İslâm Âlimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti

0
541

Nûr Zîndebûn

ESERİN KÜNYESİ

Yazar: Abdulfettâh Ebû Gudde

Eserin Adı: İslâm Âlimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti

Tercüman: Enbiya Yıldırım

Basım: 5. Basım

Yayınevi: OTTO

Yayın Yeri: Ankara

Yayın Yılı: 2016

 

ABDULFETTÂH EBÛ GUDDE KİMDİR?

Son yüzyılın önde gelen hadisçilerinden. Halep’te doğdu (1917). Ezher’den mezun oldu (1948). Ardından bu üniversitenin Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi’nde ihtisas yaptı. Şam Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başladı (1961). Riyad Şerîa Fakültesi’ne geçti (1965). Suriye’de Baasçılar tarafından bir yıl hapsedildi (1966). Şerîat Fakültesi’nde on yıl süreyle profesör olarak hadis, hadis usulü ve fıkıh usulü dersleri okuttu. Riyad’da vefat etti (1997).

Geniş bir yelpazede, yetmişten fazla çalışması bulunmaktadır. Mevzu Hadisler, Bir Eğitimci Olarak Hz.Muhammed ve Öğretim Metodları Türkçeye çevrilen eserleri arasındadır.

 

ESERİN İÇİNDEKİLER

Yazarın önceki baskıya önsözü ile başlayan eser, toplam iki bölüm ve üç ekten oluşmaktadır. Birinci bölüm “Giriş” bölümü olmakla birlikte “Zamanın Büyük Bir Nimet Olduğuna Dair Ayet-i Celileler”, “Allah Teâlâ Kur’an’da Zamana Yemin Etmektedir” gibi toplam beş alt başlıktan, ikinci bölüm ise “İslam Âlimlerinin Zamana Verdikleri Kıymet” ana başlığı ile “Güneşi Yerinde Tut , Seninle Konuşayım”, “Müfessir Taberî’nin Vaktini Düzenlemesi”, “Zamanı Değerlendirmeyenleri, Meçhule Sürüklenen Gemidekilere Benzetmişlerdir” gibi toplam otuz iki alt başlıktan oluşuyor.

Ek 1’de Ali Fuad Başgil’in “Çalışma Hayatının Genel Kanunları”

Ek 2’de Osman Nûri Topbaş’ın “Zamanda İsraf”

Ek 3’de Bünyamin Erul’un “Zaman Bilinci” başlıklı yazıları bulunmaktadır.

 

ESERİN KONUSU

Giriş bölümünde yazar, insanoğluna verilen birçok nimetten en önemlisinin “zaman” olduğunu belirterek, zamanın kıymetini işaret ediyor. Bu nimeti ayet ve hadis ışığında teyid ediyor.

Zamanı hayatın ömrü ve insanın vücudunun meydanı olarak niteleyen yazar, aynı zamanda insanın hayatını sürdürdüğü, onda kaldığı ve istifade ettiği saha olarak niteliyor.

Eserin ilk bölümünde yer alan “Zamanın Büyük Bir Nimet Olduğuna Dair Ayet-i Celileler” başlığı altında Allah’ın zamana yemin edişiyle bu kavramın ne derece mühim olduğu ifade ediliyor.

Eserin genelini oluşturan ikinci bölümde ise İslam Âlimleri’nin zamanı nasıl değerlendirdiğine dair birçok örnek verilmiş, eser bu örneklerle zenginleştirilmiştir. Âlimlerin ilginç hikayeleri ise takdire şayan;

– “… O [İmam Ebû’l Vefâ ibn Akîl el-Hanbelî] şöyle diyordu: Ömrümden bir saati bile boşa zayi etmem helal olmaz. Dilim müzakere ve münazara, gözüm mütalaa yapmadığı durumlarda yani uzanıp yatıp rahat ederken bile tefekkür ederim. Kalkarken yazacağım şeyleri düşünmüş olarak kalkarım. Şu 80 yaşımda, ilme karşı olan hırsımı 20 yaşımdaki hırsımdan daha çok buluyorum.

Yemek için elimden geldiğince az vakit ayırıyorum. Bu sebeple ekmek yerine suyla yumuşatarak kek dilimi yiyorum. Çünkü ikisi arasında çiğnem farkı vardır.” (s. 49)

– “Âmir ibn Abdukays’tan rivayet edilmiştir; kendisine bir adam, ‘Benimle konuşur musun? deyince ona ‘Güneşi yerinde tut, seninle konuşayım’ demiştir.” (s. 53)

– “… Denilir ki: Ebû’l Ferec İbnu’l Cevzî’nin yazmış olduğu fasiküller bir araya getirildi. Yaşamış olduğu ömür hesap edilip bunlara bölündü. Her güne dokuz fasikül düşmekteydi.” (s. 60)

Eserin genel hatlarını oluşturan İslam Âlimleri’nin vakitleri değerlendirme hususundaki gayret ve azimlerinin, bizzat kendi hayatlarından kesitlerle anlatılması, eseri akıcı hâle getirmektedir.

Son kısımda yer alan Ek 1’de “Çalışma Hayatının Genel Kanunları” adlı bölümde 48 prensipten oluşan çalışma kanunları, kişinin kendine çalışma düzeni oluşturması için fikir verici olabilir. Ek 2’de ise “Zamanda İsraf” başlığı altında bize israf edilmemesinin zaruri olduğu nimetlerden en mühim olanının zaman olduğu, çarpıcı cümleler ve örneklerle sunulmaktadır. Ek 3’de “Zaman Bilinci” başlığı ile zaman mefhumu ele alınmakta ve zamanın kadrini bildiğimiz gün, zamanın sahibi olan Rabbimizi de tanımış olacağımızı, diğer bir ifade ile Allah inancımız ile zaman bilincimiz arasında doğrudan bir ilişki sözkonusu olduğu (s. 128) anlatılarak, zamanın mahiyeti belirtilmektedir.

 

ESERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Eser, öncelikle “zaman” mefhumu üzerinde durur ki, asıl itibariyle meseleler ve “oluş”ların merkezi ve zemini o olduğundan, öncelikle bu kavramın mahiyeti bilinmeli ki kıymeti daha sonra bilinsin. Biz, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız adlı eserinden zamanı işaretleyelim;  

– “… Peki “Zaman” nedir?

Mutlak Varlık’ın tecelli ettiği son derece sanatlı zemin…”

Mekânda tecelli eden ve onsuz “oluş”un olmadığı, “zaman ve mekân birliği’ndeki bütün varlıkların muhtevasına girdiği sınır…”

(…)

– “Büyük Doğu Mimarı’nın ifadesiyle zaman, gözle görülmez, elle tutulmaz, madde üstü bir vakıa ki, maddeyi sımsıkı pençesine geçirmiştir. Zamana “oluşun ahenk ifâdesi” diyebiliriz; ama ne dersek diyelim, zaman onun üstüne sıçrar ve ele geçmez, tutulamaz, çerçevelenemez bir vakı’a.”

Elbette “zaman” mefhumu derin… Ve “İç” (bâtın) yönüne vakıf olmak için belirli bir kabiliyet gerektiği mâlum olduğu gibi “dış” (zahir) yönüyle de anlaşıldığı vakit, muazzam bir nimet olduğu hemen farkedilebilir. Zira Ebû Gudde’nin eserinde de belirtildiği üzere “zaman, hayatın ömrüdür.” (s. 19)

Bu hikmetlerden sonra diyebiliriz ki, hayatın dirliği ve varlığı zamana bağlıdır. Ve hayatın ruhu odur ve onsuz hayat mümkün değildir. Ve mahiyeti bilinmediği vakit, onu israf etmek de pek zor olmaz. İsraf edilen ise aslında bir ömürdür. Hayatın ömrü… Belki de Efendimiz (a.s) bu sebeble buyurmuştur ki;

İki nimet vardır. İnsanların çoğu bunlar hususunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit. (Buhârî, Rikâk; 1)

Sıhhat ve vakit… Bu iki kavramın birlikte kullanılması elbette tesadüfî değildir. Kelimelerin köken mânâları dahi, bize zamanın, hayatın ömrü oluşunu, sıhhatin ve vaktin birbirine perçinli bir şekilde bağlı olduğunu gösterir bizce. Kökü Arabça olan “sıhhat” kelimesinin mânâsı; sağlıklı olmak, doğru olmak…

İnsan, hayatın ömrünün sıhhati hususunda aldanmıştır. Hayatın ömrünün doğruluğu hususunda…

Ve insan, sıhhatinin ömrü hususunda aldanmıştır. Sıhhatini doğru yerde kullanmama hususunda…

Bu aldanmışlık, bilhassa Modern Çağ’da, Allah Resulü’nün şu ölçüsünü ihlâl edişimizde ziyadesiyle görünür oldu bizce;

– “Bir günü, bir gününe eş geçen aldanmıştır.” (Ali el-Karî, el-Masnû’, 174.)

Peki, bu reçeteyi hayatımıza aplike etmenin yolları nelerdir? İşte büyüklerden bir büyüğün hayatından parıltı halinde, sorumuzun bir cevabı:

– “Muemmil ibn Hasan, Suleym’in kaleminin köreldiğini görür. (Bakar ki) Suleym kalemini yontana kadar dudaklarını oynatıyor, Muemmil anlar ki kalemini yontarken zamanını boşa geçirmemek için bir taraftan da Kur’an okumaktadır.” (s. 47)

İş içinde bile iş yapabilmenin ve birkaç dakikanın dahi kıymetini bildiren bu tablo, çok çarpıcı. İş bitirmeden iş yapmak, iş bitirdikten hemen sonra iş yapmayı kolaylaştırıcı en iyi yol olsa gerektir.

Düştüğümüz en büyük hatalardan biri de şudur; iki işi aynı ânda yapamamak. Ve bir de şu, dinlenmenin usulünü bilmemek ve erteleme hastalığı. İslâm, bütün herşeye bir” ölçü” koyduğuna, bir hudud çizdiğine ve herşeyin “neye göre nisbetleneceği”ni bildirdiğine göre, yemenin, dinlenmenin de ölçü ve nisbetleri belirlidir; “mü’minin uykusu bile ibadettir” ölçüsü…

Erteleme hastalığı ise yavaş yavaş öldüren bir hastalık gibidir. Kişinin gayesini yavaş yavaş öldürür, yok eder.

Denilmiştir ki, “Vakit bir kılıç gibidir, sen onu kesmezsen o seni keser. (Sonra yaparım demen suretiyle o seni keseceğine, vakti amelle sen kes, demektir.)” (s. 24)

Müflis ve aldanmış olan insanın, müflisliğe ve aldanmışlığa düşüşünün en büyük sebeblerinden biri de, boş olmaktır. Zira şeytanın, gayesi olmayanla daha fazla meşgul olduğu mâlumdur. Rivayet olunur ki Abdullah bin Mesud şöyle demiştir; “Ne dünyası ne de ahiretiyle ilgili bir işle meşgul olmayan, bomboş duran insana kızıyorum.”

Ebû’d Derda da şöyle demiştir; “Ademoğlu! Yere ayağınla basabildiğin kadar bas, yakında o senin kabrin olacaktır. Ademoğlu! Senin hayatın günler demektir. Her bir gün geçince bir parçan gider. Ademoğlu! Anandan doğduğun günden beri ömrün bitip durmaktadır.” (Beyhakî, Kitabu’z Zuhd, s. 52)

Ve yine muazzam ölçü;

– “Mâlâyâniyi terketmek, müslümanın ahlâkının güzelliğindendir.” (Müsned, I, 201; İbn Mâce, “Fiten”, 12; Tirmizî, “Zühd”, 11).

Ölçü bize gösterir ki, ferdî tüm oluşların tekmili ancak mâlâyâniyi terketmek ile mümkün. Ve her ferdin bu ölçü ile kemâl buluşu, “ahlâklı bir toplum”un nasıl oluşacağının da şifrelerini bize verir.

Biz, bu “hedeflenen toplum”un ancak ve ancak İslâm’dan çıkacağına inananlar olarak, tüm dünya görüşlerine bunun usul ve metodlarını, Allah Sevgilisi’nin gösterdiği ölçüler ile göstermeye memur ve mecburuz. Ki “tüm zamanların peygamberi”nin ümmeti (toplumu) olmakla da, zamana karşı ferd ferd sorumluluğumuzun ve yükümüzün farkında olmalı ve gereken her ne ise çekinmeden yapabilme tavrına sahib olmalıyız…

Üstad Necib Fazıl’ın temennisine muhatab oluşumuzu hatırlayalım:

– “Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik..

Zaman bendedir ve mekân bana emanettir’ şuurunda bir gençlik…

… Kim var! diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik…”

Tüm hasretimiz bu gençliğedir…

 

ESERDEN İŞARETLEMELER

Eserden bazı işaretlemelerde bulunursak;

“Büyük sahabi Abdullah bin Mesud (r.a) şöyle demiştir: “Üzerine güneşin battığı, ömrümün eksildiği, ancak amelimin artmadığı bir güne duyduğum pişmanlık kadar, başka bir şeye pişmanlık duymadım.” (s. 27)

Salih bir zat olan Halife Ömer ibn Abdülaziz de (Allah kendisinden razı olsun) şöyle demiştir: “Gece ve gündüz, bedenin üzerinde kendi fiillerini icra ediyorlar (seni yaşlandırıyorlar). Sen de onlar üzerinde üzerine düşen vazifeyi yap.” (s. 28)

“Zamanı güzel değerlendirmeye yardımcı olan şey, mümkün olduğunca tek başına kalmak, karşılaşan kimseye sadece selâm vermek veya mühim ihtiyacı arz etmekle yetinmek, bunun yanında az yemekle iktifa etmektir. Çünkü fazla yemek çok uyumaya ve geceyi boşa geçirmeye sebebiyet verir. (s. 58)

“Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalayınca şiddetle azarlamış. Talebesi, “İyi ama ben çok az bir parasına oynuyordum.” diye itiraz edecek olunca, Eflatun cevap vermiş: “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum.” (s. 101)

“Tasavvufî terbiyenin en mühim esaslarından biri olan “Vukûf-i Zamanî” de zaman nîmetini çok hassas bir şekilde kullanmanın zarurî olduğunu ifade etmektedir. Buna göre nefsini tezkiye, kalbini de tasfiye etmek isteyen bir mü’min, ecelin meçhûliyeti dolayısıyla her ân kendini muhâsebe mecbûriyetinde bulunduğunun idrâki içinde olup vaktini sâlih amellerle değerlendirmelidir.”

“Unutmamak gerekir ki, Müslümanlar açısından zaman, apayrı bir sorumluluktur. Zira nefes alıp verdiğimiz her bir ân bile bir kulluktur. Her ânın, her dakikanın hesabını vereceğimize inanırız biz. Ona göre yaşar, ona göre zamanı, ayları, günleri değerlendiririz. Maalesef kültürümüzde “zaman öldürmek” diye bir kullanım varsa da, kitabımızda, inancımızda böyle bir mânâ ve mefhum yoktur. Sözüm ona “zaman öldürenler” aslında kendi ruhlarını öldürmekten başka bir şey yapmazlar. (s. 130)

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz