İBDA Külliyatı’ndan: Teori, Tatbikat, Evrim, Devrim, Strateji, Taktik, Mücadele

Salih Mirzabeyoğlu’nun 1981 yılında çıkan ve Macar İhtilâli’ni tahlil eden “Tarihten Bir Yaprak” adlı eserinin 4. ve son bölümüdür.

 

SENTEZ
A – Teori ve Tatbikat
B – Temel Sorular
C – Evrim ve Devrim Dönemi
D – Evrim ve Devrim Döneminde Strateji ve Taktik Nitelikler Üzerine
E – Mücadele Teorisi – Mücadele Planı – Stratejik Plan – Taktik Plan

 

A) TEORİ VE TATBİKAT

Her şey bir vesileye bağlı; şu kitabın çıkışı, “Macar İhtilâli” bahanesiyle birtakım bilgilerin verilişi ve açıklamaların yapılışı, hatta bu sentez bölümü… Zamanın mekanda, keyfiyetin kemmiyette tecellisi (belirişi) gibi, en giriftten en basite kadar her şey birbirine vesile ve bu bağlılığın içinde. Vesileler, mücerredlerin ifade zemini ve vasıtası.

Bir doktor hastası karşısında, uçsuz bucaksız sayfalar halinde öğrendiklerini sıralamak değil, hastanın durumunu tahlil, bu tahlile göre muhakeme yürütme ve tedavi yapma durumundadır. Önce müşahede (gözlem), bunun verilerine göre de muhakeme ve uygulama.

Şablonculuk cinsinden olmayan bir iş üzerinde yetişir ve yetiştirirken öğrenilmesi gereken bilgiyle, bu bilgiyi belli bir durumun “özel” şartlarına tatbik edebilme; bildiklerinden duruma uygun olanı seçme veya durumun özelliklerine göre yeni bilgi sonuçlarına varabilme (keşif, buluş vs.) ayrı iş.

Bir yanda tarihçi, öbür yanda tarihi yapan adam… Biri “bilme” öbürü “yapabilme” durumunda. Her ikisini birleştiren tarih alâkası, birinde mücerred bilme, diğerinde yapabilmek için bilme isteğine bağlı.

Uzatmaya gerek yok. Siyaset bilimcisi olmak ayrı şey, inanılan dünya görüşünün siyasetçisi olmak ayrı şey. Ancak ahmak değilsek, yapabilmenin bilmeyle alâkasını görmezden gelemeyiz.

Yukarıdaki hasta karşısındaki doktor misali, tatbikat için, ilgilenilen mevzuda bir araya getirilmiş bilgilerin bütününü (sistem ve sistemi meydana getiren teoriler bütününü) öğrenmiş olma gereğini de gösteriyor. Öz ilminin müntehasındaki (sonucunda) sanat işi olan mevzularda, ilim olsun ki öz ilminin müntehasındaki sanattan bahsedilebilsin… Hiçbir şey sistematik bir bütün içinde yeri ve değeri, ilgili olduğu mevzulara nisbeti bilinmeden tahlil edilemez; anlaşılamaz.

Anlaşılıyor ki mücadele adamı, hadiseler karşısında tavır alabilecek bilgiyle donandıktan sonra, bunların tatbikatçısı mevkiindedir; hedefine uygun nitelikteki insan, alet, teşkilat vs. şeklindeki vasıtalara ihtiyaç duyarken ve aslolan bu iken, vasıtanın niteliğinin de hedef tayininde belirleyici unsur olmasından hareketle, vasıtanın niteliğine uygun hedef tayin etme durumunda.

Hedefe uygun nitelikteki vasıtalar ve vasıtaların niteliğine uygun hedef belirle[n]mesi, mensup olunan dünya görüşüyle birlikte, şartların ve imkanların özelliğine göredir. Bu husus dikkate alındığında, “sistemli hareket” çerçevesindeki tavır alabilmek için gerekli bilginin öğretilmesi gayesi, bizzat tatbikatın bir parçası niteliğine bürünür.

Hem iş, hem eğitim; iş içinde eğitim. Bu, bir yandan aktüel meselelere çözüm, bir yandan da henüz vuku bulmamış, vuku bulması muhtemel ve aktüel planda kalındığı zaman gösterilemez bilginin (mücerred bilgi) temini ve yaygınlaştırılması gereğiyle birlikte kendini empoze ederse, yapılacak şey, “Macar İhtilâli”nde olduğu gibi, bahaneler çerçevesindeki vesilelere sarılma zorunluluğunu doğurur.

Gelişen bir şuur halinde aynı bakış açısının değişik kademeleri ve yönlerini belirten eserlerimiz, iç ve dış düşmanımızı da işaretleyen, başvurulacak ve eleştirilerek ders çıkarılacak (Büyük Doğu’dan sonra) tek belgesel niteliğiyle ortada; ister yorum yapmak için, ister bizim bakış açımızın “sistemli hareket” çerçevesindeki mücerred bilgisini temin etmek için. Bu bakımdan eserlerimiz bütünüyle göz önünde tutulabilmeli.

 

B) TEMEL SORULAR

Mensup olunan dünya görüşünün şuur seviyesi, buna bağlı ihtilâlin oluş tekniği bilgisi ve kullanılacak maddi ve manevi imkanlar, bir örgütün siyasi, askeri, kültürel tercihlerini yönlendirir, tayin eder, sınırlar. Bu bakımdan, meseleyi kitleye kabul ettirme, yayma ve tatbik kaygısından önce, kabul ettirilecek, yayılacak ve tatbik edilecek olan ortaya konmuş olmalıdır; akordsuz sesler çıkarmaktan başka marifeti olmayanlar bunu anlasın.

Mücadele ilkeleri, hiç bitmeyen intibak, yeni oluşumları anlamak, bunu kolaylaştırmak ve tavır alabilmek için kullanılmalı, kullanılabilmelidir; ihtilâl-inkılâbın hem gayesi ve en önemli vasıtası, şuurlanma doğrultusunda yapılan yatırım; eğitimdir. “Beklenen Neslin Vasıfları” çerçevesinde belirtilen keyfiyete erme çabasının gerekliliği…

İşte, bir türlü ikna olmamakla (!) şahsiyet bulanların, meseleyi çözmeye çalışmaktan çok kendini mesele haline getirmeye çalışanların, ikna olmanın veya şüphe etmenin kültürel şartlarına malik değilken güya gidilen yönden emin olmama maskesi arkasında bir türlü ele geçmemenin zevkini (!) çıkaranların, evet ancak bunların dışında kalanların cevaplandırabilecekleri sorular:

1) Hangi cephelerde, hangi imkanlarla mücadele verilecektir?

2) Hangi araçlar temin edilmesi gereği bakımından hedef mahiyetindedir? (Her adımda gözden geçirilecek olan soru)

3) Nasıl ve niçin?

Metod, çizgi, biçim, şekil, tayin edilen hedefe gidişte “nasıl”ın davası. Sistem, sistemli hareket, teori, işin muhtevası olarak “niçin”in davası. Her ikisi birarada iç ve dış bütünlüğün esasını teşkil ederler.

4) Hangi imkanlar hangi usullerle temin edilebilir, temin edilmelidir?

5) Kimin etrafında halkalanılacaktır?

6) Nasıl bir işbölümü gerçekleştirilecektir?

 

C) EVRİM VE DEVRİM DÖNEMİ

Evrim ve devrim dönemi; toplumun ihtilâlci “durum”u ve ihtilâl “hareketi” açısından…

Bu arada; ruh kutbu–nefs kutbu, iç oluş ve dış oluş ilişkisi, kemmiyet ve keyfiyetin birbirine dönüşümü ve ilişkisi, ruhi muvazene ve ahlâk ilişkisi gibi içiçe ve son derece mühim meseleleri “Kültür Davamız” isimli eserimizde açıkladığımızı belirterek bir hatırlatma yapalım:

İnsan ve toplum için ihtilâl “ruhi muvazene”nin bozuluş ve yıkılışını belirttiği gibi, bunun dış plandaki tezahürlerinin anlamını da kuşatır. Şuurdaki bu bozuluş ve yıkılış tohumun çatlaması ve ağaca doğru gelişimi şeklinde bir oluşum süreci belirtebileceği gibi, tam tersi; statikleşme ve kabuklaşma süreciyle bir çürüme ifadesi de olabilir. Birinci durumda eşya ve hadiseye ait yeni verilerle şuurun zenginleşmesi neticesi bir inkılâbdan bahsedilirken, ikinci durumda; eşya ve hadiseye ait yeni verilerin “şuur” terkibinde yeni terkibe ulaşamaması ve çözülüş, veya, eşya ve hadiseler karşısındaki sağır şuurun “zapt” görevini yerine getirememesi; kabuklaşma ve çürüyüş vardır. Birincisiyle “müsbet”, ikincisiyle “menfiliği” gösterici iki yön…

Burada “müsbet” ve “menfi” iki yön ifadesinden bir dünya görüşü kastedilmediği anlaşılmalıdır. Maksat, ister “nefs”, ister “ruh” kutbuna bağlı insan ve toplum olsun, “ruhi muvazene-denge” seyrinin niteliğidir; ruhi muvazenenin yeni veriler ışığında devamı veya çöküşü…

Buna göre evrim ve devrim dönemini, toplumun “ihtilâlci durumu” ve varolan “ihtilâl hareketi” açısından görmemiz ve değerlendirmemiz gerekiyor.

Bir toplumun kemmiyet (nicelik) ve keyfiyet (nitelik) değişimi, “ruhi muvazene” bozulmaksızın değişiyorsa, burada evrim söz konusu olur. Eğer bu değişim toplum sisteminin iç sürecinden süzülen bir ruhi muvazenesizliğin tezahürlerini aksettiriyorsa “devrim durumu” söz konusudur. Devrim durumuna kadar geçen süreç, ihtilâl hareketi açısından evrim dönemidir.

Bir toplumda “ruhi muvazene-denge” bozulmadan, ve bunun tezahürleri halinde, psikolojik, siyasi, iktisadi, idari, sosyal, kültürel vs. dengeler, (tek kelimeyle ahlâk ve bunun şubeleri halindeki dengeler) bozulmadan, kısaca iç ve dış şartlar olgunlaşmadan ihtilâl gerçekleştirilemez; bir ihtilâlci hareketin (mücadele teori[si] ile) niteliğini belirttiği oluş sürecine göre hareketi, “evrimci” veya “devrimci” bir mahiyet arzeder.

Mühim bir mesele: Yukarıda, bir toplumun kemmiyet (nicelik) ve keyfiyet (nitelik) değişimi, “ruhi muvazene” bozulmaksızın değişiyorsa, burada “evrim” söz konusudur, dedik. Ancak hemen anlaşılacağı gibi, bu “ruhi denge” değişimi bir evrim süreci belirtirken, “ruhi denge”nin niteliğinin değişimi (ruh kutbundan nefs kutbuna veya nefs kutbundan ruh kutbuna) şeklinde de görülebilir ki, bu dengeden dengeye evrimle geçiş bir ihtilâl ifadesine de varabilir.

Diğer taraftan; bir toplumda “ruhi muvazene” bozulmasıyla şartlar “devrim-ihtilâl” durumunu gösterirken, ihtilâli yapacak örgüt, kadro, ihtilâl ideolojisi (ihtilâlci şuur) vs. yoksa ihtilâl gerçekleşemez. Bu durumu evrimci geçişi de içine alıcı bir değerlendirme halinde dövizleştirirsek; ister evrimci ister devrimci bir ihtilâl-inkılâb söz konusu olsun, ihtilâl (hem hareket, hem de keyfiyetiyle) onu yapanlarla gerçekleşir. İhtilâl bir aksiyon mevzuudur, kendi kendine gerçekleşmez.

Evrim döneminde devrim dönemi hareketleri ne kadar geçersizse, (ki, ihtilâlin iç ve dış şartları gerçekleşmeden ihtilâlin yapılamayacağını belirttik.) aynı şekilde, devrim döneminde evrim dönemi hareketleri (strateji ve taktikleri) o kadar geçersizdir.

Evrim ve devrim dönemiyle, evrim ve devrimci-ihtilâlci hareketleri, belirli dönemlerde içiçe görebiliriz. Kanun ve şiddet yolu imkanlarının içiçe kullanıldığı dönem.

 

D) EVRİM VE DEVRİM DÖNEMİNDE STRATEJİ VE TAKTİK NİTELİKLER ÜZERİNE

Mücadele evrim ve devrim dönemi şartları içinde bellibaşlı üç safha ve bu safhalara uygun strateji ve taktikler ihtiva eder.

Birinci safha: Güçler dengesi içinde yerini alma ve savunma safhasıdır.

İkinci safha: Denk kuvvet haline gelme ve savunmadan saldırıya geçiş safhasıdır.

Üçüncü safha: Dengede ağırlığı ele alma ve taarruz safhasıdır.

Buna göre:

Birinci safha, stratejik ve taktik planda hâkim olan karakter savunmadır.

İkinci safha, stratejik savunma–taktik taarruz ile, stratejik taarruz–taktik savunma şeklinde, birinci safhadan ikinciye, ikinci safhadan üçüncü safhaya geçişi ifade eder.

Üçüncü safha, stratejik taarruz–taktik savunma ile, stratejik taarruz ve taktik taarruz safhasıdır.

Ancak dikkat edilmelidir ki hayat bizim tecrid ve tasniflerimize uymaz. Değişmez stratejik ve taktik hedefler yoktur. Taktik hedefler bazen stratejik bir önem taşıdığı gibi, bazen de aksine stratejik hedefler alelâde taktik unsurlar hâline gelir.

İhtilâlci güçlere, son büyük stratejik gaye olan iktidarın ele geçirilmesi amacına dönük olarak bütün olaylardan ve bütün şartlardan yararlanmak imkanını veren şey, bu unsurlardan her birinin “gerektiği yerde gerekeni yapma” şuuruyla incelenmesidir. İş, gerektiği yerde gerekenin ne olduğunu kestirebilmede.

Teori, plan, strateji, taktik, ilke vesairenin iyi olup olmadığı, durumu ve hareketi aydınlatma hususundaki faydasından takip edilebilir.

Strateji ve taktikten, plan ve programdan, ilkeli hareketten ve ilke tesbitinden, olandan hareketle davranış olması gerekenden vs. bahsediyoruz. Oysa en önce sorulması gereken şu: Bütün bunları kim yapacak? Kanun koyucunun olmadığı yerde kanundan, kanunun olmadığı yerde kanunun uygulanmasından bahsedilemez. Bu meseleyle ilgili; örgütün yetkili organı ve bu organın yetkilerinin sınırı nedir?

Herkes atmasyoncu onbaşı tavrıyla strateji, taktik, tavizsiz çizgi vs. bahsedemez, bu örgüt işidir. Örgütün kendi içindeki tartışmaları bir yana bırakırsak, buna karşı olanların bir örgütleri yoksa, bunlar doğru siyasi çizgi, mücadele biçimi vs. gibi meselelerden bahsedemezler.

 

E) MÜCADELE TEORİSİ – MÜCADELE PLANI – STRATEJİK PLAN – TAKTİK PLAN

Mücadele teorisi, mücadele planı, stratejik plan ve taktik plan, keyfiyetten kemmiyete doğru bir sıralanma ve derecelenmeyi ifade eder; davranış olması gerekenden davranışa doğru bir sıralanma ve derecelenme…

MÜCADELE TEORİSİ: Mensup olunan dünya görüşünün şuur kıvamıyla ve iç ve dış şartların, sahip olunan imkanların, hedef ve vasıta ilişkilerinin objektif tahliliyle varılan soyut (mücerred) düşüncedir. “Olanın” imkanlarından hareketle, “oluşun” mahiyetine nüfuz etme gayesi bakımından bir “olması gereken”i ifade eder; mücadeleye katılanların hareketlerini düzenleme ve değerlendirmeye ait bakış açısı… Mücadele teorisinin, mücadelede “oluşun” yeni verileri ile tekrar tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini gözönünde tutarak, imkan ve araçların mücadelenin amacına (iktidar amacına) yönelik olarak kullanılmasıyla uğraştığını belirtelim.

MÜCADELE PLANI: Mücadele planı belirli bir zaman içindeki siyasi çizgi, gerçekleştirilmesi istenenin (muhtevanın) döküleceği kalıp halinde mücadele şekli, siyasi çizgi ve mücadele şekline uygun mücadele biçimi halinde, bütün iş ve oluşları kapsayıcı bütünleştirme işlemidir. Bu plan, mücadele programına tekabül eder ve bu program sayesinde hareket bütünlük kazanır. Bu programla elde edilmek istenen netice, programın nihai gayesidir ve programın uygulanış safhasında elde edilmek istenen neticeler ise nihai gaye içinde erimesi gereken ara hedeflerdir.

STRATEJİK PLAN: Toplumdaki kuvvet ilişkilerinden hareketle, toplumsal “oluş” sürecinin ahlâki niteliğinin belirtilmesine (ki, bize belirli bir tecridle (soyutlamayla) elde edilen norm olarak ilkeyi (şiar) kazandırır) strateji denir; strateji geleceğin perspektifi olarak yönlerin tayinidir ve somut (müşahhas) program ister. Bir mücadelenin (belirli bir mücadelenin), ne zaman, nerede ve hangi güçlerle verilmesi gerektiğini tayin eden bu stratejik plandır.

TAKTİK PLAN: Toplumsal “oluş” sürecinin (kademeleri)nin ve özelliklerinin belirtilmesi ve buna uygun mücadele ve örgüt biçiminin belirlenmesine taktik plan denir. Şuna dikkat edilmelidir ki taktik, stratejinin tabi kolu ve son gereği olarak, kısa dönem içindeki “tatbik” mevzuunu içerir. Tatbik sırasında mücadelenin gereklerine göre davranışlar ve davranışların düzenlenmesi taktik içindedir.

Taktik ve taktik başarıların sonuçları, stratejinin değerlendireceği araçlardır.

İçinde bulunduğumuz durumda uygulanacak taktik (davranışları) hareketleri doğrudan doğruya güç ilişkileri üzerinde yapacağımız somut çözümlemelerle bulabiliriz.

İLKE VE ŞİAR: “İlke objektif bir gerçeğin sonucu olduğu zaman objektiftir, yani herkes için eşit ve geçerlidir. Buna karşılık, sübjektif ilişkileri içerdiği ve dolayısıyla sadece onu kendisi için yapmış olan kimse bakımından bir değer taşıdığı takdirde, ilke sübjektiftir ve bu halde ona genellikle şiar denir.” (Savaş Üzerine — Clausewitz)

STRATEJİ İÇİNDE TAKTİK VE TAKTİK OLARAK TAKTİK: Strateji ve taktik genellikle kullanıldığı yere göre bir mânâ ifade eder ve bir yerde stratejik bir mânâ ifade eden bir durum, daha geniş bir bakış içinde taktik ifadesi içindedir. Bu bakımdan strateji ve taktiğin yüklendiği mânâyı mevzuunun özelliği içinde görmelidir. Bazı hareketler de, bakış açısı değişmediği halde, hem strateji ve hem de taktik içindedir.

Strateji içinde taktik, stratejinin tayin ettiği ve tatbikin gerçek anlamını teşkil eden amacın gerçekleşmesidir. Taktikte belirli bir anın gereğini yerine getirme vardır.

Strateji içinde taktik: Buna göre “oluş” süreci içinde, içinde bulunduğumuz basamağın iniş mi çıkış mı belirttiği, ricat veya savunma mı gerektiğini belirtir.

Taktik olarak taktik: İçinde bulunduğumuz basamakta (ricat veya savunma) en uygun mücadele (döğüş) ve örgüt biçimlerini gösterir. Mücadele ve örgüt biçimi, uygulama ve sonra kitlelere benimsetme yollarını belirtir.

Kaynak: Salih Mirzabeyoğlu, Tarihten Bir Yaprak, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2022, s. 63-77.

İBDA Külliyatı’ndan: İDEOLOCYA VE İNKILÂP (Marifetname – 8. Levha)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

DAHA FAZLASI