Zihin Kontrolü ve İnsan

0
714

I.   BÖLÜM

Uluslararası Sosyal Kontrolün Altyapısı

 

PSİKOLOJİNİN LABORATUVAR ORTAMINA TAŞINMASI

Almanya, 1800’lü yılların sonlarına doğru Avrupa’daki en büyük askerî ve siyasî güce erişirken, Alman felsefî ve ilmî düşüncesinde de bir devrim yaşanmaktaydı. Öyle ki bu gelişim, paradoksal biçimde, bir yandan dünya çapında olumlu teknolojik ilerlemeler elde ederken, diğer yandan sayılamayacak kadar çok “zehirlenmiş” çocuğun doğumuna da sebeb olacak nitelikteydi. Bu dönüşümün bir diğer yönü olan “güce tapınma”, psikoloji çerçevesindeki ilimlerin hızla olumsuz istikamette yol almasına zemin hazırlıyordu.

Psikolojinin materyalist “tamir”ine, büyük ölçüde Alman psikolog Wilhelm Maximilian Wundt‘un çalışması öncülük etti. Wundt, Leipzig Üniversitesinde felsefe profesörüydü ve 1875 senesinde buradaki ilk psikoloji laboratuvarını kurdu. Bu, sonuç olarak, öncesinde daha manevî meyilli olan psikolojiyi alt üst edecek bir teşebbüstü. İlginç bir şekilde, Wundt‘un büyükbabasının gizli İlluminati topluluğunun bir mensubu olduğunun belgelenmesi, profesörün kendisinin de bu grubun bir üyesi olabileceği ihtimalini düşündürüyordu.

Wundt‘a göre insan, fizikî olandan daha derin bir varlık değildi. Aslında insan bir hayvandan fazlası da değildi. Wundt, bütün psikolojik çalışmaların tümüyle vücut reaksiyonlarına dayanması gerektiğinde ısrar ediyordu.

Materyalist psikolojik doktrin, 1883 ve 1893 yılları arasında, eğitim gibi ilişkili alanlarda faaliyet gösteren Wundt‘un öğrencileri tarafından kurulan yirmi dört laboratuvarla hızlı biçimde yayıldı. Wundt‘un materyalist yaklaşımı, 20. yüzyılın en etkili psikologlarının, psikiyatristlerinin, eğitimcilerinin ve sosyal planlamacılarının düşüncelerini etkilemiştir. [1]

Wundt‘un izinden gidenlerden biri de, Rus Ivan Petrovich Pavlov‘dur. Deneylerinde kobay olarak genellikle köpekleri kullanan Pavlov, “kontrol” metodları üzerine geniş çapta bir araştırma yürüttü. O çok meşhur deneyinde Pavlov, bir yandan köpekleri beslerken bir yandan da zil çalar. Bunu defalarca gerçekleştirdikten sonra, artık hiç yemek vermese ve sadece zil çalsa bile, bunu duyan köpeklerin -tıpkı yemek verildiğindeki gibi- salya salgıladığını müşahede eder. Pavlov, bu deneylerinin sonucunda “Şartlı Refleks” teorisini geliştirir. Pavlov‘un deney sonuçları, günümüz sosyal planlamacıları tarafından bugün bile dikkatle incelenmekte ve insana uyarlanmaktadır.

Wundt‘un psikolojiyi laboratuvara sokmasının sonuçları, çok geçmeden dünyanın farklı yerlerindeki insanlara tesir etmeye başladı. 20. yüzyılın başlarında, John Hopkins Üniversitesi ve Carnegie Enstitüsü’nün ilk başkanı Daniel Coit Gilman‘ın liderliğindeki ideolojik bir hareket, Amerikan eğitim sistemini altüst etti. Gilman, Wilhelm Wundt‘un ders verdiği 1854-1855 yıllarında Berlin’de eğitim görmüştü. Gilman‘dan sonra, Wundt‘un zihin ve ruh -yahud onun eksikliği- hakkındaki görüşleri, dönemin önde gelen Amerikalı eğitimcilerinin düşüncelerine hâkim oldu. Wundt‘un Amerikan eğitimine olan tesirinin sonucu ise, çocukların şahsiyetlerinin, eğitim zorbalarının istekleri istikametinde biçimlendirilmesi oldu.

 

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ

Gilman‘ın görüşlerini biçimlendiren Alman kökenli bir başka kanaat çevresi de, Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) cemiyetidir. Skull and Bones, Yale Üniversitesi’nde kurulmuş, “Amerika’daki en güçlü örgüt” diye bilinen, gizli ve dinî bir topluluktur ve yine gizli bir topluluk olan İlluminati’nin uzantısı gibi durmaktadır. Her ikisi de Alman kökenli olan bu örgütlerin ortak noktası ise, masonluktur. Skulls and Bones’un binasına gizlice girmeyi başaran iki Yale Üniversitesi öğrencisi, tamamıyla “ezoterik” bir yapıya sahib olduğunu söyledikleri binada, çeşitli mabedler ve ritüel malzemelerinin yer aldığını; üst katta bulunan büyükçe bir mezar resminde ise, yanyana duran üç kurukafanın yanında bir taç, bir asa ve bir kalem bulunduğunu öne sürmüşlerdir. Bunların altında bir de Almanca ibare bulunmaktadır: “Kim Kral, Kim Prens, Kim Dilenci? Ölüm Karşısında Hepsi Eşit”.

 İlluminati ise, 1776 yılında Almanya’nın Münih kentinde, Adam Weishaubt isimli Kabbalacı bir hukuk profesörü tarafından kurulmuş gizli bir topluluktur.

Daniel Coit Gilman, John Hopkins Üniversitesinin başkanı olduktan sonra, artık her nasılsa bir Bonesman olmayan, Wundt eğitimli başka bir uzmana iş verdi. Bu kişi, üniversitedeki psikoloji laboratuvarının sorumluluğunu üstlenen Stanley Hall’dü. Hall, aynı zamanda, Amerikan Psikoloji Derneğini ve Amerikan Psikoloji Dergisi’ni kurdu. Fabian Sosyalist ve Yeni Dünya Eğitimcisi John Dewey’e kariyerinde rehberlik etti. Bu başarıları sağlayan John Hopkins Üniversitesi, -bir bigi notu olarak- bugün Tuncay Özilhan‘ın sahibi olduğu Anadolu Sağlık Şirketi’yle ortak, İzmit Gebze’de büyük bir hastahâne idare etmektedir.

Geçtiğimiz yüzyılın en etkili eğitimcisi sayılan John Dewey, Gilman’la beraber aynı hocaların danışmanlığında Berlin Üniversitesi’nde doktora derecesi almış, Hegelci bir filozof olan George Sylvester Morris’le beraber çalışmıştır. Dewey, “okul”u, Sosyalist dünya düzeninin inşâsı için bir mekanizma ve kitlelerin uyum sağlamasını zorlayan bir forum olarak gören ilk kişilerdendi. 1899’da Dewey, “Kendi adlarına düşünmeyi bilen çocuklar, herkesin birbirine bağımlı olacağı gelecekteki kollektif toplumun âhengini bozar,” diyordu. Dewey’in “ilerici eğitim”inin başarı kazanmasının altında yatan en önemli sebeb ise, ROCKFELLER ve CARNEGIE paralarıyla desteklenmiş olmasıdır. Yüzyılın başında NAE (Evangelik Millî Birliği), Dewey’in tüm projelerini destekliyordu.

Ülkemizi de ilgilendiren bir parantez açma ihtiyacı duyuyoruz. Dewey, 1924 senesinde Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Türk eğitim sistemi, bu ziyaretinin ardından Dewey’in hazırladığı rapora göre tanzim edilmiştir. Türkiye’de Amerikalı eğitimci John Dewey üzerine yapılan pek çok çalışma, temel kaynak olarak onun ön ve asıl raporlarını kullanarak, Türk eğitim sistemi üzerine etkisini konu edinmiştir. Prof. Dr. Mustafa Ergün’ün Atatürk Devri Türk Eğitimi adlı kitabında John Dewey‘e dair verdiği bilgiler ve dönemin Türk basınında bu konuda çıkan haberler mânidardır. “Kendi adlarına düşünmeyi bilen çocuklar, herkesin birbirine bağımlı olacağı gelecekteki kollektif toplumun âhengini bozar” diyen Dewey‘in Türk eğitim sistemine katkısı(!), bugün bakıldığında, inkâr edilemez şekilde müşahede edilebilmektedir.

Yukarıda bahsi geçen gizli cemiyetlere dair yine ülkemizi ilgilendiren bir bilgiyi paylaşarak parantezimizi kapatalım. Şöyle ki, Skulls and Bones, İlluminati ve Evangelikler arasında “ortak” bir kulüb iken; “İlluminati” Yahudilerin, “Evangelik Cemiyeti” ise tamamen Hıristiyanların kulübü. Her ikisini birleştiren ise, dünya üzerindeki ortak çıkarları ve hedefleri. Türkiye’de ise, bu kulüblerin şubesi diyebileceğimiz “Büyük Kulüb” bulunmaktadır. Size muhtemelen son derece tabiî görüneceği üzere, Büyük Kulüb’ün disiplin kurulunda, Çevik Bir ikinci sıradadır.

Bıraktığımız yerden tekrar ABD’ye dönelim. Dewey’in temellerini attığı projenin adı, “Hedef 2000” projesidir. Toplum mühendislerinin çalışmalarında birinci basamak, toplumu ahmaklaştırmak ve ahmak tutmaktır. Bill Clinton tarafından 1994 senesinde kanunlaştırılan “Hedef 2000” projesini destekleyen yüzlerce kitab, ROCKFELLER zenginlerince eğitim piyasasına sürülmüştür. Hedef 2000, “kontrol teorisi – gerçeklik terapisine dayalı bir akademik DAVRANIŞ UYUM PROJESİ” olarak tarif ediliyor.

“Hedef 2000” projesi, öncelikle tüm öğrencilerin eğitim hayatına başlar başlamaz aile yapılarını incelemeye başlar. İncelemesini yaptığı ailelerde herhangi bir “olumsuz durum” gözlerse, çocuğu ailesinden ayırır ve ailesi ve öğretmenleriyle beraber çocuğu iyileştirme(!) programına alırlar. Çocukta tesbit edilmesi muhtemel “olumsuzluklar” ise, dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite olarak belirtilmektedir. Eğer bu belirtilere rastlanırsa, çocuğa ailesi ve öğretmeni tarafından “ilaç tedavisi” uygulanır. İlaç tedavisinin muhtevası ise Ritalin gibi “beyin” düzensizlikleri oluşturan UYUŞTURUCULARDIR.

“Olumsuzluk” olarak sıralanan kimi belirtilere baktığımızda, biz şahsen karşımızda “zeki” bir çocuk gördük. Belli ki Amerika, kendi toplumu içinde “fazla” zeki çocuk görmek istemiyor. Toplum mühendisliği, çocuk eğitim hayatına başlar başlamaz onu şekillendirmeye başlıyor ve işi bittiğinde, ya tornadan çıkmış gibi güdümlü robotlar yahud işe yaramaz, beyni ve zihni uyuşturulmuş bir topluluk çıkıyor karşımıza.

İlaçlarla zihinleri harab edilmiş zeki çocuklar ve diğer sıradanlar ise, video oyunları, sersemletici tuhaf müzikler ve cinsellik pompalanarak, düşürüldükleri çukura hapsediliyorlar. Sıradaki “toplum mühendisliği” marifetine gelince, doğrusu çok da şaşırtıcı değil: Amerikan öğretmen okullarında verilmekte olan dersler arasına “farmakoloji – ilaç bilimi” dersinin eklenmesi.

 

SOSYAL ZİHİN ŞARTLANDIRMA ÇALIŞMALARI

a) ALTYAPI: Tavistock kurumu, dünyanın şekillendirilmesinde en önemli enstrüman olan ENFORMASYON sahasında karşımıza çıkıyor. Bu kurum; basın, ilmî kurumlar, muhtelif kuruluşlar, hükümetler ve askerler aracılığıyla etkisini yayan, önde gelen dünya “kontrol” merkezlerinden biri. Royal Institute of International Affairs (Uluslararası İlişkiler Kraliyet Kurumu) tarafından kurulmuş olan Tavistock; Rockefeller’ler, Carnegie’ler ve The British Home Office’ten gelen ödeneklerle faaliyetini sürdürüyor. İngiliz emperyalist ve farmason Cecil Rhodes tarafından kurulmuş olan İngiliz Rhodes Yuvarlak Masa grubunun da kolu. Bu kurum, farmason İngiliz istihbarat ajanlarından oluşmaktadır ve iki ana hedefi vardır:

1. Millî devletin ortadan kaldırıldığı ve tek bir totaliter “kontrol” merkezi bulunan bir dünya düzeni.

2. Dünyanın yahud onların tabiriyle “society”nin eş zamanlı psikolojik “kontrol”ü. Tavistock’un resmî literatürü dahi, dünyanın “zihnî kontrolü” arzusunu ifşa edecek kadar açık. [2]

Tavistock’un temel doktrini, TRAVMA SONRASI, insan karakterinin istenildiği şekilde tekrar şekillendirilebileceği üzerine kuruludur. 1932’de, CIA’nın öncüsü olan Amerikan OSS istihbarat ağının kurucularından Alman psikolog Kurt Lewin, Tavistock’un idaresinin başına geçmiştir. Lewin, fert ve toplulukları yeniden programlamak için travma metodunun kullanılmasını ilk savunanlardandı. Onun “modus operandi”si (serî katillerin karakteristik izi), muhtemelen farmason “Ordo Ab Chao”dan (kaostan çıkan düzen) daha fazlasını ifade ediyordu.

Evet, şahsiyeti “yeniden programlama”ya hazırlamak için, öncelikle işkence ve travma yoluyla onun yapısını bozmak… Lewin‘in işte bu teorisi, 20. yüzyılın dünya “zihin kontrolü” ve kültürel programlamasının metod bilimidir. William Sargant, “zihin kontrolü” teknolojisinin bugün vardığı noktayı ifade eden -cihazlara dayalı- TELEGRAM’a giden yolu hazırlayan ilk “zihin kontrolü” projelerinin içinde inceleyeceğimiz MKULTRA projesinde çalıştığı dönemde kaleme aldığı Battle for the Mind – A Psychology of Conversation and Brain Washing adlı ve 1957 tarihli kitabında, Lewin‘in teorilerine katkıda bulunuyor:

– «Korku, öfke veya heyecan gibi duyguların kasden yahud kasdî olmayan biçimde uyarılmasıyla beyin fonksiyonları yeterince zarar gördüğünde, kişilere çeşitli inançlar dayatılabilir. Bu türden olayların sebeb olduğu sonuçlardan en yaygın olanları, geçici muhakeme bozukluğu ve “tesire-telkine” yüksek derecede açık olma hâlidir. Bunun çeşitli tezahürleri, bazen “sürü dürtüsü” başlığı altında tasnif edilir; endişenin arttığı ve dolayısıyla fert ve kitlenin “tesire-telkine” açık hâle geldiği savaş zamanlarında, ciddi salgınlarda ve benzeri tehlike dönemlerinde, en muhteşem hâlleriyle görülür.»

II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Psikolojik Savaş İdare Kurulu’nu yöneten Tavistock, askerî istikametini savaştan sonra da korudu. Tavistock ajanları, Amerikan istihbarat temsilcilikleri, psikiyatri kurumları, endüstri, basın ve politik kurumlara sızarak, Tavistock kontrolcülerinin amaçlarıyla ittifak hâlindeki bu yabancılara rehberlik etti. [3]

Tavistock’un temel amaçlarından biri, Millî Eğitim Laboratuvarları tarafından gerçekleştirildi. Ferdin kişiliğine müdahale ederek onu gruba uydurmayı hedefleyen “grub hassasiyeti programları” başarıya ulaştı; başka bir deyişle, “Yeni Dünya Düzeni makrokozmosu” adına “mikrokozmik” müdahaleler yapıldı. Devlet dairelerinden donanmaya, Eğitim Bakanlığı’ndan Millî Eğitim Birliği’ne kadar bir çok önemli mevkîde çalışan Amerikalı üst seviye yönetici ve memurlar da dahil, milyonlarca kişinin bu türden bir süreçten geçtikleri tahmin ediliyor.

“Grub hassasiyeti” programları, ferdî ve zümrevî serbestlik sağlamanın ötesinde, grub liderinin isteği doğrultusunda, kitlenin “kontrol”ünü sağlayacak etkili araçlar niyetine de kullanılabilirlerdi. Benzeri metodların kullanımının birer örneği, Charles Manson ve Jim Jones gibi tarikatvârî grublara hâkim kişilerde görülebilir. [4]

b) EĞİTİM VE BASININ ROLÜ: Tavistock ve benzeri kuruluşlar, herkes her şeyden habersizken, büyük bir “toplum mühendisliği” çalışmasını başlatıyor. Eğitim-öğretim kurumlarındaki çalışmalar ise, en önemli basamak olarak karşımıza çıkıyor. İleride toplumu oluşturacak olan her fert üzerinde, eğitim kurumları vasıtasıyla tek tek çalışma imkânı bulunuyor. Ardından, hâlen eğitim kurumlarında olanlarla eğitim kurumlarını zaten tamamlamış olanları ve diğer fertleri, kendi şartlandırdıkları çizgide muhafaza teknikleri ciddi önem arzediyor. Nasıl? Bugün insanları –belli bir istikamette- idare edebilmenin en önemli yolu, muhakkak ki “basın”dır. O hâlde, basın vasıtasıyla insanlar üzerinde nasıl tahakküm kurulabildiği meselesine kısaca göz atmakta fayda var.

Bize, neyi bilmemiz istenirse, yalnızca o söyleniyor. Muhtemelen, şimdiye kadar kitleler üzerinde keşfedilmiş en etkili “kontrol” aracıdır “bugünkü” basın. Güya “olan neyse onu haber vermek” adına, ya çoğu yanlış haber ya kısmen yanlış haber ya süzgeçten geçirilmiş haber ya manipüle edilmiş haber ya düpedüz uydurulmuş haber gözlere sokuluyor ki, içinde bulunduğumuz gerçekliği ve hayatlarımızı yönlendiren veya biçimlendiren güçleri kavrayamayışımıza yol açıyor, böylece “uysal sürüler” hâlinde güdülüyoruz.

Döneminin en çok saygı duyulan isimlerinden ve New York Times’ın 10 yıl boyunca başyazarlığını yürütmüş olan gazeteci John Swinton, New York Basın Kulübü’nde kadeh kaldırırken yaptığı ve literatüre geçmiş o meşhur konuşmasında, yeterince açık biçimde itiraf etmiştir bunu:

– «Dünya tarihinin bu zamanında, Amerika’da, “bağımsız basın” diye bir şey yoktur. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. İçimizde dürüstçe düşündüklerini yazmaya cesaret edecek hiç kimse yok. Eğer varsa da bu kişi, yazısının yayınlanmayacağını baştan bilir. Ben düşüncemi çalıştığım gazetede haftalık olarak yazmak için ücret alıyorum. Aramızdan bazıları da benzer şeyler için ücret alıyor ve hiçbirimiz, gerçek düşüncelerimizi yazıp da sokakta iş arayacak kadar aptal değiliz. Gazete yazılarımdan birinde gerçek fikrimi yazmış olsaydım, bunun yayınlanmasından 24 saat önce işimi kaybederdim.           

Gazetecilerin görevi, gerçeği çarptırmak, külliyen yalan söylemek, kötüye kullanmak, kara çalmak ve ekmeğini çıkarabilmek için kendi ülkesini ve ırkını satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Öyleyse “bağımsız basın”a kadeh kaldırmak niye?

İpleri çekildikçe dans eden kuklalarız biz. Kabiliyetlerimiz, imkânlarımız ve hayatlarımız, tamamiyle diğerlerinin mülküdür. Bizler entellektüel fahişeleriz.»

Evet, Skulls and Bones, İlluminati ve Evangelikler… Hepsinin buluştuğu ortak amaç ise, kayıtsız şartsız “kontrol edilmiş” toplumlar, siyasetçiler, askerler, bürokratlar, fertler, grublar ve sınıflar. Başvurulan metod ve araçlar ise, eğitim ve basından başlıyor, insanların zaaflarını kullanmaktan TELEGRAM’a kadar gidiyor.

 

 

II. BÖLÜM

Uluslararası Ferdî Zihin Kontrolü Çalışmaları

 

BİR ADAM YARATMAK

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı müttefikler, Sovyetler Birliği’ni ve Doğu Bloğu ülkelerini “yeni düşman” olarak belirlediler. O günden sonra tamamen yeni bir mücadele türü olan “Soğuk Savaş” da tarih sahnesindeki yerini almış oldu. Soğuk Savaş, basından takib edildiğinde her ne kadar siyasî salvolar ve karşılıklı güç gösterileri içinde geçiyor gözükse de, arka planda, “sıcak savaş”ı aratmayan bir kavga cereyan ediyordu.

Soğuk Savaş döneminin görünür savaş sahnesi “basın” gibi algılanırken, belki asıl mücadele geride ve istihbarat teşkilatları tarafından verilmekteydi. Bu mücadelede esas olan, en doğru bilginin en hızlı biçimde tedariki ve güvenilir elemanlar vasıtasıyla gelen bu bilgiler doğru yorumlanarak, hamlelerin planlanmasıydı. Buna paralel bir diğer hedef de, kilit mevkîlerdeki kişilere şantaj yapabilmek adına, film, ses kaydı, fotoğraf veya sâir belgelerle desteklenmiş “zaaf”ların tesbit edilmesiydi.

İstihbarat savaşları, sadece “olan”ı öğrenmekten ibaret değildi elbette. Neticede her iki blok da “kendi” dünya düzenlerini ve buna uygun “insan ve toplum” tipini oluşturmaya bakıyordu. Dolayısıyla, hem “olan”ı öğrenmek, hem “robot” gibi kullanmak, hem de kendileri için “olması gereken” bir insan tipini temin etmek için, rakib blokla kıyasıya bir yarış hâlinde “zihin kontrolü” çalışmalarına hız verdiler.

Evet, amaç şuydu: Bir insan “nasıl” kayıtsız şartsız “kontrol” altına alınabilir ve ondan faydalanılabilir? “Hür irade”siyle “insan” olan bir varlığı dejenere etmeyi ve hissî-zihnî-iradî bakımdan hadım edip “emre âmâde” robotlara çevirmeyi hedefleyen bu çizgideki araştırma, deney ve uygulamalar, “mankurtlaştırma” kavramı altında toplanabilecek birçok gizli projenin hayata geçirilmesiyle devam etti ve nihayet bugün, TELEGRAM dediğimiz o barbarca zirvesine ulaştı.

“Mankurtlaştırma” üzerinde duralım ve sözkonusu kavramın çıkış hikâyesine bakalım.

Cengiz Aytmatov‘un 1980 yılında yazmış olduğu Gün Uzar Yüzyıl Olur (veya: Gün Olur Asra Bedel) adlı romanında yer verdiği bir Kırgız efsanesinde, “mankurt” kelimesi ve “mankurtlaştırma” deyimi geçer.

Bu Kırgız efsanesine göre; bizde Avarlar, Avrupa’da ise Juan-Juan olarak bilinen ve Kırgızların baş düşmanı olan acımasız bir topluluk vardır. Bu insanlar, fırsat buldukları zaman, çevrelerindeki büyük küçük topluluklara saldırırlar, onların yerleşim yerlerini yakıp yıkarlar, insanları öldürdükten sonra çevrede ne varsa yağmalarlar ve bazı kişileri de esir alırlarmış. Esir aldıkları kişileri kendi bölgelerine götürüp incelerler, bu inceleme sonunda güçlü ve dayanıklı bulduklarını da “mankurtlaştırmak” için ayırırlarmış. Geri kalan güçsüzleri ise, başka yerlerde satmaya çalışırlarmış. Satılanlar bir bakıma şanslı sayılırmış; çünkü onların götürüldükleri yerlerden kaçıp, belki bir gün yurtlarına dönebilme şansı varmış. Oysa geride kalanlar, “mankurtlaştırılarak” sonsuza dek köle olarak yaşarmış.

“Mankurtlaştırılacak” kişiler belirlendikten sonra, önce diri diri kafa derilerini yüzer, daha sonra da tek kıl kalmayacak biçimde bütün saçlarını yolarlarmış. Kişinin kafasını tamamen temizledikten sonra, bir deve keser ve bu devenin boyun tarafından aldıkları bir deri parçasını sıcak sıcak genç esirin kafasına geçirirlermiş. Derisi yüzülürken kafası zaten kan içinde kalan esirin başına geçirilen deve derisi, hemen tutarmış kafatasını. Tıpkı bugün yüzücülerin saçları ıslanmasın diye taktıkları kauçuk başlıklara benzermiş bu. Kafatası deve derisiyle tamamen kaplandıktan sonra, hem kafası daha çabuk kurusun hem de çığlıkları duyulmasın diye, bir çöle götürürlermiş esiri. Kafasını yere sürtüp deriyi çıkartmaması için de, esirin boyun kısmına kütüğe benzer bir kalıb geçirir, ellerini ayaklarını bağlar ve onu yere eğilemeyecek biçimde bir ağaca sabitlerlermiş.

Normalde, esirin yakınları onu kurtarmak için bazen yola koyulurmuş; fakat kaçırılan yakınlarının “mankurt” olacağını veya olduğunu duyduklarında, artık onu aramaktan vazgeçerlermiş. Çünkü mankurtlaştırılan birinin, artık anne babasına bile bir hayrının olmayacağını biliyorlarmış. Fakat, mankurtlaştıranlar, esirlerinin kaçırılması ihtimâline karşı, yine de onların yanına bazen bir iki gözcü dikermiş.

Esir günlerce kızgın güneşin altında beklediği için, deri, kafasında kurumaya başlar, kurudukça büzülür, büzüldükçe de kafatasını aynen mengene ile sıkar gibi gerermiş. Bunun yanısıra, kökünden kazınan saçlar yeniden çıkmaya başlayınca, kıllar kafada kuruyan deriye çarpıp geri döner ve üste doğru çıkamadıklarından alta doğru inerek beyne saplanmaya başlarmış. Hem kafatasının gerilmesi hem de kılların beyne batması, tarifi çok güç bir acı yaşatırmış esire. Eğer esir çok güçlü ve dayanıklı değilse, acıya dayanamayarak ölürmüş. Hattâ mankurtlaştırmak için çöle bıraktıkları beş esirden en az biri ölmezse, bunları kaçıranlar kendilerini şanslı bile görürmüş.

Esir hayatta kalmayı başarabilse dahi, hem çektiği acılar hem de kılların beyne batması sebebiyle, şuur ve hafızasını kaybedermiş. Juan-juan’lar da, nihayet “mankurtlaşan” esiri çölden alıp getirir, boynundaki kalıbı çıkarır ve ona yemek verirlermiş. Annesini, babasını, boyunu, doğduğu yeri, adını unutan esir, artık kendisini karnını doyurmaya çalışan bir varlık olarak görmeye başlarmış. Esirin bir “efendi” olarak gördüğü kişi, ona daha fazla yemek verir ve böylece esiri iyice kendine bağlarmış. Bir “mankurt” olan bu kişi, bundan böyle sahibinin sözünden çıkamayacak sadık bir “KÖPEK“ten veya emirleri eksiksiz yerine getirecek bir “ROBOT“tan farksız hâle gelirmiş. Sahibi, yapması için ona ne kadar zorlu ve sıkıntı verici işler de emretse, o yapmaktan çekinmezmiş.

O dönemde “mankurtlar”, normal kölelerden daha değerliymiş. Bir “mankurt”, güçlü ve dayanıklı on esirle eş değerdeymiş. Hattâ bir olay sonucunda bir “mankurt” öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir kişinin ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş. Çünkü “Sarı-Özek“in kavurucu çöllerine, o çöl sıcağında günlerce deve gütmeye ancak bir “mankurt” dayanabilirmiş. Açlıktan ölmemesi için biraz yiyecek ve su; donmaması için de üzerine yırtık pırtık birkaç giysi verince, kavurucu çöllerde deve gütmek başta olmak üzere, bütün işleri hiç çekinmeden yaparlarmış. İşte bu “fayda”yı temin için yapılırmış böylesi bir barbarlık.

Belki olmuş, belki olmamış; derin anlamı bir yana, bu bir “efsane”. “Efsane” olmayan gerçek ise, bazı kimselerin yüzyıllardır “ferdî” zihin kontrolüyle ilgili çalışmalar yaptıkları, yapamayanlarınsa “iktidar şehveti” ve “köle ihtiyacı” sebebiyle bu nevî hayaller kurdukları. Bu yüzden önemlidir “Mankurt Efsanesi”. Bugünse, kaskatı hakikat…

Dünyanın hemen her köşesinde bellibaşlı ülkeler tarafından “zihin kontrolü” araştırma, deney ve uygulamaları yapılıyor olsa dahi, Türkiye’nin de üyesi olması hasebiyle bizi öncelikle NATO ülkelerindeki tatbikat ilgilendiriyor. Bugünkü tatbikatı anlamaksa, NATO’nun patronu ABD’de hayata geçirilen “zihin kontrolü” projelerini –kabaca da olsa- bilmekten geçiyor.

 

CIA VE ZİHİN KONTROLÜ

1940 yılında General William Donovan tarafından, bir “Amerikan Psikolojik Mücadele Bölümü” kurulması ihtiyacına dikkat çekilir. Bunun neticesinde, 1942 yılında Stratejik Servis Ofisi’ne (OSS) dönüşen Stratejik Servis Koordinatör Ofisi (COI) kurulur. Kuruluşundan itibaren Stratejik Servis Koordinatör Ofisi, Donovan tarafından yönetilen ve bağışların nasıl harcandığı devlet tarafından takib edilmeyen karanlık bir kurumdur. Stratejik Servis Ofisi’nin oluşumundan sonra, sorgu sırasında kullanılacak bir “gerçek ilacı” için araştırmalar başlar. Bu, sonraları hipnoz tekniğiyle programlanan ajan ve suikastçılarda kullanılacak bir ilaç olacaktır.

Donovan‘ın idaresindeki Stratejik Servis Ofisi, 1945 yılında Amerikan istihbarat operasyonlarının Allen Dulles ve Merkezî İstihbarat Ajansı (CIA) tarafından ele geçirilmesiyle sonlanır. Ancak CIA’in İlmî İstihbarat Ofisi, uyuşturucu araştırmalarına öncelik vererek, “zihin manipülasyonu” araştırmalarına devam eder. İlk safhalar, gizli operasyonlarda uygulanabilecek sonuçları devşirebilmek için, ülke çapındaki sayısız hastahânede yürütülen uyuşturucu çalışmalarının yeniden gözden geçirilmesini ihtivâ eder. [5]

CIA’in ilk yöneticisi olan Allen Dulles, Amerikan siyasetinde “iki numara” denilecek kadar çok güçlü bir isim olduğu gibi, Nazilerle de güçlü bağlara sahib bir kişidir. Dulles‘lar, Avrupa’da asırlarca casusluk yapmıştır. Bir rivayete göre, Masonluğun İskoç Riti’nin ABD’ye sızmasında aracılık rolünü üstlenmiş olan ve İngiliz kraliyet ailesiyle işbirliği hâlinde bulunan İsviçre Prevost’ları ve Mallet’leriyle de evlilik ilişkisi kurmuştur.

1940’lı yılların başında Dulles, İsviçre-Bern’deki merkezin başındadır. Bu sırada, meskalin ve diğer uyuşturucularla yapılan “zihin kontrol çalışmaları”, 200 mil uzaklıkta bulunan Dachau Toplama Kampları’ndaki kişiler üzerinde denenir.

Güvenlik operatörü Morse Allen‘ın gözetimi altında, bir dizi uyuşturucunun test edildiği ve kişiliğin suistimal edilebilir biçimde değiştirilmesini hedefleyen CIA zihin kontrol deneyleri, 1947 senesinde BLUEBIRD Projesi adı altında hız kazanır. Aynı dönemde “hakikat ilacı”nı keşfetmeyi hedefleyen ABD Donanması, CHATTER Projesi adı altında kendi uyuşturucu denemelerini yürütür. 1950’de iki şübheli ajan ve BLUEBIRD nezaretindeki Kuzey Koreli savaş suçluları üzerinde LSD kullanılır ve Morse Allen, patronu Paul Gaynor‘dan CIA’in Richmond-Virginia’daki bir hastahânede kurulmuş “elektronik uyku makinesi”ni elde etmesini taleb eder.

CIA ve diğer ajanslar tarafından yürütülen “kontrol” operasyonlarının destek kanalları, tıpkı bir ahtapot gibi kollara ayrılmıştır ve hâlâ da öyledir. Rockefeller ve Allen Dulles, Standford’da, fonları bu tarz araştırmalara yönlendiren İnsan Ekolojisi Araştırma Derneği’ni kurar. CIA zihin operasyonları için para sağlayan diğer örgütler, Macy Vakfı ve MKULTRA’nın müteahhidi Charles Geshickter‘in adını alan Geschihickter Fonu’dur. Bir başka kanal da, 1959 sonlarında zamanın en büyük özel bankalarından Brown Brothers Harriman’dan Prescott Bush‘un yardımcısı Bonesman Eugene Stetson tarafından kurulan H. Smith Richardson Kurumu’dur. [6]

ABD İnsan Hakları Komitesi Sağlık ve Bilim Araştırma Alt Komitesi tarafından 1977 senesinde hazırlanmış Kongre Raporu’ndan derlenen ilk önemli “CIA zihin kontrol araştırmaları”nın listesini verirken, bu araştırma faaliyetlerinin muhtevâlarına ve uygulamalarına kısaca temas edelim.

 

KARA BÜTÇELİ KARA PROJELER

a) BLUEBIRD: CIA’in insan davranışlarını “kontrol” programlarının başlıca ateşleyicisi, Sovyet, Çin ve Kuzey Kore’nin zihin kontrol teknikleriyle ilgili geliştirdikleri usûllerdi. CIA bu konudaki ilk programını 1950’de Roscoe Hillenkeether‘in talimatıyla gerçekleştirerek, programa BLUEBIRD adını verdi. Daha sonra programa İngiltere ve Kanada’nın da katılımıyla, bu programın adı ARTICHOKE olarak değiştirildi.

b) ARTICHOKE: Yukarıda belirttiğimiz gibi; BLUEBIRD programına İngiltere ve Kanada’nın katılımıyla adının ARTICHOKE olarak değişmesidir. İngiltere ve Kanada’nın katılımı daha fazla kobay imkânı sağlıyordu. Yapılan deneyler, zihin kontrol metodlarını, savunma amacıyla kullanılması yanında, saldırı amacıyla da kullanılır hâle getirmekteydi.

c) MKDELTA: Gizli operasyonlarda biyokimyevî maddelerin kullanımını araştıran, Ekim 1952’de CIA tarafından yürütülen ilk projedir. CIA’in yasadışı uygulamalarını araştıran 1975 tarihli Amerikan Senatosu “Kilise Komitesi” raporuna göre, MKDELTA projesi, bilâhare MKULTRA’nın yurtdışı operasyonlara tahsis edilen ismi olacaktır.

MKDELTA, bir sonraki başlıkta değerlendireceğimiz MKULTRA’nın selefidir. MKDELTA ile ilgili bize ulaşan bilgiler, çeşitli kimyevî maddelerin insan zihni üzerindeki etkilerinin incelenmesiyle ilgilidir. MKDELTA’da yapılan çalışmaların hedefi, sorgulama esnasında, sorgulanan kişiden “kesinlikle doğru olan” bilgiler elde etmektir. Mesele sadece sorgulamaktan ibaret olmayıp, proje kapsamındaki taciz, aşağılama ve çökertme hedeflerine de ulaşılmasıdır.

d) MKULTRA: MKDELTA’nın halefidir. ARTICHOKE projesinin alt kolu olarak yürütülmüştür. Bu projeye muhtemelen 1966 yılında son verilmiştir. Bu programda, sorgulama tekniklerinin ötesine geçilerek, insan davranışlarının kontrol edilmesi amaçlanmış ve bu istikamette çalışmalar yapılmıştır. İstihbaratta Beyin Yıkama adıyla Türkçeye çevrilen Mind Controllers kitabının yazarı Dr. Armen Victorian‘a CIA’den gönderilen mektublardan birinde, aynen şöyle denmektedir:

– «Teşkilatımızda, MKULTRA ve ilgili bazı diğer projeler altında, başta LSD olmak üzere hipnotizma ve uyuşturucu ilaç kullanımı gibi tekniklerle, davranış kontrolü alanında 1963’ten önce yapılan ve insanların kobay olarak kullanıldığı bir takım araştırmaların CIA tarafından desteklendiğini delilleriyle gösteren belgeler mevcuttur. Meselâ MKDELTA’nın görevi, MKULTRA materyallerinin ülke dışında kullanılmasıyla alâkalı hazırlanmış özel prosedürce belirlenmişti.» [7]

MKULTRA projesi; altında 149 alt proje bulunan ve bunların da altında 33 alt proje daha bulunan bir üst başlıktı. Uyuşturucu ilaçlar, duyumda azaltma oluşturulması, dinî cemaatlerin yönlendirilmesi, elektromanyetik dalga deneyleri, psikolojik şartlandırma, psiko-cerrahi, beyin nakli ve daha başka pek çok araştırma alanı da MKULTRA çatısı altında toplanmıştı.

Yukarıda saydıklarımız, bugüne bugüne kadar ifşâ edilmiş birkaç önemli CIA projesinden birkaçı. Mesele, “zihin kontrolü” tekniklerinin son dönemdeki zirvesi TELEGRAM’a gelip dayandığında, işin içine elektromanyetik silahlar, cihazlar ve bilgisayarlar da girecektir.

 

 

III.        BÖLÜM

Zihin Kontrolü ve İnsan

 

MÜDAHALEYE AÇIK İDRAK KUVVETLERİ

“Zihin kontrolü” denildiğinde ilk akla gelen vak’alardan biri de Pavlov’un köpeğidir, malûm. Bir diğer ifadeyle, bir hayvanın iradesine nasıl hükmedildiği deneyi. Doğrudur, bitkiler ve hayvanlar, çok büyük ölçüde “kontrol” edilebilen canlılardır. İnsanlar için ise, başarısı tartışmalı bir sahadır “kontrol”, hele ki “zihin kontrolü”. Kuşkusuz, zihne basbayağı bir çomak sokup karıştırmak gibi basit bir “maddî” mesele değildir önümüzdeki. Hayvanın bedenî ve hissî davranışlarını belki büyük ölçüde kontrol edebilirsiniz ancak, insanın sadece hissî ve bedenî davranışlarını değil, hem duygularını, hem düşüncelerini, hem de iradesini hep birlikte kontrol etmelisiniz. Bu da insanı “insan” yapan “hür irade” prensibine nazaran çok da kolay olmadığına göre, belki insanı her yandan kuşatıp “zihnî yönlendirme” yapmaktan ve onu insan yapan özelliklerini az veya –genellikle- çok ama “kısmen” kontrol etmekten bahsedebilirsiniz. Ki mevcut örnekler de çoğu bu çerçevede. Kısacası, insanın “mutlak” bir kontrolü bahis mevzuu değil.

İnsana has idrak edici kuvvetlerin beyne müteallik mahallerinin olması, insanın “zihin kontrolü”ne hedef olmasını izah etmektedir. Beyinde böylesi “cismanî” mahaller olmasaydı, muhtelif kimyevî maddeler yahud elektronik araçlar kullanılarak, beyne doğrudan elektromanyetik frekanslar gönderilerek “kontrol” çabaları bulunduğundan da bahsedemezdik. “Zihin kontrolcüleri”nin başlıca hedefleri, işte beyindeki bu bölgelerdir.

Peki, duyuları atlayarak doğrudan beyne müdahalenin nasıl bir açıklaması olabilir diye de sorulabilir. Yâni, TELEGRAM cihazı marifetiyle beyne doğrudan elektromanyetik frekanslar gönderilerek, normalde duyular yoluyla gelen verilerin bildik duyu organlarının aracılığı olmaksızın beyinde oluşturulması mümkün müdür, diye düşünülebilir. Öyle ya, görmek için meselâ “göz organı” şart değil midir?

Bu son derece makûl soruların cevabını, bir “belgesel” vesilesiyle öğrendiğimiz Eşref Armağan’ın hikâyesinden takib edelim:

İngiliz bilim dergisi New Scientist’in “GÖRMEDEN GÖRMEK” başlığıyla üç sayfa ayırdığı “doğuştan” kör ressam Eşref Armağan’ın çizdiği resimler, zannedileceği üzere “mücerred-soyut” değil. Canlı, parlak, gerçek kelebekler, yüzler, göller, dağlar, evler falan çiziyor. Nasıl başarıyor peki bunu; hem de bugüne kadar onlardan bir tekini bile “bizim gibi” görmeden? Şayet Armağan, gören biri gibi çizebiliyorsa, soru şu olacaktır: Beyin, dış dünyadan veri olarak alınmamış o “görüntü”leri nasıl kuruyor? Görmeyen biri için “görüntü” de ne demek oluyor?

Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. John M. Kennedy, Armağan‘la ilgili ilk sonuçları, Türkiye’de yaşayan ABD’li İngilizce öğretmeni John Eröncel‘le paylaşır. On yıl önce tesadüfen Armağan‘la tanışan Eröncel, gelişmeleri Milliyet‘e anlatır ki, haber şöyle:

– «Amacının Armağan‘ı dünyaya tanıtmak olduğunu belirten Eröncel, körler üzerinde araştırma yapan Kennedy ile irtibata geçti. Kennedy‘nin davetlisi olarak geçen yıl ABD’ye giden Armağan‘ın, Harvard Üniversitesi’nde MR’ı çekildi. Çeşitli nesneleri resmetmesi istendi. Sonuçlara inanamayan Kennedy, aynı cisimlerin başka açılardan da çizimlerini istedi. Sonuç yine başarılıydı. Kennedy ağlamaya başladı. Eröncel, yaşananları şöyle aktarıyor:

– “Ağlayınca inanamadım. Bize, ‘Yıllarca dünyanın bir yerinde böyle biri yaşadığını söyledim, ama inanmadılar’ dedi. Sonuçları istedik, gizlilik gerekçesiyle paylaşmadılar. Geçenlerde, bir bilgiye ulaştıklarını; Armağan‘ın, gören insanlar gibi beynin aynı noktasını kullandığını isbatladıklarını söyledi. Beyin fotoğraflarını da gönderdi.”

Sonuçlara göre, Armağan‘ın beyni, körlerin de görme hafızasına sahib olabileceğini isbatlayabilir. Çünkü diğer görme engellilerin aksine, Armağan‘ın beyninin görme hafızası bölümü, gören birininki gibi çalışıyor.» [8]

“Gözsüz” gören Eşref Armağan’ın şaşırtıcı hikâyesi bizi o derece şaşırtmamalıydı belki. Öyle ya, rüyada da “gözsüz” görüyoruz veya “kulaksız” duyuyoruz. Armağan’ın asıl şaşırtıcı tarafı, bunu “daha önce” hiç görmemiş bir insan olarak başarması. Demek ki, sadece gözümüzle değil, “beynimizle” de görüyoruz. Armağan gibi, sadece “beyniyle” görenler de var. Bu nokta, belki tam da TELEGRAM cihazının başındakilerin yaptığı işe karşılık geliyor. Hedefledikleri kişinin beyninin “görme”yle ilgili bölümüne doğrudan “görüntü”, duymayla ilgili bölümüne doğrudan “ses” naklediyorlar.

 Zaten beynimizdeki “hiss-i müşterek” mahalli, duyularımızdan sinirler vasıtasıyla ayrı ayrı gelen verileri birleştiriyor ve “bildiğimiz” hâle getiriyor. Şöyle ki, iki göz tarafından müşahede edilen görüntüler, iki kulak tarafından algılanan ses titreşimleri, binlerce koku ve tad alıcısı tarafından ayrı ayrı aktarılan kokular ve tadlar, derimizin tamamımdan ayrı ayrı aktarılan duyumlar, burada “son hâl”ini alıyor. İki göz ile bakar ve “tek” bir görüntü görürüz; iki kulak ile ama “tek” bir ses duyarız; kokular, dokunuşlar ve tadları ayrı ayrı ama yine “bütünleştirerek” idrak ederiz. Duyulur herşeyin idrakinin gerçekleştiği kuvvettir “hiss-i müşterek”. Zihin kontrolcüleri ise, beyne “hazır” hâlde naklediyorlar bunları ve doğrudan “hiss-i müşterek”i hedefliyorlar besbelli.

Evet, “dıştakini” idrak eden “beş duyu”, verileri beyindeki “hiss-i müşterek” mahalline naklediyor. Bu safhadan itibaren, “içtekini” idrak eden başka idrak kuvvetleri karşımıza çıkıyor: HAYÂL,  VEHİM, HAFIZA ve TAHAYYÜL. “İçteki” bu idrak kuvvetleri, “dıştaki” idrak kuvvetleri tarafından “hiss-i müşterek”e iletilen duyulur verilerin daha önce algılanan şeylerle kıyasını yapıyor, vehmediyor, hafızaya kaydediyor ve tahayyül ediyor.

Bu saymış olduğumuz “iç” ve “dış” idrak kuvvetlerinin hepsinin beyinde aksettiği bir mahalli vardır ki, bu nokta “zihin kontrolü”nü anlamakta bizce “anahtar” kıymetindedir. Yaygın bir kanaat olarak, hayâl, vehim, hafıza ve tahayyül gibi “iç” idrak kuvvetlerinin doğrudan “ruh”a ircâ ediliyor olması, “zihin kontrolü” meselesinin kimileri için içinden çıkılmaz bir hâl almasının belki de başlıca sebebidir. Halbuki beyindeki bu mahaller, iç veya dış idrak verilerinin “okunması”nı, ölçülmesini ve bunlara müdahale edilebilmesini sağlayan bir “mecrâ” hüviyeti arzetmektedir.

 

MÜDAHALEYE KAPALI FAZİLETLER

“İç” ve “dış” idrak kuvvetlerinin beden ve beyinle doğrudan alâkası sebebiyle; bugünün TELEGRAM teknolojisi  sözkonusu mahallere “veri” ulaştırılabilmekte veya oralardan “veri” tedarik edilebilmektedir. Peki elektronik cihazlar vasıtasıyla hayvanlar üzerinde neredeyse yüzde yüz “kontrol” sağlanırken, niçin aynı başarı “insan” üzerinde gerçekleşmemektedir?

Bekletmeden cevabı verelim: İnsanı buna dirençli kılan haslet, insanda olan ama hayvanda olmayan “faziletler”dir; “hür irade”sini bu “faziletler”e dayandırabilmesidir. Asıl önemlisi, “iç” ve “dış” idrak kuvvetlerinden farklı olarak, bedene müteallik olmayan ve kaynağı “ruhî” olan bu “faziletler”e dışarıdan müdahale edilememesidir. Biraz daha yakından bakarsak:

“İnsan”ın zirvesi, malûmdur ki Allah Resûlü’dür ve insanoğlu, o zirveden “belhüm adal” denilen hayvandan aşağı kuyuya kadar geniş bir yelpazeyi, yaradılmışlar bütünü olarak karşısında bulur. İnsanlık zirvesinin kaynağı “faziletler” iken; “belhüm adal” denilen kuyuya inişin kaynağı da “rezillikler”dir.

İnsanı “insan” yapan bu faziletler, dört ana başlık altında toplanmıştır. İnsan, “iç” ve “dış” kuvvetler yoluyla idrak ettiklerini, ruhî “faziletler”i nazarında muhasebe ederek hakikate ulaşmaya çalışır. İşte insanı hayvandan ayıran İFFET, HİKMET, ŞECAAT, ADÂLET gibi faziletler, insan olmanın dört temel unsurudur.

“İç” ve “dış” idrak edici kuvvetler vasıtasıyla idrak edilenin “akıl” tarafından muhakeme edilmek üzere hazırlandığı yer için “zihin” dersek eğer; akıl tarafından yapılan muhakeme, bu dört fazilet kaynağının ışığında yapılmaktadır.

Faziletler, bedenin sahib olduğu keyfiyetlerden değildir. Aksi hâlde, hayvan da insan gibi, bedene ve iradeye mâlik olduğundan, onda da bu faziletleri aramak gerekirdi ki, elbette bu sözkonusu değildir. Öyleyse faziletler, “insanî ruh”a ait keyfiyetlerdir ve dışarıdan gelecek tüm fiilî tesirlerden münezzehtir. İdrak kuvvetlerinden gelen duyum, hayâl ve vehimler ne olursa olsun, zihinde işte bu “faziletler” ışığında muhakeme edilmekte ve akıl da payına düşeni bu sâyede elde etmektedir.

TELEGRAM’ın, sayıları bugün yok denecek kadar azalmış “insan gibi insan”larda işe yaramamasının ve belki yalnızca korkunç bir işkenceden ibaret kalmasının sebebi, tam da budur. Biz –tecrübeyle isbatlanmış- böylesi tek bir “İNSAN” tanıyoruz.

 

ZİHİN KONTROLÜ METODLARI

“Zihin kontrolü”nde kullanılan metodları tecrid, hipnoz, kimyevî maddeler, psişik güçleri olan kimseler ve elektronik teknikler olarak işaretlersek, tüm bu metodların kendi içerisinde kullandıkları “ortak” teknik olarak TELKİN’i merkeze koyabiliriz. “Zihin kontrolü” failleri, başvurdukları tüm bu yolları, kişiyi öncelikle “telkin”e hazırlamak için kullanırlar.

TECRİD: Tecrid edilen kişi uyutulmaz ve uyku ile uyanıklık arasındaki fark kaybolmaya başladığında “telkin” yapılmaya başlanır. Tecrid sürecinin insan üzerindeki tesiri; vehim, hayâl ve tasavvurun birbirine karışması ve gerçeklik mefhumunun yitirilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Tek başına olması münasebetiyle, mânâlandırma safhasında başka birinden de referans almak bakımından faydalanamayan insan, “telkin”e açık hâle gelir. Bu ândan sonra kişi, gerçek ile hayâl arasındaki bir berzahta gidip gelir ve kendisine dikte edileni gayri iradî biçimde kabul edebilir veya sorulan sorulara gayri iradî biçimde cevab verebilir.

HİPNOZ: Bu teknikte, “telkin” merkezdedir. Kişinin iradesi, ona “telkin” edilen sunî uyku vasıtasıyla –büyük ölçüde ama mutlak değil- kırılır. Normalde idrak edilenler dış idrak kuvvetlerinden gelip mânâlandırılırken, hipnoz hâlinde olan kimse algıladıklarının muhasebesini yapamaz. Kendisine mânâsıyla birlikte verilen duyumları sadece kabul eder. Hipnoz süreci aslında uzun süren bir süreçtir. Bugün bu metodu kullananlar, çeşitli kimyevî maddelerle destekleyerek, hipnozu daha kısa sürede etki gösteren ve daha başarılı sonuçlar alınan bir metod olarak kullanmaktadırlar. Hipnozun hayâl kuvvetine müdahale ettiğini düşünüyoruz. Öyle ki, ebced tevafuku da bunu destekliyor.

KİMYEVÎ MADDELER: Halüsinojenler olarak adlandırılırlar. Kişiye verildiği takdirde, idrak altüst olur. Vehim gücü baskınlaşarak, olmayan şeyler tahayyül edilir. Genellikle, sorgulama sürecinde doğru cevabların zahmetsizce alınması için ve diğer zihin kontrol tekniklerinde yardımcı olarak kullanılmaktadır. Bu tip ilaçlar verilen kimse, tıpkı tecrid hâlinde olduğu gibi, bildik gerçeklik ile hayâli birbirine karıştırır. Şiddetli tedirginlik ve şübhe tüm bedene sirayet eder. Bu hâl üzere olan kimse, dışarıdan gelecek “telkin” ile kontrol altına alınır.

ELEKTRONİK ZİHİN KONTROLÜ (TELEGRAM): İdrakin, arada duyu organları olmaksızın elektronik cihazlar ile gerçekleşebileceği hususu, ilk olarak Tesla tarafından ortaya atılmıştır. Sinir sisteminin belli frekanslardaki elektrik akımıyla çalıştığını bilen Tesla, idrake dışarıdan müdahale edilebileceği fikrini ortaya atmış, ancak üzerinde herhangi bir çalışma gerçekleştirmemiştir.

Yıllar sonra, Dr. Delgado, hayvanların beyinlerinde “hiss-i müşterek” olarak ifade ettiğimiz alana yerleştirilen implantlar vasıtasıyla, neredeyse yüzde yüz başarılı “kontrol” çalışmaları gerçekleştirmiştir. Bunun üzerine, Dr. Delgado, Yale Üniversitesi’ne kabul edilmiş ve insan üzerinde yapacağı zihin kontrol çalışmalarının desteklenmesi sağlanmıştır.

Bugün geçmişteki gibi “implant”lara gerek duyulmaksızın, insanın idrak kuvvetlerinin beyindeki mahallerine elektromanyetik dalgalar yoluyla doğrudan ve dışarıdan müdahale edilebildiği gibi, aynı zamanda insanın düşünceleri de çeşitli “yazılımlar” vasıtasıyla başkaları tarafından müşahede edilebiliyor. TELEGRAM’da kullanılan frekans aralıkları ve alıcı verici teknolojisi hakkında İngilizcede binlerce sayfalık malûmat var ki, inşallah bir gün Türkçeye de tercüme edilmelerini diliyoruz.

Cinlerle ilgili olarak müstakil bir başlık açmadık. Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğiz. Cinlerin, “hüddam” vasıtasıyla kontrol edilerek çeşitli şekillerde kullanıldıklarını biliyoruz. Ancak farklı bir veçheden de meseleyi ele almak isteriz. Dünyada insanların ve cinlerin hayatları birbirine paralel devam eder. Ahlâk gibi değerler “insanlar” arasında yükseldiğinde, cinlerin âlemine de bu durum akseder. İslâm güçlendiğinde kezâ. Şimdi bu veçheden bakacak olursak, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun, “hüddam” tarafından yönlendirilmeksizin, tamamen cinlerin kendi iradeleriyle de hedef olması mümkündür. Çünkü bugün biz nasıl kâfirler karşısında zayıf durumdaysak, benzer bir durum o âlemde de Müslüman cinler için sözkonusudur. Bu sebeble, bu âlemde İslam’ın hâkimiyetini sadece kâfir “insanlar” değil, aynı zamanda kâfir “cinler” de istememekte ve bunun için mücadele etmektedirler.

Mirzabeyoğlu’nun niçin –ayrıca- cinlerin hedefi olduğuna gelince… Bugün insanların TELEGRAM cihazıyla gerçekleştirdikleri operasyonun niçin hedefindeyse, tam da o sebeble cinlerin de hedefindedir. Tek başına, “İNSAN”ın destanlık direnişini misâllendirmektedir Salih Mirzabeyoğlu.

 

SONUÇ

Zihin kontrol tekniklerine baktığımızda, hepsinin idrak kuvvetlerine müdahale ederek kişiyi kontrol altına almaya çalıştığını görüyoruz. Hayvanlarda neredeyse yüzde yüz başarı sağlayan bu metod, insanda aynı başarıyı sergileyememekte. Çünkü insan, hissedilen ve vehmedilen üzerinde hayvan gibi hareket etmeyen, aksine, istidadı ve adâleti çerçevesinde hikmet, şecaat ve iffet süzgeçlerinden geçirerek hakikati arayan bir varlık. Bu yüzdendir ki, zihin kontrolüne karşı dirayet gösterebilmekte ve kontrolünü başkalarından sakınabilmektedir.

“İnsan”ın tarifini yaparken zirveye Allah Resûlü’nü koymuş ve Allah’ın “belhüm adal” diye vasıflandırdığı “hayvandan aşağı” insana kadar geniş bir perspektiften bahsetmiştik. Allah Resûlü’nün temsil ettiği zirve, hikmet, şecaat, iffet ve adâlet gibi faziletlerin her birinin “olması gereken” itidâl halinin –kul planında- mutlak ifadesidir. Şu hâlde, hayvanda ve hayvandan aşağı olan insanda başarısı kaçınılmaz olan zihin kontrol teknikleri, “faziletler” çerçevesinde insanın “insan” olma hassası Allah Resûlü’ne yaklaştıkça, “insana hâkimiyet” gücünü yitirmeye mahkûmdur. Bu husus, kitleleri hedefleyen “sosyal kontrol” için de aynı şekilde geçerlidir.

Üstad Necib Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü isimli eserinde, “Genç adam, düşün! Evvelâ insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün.” dediği üzere, insana düşen borç, kendisine bahşedilen bu lütfu idrak etmesi ve yaşadığı hayatın baştan sona muhasebesini yaparak, kaybettiği yahud kendisine kaybettirilen hakikat ve faziletlerinin peşinde “insanca” yaşamaya bakmasıdır. Aksi hâlde, insanoğlunu ruhen, zihnen ve bedenen dünyadan kazımak için korkunç teknik ve teknolojiler geliştiren “ferdî” ve “sosyal” zihin kontrolcülerine direnemeyeceği ve yeni çağın “mankurt”u olmaktan öteye geçemeyeceği âşikardır.

  KAYNAKLAR

 1  Lionni, Paolo. The Leipzig Connection, Sheridan, Oregon: Delphian Press 1988; “Germany-History since 1950”; Wood, Samuel ve Ellen Green. The World of Psychology, 3. basım, www.prenticehall.ca/wood; Weiten, Weyne. “ A New Science is Born: The Contributions of Wundt and Hall,” Psychology . Themes and Variations. 3. basım, http://psychology.wadworth.com/book.

2  Dicks, Hanry Victor. Fifty Years of the Tavistock Clinic. Londra, İngiltere: Routledge & K. Paul, 1970; Wolfe, L., “The Tavistock roots of the ‘Aquairan Conspiracy’.” EIR, 5 Haziran, 1987; Coleman, Dr. John. Conspirator’s Heirarchy: The Story of the Committee of 300. Corson City, Nevada: Amerika West Publishers, 1992; “ Tavistock – The Best Kept Secret America” tavinstitute.org/index.html.

3  Chaitkin, Anton, “British Psychiatry: From Eugeinics to Assassinatio,” EIR, 7 Ekim 1994; Steinberg, Jeffrey, “Anticipatory democracy’: Britain’ Tavistock Institute brainwashed Newt.” EIR, 12 Ocak, 1996.

4  “Will You Allow Your Child to Be Spiritually Molested?,” The New Federalist.

5  Marks John. The Search For The Manchurian Candidate: The CIA and Mind Control; Bowart, Walter. Operation Mind Control. New York: Dell, 1977; Cannon, Martin, “Mind Control and the Amerikan Government,” Lobster 23.

6  Colby, Gerard. Thy Will Be Done. Constantine’de aktarılıyor, Virtual Government, CIA Mind Control Operations in America. Venice, California: Feral House, 1997; Ross, M:D., Dr. Colin, “The CIA and Military Mind Control Research: Building the Manchurian Candidate, ” Dukuzuncu, Yıllık, Batı Konferansı’nda sunulmuş bir bildiri metni, 18 Nisan 1996; Krawczyk, Glenn, “Mind Control Techniques and Tactics of the New World Order,” Nexus, Aralık-Ocak 1993; Bowart; Constantine; George Bush: The Unauthorized Biography; Chaitkin, Anton. Treason in America. New York: Benjamin Franklin House, 1984; Pincher, Chapman. Too Secret, Too Long. New York: St. Martin’s Press, 1984; Exclusive Intelligence Review’in editörleri. Washington, D.C.: EIR , 1992; Lee Shlain,. Acid Dreams. Grove Press: New York, 1985; Lyttle, Thomas, ” Blot Art” Mark Westion’la bir röportaj. Paranoia, kış 1995/96; Stevens, Jay. Storming Heaven. New York: Harper & Row 1987. Marks; Chaitkin, Anton. Treason in America; Pincher; Chaitkin, Anton, “Population Control, Nazis, and The U.N.!”; Marks.

7  CIA tarafından Dr. Armen Victorian‘a gönderilmiş olan ve İstihbaratta Beyin Yıkama adlı kitabında yayınlanmış olan 19 Kasım 1990 tarihli mektub.

8    http://www.milliyet.com.tr/2005/01/28/guncel/agun.html (29 Mart 2011)

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz