Duygular ve Adetler – Andre Maurois

0
243

EVLENME

Bu medenî fırtınalar yüzyılımızda; insanların gidişatına bakınca, acı ve kudretsizlik duymamak mümkün değil. Sanki her şey bir kütle tarafından yapılmış büyük bir yanlışın sonucu gibi cereyan etmekte; içinde bizim de bulunduğumuz bu kütleyi ne kadar durdurmak, ona yol göstermek istesek de, iç yüzünü kavrıyamadığımız hareketlerine biz de uymaktan kurtulamıyoruz. Bizden evvelki nesiller, genel işsizlik, kıtlık, sürgün ve apaçık cinayet gibi felâketin bu eski çeşitlerinden artık kendilerini kurtulmuş sayabilmişler, yarım yüzyıl boyunca da, batı memleketeleri bunlardan uzak kalabilmişlerdi. Bugün neden kargaşalık, cebir ve şiddetin tekrar meydana çıktığı görülmektedir? Bana öyle geliyor ki dramın esaslı sebeplerinden biri bugünkü devletler tarafından cemiyetlerin dokusunu teşkil eden ilk hücrelerin yokedilmesidir.

İlkel topluluklar çağından sonra, medenî her cemiyetin ana hücreleri ne olmuştur? Ekonomik alanda, sahiplerini ve onların ailelerini besliyen ve barındıran küçük çiftlikler. Domuzlarını, ineklerini ve tavuklarını kendisi yetiştiren, buğday, mısır ve yulafını kendisi istihsal eden bu çiftlikler olmasa, bu memleket yaşıyamaz. Nitekim Amerika bunun acı örneğini bize göstermiştir. Dünyanın en güzel fabrikalarına, en modern makinelerine sahip olduğu halde, 13 milyon gibi en çok işsiz sayısına orada rastlanmıştır. Neden? Çünkü çok karışık olan bu mekanizma, fikrin kavrıyamıyacağı kadar anlaşılmaz bir hal almış, hiçbir insan zekâsı, artık onun hareketlerini takip edemez olmuştu.

Amerikanın da çiftçileri vardı. Yalnız bu hal çiftçilerin yokluğundan değil de, çok büyümüş olan çiftliklerin artık sahipleri tarafından kavranmaz bir hale gelmesinden doğmuştur. Dış memleketlerdeki alıcılara ayrılmış olan dağlar gibi buğday ve pamuk yığınlarının, bir gün anlıyamıyacağı, idare edemiyeceği kadar büyüyeceğini bir Amerikalı çiftçi nasıl kestirebilirdi? Halbuki küçük çiftliklerde, düzeni ve iyi yönetimi sağlıyan binlerce yıllık bir tecrübe ile günlük ihtiyaçlardır. Yalnız kendisi için çalışan bu gibi küçük gruplar, ihtiyaçlarının hesabını bilirler. Eğer yıl bereketli olmuşsa, mahsul de dışarıya satılabilecekse, ne âlâ, o zaman bir elbise, bir pardesü, bir bisiklet satın alınabilir. Tersine, yıl bereketsizse, bu sefer fazla masraf edilip çok eşya alınmaz, fakat hiç olmazsa ailenin yiyip içeceği temin edilir. İşte, mevcudiyetlerini basit bir içgüdünün idare ettiği bu iptidaî cemiyetler, bir araya gelerek ağır bir direksiyon meydana getirirler. Bir memleketin iyi yürüyüşü de bununla sağlanır. Ekonomik bünyede mevcut olan bu hal, sosyal bünyede de aynen görülür.

Devrimciler, sık sık, yeni cemiyetler meydana getirmek istemişlerdir; onların bu cemiyetlerinde, aile sevgisinin yerini ulusal veya devrimci bir taassup, kışla veya fabrika arkadaşlığı gibi başka duygular tutmaktadır. Fakat, her defasında, az çok uzun bir zamandan sonra, aile tekrar teşekkül etmiştir. Eflâtun’dan Gide’e kadar, yazarlar ailenin aleyhinde bulunmuşlar, fakat onu hiçbir zaman yıkamamışlardır. Evet, kısa bir zaman için, bu gibi nazariyatçıların hücumları onu zayıflatır; zayıflatır ama arkadan, ekonomik buhranlar gibi, önüne geçilemiyen sosyal buhranlar doğar ve insan nasıl gıdasını topraktan isterse, sevgiyi de öylece tabiî bağlardan istemeğe döner.

İnsanları idare etmek istiyen bir kimse, cemiyetlerin müessir düzencileri olan bu içgüdüleri daima göz önünde tutmak zorundadır. Devamlı olmaları istenirse, en yeni cemiyetlerin açlık, arzu ve ana sevgisi üzerine kurulması gerektir. Fikirle işi beraber yürütmek en güç işlerden biridir. Fikrin katılmamış olduğu bir iş insanî olamaz. Gerçeğin frenlemediği fikir, engellerin üzerinden kolaylıkla, âdeta uçarak geçer ve her türlü sınırın dışında parlak, fakat boş imparatorluklar kurar: Parayı ortadan kaldırır, serveti öleştirir, âdetleri değiştirir, aşkı serbest bırakır. Gerçek ise daha yavaş yürür. Nasıl bir cerrah bir nesil yaratamazsa, bir devlet adamı, bir ahlâkçı da bir memleket tasavvur edip yaratamaz. Her ikisinin de ödevi, dertleri iyi edecek elverişli şartlar bulmaktan ibarettir; her ikisi de; tabiî kanunları göz önünde tutmak ve ölmüş hücreleri o akıl ermez ilmiyle tekrar yaratma işini, sabırlı, kudretli ve yürüyüşünden emin olan hayata bırakmak zorundadırlar.

Biz, bu kitabımızda, insanları binlerce yıldan beri çılgınlıktan ve anarşiden iyi kötü korumuş olan birkaç müessesemizi inceliyeceğiz, ilkin de karı kocadan başlıyacağız.

Bayron: “Feci olan bir şey varsa, o da kadınlarla yaşıyamadığımız gibi onlardan da vazgeçemediğimizdir” diyor ve bu cümlesiyle karı koca meselesini gayet güzel bir tarzda ortaya atıyor. Evet, madem ki erkek kadınsız yaşıyamıyor, o halde erkeğe kadınla en iyi şekilde yaşama imkânını veren müessese hangi müessesedir? “Monogamie”, yâni tek kadınla evlenip yaşamak mı? İlkin bunu gözden geçirelim:

3000 yıldan beri insanlar evlenmenin hem iyi, hem de kötü taraflarını bıkmadan yazmış durmuşlardır. Rabelais, kitabında bu müsbet ve menfi fikirleri bir arada ne güzel göstermiş: Evlenmek istiyen ve bu hususta danışmaya gelen Panurge’e Pantagruel:

“- Madem ki evlenme kararınızı bir sürü düşünüp taşındıktan sonra verdiniz, diyor, o halde, artık ne diye konuşalım? Yapacak bir şeyiniz kalmış, o da bir an önce işi bitirmek.

“- Doğru ama, ben sizin muvafakat ve tavsiyeniz olmadan kat’iyen evlenmek istemem.

“- İş buna kaldıysa, hay hay, ben muvafık bulunuyor ve bir yuva kurmanızı size tavsiye ediyorum.

“- Yalnız sizin kanaatinizce bekâr kalmam, durumumda bir değişiklik yapmamam hakkımda daha hayırlıysa, evlenmemeyi tercih ederim.

“- O halde evlenmeyin.

“- Peki, bütün hayatım boyunca yalnız, eşsiz mi kalayım? Siz de bilirsiniz ki din kitaplarımızdan biri: “Yalnız kalana felâket!” der. Evliler arasındaki saadetten de yalnız yaşayan daima mahrumdur.

“- O halde evleniniz.

“- İyi ama, ben hasta olduğum ve kocalık ödevini yerine getiremediğim zaman, beklemekten bıkan karım bir başkasına gönül verir, ihtiyaçlarını sağlamak şöyle dursun, benim felâketimle alaya kalkar, yahut bundan daha da kötüsü, ekseriya olduğu gibi paramı çalar kaçarsa, mahvoldum demektir.

“- O halde evlenmeyin.

“- Peki ama, başka türlü de ismimi, serveti alarak soyumun devam etmesini  sağlıyacak meşru bir erkek veya kız çocuğum hiç olmıyacak demektir.

“- O halde, çok rica ederim, evlenin de olsun bitsin.”

Rabelais’nin zamanında olduğu gibi, Shelley’in zamanında da, anarşi doğuran arzu ile devamlı bir bağlanma istiyen evlenmeyi teklif etmek çok güçtü. O zamnlar Shelley şöyle yazıyordu: “Kanun ihtirasın disiplin tanımaz hareketlerini düzene koymak iddiasındadır. İradeyi harekete getirmek, tabiatimizin iradî olmıyan duygularını hükmü altına almak istiyor. Halbuki aşk, zarurî olarak güzelliğin peşinden koşar. Cebir ve şiddet aşkı öldürür. Onun gerçek cevheri hürriyettir. İtaat, kıskançlık ve korku ile uyuşamaz. Karı koca güvenli bir müsavat ve kayıtsız bir hürriyet içinde yaşarlarsa, ancak o zaman aşk en sâf ve en mükemmel şeklini kazanmış olur.”

Bernard Shaw da, yüz yıl sonra aynı tezleri ele alarak diyor ki: “Kadın evlenmeyi zevkle gözlediği halde, erkek ona sadece boyun eğer.” Bernard Shaw’un Don Juan’ı, münasebetlerinden şöyle bahseder: “Herkesin fena bulduğu, fakat beni meşhur eden aşklarımdan birini bir kadına açtığım zaman daima şununla karşılaşırdım: Bayan, “Tekliflerinizi ancak dürüstse kabul ederim” derdi. Bu tahdidin mânasını araştırdığım zaman anlardım ki, şayet kadının parası varsa onu kendime alacağım, yoksa kendi paramı ona vereceğim, ölünciye kadar da bütün kadınlardan yüz çevirerek yalnız onunla konuşup yalnız onun meclisinden hışlanmam lâzım gelecek. Ben de her zaman böyle bir şey temenni etmediğimi, tersine, eğer zekâsı benimkine denk, hattâ üstün değilse konuşmasının beni sıkacağını, meclisinin belki de tahammülsüz olacağını açıkça söylerdim. Duygularım hesabına bir hafta evvelinden, hele hayatımın sonuna kadar sürecek olan bir bağlanma için, hiçbir zaman, söz veremiyeceğimi, nihayet tekliflerimin bütün bunlarla hiç ilgisi olmadığını, sadece kendisini arzu ettiğimi ilâve ederdim.”

Bütün bu sözlerden anlaşılıyor ki evlenmeye sataşanların en esaslı kozu nikâhın, tabiati itibariyle hür olan bir duyguyu bağlamak istemesidir. Çünkü maddî aşkın açlık ve susuzluk kadar tabiî bir duygu olduğunu hepsi kabul ediyor da devamını tabiî bulmuyorlar. Birçok erkekler için doğru olduğu gibi, maddî aşkın esaslı şartı durmadan kadın değiştirmekse, diyorlar, o halde bütün bir hayatı bağlıyan nikâha ne lüzum var?

Bâzıları da evlenmenin erkeğin cesaret ve manevî kuvvetini azalttığını ileri sürmüşlerdir. Kipling: “Gadsby’ların hikâyesi” adlı kitabında, çok değerli, bir yüzbaşı olan Gadsby’ın evlenince iyi bir koca olduğunu, fakat askerlik kıymetinden kaybettiğini belirtmektedir. Napoléon: “Birçok erkekler yalnız kadınlarına karşı duydukları zaaftan ötürü mücrimdirler” demiştir. Briand da, politika ile uğraşan bir adamın evlenmesinin doğru olmadığını ileri sürerek: “Olaylara bakın, derdi, benim için çok güçlüklerle dolu olan politika hayatımda, sükûnet ve itidalimi uzun müddet muhafaza edebildiysem bunun sebebi, bekâr kalmış olmam değil mi? Akşam olup, günün bütün boğuşmalarından sonra evime döndüğüm zaman, her şeyi unutabiliyordum. Yanımda kıskanç, muhteris, meslektaşlarımın başarılarını bana bir bir sayan veya hakkımda yapılan dedikoduları bana yetiştiren bir kadın yoktu. İşte, yalnız yaşıyanlarda görülen kuvvet buradan gelir.” Evlenme, erkeği, yelkeninin sathını sosyal fırtınalara karşı iki misli genişlettiği için, daha kolay devrilebilir bir hale sokar.

Kilise bile evlenmeyi meşru olmıyan birleşmelere tercih ettiği halde, papazların bekâr kalmasını istemekle bekârlığın yüksekliğini itiraf etmiş olmuyor mu? Ahlâkçılar, evli bir filozoftan daha gülünç bir şey olamıyacağını yüz kere yazmışlardır. Böyle bir filozof, bütün ihtiraslardan kendini kurtarsa bile eşini kurtaramaz. Nikâhın muarızları: “Karı koca arasında, kadının zekâ seviyesi daha üstün de olsa, ailede seviye, fikir bakımından en geri olanın seviyesine düşer” diyorlar.

Evlenmeye karşı yönetilen hücum bu; oldukça da kuvvetli. Bununla beraber bu müessese, binlerce yıldan beri her çeşit dinî, siyasî ve iktisadî devrimlere göğüs germiş, şekil değişikliklerine uğramış, fakat yıkılmamıştır. Acaba devamını sağlıyan şey nedir? Bunu anlamıya çalışalım.

Hayat savaşında kendini kurtarma içgüdüsü, saadet ve emniyetini sağlamak için her insanı diğerlerini kullanmıya sürüklediğinden, bu tabiî bencilliği alt edecek, ona tamamiyle eşit ve zıt diğer bir his lâzımdı. Böyle bir hissi, kollektif hayatın pek köklü olduğu kabîle veya klanlardan meydana gelen ilk cemiyetlerde, toplu bir halde yaşama ihtiyaç ve kaygısı teşkil ederdi. Fakat devletler büyüyüp emniyet arttıkça, şahsın bencilliği de o ölçüde inkişaf eder. Cinsimizin uzun tarihi boyunca, insanlar geniş ve mudil cemiyetleri, hayat savaşında kendini kurtarma içgüdüsü kadar kuvvetli diğer iki içgüdü üzerine kurmuşlardır: Bunlar cinsî arzu ile analıktır. Bir cemiyetin, -arzu ve analık duygularından doğacağı için- içinde diğerkâmlığın kolay olacağı küçük gruplardan teşekkül etmesi gerektir. Lawrence: “Aşkın temel vasfı, ferdi kendi benliğinin dar çerçevesinden kurtarıp enginlere salmaktır” diyor.

İyi ama, bizi sık sık kadın değiştirmiye zorlıyan cinsî arzuya dayanan sosyal ve devamlı bir yuva nasıl kurulabilir? Sevdiğimiz bir erkek veya kadının meclisine bir müddet için katlanabiliyoruz. Fakat bu birleşmeyi temin etmiş olan arzunun bitmesiyle, ayrılık baş göstermez mi? Meselenin hal çaresinin orijinal noktası işte buradadır: “Evlenme içgüdüye bağlı bir müessesedir”; bu da duyulan arzudur. Evlenmenin devamlı bir bağ haline gelmesinden evvelki zamanlarda insan erkeğin, bu arzu ateşli bir haldeyken kendisini bağlıyacak sözü vermesi lüzumunu takdire değer bir hisle duymuşlar; zira arzunun o zaman sözü daha kolaylıkla verdireceğini düşünmüşlerdir. Öte yönden, medeniyetlerin başlangıcında, evlenmenin bugünkü şekilde olmadığını, önce “matriarcale” (1), “polygamique” (2) ve “polyandrique” (3) cemiyetlerin mevcut olmuş olduğunu biliyoruz. Fakat zaman, bütün bu iptidaîşekilleri geliştşrmiş, karı koca arasındaki bağın devamını, kadının diğer erkeklere karşı korunmasını sağlıyan, çocuklarla ihtiyarların hayatlarını teminat altına alan kunturatı, yani “nikâhı”, yaratmıştır. Bu suretle ilk hücresi, karı kocadan müteşekkil yuva olan değişik bir sosyal bünye meydana gelmiştir.

Belki buna Bernard Shaw’un Don Juan’ı: “Bu sosyal bünyeden bana ne? Ben kendi saadetime bakarım; sadece bir insandan ibaret olan benim için hayatta zevkli romanesk bir istikbali devamlı bir surette temindir. Yeni yeni arzular ve zevkler birbirini kovalamalıdır. Bunun için zincir kabul edemem” diyecektir. Acaba Don Juan’ın istediği hürriyet, saadet için şart mıdır? O şekilde hayat sürenler, öbür insanlardan daha mı bahtiyar veya daha mı hürdürler? İyi incelersek görürüz ki, “Kazanovalar, Bayronlar içgüdülerinin değil, fakat içgüdülerini yapmacıkla okşıyan bozuk bir muhayyelenin kurbanıdırlar. Don Juan veya Dona Juana sade arzularına boyun eğselerdi, münasebetleri çok az olurdu.”

Don Juan sosyal kurallara kulak asmıyan hayâsız bir insan değil, sadece aradığını bulamamış, fazla hisli bir hastadır. “O, şairler, müzisyenler ve ressamlar tarafından beslenmiş, artistlerin kendisine sundukları kadın hayaline gönül vermiş ve hayatta onların çizdikleri kadını aramış bir adamdır. Onca kadın, vucudu nefîs, teni daima sâf, şefkat ve sevgisinde dikkatli bir mahlûk, hareketleri zarif, cümleleri güzel, düşünceleri ince olması gereken bir varlıktır.” Başka bir tabirle, Don Juan (yahut kadınları pek seven adam), sadık kalmayı arzu etmediğinden değil, fakat kafasındaki hayale uygun bir kadına rastlıyamadığından ötürü hercai ruhlu bir hastadır. Eğer mucize olarak, Don Juan dünyada Sylphide’le (*) karşılaşsaydı, bir aşk romanı için güzel bir konu olurdu.

Bayron’a gelince, o da hayatı boyunca ideal bir tip peşinden koşmuştur: Tatlı, ceylân gözlü, hem utangaç, hem hoş, çocuk tabiatli, fakat uslu akıllı; ihtiraslı, fakat namuslu bir kadın. “Bana hayran olmasını bilecek kadar zeki olacak, fakat benim ona hayran olmamı istiyecek kadar da akıllı olmıyacak” derdi. Bir kadın hoşuna gittiği zaman, gerçek bir inançla onun nihayet sevgilisi, tanrıçası olacağını umardı. Fakat onu daha iyi tanır tanımaz, onun da bütün insanlar gibi hayvanî ihtiyaçlara boyun eğmiş, keyfi sıhhatine bağlı, yemek yiyen (en fazla nefret ettiği şey bir kadınının yemek yemesini görmekti), ceylân gözleri kıskançlık yüzünden çok vahşileşen bir kadın olduğunu anlardı. O zaman o da, Don Juan gibi kaçar, uzaklaşırdı.

Yalnız kaçmak meseleyi halletmez. Evlendikten sonra hayatı güçleştiren meseleler, “kavga, kıskançlık ve zevk ayrılığı”, her birleşmede aynıdır. Hür aşk aslında hür değildir. Liszt ve Madame d’Agoult’un hayatlarını hatırlayın; Anna Karenine’de Wronksky ile Anna’nın kaçışlarını tekrar okuyun. Wronksky kendini Anna’ya, balayına çıkan bir adamdan çok daha fazla bağlı hisseder. Çünkü metresi onu kaybetmekten korkmaktadır. Evlenmiş bir çift için hiçbir değeri olmıyan sözler, hareketler ve tavırlar resmî bir bağla bağlı bulunmıyan bir çifti harap eder. Çünkü onların kafalarında daima şu müthiş sual vardır: “Acaba bitti mi?” Yalnız bir şey Wronksky ile Bayron’u kurtarabilirdi. O da her ikisinin de aşırı derecede hain olmaları… Fakat Don Juan hain değildir. Metresini kırmaktansa, ondan uzaklaşmak için, arzusunun aksine de olsa, gönüllü olarak savaşa gidecektir. Evlenme kendisine çok azap vermiş olsa da, Bayron bu bağa dönerek cemiyetle arasını düzeltmeyi herhalde temenni ederdi. Bir erkekle bir kadının, hele boşanma olmıyan memleketlerde, hâdiseler yüzünden bu sosyal bağdan vazgeçmek zorunda kalmaları şüphesiz mümkündür; fakat bundan dolayı acı duymamaları kabil değildir.

Böylece, Don Juan da (metresi de), oldukça güzel bir anlaşma şeklini yine daha çok evlenmede bulacaklarını çok defa fark etmişlerdir. Her sevginin başlangıcında, bir erkekle bir kadın, duydukları istek yüzünden birbirlerini her zamandan daha fazla takdir edip anarlar. Fakat böyle bir çifti herhangi bir resmî bağ tutmazsa, daha ilk anlaşmazlık, ayrılmalarına yetecektir. “Zamanın sıkıladığı bir bağ varsa, o da evlenmedir.” Yuvasında saadet olan evli bir adamın hayat hakkında, kadını sadece bir rakip veya güzel bir eğlence vasıtası sayan Don Juan’dan daha doğru ve daha derin fikirleri olur. Çünkü karısı ona hemcinsleri hakkında bilgiler vereceğinden, o, kadını oldukça iyi tanır.

Montherlant “Bekârlar” adını verdiği kitabında, bağsız ve serbest oluşun tehlikelerini, bekârın gerçek dünyayı tanıyamadan dar bir hayat çerçevesi içinde yaşadığını ne güzel tasvir ediyor ve bunu “bir lâstiğe bağlı daima geriye çarpan bir topa” benzetiyor. Bekârlık sâf ve manyak bir bencilliktir. Balzac, Stendhal, Flaubert, Proust gibi büyük bekârların da isbat ettikleri gibi, artist bu bencillikten kendini kurtarabilirse de, orta seviyedeki bir adam mahvolur. Biz artisti bırakalım da, normal insanları ele alalım. Çünkü artist ayrı yaratılışta bir varlık, hayal âlemine yaptığı kaçamaklar ve yaratma ihtiyacı sayesinde gerçek dünyanın zaruretlerinden hayatının büyük bir kısmında kendini kurtarabilen bir insandır. Normal insanlar için meselenin ne gibi hal şekilleri vardır, onları arıyalım:

Acaba hudutsuz bir hovardalık bizi mesut eder mi? Küçük küçük erkek ve kadın grupları saadeti bunda aramışlardır. Aldous Huxley, Ernest Hemingway, Drieu La Rochelle gibi yazarlar da bu gruplardan birkaçını konu olarak ele aldılar. Onların yazılarını okur veya örneklerini incelerken, insana çarpan bir şey varsa, o da kahramanlarının hayatlarındaki korkunç hüzün ve dayanılmaz iç sıkıntısıdır. Saadetten “Fiesta”daki Lady Brett veya “Contre-point”daki Lucy Tantamount kadar uzak kalmış başka bir kadın düşünülebilir mi? Hovarda duyduğu arzunun, kuvvetli ve devamlı hislere sebep ve temel olmasını hiçbir zaman kabul etmez. Zevkin mekanik bir şekilde tekerrürü –afyon veya viskinin yaptığı gibi- ona bir zaman ye’sini unutturmıya yardım eder, fakat duygular ne mücerrette, ne de kendiliğinden üreyişle doğamıyacaklarından, hovarda kendini herhangi kuvvetli bir duygudan mahrum kalmıya mahkûm ediyor demektir.

Onu bekliyen bir şey varsa, o da yaşamaktan bıkmak ve ölümü gözlemektir ki, bu iki duygu çok defa sefahetin tabiî arkadaşlarıdır: “Ahlâkî bir düşkünlüğün çeşit çeşit zevklerle geliştirilmesi, duygunun da incelmesi demek değildir. Muhayyele, normal cinsî zevklerin tatmini işinde, en akla gelmiyecek şekiller bulmıya çalışabilir ve bulur da. Fakat sefahetin bütün çeşitlerinde, ruhî netice aynıdır: hüzünle karışık bir utanma ve alçalma duygusu.”

Bir yuva kurmıya yanaşmadan, birbiri ardından tekrarlanan münasebetlere gelince, bu yolun da, meselenin güçlüklerini nasıl arttırdığını gördük; bu münasebetler, erkek veya kadını ihtiyarlık eşiğinde kuru başına bırakır; çocukların saadetiyle de telifi kolay değildir. Poligamie, yani birçok kadınla evlenmek de çıkar bir yol değildir. Bu şekle dayanan medeniyetler “monogamique” yani bir kadınla yuva kurma esasına dayananlar tarafından daima alt edilmiştir. Genç Türkiye “poliugamie”yi ortadan kaldırmakla hem maddeten, hem de mânen yeniden canlanma yolunu tutmuştur. Geriye evlilikte hürriyet kalıyor: Birkaç yıldan beri, Rueya’da görülen ahlâk ve âdet evrimini inceleyin. İnkılâbın başlangıcında, birçok erkek ve kadın, nikâhı ortadan kaldırmak veya onu yalnız ismi olan çok zayıf bir bağ haline getirmek istemişlerdir. Fakat bugün, orada, daha çok da kadınların tesiriyle, devamlı bir yuva kurmak arzusu tekrar kendini gösteriyor gibi görünüyor. Mehnert’in Rus gençliği üzerine yazdığı kitapta, evlenmeksizin beraber yaşamıya çalışan genç erkek ve kadınların kurdukları bir kurumun hayatı anlatılmaktadır. Bunların arasında genç bir kadın, kocasına şöyle yazıyor: “Yalnız kendim için çok küçük, çok sade ve tamamiyle meşru bie saadete susamış bulunuyorum. Seninle yalnız kalabileceğim rahat bir köşe, bütün istediğim bu; bunun insanî bir ihtiyaç olduğunu kurum anlamıyor mu?” Bugünkü Rusya’da hissî hayat üzerine yazılmış bütün yazılar, bu “insanî ihtiyacın” artık orada kabul edildiğini göstermektedir.

Acaba bu incelediklerimiz dışında, meseleyi halledecek başka şekiller var mı? Amerika’da hâkim Lindsay, “Muvakkat birlik” adını verdiği yeni bir usul bulmuştu. Gençler arasında, meşruiyeti ve devam etmesi ancak birinci çocuğun doğmasından sonra kabul edilecek muvakkat birleşmeler öne sürüyordu. Fakat bunda da aynı yanılma görülüyor: Zekâ ile müessese kurulacağını sanmak. Kanunun âdetleri tesbit ettiğini, fakat yaratmadığını bir an hatırdan çıkarmamalıyız.

Görülüyor ki yine en iyi, en doğru şekil, güçlüğü bâzı memleketlerde boşanma, bâzılarında da aldatma ile azaltılmış olan “monogamique” yani bir kadınla evlenip yuva kurmaktır. Çünkü bu şekil bizim batı cemiyetlerimizde, insanların çoğu için peşinden en az felâket sürükliyen şekildir.

*

**

Şimdi hayat boyunca bağlanılacak insanı nasıl seçmeli? Sonra seçmek diye bir şey var mıdır? İlk cemiyetlerde evlenme daha çok kaçırma veya satın alma ile olurdu. Kuvvetli veya zengin olan seçiyor, kadın da ister istemez buna boyun eğiyordu. 19uncu yüzyıl Fransa’sında, birçok evlenmeler, bâzan papazlar, bâzan bohçacı kadınlar, bâzan noterler, daha çok da iki aile tarafından “tertip” edilirdi. Bu birleşmelerin çoğu da mesuttu. Santayana diyor ki: “Aşk kendisinini bildiğinden bile çok daha az müşkülpesenttir. Aşkın onda dokuzu sevende, onda biri sevilendedir.” Âşığın dünyada eşsiz sandığı sevgilisi, bir tesadüf eseri olarak karşısına çıkmamış olsaydı, aynı âşık, bu köklü sevgisini bir başka kadın için duyardı. Çok ateşli bir sevgi, gerçek varlıkların bile şeklini değiştirir. Çok tutkun âşıkların evlendikten sonra hayal sukutuna uğramaları, evlilikten aşırı bir saadet ummalarındandır. Severek evlenmenin en çok olduğu Amerika’da boşanma da çok ve sıktır.

“İki Gelinin Hâtıraları” adlı eserinde Balzac, iki çeşit evlenmeyi, yani sevgiye veya paraya dayanan birleşmeleri ele almıştır. Kitabın içindeki kelime ve âdetler eskimiş olmasına rağmen, düşünce ve tasvir doğruluğunu muhafaza etmektedir. Bu iki roman kahramanından mantığı temsil eden Renée dostuna şöyle yazıyor: “Evlenme bütün hayatla, aşk ise yalnız zevkle ilgilidir. Bununla beraber, zevk bittiği zaman da bâzan yuva yıkılmıyor ve birleşenlerin menfaatlerinden çok daha aziz bir menfaat, bir dostluk meydana geliyor. Mesut bir yuva kurmak için kusurları hoş gördüren bu dostluktan başka bir şeye lüzum yok.” Kendinden daha yaşlı ve hiç sevmediği bir erkekle evlenen bir kız,  sonunda çok mesut oluyor. Tersine severek evlenen arkadaşı Louise de Chaulieu, fazla kıskançlığı yüzünden yuvasını zindana çeviriyor ve sonunda hem kocasının hem de kendisinin ölümüne sebep oluyor.

Balzac’ın tezi şu: Sağlık ve zekâ ile menşe, zevk ve muhit birliği bir araya gelir, yeni evliler de genç ve hastalıksız olurlarsa, aşk, evlenmeden sonra doğar. Méphistophélés: “Bu içki ile, sen her kadında Helena’yı bulursun” diyor.

Gerçekten, Balzac’ın ve ondan sonraki iki neslin tanıdığı “tertip” edilmiş evlenmeler, daha evvel birçok memleketlerde olduğu gibi, Fransa’da da harbden beri kaybolmıya yüz tutumuş ve yerini tesadüfün bir araya getirdiği gençlerin serbest seçimine bırakmıştır. Bu evrimin sebebi nedir? Evlenme ile para sahibi olmak veya eldeki serveti korumak en hayalî ve en sâf bir düşünce haline gelmiştir de ondan. O kadar çabuk ve beklenmiyen sosyal yıkılmalar gördük ki burjuvalara hâs olan bu tedbire bu yüzden başvurulmaz olmuştur. Tedbiri icap ettiren şeyler ortadan kalkınca tedbir almak çılgınlşık olur. Sonra buna şunu da katmalı: Gençler bugün, eski zamanlara göre daha hür bir hayat sürdükleri gibi, birbirlerine rastlama imkânlarını da daha kolaylıkla bulmaktadırlar. Çeyiz ve sosyal mevki, yerini güzelliğe, hoş tabiate ve spor arkadaşlığına bırakmıştır.

Bu serbest yaşamanın, romanesk aşk ve birleşmelere yol açtığı söylenebilirse de, tamamiyle doğru değildir. Bu çeşit bir aşk ancak uzakta kalmış bir sevgili için duyulur. Başıboş şövalye, sevgilisinden uzaklarda dolaştığından romanesk ruhlu idi. Fakat bugün âdeta çıplak denecek kadar açık giyinen kızlarımızı şövalyelerin kalblerinde yaşattıkları o muhayyel kadınlara benzetmek günah olur. Bugünkü yaşayış tarzımız –tamamiyle aşkla evlenme demek olmıyan- “arzulıyarak evlenmeyi” teşvik eder mahiyettedir. Bunun böyle olmasına acımak doğru olmaz. Çünkü kan, bâzan daha iyi seçer. Evet, mesut olabilmek için arzudan daha başka unsurlara da ihtiyaç vardır, fakat iki genç, daha başlangıçta birbirlerine karşı “cinsî bir yakınlık” duyarlarsa, onların mesut bir yuva kurmak üzere anlaşmaları çok daha mümkündür.

Zaten “cinsî bir yakınlık” söziyle ifade ettiğimiz bu hal, herkes için az çok bir ümidi de saklar. Güzellik izafîdir. “O kendisine bakanın gözündedir.” Başkalarının iğrenç bulduğu bir insanı şu adam veya şu kadın güzel bulacaktır. Fikir veya ahlâk güzelliği, hatları düzgün olmıyan bir kadına cazibe verebilir. Cinsî arzu güzelliğe bağlı değildir; o sadece duyulur. Nihayet gerçek sevgi, çabucak ve insanı şaşırtan bir şekilde hem seveni, hem de sevileni güzelleştirir. Çok tutkun bir kimse, içgüdüsiyle, tabiî vasıflarına sonradan elde edilen güzellikler de katar. Seven bir adam nasıl lirik şiirler yazarsa, kuş da aşk şarkısını cıvıldar. Tavuskuşu kanadını tekerlek gibi açar, insan da parlak ve şaşırtıcı renk ve şekillerle süslenir. Bir tenis şampiyonunun, iyi bir yüzücünün, kadınlar yanındaki yeri başka olur. Yalnız şimdi fizik kuvvetin eskisi kadar değeri kalmadığına işaret edelim; çünkü kuvvet, bir kadın için artık emniyet garantisi olmaktan çıkmıştır. Gençlerin kendilerini gösterdikleri eski meydan oyunlarının yerini bugün tıbbiyeye veya hariciyeye giriş sınavları almıştır. Kadınlar da, kendi yönlerinden, yeni yeni “çekme” usullerine baş vurmaktadırlar. Bugüne kadar fenden hoşlanmıyan genç bir kızın, meselâ biyolojiye karşı şaşırtıcı bir ilgi gösterdiğini görünce, işin içinde bir biyolojist olduğunu hemen anlarım. Yine genç bir kızın okuduğu kitapların, hoşlandığı erkeklere göre değiştiği her zaman görülür. Bunun böyle olması da çok iyi. Çünkü hiçbir şey fikirle duygunun birlikte uyanışı kadar temiz ve tabiî değildir.

Yalnız mesut bir birleşme için fikirle duygunun uyuşması da yetmez. Evlenme ister sade sevgiye, ister sade paraya dayansın, hiçbirinin kıymeti yoktur. Başarılı ve mesut bir evlenmenin en belli başlı şartı, devamlı bir yuva kurmak isteğinin daha nişanlılık devresinde samimî olmasındadır. Eğer atalarımızın para için kabul ettikleri evlenme nadiren saadet getirmişse, bunun sebebi, yalnız çeyizi hedef tutan erkeğin daha söz verdiği gün, şöyle düşünmesindendir: “Canımı sıkarsa, bir başkasını bulurum.” Hattâ, nişanlılar bir tecrübe hevesiyle evleniyorlarsa, bu işi arzu duyarak da yapsalar, yine tehlike vardır. “İki cinsin birbirine karşı duyduğu arzunun heveskâr akışını durduracak ve bu arzuyu bir kişiye bağlıyacak olan şey, her birinin içinden vereceği sessiz sözdür.” Bununla beraber şu kararı vermek de çok kolay değil: “Bu kadına hayatım boyunca bağlanıyorum. Onu seçtim; artık amacım hoşuma gidecek kadını aramak değil, fakat seçmiş olduğum eşimin hoşuna gitmeye çalışmak olacaktır.”

Evlilikte esas olan da bu karardır. Verilen bu söz hudutsuz olmazsa, çiftin bahtiyar olma ihtimalleri de zayıf kalır. Çünkü beraber yaşamanın doğuracağı mukadder engeller önünde, yuva için yıkılmak tehlikesi vardır.

**

Bu mukadder güçlükler, karşı karşıya gelen çiftin yalnız beraber yaşamalarından doğmaz. Bunların en belli başlı sebebi, ayrı cinsten olan evlilerin, yine ayrı olan yaşama ve düşünce tarzları arasında tabiî savaştır. Bugün biz, bu aykırıklara gereken önemi vermiyoruz. Kadınlar hemen hemen erkeklerle aynı tahsili görmektedirler; erkek meslekleri tutuyorlar ve çok defa fazla başarı gösteriyorlar; birçok memleketlerde, çok yerinde olarak, rey hakları bile vardır. Yalnız bu mesut sonuçlar, bu denk oluş, kadınların ne de olsa kadın kaldıklarını ve kalacaklarını erkeklere unutturmamalıdır. Auguste Comte, kadını “duygusal-affectif”, erkeği de “etkin-aktif” olarak tarif etmiştir. Bundan anlaşılan şudur: Kadında, fikirle vücut arasında, erkekte olduğundan çok daha sıkı bir bağ vardır. Kadının fikri erkeğinkinden daha az mücerrettir.

Erkek sistemler bulmak, dünyayı olduğundan başka şekilde tasarlamak, onu fikren, hattâ eline imkân geçerse fiilen baştan kurmak ister ve bunu sever. Kadın ise bu işlere fazla gelmez; çünkü o, şuurlu veya şuursuz olarak esaslı rollerine dalmış bulunur ki, bunlar da evvelâ sevgi, sonra da anneliktir. Kadın daha fazla muhafazakârdır ve mütemadiyen cinsiyet kaygısiyle doludur. Erkek muvaffak olmuş bir parazit, dünyada büyük bir şeye yaramadığından ve harcıyacak kuvveti de olduğundan medeniyeti, sanatı ve harbi icat etmiş bir erkek arıdır. Onda mizaç, dış âleme karşı giriştiği işlerin başarılı veya başarısız olmasına göre değişir. Kadında ise, fizyolojik sebeplere bağlıdır. Bu keyifsizlikler genç, cahil ve toy erkeğe “cilve, birbirini tutmaz hareketler ve inatçılık” gibi gelir. Balzac diyor ki: “Birçok genç kocalar bence keman çalmıya çalışan urangutanlara benzerler.”

Kadın da erkekteki iş ve hareket ihtiyacını iyi anlamaz. Erkeğin esaslı vazifesi girişmek, avlanmak, kurmak, mühendis, duvarcı veya muharip olmaktır. O, evliliğin ilk haftalarında, henüz âşık olduğundan, bu aşkın hayatını dolduracağını sanmak ister ve kendi sıkıntısını tanımak istemediğinden ona sebepler arar. Ne istediğini bilmiyen, daima uzanmak ihtiyacını duyan bir hasta ile evlenmiş olduğundan sızlanıp durur. Kadın da yeni arkadaşının bu rahatsızlığından acı duyar. Sinirlenmiş genç kocanın otel odasında bir aşağı bir yukarı dolaşması, balayı seyahatini her zaman bilinen klasik sahnelerinden biridir. Kabul edelim ki birçok hallerde bu anlaşmazlıklar önemsiz şeylerdir ve işi biraz şakaya almakla, biraz da sevgiyle pek çabuk önlenebilir. Fakat bunun için de yuvayı kurtarma arzusu daima hazır, bu hususta verilmiş olan sözün de mütemadiyen yenilenmiş olması şarttır.

Çünkü hiçbir şey, hattâ en uzun ve en bahtiyar bir evlillik hayatı bile bu karakter farklarını ortadan kaldıramaz. Bu düşünce ve yaşam aykırılığını olduğu gibi kabul etmek ve sevmek gerekir. Erkek dışarıda ortadan kaldırılacak bir engel bulmadığı, kadın da sevmediği veya sevilmediğini anladığı dakikadan itibaren sıkılmaya ve bıkmaya başlar. Erkek yaratıcıdır ve bulduğu makineyle dünyayı değiştirmeye muvaffak olabildiği zaman ancak mesuttur. Kadın daha muhafazakârdır; kendisinin olan evinin sessizliği içinde eski ve basit işlerine kendini verebildiği zaman bahtiyardır. Hâlâ bugün, binlerce çiftlikte erkek makinelerini söküp takarken, kadın yanıbaşında çorap örer ve çocuğunun beşiğini sallar. Alain haklı olarak fark etmiştir ki erkeğin meydana getirdiği her şeyde dış âlemin teshiri vardır. Yaptığı evin damı yağmur ve karlara, taraçası da güneşe uymuştur. Arabasının, vapurunun biçimini rüzgârla cereyanlar çizmiştir. Kadının eseri olan her şey ise, insan vücudunun örneğini taşır. Divan üzerindeki yastıklar bu biçimi alır ve saklar, aynalar aynı şekli aksettirirler. İşte iki ayrı tabiatin basit ve açık alâmetleri.

Erkek, usuller, nazariyeler bulur. O riyaziyeci, filozof, metafizisyendir. Gerçeğin içinde yaşayan kadın ise, bu usul ve nazariyelerle ya sevgisi yüzünden (bunlar sevdiği adamın ise) veya ümitsizliği yüzünden (hoşuna giden adam onu ihmal ediyorsa) meşgul olur. Madame de Staél’in şu cümlesini alalım: “Kadın için felsefe bir sevginin gizli matemidir. En kadın olan kadınların konuşmalarını hikâyeler, karakter incelemeleri, insanlar hakkında ince gevezelikler veya gerçek tafsilatlar ve nihayet yemek tarifleri doldurur. En erkek olan erkekler ise hikâyeden kaçar genel fikirler peşinden koşarlar.”

Gerçekten erkek olan bir erkeği, tamamlamak için en lüzumlu şey, yanına ister eş, ister metres, ister dost olsun, gerçekten kadın olan bir kadını katmaktır. Bu sayede erkek “misogyes”lerin, yani kadından nefret edenlerin hiçbir zaman tanıyamıyacakları o derin fikirle, yani cinsiyet fikriyle daima ilgili kalacaktır. Erkeğin fikri yerden kalkarak yükseklerde dolaşır. Oralarda geniş, fakat boş, aslı olmayan manzaralar keşfeder. O “boş ve akılsız şeyleri esaslı birer unsur gibi telakki eder”; halbuki kadının fikri, tabiri caizse, daima yürür; her sabah aynı patikalşardan geçer; eğer erkeğe uyar ve onun yaptığı hava gezintilerinde peşisıra gitmeye razı olursa, o zaman yukarıda da insanlarla beraber olmak, biraz sıcaklık ve his bulabilmek için yanına bir roman alır.

Kadın mücerret fikirlerden hoşlanmıyor diye siyesetten ızak mı kalmalı? Hayır. Tersine, o siyasete karıştığı ve siyasetten mücerret fikirleri arttığı zaman erkeğe büyük bir hizmette bulunur kanaatindeyim. Bir evin iç dairesine benziyen kadın siyasetle, çok boş, çok karışık ve çok zaman tehlikeli olan nazarî siyaseti birbirine karıştırmakta ne fayda vardır? Kadın için siyaset bir sağduyu, bir sıhhat meselesidir. Erkek ise sıhhat hıfzını bile bir sistem ve gurur meselesi yapar. Sanki bu daha mı iyi? En iyi; en yüksek erkekler fikirlere, en iyi kadınlarsa aileye sadıktırlar. Meselâ yiyecek fiyatlarının artmasından veya harp doğmasından kendisinin mensup olduğu parti mesul ols, erkek icap edince partisini müdafaadan kaçmaz. Kadın ise, sulhü ve yuvasını korumak için, partisini bile değiştirmekte tereddüt etmez.

Fakat niçin kadınların da çok emek vermeden erkeklerle aynı tahsili gördüğü ve birçok müsabakalarda ondan fazla başarı gösterdiği bir çağda, hâlâ ayrı bir erkek ve kadın düşüncesinden ve fikrinden söz açıyoruz? Artık “Bilgiyle kadının yalnız gösterilmek için yapılmış, hiç kullanma yeri olmıyan güzel bir silahtan farkı yoktur” denen yüzyıldan uzak bulunuyoruz. Doktor bir kadın, yine doktor olan kocasıyla konuşurken ikisinin düşünce ve fikirlerinde ayrılık var mıdır? diyeceksiniz. Evet, vardır; bunlardan birisi erkektir, diğeri ise doktor da olsa kadındır. Genç bir kız icabında genç bir erkeğin fikrî hayatını paylaşabilir. Manastırlardaki bakireler, çalışmayı ve mücadeleyi severler. Fakat bir hissin kurbanı oldukları zaman mesele değişir. Asla henüz tanımamış Walkeyrie yenilemez bir kız olduğu halde Siekfried (**) tanıdıktan sonra tamamiyle değişik, süngüsü düşmüş bir varlıktır. Tıp tahsili yapan bir genç kız bana: “Erkek arkadaşlarım, sevgi acısı içinde bile hastalarını görmeye gidebiliyor ve onlarla her zamanki gibi meşgul olabiliyorlar. Halbuki ben, çok yaralı olduğum zamanlarda, yatağıma kapanıp ağlamaktan başka bir şey yapamıyorum” demişti. Kadınlar ancak duygusal bir muhitte bahtiyar olabilirler. Bununla beraber ilmin onlara tamamiyle erkeğe has disiplinler öğretmesi de çok iyidir. “İlimle tasavvufu telif etmek olan beşer davasıyla karı koca davası birbirinin aynıdır”

Kadın büyük ölçüde işleri yürütebilir; hattâ bazıları bu yönetimde büyük ve insanı şaşırtan bir hakimiyet gösterirler. Fakat yine de bu onların hiç mesut olmadıkları bir yerdir. Bu çeşit işlerde en fazla başarı göstermiş olanlardan biri bana; “Bütün işlerimi üzerine alacak ve benim yanında yardımcı çalışabileceğim bir erkeğe ne kadar ihtiyacım var; sevebileceğim bir şef için ne iyi bir yardımcı olurdum!” demişti. Kadınların orjinal bir yaratıcı olmaktan ziyade değerli bir yardımcı olduklarını kabul etmek gerekir. Belki bu düşünce uymak istemeyenler George Sand, Bronté kardeşler, George Eliot, Madame de Noailles, Katherina Mansfield gibi kadınlarla, yaşıyanlar arasında birkaç dahi kadın romancıyı ileri süreceklerdir. Fakat büyük kadın milleti yanında parmakla sayılacak kadar az olan bu dahilerin ne önemi olur? Ben bu sözlerimle kadınların değerini azaltmak istemiyorum. Sadece onların cemiyetteki yerlerini belirtmek istiyorum. Onlar erkeklerden daha sıkı bir şekilde ilgili bulunmaktadırlar. Fakat birkaç müstesna kabiliyeti bir kenara bırakırsak, kendileri için menfi olan bir sahada boğuşmak, onların işi değildir. Erkeğin faydasız kabiliyetinde sanat tabiî bir oyalayıcıdır. Kadının ise gerçek ibdaı çocuktur.

Ya çocuğu olmıyanlara ne demeli? Her büyük sevgide annelik duygusu vardır. Sürtükler ömürlerinde âşık olmadıkları için bunu bilmezler. Gerçek kadınlar erkekteki kudrete taparlar; çünkü onlar kuvvetli erkeğin zayıf tarafını da bilirler. Bu çeşit kadınlar korundukları kadar da korurlar. Seçtikleri ve kendilerine göre çevirdikleri erkekleri zalim ve kıskanç bir sevgiyle seven kadınlardan birçoğunu hepimiz tanımışızdır. Hattâ olayların erkek rolü oynamıya mecbur ettiği kadınlar bile bu rolü kadınca oynarlar. Kraliçe Victoria, büyük bir kral değil, fakat kral şeklinde giyinen bir kraliçeydi. Disraéli ile Roseberi’i kendisine nazır olarak seçmişse bu adamların onun biraz da takdirkârları ve âdeta çacukları olmalarındandır. O, devlet işlerini kendi ev işleri ve Avrupa’daki anlaşmazlıkları da aile kavgaları gibi düşünürdü. Roseberi’e: “Biliyor musunuz, subay kızı olduğumdan orduya karşı daima bir zaafım var” derdi. Almanya imparatoruna da: “Bir torun büyükannesine bu tonda mı yazar?” diye çıkışmıştı.

Bu sözlerimle bir cinsi diğerine daha üstün mü buluyorum? Hayır; tersine, kadın tesirinin olmadığı cemiyetler mücerrede, zulüm etmek ihtiyacını peşinden sürükliyen bir sistem çılgınlığına düşmek tehlikesindedir. Çünkü sistemlerin hiçbirisi doğru olmadığından zorbalık anca onları bir zaman için kabul ettirebilir. Onun pek çok misalini gördük: Yunan medeniyeti gibi tamamiyle erkek tesiri hakim olan bir medeniyet siyaset, metafizik ve böbürlenme yüzünden mahvolmuştur. Bu nazariyat düşkünü arıyı, kovanın basit ve gerçek değerlerini döndürebilecek biri varsa o da kadındır. Her iki cinsin beraber çalışmalarını kabul etmiyen bir medeniyet yaşıyamaz. Fakat aralarındaki cins ayrılığının meydana getirdiği farkları olduğu gibi kabul etmiyen ve birbirinin tabiatına saygı göstermesini bilmiyen bir çift için de verimli ve mesut ve müşterek bir hayat düşünülemez.

**

Bugünkü ruh hekimlerinin ve romancıların durmadan yaptıkları hatalardan birisi de, cinsî hayata ve onun sebep olduğu duygulara çok büyük bir yer vermiş olmalarıdır. Fransa ve İngiltere’de son otuz yılın edebiyatı (birkaç istisna ile) daha ziyade kadına hitao eden büyük şehir ve kolay zengin olma edebiyatı olmuştur. Erkek bu edebiyatta, belli başlı iki rolünden birisini unutuyordu. O da bir âlem yaratmak için diğer erkeklerle mücadele etmek. Fakat bu âlemi “sizin için yaratacağımı sanmayın güzellerim!”, hayır hayır; bu, mahiyeti itibariyle o kadar güzel, o kadar görülmemiş bir âlem olacaktır ki, erkek onun uğrunda aşk ve hayatına kadar her şeyini feda etmenin bir vazife olacağını hissedecektir.

Rehberi aşk ve anne olan kadın tabiatiyle, daima dış âleme yönelmiş erkek tabiati arasındaki bu mukadder anlaşmazlığın birçok hal çaresi vardır. Bunlardan birincisi, yaratıcı erkeğin bencil tahakkümüne kadının boyun eğmesidir. Lawrence şöyle diyor: “Erkekte en yüksek emelleri uyandıran kadın değil; fakat onu, kadın dışındaki yüksek ödevine sürükliyen dindar ve münzevî ruhudur. İsa’da onun için: “Kadın! Seninle benim aramda müşterek ne var?” demiştir. Yaşıyan her erkek, elinde ruhunun emrettiği bir iş veya ödev olunca, bu sözü karısına veya anasına tekrarlamalı ve onların engel olmalarına meydan vermemelidir.

İşte iş adamlarının veya artistlerin, yuvadaki kadın zulmüne karşı başkaldırmalarını izah eden, belki de hoş gördüren duygu budur. Tolstoy bu yüzden nihayet evinden kaçmıştır. Çok acıklı bir kaçış! Çünkü bu faydasız cesareti göstermek için ihtiyarlığı, ölümünden evvelki günleri bekledi; fakat Tolstoy fikir bakımından çoktan kaçmıştı. Felsefesiyle aile hayatının onu sürüklediği yaşayış şekli arasındaki aykırılıktan ve çaresizdi. Ressam Gaugin de karısını, çocuklarını ve parasını bırakarak Tahiti’de yalnız yaşamaya kaçmış ve ancak orada, tanıdığımız Gaugin olmuştur. Yalnız bu iki üstadın kaçışları birer zaaf belirtisidir. Gerçekten kuvvetli bir yaratıcı, sevgilisine veya ailesine yaratıcılık önünde baş eğmesini bilir. Goethe’nin evinde hiçbir kadın hüküm süremiyordu. Bir kadın, onu Goethe olmak olan gerçek ödevinden çevirmeye yeltendiği zaman şair onu derhal heykel haline sokardı, yani onu bir romana veya şiire konu yapar, ondan uzaklaşırdı.

Durum, aşkla, cinsler (veya ödev) arasında bir seçimi zarurî kılınca, kadın acı çeker, bazen de mukavemet eder. Mesleklerini duygularına kurban etmiş birçok asker ve denizciyi hepimiz görmüşüzdür. Arnold Bennett, eskiden meraklı bir piyes yazmıştı. Tanınmış bir tayyareci, birçok güçlüklerden sonra, sevdiği kadınla evleniyor. Güzel, tatlı ve kafalı bir kadın olan karısı, daha ilk günlerden itibaren kocasının başını döndürmeye karar veriyor. Fakat bir gün, bir dağ otelinde çok bahtiyar yaşarlarken, tayyareci, kendisine en fazla şeref getiren rekorunun bir rakibi tarafından kırıldığını veya kırılmak üzere olduğunu öğreniyor. İçinde kendisine denk bir rakiple mücadele etmek arzusu tekrar ateşleniyor. Kadın sevgisini ileriye sürüyor, fakat tayyareci onu dinlerken bile yeni bir motor düşünüyor. Sonunda, kocasının muhakkak gitmek istediğini sezince, kadın üzgün üzgün: “benim kadınlık mesleğimdeki bu birkeç günümün, sizin erkeklik mesleğinizdeki tayyare maceralarınız kadar önemli olduğunu anlamıyor musunuz?” diyor. Fakat erkek anlamıyor; anlamamakta da hiç şüphesiz haklıdır.

Çünkü ihtiras vazifeyi alt ederse, erkek artık erkek olmaktan çıkar. Samson’un masalı, Omphale’nin (***) ayakları dibinde yün ören Herkül’ün efsanesi meydanda. Bütün eski şairler, tutkun kahramanın esaretini terennüm etmişlerdir. Güzel Paris fena bir askerdir. Carmen sevgilisini yoldan çıkarır, Mano’da cinayetten cinayete sürükler. Meşru kadınlar bile erkeklerinin hayatlarını her noktadan düzenlemek istedikleri zaman, daha az korkunç değildirler. “Erkek yaratıcı faaliyet duygusunu kaybedince kendini mahvolmuş hisseder ve hakikaten de mahvolmuştur. Kadın veya kadınla çocuğu hayatının merkezi yaparsa, ümitsizliğe düşer.” Bir erkeğin yalnız kadınların meclisinde bahtiyar olması hiçbir zaman iyiye alâmet değildir. Bu daha çok gerçek mücadelelerden kaçındığını isbat eder. Çok mağrur bir adam olan Wilson, ne itiraza, ne de kendisine mukavemet edilmesine tahammül ederdi; bu yüzden kendisini takdir eden kadınların meclisine kapağı atardı. Erkeklerle anlaşamadığı zaman köpürürdü; bu da her zaman bir zaaf alâmetidir. Eski kahramanlar nasıl kılıç çarpıştırmasından zevk duyuyorlardıysa, bugün, hakikaten erkek olan adamlar da fikirlerin çarpışmasından zevk duyuyorlar.

Bununla beraber, bahtiyar bir yuvada kadının da rolü ve saati vardır. “Çünkü kahraman günün yirmidört saatinde de kahraman değildir ya!.. Napoléon veya herhangi bir kahraman, her halde çay vaktinde evine dönüp, terliklerini ayaklarına geçirerek kadının güzelliğini tadacak kadar insandır. Çünkü kadının da kendine has bir âlemi, sevgi, heyecan ve yakınlık âlemi vardır. Her erkeğin, saati çalınca, çizmelerini atarak sinirlerini rahata kavuşturacak olan bu kadın âlemine kendisini bırakması çok yerinde olur.” Erkeğin gündüzün yuva dışında, diğer erkekler arasında olması iyi bir şeydir; fakat akşam olunca, bambaşka duygularla çevrili olması gerekir. Gerçek kadın kocasının faaliyetini, işlerini, politika veya fikir hayatını kıskanmaz; bazen acı çeker, fakat acısını saklamasını ve kocasına cesaret vermesini de bilir. Vazifesini bilen Andromaque, Hector giderken gözyaşlarını saklıyordu.

Bütün bu söylediklerimizden, akılda kalması gereken nokta şu: Evlenme ne kadar arzu edilmiş olursa olsun, çift birbirine ne kadar tutkun ve akıllı olursa olsun, her ikisi de, hiç olmazsa ilk günlerde, kendilerini pek şaşırtacak bir insanla karşı karşıya geleceklerdir.

Bununla beraber, birleşmenin ilk aylarına çok uzun zamanlardan beri “balayı” denir. Gerçekten, iki kişinin birleşmesinden, cinsî duygulara dayanan bir anlaşma meydana geldi mi, bütün güçlükler ilk günlerin sarhoşluğu içinde erir gider. Bu, erkeğin, dostlarını, kadının da zevklerini feda ettiği anlardır. Jean Christophe’un bir romanında, evlendiğinin ilk günlerinde “mücerret ilim kitaplarını sıkıntı çekmeden okuyup hoşlanan” bir kadının güzel ve yerinde bir tasviri vardır. “Ömrünün diğer anlarında, bu gibi kitapları takip etmekte bile güçlük çekeceği muhakkak olan bu kadını, sevgi sanki yükseltmiş gibidir. Uykuda kalkıp damlar üzerinde dolaşanlar gibi o da, ciddî ve kendisine gülen hülyasını hiçbir şey görmeden rahat rahat yükseklerde dolaştırmaktadır. Fakat, sonra damları görmeye başlar; bu ona endişe vermez, yalnız, oralarda ne işi olduğunu kendi kendine sorar ve evine döner.”

Birçok kadınlar da, böyle, evlendiklerinden birkaç ay ve yıl sonra kaplarına dönerler. Benliklerinin dışına çıkmaya çok alışmışlardır, fakat bu gayret onları yıpratmaktan başka bir şeye yaramamıştır.

“Kocamın peşinden gitmek istedim, diye düşünürler, fakat kabahat etmişim, yaratılışım buna elverişli değilmiş.”

Erkek de, kendi tarafından saadeti kanıksadığını hisseder ve tehlikeli işler için hülyalar kurmaya başlar.

İşte o zaman balayı yerini Bayron’un “tortu ayı” dediği, fazla heyecanlı bir saadetin peşisıra gelen bir hayasızlık ve bıkkınlık devresi alır. Yuvada geçimsizlik de o zaman başgösterir. Bazen bu geçimsizlik çok ileri gitmez; sadece artık birbirlerini anlamaz olurlar ve uzaktan uzağa bir sevgiyle birbirlerine tahammül ederler. Bu hali Amerika’lı bir kadın bir gün bana şöyle anlatmıştı:

-Kocamı seviyorum, fakat ben başka, o da başka bir ada üzerinde yaşıyoruz. İkimiz de yüzme bilmediğimize göre, birbirimize hiçbir zaman ulaşamayacağız demektir.

Gide’de, “Netice itibariyle aynı hayatı süren ve birbirini seven iki kişi, bazen birbiri için ne kadar kapalı ve anlaşılmaz olurlar!” diyor.

Bazan da durum daha tehlikeli olur ve anlaşmazlık düşmanlık doğurur. Bir lokanta masasına oturmuş, sessiz, birbirine düşmanca ve tenkit dolu gözlerle bakan bir karı kocayı hiç görmediniz mi? Onlar bedbaht bir çifttir muhakkak. Sonra, içlerinde gizli kalan hınçları ve müşterek bir dil olmadığı için bu hınçları birbirine açmamak imkânsızlığını, nihayet sanki taştan bir kılıcın ayırdığı iki mezar taşı gibi ses çıkarmadan yan yana uzanmış yatan iki genci bir düşünün; erkek, gözler tavanda, yanı başında hıçkıran karısını, onun gece karanlığında damla damla düşen gözyaşlarına aldırmadan, dinler durur.

Boş yere trajik bir tablo; bahtiyar çiftler çoktur, diyeceksiniz. Elbette; fakat mucize olarak evvelden teessüs etmiş bir ahengin mahsulü olan birkaçını kenara bırakırsak, bu bahtiyarlığın sebebi, kendilerini akıntıya kaptıracaklarına, mesut olmayı istemeleridir. Evlenmek üzere olup da, tereddüt eden ve öğüt isteyen bir sürü genç veya yaşlı insan hepimize başvurmuşlardır. Onlarla yaptığımız konuşmalari şaşırtıcı bir şekilde Panurge ile Pantagruel’in görüşmelerini andırır.

Ziyaretçi:

-Acaba evlensem mi? der.

-Seçtiğiniz erkeği (veya kadını) seviyor musunuz? diye sorarız.

-Elbette, onu gördüğüm zaman büyük bir zevk duyuyorum; ondan vazgeçemem gibi geliyor bana.

-O halde evlenin.

-Evet ama, ömrümün sonuna kadar bağlanmakta tereddüt ediyorum. Elde olan bütün saadetlerden gönül isteğiyle yüz çevirmek, bu çok yıldırıcı bir şey doğrusu.

-Evlenmeyin öyleyse.

-Fakat, ihtiyarlıkta da kuru başına kalmak…

-O halde, Allah rızası için, evlenin de olsun bitsin!

Bu gibi münakaşaların sonu gelmez. Sebebi de, evlenmenin mahiyeti itibariyle (şanslı veya şanssız olmak gibi bazı olağanüstü vaziyetler hariç) ne iyi, ne de kötü olmasıdır. Başarı da, başarısızlık da, yalnız sizin elinizdedir. Hangi fikir ve duygularla evlendiğinizi yalnız siz bildiğiniz için, sorunuza da cevabı, yalnız siz verebilirsiniz. “Evlenmeye olmuş bitmiş bir iş gibi değil, tersine, daima yapılacak bir iş gibi bakmak gerektir.”

“Kim bilir? Belki mesut olurum…” düşüncesiyle, gerçekten bir piyango bileti alır gibi evlenmek tamamiyle boş ve mantıksızdır. Tersine, bir sanat eserine başlamak üzere olan bir artistin ruh haliyle evlenmelidir. Karı koca, kendi kendilerine: “İşte bir roman ki yazacak değil, yaşayacağım. Artık teşekkül etmiş iki karakter arasındaki aykırılığı olduğu gibi kabul zorunda kalacağımı şimdiden biliyorum. Yalnız başarmak emelim olduğu için, mutlaka başaracağım” demelidirler.

Başlangıçta böyle bir irade olmazsa, evlenme hiçbir zaman gerçek bir evlenme olamaz. Katolik Klisesi, birleşmenin, papazın takdisiyle değil, evlenenlerin birbirlerine verdikleri sözle başladığını öğretir. Ne kadar doğru bir fikir! Bir erkek veya bir kadın size: “Evleniyorum… Ne yapalım? Bunu da denemek lazım… Muvaffak olamazsam, mümkün tesellileri ararım; o da olmazsa, boşanırım” derse, onu bu evlenmeden hemen caydırın. Çünkü buna evlenme denemez ve böyle bir yuvaya saadet uğramaz. Evet, bir insan, iyi niyetli, dikkatli ve heyecenlıda olsa, yine bir işte muvaffak olacağını önceden iddia edemez; hele bu iş yalnız bir kişiye bağlı olmazsa… Fakat bir işe gönülsüz başlanırsa, o zaman da muvaffakiyetsizlik muhakkaktır.

Evlenme, üzerine daima titrenmesi, iradeyle her an kuvvetlendirilmesi gereken bir müessesedir. Hiç bir zaman çift: “Parti kazanılmıştır; artık istirahat edelim” diyerek kendilerini tembel bir rahatlığa bırakamazlar. Parti hiçbir zaman kazanılmış değildir. Hayatın hazırladığı tesadüflere bakınca her çeşit acı hâdisenin başımıza gelmesini bekleyebiliriz. Harb, her çeşit felaketten uzak gibi görünen nice yuvayı yıkmıştır! Her iki taraf için, olgun yaş tehlikelerini unutmamak gerekir. En bahtiyar yuva, dediğimiz gibi, üzerine daima titrenendir.

Tabiatıyla, böyle yapacağız diye, hayatı izahlar, tahliller ve iç dökmelerle geçirmek de doğru olmaz. Meredith ve Chardonne, yuvalar için bir tehlike teşkil eden bu hali şu cümleleriyle ne güzel ifade etmişlerdir: “Karşılıklı derin tahliller çifti bitmez tükenmez kavgalara sürükler.” Bu iş hem daha basit, hem de daha gizli olacaktır. Olgun bir kadın, yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyan bu ince farkları, tehditleri ve sıkıntıyı almaktan ziyade hisseder ve içgüdüsü de bunların çaresini bulur. Erkek bilebilir ki birçok durumlarda, bir bakış, bir gülümseme uzun bir izahattan daha verimlidir. Fakat metod ne olursa olsun, yuvanın üzerine daima titremek şarttır. Arkası bırakılınca, insanla ilgili hiçbir şey, ne ev, ne dostluk, ne de zevk devamlı olamaz. Damlar yıkılır, sevgiler söner. Her an bir kiremidi tekrar yerine yerleştirmek, bir civatayı sıkıştırmak, bir yanlış anlayışı ortadan kaldırmak zaruridir. Yoksa, karşılıklı hınçlar doğar ve ruhun en derin noktalarına sürülüp oralarda saklanmış olan acı duygular, çiftin hayatını zehirleyen birer taaffün yuvası olur. Sonra bir gün, bir kavga esnasında, yara patlar ve her biri ötekinin kendisi hakkındaki düşünceleri karşısında afallar kalır.

O halde açık kalplilik esas; fakat nezaketle beraber. Bir yuvada karı koca birbirinin zevklerine saygı göstermesini bilmelidir. İki varlığın fikirlerinin, hükümlerinin ve arzularının aynı olabileceğini düşünmek saçma olur. Buna imkân olmadığı gibi, böyle bir şey temenni de edilemez. Çiftin, romantik saadetleri içinde, birbirlerini her noktada nasıl benzer bulmak istediklerini daha evvel söyledik. Fakat tabiatın haklarını istediği o mukadder an nihayet gelir. Alain, “Evlenmenin her iki taraf için bir çeşit sığınak olması isteniyorsa, aşkın yerini yavaş yavaş dostluk almalıdır” diyor. Yerini almak mı? Hayır hayır, bu iş daha da karışıktır. Hakikaten bahtiyar olmak için aşkın dostluğa karışması gerektir. Dostluktaki açık kalplilik yüzünden insan şefkatli ve müsamahakâr olur. Bu sayede ve ahlâk bakımından birbirlerine hiç benzemeyen iki insan, aralarındaki bu farkları sevinçle kabul ederler ve her ikisi de bundan ruhî bir yükselme fırsatı bulurlar. Karışık insan meselelerini halletmeye iyi bir istekle çalışan bir erkeğe, yanında dikkatli, akıllı, dili sıkı ve berrak düşünceli bir kadın olması büyük bir kuvvettir. Çünkü böyle bir kadın, onu kadın milletinin düşünceleri hakkında aydınlatır.

Artık burada, başlangıçta sevginin temeli olan arzu bahis mevzu değildir. Fakat böyle birleşmelerde, bu arzu, bu iptidaî ihtiyaç çok yükseltilmiş, fikir, cinsî zevki, daha ulvî bir duygunun meydana gelmesi için bir fırsat, bir zemin olarak kullanmıştır. Gerçekten birbirine bağlı bir çift için, gençliğin elden gidişi bir felâket değildir. Birlikte ihtiyarlama tatlılığı, ihtiyarlama acısını unutturur.

La Rochefoucauld’un şu sözüklasik bir sözdür: “Evlenmenin iyisi olur ama nefîsi olamaz.” Bense sizlere, nefîsi de olabileceğini gösterdiğimi ümid ediyorum. Yalnız en nefîsleri, en kolay başarılanlar değildir. Karakterleri değiştiren, bozan hatalar ve hastalıklar varken, iki kişinin beraber yaşaması nasıl kolay olur? Buhransız bir devlet düşünülemeyeceği gibi çekişmesiz bir evlilik hayatı da aynı derecede düşünülemez. Fakat bu çekişmelere sebep olan ilk davaları aşk müdafaa eder, sevgi de başlangıçtaki gücenmeleri müşfik ve alaylı bir göz yummaya tahvil ederse, o zaman belki buhranlar kolayca önlenir.

Söylediklerimizi bir hülasa edelim: Evlenme romantik sevgililerin düşündüklerinden çok farklı bir şey, içgüdüye dayanan bir kurumdur; saadet için yalnız cinsî bir cazibe değil, aynı zamanda istek, sabır, arkadaşını olduğu gibi kabul ediş şarttır. Nihayet bu şartlar biraraya gelince, aşk, dostluk, şehvet ve saygıdan ibaret olan (ve bilmeyenlerin hiçbir zaman anlıyamıyacakları) o güzel ve sağlam sevgi bağı bilir ki, gerçek evlenme de işte budur.

[*] Andre Maurois, Duygular ve Adetler, Remzi Kitabevi, İstanbul 1944.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz