Muhyiddin-i Arabî’den ‘İlâhî Tedbirler’

198

TAKDÎM

Bu özleştirme, evliya kelâmının şerhinden yalnızca bir bahse yaklaşma denemesi… Doğrusu, doğrudan evliya kelâmı için böyle bir denemeye teşebbüs etmek nefsim adına haddi aşmak olur. Hem o velî ki, Şeyh-i Ekber nâm Muhyiddin-i Arabî Hazretleridir; sevenleri de, muarızları da ekseriyetle ifrat ve tefrite düşmüştür… Çok şükür ki, “İslâma Muhatap Anlayış”a muhatabız…

Evliya kelâmı…

Yepyeni bir dünya medeniyetini hâmil Büyük Doğu-İbda fikriyatının oluşumunda evliya kelâmının yeri…

Nedir?

[“Kelâm söz söyleyenin ilim, kaza ve hükmü seviyesindedir… Bu bir bedahet!..

İnsan kendisini sözün iç mânâlarına vermelidir; sözleri dış yüzünden dinlemekle bir şey olmaz. Kelâm’ın bir cemâli vardır ki, Hak onu inayet ettiklerine gösterir… Bu da bir bedahet!..

“Zamanüstü” diye vasıflandırdığımız evliya kelâmını yukarıdaki ölçüler ışığında değerlendirdiğimiz zaman söylenecek olan şudur; tasavvuf kaâl değil, hâldir ve hâlin “zamanüstü” hakikatini yaşayanların sözleri, bu bedahete yaklaştıkça görünen apaçık bedahetlerdir… O zaman da fikir, nazar, delil ve ispat kıymetten düşer!..

Bu tesbitler, ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanın “varoluş gayesi”ne nisbetle insan ve toplum meselelerine çözüm getirebilme işaretlerini kapsarken, anlaşılıyor ki, evliya kelâmı kıvılcım kapılacak terkibî hükümler ve vahidler niteliğindedir; ve PEŞİN FİKİR’e mevzudur!..

Dikkat ediniz; bir hayâ inceliğiyle “teorik ve ideolojik vahitler” demiyorum!” (S. Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatap Anlayış, s.48-49)]

Salih Mirzabeyoğlu’nun “bir hayâ inceliğiyle” demediğini, bu eseri okudukça işitiyorsunuz… Şeriatsız tarikat olamayacağına ve bu dünyanın ahiretin tarlası olduğuna nazaran; büyüklerin kelâmının cemâli, Allah ve Resûlü’nün ölçüleriyle nefes alan yepyeni bir medeniyetin kurucularına ve yeni bir dünya düzeninin kurmaylarına neler söylemez!..

“İlâhî Tedbirler”…

Orijinal adıyla “et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi’l-İnsâniyye”…

Şeyh-i Ekber, “Tedbîrât-ı İlâhiyye” adlı eserinin yazılmasına sebep olan hadiseyi ve eserin kaleme alınış gayesini aynı eserinde şöyle anlatıyor: “Şeyh Ebű Muhammed el-Műrűrî’yi ziyaret ettiğim vakit onun indinde Hakîm’in Zülkarneyn (İskender) için, birlikte sefere çıkmaya kudreti olmadığı vakitte, okuyup istifade etmesi için tasnif ettiği “Sırru’l-Esrâr” kitabını buldum. Ebű Muhammed bana dedi ki: Bu müellif dünyevî memleketin idaresini göz önünde bulundurmuştur. Ben senden, kendisinde bizim saadetimiz bulunan ve bu dünyevî memlekete tekâbül eden insanî memleketin siyasetini yazmanı isterim. Ben de onun isteği üzerine bu kitabı te’lif ettim. Hakîm’in kendi kitabına tevdî ettiğinden daha çok, mülkün tedbiri hakkında bilgi ve mânâyı bu kitaba tevdî ettim. Burada Hakîm’in “büyük mülk”ün tedbir ve idaresi hakkında gaflet ettiği birtakım şeyleri de izhar ettim. Bunu Műrűr (Mevrűr) şehrinde dört günden daha az bir zamanda tamamladım. Onun kitabının büyüklüğü bu kitabın dörtte veya üçte biri kadardır. İşte bu kitap meliklerin hizmetkârlarına, hizmetleri esnâsında ve âhiret yolunda gidene de kendi nefsinde fayda sağlayıcıdır. Ve herkes kendi niyeti ve kasdı üzerine haşrolunur. (Age, 69-70)”

Eserin mütercimi ve şârihi…

Ahmed Avni Konuk…1868 İstanbul doğumlu… Mevlevî… Hukukçu… Hânende ve bestekâr… İlk eseri 28 yaşında yayınlandı… Tasavvufî eserleri: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Fîhi Mâ Fîh Tercemesi, Füsûsü’l-Hikem, Terceme ve Şerhi, Tedbîrât-ı İlâhiyye Terceme ve Şerhi… 1938’de İstanbul’da vefat etti; Merkez Efendi Kabristanı’nda medfûn…

Eser, 22 bâb ve terceme ve şerhiyle birlikte 450 sayfa… Yayına hazırlayan: Doç. Dr. Mustafa Tahralı… Yayıncı: İz Yayıncılık… Müellifin el yazısıyla 814 sayfa olan terceme ve şerhin orijinal metni Konya Mevlânâ Kütüphanesi 4522 numarada…

13. BÂB

KUMANDANLAR VE ORDULAR VE ONLARIN MERÂTİBİ BEYÂNINDADIR

Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî, zâhir ve bâtın âlemini “çadır”a; maddî ve manevî orduları da çadırı tutan “direk” ve etrafına çakılan “kazıklar”a benzetiyor. Bir başka teşbihle buyuruyorlar ki: Mülk (zahir ve bâtın âlemi) “hâne” gibidir. Ve “hâne”yi tutan “dört duvar” veya “direk” lâzımdır. Ve bunlar, insan olma devletine (mülk-i vücűd-i insânî) erenlerde şükrü izhar eden vasıflar ve yüksek bir ahlâkî donanımdır.

Sen, ey büyüklerin efendisi! O vasıfların ve o ahlâkın şâhikası ve en seçkin parçası olan şu dört huyu (hulk) seç ki, varlık devletinin (mülk-i vücûd) felekleri onların üstünde döner ve saltanatın onların vasıtasıyla sürer. Orduların geri kalan kısmı (diğer üstün vasıflar ve sair ahlâk), bu dört vasıf ve huyun emri altındadır. Dikkatini bu dört vasıfta yoğunlaştır ki; bunlar senin varlık devletini koruyup kollayan mânevî (ruh, kâlp, hafî, ahfâ..) melekelerdir.

Biz bu vasıfları iki emir ve oluştan dolayı dörtle sınırladık.

“Dört” sayısı, basit sayılarda, yani “birler hanesi”nde ikinci asıl sayıdır. Birinci asıl sayı “bir”dir. Bütün sayılar “bir”den doğar. Meselâ 1+1=2 ve 1+1+1=3… şeklinde sonsuza kadar gider. Ve “bir”den “on”a kadar olan sayı sıralaması, sayı terkibinde sonsuza kadar asıldır. Meselâ “on” sayısından sonra yine “bir”den başlanıp “onbir”, “oniki”… diye gider. Basit sayılar içinde “dört”ün ikinci asıl sayı olmasının sebebi ise, “dört” sayısı, “on”a kadar, kendinden küçük ve büyük sayıları ihtiva eder. Meselâ, kendisinden küçük olan 1,2 ve 3 sayılarını içerir ve kendinden büyük olan 5,6,7,8,9,10 sayılarını da bu güçle kuşatır. Yani 4+1=5, 4+2=6, 4+3=7, 4+1+3=8, 4+2+3=9, 4+1+2+3=10 olur. Çünkü dört sayısı 1’i, 2’yi ve 3’ü hâmildir. Birler hânesinde, hâmil olduğu sayılar kendine eklendiğinde bu neticeyi veren aynı özellikte başka bir sayı yoktur.

[Tedâisi: “Varlık yalnız Bir’dedir, toplam bölüm hep birde…/ Devam eden yalnız bir, sayıda dört tekbirde…” Necip Fazıl]

 

İşte bu hikmeti taşıdığı için biz “dört”ü seçtik. Bu dört sıfat, varlık devletinde sair sıfatları ve kuvvetleri hâmildir. Öyleyse, bu dört sıfatın, dört duvarın hâneyi tuttuğu gibi, devleti ikâme (ve idame) ettiklerini biliyoruz. “Hamele-i Arş”, Kıyamet Günü’nde, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de (Hakkâ, 69/17) buyurduğu gibi sekiz oldu. Zira, Kıyamet Günü’nde bâtın zâhir olur ve kuvvede olanlar fiile gelir. Buna binâen, bugün dört olarak zâhir olan Hamele-i Arş’ın bâtınındakiler de zâhir olacağından toplamı sekiz olur.

………………..

Vasıfların özünü dörde tahsis edip sıralamanı emretmemizin bir başka sebebi de şudur ki, senin devletine sağ, sol, ön ve arka olmak üzere ancak dört taraftan halel ve fesat gelir. Kur’an-ı Kerim’de (A’râf, 7/17), sana halel ve fesat gelecek bu dört tarafın beyan buyrulduğu âyet-i kerîme, Allah’a karşı düşmanlığa cüret eden İblis’in ifadesini nakilden ibarettir.

………………..

Mademki sana ancak bu dört yönden fesat geliyor, o hâlde ileride zikredilecek olan dört seçkin vasıftan her birini (tâbileri ve askerleriyle birlikte), bu dört cephede görevlendir ki varlık devletini muhafaza ve müdafaa etsinler. Ve sen de mülkünden emin ve rahat olarak ölene dek yaşayasın. Zira şeytan senin düşmanındır ve düşmanın çok hilekârdır. Gerçeği; kuvvet ve kudreti yoktur ama seni hainlik ve hile ile tamaha düşürerek aldatır. Eğer sen, maddî ve manevî zenginliğini sakınmadan kullanır ve bu dört vasfı üzerine denetleyici kılarsan işlerin kurtulur ve intizam kazanır. Düşman (İblis) sana ne zaman ve ne taraftan gelirse gelsin, geldiği yerde, senin hakkındaki kötü emellerine kavuşmaktan kendisini men eden bir muhafız alayı bulur.

Şimdi… Bu dört vasıftan biri olan korkuyu (havf) sağından; ikinci vasıf olan ümidi (recâ) solundan; üçüncü vasıf olan bilmeyi (ilim) önünden; ve dördüncü vasıf olan düşünceyi de (tefekkür) arkandan görevlendir. Devletinin dört sınırı bu muhafızlarca tutulunca, düşman sağından gelse “havf”i askerleriyle beraber karşısında bulur, onlara savaş açmaya ve bu engeli aşmaya gücü yetmez. Diğer cepheler için de bu böyledir…

Sağ taraf cennet, sol taraf cehennem mevzii olduğu için korku erlerini sağda, ümit erlerini de solda görevlendirdik. Düşman sağ taraftan geldiğinde şehvet ve lezzetten ibaret olan dünyevî cennet (cennet-i âcile) ile gelir. Bunları hoş ve ziynetli gösterip sana sevdirir. Meselâ zina, livâta, haram içkiler, kumar, hırsızlık ve hayvanî özgürlük gibi nefsin haz ve lezzetine hizmet eden fiilleri gösterir. Ve sana bunları kabul ettirmek ve işletmek için sahte mantık binaları kurar. Meselâ zinanın haram olmasındaki hikmet daha çok “neslin muhafazası için” diye mi biliniyor; düşmanın sana “çocuk olmadıktan sonra şehvetini gidermede nikâhlı karın ile yabancı bir kadın arasında ne fark var?” der. Hele eşcinsel ilişkide çocuk olması ihtimali bile yoktur… İşte buna karşı ancak “havf” ile karşı durulur. Bu korkunun makbûl olanı elbette Hak’tan korkmaktır. Halktan çekinmek de insanı kötü işlerden alıkoyar ama; halkın olmadığı bir tenha elbette bulunur… Bu kitapta bahsedilen “havf” ancak Hak’tan korkmak ve çekinmektir ki O’nun olmadığı yer yoktur.

Ve düşman sana sol taraftan dünya hayatının elem ve ızdıraplarıyla saldırır. Eğer orada “recâ” ve kurtuluş ümidi yerine korku ve endişe bulursa, Allah’ın rahmetinden ye’s ve ümitsizlik hasıl olur. Bu ise küfürdür. Ve bu ümitsizlik artarak intihara sebep olur. Böylece düşman, dünya ve ahiret devletini ifsat ederek amacına ulaşır. Demekki herşeyi yerli yerinde kullanmak gerekir.

[Tedâisi: “Gerekeni gerektiği yerde yapmak…” (S. Mirzabeyoğlu)]

Eşyayı mevzilerine vaz’etmek hikmettendir.

[Tedâisi: “Zulüm, eşyayı -şeyleri- ait olduğu yerden başka bir yere koymaktır…” (S. Mirzabeyoğlu)]

İnsan için Hak korkusu, asker için silah gibidir. Asker düşmana karşı çıktığı veya düşmanla karşılaştığı zaman silahını kullanır. Bunun dışında, hiç lüzumu yokken silah kullanır ve lüzumsuz davranışlarda bulunursa herkes onunla alay eder, aşağılanır. Kendisiyle alay ettiren insan akılsız ve cahildir.

Düşman sana soldan geldiğinde ümitsizlik, ye’s ve Allah’a sű’-i zanla gelir ve bu hâl seni düşmanlığa sevkeder; mantığın imanını yener, helâk olursun. Meselâ İblis sol taraftan gelip şöyle der: “Sen kalabalık bir ailesin. Fakr-u zarűret içinde onların iaşelerini lâyıkıyla temin edemiyorsun. Rızkını temin için çalıştığın hâlde muvaffak olamadın. Beş vakit de dua ettiğin hâlde Cenâb-ı Hak senin için bir rızık kapısı açmadı. Sen mü’min olduğun halde bu büyük sıkıntıyı çekip duruyorsun. Öbür taraftan Allah’a küfür ve isyan içinde olanlar ferah ve refah içinde… Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de (Feth, 48/25) “Eğer siz zâil olsanız, elbette biz kâfirleri ta’zîb eder idik” buyurduğu hâlde, küffârı hoşnut edip mü’minlere azap ediyor.” Buna mantığın evet der, oysa böyle bir itikat, dünya ve ahirette helâkin demektir. Eğer sol tarafta ümit (recâ) olursa düşman geldiği zaman onu karşısında bulur. Ve sen dersin ki: “Sübhân olan Allah’ın beni bu hâle koymasında gizli bir lütűf; kafirleri bol bol nimetlendirmesinde ise elbette gizli bir kahr vardır… Dünya hayatı ne kadar zahmetli olursa olsun çabuk geçer. Ama Ahiret sonsuzluk yurdudur. Cenâb-ı Hak kullarına sabır ve tevekkül tavsiye buyuruyor. Ben sebeplere tutunmaya devam ederek sabır ve tevekkül ederim. Elbette ilâhî lütuftan bir rahat ihsan olur. Ama ben Hakk’ın rahmetinden ümidimi kesersem kâfir olurum…”

………………..

Ve düşman ön taraftan sözün zâhiri ile gelir. Sözün dış yüzünden tescim (cisimlendirme) ve teşbihte bulunur. Düşmanın böyle gelişine karşı ise ancak “ilim”le karşı durulur. Meselâ düşman sana ön taraftan gelip der ki: “Allah (Tâhâ, 20/5) ve Resűlünün buyurduğu üzere, Cenâb-ı Hak insan sűretinde, Arş’ın üzerinde bağdaş kurmuş oturmaktadır.” Evet, bu gibi ayet ve hadislerin zâhirinden çıkan mânâ budur. Oysa bu, herşeyden münezzeh olan Allah’a cisim biçmek ve mekân tahsis etmek olup apaçık küfürdür. Bu zahirî söze karşı ilimle mukâbele edersin: [“Rahmân, Allah’ın kuşatıcı isimlerindendir ki O’nun tahtında nâmütenâhî esmâ vardır. “Arş” ise, “âlemin en faziletli parçasıdır…” (İmam-ı Rabbani, 324. Mektup)] ve Allah’ın varlığından zâhir olmuştur. Allah nihayetsiz isimlerinin zahirini bu oluş mertebesinde izhâr etmiştir. [“Zıllardan herhangi bir zıllın zuhuru, hakikatte Yüce Hakkın zuhuru olmaz ki, onun için -İstiva- ibaresi kullanılsın… Bundan başka, ondaki zuhur dâimî olup hiçbir şekilde araya perde girmemiştir. Yerin ve semâların nűru, her ne kadar Sübhân Hak ise de; lâkin bu nűr, zilâl hicaplarına makrundur. Yüce Hakkın onlardaki zuhűru, zılliyet tavassutu olmadan olmaz…” (A.g.m.)] İşte tasavvuf ilmine dayanan bu cevaplar karşısında İblis hiçbir şey elde edemeden defolur gider.

………………..

Ve düşman arka taraftan şüphe ile ve fasit hayallere dayanan işlerle gelir. Bunu da “tefekkür” karşı çıkıp def eder. Zira, İblis tarafından ilka edilen şeylerin şüphelerden ve fasit hayallerden olduğunu anlayacak kadar tefekkürde derinleşilemezse, hakîkat zannedilir. Bunun neticesinde varlık devleti zâhiren ve bâtınen helâk olur. Meselâ keşfe dâir kitapları mütalâa ile meşgul olan bir sâlike İblis arkasından gelip der ki: “Âlem, ilâhî isimlerin tecelli yeridir. İlâhî isimler ise ta’til kabűl etmez. Binâenaleyh kıyâmet-i kübrâ ile âlemin şekil ve şemali bozulunca ilâhî isimlerin tecelligâhı da kalmaz; ilâhî isimlerin muattal olması lâzım gelir. Öyleyse kıyâmet-i kübrâ hakkındaki âyetlerin başka mânâlar taşıması gerekir. Yani ilâhî isimlerin muattal olmaması için, zannettiğin gibi bir kıyametin kopmaması ve bu alemin olduğu gibi devam edip gitmesi gerekir.” İlk bakışta hakikate uygun görünen bu fikrin şüpheden, fasit bir hayâlden ibaret olduğuna şüphe yoktur. Tefekkür edersen dersin ki: “Âlem ve Âdem sűret-i Rahmân üzeredir. Âdem’in kıyâmeti öldüğü zaman kopar. Halbuki efrâd-ı âdemiyeden birinin kıyâmeti kopmakla Hak Teâlâ hazretlerinin sűret-i âdemiyedeki tecellisi münkati (kesilmiş) olmaz. Belki birinin kıyâmeti kopar yerine diğeri kâim olur. Âlem dahî böyledir. Nihayetsiz fezada sayısız ve hesapsız şehâdet âlemleri mevcuttur. Bunlardan birinin sűreti bozulup kıyâmeti kopmakla Allah Teâlâ hazretlerinin şehâdet âlemleri sűretindeki tecelliyâtı muattal olmaz. Binâenaleyh bu şehâdet âlemlerinden birisi olan âlemimizin kıyameti elbette kopacaktır. Kur’an-ı Kerîm’in sarâhatini te’vîle aslâ mahâl yoktur. Kıyâmet-i kübrânın vukűu ile arzın başka bir sűrete tebeddülü ve mahlűkâtın âhiret yurdu üzerine inşası şek ve şüphe edilecek bir şey değildir. (Ankebűt, 29/20) âyet-i kerîmesi bunun kat’î delîlidir.” İşte bu gibi tefekkür yoluyla, düşman tarafından arkadan ilkâ olunan şeylerin kat’î nasslara karşı şüphelerden ve fâsit hayâllerden ibâret olduğu anlaşılır. Şu da unutulmasın ve hafife alınmasın ki: Bütün bu tedbirler ve muhâkemât ilim sayesinde gerçek olur. Cehâlet her hususta helâk sebebidir.

İmdi… Senin kuvvetin ve sultânın olan bu varlık şehri için savaşta, düşman ancak bu saydığımız dört cihetten yol bulur ve saldırır. Eğer sen bu saydığım dört hususî vasfı yerli yerine koyup tertîp edersen belden ve varlık şehrin müstahkem olur. Beldenin dört hududunu bunlarla müstahkem kıl ki, düşman onları zorlamaya kâdir olmasın.

………………..

Varlık devletinin zarar görmemesi ve ifsat olmaması için zikrettiğimiz vasıflardan herbirini yerinde kullan. Ki Allah, herbiri bir kumandan mesâbesinde olan bu vasıfları sana âmâde kıldı. Bu vasıfların herbirinin bir emîri vardır. Bu emir serhadde vekilleri ve bilgeleriyle birlikte nöbet tutar. Ve sen daima tetikte olup düşmanın sana hangi taraftan geldiğine bakarsın; nereden gelirse gelsin o tarafın emîrini davet edip tâbileriyle birlikte düşmana mukabele etmesini emredersin. Ve o emîrin himmeti sana yeter.

Sen! Ey büyüklerin efendisi!.. Bizim açıkladığımız bu hakikatleri, izâfî varlık âleminde tahkik edip zevken idrâk et; ve mârifetini dâimâ tatbik ederek bu tertîbi koru. Allah dilerse mes’ûd ve mesrûr olursun.

Kaynak: Akademya I. Dönem, Sayı 8, Ocak 1998.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!