‘Varlık’ Tasavvurunda ‘Dil’ ve ‘Süje-Obje’ Meselesi

Her dünya görüşü ayrı bir dil ve bu dünya görüşüyle sarkılan her mevzu varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı ayrı bir dil kurmadır.” (1)

Dünya görüşünün İBDA Mimarisi açısından gerekliliği hususu “mekânı döşemek” için “zamanı fethetme”yle yakından alâkalıdır. Ancak üzerinde durmak istediğimiz husus, dünya görüşünün “donma” ve “alışkanlık” gibi kemirici illetlerden masun kalmasını sağlayıcı “bakış”la ilgili olacaktır. Bu çerçevede yukarıdaki paragrafta geçen “varlık” mefhumu üzerinde durmak istiyoruz.

Düşüncenin ufkunu zaman-mekân sentezinden daha öte bir keyfiyette aradığımızda karşımıza “varlık” çıkar. Varlık, zaman-mekân birliğinde sahnelendiğinden, “akıl”, zaman-mekân mefhumu ile varlık arası ayırımı göremediğinden, her iki mefhumu bir ve aynı sanır. Bu yanılgının tabiî sonucu varlığın meçhuliyetine sarkmanın ilk adımı olması icab eden “gerçeklik”, zaman-mekân birliğine atfedildiğinden; geçmişte de, hâlihazırda da, hiç yok ve ancak aramakla bulunacak bir “nesne” gibi addolunmaktadır.

Dünya görüşünü “murad menzilinde istikamet” hasrı içinde hayatın varlığa iştiraki diye nitelersek; dilin varlığın mahiyetinden bir hüviyet olarak hakikatin ifşâını dünya görüşünün hasrında deruhte etmeye vazifesi icabı memur olduğu; zaman ve mekânı birlik içinde tutmak için varlığa nüfuz etmek demek oluşu anlaşılır.

Düşüncenin ufku olarak zaman-mekân birliği varlığın tezahürünü mekanik bir kisveyle sahnelediğinden, insan-varlık arası rabıta mekanik bir dilin imkânları dahilinde “anlamlı” olabilmekte; dolayısıyla yegâne “hakikat” bu minval üzere arayışa mevzu olabilmektedir.

Düşüncenin ufku olarak zaman-mekân sınırında çakılı kalan “Batı Düşünce Tarzı”nın, –kendi bütünlüğü içinde son derece kudretli olmasına rağmen-, varlıkla tefekküründe aciz kaldığı gerçeği, Aristo’nun trajik bir sayha hâlinde sorduğu şu soruda açığa çıkıyor:

“(Felsefenin) zaten daha önceleri ve şimdi de ve hep ona doğru yola çıktığı ve hep oraya girişi bulamadığı (şey): Varolan nedir?” (2) Filozofumuz varolana ilişkin “giriş”i bulmak için kafa patlata dursun; modern çağın köprübaşı Descartes’ta “bakış”ın nasıl tersyüz edildiğini buyrun Heidegger’den takib edelim:

Descartes’ın ego cogito (ergo) sum’unda insan, kendi öz kesinliğini kendi içerisinde buldu. Düşünme (cogitore), gerek duyulan güvenliği kendi içerisinde bulacağına kendisini iknâ etti. Artık insan, gerçekliği kendisine tasarımlayabilindi. Tasarımlama, herşeyden önce birşeyi öne koyarak (vor-stellend) onun üzerine düşünmeyi öngerektirir ki, bu da ancak kendisinde bu hak ve imkânı gören, yani kendisi ve dış dünya ayırımı yapan bir tasarımcının meşrulaştırılmasına bağlıdır. Böylece insan, gerçekliği, kendisine göründüğü şekliyle, yani bir düşünme nesnesi olarak karşısına dikebilirdi. İnsan bunu yapmakla, hem kendi varoluşunu hem de böyle tasarlanan gerçekliğin varoluşunu güvence altına alınmış hissediyordu.

İşte tam bu zaman noktasında Heidegger, modern çağın başlangıcı için odak noktasını da görür. Metafizikte başlangıçtan beri mevcud olan temâyül burada gerçekleşmeye başlar. Bir zamanlar yalnızca reel-olanı keşfetmek ve kesin bir şekilde seyretmekle ilgilenen insan, şimdi kendisini, kendisinden hareketle kesin bir şey olarak bulur. Ve aynı insan bu kendisinden-kesinlik içerisinde, kendisini de gitgide gerçekliğin belirleyici merkezi olarak görür.

Varolan her şeyin ortasında insanın bu duruşu, insanın “özne” hâline gelmiş olması vakıasını gösterir. Artık felsefeye egemen olan şey “özne metafiziği”dir. Aslında “özne” fenomeni yeni bir şey değildir. Bu fenomen Grekler arasında da mevcuddu. Fakat orada özne, hypokaimenon, yani önde-duran-şey, insanın karşısına çıkan gerçeklik anlamına geliyordu. Yani Grekler bugün “nesne” denilen şeye “özne” diyorlardı. Çünkü kendilerini, önlerine çıkan gerçekliğin karşısında değil, içinde buluyorlardı. Kendileri öne çıkan gerçekliğin bir parçasıydılar. Modern dönemin başlangıcında Descartes’la birlikte, hypokaimenon’un yani Greklerin “özne”sinin anlamı kesin bir şekilde dönüştürüldü.

Descartes dikkatini kendi ötesindeki bir gerçekliğe değil, fakat tam da kendinin-şuuru olarak ve bu şuur içerisinde mevcud-olan şeye yöneltti. Bu noktada insan, kendinin şuuru, yani özne hâline geldi. Oysa Latinler, Greklerin hypokaimenon’unu doğru olarak subiect (alta veya öne konulan şey, nesne) olarak çevirmişlerdi. Bunun gibi obiect de karşısına koyanı, yani insanı işaretliyordu. Descartes’la birlikte gerçekleştirilen kesin dönüştürme sonucu, subiect ile obiect’in yerleri değişti. Gerçeklik, kendisini, her şeyin önünde duran olarak kavrayan Descartes’ın “özne”si tarafından öne-konulan-şey olup çıkmıştı. Ve böylece Yeni Çağ’ın başlarından itibaren insan, özne oldu; o kendi önüne koyduğu herşeyin kendinin-şuuruna sahib şekillendiricisi ve garantörü haline geldi.” (3)

“Varlık” derken kastedilenin Batı düşüncesinde, Aristo’da bir müşkül mesele; Descartes ve sonrasında ise tersyüz edilerek, yani zaman-mekân hasrı içinde sınırlandırılarak telâkki edilegelmesine mukabil, İslâm Tefekkürü’nün Tasavvuf buuduyla derin idrake kapılarını açtığı görülür“Onu (varlık-K.D.), zaman ve zamanın muhtevası içinde imkân ve ihtimallere açılan -mümkün ve geçici olan- ve gerçekleşmelerle ortaya çıkan bütün “varlıklar” niyetine ve kuşatıcı mânâda “varlık bütünü” kasdıyla kullandığımız gibi, öncesi ve sonrası olmayan, “Mutlak Varlık” kasdıyla da kullanıyoruz. Bir de, zaman ve mekâna nisbetle keyfiyetten uzak ve “Mutlak Varlık”a nisbetle keyfiyet dairesine giren, kısaca maddeyi aşan, maddeyi fıkırdatan ve en büyük hüviyeti, görülmez ve görünmez, bilinmez ve kavranmaz ruh için… Ki, bütün eşyayı saran mânâlar âleminin merkezi olmak gerek.” (4)

Varlık karşısındaki ideal insan ölçülendirmesi için de şu:

-“Varlık sırrına doğrudan doğruya bir yaklaşım canlı iştirakla olur ve varlık içten bir bağlantı ifade eder; “ben” veya “vücut”, bir bilgi meselesi değil, kendi hareketleriyle kendini tayin eden şahsiyettir. Başkalarını varoluşan bir tarzda bilmek, onları eşya gibi görerek değil, fakat hürriyetleriyle yakınlık kurarak olur. “Ben”, kendi içine dönerek sadâkatini yahut ihanetini gördüğü zaman hürriyetini keşfeder.” (5)

Dipnotlar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız -Temel Meseleler-, 3 Basım, İBDA Yay., İstanbul 1993, s. 44
2) Martin Heidegger, Nedir Bu Felsefe, A.F.B. Yay., s. 38
3) Martin Heidegger, Tekniğe İlişkin Soruşturma, çev. Doğan Özlem, Paradigma Yay., s. 18-19
4) Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 49
5) İBDA Külliyatından…

Kaynak: Haberci Dergisi – Akademya’ya Doğru Özel Sayısı, Sayı 4, Şubat 2002

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!