Yunanistan’dan (Saint Paul-Sen Pol) Pavlos Geçti

90

St. Paul, Hristiyan kilisesinde Hz. İsa (Mesih)’dan sonra ikinci yere sahip olup, Kilise’nin (ise) kurucusu olarak kabul edilir.

Kesin doğru tarihi bilinmiyor fakat İsa (AS) ile hemen hemen aynı yaşlarda olduğu kabul ediliyor. St. Paul Tarsus’ta (Tarsos) doğdu. Tarihi mânâda Tarsus, Kilikya’nın en mühim yerleşim birimi olarak kabul edilmektedir. Onun doğduğu varsayılan mekân bugün hâlâ St. Paul Kuyusu olarak mevcuttur.

Doğduğu tarih ve coğrafya itibarıyla bir Roma vatandaşıdır. Muhtemelen tescil edilmemiş olan bir başka ismi daha vardır. En nihayetinde, ‘Yahudi’den doğma bir Yahudiydi.’ (Otto Menardius). Sülâlesinin Yahudi olduğu konusunda en ufak bir şüphe yoktur. Tarsuslu, Roma vatandaşı Yahudi Paul. O nedenle Profösör Menardius, “Bu üçlü hüviyet onu bir tenâkuz objesi hâline getirdi.” diyor.

Diaspora Yahudileriyle yanyana geldiğinde kendi Yahudiliğini öne çıkarıyor ve bu konuda ısrar ediyor, Yunanlılarla onların dilinden konuşuyor, Romalı yetkililerle birlikte olduğunda ise Roma vatandaşının haklarından bahsediyordu.

Kesin itaat temelinde eğitilmiş bir Yahudiydi. Bu nedenle bir Sadusî (Saduceen)’den ziyâde bir Fârisî (Pharisien)’yi andırıyordu. II. Korinthliler 11:22’de şöyle der: “Onlar Yahudi mi? Ben de. Onlar Benî İsrâil mi? Ben de. Onlar İbrahim soyundan mı? Ben de.”

Evet hakiki ismi “Saul”, “S” ile “P” yer değiştirince Romalı Paul oluyor. Bilindiği üzere “Saul” Yahudi milletinin ilk kralı olarak kabul ediliyor.

Çocukluk dili Yunanca ve bütün mektubâtında bu dili kullanıyor. Bunun yanısıra Aramîce ve İbrânice de biliyor.

Ailesi hakkında pek bir şey bilinmiyor. Bir kızkardeşi ve onun da bir oğlu olduğu biliniyor. Annesinden hiç bahsetmiyor Paul, biraz babasından söz ediyor.

Tarsus’tan Quds’e gidiyor. (Tarsus’ta bulunan Ashâb-ı Kehf/Yedi Uyurlar mağarası ile Kudüs arasında gizli bir yer altı geçidi olduğu iddiası da vardır. Bu Tarsus-Quds ilişkisini İnşâallah birileri araştırıp yazarlar.) Paul, Kudüs’te Hristiyanların Kopuş Hareketi (Mouvement Schismatique-Σχισματικό Κίμημα) ile karşılaştı. Paul bu karşılaşma ile beraber “Yeni İman”ı keşfetti ve Şam yolunda -muhtemelen- Yahudilikten “Yeni İman”a ihtidâ etti. “Saul”lükten çıktı (hahamlığı bıraktı) ve -belki- Sanhedrin (Συωεδριο) –Antik Filistin’in Yahudiler Meclisi- üyesi olmasına rağmen “Aziz Paul/Havâri Paul” oldu! Bilâhare de Hristiyan Kilisesi’nin 1 nolu adamı…

Mysia’dan (Misis) Troas’a inerken gece bir rüya görür: Bir Makedonyalı görünür ve ona şu duayı söyler: “Makedonya’ya gel ve imdâdımıza yetiş.” Yine Şam yolunda Hz. İsa ile karşılaşır (bir vizyon hâlinde) ve İsa’nın kendisinden Yahudileri ve asilleri “hakikat”e dâvet etmesini istediğini söyler. St. Paul 2. Misyoner yolculuğunu 48 yılının sonbaharında, Frigya, Silesya, Truva hattında gerçekleştirir. Bu arada Antakya ve Iconium’dan (Konya) geçer. Yanında da Silas ve yeni yoldaşı Timotheos vardır.

Paul, Ruhul Quds’ün (Saint Esprit/Agia Pnevma), Mesih’in sözlerinin ilânını Küçük Asya’da (Anadolu kıtası) engellediğini, Bithinia’ya girmelerine müsaade etmediğini ve bir vizyonun kendisini Makedonya’ya yönlendirdiğini belirtir. Bunun sebebi olarak da St. Jean’ın (Aziz Yuhanna) faaliyetine inanılmaktadır.

Paul’ün geldiği yer (Paul bunun farkında mıydı bilinmez), Büyük İskender’in teğmenlerinden Lysimahos’un imşâ ettirdiği Aleksandria Troas (Troas İskenderiye) şehriydi. Asırlar boyunca buradan krallar, prensler, komutanlar gelip geçti. Kserkses, Yunanistan’ı fethetmeye giderken 334’te geçti buradan, Büyük İskender İlialı Athina mezarını kutsamak üzere geçti, Julius Caesar Farsala muhârebesinden sonra… Fakat bu şehir, daha sonraları imparatorluğun merkezi olacak olan bir başka şehrin de müthiş esrârını haber veriyordu: Konstantiniyye, yani İstanbul.

Büyük Konstantin, nihâî olarak Bizans’ı seçmeden evvel, İmparatorluk tahtını burada (Truva) öngördü. Osmanlı’nın Truva harâbelerine “Eski İstanbul” demesi boşuna değildi. İmparator Augustus buraya (Truva) “Ius Italicum” (İtalya topraklarıyla aynı vergi gelirlerine sahip yer) statüsü verdi.

St. Paul, Silas ve Timotheos Truva’ya geldiklerinde şehir henüz tamamlanmamıştı, su sistemi ve duvarlar inşâ edilmemişti. St. Paul burada “Makedonyalı” ile karşılaştı.

Kimdir bu, Paul’ün rüyasında/vizyonunda gördüğünü söylediği “Makedon”? Daha önce gördüğü-bildiği birisi mi? William M. Ramsay ve bazı diğer yazarlar bu kişinin St. Luc (Aziz Luka) olduğunu iddia ediyorlar. Nâmıdiğer “Çok sevgili doktor-Aziz Doktor”. St. Paul, St. Luc’le muhtemelen Antakya’da karşılaşmıştı. Orijinal ismi Lucanus veya Lucius. Romalı bir ailenin Yunan bir kölesinin oğlu olma ihtimâli yüksek. Julius Caesar bitin hekimler Roma vatandaşlığı hakkı verdiği için bu imtiyazdan yararlanmış olduğu sanılıyor. Bir hipotez olarak St. Luc’un Philippes’te (Filipi) Tıp tahsil ettiği ve Paul’ün Truva’ya geldiğini öğrendikten sonra onu görmeye gelmiş olabileceği ya da burada buluşmak üzere sözleştikleri de ortaya atılmıştır. Fakat ne bu “Makedon”un St. Luc olduğu ne de yukarıdaki tezlerin kesin olduğunu destekleyen sıhhî bir veri mevcut değil. Bu bir soru işareti olarak kalmaya devam edecek…

St. Paul Truva’dan Samothraki (semadirek) adasına geçiyor, oradan da Neapolis’e yani Kavala’ya. Kavala limanına gelişi, Hristiyanlık tarihinin dönüm noktalarından biridir: Doğu’dan Batı’ya yayılış! (Makedonyalılar!) Neapolis (Yenişehir), Hristopolis (Mesih Şehri), Kavvala (Latince caballus-at’dan mülhem olduğu iddia edilse de, aslı Kabbalah!). Evet, Mısırlı Mehmet Ali Paşa’nın da doğum (1805) yeri. Kavala, 13089-1913 arası bir Osmanlı şehri. Paul’ün Kavala’ya gelişi, ilkbahar 49. Kavala’daki Aziz Pavlus Kilisesi1928’de inşâ edilmiştir.

Oradan, bugünkü ismiyle Filipi’ye (Filip Şehri) geçiyorlar. Burası büyük bir Roma garnizonu. Fakat burada Latince konuşuluyor ve gerçek ismi Polonia Augusta Julia Philippensis. Burada iki tip sâkin var. 1- Gerçek İtalyanlar. 2- Siyâsî Avdetîler. Fakat bütün yazarların ittifak ettiği bir konu, bu şehirde çoğunluğun Yahudiler olduğu. Yahudiler, şehri kirli addettikleri için ibâdethânelerini şehrin dışında, nehir kenarında inşâ ediyorlar. Yahudi kutsal metinleri de bunu teyid eder mâhiyette:

“Allah onlara Mukaddes Toprak haricinde sadece su ile temizlenmiş bir yerde hitab etti: ‘Ulai nehrinin yakınında bulunuyordum.’ (Dan. 8:2) veya “Büyük nehrin kenarındaydım, Dicle’nin.” (Dan. 10:4) yazıldığı gibi. (Midraş)

St. Paul’ün Hristiyanlaştırdığı ilk Avrupalı, Filipopolisli bir kadın. Modern feministler, şöyle yazdığı için St. Paul’ü eleştiriyorlar:

“Erkek kadından çıkarılmamıştır ve fakat kadın erkekten çıkarılmıştır.” (1. Korintliler, 11:9) “Kiliselerde kadınlar susmak zorundadırlar.” (1. Kor., 14:34) ve “Kadınlar, kocalarınıza boyun eğin.” (Col. 3:18)

St. Paul’ün Hristiyanlaştırdığı kadının ismi Lydia. Atina’daki ilk Hristiyan kadının ismi Damaris. St. Paul’ün Hristiyanlaştırdığı ilk 26 Yunan’dan 8’i kadın. Bu kadınlardan 6’sına özel önem atfediyor. Bunlardan biri Aquila’nın eşi Priscilla ki, St. Paul’ün Korinthos ve Efes’te yanındaki başlıca figür oluyor. Buradan da anlaşılıyor ki, kadınlar, İptidaî Kilise’nin (Πρωτόγον Εκκλησία) ve St. Paul’ün hayatında mühim bir yer alıyorlar.

İlk Hristiyan kadın Lydia, aslen Lydia bölgesinin Thyatira şehrinden. Filipopolis’e gelmesinin sebebi kadife tüccarı olması, zira bu bölge kadifeleriyle meşhur. Thyatira bugünkü Akhisar ilçesi. Lydia muhtemelen dul bir kadın ve yine muhtemelen Yahudi. Çünkü yazarlar Thyatira’da büyük bir Yahusi kolonisi olduğunu vurguluyorlar. Bilindiği gibi Patmoslu Aziz Yuhanna’da 7 mektubundan birini Thyatira Kilisesine ayırıyor. Akhisar, Hristiyanlığa geçişin önemli merkezlerinden biri oluyor.

1872’de, Profösör Mercidis, beyaz mermer üzerine Yunanca yazılmış şu metni buluyor:

“Kadife üreticileri arasında; şehir, Thyatiralı Lucus’un oğlu Antiochos’u, k, o değerli bir vatandaştır, usta ünvanıyla taltif etmiştir.”

Lydia’nın vaftizi muhtemelen Gangilis nehri kıyısında gerçekleşiyor. Buranın tarihî bir önemi var: Antonius ve Octovius’un güçleriyle Brutus ve Cassius’un güçleri burada savaştılar. Bugünlerde be nehrin berrak suları tütün tarlalarının arasından kıvrılarak akıyor. James Joyce’un ‘Finnegans Wake’ isimli eserinin ilk cümlesinin bir bölümünü hatırlatıyor insana:

“Rivverun, past Eve and Adam’s, from swerve of shere to bend of bay…”

Vaftizden sonra Lydia, St. Paul’ü evinde misafir ediyor. Bu Hristiyan misafirperverliği, Havâri’nin mesajının önemli bir parçası oluyor: “Yabancılara karşı misafirperverliği unutmayın zira bunu yerine getirdiğinizde bazılarınız farkında olmadan melekleri ağırlamış olurlar.” (İbr. 13:2)

St. Paul’ün Avrupa alanında gerçekleştirdiği ilk “Şeytan çıkarma-Exorcism” işlemi ise Pythonialı genç bir kız üzerinde oluyor. Çevre halkı bu jızın bir kâhine olduğunu ve İlâh Apollon’un etkisi altında bulunduğunu düşünüyor. Kız St. Paul’ü izliyor ve Mesih’e iman ettiğini bildiriyor. St. Paul, kızın şeytan tarafından teslim alındığını tesbit ediyor ve şeytanı çıkartıyor. Fakat halk bundan rahatsız oluyor, Paul ile Silas’ı halk mahkemesinin önüne çıkarıyor ve hapsettiriyorlar; şöyle diyorlar:

“Bu adamlar Yahudidirler ve şehrimizi ifsâd ediyorlar. Romalı olan bizlerin ne kabul etmemize, ne takip etmemize izin verilmeyen âdetleri telkin ediyorlar.”

Roma yönetimi ise “şeytan çıkarma” diye bir suç olmadığı için St. Paul’e bir şey yapamıyor. Suçlamaları siyâsî temele dayandırıyorlar; kamu düzenini bozmak ve yeni dinî uygulamalar ihdas etmek. 1. Suçlama haksız, zira şehrin sükûnetini bozan hiçbir eylemleri yok. Diğer suçlama ise ağır, çünkü Roma kanunları yabancı dinlerin (buraya) girişini yasaklıyordu. Yahudi olmaları da bir diğer dezavantaj. Ocak 49-Ocak 50 arasında Yahudiler Roma’dan sürgün edildiler ve bir sınır kolonisi olan Filipopolis Yahudilerinin başına da aynı şeyin gelmesi muhtemeldi. Fakat garip bir şekilde St. Paul ve Silas’a karşı Yahudi kolonisinden hiçbir tepki gelmezken, Romalılardan ciddi bir tepki geldi. Filipopolis’in mülkî erkânı bu eylemi bir ihanet eylemi olarak görme eğilimindeydiler. Burada şu sorulabilir: Neden St. Paul bir Roma vatandaşı olarak haklarını savunmadı? Belki de “Ciivis Romanus Sum” (Roma vatandaşıyım) deklerasyonunda bulundu da dikkate alınmadı veya bilerek buna başvurmadı; bilmiyoruz.

Daha sonra “İşler, 16:25-34” bölümünde de görülebileceği üzere, gece dualarından, mahpusların zincirlerinin kırılmasına yol açan zelzeleden, gardiyanın Hristiyan ve vaftiz olmasından haberdar oluyoruz.

“Geceyarısına doğru Paul ve Silas ibâdet ediyorlar ve ilâhiler söylüyorlar ve mahkûmlar onları işitiyorlardı. Aniden, hapishânenin bütün yapılarının sarsıldığı büyük bir zelzele meydana geldi; aynı anda bütün kapılar açıldı ve bütün mahkûmların bağları (zincirleri) kırıldı. Gardiyan uyandı ve hapishânenin bütün kapılarının açık olduğunu görünce, mahkûmların kaçtıklarını düşünerek kılıcını çekti ve kendini öldürmek istedi. Fakat Paul yüksek sesle bağırdı: ‘En ufak bir kötülük yapma, hepimiz buradayız.’ Böylece gardiyan bir ışık isteyerek hemen içeri girdi ve tir tir titreyerek Paul’ün ve Silas’ın ayaklarına sarıldı, onları dışarı çıkardı ve şöyle dedi: ‘İnsanlar, kurtulmak için ne yapmalıyım?’ Paul ve Silas cevap verdiler: “Efendimiz Îsâ’ya inan; sen ve ailen kurtulmuş olacaksın.” Ve ona ve evindeki herkese Efendi’nin sözlerini duyurdular. (Gardiyan) onları yanına aldı, yaralarını yıkadı ve vaftiz de oldu; ailesi de… Onları evine götürdü, yiyecek verdi ve hepsi Allah’a iman eden ailesiyle bir araya gelmiş oldu.” (İşler, 16:25-34)

Zelzele esnâsında muhtemelen Davud’un ilâhilerini okumaktaydılar:

“Efendimiz, duamı dinle! Ve çığlığım sana kadar ulaşsın! Umutsuz günümde benden yüz çevirme! Göklerin yücelerinden, sonsuz olan dünyaya, tutsakların şikâyetlerini işitmek, ölecek (hiçleşecek) olanları hürleştirmek için bakar.” (İlâhi II:2-19-20)

“Esirlerin serzenişleri sana ulaşır; kudretinle, ölüme mahkum olanları kurtar.” (İlâhi 79:11)

Havari’yi dinleyen diğer mahkûmları bilmiyoruz. Fakat kesin olan şu ki, Havari, hapishâneyi bir kiliseye dönüştürmüştü. Duâlarına cevap olarak büyük bir zelzele meydana geldi ve hapishânenin temellerini sarstı, kapıları tahrip etti ve mahpusların zincirlerini çözdü. Gardiyan, bu olup bitenlerden çok etkilendi zira o, Cassius’un, Titinius’un ve elçisi Brütüs’ün takipçisiydi, ki hepsi de Filipopolis’te intihar ettiler. Bütün bu olup bitenler gardiyanın ihtidâsına, maddî ve ruhî hayatının kurtulmasına sebep oldu.

St. Paul, Efesos’u ikinci kez ziyareti esnasında, 54 sonbaharı-57 yazı, kendisini Diana-Artemis sitesinde yeniden hapihâneye götürecek olan bir süreç yaşadı. Filipopolis Kilisesi üyelerinden Epaphrodit de onu ziyaret etti ve Makedonyalı dostlarından hediyeler getirdi. Filipopolis Hristiyanları ve hatta Yahudileri ve paganları, aradan bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ St Paul’ü ve kerâmetini kunuşuyorlardı. St. Paul, Filiplilere şöyle yazdı:

“Ve siz Filipliler, Makedonya’dan ayrıldığım zaman, İncil’in tebliğinin başlangıcında, hiçbir Kilise beni hesaba katmadı; sadece sizler bunu yaptınız.” (Philippes, 4:15)

Selânik’te bile ona yardım edenler, para gönderenler Filiplilerdi. Ve yine Atina ve daha sonra da Corinthos’da St. Paul’ü tanıyan hiçbir Kilise yok; sadece Filippolis Kilisesi yardımını sürdürüyor.

St. Paul, Efesos’taki hapishâneden bir gece kaçıyor ve Efesoslu iki talebesini vaftiz ediyor; Eubola ve Artemilla… Vaftiz töreni, çok yakında bulunan denizde gerçekleşiyor.

Her ne kadar Yeni Ahid’de St. Paul’üm Filiplilere yazdığı tek bir mektup mevcutsa da, kitaba alınmayan bir ikinci mektubdan da söz edilmektedir. Bu fikrin temelini, St. Paul’den yaklaşık 80 yıl sonra Filiplilere bir mektup kaleme alan İzmirli Polycarpos oluşturuyor. Zira Polycarpos, St. Paul’ün Filiplilere yazdığı “mektuplar”dan bahsediyor. 1. Mektup, Epafrodit’in gelişine atfen kaleme alınıyor. Bu mektup Filiplilere bir teşekkür mâhiyetinde

olup, İsa Mesih inancını reddeden ve bu bağlamda St. Paul’e muhalefet eden Judaizm bağlılarına şiddetli bir reddiye ihtiva etmektedir.

İkinci mektup ise yine Efesos’ta kaleme alınıyor ve St. Paul’ün Filiplilere duyduğu derin muhabbetin tezâhürü. Bu mektubu Epaphrodite’in gönderdiği (veya götürdüğü) tahmin ediliyor.

St. Paul, 57 yazında tekrar Makedonya’ya geliyor ve Filipopolis, Selânik ve Veria’yı ziyaret ediyor; İllyria’ya kadar uzanıyor. Oradan Corinthos’a gidiyor ve burada üç ay kalıyor.

Tam Suriye’ye gitmek üzere gemiye bineceği sırada Yahudiler St. Paul’e karşı bir komplo örgütlüyorlar. Bunun üzerine tekrar Makedonya’ya dönüyor. Dönüş yolunda ona, Pyrrhus’un oğlu Sopater Vere, Aristarhos ve Selânikli Secunda refakat ediyorlar. Bu sâyede kendisine Kudüs yolunda eşlik edecek delegelerle karşılaşıyor.

“Amfipolis ve Apollonia’dan geçtikten sonra Yahudilerin bir sinagogunun bulunduğu Selânik’e vardılar.” (İşler 17:1)

Amfipolis, Styrmon nehrinin doğu bölümünü teşkil eden Macedonia Prima’nın başkentiydi. Filipopolis’in 45 km kadar güney-güneybatısına düşmektedir.

Selânik, Macedonia Secunda (İkinci Makedonya)’nın başşehridir. Şehri kuran Cassandra’dır ve karısı ile Büyük İskender’in kızkardeşi Thessalonika’nın onuruna, şehre bu ismi vermiştir. İ.Ö. 58’de Çiçero buraya sürgüne geldi; Antonius ve Octavius Filipopolis’deki zaferlerinden sonra buraya geldiler. İ.S. 1. Yüzyılda Selânik, Makedonya’nın en kalabalık şehri ve İstanbul’un kuruluşundan önce Yunanistan’ın, İllyria’nın ve Makedonya’nın pâyitahtı konumundaydı. Antonius ve Octavius’a, Cassius ve Brütüs’e karşı yürüttükleri savaştaki yardımlarından ötürü Selânik hür bir kent statüsündeydi. Bunun anlamı, orada hiçbir Roma askerinin bulunmaması ve şehir yönetiminin tamamen Politarhosların (Şehir idarecileri) elinde bulunmasıdır ve bu idarecileri halk seçiyordu.

Ne Amfipilis’te, ne Apollonia’da sinagog yokken Selânik’te sinagog var ve o sinagogda St. Paul, üç Şabbat tebligatta bulunuyor!!! İspanya kralı 5. Ferdinand (1479-1516) ve kraliçe İsabelle (1474-1504) döneminde İspanya’dan atılan Yahudilerin büyük bir bölümü, Osmanlı toprağı Selânik’e yerleşiyorlar. 1699 yılı itibariyle 14 Luis’nin elçisi Paul Lucas, Selânik’te tam 22 sinagog bulunduğunu yazıyor ve Yahudi nüfüs 30 bin. Yani her 1363 kişiye bir sinagog düşüyor. 200 yıl sonra 1900’lerin başında Selânik’te 35 bin Yahudi ve 35 sinagog var. St. Paul’ün Selânik’i ziyaret ettiği yılolan 57 itibariyle ise Selânik’te küçük bir Yahudi topluluğu ve sadece 1 sinagog var.

Havari, geleneklere uygun bir şekilde sinagoga giriyor ve üç hafta boyunca mektubatı üzerine Yahudilerle tartışıyor, “Size duyurduğum bu İsa, Mesih’tir” diyor. Aralarından bazı Yahudiler ihtidâ ediyor.

Garip bir durum; Yahudiler tarafından suikaste uğrayan, şehirlerden kovulan St. Paul, Selânik’te sinagoga gidip üç hafta kalıyor ve Hristiyanlık propagandası yapıyor, hatta adam kazanıyor ve Yahudilerin çıtı çıkmıyor. Gel de çık işin içinden!

Evet, Eski Ahid’in “İlahi 22: Eşaya 53” bölümünde ıstırap çeken bir Mesih’ten bahsediliyor ve bu bahsi geçenin İsa Mesih olduğu söyleniyor. Fakat bu dönemden beri misyonerlere yüklenen bir suçlama var, “Bunlar bir başka İsa’dan, Kral İsa’dan bahsediyorlar” suçlaması…

Bundan birkaç yıl önce Selânik’in merkezindeki Notre-Dame de Chaudronniers Kilisesi’nin yakınlarında, hem Yunanca hem İbrânice yazılmış bir kitâbe bulundu. Yunanca metin “Sayılar 6:22-26” bölümüyle başlayıp Sirikios isimli bir hatip ve Sofist’ten bahsederek devam ediyordu. Bu Filistin’in şehri Neapolisli Sirikios’tu ve Neapolis bir Samariler şehriydi. Bu kitâbe İ.S. 4 veya 5. yy’ın başına aitti ve Filistin’de bulunan bir Samarî sinagogundan getirilmişti. Bu kitâbe büyük ihtimalle, St. Paul’ün Yahudi alimleriyle tartıştığı yere konulmuştu. Ve özellikle “Sayılar 6:22-26” bölümü tercih edilmişti.:

“Rab Musa’ya dedi: ‘Harun ve oğullarıyla konuş ve şöyle de: Böylece İsrail’inçocuklarını koruyacaksınız, onlara diyeceksiniz ki, sonsuz olan sizi korusun ve gözetsin! Sonsuz olan yüzünü(n parlaklığını) üzerinize yansıtsın ve size güzelliğini (zarâfetini) versin! Sonsuz olan yüzünü size doğru çevirsin ve size barışı versin!”

Evet, Aziz Paul’ün Hristiyanlığı propaganda ettiği yere “İsrail’in çocuklarını koruyacaksınız!” ibâresi yerleştiriliyor. Mânidar bir tavır olsa gerek.

Yine, St. Paul’ün Yahudilere yaklaşımlarında sıklıkla Eski Ahid’e göndermeler yapmasına mukabil, Selâniklilere yazdığı iki mektupta da İbrânî Yazıları’ndan hiç bahsetmemesi acaba bir tesâdüf mü? Bu durum bize, Selânik Kilisesi’ne bağlananların Yahudiler değil “Gentil”ler (Gentil, Yahudiler ve İlk Hristiyanlar tarafından payenlere -Paganus/Paysan: Kitap ehli olmayan, putperest- verilen isim.) olduğunu gösteriyor.

Bu gelişmeler, şehirdeki Yahudileri rahatsız etti ve şehirdeki etkilerinin tehdit altında olduğunu düşündüler. Icona ve Lystra’da olduğu gibi serseriler tutup evlere baskınlar düzenlettiler. Bu evlerden biri Jason’ın eviydi. Jason bir Yunan Yahudisiydi ve gerçek ismi Joshua idi ve ihtida ettiği için mahkemeye çıkarıldı ve şehirden sürüldü.

“Fakat kıskanç Yahudiler yanlarına bazı fena adamları aldılar, nümayişler tertip ettiler ve ajitasyonu bütün şehre yaydılar. Paul ve Silas’ı aramak ve onları halka sunmak için Jason’ın evini bastılar. Onları bulamayınca Jason ve bazı arkadaşlarını şehir hakimlerinin önüne çıkardılar şçyle haykırarak: ‘Dünyayı altüst eden bu adamlar buraya da geldiler ve Jason onları kabul etti. Hepsi de Sezar’ın kanunlarına karşı tavır geliştirdiler, bir başka kral, İsa olduğunu döylediler’ Bu sözlerle kalabalığı ve hakimleri heyecana getirdiler (ve bu nedenle onlar) Jason ve arkadaşlarını, onlardan bir garanti alana kadar serbest bırakmadılar.” (İşler 17: 5-9

Havari’nin Yahudi alimleriyle münazaralarda bulunduğu sinagogun daha sonraları “gizli” Aziz Dimitrios Kilisesi’ne dönüştüğü, bilâhare de cami olduğu biliniyor. Bazı araştırmacılar bunun yerinin St. Georgos Rotunda’sı olduğunu belirtiyorlar. Rotunda: Dairevî şekle sahip, kolonlardan ve bir kubbeden müteşekkil mimarî âbide oluyor. Yine 7. yy’da inşâ edilen Agia Sophia Kilisesi’nde bulunan taştan tribünün, St. Paul’ün tebligatını yaptığı yer olduğu iddiası var. St. Paul’ün koltuğunun yarısı St. Georges Kilisesi’nin girişinde, diğer yarısı ise St. Panteleimon Kilisesi’nin dışında bulunuyor. St. Paul’ün bir süre kaldığı bilinen Jason’ın evinin yerinde ise Vlattades Manastırı bulunuyor. Blatta: Lydia dilinde erguvanî veya mor anlamında olup, Hristiyan olan Lydialıların kurduğu bir manastırdır. Lydia’nın erguvanî gülleri ve kadifeleri meşhurdur.

Selânik’te, St. Paul ismiyle iki kilise mevcuttur. Her ikisi de kendi ismini taşıyan semtte bulunmaktadır.

50 yılının yazında Korinthos’tan Selânik Kilisesi’ne ilk mektubu yazar, Timotheos’u da oraya gönderir. Selâniklilerle ilişkisinde St. Paul, sürüsünün ruhî ve moral hayatıyla hemhâl olmuş hakiki bir “çoban” konumundadır. Selâniklilerin, Mesih’in ikinci gelişini umut ve merak etmelerine cevâben Mesih’in ne zaman geleceğini hiç kimsenin bilemeyeceğini zira onun “gecenin içinde bir hırsız gibi geleceğini” ifade eder.

St. Paul’ün ilk mektubu Hz. İsa’nın göğe çekilişinden 15-16 yıl sonra kaleme alınmıştır ve Yeni Ahid’in (Keni Diathiki) en eski dökümanıdır. Havariyle ilk Hristiyanlar arasındaki ilişkileri gün ışığına çıkarmaktadır bu belgeler. Onlar yoldaşlarıdır, İsa Mesih’in yoldaşları.

İkinci Mektup’ta St. Paul, okuyucularını Mesih’in geri dönüş zamanının gelmediğine, “İmandan uzaklaştırıcı, Günah elçisi adamın” (yani Anti-Hristos: Mesih karşıtı, Deccal) ortaya çıkmadığına iknâ etmeye çalışır. İşlevsizleşen, miskinleşen yoldaşlarını, çalışmaları ve ve hayatlarını kazanmaları yolunda uyarır: “Eğer bir insan çalışmak istemiyorsa yemek de yemesin.” (Selânikliler, III:10)

Bilâhare Paul, Silas ve bazı yoldaşları Veria’ya gelirler ve Sinagog’a girerler. Buradaki Yahudilerin davranışları Selâniklilerden daha asildir. Tartışmalar daha üst düzeyde yürütülür. Birçok Yahudi ihtida eder. Fakat bunu duyan Selânik Yahudileri Veria’ya gelip rezalet çıkarırlar. Yoldaşlar, Paul’ü deniz yoluyla oradan uzaklaştırırlar.

“Pavlus’u götürenler (rafâkat edenler) onu Atina’ya kadar getirdiler; daha sonra Silas ve Timotheos’un bir an evvel gelmeleri yönünde tâlimat alarak gittiler. Pavlus onları Atina’da beklerken, bu şehri putlarla dolmuş olarak gördüğünde ruhunun tahriş olduğunu hissetti.” (İşler 17. Bab: 15-16)

Havari’yi taşıyan gemi Evia adasından geçerken Güney Attika’nın ucuna ulaşmıştı. Buraya Sütunlar Burnu da deniyordu. Zira Poseidon tapınağının beyaz sütunları bütün haşmetiyle denizcileri burada karşılıyordu. Sounion Burnu’nu döndükten sonra, iskele tarafında Egiin Adası’nı ve bilâhare Salamina Adası’nı , sancak tarafında ise Hymettos sıradağlarını görmüş olmalı Havari.Pireus’a (Pire) yaklaştığında ise Likavitos (lycabette) ve Akropolis’i görmüş olup, Akropolis tepesinde bulunan Athena Promahos (Savaş görmüş Aathena) heykelinin mızrağının ucundaki altın noktayı farkedebilmek için sabırsızlanan denizcilerle karşılaşmış olmalı. Bu heykel, bütün seyyahlar için Atina’nın ilk görüntüsüydü.

Bir kanaate göre Havari Glyfada’ya indi, şimdiki Antonopulos isimli lokantanın hemen yanına. Burada eski bir Hristiyan bazilikasının harâbeleri bulunuyor. Bir başka inanca göre, Faliro’ya yanaşıldı. “Bilinmez İlâh” tapınağının yakınına, ki bunun hemen hemen yanında Nea Smyrni’de (Yeni İzmir) Aziz Theodoroslar Kilisesi mevcuttur. Ancak en çok kabul gören ihtimâl, Havari’nin gemisinin Pireus’a demir attığıdır. Buradan Atina’ya, Paosanias’ın gittiği yoldan gitmiş olmalı.

(Bilinmez İlâh tapınağının hangi ilâha atfedildiği hâlâ bilinmiyor. Bunun, gökten indiğine inanılanHanon, Hoanon veya Ksoanon isimli bir ilâha adandığı sanılıyor. Arapça “Hannan”, esirgeyici olan Allah mânâsına geliyor.)

Philostratos’un “Tyanoslu Apollonios’un hayatı” isimli eserinde, Pavlus’un Atina’ya gelişi çok güzel anlatılıyor:

“Pireus’a demir attıktan sonra gemisini terketti ve siteye (şehre) doğru yola koyuldu. Yolda bazı filozoflarla karşılaştı. İlk girişiminde Atinalıları dine çok bağlı bulduğundan mukaddes mevzulara girdi. Bütün bu olup bitenler, bilinmez ilâhlara ait sunakların bulunduğu Atina’da gerçekleşiyordu.”

Eğer St. Paul, Atina’ya gitmek için Pausanias’ın gittiği yolu tercih etmişse, bir sonraki asırda Pireus’a gelen seyyahlar, Atina’ya “Dipylon” “çifte kapı”dan girmek için Pireus limanından Kuzey yönüne doğru hareket etmeliydiler. “Dipylon-Çifte Kapı”, Atina’nın Pireus’tan, Korintos’tan, Akademias’tan ve Veotia’dan gelen yolların kesiştiği Batı girişini oluşturur. Havari, bu kapıya vâsıl olmadan, devâsa bir kabristandan geçmiş olmalıdır, ki orada Atina şehrinin ekâbirleri medfundur; bunlar arasında en önemlisi ise Diofitis’in oğlu Menandros’tur. Bu bölge aynı zamanda atelyelerin bulunduğu bölgedir. Dipylon’a vâsıl olduğunda ise Demeter (Dimitra) Mâbedi’yle karşılaşmış olmalı; bu tapınakta Demeter’in, kızı Persefoni’nin ve İakkos’un heykelleri mevcuttur ve bu heykeller Praksitelos’un eserleridir. Biraz ileride, elinde “trident”iyle (üç dişli mızrak) atlı Posedion (Posidonas) heykeline rastlamış olmalıdır. Ve nihayet, “Savaşçı Athena”, Zeus, Apollon ve Ermis (Hermes) heykellerini tesbit etmiş olmalı, ki bunlar Dionysos sunağının yanıbaşında yükselirler.

Havari, Kraliyet Kapısı’nı ve İlâhların anası olarak kabul edilen Mitroon heykelini ve sunağını (Fidias’ın eseri), hemen onun yakınında bulunan Voullefterion’u (senato), 500’ler Meclisi’ni de görmüş olmalıdır. Yine Agora’da, Atina Oditoryumu’nu (Odeon), Merhamet sunağını, Etik Kudret sunağını, Ptolemeos (Batlamyus) gymnasiumunu (orta öğretim kurumu), bronzdan mâmül Ptolemeos heykelini, Dioskures (Zeus’un çocukları) sunağını, Akropolis’in Güneydoğusundaki Olymposlu Zeuz mâbedini, Akropolis’in güney yüzündeki Fition’u, Dionysos sunağını görmüş olmalıdır.

St. Paul, Akropolis’i en az bir defa ziyaret etmiş olmalı ve buraya “Propylon”dan (ön kapılar) girmiş olmalıdır. Sağına, Athena Nike (Muzaffer Athena) tapınağını (Kanatsız Zafer-Aptera Niki adıyla anılmaktadır.) almıştır. Yine, Partheon (Bekâret) tapınağını ve Erehtion (Dik duranlar) heykelini de görmüş olmalı. Sonra, Akropolis’in en eski heykeli olan ve gökten indirildiğine inanılan bir dizi Athena heykeline (aynı Efesoslu Diana heykeli gibi) denk gelmiş olmalı.

“Resullerin İşleri” bölümünün tefsircilerinden İkoumenius, Atina sunağında bulunan yazıyı şöyle tesbit etmektedir:

“Asya’nın, Avrupa’nın ve Libya’nın ilâhlarına, yabancı ve bilinmeyen ilâhlar”. İşte bu noktada Havari, muhtemelen Eski Ahit’ten bir bölümü hatırlamış olmalıdır:

“Karşımda başka ilâhlara sahip olmayacaksın. Kendin için oyma put, yukarıda göklerde bulunanın yahut aşağıda yerde bulunanın veya yerden daha aşağıda suların içinde olanın önünde eğilmeyeceksin ve onlara asla hizmet etmeyeceksin, yontulmuş resmini yapmayacaksın.” (Exodus / Çıkış; Bâp 20, 3-5)

Daha sonra Sinagog’ta, Agora’da ve Areos Pagos’ta (yargıtay) tebligat yaptı:

“İmdi havrada Yahudiler ve dindar insanlarla ve hergün çarşıda rastgelenlerle muhasebe ediyordu. Bazı Epikürî ve Stoikî (Stoacı) filozoflar da onunla sohbete koyuluyorlardı. Ve bazıları, ‘bu söylevci ne demek istiyor?’, başkaları da, İsa’yı ve gelişini işitince, ‘görünüyor ki yabancı ilâhları duyuruyor’ diyorlardı. Böylece, onu alıp Aeros Pagos’a (yargıtay) götürdüler ve dediler: ‘Öğrettiğin bu yeni doktrinin ne olduğunu bilebilir miyiz? Zira bize yabancı şeyler duyuruyorsun ve bu şeylerin ne demek olduğunu bilmek dileriz.’ Bütün Atinalılar ve Atina’da oturan yabancılar, yeni haberler söylemek ve dinlemekten başka şeyle vakit geçirmezlerdi.” (İşler Bâp 17; 17-21)

Stoikîlerin mektebi “Piikilos Kapısı” ya da “Boyalı Kapı” denilen yerde bulunuyordu, Agora’nın orta yerlerinde; Epikürîlerin mektebi de Stoikîlerinkine yakındı. Havari, Stoa felsefesini çok iyi tanıyordu. Zira doğduğu yerde birçok Stoikî filozof vardı. Bunlardan en meşhurları Tarsuslu Andipatris, Tarsuslu Zinon (Xenon), Hrisippos (Altın At-Tarsuslu Hrisippos)’dur.

Dinleyicilerin bir kısmı Havari’ye “Spermologos” adını vermişlerdi; edebî mânânda “söz tohomcusu”! Bu terimin. Dönemin Atina argosundaki mânâsı ise “Agora’da sağa sola gidip herşeyle ve hiçbirşeyle ilgilenen/ilgilenmeyen kişi”dir. Bu Epikürî bir yaklaşımdır. Diğer dinleyiciler ise onunla ciddi bir şekilde alâkadar oluyorlardı. Bunun dışında, en liberal ve toleranslı olan Stoikîler, bu yabancının tam olarak ne demek istediğini anlamaya çalışıyorlardı ve St. Paul belki de bu yüzden Aeros Pagos’a götürülmüştü.

Eşil’e (Ekhileus) göre, Aeros Pagos bizzat İlâhe Athena tarafından kurulmuştu. İsmini ise Aris yaylasından almıştı; savaş ilâhı Aris (Ares) meclisini bu yaylada topluyordu. Diğer bir görüşe göre ise, kelime Are yaylasından geliyordu. Are, “lânet” mânâsına gelir. Orestes burada Furiler tarafından lânetlenmiş ve takip edilmiştir. Sebep ise annesini öldürmesidir.

Havari, mahkeme önünde Yeni Ahid’deki meşhur söylevini dile getirdi ve suçsuz bulundu:

“Paul, Aeros Pagos’un orta yerinde ayakta, şöyle dedi: Ey Atinalı erkekler, ben sizi her yaklaşımda çok dindar buluyorum. Zira şehrinizi dolaşıp taptıklarınızı tesbit ettiğimde şu yazıyı içeren bir sunak (mezbah) buldum: ‘Meçhul bir ilâha’! Şimdi tanımadan ibadet ettiğiniz benim ilân ettiğimdir. Dünyayı ve içinde bulunan herşeyi yaratan Allah, göğün ve yerin Rabbi olarak insan eliyle imâl ve inşâ edilmiş mâbedlerde asla oturmaz; madem ki hepsine hayat, nefes ve herşeyi veren kendisidir, bir şeye muhtaçmış gibi, insanların ellerinden ona hizmet olunmaz; O belli zamanlarını ve meskenlerinin sınırlarını tayin ederek bütün yeryüzünde otursunlar diye insanların her kavmini bir kandan halketti; tâ ki Allah’ı arasınlar ve kâbil ise onu el yordamıyla bulmaya çalışsınlar. O hiçbirimizden uzak değil zira O’nda yaşıyoruz, O’nda hareket ediyoruz ve var oluyoruz; sizin şairlerinizden bazılarının dediği gibi: ‘Biz de O’nun soyundanız’. Böylece Allah’ın soyu olarak, ulûhiyetin , insan tahayyülü ve sanatıyla yontulmuş taşlar veya altın ya da gümüşe benzediğine inanmamak zorundayız.. Allah, cehâlet zamanlarını dikkate almayarak her yerde hepsinin tevbe etmelerini insanlara emrediyor; çünkü Allah bir gün tesbit etti ki, o günde tayin ettiği adam vasıtasıyla dünyaya adaletle hükmedecektir; onu ölüler arasında kıyam ettirerek bütün insanlara teminat verdi.” (İşler, Bâp 17; 22-31)

Fakat Aziz Luka’ya göre bu üslûp St. Paul’ün üslûbu değil. Post-Paul (Paul sonrası) çağın bir mahsulü. Luka’nın, Paul’ü, Korinhos’taki Paul’e daha çok uyuyor.

“Kardeşler, ben size Allah’ın şehâdetini ilân ederek geldiğim zaman, kelâm ve hikmet ulviyetiyle gelmedim. Çünkü aranızda başka bir şey bilmemeye ve fakat İsa Mesih’i ve O’nu çarmıha gerilmiş olarak bilmeye azmettim. Ve ben aranızda zaafiyet ve korkuda ve çok titremede idim; ve kelâmım ve vaazım hikmetin kafa karıştırıcı kelâmı ile değil fakat Ruh’un ve Kudret’in bürhânı ileydi.” (Korinthoslulara 1. Mektup, Bâp II, Âyât 1-5)

Diplomat ve Chartres şehrinin (Fransa) mitropoliti olan Jean de Salisburg (1115-1180), “Polikratius” isimli eserinde, St. Paul’ün Aeros Pagos’taki söylevinin Eski Ahid’e yansımayan gizli pasajları olduğunu iddia eder. Bu söylev sonrası yaşanan en mühim hadise, Aeros Pagos üyesi Dionysios’un (Denis), Damaris isimli bir kadının ve bazı başkalarının Hristiyanlığı kabul etmesidir. Damaris’in asil bir kadın olduğu sanılıyor.

St. Paul’ün Atina’dan ayrılmasından sonra uzun süre Atina’daki Hristiyanlaşma süreci durakladı. St. Paul Atina’da başarılı olamamış, kitleleri örgütleyememişti.

1889 yılında, James Rendel Harris Sinai’deki Sainte Catherine manastırına gitti ve orada Aristide’in “Apology” (Müdafaa) eserine ulaştı. Aristide 2. yy’ın başlarında yaşamış olan Atinalı bir Hristiyan filozoftu. Aristide’in önemi, İmparator Hadrianus’a gönderdiği Apoloji’den kaynaklanır. Bu apolojide, Aristide insanların İsa’yı Mesih olarak kabul etmelerinin önünün açılmasını talep eder ve üslûp St. Paul’ün üslûbuyla aynıdır.

Yine bir 2. yy filozofu olan Athenogoros imparatorlar Marcus Aurelius ve Commodius’a gönderdiği mektuplarda Hristiyanlığın önünün açılmasını ister.

Atina 529 yılına kadar hellenik felsefenin aktif merkesi olmaya devam etti.Bu tarihte İmparator Justinius felsefe mekteplerinin kapatılması talimatını verdi.

Karısı Evdoksia’nın da bir Atinalı olduğu II Theodosius (II. Allahverdi), Atina’daki birçok mâbedi kiliseye çevirdi. Meselâ Akropolis ayağında bulunan Asklepios (Eskülap) sunağı, Saints Indigents (Aziz Miskinler) Kilisesi (AgiiAnargyri)-Saints Cosmas ve Damien Kilisesi’ne dönüştü. (Cosmos ve Damien, 3. Yy’daAtina’da yaşayan ve hizmetleri karşılığı para almayı reddeden iki hekimdir..)

İmparator Justinianus (527-565) devrinde, Parthenon (Bâkireler tapınağı) kiliseye dönüştürüldü ve önce “Agia Sofia” (Sainte Saggese-Azize Hikmet) ve bilâhare de “Bâkire Meryem” (Vierge Marie-Panagia) adına adandı. Hemen hemen aynı dönemde Erehtion tapınağı da kiliseye çevrildi.

7. yy’da Hadrianus Kütüphânesi’nin bahçesine bir bazilika yapıldı. Efestion da Aziz Yorgo’ya (St. Georges-Agios Yorgos) ithaf edildi.

12. yy’ın başında, Anna Comneos, Aleksiad isimli eserinde, babası 1. Alexis hakkında şunları yazar: “Akropolis’in etrafındaki semtlerde, St. Paul’e adanmış çok büyük bir kilise keşfetti ve oraya, harâbelerin arasına ikinci bir site inşâ ettirdi.”

Bu kilise, kuvvetle muhtemel, Akropolis’in alt kısmında, Efestion’un hemen karşısında bulunan Aziz Havariler Kilisesi’dir; (Saints Apôtres / Agii Apostoli). Atina’da Aziz Paul’ün ismini taşıyan tek kilise (bu ismi taşıyan) Larissa tren garı yakınlarında Psarou caddesinde bulunan kilisedir. Bu kilise, 5 Aralık 1910 tarihinde Atina mitropoliti Theokletos bu kiliseyi St. Paul Kilisesi olarak kutsadı. Yine Filellenon caddesinde bulunan ve 1838-1843 yılları arasında inşâ edilen ve mimarlığını Stamatias Kleanthis’in yaptığı Anglikan Kilisesi de St. Paul’e adanmıştır. Yine Kifissia’da, Kokinaki caddesinde de bir katolik St. Paul Kilisesi mevcuttur. Sina caddesinde bulunan Alman Evangelikus kilisesinde bulunan vitraylardan birinde St. Paul Parthenon’un önünde tasvir edilmiştir.

“Bundan sonra, Paul, Atina’dan ayrıldı ve Korinthos’a gitti. Orada, İtalya’dan karısı Priscilla ile yeni gelmiş olan Pont kökenli, Aguilas isimli bir Yahudiyle karşılaştı. Claudius bütün Yahudilere Roma’yı terketme tâlimâtı vermişti. Onlarla bir araya geldi ve aynı mesleği icrâ ettiği için onların yanında kaldı ve orada çalıştı; onlar çadır imâlâtçısıydılar.”(İşler, 18. Bâp, 1-3 Âyât)

Korinthos, Romalıların elinde bulunan Ahaia vilâyetinin başşehriydi. Burası, Roma ve Batı’yla direkt ilişkisinden dolayı İncil’in yayılımı için stratejik bir noktaydı. St. Paul’ün Korithos’u seçmesinin bir diğer önemli nedeni, burada çok sayıda Yahudinin yaşıyor olmasıydı. Filos’a göre, Peloponisos (Mora) bölgesinin en iyi yerlerinde onlar yaşıyorlardı.

Dönem itibariyle Ahaia vilâyetinde yaşayan Yahudilerin sayısı 25 bin dolayındadır.

Havari’nin Atina’dan Korinthos’a hangi yolla geldiği bilinmiyor. Eğer kara yoluyla gelmişse Megaro üzerinden Elefsis’e kadar “Mukaddes Yol”dan gelmiş olmalı. Deniz yoluyla gelmiş ise, Pire’den çıkıp Salamina ve Egini adalarının arasından geçip Korinthos boğazının doğu kıyısında bulunan Sinhriis limanına ulaşmış olmalıdır. Sinhriis limanı, Korinthos’a 9 km mesâfede olduğundan, Havari 2-3 saat yürümüş olmalıdır. Korinthos’a girişte gözüne ilk çarpan ise muhtemelen, denizden yüksekliği 571 metre olan Akrokorinthos’tu. Havari, şehre Sinhriis kapısından girip, Kranium’dan, Gimnasium’dan ve Vellorofomos ve Afrodit’e adanmış olan sunaklardan geçerek girmiş olmalı. Ve muhtemelen Quds’teki, Golgotha’yı (Kafatası mevkii) hatırlamış olmalı ki, Hz İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan yerdir burası.

Korinthos, İ.Ö. 176’da Mummius Lucius tarafından Roma’ya katıldı ve İ.S. 44’te Julius Caesar onu yeniden inşâ edene kadar, yani 192 yıl harâbe olarak kaldı. Caesar buraya Colonia Laus Julia Carinthiensis (Korinthoslu Muzaffer Julius Kolonisi) adını verdi. Korinthos kozmopolit bir şehirdi; Yunanlılar, Yahudiler, Doğulular ve Roma askerleri…

Şehrin merkezinde arkaik Apollon mâbedi yükseliyordu. Athina Halinitis (Dizginleri tutan Athena) mâbedi şehrin kuzey eteklerinde bulunuyordu. Agora’da ise Posedion’a adanmış bir sunak ve çeşme mevcuttu. Yine Agora’da Hermes’e, Herakles’e (Herkül) ve Apollon’a adanmış birçok sunak mevcuttu. Agora’nın batı ucunda bir Venüs-Fortuna tapınağı bir de Pantheon (bütün ilâhlar) tapınağı vardı. St. Paul’ün gelişinden kısa bir süre evvel, Agora, iki teras hâlinde tesis edilmişti. Aşağı teras ticârî işler, yukarı teras ise idârî, siyâsî ve dinî işler için ayrılmıştı.

Agora’dan uzakta, eski şehrin ucunda meşhur Asklepios Mâbedi bulunmaktaydı. (Asklepios: Hekim-İlâh kızının ismi ise Hygeia idi, ki Yunanca “sağlık” mânâsına gelen igias kelimesi buradan mülhem. Kelime İngilizce ve Fransızca’ya Hygien/Hygiéne –ijien/iciın- biçiminde geçmiştir) Bu mâbede Yunanistan’ın her yerinden hastalar gelmekteydi.

Korinthos’un önemli bölgelerinden biri “Lehaion” şehri/bölgesidir. Lehaion, Korinthos’un batı limanıdır. Burada Yunan âleminin en büyük Bizans kiliseler serisinin harâbeleri bulunmaktadır ve ebadı 184mx45m’dir. Bu âbidevî bazilika muhtemelen St. Leonidas ve yedi bâkireye adanmış bir “Martirium” (Şehitlik) idi. Bu yedi şehit bâkire şunlardır: Hariessa, Galina, Nike, Kallida, Nunehia, Vasilissa ve Theodora. Bunlar, Hristiyan 250 senesinin Paskalyası esnasında, Korinthos’un güneydoğusunda bulunan Trezen’de boğularak hayatlarını kaybetmişlerdi. Bazilika 5. Yy’da inşâ edildi; muhtemelen 467-475 yılları arasında. 515 yılında bir zelzelede büyük ölçüde tahrip oldu ve daha sonra imparator Justinianus tarafından büyütülerek onarıldı.

“(Pavlus) her Sabbat (Sebt) günü havrada Yahudilere ve Yunanlılara hitap ediyor ve onları iknâ etmeye çalışıyordu. Ona karşı gelip küfür ettikleri zaman esvâbını silkeledi ve onlara şöyle dedi: Kanınız kendi başınıza olsun, ben ondan ârîyim. Şu andan iitibâren Gentil’lere (Gentil: Yahudilikten ayrılmış Hristiyan.) gideceğim.” (İşler, 18. Bâp, 4-6 Âyât)

“Oradan çıkışta, evi havraya bitişik olan ve Allah’a inanan Titus Justus isimli birinin evine girdi. Havra’nın şefi Crispus bütün ailesiyle beraber Rabbe iman etti. Ve Korinthosluların çoğu Pavlus’u işitince iman edip vaftiz oldular. Ve Rab Pavlus’a dedi: ‘Hiç korkma ve fakat konuş, hiç susma zira seninle berâberim ve hiç kimse sana kötülük yapmak üzere el süremez. Çünkü bu şehirde kalabalık bir ahâlim var’ Orada bir yıl altı ay ikâmet etti; Korinthoslulara Allah kelâmını öğreterek.” (İşler, 18. Bâp; 7-11 Âyât)

Sinagogtan atıldıktan sonra Pavlus Gentil’lere yöneldi ve Titius Justus’un evinde ikâmet etmeye başladı. Bu ev daha sonraları Korinthos Kilisesi oldu. Korinthos’da Hristiyanlığı kabul eden ilk aile Stephanes ailesidir. Daha sonra Gaius ailesi ki Pavlus ikinci gelişinde bu ailenin evinde kalmıştır. “Anthropi tou Hloi” (çayır insanları) denen Roma Fortunatus’ları (zenginleri), Quartusları (dördüncüler) ve Tertiusları (üçüncüler) ile üç tane de Yahudi; Lucius, Jason ve Sosipater Hristiyan olmuşlardır. Fakat hiçbir filozof veya asil Hristiyanlığı seçmemişti.

“Gallion, Ahaia’da vali iken Yahudiler ittifak edip Pavlus’a karşı ayaklandılar ve mahkemeye götürüp dediler: ‘Bu adam kanuna aykırı olarak insanları Allah’a tapmaya teşvik ediyor.’ Gallion, Yahudilere: ‘Eğer bir adaletsizlik veya fena bir eylem sözkonusu olsaydı ey Yahudiler, bir hak olarak sizi dinleyecektim. Fakat bir kelâm, isimler ve sizin kendi şeriatınız ile igili bir mesele; bu sizi ilgilendirir. Ben bu şeylerin hakimi olmak istemem.’ Ve onları mahkemeden gönderdi. Böylece hepsi, sinagog reisi Sosthenis’i mahkemenin önünde dövdüler ve Gallion bunu umursamadı.” (İşler, 18. Bâp, Âyat: 12-17)

“Pavlus, Korinthos’da epeyce daha kaldı. Sonra kardeşlerden izin aldı ve bir adağı olduğu için Sinhriis’te saçlarını kazıttıktan sonra Aquilas ve Priscilla ile beraber Suriye’ye doğru yelken açtı.” (İşler, 18. Bâp, Âyet: 18)

Bu bir Nazaren adağıydı. (Nazaren: Adakçı.)

“Adağı süresince başı üzerinden ustura geçmeyecek; kendini sonsuz olana adadığı günler tamam oluncaya kadar mukaddes olacak; saçlarını serbestçe uzatmaya bırakacak.” (Sayılar, Bâp: 6, Âyet: 5)

Saçları kesme ve onları kutsama temelinde yakma olayı adağın tamamlandığını gösterir. Demek ki Pavlus Filistin’e gitmeden evvel bir adak adamıştı. Buradan şu neticeye varılabilir: Pavlus, her yerde Hristiyanlık propagandası yapmasına rağmen Yahudi ritüellerine bağlıydı.

Bu arada Korinthos Kilisesi kaynıyordu. Muhalif gruplar oluşmuştu. Bazı üyeler, St. Paul’ün St. Pierre’den (Agios Petros-Aziz Kaya) daha aşağı bir konumda olduğunu ve Agios Petros’tan Mesih’i öğrendiğini ve esas öğretmenin Aziz Petros olduğunu iddia ediyorlardı.

“Şimdi bir araya geldiğinizde yediğiniz yemek Rabbin yemeği değildir. Zira sofraya oturulduğunda herkes yemeğini almakla başlar ve biri aç kalır; buna mukabil diğeri sarhoş olur. İçinde yemek yiyeceğiniz ve içki içeceğiniz evleriniz yok mu? Veya Allah’ın Kilisesi’ni hor mu görüyorsunuz ve hiçbir şeyi olmayanları utandırıyor musunuz? Size ne diyeyim? Sizi medh mi edeyim? Bunda (bu mevzuda) sizi hiç medhetmem.” (Korinthoslulara 1. Mektup, Bâp: 11, Âyât: 20-22)

St. Paul’ün Korinthoslulara yazdığı ve Yeni Ahid’de yer almayan başka mektuplar da var mıydı?

2. yy’ın ortalarından itibaren Korinthos Kilisesi’nin eskilerinin (kurucularının) St. Paul’e yazdığı bir mektup ve St. Paul’ün verdiği cavap, Suriye (Edessa) Kilisesi’nde elden ele dolaşmaya başladı. Kilise babalarından Tertullien (155-222) bu mektupları kaleme alan kişinin Asyalı bir Hristiyan olduğunu ve mektupların 160’lı yıllarda yazıldığını söyler. Suriye Kilisesi Yunan Kilisesi’nin etkisi altındaydı fakat Ermeni Yeni Ahid’inin çerçevesinden çıkamamıştı. Muhtemelen bu sebeple Tertullien, mektupların St. Paul’e değil, Asyalı bir Hristiyana ait olduğunu söylüyor ve fakat isim vermiyor. Tertullien bu ismi bildiğini sanıyoruz. Bize göre bu “Asyalı Hristiyan” güçlü bir ihtimalle “Havari Thomas”, küçük bir ihtimalle de “Havari Petros”tur.

St. Paul, Rodos’a, mutemelen Ada’nın güneydoğusunda bulunan Lindos üzerinden geldi ve ilk olarak Akropolisle karşılaştı. Burada hakim ilâhe Athena Lindia’dır. Günümüzde bu küçük liman St. Paul Limanı adını taşıyor. Yine aynı yerde küçük bir kilise de St. Paul ismini taşımaktadır. Sadece Soron kasabası St. Paul’ü şüpheyle karşılamış, diğer bölgelerde olumlu karşılanmıştır.

Havari, 61 yılının Eylül ortalarında Kali Limenes2e (Güzel Limanlar) geldi. Kali Limenes, Girit’in batı kıyısında, Leon burnundan 5-6 mil mesafede bulunan bir adacıklar topluluğuna ait bir kasabadır.

“Günlerce (denizde) ağır ağır hareket ettik ve zorluklarla Knidos yükseltisine ulaştık ki rüzgâr oraya yanaşmamıza müsaade etmedi. Böylece Girit adasının aşağı tarafına geçtik, Salaman üzerinden. Güçlükle kıyı sıra Lasea şehrinin yakınında bulunan Güzel Limanlar isimli yere vardık. Epeyce bir zaman geçmişti ve Oruç dönemi geçmiş olup deniz yolculuğu artık tehlikeli olduğundan Pavlus diğerlerini uyardı ve şöyle dedi: ‘Ey insanlar, görüyorum ki yolculuk yalnızca yüke ve gemiye zarar vermekle kalmayacak ve (fakat) insanlarımız için de tehlikeli olacaktır.’ Fakat yüzbaşı, Pavlus’un kelâmından ziyade kaptanın ve gemi patronunun lâfını dinledi. Ve liman kışlamak için uygun olmadığından, çoğu oradan açılarak, lodos ve jkarayele kapalı olan Fenix limanına ulaşmak fikrindeydiler. Hafif bir cenup rüzgârı esmeye başladı, maksatlarına ulaştıklarını zannederek demir aldılar ve Girit adası kıyısı boyunca ilerlediler. Fakat az sonra Evraqilon ismi verilen çok şiddetli bir rüzgâr çıktı adanın üzerinde. Gemi rüzgâra karşı direnemedi ve kendimizi sürüklenmeye bıraktık.” (İşler, Bâp: 27, Âyât: 7-15)

Giritliler Aziz Paul’ün adayı zehirli yılanlardan arındırdığına inanıyorlardı. Yine onun zehirli bir yılan tarafında ısırıldığını fakat hiçbir şey olmadığını görenler vardı. O gün bugündür Girit yılanlarının savunmasız kaldıklarına inanılır.

“Hakikâtte, özellikle sünnetliler arasında birçok eşkıya, boşboğaz ve aldatıcı var ki, onların ağızlarını kapamak gerekir; utanç verici bir kazanç uğruna, öğretmekle yetkili olmadıkları şeyleri öğreterek aileleri altüst ederler. Aralarından biri, kendi peygamberleri şöyle der: Giritliler her zaman yalancı, fena hayvanlar, tembeller oburlar(dır).” (Pavlus’un Titus’a Mektubu, Bâp: 1, Âyât: 10-13)

Evet, Yunanistan’dan böyle geçti St. Paul…

Ve İdeolocyamıza şöyle geçti Sen Pol:

“İlâhi varlığı tenzihte sabit kaldıkça, topyekûn zaman ve mekânın Peygamberi zâhir oluncaya kadar hak din olan İsevîliğe ilk tahrif tohumunu kim atmıştır?..

Şüphesiz ki, Yahudi…

Ama kim?.. Bizim şüphemiz (Sen Pol) üzerindedir. (Sen Pol) bir Yahudidir. Onu biraz yakından görelim: (Sen Pol) ve (Sen Piyer)… İşte katolisizmin ve Roma kilisesinin iki kurucusu… (Sen Piyer) baş kurucu ve ilk papa kabul edilebilir. Papalığın bütün kanunlarını o koymuştur. Fakat tahrif onunla mı başlıyor, bilmiyoruz. Asıl şüphe (Sen Pol) üzerinde… (Sen Pol), asıl ismi (Saul), şahsiyeti ve hayatiyle son derece dikkate değer bir tip… Gayet çirkin bir adam… Küçük, çipil, hummalı, sabit bir noktaya dikili gözler… Felç geçirmişçesine çarpık ve sırıtkan bir ağız… Avrupalının, Batıya (mistik) ruhu aşıladığını kabul ettiği bu adam, İsevîliğin başında ilk mazlumlardan biri olan (Sen Etyen)in idamında sehpanın karşısına geçiyor ve feci manzarayı sonuna kadar seyrediyor. İş bitince de Romalı askerlerin yanına gidip mahkűmun üzerindeki elbiseleri istiyor. Veriyorlar… Hristiyanlığın en büyük azizlerinden bilinen bu adam günün birinde seyahata çıkıyor. Tarsuslu Yahudi (Saul) dört beş iklim aşıyor, dağlara çıkıyor, çöllere iniyor, dere tepe düz, gidiyor. Bir gün kuytu bir sahradan geçerken birdenbire güneşin ziyasını kapatan müthiş bir şimşek şulesi karşısında kalıyor. Rivayet onlardan… Yere kapanıyor, “Efendimiz, efendimiz! “ diye haykırıyor. Ve gűya gaipten bir ses geliyor: “Beni incitmekle devam edecek misin?” Bu ses, yine gűya Hazret-i İsa’nın… (Saul) işte o andan başlıyarak yeni bir adam olmuştur. Derhal Hristiyanlığa kapılanıyor, havârilerin kısa zamanda başına geçiyor ve “putperestlerin yola getiricisi” ismi altında harekete koyuluyor.

O zamanlar iki cereyan var Hristiyanlık yolunda… Biri Yunan, Öbürü Yahudilik cereyanı… Bir kısmı Hristiyanlığın kültür bağını Yunan’a çekmeye bakarken, bir kısmı da Yahudiliğe doğru çekme gayretinde… Bu cereyanların ikisi de gerçek İsevîliğe zıt… Hele Yahudilik cereyanı, getirdiği sahte (mistik) ve bâtıl itikatlar yüzünden büsbütün aykırı… Bu cereyanın bağlıları halis İsevîlere yapmadığı zulüm bırakmıyor.

İşte bu hava içinde (Sen Pol), nam-ı diğer (Saul) Anadolu içinden bir hat çizerek Yunanistan’a ve oradan da Roma’ya gidiyor. Roma’da öldürülecektir. Fakat öyle bir ölüm şekliyle ki, ancak hak yolunda muazzam bir vecd sahibi bir müminin can verişi gibi… Görülüyor ki, (Sen Pol) kendi bâtılına bizzat inanmış vaziyette… Kendisini ayağından asmalarını istiyor. Başı aşağıda, o şekilde can veriyor ve böylece hayatiyle de Batıya aşıladığı sahte (mistik) mânaya misal oluyor.

Batı adamı, (Sen Pol)ün bu haline “Salip cinneti” ismini verir. Gerçekten bir cinnet… Tasavvuf bahsinde göreceğimiz gibi, muvazeneli ve kıvamlı, zaptedilmiş ve murakebe altına alınmış ve herşeyden evvel hak kutbuna bağlı cezbeyle bu cinnetin arasındaki fark sonsuzdur. İslâm tasavvufunun gerçek velîlerince makbul tutulan hal ile bunun arasında bir ters-yüz durumu vardır.

(Sen Pol)ün bir de “tenimizdeki diken, kıymık” diye bir tabiri var.. O da çok uzaktan gördüğü “nefs”e işaret…

Sırası gelmişken söyleyelim ki, “nefs” kelimesi Arapçadan başka hiçbir dilde yok… Bu kelimesinin çerçevelediği mâna, muazzam… Kalbin hakikatini ifade eden nefs ile ruh arasındaki bağ, Allah’a erme dâvasında en ince ukdeyi belirtir ve çözümü sadece ve sadece İslâm tasavvufundadır. (Sen Pol) ise, herşeyde olduğu gibi bu dâvada da işin sahte cephesini temsil etmekte… Ama yanan ve tutuşan bir insan olduğu besbelli… Suriye’den Anadolu’ya, oradan Yunan illerine, oradan da Roma’ya doğru bir orman yangını halinde etrafını yaka yaka ilerliyor. Roma’da (Sen Piyer) ile buluşuyor. Oradaki gerçek ve masum İsevîlerle (katakomp)larda müthiş bir vecd hayatı sürüyorlar ve sonunda asılıyorlar.

Burada derin (nüans-gamıza) var… İsevîlik, topyekûn zaman ve mekânın Peygamberine kadar hak din… Fakat Allah’ı tenzihte dalâlet ve felâkete düşmemek şartiyle… Kâinatın Efendisinden sonra ise topyekûn bâtıl… O devirde henüz Son Resûlün çağına 5-6 asırlık bir mesafe bulunduğu için, dalâlet ancak Allah’ı tenzih bahsinde olabilirdi ki, işte bu yüzden Yahudi parmağının oynadığı rolü (Sen Pol)e bağlamakta kendimize bir şüphe hakkı tanıyoruz. Yoksa katiyetle tespit ediyoruz ki, Allah’ı tenzihte hataya düşmeksizin, yani babasız hak peygamber Hazret-i İsa’ya tam bağlılık içinde olanlar o devirde hak dinin halis velîleridir. Bu noktayı nazara alarak umumî bir kıymet hükmü içinde havârilerin hakikatlerini Allah’a havale etmek lâzımdır.

O devirde İsevîlik vecdi o kadar derindi ki, (plâstik) ve dışa bağlı Romalının ruhu tamamiyle içe dönmüş ve benliği bu vecd içinde erimiş bulunuyordu. Meselâ putperestlerce hesaba çekilen bir Romalı; “kimsin, nesin, nerelisin, ne düşünüyorsun?” sualine “ben bir İsevîyim!” cevabından başka bir karşılık vermiyor ve seve seve arslanların dişlerine atılıyordu. Ammâ ki, bu ilk masumların başlarında (Sen Pol) ve (Sen Piyer) gibilerin telkinleri, İsevîliğin ilk tahrif hareketi olarak acaba ne gibi bir yön gösteriyordu? Tespiti zor…

(Sen Pol) için “Hristiyanlığa mistik buudu getiren insan!” diyen Batı adamı, böylece nisbet iddia ettiği Peygamberi küçülttüğünün ve herşeyi, vahdâniyet bayraktarı büyük Resûl’den koparıp belki bir tahrifçiye bağladığının farkında değildir.

(Sen Piyer)e gelince, hakkında fazla bir şey tesbit edemiyoruz. O, Roma kilisesini kuran havâri… Fakat (Katolik) mektebinin ilk tahrif kitabiyatını düzenleyen o mudur, bilmiyoruz. Şüphe, (Sen Piyer)den ziyade (Sen Pol) üzerindedir. Bunu tekrarlayalım…”

(Necib Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu)

22 Ağustos 2002

 

Kaynak: H.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!