Göbekli Tepe ve Turna Kuşu Sembolizmi

0
1931

Resmî eğitim ve öğretim kurumlarında geçerli teoriye göre, “din”in medeniyetin bir ürünü olduğu kabul edilir. İnsanlığa dair ilk izlerin bulunduğu ve başlangıç olarak kabul edilen “taş devri” insanları ise “avcı toplayıcılar” olarak nitelendirilir. Daha sonra “neolitik dönem” olarak tabir edilen insanlar topluluğu gelir. Neolitik Dönem insanları, hayvanları evcilleştirme, çanak çömlek yapma, bazı tohumları ıslah etme neticesinde tarım ve çiftçilikle uğraşmışlardır. Bu da yerleşik hayatı ve ilk köyleri, daha sonra şehirleri, uzman işçiliği, krallıkları, yazı, sanat ve bilimi oluşturmuş, tüm bunların neticesinde de dinlerin oluştuğu iddia edilmiştir.

Tarımla uğraşan, hayvan yetiştiren, köyler hattâ şehirler kuran bu ilk Neolitikleri medeniyet kurmaya iten faktörün ekonomik ve ekolojik sebebler olduğu düşünülüyordu. Şübhesiz ekolojik ve ekonomik faktörler gözardı edilemez, fakat ilk itici kuvvetin ekonomik ve ekolojik olarak nitelendirilmesi tarihe materyalist bir bakış açısını da dayatmıştır.

Bir kültür derecesi olarak “Neolitik” isimlendirmesi, 19. yüzyılda, Taş Devri’nin son safhalarını temsil eden taş âletlerin işlenişindeki yeni bir teknolojiyi tanımlamak amacıyla ortaya atılmıştır.

“Neolitik Dönem”in Fırat, Dicle ve Nil gibi büyük akarsu boylarında gerçekleşip geliştikten sonra, başta Avrupa olmak üzere, dünyanın diğer yerlerine yayıldığı ileri sürülmüştür. Bu dönem, Gordon Childe tarafından “Neolitik Devrim” olarak adlandırılmıştı. Childe, bu dönemin önemini vurgulamak için, Neolitik dönemi, sanayi devrimi, şehir devrimi gibi insanlık tarihinde önemli sıçramaların olduğu dönemlerle kıyaslamıştır. [1]

Filistin’de bulunan Eriha bir Neolitik Dönem şehriydi. Konya’daki Çatalhöyük, Nevali Çori ve benzerleri bunların ilk örnekleri sayılmıştır. Neolitik şehirlerin büyük bir kısmının Anadolu topraklarında ortaya çıkması, bütün arkeologların dikkatini bu bölgeye çevirmiştir. Bildiğimiz kadarıyla hâlen, Neolitik Dönem’e âit pek çok yerleşim yeri tesbit edilip kazı çalışmaları yürütülmektedir. “Neolitik devrim, şehir ve dini yarattı” argümanı 19. yüzyıl sonlarından bu yana geçerli bir argümandı.

Fakat Alman Arkeoloji Enstitüsü görevlisi Klaus Schmidt, bütün bu teorileri altüst edecek bir buluşa imzasını attı. Klaus Schmidt, Şanlıurfa’ya 20 kilometre uzaklıkta bulunan bir tepedeki höyükte bulunan “Göbekli Tepe”nin keşfi ile bütün bu iddiaları tersine çevirdi diyebiliriz.

Göbekli Tepe’ye dair, 1960’lı yıllarda Amerikalı bir arkeoloğun tuttuğu notlardan da haberdar olan Schmidt, buranın bir taş ocağına yakın olduğunu anlamıştı. 1994 yılında sürüsünü dolaştıran bir çobanın Urfa’nın Örencik köyü yakınlarında yer alan Göbekli Tepe’de, üzerinde oymalar olan taşlar bulmasının ardından, Alman Arkeoloji Enstitüsü görevlisi Schmidt bölgeyi incelemeye başlamış ve artık hayatının kalanını bu bölgede geçireceğini anlamıştır. Yapılan çalışmaların ardından, bu kalıntıların, Göbekli Tepe adı verilen bölgede yaşayan ”taş devri” insanları, yâni avcı toplayıcı diye tabir edilen insanlar tarafından yapılan “ilk taş devri tapınağı” olduğu, yapılan karbon testleriyle ortaya çıkmış oldu.

Göbekli Tepe, avcı ve toplayıcıların dünyasına âit bir yerdir. Burası gerçekten henüz “neolitikleşmemiştir”. Göbekli Tepe, insanlık tarihi için önemli bir dönemi, Neolitik Devrimi gerçekleştirmek ve şuurlu üretim yoluyla besin sağlamada temel değişiklikleri getirecek çiftçiliğe dayalı bir hayat tarzını keşfetmek üzere olan, avcı bir kültürün çok etkileyici kapanış aşamasını temsil etmektedir. [2]

Prof. Dr. Klaus Schmidt şöyle demektedir:

– «Cilâlı Taş Devri’nde yaşamış insanların, yabanî sığır, akrep, tilki, yılan, aslan, yaban eşeği, yaban ördeği ve yabanî bitki kabartmalarını incelediğimizde, hayvanlarını evcilleştiremedikleri sonucuna ulaştık. Ayrıca, dikili taşların (Stel) üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında bizlere fikir veriyor. Buradaki tapınak, dünyanın bilinen en büyük tapınağı olma özelliğini taşıyor.»

Bütün bu araştırmaların vardığı sonuç, şöyle özetlenebilir: “Din, kültürün bir yan ürünü olamaz.” Bizatihi, çiftçiliğin, hayvanların evcilleştirilmesinin, zanaatın, yazının, kavrama dayalı dilin, kültür sanat ve ilmin ve nihayetinde şehir ve medeniyetin, dinler etrafında oluştuğunun arkeolojik ve ilmî isbatıdır Göbekli Tepe…

Schmidt’in, “Önce tapınak, sonra şehir geldi” sözü, bu anlamıyla, hem tarihî bir söz olarak yerini alırken, hem de Akademik Olimpos’da büyük bir şok etkisi yaptı desek abartı olmaz herhalde. “ŞEHİR DİNİ YARATTI” tezinin çürütülmesi, antropolojiden sosyolojiye, psikolojiden sanat tarihine, dilbilimden tarihî kronolojiye ve birçok düşünce akımına kadar her şeyi etkileyecekti çünkü. Çeşitli mevzuların içiçeliği hâlinde düşünüldüğünde Göbekli Tepe’nin önemi daha iyi anlaşılır kanaatindeyiz.

Stanford Üniversitesi’nden Hodder, Göbekli Tepe hakkında şunları söylüyor:

– «Bu tür yapıların sadece yerleşik hayata geçmiş tarımla uğraşan medeniyetler tarafından yapılabileceği düşünülürdü. Ama Göbekli Tepe her şeyi değiştirdi. Birçok insan bu keşfin her şeyi değiştireceğini düşünüyor. Hayır, her şeyi altüst ediyor. Bütün teorilerimiz yanlışmış. Çok uzun zamandır yapılan en önemli arkeolojik buluş budur!»

Reading Üniversitesi’nden Steve Mithen de şaşkınlığını şöyle dile getiriyor: “Burası insan aklının anlamakta zorlanacağı kadar olağanüstü.”

 Newsweek dergisi ise, hâdiseyi, «birçok arkeolog tarafından “tarihin en büyük arkeolojik keşfi” olarak nitelendirildi» başlığıyla veriyor.

Urfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün ortaklaşa yürüttüğü kazılarda 43 adet T harfini sembolize eden dikili taş ocağı çıkarılmıştır. Ağırlıkları 5-10 ton civarındadır. Boyları 4 metreye kadar değişmektedir.

Jeomanyetik ölçümler, Göbekli Tepe’de en az 20 abidevî yuvarlak yapının bulunduğunu, II. tabakaya âit daha fazla sayıda yapının varlığını göstermektedir. Bu dikili taşlar üzerinde kabartma tekniğiyle yapılan hayvan motiflerinin yanında, çeşitli mücerret semboller bulunmaktadır. [3]

Göbekli Tepe’de, kaya platosu sathında olması beklenen ana tabana, kazılan alanlarda henüz ulaşılamamıştır. Bu yüzden III. tabakanın en eski yapı katmanını temsil edip etmediği ve daha eski yapı derecelerine ulaşılabileceği ihtimali kesinliğe kavuşturulamamıştır. [4]

Göbekli Tepe sakinlerinin “Taş Devri” şartlarında mimarî eser yapacak akıl ve âletlere sahib oldukları ortadadır: Tonlarca ağırlıktaki taşları kesmek, taşımak ve taşların üzerine resim ve semboller nakşetmek için yüzlerce kişinin çalıştığı bu tapınakta, zanaatkârlardan ve yönetici bir güçten oluşan bir organize grubun varlığı da aşikârdır.

Klaus Schmidt ayrıca taşların üzerinde bulunan resim ve sembollerle ilgili, “eski Mısırlıların keşfedip geliştirdiklerine benzer bir durumu Neolitikten beklemesek de, taslaklar hâlindeki bir hiyeroglif yazı söz konusudur burada” demekte ve eklemektedir:

– «Görünüşe göre, Göbekli Tepe, taştan hayvanlar âlemi gibi mitolojik bir dünyanın üyesidir ve görsel tasvirlerle sabitleştirilen hikâyelerin, olayların birer parçasıdır.»

Taşlarda en çok kullanılan figürler: Yılan, tilki, turna kuşu, örümcek benzeri bir böcek, yaban domuzu, arslan… Burada sembolik bir dilin parçaları olduğu iddia edilen mücerret anlamlarda semboller de kullanılmış Schmidt’e göre…

ARKEOLOJİ BİR KAN DAVASI MI?

Klaus Schmidt’in “Göbekli Tepe” adlı kitabının sunumunu gerçekleştiren Mehmet Özdoğan, Göbekli Tepe hakkında şunları söylüyor:

– «Son 10-15 yıl içinde arkeolojide, devrim sayılabilecek kadar önemli gelişmeler olmuştur; bunlar yalnızca görkemli ve güzel buluntularla sınırlı değildir. Düşünce sistemimizde, geçmişe bakış açımızda köklü değişiklikler yapacak kadar önemli olan bu sonuçlar öylesine yenilikler ihtiva etmektedir ki, bunların tam olarak idrak edilmesi ve insanlığın geçmişiyle ilgilenenlere aktarılması için herhalde uzun bir süre gerekecektir.»

Mehmet Özdoğan yine aynı sunumda, Schmidt’in “Göbekli Tepe” kitabında, İngilizlerin büyük arkeoloğu Sir Mortimer Wheeler’in kısa ve öz olarak nitelediği bir sözüne yer vermesine vurgu yapar. Wheeler ifâdesinde şöyle diyor: “Arkeoloji bir bilim değil, bir kan davasıdır”. Bu vurgudan anlaşılacağı üzere, Schmidt, Göbekli Tepe etrafında yapılan Doğu Batı, şu ırk bu ırk, şu din bu inanç, şu düşünce bu akım tartışmalarından rahatsız olmuşsa da, Göbekli Tepe’ye dair son söz, son nokta tabiî ki, “önce tapınak, sonra şehir geldi” sözüyle Schmidt’in hakkı olsa gerek…

Mevzunun bizim açımızdan önemi ise, İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun, “peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı tesbiti-tezi ve bunun neden böyle olduğuna dair varlık, bilgi, oluş, dil, mitoloji, sanat ve sair meseleler hakkında yazdığı ciltler dolusu eser… Şöyle altını çizer İBDA Mimarı:

 – «Kendinden öte bir şey olmak insanın özünde olmasaydı, sanat çabası boş ve mânâsız bir şey olurdu; çünkü bu durumda insan, bir fert olarak da “tamam” ve “olabileceği her şeyi olmuş” olurdu… İnsanın çoğalması, bütünlenme isteği de gösteriyor ki, kendinde kendini aşma memuriyetindedir insan. (…)» [5]

Mukaddes-kutsal olanı kavrayabilme yeteneğiyle yaratılmış insan, sanatı, kültürü, medeniyeti ve bilimi meydana getirebilirdi.

Mukaddes-kutsal kelimesi, Latince “sacer” kavramından türemektedir. Bu kavram da, “var olmak, gerçek olmak” anlamlarına gelen “sak” kökünden türemiştir. Böylece bu kelime, bir şeyin gerçek olması, gerçekleşmesi anlamlarıyla, ontolojik bir anlamı da ihtiva eder.

Aydınlanma dönemi Batılı düşünürlerin üzerinde en çok kafa yordukları kavramdır “mukaddes-kutsal” ve ona dair her şey… Kutsallıktan arınarak aydınlanacaklarına inanıyorlardı. Kutsal derken kastedilen, tabiî ki dinlerdi…

Din araştırmalarının modern anlamda ilmî bir anlayışla başlatılması Friedrich Max Müller tarafından 1900’lerin başında gerçekleştirilmiştir. Müller, “aklın tabiî dini” tanımını ortaya atmış, dünyadaki bütün dinlerin ve dillerin tek kökenden geldiğini, onun da Hıristiyanlığın tâ kendisi olduğunu ileri sürmüştür. Müller aynı zamanda rasyonel düşünceyi yegâne kriter olarak kabul edip evrimci yaklaşımı din alanına uygulamak istemiştir. [6]

İngilizler antropolojiyle işi götürüp “aşağı ırklar” terimini ortaya atmışlardır. Anglo-Sakson antropolojiye tepki olarak kurulan Emile Durkheim’ın başını çektiği “sosyoloji okulu” ise, tabiatüstü (mukaddes) karşıtlığının Batı merkezli olduğunu iddia etmiştir. Ona göre; dinî fenomenlerin ortak özelliğinin “mukaddes ve profan” ayrımına dayanması, dinî fenomenlerin birbirini dışlayan iki kutub türe bölümlenmesini gerektirmiştir. “Mukaddes ve profan”, insan zihnini, her zaman ayrı türler, aralarında hiçbir ortak nokta bulunmayan iki dünya olarak tasavvur etmiştir. Durkheim’ın düşüncelerini yanlış anlamadıysak eğer, tabiatüstü yâni “mukaddes” karşıtlığının merkezinin “Batı” olduğu düşüncesi doğrudur, mukaddes kendinden olmayanı dışlar tâbiri de bizce doğrudur. Başka türlü nasıl gerçekleşebilir ki? Mukaddes olanın her zaman karşısında onun bir karşıtının olması da doğrudur. Burada yanlış olan, “mukaddes” sosyolojinin “PROFAN” kelimesine yüklediği özel anlamdır. Profan: Mukaddes olmayana âit olma durumu. Yâni gündelik rasyonelleştirilmiş pratiğin dışında sembolik bir anlam ifâde etmeyen dünyevî ilimler ve olaylar…

Mukaddes sosyoloji bu teoriyi, Batılı ve kendi tabiriyle “profan zihin yapısını” kutsamak adına ileri sürüyorsa, Durkheim’in söylediği yine doğrudur. Doğru derken, kendini doğrular anlamında. Rasyonel Batılı aklın da, hattâ bütün medeniyetlerin beşiğinin de Doğu dünyası ve dinler olduğunu artık bildiğimize göre?..

Mircea Eliade “Mukaddes–Profan” karşıtlığı yerine, Homo Religiosus – Profan Seküler insan tabirini kullanmış ve mevzuyla alâkalı şu tesbitte bulunmuştur:

– «Bu dinsiz insan, homo religiosusun soyundan gelmekte ve istese de istemese de onun eseridir. Başka bir deyişle profan insan, istese de istemese de dindar insanın tavrının izlerini hâlâ muhafaza etmektedir. O ne yaparsa yapsın homo religiosus’un mirasçısıdır. Bunu ortadan kaldıramaz ve bu geçmişin ürünüdür.» [7]

Bu nitelemede Mircea Eliade, Homo Religiosus kavramını bir ferdi nitelemek adına değil, bütün insanları nitelendirmek için kullanmıştır. Çünkü Mircea Eliade’ye göre insanı diğer varlıklardan ayıran, onu üstün kılan en temel özelliği, onun dini duygulara sahib olabilmesidir. Bu, Schmidt’in, “Önce tapınak, sonra şehir geldi” sözüyle de tam bir uyum içindedir.

Bununla birlikte bir zıtlar dünyasında yaşadığımız da doğrudur. İbda Mimarı’nın bu konuyla alâkalı bir tesbiti de şudur:

«“Dil mi aklı doğurdu, akıl mı dili?” “düşünce mi faaliyeti doğurdu, faaliyet mi düşünceyi?” zıtlıklarındaki, biriyle diğerini, diğeriyle birini izah etmek gösteriyor ki, son tecritte kutuplaşmış bütün zıtlar, “herşeyin zıddıyla kaim olması hakikatiyle diğerini yok saymıyorsa, sırdan ve sırra ilişik bir keyfiyet belirtirler; dil, “sırra–ruha” ilişik bir keyfiyet… İnsanın bir tarifi de bu: “Nefs–i natık–konuşan nefs.”» [8]

Mircea Eliade’nin insanı insan yapan özellik olarak nitelediği ve bütün insanlık için kullandığı “Homo Religiosus”un anlamı ise, sembolik düşünceye sahib, mukaddes olanı idrak eden, insanı insan yapan yetenek olarak tanımlanır. Eliade, seküler ideolojilerin bile insanın bu özelliğinden ortaya çıktığını şu sözleriyle anlatır:

– «Dinsizlerin çoğu, bu konuda hâlâ dindar bir şekilde davranmaktadırlar. Üstelik dindışı insanın varoluşunun büyük bir bölümü, ona varlığının derinliklerinden, şu şuuraltı adı verilen bölgeden gelen damar atışlarıyla beslenmektedir. Bu sözlerle mitolojilerin şuuraltının “ürünleri” olduklarını söylemek istemiyoruz, çünkü efsanenin varoluş tarzı, tam da kendini efsane olarak ifşâ etmesi, örnek olarak zuhur ettiğini ilan etmesidir. Ek bir örnek vermek için, komünizmin mitolojik yapısını ve insanın kaderine ilişkin anlamını hatırlatmak yeterlidir. Marx, Asya-Akdeniz dünyasının büyük ölüm sonrası kader efsanelerinden birini ele alıp, uzatmaktadır; yâni Doğru’nun (“seçilmiş”, “kutsanmış”, “masum”, “haberci”, “peygamber”; günümüzde “proleterya”) kendi ölümüyle insanlığı kurtarmaya yönelik rolü, böylece onun ıztırabları dünyanın varoluş statüsünü değiştirecektir. Aslında Marx’ın sınıfsız toplumu ve bunun sonucunda tarihî tazyiklerin yok olmasının en kesin selefi, Altın Çağ efsanesinde bulunmaktadır; bu efsane birçok geleneğe göre, tarihin başını ve sonunu karakterize etmektedir. Marx, koskoca Musevîlik-Hıristiyanlık Mesih inancının bu saygın efsanesini zenginleştirmiştir: Bir yandan proleteryaya tanıdığı peygamberâne rol ve kendini fedâ ederek insanlığı kurtarma fonksiyonu; öte yandan da İsa ile Deccal arasında olan ve birincinin nihaî zaferiyle sonuçlanan mahşerî çatışmaya kolaylıkla yaklaştırılabilecek olan, İyi ve Kötü arasındaki nihaî mücadele. Marx’ın tarihin mutlak amacı konusunda Musevî-Hıristiyan kaderci umudunu kendi hesabına geçirmesi de – örnek olarak.”

Jung ise sembollerin “arketip” olduğunu söyler, şuuraltı, şuurdışı kavramlarıyla izah getirir:

– «Semboller uydurulamazlar, mantık yürütülerek, az çok akılcı bir düşünceye de sembolik bir biçim verilemez. Bu arketiplerin kökenleri ise bilinmemektedir. Ve bu mitolojik fikirlerin eski çağlarda usta bir filozof tarafından icad edildiği, daha sonra kolay kabullenen, eleştirel yaklaşmayan halk tarafından bunların inanç hâline getirildiği yahud güç peşindeki ruhban grubunun anlattığı gerçek olmayan hikâyeler olduğu söylenir. Oysa “İCAD” kelimesi de gerçekte bir şeyin aranarak bulunması demektir. Bu da bulunan şeyin varlığının olması, bilinmesi gerekliliğine işaret eder.» [9] «Ne var ki, uzak şuurlu geçmişten hatıraların yanı sıra, tümüyle yepyeni düşüncelerle ibdâ edici fikirlerin de -o zamana kadar hiç şuurlaşmamış düşünce ve fikirlerin– şuur dışından gelişi, bir gerçek olarak durmaktadır.» [10]

Sembol, kutsalın beşerî alanla buluşma fonksiyonu… Sembol, temsil ettiği gerçekliğin doğrudan kendisini yansıtmaktan ziyade, onun imajını yansıtır. Mücerret olanın tezahürü yahud idrak edilebilir olması. Eliade, sembollerin temel nitelikleriyle ilgili altı nokta üzerinde durmaktadır.

  1. Semboller beşerî tecrübenin erişemeyeceği bir hakikatin zuhur etmesini, aşikâr olmayan bir gerçeklik tarzını yahud bir dünya yapısını ortaya koyar. Dünya, bu tür kavrayışlarla teşekkül etmektedir.
  2. Arkaik kültür seviyesinde gerçek – yâni güçlü, anlamlı, canlı olan, kutsal ile aynıdır.
  3. Müşahhas tecrübe seviyesinde ilişkileri aşikâr olmayan birçok anlamı aynı ânda ifade edebilme kapasitesine sahib olmasıdır.
  4. Sembolizmin bünyevî olarak birbirine bağlı pek çok anlamı açığa çıkarmasının önemli bir sonucu vardır. İnsana dünyanın belirli bir bütünlüğünü, aynı zamanda kendi kaderini ortaya koyma imkânı sunmaktadır. Örneğin ay sembolizmi. Ay sembollerinin farklı anlamlarının hangi bakımdan bir sistem oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ay ritmi farklı kategorilerde (kozmolojik, antropolojik, manevî) benzer yapıları açığa çıkarmaktadır. Hayata yönelik varoluşlardır. Ay sembolizmi sayesinde artık dünyanın, heterojen ve birbirinden ayrı gerçekliklerin keyfi birlikteliği olmadığı görünmektedir.
  5. İfade edilmesi imkânsız olan mutlak hakikatin bazı yapılarını ifade edebilme kapasitesidir.
  6. Hakikatin bir yapısını açığa çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda beşerî varoluşa bir anlam katıyor. Semboller, insanın varoluş yapılarıyla kozmik yapılar arasındaki tesanüdü açığa çıkarmaktadır. Arkaik düşüncede manevî ve maddî ayrımı yoktur. Her ikisi de birbirinin tamamlayıcısıdır. [11]

Eliade, sembol dilinin önceliğini şu örnekle ortaya koyar; oluşum kelimesinin kavram olarak ilk defa Sanskritçe ve Yunancada görüldüğünü söyler. Fakat kavram olmadan önce, “OLUŞUM” anlamı sembolik olarak mitler ve arkaik kültür seviyesinde görülmektedir. Spiral, dokumacılık, ayın safhaları, dalgalar “oluşum” sembolleri ve mitidir. [12]

Ayın kutsallığı ayın kendisi için değildir. Temsil ettiği kişilikler, semboller yahud mitler içerisindeki mânâlarla ilgilidir. Aynı şekilde taşın kutsallığı, kendi varlığından dolayı değil, başka bir şeyi temsil yahud taklid ettiğindendir. Nesnelerin kutsallıkları da ancak kutsal olana referanslarından kaynaklanmaktadır. [13]

Eliade için, nesne tamamen mukaddes olana dönüşmez. Mukaddes olan da doğrudan kendini nesneleştirmez. Eliade bu durumu, yâni mukaddesin tezahür etmesini, “Hiyerofani” olarak adlandırmıştır. Bu, nesneleşmiş sembollerin bir düşünceyi, bir ahlâkî durumu, ilahî bir figürü ve benzer şeyleri anlatmasıdır. Aslında Eliade için bütün kâinatın tamamı Hiyerofani’yi oluşturmaktadır.

Mircea Eliade’nin, müslüman olan Rene Guenon ve Ananda Coomaraswamy gibi düşünürlerin etkisi altında kaldığı bilinen bir gerçek. Bazı İslâm mütefekkirlerine âit fikirlerin izlerini görür gibi olmamızın sebebi bu etkileşim midir bilemeyiz, fakat bu ayrı bir araştırma mevzuu içinde değerlendirilmeli bizce.

Dinler Tarihi araştırmalarında metod, usûl ve izlenecek yol, hâlâ tartışma mevzuudur. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Esatir ve Mitoloji” isimli eseri aynı zamanda bir usûl ve metod belirler. Özellikle Takdim kısmındaki şu sözleri nasıl bir usûl olması gerektiğine dair yol göstericidir:

– «O hâlde, İSLÂM TARİHİ – PEYGAMBERLER TARİHİ – İNSANLIK TARİHİ, kronolojik olarak belirtilemeyen bir sırayla Adem Aleyhisselâm’dan Resûlullah Efendimiz’e doğru klâsik bir usûlle onların dış yüzden hayat ve devirlerinin hâdiseleri hâlinde örnekleri mevcut şekilde anlatıldığı ve anlatılabileceği gibi, sondan başa doğru ve onlarda tecelli eden hikmetler şeklinde iç yüzden de anlatılabilir. Bu ikinci usûl, doğrudan doğruya Peygamberler’de tecelli eden bir hikmetler manzumesi olur; Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin, öncelik sonralık sırası gözetmeksizin vücuda getirdiği Füsus-ül Hikem isimli eseri gibi. Bizim eserimizin mahiyeti ise, insan ve toplum meselelerinin halline yönelik bir ideolocya manzumesine bağlı olarak ESATİR ve MİTOLOJİ’ye el atarken, onun Peygamberler tarihinin salkım saçak görünümlü usaresi olduğunun ve hurafeye karışmış dinî ve mistik motiflerin, tarih, ilim, sanat vesaireye âit verilerin, aslı İslâm’da gösterilmesine dair, seçmeler niteliğinde; merkezde tecelli eden Peygamberlere âit hikmetler olmak üzere, niyeti çevreden merkeze bir usûl.» [14]

– «BU ESERDE USÛL: Pierre Grimal isimli bir Fransız Akademisi azasının “Mitoloji Lûgatı” isimli eserinin girişinde şu cümle: “Sürekli ilerleyen araştırmalar, kritik görüş noktasını kuşaktan kuşağa değiştirmektedir. Sistemler eskir, hem de bazen büyük bir hızla eskir, yalnız metinlerdeki veriler kalır!”… Yazarın bu ifâdelerdeki muradı, mitolojideki eşya ve metin hâlindeki verilerden, eşyanın değerlendirilmesinin, bulunan zamana nisbetle değişebilmesi bakımındandır. Biz MİTOLOJİYİ, bütünüyle bu mevzuya âit sistemler içinde bir sistem ifâde eder tarzda değil de, sağlam bir GUSTO’ya sahib olarak bulunduğumuz zaman dilimindeki fikrimizi besleyici bir TEDAÎ ve KAPMA usûlüyle ele alıyoruz; mitoloji mevzularının verileri kadar, doğrudan doğruya mitoloji ilminin de değerlendirilmesi şeklinde…» [15]

TURNA SEMBOLİZMİ

Tekrar Göbekli Tepe’ye dönecek olursak, abidevî dikilitaşların üzerinde en çok bulunanlar, turna, tilki, yılan, arslan ve benzeri resimler ile mücerret sembolik şekiller… T harfi şeklindeki dikilitaşların dizilişi ve anlamı üzerine ne söylenirse söylensin, ileriye doğru atıf yapılarak izah edilecektir şimdilik…

Taşların üzerindeki sembollerden, az çok bu mevzulardan anlayan birisinin gözüne hemen Turna kuşu sembolü takılacaktır. Bu su kuşu, Mısır hiyerogliflerinde, yazının icadçısı Toth’un sembolüdür. Toth kişiliği, Fenikelilerden Eski Yunan’a ve Hind mitolojilerine, Çin’den Asya’ya, Sümer’den Babil’e ve Antik Roma’ya kadar karşılıkları olan bir sembol… Eski Yunan’da Hermes, Hristiyanlarda Enok olduğu iddia edilir. Zerdüştlük’de Hürmüz, Roma’da Apollon, turna kuşu ile sembolize edilir.

Sunay Demircan’ın “Turnalar” başlıklı makalesi, mevzuyla ilgili çok çarpıcı detayları ortaya koyuyor:

– «Hermes adının etimolojik kökeni hakkında farklı görüşler vardır. İbranilere göre Hermes’in asıl adı Hanok’tur ve bu kelime “ders vermek” yahud “aydınlatmak” anlamına gelir. Ders vermek anlamından da Arabça’da “drs” kökünden İdris adı türetilir. Bu varsayımı kabul ederek ilerlersek; Platon eserlerinde aritmetiğin, geometrinin, yazının ve diğer bazı bilimlerin kurucusu olarak Mısır tanrısı Toth’dan sözeder.

Belli ki İdris / İlyas – Hermes – Merkür farklı mekânlarda ve inançlarda anılan aynı kişiliklerdir. Pek çok ortak özelliklerinden biri de yazıyı bulmaları ve ders vermeleridir demiştik, bir de terzilikleri vardır burada anlatmadığımız.

Madem buraya kadar geldik, oldu olacak söyleyelim, İdris / İlyas olarak da anılır ve ortaya çıkan efsanevî kişilik Hızır’dır. Hızır’dan da (Arabça’da Hızır = yeşil) baharın gelişinin kutlandığı şenlikler: Hıdırellez çıkar meydana. Hızır önemli ve yaygın bir kişiliktir Anadolu’da.

Hermes’in öğretisi Antik Mısır’da Theb ve Menphis tapınaklarında halka kapalı ve yalnızca inisiye olmuş kendi üyelerine derece derece sunulmaktaydı. Bu öğreti üç temel üzerine inşa ediliyordu. Birincisi kavram dairesinde olup akla hitab etmekteydi, ikincisi sembolik olup sezgiye, üçüncüsü mistik olup iç müşahedeye ve iç tecrübeye hitab etmekteydi. Kavram, sezgi ve iç tecrübe yoluyla kişi değiştirilip, yeniden doğuma ve yeniden yapılanmaya dönüştürülüyordu. Böylece herkesin bilmediği sırlara vakıf bir ermişler topluluğu oluşturulmuştu. Antik Mısır dili, İbranî ve Arabî diller gibi intentional dillerdir. Yazılırken sessiz harflerle yazılır, okunurken ise seslendirilir. Grek ve Latin dilleri ise ünlü ve ünsüz harflerle birlikte yazıya geçirilirler. Bu dil özelliğine bağlı olarak Yunancada Hermes diye yazılan, Mısır dilinde HRM diye yazılmaktadır ve Hiram diye ünlendirildiğinde “Nurlanmış” anlamına gelmektedir. Hiram, Fenike ve İbranî kültünde de Hermes, Hermis, Hiramus, Hermese, Hermesü-l Hiramise (Arablarda) diye de anılmakta ve literatüre geçmiş bulunmaktadır. Ra: Güneş, Işık, Nur anlamına geldiği için Hiram; Ra’ya ermiş, Nur’a kavuşmuş demektir. Işık ve güneş tanrısı olarak da anılan ve Anadolu’yla yakın akrabalıkları bulunan Apollo’ya turnanın sembol olarak epeyce yakıştığını söylemem gerek. Bu arada ilginç bir tesadüftür ki (tesadüflerin hepsi ilginçtir zaten) Bursa yakınlarındaki Apolyont (Uluabat) Gölü’nün en ünlü ve kaydadeğer balığı turnadır.» [16]

Burada Sunay Demircan’ın yazdıklarına şunu ilave edebiliriz: İdris Aleyhisselâm’ın makamı İslâm literatüründe “Güneş”tir. Hermes kelimesinin Anadolu’da kullanımı ise yukarda verilen Arabça mânâlarını da göz önünde bulundurursanız “ERMİŞ” olarak geçer.

Hermes’in (yahud onun Romalı meslekdaşı Merkür’ün) sembollerinden biri de, kanatlı bir âsaya dolanmış iki yılan, Kadüs’dür (caduceu). Bu, büyük habercinin sembolü olarak kullanılırmış eskiden. [17] Hazreti Musa’nın Mısırlı rahiblerle karşılaşmasında, âsasını attığında yılana dönüşmesi ve bütün rahiblerin O’na imân etmesi de not olarak bir kenarda dursun.

Gelelim Anadolu’da ve Türkler’de Turna’ya… Anadolu’da çok yaygın bir motif olan Turna hakkındaki en eski bilgi, Göbekli Tepe’den sonra, Çatalhöyük’de (Neolitik Dönem – Konya) bulunmaktadır. Kerpiç evlerinin arasında turna kanatları bulunmuştur.

  1. yüzyılda Abbasîler döneminde özel bir görevle Türklerin yaşadığı bölgeleri gezmiş olan Arab bilgini İbni Fadlan, Başkurt Türklerinden bir kısmının “yılan”a, “balık”a veya “turna”ya taptıklarından söz etmektedir. [18]

Şükrü Elçin de “Türk Halk Edebiyatında Turna Motifi” adlı araştırmasında, turnanın totem unsuru oluşuyla ilgili olarak şu tesbitlerde bulunuyor: “Kuşlar içinde konumuzu teşkil eden su kuşu turnanın, Türklerde Gök Tanrı tasavvuru dışındaki ilahlardan biri olarak hikmet sahibi ruhu temsil ettiği kabul edilmektedir.” [19]

Diğer yandan, Türk halk edebiyatında ve Divan edebiyatında da Turna kuşu sıklıkla kullanılmış. Özellikle Pir Sultan Abdal’ın şu mısraları çok dikkat çekici:

Hazreti Şah’ın avazı

Turna derler bir kuştadır

Asası Nil deryasında

Hırkası bir derviştedir.

Hoca Ahmed Yesevî’nin “Turna donuna” bürünmesi meşhurdur. Turna, Anadolu’da, Horasan Erenleri’ni sembolize eder, Ahmet Yesevî’yi sembolize eder… Yerine göre, Hazret-i Ali’yi sembolize eder… Yine yerine göre, İnsan-ı Kâmil’i sembolize eder…

Erdal Küçükyalçın’ın “Turna’nın Kalbi” kitabında Turna’nın yeniçerinin kalbi olduğundan şu şekilde bahsedilir:

– «Kısacası turna, tarih boyunca değişik kültürlerce derin anlamlar atfedilen, sembol değeri yüksek bir kuş olmuştur. Yakından bakıldığında bu sembolün Yeniçeri Ocağı’nın anlam dünyası içerisinde de özel bir yeri olduğu anlaşılır. İbrahim Müteferrika’nın “yüksekten uçan bir kuş” olarak tasvir ettiği, Osmanlı ordusunun kalbinde, yâni merkezinde yer alan yeniçeriler, börklerinin önünde, alınlarının üzerindeki bir haznede turna tüyü taşırlardı.»

Yeniçeriler, Altay kavimlerinin kutsal kabul ettikleri turna kuşunu sembol olarak seçmişlerdir kendilerine. Erdal Küçükyalçın, Turna ile Ocak arasındaki bağın bir yoldaşlığa dönüştüğünü, “Yeniçeri Yoldaşlığının” bir tür “Turna Yoldaşlığı” olduğunu belirtir.

Hayalî’nin şu mısraları da bunu anlatır niteliktedir:

Yel-i sipâh-ı nücûm olmuş idi çarh-ı berîn

Hilâlden takınup başı üzre perr-i küleng

 (Hilâli bir turna kanadı gibi başına takınan yüce gökyüzü,

-bu hâliyle âdeta- yıldız askerlerinin pehlivanı olmuştu.)

Kuş sembolizmi, gerek divan edebiyatında, gerekse halk edebiyatında çok geniş bir yer tutar. Birkaç örnek verecek olursak:

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat marifet andan içeru (…)

 Süleyman kuş dilin bilir dediler

Süleyman var, Süleyman’dan içeru

Hazret-i Süleyman tahta geçtiğinde, adaletle hükmetmek üzere peygamberlik ve hükümdarlık makamına çıktığında ilk sözü, “ey insanlar, bize kuş mantıkı, kuşdili öğretildi” olmuştur. Saltanatı olan, kuşdilini bilen Hazret-i Süleyman’ın, kuşdilinden kasdı, peygamberliğini anlatmasıdır.

İbni Arabî’nin “Kuş Kadar Aşk” sözü tasavvuf edebiyatımızın en güzel konusudur.

Divan edebiyatında Turnalar, âşıklar için “GÖNÜL”dür…

Şeyh Galib’in şu mısraları:

Gelürse cünbiş-i pervâza bâz-ı eşhebveş

Sufûf-ı ebri katâr-ı küleng ider meh-tâb

 (Mehtap, bir akdoğan gibi uçmak için kanatlanmaya başlarsa -doğmaya karar verirse-,

Bulut saflarını turna sürüsüne çevirir.)

Bakî’nin mısraları ise Turna’nın gözünden âlemi seyreder:

Gamunla farkuma bir tâze na‛l kesmiş idüm

Başumda âle boyanmış per-i küleng oldı

 (Derdinle başıma yeni bir nâl -şeklinde yara- açmış idim,

-Bu kanlı ve dağlanmış görüntüsüyle- Kızıla boyanmış turna kanadına döndü.)

Berrak, duru ve gayet açık sarı renge “turna gözü” tâbir edilir. Turna gözü şarab, şiirimizde şarâb-ı nâb da denilen saf şarabı karşılar. Şâirlerimiz şarabın saflığını anlatmak için turna gözü deyimini kullandıklarında “görmek” fiilini anmayı da ihmal etmezler. Ya bir kış gecesi turna gözü şarabı sunan sâkînin dışarıdaki dondurucu ayazı görmesini isterler; veyahud da içinde turna gözü şarab bulunan kadehin âdeta şarabın mûcidi Cem’e ait olan ve sahibine tüm dünyayı seyrettiren mûcizevî kadehe dönüşerek gönlüne tüm âlemi gösterdiğini iddiâ ederler. Bu mânâ helezonu içerisindeyken göz ve görmek fiillerinin tenâsübüyle beytin geri planında oluşturulan ince vurgu fark edilmese de tenâsüb, okur/dinleyici dimağındaki görevini yerine getirir. [20]

Sunî:

Sâkî berü sun turna gözü bâde-i nâbı

Kış gicesidür taşrada gör çakır ayazı

 (Sâkî, turna gözü saf şarabı bu tarafa doğru uzat.

Kış gecesidir; dışarıdaki çakır ayazı görmüyor musun)

Haşmet:

Câm-ı cihân-nümâ-yı tarab her ne dem yürür

Turna gözü şarâb ile dil âlemi görür.(Eğlencenin, -sahibine- tüm dünyayı gösteren kadehi ne vakit yürüse,

Gönül -onun içindeki- turna gözü şarabla âlemi seyreder.)

Haşmet turnanın gözü ile gönlü, âlemi seyreder.

Bakî:

Gökde efgân iderek sanma geçer hayl-i küleng

Çekilür kûyına murgân-ı dil ü cân saf saf

 (Gökyüzünde feryatlar ederek geçenleri turna sürüsü zannetme.

Gönül kuşları bölük bölük senin bulunduğun mahalleye doğru çekilmektedir.)

İzzet Molla:

Bilmem ki söndü yohsa yeniden mi aldı dil

Çıkdı sipihr-i çârüme saff-ı küleng-i âh.

 (Gönül -deki aşk ateşi- söndü mü yoksa yeniden mi tutuştu bilmiyorum.

-Zîrâ- âhın turna katarı göğün dördüncü tabakasına dek yükseldi)

 Kamî:

Teller takınsun evc-i hevâda küleng-i dil

Ger şâh-bâz-ı çeşmün elinden bula felâh

(Eğer gözlerinin doğanından kurtulabilirse

gönül turnası gökyüzünde teller takınsın)

Divan edebiyatında turna, gönüle benzetilmiş. Gönül kelimesi de dil olarak geçmiş dikkat ederseniz. (Tilki Günlüğü’nden hatırladığımız, “gönül, tilki, dil” alâkası…)

Fuzulî, “Ey kuşa benzeyen gönül! Aşkın fezâsında gâfil gezme ki bu sahranın yollarında çok avcı vardır” mısralarında, kelimelerin sûretini delip geçerek kuşu gönül etmiştir. “Turna, Gönül, Dil” alâkası içinde, “Ariflerin Menkıbeleri” adlı eserde Mevlânâ Hazretleri ile ilgili şöyle bir hâdise rivayet edilir:

— «Yine bir gün Mevlânâ Konya pazarı ortasında gidiyordu. Meğer bir Türk, bir tilki postunu elinde tutmuş: “Dilku, tilki, dilku, tilki!” diye mezat ediyor ve bunu ciddiyetle söylüyordu. Mevlânâ Hazretleri nara atarak dönmeğe başladı ve “Gönül nerede? Gönül nerede?” diyerek ve semâ ederek mübârek medreseye kadar gitti.»

İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Esatir ve Mitoloji” isimli eserinde Turna:

Çin kültürünün ruh ve dünyayla

temel kavramlarına bakmak:

– “iki temel kavram YİN ve YANG

-dişi ve erkek nitelik-

yeryüzündeki bütün maddelerde

yaşayan her şeyde – bu unsurlar

az veya çok bulunur

kimilerinde YANG baskın

kimilerinde YİN…”

 

Zamanla TAOCU çevrelerde YANG

yâni MÜESSİR kavramı – TAO ile özdeş

TAO bünyesinde pek çok rolü barındıran

ve başka dillere aktarılması çok zor kavram:

– “YOL – ALEMŞÜMÛL İLKE – KURAL – HAKİKAT…”

bir maddede YANG ne kadar tesirliyse

o kadar soylu ve bozulmaz – MUTLAK

madenlerin altuna dönüşmesi

YANG’ın çoğaltılmasıyla

sun’i simya altunu – tabiî altundan üstündür

– YİN’in izlerinden arındırılmış…-

(…)

YİN ihtiva eden maddeler

toprak ilkesinin – madenlerin

ve bitkilerin rahmi olan

verimli toprağın sembolü

YANG açısından zengin

altun – YEŞİM taşı

bunları taşıyanlara

-sindirim yoluyla özümseyenlere-

uzun ömür ve mükemmel sağlık

İNSAN bu maddelerle

bunların temsil ettiği semavî sıralamada

yerini almakta – çünkü bu maddeler

sihirli faziletlerin yanı sıra

GÖK ve GÜNEŞ ilkelerinin remzi…

(…)

YANG bulunan hayvanların

biri de TURNA KUŞU:

– “yüzyıllar – hattâ binlerce yıl

yaşadığına inanılır

Çinli yazarlar onu

ölümsüzlerle birlikte tasvir

ölümsüzleri taşıdığı düşünülür

cenaze arabalarının üzerine

TURNA KUŞU çizilir

ölümsüzlüğe geçiş

ve bilgelik remzi

olmak üzere…”

 KAPLUMBAĞA ve TURNA KUŞU

ölümsüzlüğe remz

birinin kabuğu – öbürünün yumurtası

hayat gücünü arttıran içecekler-le… [21]

Burada turnalar hakkındaki araştırmasıyla dikkatimizi çeken Sunay Demircan’ın şu ifadeleri ile, Göbekli Tepe’yle birlikte gündeme yeniden gelen Turna sembolizmi mevzuuna noktayı koyabiliriz:

– «Çinliler turnaya “hao” diyorlar. Sibirya turnasına ise “hsien hao” deniyor ki bu ölümsüz turna demek. Çin’de birinci dereceden sivil rütbeli memurların rozetinde turna simgesi bulunuyormuş. Turna tüm kuşlar içinde şaşırtıcı derecede kült olmuş bir tür. Sanki Türklerde biraz daha güçlü gibi. Mezopotamya’dan ziyade Çin’den ve Japonya’dan geçmiş olması daha güçlü geliyor bana. Ama Anadolu’ya taşınan turna kültü Mısır, Mezopotamya, Anadolu ve Orta Asya karışımı olmalı.» [22]


1  Turan Yalçın, “Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’de Yukarı Mezopotamya’da Küçük Taş Eserler Yüksek Lisans Tezi”, Danışman Prof. Dr. Tayfun Yıldırım, Konya 2011.

2  Turan Yalçın, “Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’de Yukarı Mezopotamya’da Küçük Taş Eserler Yüksek Lisans Tezi”.

3  Turan Yalçın, “Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’de Yukarı Mezopotamya’da Küçük Taş Eserler Yüksek Lisans Tezi”.

4  Turan Yalçın, “Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’de Yukarı Mezopotamya’da Küçük Taş Eserler Yüksek Lisans Tezi”.

5  Salih Mirzabeyoğlu, ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI – Estetik ve Ahlâk, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 49.

6  Ramazan Adıbelli, MİRCEA ELİADE VE DİN, İz Yay., İstanbul 2011, s. 168.

7  Ramazan Adıbelli, MİRCEA ELİADE VE DİN, s. 177.

8  Salih Mirzabeyoğlu, DİL VE ANLAYIŞ – Dil ve Diyalektik, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1986, s. 67.

9  Carl Gustave Jung, İNSAN VE SEMBOLLERİ, Tercüme: Doç. Dr. Ali Nahit Babaoğlu, Okuyan Us Yay., İstanbul 2007, s. 81.

10  Carl Gustave Jung, İNSAN VE SEMBOLLERİ, s. 55.

11  Ramazan Adıbelli, MİRCEA ELİADE VE DİN, s. 146.

12  Ramazan Adıbelli, MİRCEA ELİADE VE DİN, s. 152.

13  Ramazan Adıbelli, MİRCEA ELİADE VE DİN, s. 113.

14  Salih Mirzabeyoğlu, ESATİR VE MİTOLOJİ – Güneş ve Ay, İBDA Yay., İstanbul, s. 12.

15  Salih Mirzabeyoğlu, ESATİR VE MİTOLOJİ, s. 11.

16  Sunay Demircan, “Turnalar”, http://www.felsefetasi.org/turnalar/ (31.10.2015)

17  Sunay Demircan, “Turnalar”.

18  Şükrü Elçin, “Türk Halk Edebiyatı’nda Turna Motifi”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi – Turna Özel Sayısı, Ankara 2003, s. 28.

19  Şükrü Elçin, “Türk Halk Edebiyatı’nda Turna Motifi”, s. 28.

20  Ömür Ceylân, “Klâsik Türk Şiiri’nde Turna’ya Dâir”, Gazi Üniversitesi, Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Kış 2003, s. 28.

21  Salih Mirzabeyoğlu, ESATİR VE MİTOLOJİ, s. 314-315.

22  Sunay Demircan, “Turnalar”, http://www.felsefetasi.org/turnalar/ (31.10.2015)

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz