir şey değildir. Hani mektebte çocuklara kızarlar, kopya çekiyorlar diye… Mektebi bırakın, hayatın her sahasında bu böyledir. “Batı ne diyorsa doğrudur” mantığı ve onun en ucuz taraflarını kopya cingözlüğü… Geçenlerde, Türk romanının bir diğer parlak ismi Orhan Pamuk hakkında bir Amerikan dergisinin yazdıkları, dikkat edin, bu görüşümüzü nasıl da doğruluyor:

– “Türk’ün meselelerini Batılı tekniklerle ele alan romancı!

Aman Allah’ım, ne büyük iş!.. Ne kadar göz yaşartıcı!.. Neticede Batı bakışının, Batı hassasiyetinin bir kopyası olduğu için, Batılı bir şarkiyatçıdan, onların da üçüncü sınıf kopyacılığından ileri gidemeyen Türk edebiyatçıları!.. Asıl bu yüzden “Türk edebiyatı nâmevcud” ya… Bu yüzden, “bizde ancak büyük kopistler yetişir” ya… Hâlbuki, bize lâzım olan onun tam tersi:

– Batı’nın meselelerini bile Türk hassasiyetiyle, Türk’ün ruh kökünde bulduğu Türk’ün roman tekniğiyle ele alacak romancı!..

Nerede o?.. O neredeyse, Türk romanı da orada!.. Belki Kaf dağında, belki dipsiz bir kuyuda, belki de Anadolu’nun ücrâ bir köşesindeki kuş uçmaz kervan geçmez Selçuklu harabeleri arasında…

Fakat illâki “piyasada” değil…

Şimdi size sorayım, ey Türk edebiyatçıları: Siz, Ulysses tekniği ile bir Türk romanı yapabilir misiniz? Ulysses tekniği’ni taklid edemezsiniz demiyorum; onunla bir Türk romanı yapabilir misiniz? Bir deneyin bakalım: Ortaya “çakma bir Adidas”, “çakma bir Levi’s”, “çakma bir Rolex”ten başka ne çıkar?.. En iyi taklid, en kötü orijinâlden eksiktir… Nerede sizin markalarınız, nerede sizin teknikleriniz, nerede hassasiyetiniz?.. “Nerede” olduğunun bile sorulamayacağı bir yerde olmasın sakın? Yâni, Ulysses tercümesi karşısında, Kültür Bakanlığı’nın aval aval bakacağı, hiçbir görüşünün olmayacağı, en kötü ihtimâlle şöyle bir tebliğ bile yayınlayamayacağı bir yoklukta:

– James Joyce’un bu pek kıymetli eserinin zaten can çekişen edebiyat dünyamızda bünyeleştirilemeyeceği, zaif edebiyat bünyemizin bu ağırlığın altından kalkamayacağı ve Türk edebiyatına böyle bir tercümenin yarardan çok zarar sağlayacağı anlaşılmış olup, tercüme ve neşrinin behemehal durdurulması…

  •  

Ulysses türü romanlar, bir milletin olanca hafıza ve şuuraltı hayatını muhasebe etmek gibi ciddî bir niyet taşırlar. Kendi milletleri için, bir nevî “alternatif Kitab-ı Mukaddes” olma potansiyeline sahibtirler. Garb romanında olsun, Rus romanında olsun, bu potansiyele bağlı davranış şekilleri, yer yer ortaya çıkar. Özellikle 19’uncu yüzyılda romana yüklenen bu fonksiyon, günümüz romanında kalmamış bir duyarlıktır. Onun için, romana ölmüş gözüyle bakanlar, hatırı sayılır bir keyfiyet ve kemmiyet belirtirler. 19’uncu yüzyıl romancısının, milletinin tarihî durumu, mevcud insan ilişkileri kompozisyonu ve ferdî derinlik yönünün biriktirdiği problemler ağı içinde “kurtarıcı nefes”in ne olduğuna dair bu araştırması, evvel zamanda filozoftan beklenen görevin aynı bir netice vermekteydi: İnsanlar kendilerini romanlara bakarak ayarlarlardı. Ulysses, bu soydan romancılığın son örneklerinden biri, belki en şatafatlısıydı.

Ne var ki, böylesi büyük gayelere bizim edebiyat dünyamız hep yabancı kalmıştır. Bizim gibi, romanı, sadece günübirlik haz duygusunu tatmin için okuyan toplumlar, roman sanatının hakikî cevherinden bîhaber yaşayıp ölürler. Meselâ Dostoyevski hakkında “şöyle büyük, böyle güzel” diye övgüler düzenine, yahut onu dışyüzden taklide kalkanına çok rastlarsınız, ancak üzerine aklıbaşında iki cümle kuranını göremezsiniz. Aynı şey, tiyatrocularımızın adetâ tapındıkları Shakespeare ve onun gibi diğer büyük edebiyatçılar için de fazlasıyla geçerlidir. Kendi lisanını bilmeyen adamın yabancı lisan öğrenmeye kalkıştığında başına gelecekler gibi, öz edebiyatı gelişmemiş toplumlar, büyük edebiyat hâdiseleri karşısında büsbütün ezilmekten ve dağılmaktan kurtulamazlar. Bu durumda, Nietzsche’nin, “Yükselmekte olan toplumlar felsefeyle daha da yükselir; ama alçalmakta olan toplumları felsefe kurtarmaz, aksine daha da alçaltır” önermesi, felsefe yerine edebiyat farkıyla, gerçeklik kazanır.

Ama beri yanda başka bir şey de var: Edebiyatımızın çökmüş ve mevcud olmayışından bahsederken, onun hiçbir zaman mevcud olmayacağı şeklinde bir yeis uyandırmak da istemeyiz. Toplumumuz çöküyor, çünkü altında yeni bir toplumun ruhu oluşuyor. Birliğimiz dağılıyor, çünkü altında yeni bir birlik duygusu doğuyor. Dişimiz sallanıyor, çünkü altından yeni dişimiz çıkıyor. Türk edebiyatı, bugün şiddetli bir çöküntü içindeyse de, yarın dünya edebiyatı içindeki haysiyetli yerini almaması için bir sebeb yok… Zirâ artık ümidsizliğe mahal yok; Tilki Günlüğü var… Bize bir taraftan batışı, bir taraftan yeniden doğuşu hissettiren, batışın batışını ve yeniden doğuşun doğuşunu mukadderat lisaniyle gösteren, Tilki Günlüğü… Hani şu misâl: “Tek mısraı bile bir millete şeref vermeye yeter!..” Tilki Günlüğü gibi bir edebî şahesere sahib bir milletin edebiyatı büsbütün yok olmak şöyle dursun, edebiyat âleminde yepyeni bir çığırın öncüsü ve sözcüsü olabilir… Tabiî bu biraz da onun okuyucu ve yorumcularının istidadına bağlı… Ama bugün değilse yarın, o roman, bu istidadı muhakkak vücuda getirir… Görmüyor musunuz, daha şimdiden, Ulysses tercümesi sadece Tilki Günlüğü okuyucusu için faydalı ve verimli oldu; bu cüceler panayırında hiç olmazsa bir kıyas unsuru oldu… Diğerleri, şu batanlar, her zamanki gibi nal topladı!..

  •  

Önceki bölümdeki Ulysses tahlilimizde geçen yaklaşık şöyle bir ifade gözlerden kaçmamıştır:

– “Hakikatte Ulysses’in en önemli başarısı, kendisinden önce hiçbir romanda yapılmamış şekilde, ferdin şuur hayatının tüm yorgunluğunu, kafasından geçen fikirlerin inanılmaz sür’at ve kargaşasını yansıtmasıdır. Bu yoğunluk zamanla ruhî bir nitelik kazanır.

Bu durum bizde Picasso’nun sanatını tedai etti. Geçen yıl televizyonda yayınlanan Picasso’nun sanatı üzerine bir belgesel filmde, sanatçının, bir tabloyu nasıl meydana getirdiği anlatılıyordu. Resim sanatından çok anlamam; belki de bu Picasso’nun bütün tabloları için değil, sadece belli başlıları için geçerlidir. Ne var ki, bizzat Picasso’nun rol aldığı bu belgesel film, Ulysses tarzı romanların mahiyetini anlayabilmemiz için mühim ipuçları sunuyor.

Picasso evvela boş bir tuval üzerine muayyen bir suret çiziyordu. Bu kolay çizimli ilk suretin, mesela “beyzî bir daire” diye tanımlanabileceğini seyirci derhal farkediyordu. Fakat sanatçı, bu beyzî dairede seyircinin görmediği imkânlar görüyor, onu bir iki fırça darbesinde “bir kedi”ye dönüştürüveriyordu. Seyirci tam bu başarıya şaşıracağı sırada, yine birkaç küçük rötuş, o kedi de, yine sadece ressamın onda fark ettiği imkânın elvermesiyle, aniden “ihtiyar bir kadın” oluveriyordu. Bu böyle, rötuşlarla “nihaî suret”e kadar gidiyor ve her adımda mânâlı bir sureti geride bırakarak, nihayet, faraza “bir çiçek bahçesi” ortaya çıkıyordu.

Büyü gibi bir şeydi. Tıpkı bir sihirbazın şapkadan tavşan çıkarması, sonra o tavşanı güvercine dönüştürmesi, sonra o güvercini kâğıt parçaları hâline çevirmesi tarzında, seyirciyi hayretten hayrete sokan bir filmdi. Her adımdaki geçişler, her suretteki yekdiğerine dönüşme istidadı, sanatçı dışında hiç kimse tarafından sırrına erilemeyecek mistik bir sezginin ürünüydü. Bir kedi nasıl ihtiyar bir kadın olur ve o ihtiyar kadın nasıl bir çiçek bahçesine dönüşür? Picasso’nun birkaç fırça darbesiyle cevabını veriverdiği, kolayca hakkından geliverdiği sanat… Eskilerin deyimiyle sehl-i mümtenî; kolay görünen ama taklidi imkânsız olan…

Rüyalarımız gibi… Rüyada önce bir yerde olur, hemen ardından kendimizi başka bir yerde buluruz. Önce birileriyle bir iş üstündeyizdir, hemen arkasından başka birileriyle, başka bir iş üstünde, hattâ başka bir zamanda… Peki bu geçişler ve dönüşümler nasıl olur? Bütünüyle mantığımız ve irademizin dışında olan bu değişimi nasıl ifade edebiliriz?

Bu hâlin tam ifadesi, ne yazık ki, günümüz Türkçesi’nde yoktur. Batılılar buna Lâtince (metamorfoz) derler. Bu tâbire karşılık günümüz Türkçesi’nde “değişim”, “dönüşüm”, “başkalaşım” gibi kelimeler varsa da, (metamorfoz)un, “şekil, suret” anlamında (morf) kökünden gelmesine benzer bir özelliği yansıtmaz hiçbiri… Değmek’ten “değişim”, dönmek’ten “dönüşüm”, başka’dan “başkalaşım” kelimeleri, ilki hariç, “bu” olmadan “diğeri” kasdıyla söylenmiş kelimelerdir; ki ilk kelimedeki “değmek” de “bu” özelliğini, ancak çok dolaylı ve yetersiz olarak verebilir… Oysa eski Türkçe’deki “istihâle” kelimesinde (metamorfoz)un tam mânâsı vardır. “Hâl” kökünden gelen, evvelemirde bir “durum”u haber veren bu kelime, “bir hâlden başka hâle geçiş, dönüş” demektir; bir suretten diğer surete geçiş, dönüş… Ve ne çare ki, “dil devrimi” denen giyotin bıçakları tarafından dilimizden sökülüp atılmıştır.

Atılmamıştır. Madem ki, Büyük Doğu – İBDA var, Türk dili de, Türk tefekkür hayatı da vardır ve var olacaktır. Nitekim İBDA’nın İslâm Tasavvufu’ndan haber verdiğine göre, “bir hâlden başka hâle geçiş” ifadesi, “kalb hakikati” ile ilgilidir. Hattâ denir ki, kalbe “kalb” isminin verilmesi, bir hâlde kalmaması, türlü şekil ve suretler kabul ederek bir hâlden başka hâle geçmesi dolayısiyledir… Kalbte bu “istihâle” vasfı olmasaydı, “zihin akışı” dediğimiz hâl de olmayacaktı. John Gross, Ulysses’in, kalbin bu “istihâle” vasfını anlamak üzere yazılmış bir eser olduğu kanaatindedir. Buna delil olarak da, Joyce’un daha önceki bir eseri “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”nin (Murat Belge tarafından tercüme edildi), Stephen Dedalus’un annesinin şu duasıyla sona ermesini gösterir:

– “Dilerim bir gün kalbin ne demek olduğunu ve neler hissettiğini anlarsın!

Ama Dedalus’un, daha doğrusu Joyce’un bunu anlamış olduğundan emin değiliz. Ulysses belki Joyce’un “zihin akışı”nın kayda geçirilişi olarak bir “istihâle”den haber veriyorsa da, bize “kalb hakikati”nden pek söz etmiyor; nerede kaldı ki, Joyce’un eserinde hedeflediğini tahmin ettiğimiz Aklıselimin İcabları… Bize bunlardan Tilki Günlüğü haber veriyor; çünkü kalbin bir hâlden başka bir hâle geçişi sırf bir “istihâle” değildir; daha derin ve şümullü mânâsıyla “inkılâb”dır. İnkılâb da “bir hâlden başka hâle geçiş” demektir ama, Ulysses’te gördüğümüz tarzda “bir zihin akışı” veya “pasif bir kaydedici” olarak değil, Tilki Günlüğü’nde misâlini gördüğümüz gibi “kalb hakikati”ne bitişik, ruh ve nefs kutublarının mücadelesi içinde dinamik ve “Allah’ı aramak için sanat” anlayışına bağlı olarak temellendirilmiş bir biçimde…

  •  

Yine geçen bölümden alarak, kendi kendimizi tekzib edercesine, şu satırları okuyalım:

– “Goldberg aynı zamanda şuur akışının esasen pasif bir kayda geçirme ameliyesi olduğu şeklindeki sıkça rastlanan hatâyı da ortadan kaldırmıştır. Filhakika Bloom ve Dedalus, içlerine dolan hissî verilere dinamik bir akıl ve hayalgücüyle yaklaşırlar. Kafalarından geçenler, yarı idrak edip yarı imâl ettiklerinin bir terkibidir.

Evet ama, bunu söylemek, bir güzellemeden öte kıymet ifade etmiyor. Tilki Günlüğü’ne bakın, dinamik bir akıl ve hayâlgücünün nerelerden geldiğini ve nerelere vardığını görün! En kolayından, Tilki Günlüğü tablolarındaki geçişler, dönüşümler, aktüel bir intiba üzerinde kalmamanın, ilmî ve fikrî en derin köklere kadar varmanın resmidir. Bu itibarla Ulysses, ancak bir “idrak teşebbüsü”nün ve bir “imâl yeltenişi”nin ifadecisi olabilir; kendisi değil…

Hızla yol alan bir otobüs tahayyül edelim. Koltuklardan birinde, yan yana, Mister Dedalus ile Mösyö Bloom oturuyor. Otobüsün camından birbiri ardına değişen manzaraları seyrediyor ve arada bir dönüp birbirlerine gördükleri hakkında yorumlar yapıyorlar; yahut gelişigüzel lâflıyorlar… İşte münekkidin “şuur akışı” ve “kaleydoskopik şuur ekranı” dediği şey! “Yarı idrak, yarı imâl” dediği şey! İsterse camdan geçen manzaraları seyredebilir, isterse otobüsün tavanına göz dikip hayâle dalabilir, isterlerse birbiri üstüne düşüp uyuyabilirler; ama bunların hiçbirine “dinamik bir akıl ve muhayyile” vasıflandırması yakışmaz! Zirâ bu türlü “istihâle”, gayesiz bir değişme, İslâm Tasavvufu’nda “İbn’üz-zaman / zamanın oğlu” denilen makama denk düşer.

Oysa bir de, aynı otobüsün şoför mahallindeki “Hafiye”ye bir göz atalım: Gözleri daima “ufuk”ta, “direksiyon – istikamet bilgisi” elinde, “gaz ve fren pedalı – hareket ve sükûn kabiliyeti” ayağının altındadır. O, kaleydoskopik şuur ekranına yansıyan görüntüleri isterse gözucuyla görebilir, isterse hiç görmeyebilir; yâni birbiri ardına kaleydoskopik şuur ekranına yansıyan yol kenarı manzaralarına isterse hiç aldırmadan, olanca dikkati “yol”da, “yol verileri”nde olmalıdır. Gayeyi bilen odur. İsterse otobüsün yönünü değiştirebilir. Ama onun uyumaya da, hayâl kurmaya da hakkı yoktur; avını bekleyen bir kedi gibi yol üzerinde pürdikkat kesilmiş olmalıdır. Arkasındaki yolcuların belli bir zamanda, belli bir manzara karşısında neler düşünüp hayâl etmiş olabileceklerini kaale almak gibi bir mecburiyeti de yoktur. Ve bu realitesini kendi temin eden asıl “dinamik akıl ve muhayyile” denilmeye lâyık adama, İslâm Tasavvufu’nda “İbn’ül-vakt / vaktin oğlu” denir.

Şimdi burada birinci misâl, “yolculuk”a aid hakikat, “zaman”a bağlı hakikat olarak Ulysses’i gösterir; ikinci misâl, yâni “zamanı aşkın vakt”e bağlı hakikat de Tilki Günlüğü’nü… Birincide “realiteye sadakat”, ikincide ise “realiteyi aşan bir idealizm” sahibi olmak sözkonusudur!

İsterseniz bir de şöyle görelim… Ulysses:

– “Getirdiği tüm yenilikler içinde en meşhur ve dikkate şâyân olanı, daha evvel insicamsız ve ehemmiyetsiz misâllerine rastlanan ‘iç monolog’ denilen usûlün muntazam kullanımıdır. İlk reaksiyonumuz, bunun bir teknik olmaktan ziyade, GERÇEĞE benzerlik yararına, tekniğin kasden inkârı olduğu yönündedir. Bundan önce şuurun seyyal ve bölük pörçük ameliyeleri, böylesine GERÇEĞE BAĞLI KALINARAK yansıtılmamıştır.

Ve Tilki Günlüğü:

– “Getirdiği tüm yenilikler içinde en meşhur ve dikkate şâyân olanı, daha evvel insicamsız ve ehemmiyetsiz -Ulysses gibi- misâllerine rastlanan ‘iç monolog’ denilen usûlün muazzam kullanımıdır. İlk reaksiyonumuz, bunun bir teknik olmaktan ziyade, ÜSTÜN BİR HAKİKAT’e benzerlik yararına mevcut tekniklerin kasden inkârı olduğu yönündedir. Bundan önce şuurun seyyal ve bölük pörçük ameliyeleri, böylesine ÜSTÜN BİR HAKİKATE BAĞLANARAK yansıtılmamıştır.

Burada gerçek kelimesiyle “hâdisevî gerçek”i, üstün bir hakikat kelimesiyle de ruha dair hakikati kasdediyoruz…

  •  

Tilki Günlüğü’nün 6. cildinden 17 Haziran 1988 tarihli levhayı ele alalım:

– “Mehmet Sami Adalı… Benim bir şiirimi, bir tiyatro eserimin içine serpiştirmiş, oynuyor… Ve, ‘Bir Adam Yaratmak öldü; yaşasın Gölgeler!’ diye beni methediyor… Onun bu aşırı medhinde bir riyâ kokusu duyuyorum… Sonra ona, o oyunun nasıl oynanması gerektiğini anlatıyorum… Kaya Balaban bana, ‘aslında en büyük aktör sensin, bu bir gerçek!’ diyor… Müthiş güzel bir hâli var… Ben de, ‘İşte bu yüzden uykucu ve miskindim!’ diye, babamın hâlimi anlamayışına imâda bulunuyorum!..” [1]

Soralım: Şayet James Joyce böyle bir “idrak” hâli karşısında bulunsaydı, buna dair ne gibi bir fikir “imâl”inde bulunurdu?

Cevab: Hiçbir fikir imâlinde bulunmazdı. Hattâ onu kelimenin tam anlamıyla idrak ettiğine dair bir alâmet de göstermezdi. Sadece bu levhayı hissî bir idrak plânında kaydeder, belki arkasından bütün rüyaların ne kadar boş ve lüzumsuz olduğu yollu birkaç cümlecik imâl etme külfetine katlanır, yahut çok etkilenmişse eserin ilerleyen sayfalarında buna dönüp birkaç minik telmihte bulunurdu. Altında “libido ukdesi” ihtivâ eden saçma sapan mânâlar bulması da ihtimâl dahilinde… Zirâ Joyce’un anlamaya soyunduğu “kalb hakikati”, 20’nci asrın başlarında Avrupa’da ortaya çıkan tüm idrak sahiblerinde olduğu gibi “anlaşılmaya değmez” ve “adımlanıp geçilecek” bir nesneydi. Leopold Bloom’un modern ilmîliği bile, bu sözde idrakı ilmîleştirmeye ve ilmî gözlerle incelemeye değer bir şey olduğunu anlamaya kâfî gelmeyecekti. Yalnız bir “süpermen – üstün insan”, bu gibi anlaşılmaya değmez şeyleri edebiyat tarihçilerinin önüne “yem” diye atıp, 300 sene uğraşmaları için onları vazifelendirmiş olacaktı!

Gelgelelim “Hafiye” gibi bir idrak için, sözkonusu levha bir “sonuç” değil, bir “başlangıç” cümlesidir. O buna bir “tesadüf” değil, bir “tevafuk” gözüyle bakacak, derhâl üzerinde bir “tefe’ül” açacak, iştikak “tablo”larıyla onun tecrid stratosferindeki mânâ ihtimâllerini ve ruhî delâletlerini kurcalayacak, yetinmeyip “Ufuk”un kafa kâğıdına başvuracak, yetinmeyip O’nun verdiği mânâ “yevmiyeler”inden bir ışık arayacak, en nihayet İslâm te’vil ve tabir ahlâkını cihan çapında örnekleştirici bir “vâridât – akla gelenler” hâlinde, ama yine tam bir nezaket ve feraset heykeli teşkiliyle, fikrini ileri sürecektir. Şu kadar bir âlem dolusu derinlik ve genişlik içinde:

– “İmtidah: Medhetme, övme… İmtidah: Aşma, taşma… Seylâb: Taşkın su, sel… Sevleb: Tilki… Ubâb: Taşkın sel suyu. Pek taşkın, coşkun… Ubâb: Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. Cemaat, topluluk… Medd: Sel suyu. Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. Çoğaltmak. SÖNMEK. Bir şeyi söndürmek. Yardım etmek, mühlet vermek. Yâr ve yâver olmak. Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. NİHAYET, SON… Seab: (Çoğulu, sâbân). Sel suyu… Seâbîn: (Su’ban’ın çoğulu). Büyük yılanlar, ejderhalar… Tuğyan: Su baskını. Azgınlık, taşkınlık. Taşkın mizaçlılık. Kan galebe etmesi hâli. Resmî devlet kuvvetlerine isyan.” [2]

Çok garib ama, mezkûr 17 Haziran 1988 tarihli levhaya dair bu gördüğümüz tabir tablosunda, pek çok şey yanında Ulysses’imizin yerini de bulabiliriz. “Kainat lûgatte topludur”. Bu mânâsıyla, lûgatin kelimeleri boş laf değil, bir varlıktır. Siz ona yöneldiğinizde canlanan, gerçek olan, hattâ Ulysses’imizi bile gerçekliğine şahidliğe davet eden…

Meselâ: “Resmî devlet kuvvetlerine isyan”… Bu mânâsıyla Ulysses, yasadışı IRA örgütü yanlısı bir İrlanda milliyetçisi tarafından kaleme alınmış bir eserdir… Bu o kadar geçerli bir tanımdır ki, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun kuruluşunda, bir çok Avrupa devleti dururken, para yardımıyla desteği bulunan Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han’ı dahi unutmamış, zikretmiş ve belki en çok bu yüzden “şuur ekranı”na sık sık bir “Müthiş Türk” imajı gelip gitmiştir. Ama “resmî devlet kuvvetlerine isyan” olarak Ulysses’in, bugün eski ateşinin “söndüğü”nü ve İngiliz münekkidlerinin “riyakârâne medihleri”yle beraber adetâ İngiliz edebiyatı içinde parıltısının “son” bulduğunu da düşünebiliriz… Yine de böylesi “lirik – coşkun ve dokunaklı” özellikler taşıyan “büyük eserler”in alevlerinin sönmesinin, nihaî bir şey olmayabileceğini, onlar birer “tilki” kurnazlığıyla kaleme alınmış yapıda oldukları için zamana meydan okuyabileceklerini de hesaba katarak… Hiç belli olmaz; bugün İngiliz edebiyatının yorganı altında bir kedi gibi uyuyan Ulysses, yarın bir gün bir “ejderha” dehşetiyle uyanıp İngiliz edebiyatının karşısına dikiliverir!

  •  

Lewis Mumford’un Ulysses görüşünü Varoluşçu felsefenin iki temel ilkesi bakımından ele alalım:

– “Başşehrin her köşesini menfî canlılık suretleri sarmış… James Joyce Ulysses’te bu birsâmlı vaziyeti yansıtmıştır; ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom’un, gazete ve reklâmların muhtevasını kusan aklını sergilemiştir. Onunki, bölünmüş bir şehrin tahlil edilmiş aklıdır; belki de dünya başşehrinin normal aklı…

I. Kişinin kendi kendini tâyini, aynı zamanda “başkası”nı tâyinidir:

“Bölünmüş şehrin tahlil edilmiş aklı”, Joyce’un kendi aklıdır ve Joyce bu akla “Ulysses” ismini vermiştir. Bir diğer ifadesiyle Joyce’un ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde ortaya koyduğu kendisi, “Ulysses”tir. Tıpkı tarihteki adaşı gibi, binbir talihsizlik ve belânın kucağında… Joyce’un Ulysses’te ortaya koyduğu bu “ben”, aynı zamanda “başkası”dır, “insan”dır, “zaman”dır. Mumford’un nezaketle ifade etmeye çalıştığı gibi, Joyce kendi benliğine işaret ederek “zamanın sureti”ni göz önüne sermeye çalışmış, bir nev’î kendi aklını küllîleştirerek “küllî akıl – selim akıl” olarak belirlemeye çabalamıştır.

Bu davanın aslı ve hakikati İslâm’dadır ve İslâm olmadan olmaz. “İnsan, Allah katında bakan gözbebeği gibidir; Allah kuluna onunla nazar eder, bu yüzden ona İNSAN ve HALİFE dendi.” Batı’da “aydın sorumluluğu” olarak yarım yamalak bilinen “çağına şahidlik” görevi, İslâm’da “mü’min sorumluluğu” olarak yerine getirilmesi gereken “hilâfet” görevidir. Kişinin kendinde olma isteği, başkasında oldurma isteğinin aynıdır. Bu mânânın mihrak noktasında bulunan “derin ve gerçek mü’min”, İlâhî hilâfetle vasıflandırılmış ve varlığa şahidlikle vazifelendirilmiştir. İşte Tilki Günlüğü, bu mânânın İslâmın hakikatine nisbetle hakkı verilmiş en uç örneği olarak gösterilebilir:

– “Ben kimim diye sormak, ölüm nedir diye sormanın aynıdır!”

Bu anlayış içinde, “önce kendimiz olmalıyız, ondan sonra âlemin oluşunu düşünmeliyiz” yollu münafık şivesine yer yoktur; iç oluş ve dış oluşun birlikteliği vardır… Münafık, kendi oluşunu âlemin oluşunun önüne koyarken, kendi oluşu ile ilgili bir hedef tâyin ediyor değil, sadece âleme sırtını dönücü ve “ölümden kaçmaya mahsus” bir nefsaniyet sergiliyor… Şahsî hedeflerini sosyal gayelerden tecrid etmek, moda şivesiyle “birey” olmak, İslâma göre “bir şey” olmak değildir. Bu yüzdendir ki, bir mü’min (selim akıl), “dış oluş tezahürü” olarak âlemde göstermediği şeyi “iç oluş tezahürü” hâlinde nefsinde vehmeden herkesi, hiç düşünmeden “münafık” olarak damgalar. Mü’minin “içe doğru olmak ve dışa doğru oldurmak” misyonu, ben kimim demenin ölüm nedir demekle aynı olmasıdır ki, işte Tilki Günlüğü’nün bize öğrettiği hikmetlerden biri de budur!

II. Varoluş öz’den önce gelir. Kişi eylemlerinin toplamıdır:

Kişinin iç’e doğru olup olmadığını gösterecek şey, onun dış’a doğru yapıp ettikleridir. Çok iyi bir bestekârın “çok iyi bir bestekâr” olduğunu gösteren, onun çok iyi besteler yapmasıdır. Çok iyi bir doktorun “çok iyi bir doktor” olduğunu gösteren de, onun çok iyi doktorluk yapmasıdır. Hani meâlen denmiştir ya, “çok iyi bir ressam, ama bir kusuru var: Hiç resim yapmamış!” Böyle biri, “çok iyi bir ressam” değil, sadece insanların alay konusu olabilir. Kalbte olup olmayanı bilemeyiz; kişinin yapıp ettiklerinde onu görmedikçe… Onun için Varoluşçular, “varoluş”un, yâni genişliğine dış oluş tezahürü olarak kişinin derinliğine iç oluşunun, onun iç oluşundan, yâni “öz”ünden önce geldiğini, hattâ “öz”ünü tâyin ettiğini söylerler.

Bu, Marksistlerin “iktisadî ilişkiler insanların ahlâkını tâyin eder” düsturuna benzer. Ulysses bir bakıma Varoluşçu telâkkiye göre yazılmış bir romandır; zirâ onda bir “öz” yoktur; öz, “eylemlerin toplamının icabı”dır. Bu durum, adetâ “şahsiyet”in, toplum şartlarının ve dış tesirlerin bir sonucu olarak nitelenmesi gibidir. Bir diğer ifadesiyle, “kader yoktur, ancak fiiller vardır” demek gibi bir şeydir ki, yaygın bir bâtıl itikaddır. Binaenaleyh Ulysses, hâdiseleri peşinden sürükleyen bir “Homeros çağı kahramanı” değil, 16 Haziran 1904 günü İrlanda başşehrinin yüreğinde olup bitenlerin bir toplamıdır; “bölünmüş bir başşehrin tahlil edilmiş aklı”…

Yukarıdaki birinci maddede Varoluşçular’la beraber olan İslâm HİKEMİYATI, bu ikinci maddenin ilk yarısından sonra onlardan ayrılacak ve hattâ tam zıddı bir mânâya bürünecektir. Çünkü “öz”, yâni “ruh”, kişinin fiillerinin bir toplamı değildir; bu, “ruh”a inanmamaktır. HİKEMİYAT ise baştanbaşa ruhun fikriyatıdır; Varoluşçuluğun aksine, faaliyetlere göre ruhu tâyin etmenin değil, ruha göre faaliyetleri izah edebilmenin ve bu itibarla faaliyetlerinden ruhu tasvirin nizamıdır. Bir misâlle; HİKEMİYAT, imanın kalbte ve İslâmın açıkta olduğunu, İslâmın olmadığı yerde imanın da olmayabileceğini kabul eder; ama imanın olmadığını ve sadece İslâmın olduğunu veya imanın olmadığı yerde İslâmın olabileceğini –bu Varoluşçu yaklaşımı- kesinlikle reddeder.

Netice-i kelâm, Tilki Günlüğü ile Ulysses arasındaki en esaslı fark da budur. Biri ruha inanır ve “menfî canlılık” suretleri gördüğü yerde ruhun taayyününün eksik olduğuna kail olur; diğeri “menfî canlılık” suretlerinin toplamını ruhun olmayabileceğine delil diye arzeder. Onlar “ruh–öz”ü sırf bir kavram zannederler; hâlbuki “ruh” bir varlıktır; üstelik varlığı varlık yapan asıl varlık…

  •  

John Gross Ulysses hakkında başka ne diyordu:

– “Kişi, romanı ancak kendi hayat tecrübesine göre okuyabilir!

Ama bu, bir şey demek değildir. “Kelimeler delâlet ettikleri şeylerden daima daha şairanedirler” der Alphonse Daudet bir hikâyesinde. Gross’un bu sözü de delâlet ettiği şeyden daha şairanedir. Kulağa hoş gelir ama içi boştur. Nasıl “kendi tecrübesine göre”?.. Kendisinin bir mânâsı olmamak, okuyucunun mânâ vermesiyle mânâ kazanmak mı?.. Ama böyle anlaşılması için de Gross’un bu sözünde bir mânâ olmadığını, ona bizim bu mânâyı vermemizle bu mânâyı kazandığını kabul etmek gerekecek. O hâlde “bu romanı herkes kendi hayat tecrübesine göre okuyabilir” sözünü de herkes kendi tecrübesine göre okuyabilecekse, hiç’in hiç’le izahı, yâni “hiç” denir buna!..

Halbuki o söz Tilki Günlüğü için gerçek bir mânâ ifade ediyor. Tilki Günlüğü, ilk cildinin yayınlandığı 1991 güzünden beri okuyucusunun elinden düşmüyor. Yâni, bir solukta okunup sonra kütübhâneye tıkılan bir kitab değil; okuyucusunun elinden hiç düşmemesi gereken, onun daima başucunda ve rehberi olması gereken bir eser… Bir rüya mı gördü okuyucu; hemen onu Tilki Günlüğü’ndeki tabir tablosunda araştırma ihtiyacı duyuyor… Bir hâl mi vâki oldu; derhâl hâlinin izahını orada arıyor… İBDA Mimarı der: “Kişi, hakikatini, hakikatin hakikatinde izleyebildiğince hürdür”… Tilki Günlüğü, okuyucusunun hakikatine, hakikatin hakikatinden bir ayna tutuyor, ona kendini gösteriyor, kendi hürriyetini takib ve romanı kendi tecrübesine göre okuma imkânı sunuyor… Hürriyet, kuru bir “istiklâl” davası değildir; hürriyet, hakikatlerin çelmesine takılmadan Hakk’a teslim olabilmek ve hakikatlerin hakikatini bulabilmektir. Okuyucuyu, kendi aklî tecrübesine göre, “selim akıl dairesi”ne sevkedebilmektir..

Böyle olunca, yeniden geçen bölüme dönmek ve şu kanaatimizi hatırlamak gerekiyor:

– Ben, kendi hesabıma, bundan böyle Ulysses okumaktansa, Ulysses üzerine yazılmış bir makale okumayı yeğlerim!

Ama Tilki Günlüğü için asla söylenemeyecek bir söz varsa o da bu sözdür. Çünkü ona her gün, her yıl, her tecrübe sonrasında, şuur seviyesinin her yükselişinde gerçeklik seviyesinin de yükselmesiyle beraber tekrar tekrar başvurmak bir ihtiyaçtır!…

NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.

AKADEMYA (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997)

Dipnotlar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, TİLKİ GÜNLÜĞÜ –Ufuk ile Hafiye-, İBDA Yayınları, İstanbul 1994, c. 6, s. 9-10.

2) Salih Mirzabeyoğlu, TİLKİ GÜNLÜĞÜ, s. 19.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!