Vatan Yahut…

Ebâanceddin “haymatlos” olan çıfıt soyu, “vatan” nedir bilmez!

Vatan sevgisini, vatan için ölmeyi hele aklı almaz!

“Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum dedim; hepsi, ellerinde Kur’an, hiç tereddüt etmeden mutlak bir ölüme koştular…”

Çıfıt soyunun, şu manzarayı resmederkenki ifâdeleri bile takdir değil, şaşkınlık yüklüdür; ve benlik dolu bir eda ile, “enâyiler” diye sırıtmaktadır…

Kendisi çünkü hiç bilmez bu sevgiyi ve cesâreti; her cepheden ricat eder…

Yunan ordusunun Eskişehir’e doğru ilerlediğini öğrendiği zaman da tasını tarağını toplayıp Ankara’dan Kayseri’ye kaçmaya kalkar…

Zor tutarlar…

Lozan’a giden heyete, “Ne isterlerse verin, Trakya’nın doğusunda ısrar etmeyin, hatta İstanbul’u da verin; yeter ki bir anlaşma imzalayarak dönün” diye tembih eder!

O bir “haymatlos”dur çünkü!

Ne Mekke-Medîne, Ne Musul-Kerkük, ne İstanbul, hatta ne de Ankara “vatan” değildir ebâanceddin vatansızlar için…

Vatan nedir bilmez onlar; ve bir koltuğa satarlar vatanı, mukaddesâtı…

Bu çıfıt soyundan olduğu tescilli olan Cemal Paşa da, çoluk çocuk demeden omuz üstünde baş bırakmadı Arab illerinde…

İngilizlere karşı Arablarla omuz omuza vatan toprağını savunmaktı güya vazifesi…

Fakat o Haymatlos, bilhassa Arab münevverlerini darağaçlarında sallandırarak isyâna ve İngilizlerle işbirliğine teşvik etti Arabları…

Ve “İnkılâp Tarihi”ne hâin diye yazdılar, zulmettikleri, ihânet ettikleri Arabı…

Çanakkale’de, bu vatanın, çoğu yüksek tahsilli 250 bin genci şehid oldu!

Çanakkale Savaşı, aynı zamanda bir münevver kıyımı olduğu için, yakınlarının rivâyetine nazaran, kendisinin “bakıyyet’üs-süyûf” (kılıç artığı) olduğunu söylermiş Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri…

Çıfıt soyunun ölmeyi emretmekle övündükleri, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri gibi Medreset’ül Kuzat (Hukuk Fakültesi), Tıbbiye vb. fakülte öğrencileri ve mezunlarıydılar! Vatan’ın istikbâliydiler!..

Öldüler!..

Kafkaslarda, Balkanlarda, Arabistan’da, Yemen’de, Anadolu’da, Çanakkale’de vatan için öldüler…

O kadar öldüler ki, neredeyse erkek kalmadı vatanda…

“Bakıyyet’üs-süyûf” olarak hayatta kalabilen Gazi Sülayman Hilmi Tunahan Hazretlerini, Said Nursî Hazretlerini, İskilipli Âtıf Hocaları, Şeyh Saidleri ise hâin ilân ettiler; Kemalist devrimlerle öldürdüler, sürdüler, süründürdüler…

Giydiler çıkardıkları çizmeleri emperyalistlerin

Efendi olmak hevesiyle silâhları bize döndü

Bedeli ihânet oldu kanımızın… (S. Mirzabeyoğlu, Aydınlık Savaşçıları)

Mütefekkir’in tâbiriyle yine, “dullar ve yetimler ülkesi” hâline gelen erkeksiz bir vatanda, Kemalist inkilâpların icrâsı pek zor olmadı…

Asker çıkarır İngiliz, Çanakkale’ye…

Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela
Diyor ya Akif; istilaya gelenlere
Desteğir’in babası da askerdi, paralı
O zaman daha kurulmayan Pakistanlı..
Saldırdıkları Türk’ün İslam’ını bilmeden,
Hep “Alman gavuruyla savaş” sanıyorken,
Ateş, kan barut kokan bir sabah…
Bir ses duyuldu, cephe gerisinden:
– Eşhedü enne Muhammeden Resulullah..
Yıkıldılar… Anladılar nasıl kandırıldıklarını
Geçtiler, bir gece yarısı savaş hattını
Almalıydılar, yalanların intikamını..
Türklerle omuz omuza, kefereye karşı,
Söylediler birlikte Çanakkale Geçilmez marşı
Kazanıldı büyük zafer, başladı terhisler
Destegir’in babası “Osmanlı olmak” ister.
Devlet kıymet bilir; Girit’e yerleştirir
Rum kızıyla evlenir, doğar oğlu Destegir.
Girit elden çıkınca, o Foça’da müezzindir.

“Allahü Ekber yasak” denildiği gün,
Urdu dili “Tanrı uludur” diyemez düzgün.
Adı Şeriatçıya çıkar, götürürler müezzini
Hapsederler bilmeden gazi geçmişini
Korkar soramaz eşi, Hâfızının izini
Son haberdir Gâzi Hâfız müezzinden:
Allahü Ekber, Allahü Ekber yüzünden
Bir sabah tabutu çıkar cezaevinden
Destegir’in âhı, Foça’da yankılanırken,
Vurulduk hepimiz, canevinden, canevinden… (Mustafa Cerit)

İşte, milyonlarca “vatan” evlâdından sadece birinin manzum hikâyesi bu…

Bizi canevimizden vuran, vatanımızı ve mukaddesâtımızı satan “vatansızlar”, işgâlci Amerika’nın peşinde Irak’a asker gönderme hesapları yapıyorlar şimdi…

Dedeleri “Kasap” Cemâl Paşa’nın kestikleri yetmemiş, daha çok Arab kesecekler; Amerika’nın gözüne girecekler, saltanatları devam edecek böylece…

Bir de, halkı şartlandırma, beyinleri yıkayıp iğfâl etme sürecinde kendileri de şartlanmış, paklanmış bir kesim var ki; Kemâlizm’in özgün bir ideoloji, bir bağımsızlık manifestosu olduğuna inanıyorlar gâlibâ ciddî ciddî…

Türkiye’yi bağımsız bir devlet zannediyorlar, Amerika’nın bölgedeki varlığından rahatsız oluyorlar, “Irak’a asker göndermeyelim!” filân diyorlar…

Fakat sadece demekle kalıyorlar…

Çünkü tasfiye ediliyorlar…

Kemâlizm öyle özgün bir ideoloji filân değildi; bir bağımsızlık manifestosu hele hiç değildi!

Bir ara ideolojiydi Kemâlizm; Judaizmin “Büyük İsrâil” hedefine geçiş süreciydi…

Kullandılar, alınabilecek faydanın âzamisi aldılar, işi bitti; tasfiye ediliyor şimdi…

Kanlı bir âdet bezi gibi tarihin çöplüğüne atılıyor…

Gazeteler, “Genelkurmay Harekat Başkanlığı, Psikolojik Harekat Dairesi”nin belgelerini yayınlıyor günlerdir; yapısı, işleyişi, hedefleri, yaptıkları deşifre ediliyor…

Yeni birşey öğreniyor değiliz bu belgelerden; bunların halka düşman olduklarını, savunma konseptlerinin düşmana değil halka karşı dizayn edildiğini biliyorduk zaten…

Heyecan verici olan, bu belgelerin, bir tasfiye plânının parçası olarak gazetelere verilmesi…

Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin her sayfası ‘gizli’ damgalı yönetmeliğinin, genel sekretere bağlı ‘Toplumla İlişkiler Başkanlığı’nın görevlerini tanımlayan 23. maddesinin ‘d’ fıkrasını aynen aktarıyorum:

«d. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinin emir ve direktifleri ile;
1. Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliği ve Anayasal rejimin korunmasında;
2. Türk toplumunu Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları, milli ülkü ve değerler etrafında birleştirerek, milli birlik ve bütünlüğü sağlayıcı her türlü psikolojik tedbirin alınmasında;
3. Anayasa düzenine, milli birlik ve bütünlüğe, Türk milletini Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda ve milli ülkü ve değerler etrafında birleştirilerek milli hedeflere yönlendirmeye karşı, yurtiçi ve yurtdışında oluşan tehdidin etkisiz kılınmasında;
Milli Güvenlik Kurulu kararları ile bunlara ilişkin Bakanlar Kurulu kararlarına istinaden gerekli olan psikolojik harekât hizmet ve faaliyetlerini planlar, ilgili bakanlık, kamu ve özel kurum ve kuruluşlarda bu konudaki uygulamaları koordine, takip ve kontrol eder, görevli birimleri planlar istikametinde yönlendirir.» (Radikal, 28/08/2003)

Genelkurmay Harekat Başkanlığı’na bağlı Psikolojik Harekat Dairesi de 5 şubeden oluşuyormuş…

Bu daire tarafından yapılan illegâl faaliyetler arasında neler yok ki!

Bazı sendika, dernek ve vakıfları amaçları doğrultusunda mobilize edip kullanmak…

Hedef kişileri yıpratmak amacıyla, onlar adına karalayıcı yazılar yazmak…

“Belli” gazetecilere tema vermek ve hatta bizzat köşesini yazıvermek…

Özellikle İslâmî kesimi karalayacak ve birbirine düşürecek haberler uydurup yazdırmak… Neler, neler…

«Bazı sivil devlet görevlerinin yönlendirilmesi yapılıyor. Örneğin, geçen Haziran sonu Diyanet İşleri Başkanı’nın “Kur’an yeniden tercüme edilmelidir, bize TV kanalı tahsis edilmelidir” şeklindeki konuşması bu daire tarafından hazırlandı. Bütün günlük gazeteler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Üzerlerinde gerekli çalışmalar yapılıyor. Gerekirse tehdit, gerekirse takdir kampanyaları başlatılıyor.”

Şimdi de bu notu destekleyen bir belgeye göz gezdirelim…

Belge, geçenlerde 1. Ordu Komutanlığı’dan emekliye ayrılan, 1997’de korgeneral rütbesiyle Harekat Dairesi Başkanlığı’nı yapan Çetin Doğan’ın imzasını taşıyor:

“Batı Eylem Planı’na LAHİKA-1 olarak hazırlanan Psikolojik Harekat Faaliyet Planı’nda alınacak tedbirler ile bu tedbirleri icra edecek Komutanlıklar/Başkanlıklar belirlenmiştir.

Psikolojik Harekat Planı’na dahil edilmesi uygun görülen faaliyetlerin Batı Çalışma Grubu toplantılarında gündeme alınarak karara bağlanması sağlanacaktır…

Çetin Doğan, Korgeneral, Harekat Başkanı…» (Ali Bayramoğlu, Yenişafak)

28 Şubat’ın “Harekat Başkanı” olan Çetin Doğan’ın, giderayak yaptığı konuşma çok tartışıldı…

Çetin Doğan’ın o konuşmada sarfettiği iki cümle, inandırılmış bir Kemalist’in portresidir…

Bir: – “Mehmetçiğin kanını Yemen’de, Galiçya’da akıttık, niçin akıttığımızı hâlâ sorguluyoruz…”

İki: – “Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını bile bilmeyenler, vatanla müstemlekeyi karıştıranlar var.” cümleleri…

1538’den 1918’e kadar tam 380 yıl vatanımızın bir vilâyeti olan Yemen için işgâlci İngiliz’le savaşarak kanlarını toprağa dökenlere “enâyi”, kalanlara “müstemlekeci” diyebilir Kemalist kafa…

Kilit altında tuttukları arşivlerden bir belge konulsa önlerine, Osmanlıca olduğu için okumakdan bile âcizdirler…

– [“Vilâyet-i Yemen’in fetih ve teshîri hususu, mücerred tahsîl-i mâl için olmayıb…” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defteri, c. VII no. 2738)]

Ama Tarih yok; çünkü kesip attılar!

Hâfıza yok; çünkü silip attılar!

Tamtakır kuru bakır, 80 yıllık bir yapılanma var ortada!

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir Turan” demişti bir şair…

“Vatan, uğrunda ölen varsa vatandır” demişti bir başka şâir…

“Vatan Yâhut Silistre” demişti “Vatan Şairi” nâm Nâmık Kemâl de…

Bunlar Türkçü şâirler; üçü de Kemâlizmin yücelttiği şâirler…

“Turan” bir serapdı zaten!

“Vatan uğrunda ölmek” ise enâyilikmiş; bunu da Paşa’dan öğrendik…

Peki Silistre nerde şimdi; biliyor mu Kemâlist paşalar?!

Çanakkale’de İngiliz’e geçit vermemek için kanlarını akıtan askerler arasında Yemenliler de vardı, Silistreliler de…

Sülayman Hilmi Tunahan Hazretleri meselâ Silistreliydi; ama vatan bildiği Çanakkale için savaşmakta tereddüt etmedi…

Peki, M. Kemâl Selânikliydi; “Vatan yâhut Selânik” diyebildi mi?

Ya Kemalistler?!

Vatan yâhut Ankara diyebilirler mi?!

Hayır, diyemezler!

Sanıldığının aksine, “Mîsâk-ı Millî”ci de değil, “Sevr”cidir Kemalizm…

Sevr’i dayatsalardı Lozan’da, onu da imzalamaya hazırdılar…

İsmet, “Ne isterlerse verin, Trakya’nın doğusunda ısrar etmeyin, hatta İstanbul’u isterlerse onu da verin, yeter ki bir anlaşma imzalayarak dönün!” tembihiyle gitti Lozan’a…

Sevr’e, yani Ankara-Kastamonu-Çankırı üçgenine sıkıştırılmamıza razıydılar; küçük olsun onların olsundu, tek kaygıları buydu?!..

Bugünkü sınırlar tescil edilince Lozan’da, inanamadılar…

İsmet, heyecandan olsa gerek, kendilerine verilen bazı Ege adalarını anlaşma metnine yazdırmayı bile unuttu…

Evet, normâlde inanılmaz bir durumdu, bugünkü sınırlarıyla tanınması Türkiye’nin…

Tanıdılar, çünkü karşılığında çok önemli bir şeyi, İslâmî temsil livasını aldılar Türkiye’nin elinden…

Lozan’ın mimarı Lord Cürzon; “Türkiye’ye bu kadar toprak verilerek bağımsızlığının tanınmasını eleştirenlere şöyle demişti:

– “Korkmayın, öyle bir şey aldık ki Türklerden, bundan sonra bir daha eski haşmet ve şevketlerine asla kavuşamazlar!”

E İslâmî kökleri ve bağları kesilmiş bir Türkiye de, sadece muvakkaten durabilirdi zaten Anadolu’da!

“Vatan” olmaktan çıkmış ve “jeopolitik merkez” olma özelliğini yitirmiş bir Anadolu, sadece Türkler için değil, bütün müslümanlar için bir felâket demekti!

Ki felâket oldu….

Anadolu’yu “vatan” yapmak lâzım!

Anadolu’da, Anadolu’da kalınarak durulamaz!

İslâm âlemine ve dünyanın bütün mazlum milletlerine “jeopolitik” ve “lojistik” merkez olmak lâzım!

« – Amerikan önceliğine İslâmcı köktendincilikten gelebilecek olası bir meydan okuma, bu istikrarsız bölgedeki sorunun bir parçası olabilir. İslâmcı köktendincilik, dinsel düşmanlığı Amerikan yaşam biçimine karşı istismar ederek ve Arap-İsrail anlaşmazlığından yararlanarak çeşitli batı yanlısı Ortadoğu hükümetlerine zarar verebilir ve nihayet özellikle Basra Körfezi’nde Amerika’nın bölgesel çıkarlarını tehlikeye atabilirdi. Ne var ki siyasal bağlılık olmadan ve gerçekten güçlü tek bir İslâmî devletin yokluğu durumunda, İslâmcı köktendincilikten gelecek bir meydan okuma, bir jeopolitik merkezden yoksun olacak ve bu nedenle kendisini yaygın şiddet olaylarıyla ifade edecektir.» (Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Sabah Kitapları, İstanbul 1998, s.51)

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!